Filistin-İsrail savaşında dini söylemler ve Mesih getirtme çabaları

Bir İsrail askeri Kudüs'te Ağlama Duvarı'nda elinde İsrail bayrağıyla dua ediyor (Menahem Kahana-AFP)
Bir İsrail askeri Kudüs'te Ağlama Duvarı'nda elinde İsrail bayrağıyla dua ediyor (Menahem Kahana-AFP)
TT

Filistin-İsrail savaşında dini söylemler ve Mesih getirtme çabaları

Bir İsrail askeri Kudüs'te Ağlama Duvarı'nda elinde İsrail bayrağıyla dua ediyor (Menahem Kahana-AFP)
Bir İsrail askeri Kudüs'te Ağlama Duvarı'nda elinde İsrail bayrağıyla dua ediyor (Menahem Kahana-AFP)

Prof. Dr. Nuh Arslantaş 

Geçen hafta Hamas'ın silahlı kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları'nın 16 yıldır abluka altında bulunan Gazze Şeridi'nden İsrail'e başlattığı "Aksa Tufanı" saldırısında, İsrail'de de tartışılan güvenlik zaafiyeti nedeniyle güncel verilere göre 299'u asker 1400 İsraillinin öldüğü, 200'den fazlasının da esir alındığı belirtildi.

Filistin Sağlık Bakanlığı'ndan yapılan önceki günkü (16 Ekim 2023)  açıklamada İsrail'in Gazze'ye düzenlediği saldırılarda ölenlerin sayısının 3 bine, yaralananların sayısının ise 12 bin 500'e yaklaştığı duyurulmuştu.

Ancak dün (17 Ekim 2023) İsrail'in insani değerleri ayaklar altına alan ve "mahza bir kötülük eylemi" olan Gazze'deki Ehl-i Baptist adlı Hıristiyan hastanesini vurmasıyla bu sayı daha da arttı.

Yapılan açıklamalarda 500'den fazla sivilin öldüğü, yüzlercesinin de yaralandığı belirtildi. Savaşta masum sivillerin ölmesi insanlık adına utanç verici bir durum.

Ancak bu durum uygarlığın sözde zirve yaptığı çağdaş dünyada(!) artık sıradanlaştı, istatistiki bilgi haline geldi. Dünyada korkunç bir ahlaki körlük de oluştu.

Kötüsü, dünyada politik ve enformatik kaynakları ellerinde bulunduranların İsrail'in insanlık adına utanç verici bu eylemlerini örtbas etmeye, bunlara gerekçe üretmeye ve bunları meşrulaştırmaya çalışması.

En kötüsü ise, İsrailli yöneticilerin tarihte kendilerinin yaşadığı kötülükleri, Filistin halkına yaşatması.

Son günlerde aşırı sağcı ve dinci politikalara savrulan, çok koalisyonlu Binyamin Netanyahu liderliğindeki İsrail hükümetlerinin bir yönüyle iç kamuoyunu da konsolide etmeye yönelik Gazze politikaları, sağduyulu İsrailliler tarafından da tenkit edildi.

İsrail hastanelerini ziyaret eden bakanlar ve milletvekilleri, yaşanan son olayların müsebbibi olarak gördükleri hükümet yetkililerini kovdular.

Bütün sıcaklığı ile devam eden savaşın bitmesinin ardından İsrail'de şiddetli iç politik tartışmaların yaşanacağı kesin.

ABD ve Batı'nın İslam dünyasına gözdağı

Bu süreçte ilginç gelişmeler de yaşandı. ABD, Fransa, Almanya, İtalya ve İngiltere, Gazze'de yaşanan sivil ölümleri görmezden gelerek her zamanki gibi "İsrail'in kendini savunma hakkı"na vurgu yanında, ani baskın şokuyla bocalayan İsrail'i rahatlatmak amacıyla demeç vermekten öte, dünyanın en gelişmiş silahlarıyla donatılmış savaş gemilerini Gazze açıklarına demirlediler.

Batılı politikacılar dayanışma duygularını sergilemek için İsrail'e geldiler. İsrail, şimdiye kadar takip ettikleri politikalarla bölgeyi istikrarsızlaştıran, nüfus dengesini değiştiren Batılı ülkelerden de aldığı güçle, kuzeyde Hizbullah'a karşı bir cephe daha açtı.

ABD'nin de desteğiyle Suriye'de bazı havalimanlarını bombalayarak İran'a da gözdağı verdi.

Öte yandan ABD uzun süredir, Türkiye'nin güneyinde bir terör devleti kurma peşinde. Şimdiye kadar takip ettikleri politikalarla, bundan on asır önce Haçlı seferlerinde yaptıkları gibi, İslam dünyasını tekrar kan gölüne dönüştüren Batılı ülkeler, şimdilerde de Akdeniz'e askeri yığınak telaşındalar.

Gazze açıklarına yapılan yığınağın Türkiye'yi ilgilendiren boyutu aslında şu:

Şimdiye kadar Türkiye'nin başarılı askeri operasyonlarıyla kurmayı planladıkları terör devletini bir türlü hayata geçirememe sancısı ve Akdeniz'de doğalgaz arama çalışmaları yapan Türkiye'ye bir nevi gözdağı.

Bütün bu askeri yığınağın başka türlü yorumlanması mümkün değil gibi. Şimdiye kadar bölgede İsrail'in güvenliğini sağlamaya yönelik pek çok plan fiiliyata geçirildi.

Irak parçalandı. Suriye istikrarsızlaştırılıp iç savaşa sürüklendi. Mısır'da askeri bir darbe ile gerekli ortam hazırlandı.

Donald Trump'ın başkanlığı sırasında damadı ve başdanışmanı Jared Kushner'in öncülüğünde 2020 yılından itibaren İsrail ile Arap ülkeleri arasında Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Fas, Sudan ve son dönemlerde Suudi Arabistan ile bir normalleşme sürecine de girilmişti.

1977'de Mısır, 1994'de de Ürdün ile kurulan diplomatik ilişkilerden sonra İsrail'i zaten devlet olarak tanımışlardı.

İslam dünyasında mezhepçi politikalarıyla öne çıkan İran bir yana, bölgede Türkiye haricinde ayakta kalan Müslüman bir ülke de kalmadı artık.

Tartışmasız Haçlı kodlarıyla hareket eden Batılı ülkelerin yüzyıllık ideali olan Türkiye'yi parçalama girişimleri de verdikleri her türlü destekle taşeron terör örgütleri tarafından gerçekleştirilmeye çalışılıyor.

İsrail'de savaş naraları

İsrail'in Filistin'le yaptığı son savaş sürecinde en dikkat çeken hususlardan biri de dini argümanlara sıkça yapılan vurgulardır.

İsrailli politikacılar, gelecek yıllarda İsrail'in de iç barış ve güvenlik problemi olacağı kesin olan, işgali dini metinlere dayanarak meşrulaştırmaya çalışan işgalci-yerleşimciler, bunları işgal ve savaşa motive eden radikal din adamları eğer sağduyuyu kuşanmazlarsa, bölgede bütün Ortadoğu'yu kasıp kavuracak geniş çaplı bir savaşın çıkması kaçınılmaz olacaktır.

Zira, İsrailli politikacılar ve radikal dinciler, Filistinlilerle sürdürdükleri savaşta tarihi ve dini olay ve metinlere sıkça atıf yapıyorlar.

Filistinlilerin Tevrat'ta yok edilmesi emredilen "Amelek"e (Arap Amalika kavmi) benzetilmesi, Gazzelilerin Talmud'taki bazı din adamlarının "goy"u (gentile: gayri Yahudi) tarif bağlamında kullandığı "insan görünümlü hayvanlar" şeklinde tanımlanması, Gazze'nin Yehoşua'nın Eriha ve Ay kentlerine yaptığına benzer şekilde "tamamen yerle bir edilmesi", "Gazzelilerden arındırılmış insansız Gazze" pankartları, Mısır'dan Çıkış'ta Firavun'a karşı kazanılan zafer nedeniyle yapılan savaş dansına benzer "Gazze harabelerinde dans" çağrısı, İsrail askerlerinin "Şem'a Yisrael" [Dinle ey İsrail] dualarıyla vecd içinde dans ederek savaşa motive olmaları, yerleşimcilerin Filistinlilerin topraklarını "zamana yayarak yavaş yavaş işgal etmeleri", bu kültürü bilen ya da aşina olanlar için, dini argümanların politize edilmesine dair açık kaynaklara yansıyan örneklerden sadece bazılarıdır.

Hatta düzenlediği basın toplantısında İsrail'in Filistin'e yönelik saldırılarında "uluslararası hukuka" uymayan eylemlerin anımsatılması üzerine İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog'un makamının ağırlığından sıyrılarak sivil ölümleri teşvik eder mahiyette beyanlarda bulunması da bilenler için, Yahudilikte savaş ahkamına yapılan din referanslı atıflardır.

İsrailli politikacıların, tarihe ve dine yaslanan bu tür açıklamaları savaşın kadınlara, çocuklara ve diğer masum sivillere verdiği acının boyutunu artırması yanında, bölgede zaten çok büyük trajediye dönüşen durumun, daha da büyük felaketlere yol açmasına zemin hazırlıyor.

Buna karşılık İslam dünyasında yapılan Gazze'ye destek mitinglerinde de tekbirler ve şehadetler eşliğinde dile getirilen "Cenk, cihat, şehâdet", "lânetli kavim", "Katil İsrail", "Yahudilerle Müslümanlar savaşmadıkça Kıyamet kopmayacak" gibi ifadeler de yine bilenler için, dini argümanlara yaslanan slogan ve ifadelerdir.

Ancak İslam dünyasının bu aşamada "güçlü bir şekilde kınama" dışında siyasi anlamda kayda değer yaptığı bir şey yoktur; şimdilik yapabileceğine dair bir umut da yoktur.  

Batılı ülkelerin bildik ikiyüzlülüğü

Son 12 gündür dünyanın 7/24 gündemi olarak acının her türlüsünü barındıran olaylar karşısında uluslararası kamuoyunun durumu ise daha acıdır.

Ukrayna'da Rusya'nın sivil katliamları karşısında insan hakları havarisi kesilen Batılı ülkeler, Gazze'de olup bitenleri görmezden gelmekte; hatta siyasi ve askeri desteğin ötesinde dayanışma ziyaretleriyle bölgede trajedinin artmasına çanak tutmaktadırlar.

Batı'nın bu ikiyüzlü ve canavar tavrını Haçlı seferleri ile tarihte, PKK ve diğer terör örgütlerini her türlü destekleri ile günümüzde en iyi bilen Türkiye halkıdır.

Türkiye'yi de bölmek ve parçalamak isteyen bu güçler, Türkler için her zaman "o bildik güçlerdir."

İnsanlık, hukuk ve merhamet ancak Batı'nın kendisi içindir.

Mülteciler başta olmak üzere küresel trajedilerdeki insani krizlerden artık iyice kanıksandığı üzere Batı için kendisinden olmayan insan bile değildir.

İslam dünyasının içler acısı durumu

Gelişmeler karşısında İslam dünyasının durumu ise daha da içler acısı.

Bölgede Türkiye ve Katar gibi ülkeler hariç, yaşanmakta olan son trajedide pek bir şey yapamamaktadır.

Kamuoyu baskısı olmasa, Arap ülkeleri Filistin meselesinin gündeme gelmesini dahi istememektedir.

Bu sebeple Hamas'ın son eylemleri, konforlarını basbayağı bozmuştur.

İran ise her zamanki mezhepçi politikalarıyla bölgenin barış ve istikrarına kastetmekte; "acem palavrası" demeçlerle tribünlere oynamaktadır.

İslam dünyasında halk desteğinden uzak iktidarlar işbaşındadır.

Asıl problem, İslam dünyasında demokratik seslerin bastırılması, emperyalistlerin halkları son yüzyıldır bölgede yaptıkları fikri ve ekonomik sömürü ve psiko-sosyal tahriplerle eğitimsizliğe ve fakirliğe mahkûm etmesidir.

İslam dünyası, ahlaki ve kültürel yozlaşma yanında bir toplumu geri bırakan hemen her türlü olumsuzluğun girdabında boğulmaktadır.

Bu girdabın ortaya çıkmasında en büyük etken, hiç şüphesiz, Haçlı kodlarıyla hareket eden emperyalist Batılı ülkelerin bölgedeki ekonomik ve politik çıkarları ile bunlara hempâlık yapan bölge idarecileridir.

Emperyalist Batı için İslam dünyası, kendi haline bırakılamayacak kadar önemlidir.

Sömürü için, sürekli terör, şiddet ve kaosa sürüklenmelidir. Nitekim sürüklenmektedir de.

Kıyameti kopartma çabaları 

Öte yandan bölgede yaşanan son olayların ardından ABD ve diğer Batılı ülkelerin savaş gemilerini İslam dünyasının tam ortasına getirip dayaması, zihinlerde Kıyamet savaşı çağrışımı yapmıştır.

Bu çağrışım haksız da değildir. İşin içerisinde ABD gibi askeri ve ekonomik açıdan dünyanın en güçlü jandarması ile dünyadaki çoğu gelişmenin gizli eli, ideoloğu, İngiltere'nin olması, daha önemlisi söz konusu bu ülkelerde Siyonist Evanjalistlerin siyasi, hukuki, askeri ve idari erkleri de ellerinde bulundurmaları ve dahi bunların Tanrı'yı kıyamete zorlayıcı provokatif demeçleri, bu çağrışımı haklı kıldığı gibi, konuyu bilenleri de endişelendirmektedir.

Zira, ABD'nin İsrail'e güçlü desteğini açıklamak üzere bölgeye gelen Antony Blinken gibi sorumsuz politikacıların "Bir [Siyonist] Yahudi olarak da buradayım" ifadeleri de Kıyamet Savaşı'nı ateşlemek üzeredir.

Bu kıyametin ahir zamanda herkesin beklediği kıyametten ziyade insanoğlunun kendi eylemleriyle gerçekleştireceği bol kanlı, bol insani krizli bir kıyamet olduğu da belirtilmelidir.

Evanjelist teokratik devlet: ABD

Son yıllarda Evanjelistler'in siyasete girişiyle birlikte ABD adeta adı konmamış teokratik bir devlet olma yolunda hızla yol alırken, İsrail'de de iktidara aşırı sağcı ve dinci partilerin eklemlenmeleri, bu muhtemel kıyamete sanki kapı aralamaktadır.

Evanjelist ABD'nin Blinken gibi, Yahudi olan ve bunu söylemekten de çekinmeyen bakanları da bölge halklarını provokatif söylemleriyle kışkırtarak kıyamet ateşini körüklemektedirler.

Bilindiği üzere kıyamet hemen kopmayacak, önce alametleri başlayacaktır!

Konunun uzmanları tarafından "Fundamentalist Hristiyanlar", "Amerikan Talibanı" ya da "Batı'nın IŞİD'i" olarak tanımlanan Evanjelistler, Kitab-ı Mukaddes araştırma ve okumalarına, vaaza, kişisel manevi değişime, kutsanmaya, misyonerlik faaliyetlerine ve siyasi ve sosyal aksiyona önem vermeleri ile bilinmektedir.

Tekelci ve dışlayıcı bir anlayışa sahip olan Siyonistler ise Filistin'i Tanrı'nın kendilerine tapuladığı bir mülk olarak görmektedir.

Son dönemlerde İsrail'de dinci siyasiler ve bunların çanak tuttuğu işgalci-yerleşimcilerin eylem ve söylemleri hep bu anlayış üzerine oturmaktadır. 

Mesihi zorla getirtme çabaları

Kendilerini Siyonist Hristiyan olarak da tanımlayan Evanjelistlere göre Tanrı ilk insandan bu yana katmanlar halinde 7 devir yaratmış, en son devri "Altın Çağ"a, yani Mesih'in çağına ayırmıştır.

"Milenyum Çağı" adı da verilen bu muhteşem dönemde İsa Mesih başkomutan olarak gelecek, Tanrı'nın ilk seçilmiş halkı Yahudiler ile ikinci seçilmiş halkı Hristiyanları biraraya getirerek kötülerle savaşacaktır.

Bu savaşta "Deccal" (Antichrist) adı verilen kötüler ordusu yenilecek, nihayet Göksel Kudüs'ün başkent, İsa Mesih'in de yargıç-kral olduğu bin yıllık bir barış dönemi başlayacaktır. 

İsa Mesih'in gelişini hızlandırmak isteyen Evanjelistler için Ortadoğu'da ortaya çıkan her türlü siyasal karışıklık, kaos ve savaş onun ikinci gelişinin belirtileridir.

Zira bu belirtiler, Tanrı'nın kurtarıcı planının birer parçası olup İsa-Mesih'i müjdeleyen ön hazırlıklardır.

Bu sebeple bölge, savaş da dâhil, siyasi ve ekonomik açıdan kaosa sürüklenmeli, Mesih'in mümkün olduğunca hızlı bir şekilde gelişi çabuklaştırılmalıdır. 

Evanjelistlerin Eski Ahit'in Vahiy kitabına (15-16. bap) dayandırdıkları görüşlerine göre dünyada 7 bela gerçekleşmeksizin İsa tekrar gelmeyecek, kıyamet de kopmayacaktır.

Vahiy kitabında, Evanjelistlerin gerçekleşeceğine inandıkları 7 bela mealen şöyle tasvir edilmektedir: 

Gökte son 7 belayı taşıyan büyük 7 melek görünecek, Tanrı'nın öfkesi bu belalarla son bulacaktır. 7 melek, gökteki Tapınak'tan ellerinde belalarla çıkacak, Tanrı'nın öfkeyle dolu 7 tasını yeryüzüne boşaltacaktır. 

Birinci melek öfke tasını yeryüzüne boşalttığında insanlarda acı veren onulmaz yaralar oluşacaktır.

Evanjelistler, yeryüzünde yaygın hale gelen AİDS ve Covid-19 gibi salgınlarla bu alametin gerçekleştiğini düşünmektedirler.

İkinci melek tası denize boşalttığında denizler ölü kanına benzer kızıl renge dönüşecek ve içindeki her şey ölecektir.

Üçüncü melek öfke tasını ırmaklara boşalttığında ise ırmaklar kana dönüşecektir. 

Evanjelistler çevre krizlerini, kimyevi atıklarla nehirler ve denizlerin kirlenmesini, balıkların toplu ölümü, özellikle denizlerde mültecilerin ölüm ya da ölüme terk edilmeleriyle bu alametin de gerçekleştiğini düşünmektedirler.

Dördüncü melek tasını güneşe boşaltacak ve böylece güneş insanları yakmaya başlayacaktır. 

Evanjelistleregöre, ozon tabakasının delinmesi, kutuplarda buzulların erimesi, son dönemlerde yaşanan iklim değişiklikleri kıyametin son alametleridir. Onların Mesih'in gelişini geciktireceği için bu tür çevre felaketlerine kayıtsız kalması, hatta BM'de çıkarılacak bazı çevre yasalarını engellemeye çalışmalarının sebebi budur. Geçtiğimiz senelerde Evanjelistlerin sadık hizmetkârı Donald Trump'ın ABD'nin BM'deki çevre koruma anlaşmasından çekildiğini açıklaması da bu çerçevede değerlendirilmelidir.

Beşinci melek öfke tasını canavarın tahtına boşaltacak, böylece canavarın egemenliği karanlığa gömülecektir. 

Evanjelistler, bu canavarın Babil bölgesindeki ülke yönetimleri olduğuna inanmaktadırlar. Suriye başta olmak üzere bugünkü Irak ve çevresinde yer alan devletlerin egemenliklerini kaybetmelerinin, kaosa sürüklenmelerinin ya da yıkılmalarının sebebi budur. Türkiye bu yönüyle Evanjelistlerin de hedefindedir. ABD'nin PKK başta olmak üzere terör örgütlerini desteklemesi, terörün her türlüsünü himaye etmesi, ülkemizi istikrarsızlaştırma çabası, Suriye ve İran gibi bölge ülkelerini karıştırmasının arka planında bu da vardır.

Altıncı melek öfke tasını büyük Fırat Nehri'ne boşaltacak, Fırat'ın suları kuruyacak, doğudan gelecek orduların önünü açacaktır.

Evanjelistler, Fırat'ın doğusundan gelen bu savaşçı orduların Amerika'nın düşmanı olan İran olduğuna inanmaktadır. İsrail'in Lübnan üzerinden İran'a gözdağı vermesinin bir sebebi de budur

Kıyameti kopartacak 7 beladan 6'sının gerçekleştiğine inanan Evanjelistler, yedinci belanın gerçekleşmesinin de an meselesi olduğuna inanmaktadırlar.

Onlara göre dünyanın başına gelecek son ve en büyük felaket Armegedon [Har Megiddo: Megiddo Dağı] savaşıdır.

Bu savaş, İsa Mesih'in gökyüzünden inmesinden hemen önce vuku bulacaktır.

Savaştan önce bölgenin mutlaka karışıklıklar içerisinde olması ya da oldurulması gerekmektedir.

Zira, dünyanın İsa'nın gelişine hazırlanması, kan dökmek, başka milletlere ve halklara acı çektirmek pahasına da olsa göz kırpmaksızın yapılmalıdır.

Bu sebeple hedefine belli bir bölgeyi koymayan Evanjelik Hıristiyan Siyonizm, küresel olması yönüyle sadece bölgemiz için değil, dünyanın her yeri için büyük bir tehlikedir.

Evanjelistlerle Siyonistlerin paslaşma alanı

Kıyameti bir an evvel kopartmak isteyen Evanjelist Siyonizm ile Yahudi Siyonizm'inin buluştuğu noktaya gelince;

Bütün bu karışıklıklar içerisinde İsrail'e biçilen rol ise, bölge halklarına galip gelip vaat edilen toprakları işgal etmesi, Kudüs'teki Mescid-i Aksa'yı yıkması, yerine III. Yahudi mabedini inşa etmesidir.

Zira, Luka İncil'inde yer alan kehanete göre İsa geldiğinde Kudüs'teki bu Yahudi Mabedini yıkacaktır (21:5-6). Mescid-i Aksa, ahir zamanda vuku bulacağına inanılan kehanetlerin gerçekleşmesinin önündeki en büyük engellerden biri olduğu için, İsa'nın yıkacağı mabedin önce Yahudiler tarafından yapılması gerekmektedir.

Bu sebeple Evanjelistler nezdinde İsrail, Ortadoğu kaosunda Tanrısal planın en önemli parçalarından biridir.

ABD'de yapılan bir ankette Evanjelistlerin yüzde 67'sinin İsrail'le ilgili olumlu düşünmesinin, yüzde 80'inin kutsal toprakların Yahudilere vaat edildiğine inanmalarının arka planı budur.

Evanjelistlerin yüzde 80'inden fazlası da 1948'de kurulan İsrail Devleti'ni Kitab-ı Mukaddes'in bir kehaneti olarak kabul etmektedir.

İsrail'in kayıtsız-şartsız desteklenmesinin sebebi de budur. Zira onlara göre İsrailliler ile kuzeyden, doğudan ve batıdan saldıracak kötü hükümdarlar arasında gerçekleşeceğine inandıkları bu savaşta İsrail'e siyasi, askeri, ekonomik, diplomatik ve psikolojik her türlü desteğin sağlanması dini bir vecibedir.

Bu sebeple ABD'de 1970'lerden itibaren muhafazakâr Hıristiyanlar ile Cumhuriyetçi çevrelerin İsa'nın gelişine zemin hazırlayacağına inandıkları İsrail'i kayıtsız-şartsız desteklemesi, arka planı dolu bilinçli bir teo-politik tercihtir.

Geçen yıllarda ABD'de yapılan bir ankette, Amerikalıların yüzde 41'inin, Beyaz Evanjelistlerin de yüzde 58'inin kıyameti koparacak kehanetin en yakın zamanda gerçekleşeceği beklentisinde oldukları düşünülürse, Türkiye'yi de yakından ilgilendiren, referanslarını Kutsal Kitap'tan alan ve elinde bulundurdukları devlet erkini pervasızca kullanabilecek bu dinci yapının yol açabileceği muhtemel tehlike ve felaket hepimizi gerçekten ürkütmelidir.

Öte yandan, kendi Mesih'ini bekleyen İsrail ise Evanjelistlerin bu kehanetlerini olabildiğince istismar etmektedir.

Ancak meselenin bir başka boyutu da ilerde bir Yahudi-Hıristiyan savaşının patlak verme olasılığıdır.

Mabedini kuran bir İsrail'in bu mabedini İsa'ya yıktırıp yıktırmayacağı ise bahs-i diğerdir. Yahudiler bu durumu günü geldiğinde düşünülecek bir mesele görmekte, meseleyi şimdilik gündeme getirmemeyi, paydaşlarıyla konuşmamayı tercih etmektedirler.

Ya evdeki hesap çarşıya uymazsa?

Bütün bunlar Ortadoğu denkleminde Arapların ve Türklerin tamamen bertaraf edileceği hesabına dayanmaktadır ama, Evanjelistler Türkçedeki güzel deyimle "evdeki hesabın çoğu zaman çarşıya uymadığı"nı, "Dimyat'a giderken evdeki pirinçten olunabileceği"ni düşünmekte midirler, bilmiyoruz.

Yüzyıldır birbirine kırdırdıkları ve artık profesyonel savaşçı haline getirdikleri Ortadoğu halkları arasından ikinci bir Selahaddin Eyyubi'nin çıkarak bu mecrayı çok farklı bir yöne kanalize etmeyeceğini, 10 asır önce Haçlıların bölgeden kovulmalarına benzer bir kovulmanın tekrar yaşanmayacağını, her şeyi tahmini güç sürprizlerle dolu bir Ortadoğu'da kim garanti edebilir?

Hatta Nuh Peygamber'in bereket duasında zikrettiği üzere Yafes'in torunlarının Sam'ın çadırlarına yerleşmesine kim engel olabilir?

Ortalığın toz duman olduğu böyle bir kaos ve savaşta Kutsal kitaplarda vuku bulacağı belirtilen kitlesel sürgünlerin, tarihteki benzerleri gibi, tekrar yaşanmayacağını kim garanti edebilir?

Masa başı siyasi ve askeri hesapların matematiksel hesaplardaki gibi kesinlik arz etmediği de bu noktada hatırlanmalıdır.

Çok dengeli siyasi olaylarda neyin nasıl sonuçlanacağını kimse tahmin edemez.

Yüzyılımızın en tehlikeli dinci akımı

Evanjelist Hıristiyan Siyonizm'ini, "hedefe ulaşmak için her şeyi meşru kabul edip dünyayı ateşe verme teolojisi" olarak tarif etmek, zannedersem mübalağalı olmayacaktır.

Evanjelistler, İsa'nın yeryüzüne döneceği tarihin en geç 2050 yılında gerçekleşeceğine inanmaktadırlar.

hesaba göre, çok değil gelecek 20-25 sene içerisinde bölge halkları olarak hepimiz kendimizi din temelli bu zihniyetin felaket politikalarının yol açacağı çok büyük kaosların ve savaşların içerisinde bulabiliriz.

Çözüm: Peygamberlerin öğrettiği kadim değerler

İşin gerçekten şakası yok! ABD'li, Batılı ve İsrailli politikacılar da dahil bölgede yaşayan herkes, Türkiye'nin dini, tarihi ve ahlaki tecrübesinden hareketle sürekli olarak yinelediği hak ve adalet temelli iki devletli barış çağrılarına kulak vermeli; insanların en güçlü motivasyon kaynağı olan din referanslı eylem, demeç ve politikalardan sakınmalıdır.

Zira fitne ve kaos öyle güçlü bir ateştir ki, sadece bölgeyi değil, küçülen dünyada artık her yeri ve herkesi yakabilir. Barış, adalet ve hakkaniyet ise herkesi yaşatır. 

İnsanlık, adalet ve barış Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed Efendilerimizin öğrettiği kadim ve çağlar üstü değerlerdir.

Bugün bu değerlere insanlığın her zamankinden daha fazla ihtiyacı vardır.

Independent Türkçe



Çatışan çıkarlar: Somali bölgesel bir çatışma sahasına mı dönüşüyor?

Sık sık yapılan yabancı müdahaleler, Somali'yi sadece ‘isyanlara’ karşı iç savaş veren bir ülke olmaktan çıkarıp, ‘güç dengesinin yeniden düzenlendiği için bir savaş alanı’ haline getirdi (AFP)
Sık sık yapılan yabancı müdahaleler, Somali'yi sadece ‘isyanlara’ karşı iç savaş veren bir ülke olmaktan çıkarıp, ‘güç dengesinin yeniden düzenlendiği için bir savaş alanı’ haline getirdi (AFP)
TT

Çatışan çıkarlar: Somali bölgesel bir çatışma sahasına mı dönüşüyor?

Sık sık yapılan yabancı müdahaleler, Somali'yi sadece ‘isyanlara’ karşı iç savaş veren bir ülke olmaktan çıkarıp, ‘güç dengesinin yeniden düzenlendiği için bir savaş alanı’ haline getirdi (AFP)
Sık sık yapılan yabancı müdahaleler, Somali'yi sadece ‘isyanlara’ karşı iç savaş veren bir ülke olmaktan çıkarıp, ‘güç dengesinin yeniden düzenlendiği için bir savaş alanı’ haline getirdi (AFP)

Ahmed Abdulhakim

Bölgesel ittifakların değişkenliği nedeniyle, jeopolitik açıdan son derece önemli Afrika Boynuzu üzerindeki şiddetli rekabet yaşanıyor. Bu durum Somali’yi, Aden Körfezi'ne bakan stratejik konumu ve dünyanın en önemli ticaret ve enerji arterlerinden biri olan Bab el-Mandeb Boğazı'na yakınlığı nedeniyle, artan dış müdahalelerle birlikte bölgesel güvenlik denklemlerinde hızla odak noktası haline getirmektedir.

On yıllardır iç savaşların yaşandığı ve kurumları kronik kırılganlıkla boğuşan Somali, coğrafi konumu ve karmaşık durumu nedeniyle, nüfuz, limanlar ve askeri üsler için rekabet eden bölgesel güçler arasında açık bir rekabet arenasına dönüştü. Somali'nin askerileşmesi artık ‘milli ordunun kapasitesinin geliştirilmesi’ veya silahlı gruplara karşı operasyonların yoğunlaştırılmasıyla sınırlı kalmayıp, savunma anlaşmaları, eğitim ve silahlanma programlarına da uzanmıştır. Bu hareket, komşu ülkelerin hesaplamalarının, Afrika Boynuzu'nda kalıcı bir yer edinmek isteyen daha geniş bölgesel güçlerin bahisleriyle kesiştiği gergin bir bölgesel ortamda gerçekleşiyor.

Gözlemcilerin Mogadişu'nun ‘iç isyanla mücadele eden bir Afrika başkenti’ olmaktan ziyade ‘güç dengesinin yeniden yapılandırılması için savaş alanına dönüştüğünü’ ifade ettikleri bir ortamda, her yeni askeri ittifak veya genişletilmiş savunma anlaşması artık caydırıcılık dengesinin değişmesi veya belirli taraflara karşı bir pozisyon alma olarak yorumlanıyor. Bu da caydırıcılık dengesinde bir kayma veya belirli taraflara yönelik konumlandırma olarak görülüyor ve iç ve dış güçler arasındaki sorunların karmaşıklığı ve iç içe geçmesi nedeniyle çatışmalara veya ‘vekalet savaşına’ kayma olasılığını artırıyor.

Kahire ve “bölgesel varlığını güçlendirmenin kaçınılmazlığı”

Mısır'ın Somali'deki Afrika Birliği (AfB) Barış Gücü Misyonu’na (AUSSOM) katılmak üzere planlanan ve ülkenin üst düzey askeri liderleri ile Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud'un katıldığı son askeri geçit töreni, Kahire'nin Mogadişu'nun dış varlık denklemindeki konumuna ilişkin geçici bir mesaj değildi.

Somali ile karşılıklı savunma anlaşması imzalayan Mısır, stratejik öneminden ötürü Afrika Boynuzu bölgesindeki ‘tehdit altında olan’ çıkarlarına yıllardır hassas davranıyor. Uluslararası deniz ticaret yollarına doğrudan bağlantısı nedeniyle, bu bölgedeki güç dengesinin değişmesinin küresel ticareti ve Süveyş Kanalı'nın güvenliğini etkileyebileceğini değerlendiriyor. Süveyş Kanalı, küresel ticaretin yaklaşık yüzde 12'sinin geçtiği ve Kahire'nin en önemli döviz kaynaklarından biri olan, Mısır ekonomisi için hayati öneme sahip bir arter olarak kabul ediliyor.

fefevf
İsrail Somaliland'ı tanıdıktan sonra Somalililer İsrail'e karşı protesto gösterisi düzenledi (Reuters)

Mısır'ın hesaplarına göre İsrail'in ‘Somaliland’ olarak bilinen bölgeyi bağımsız bir devlet olarak tanıma kararı almasıyla Somali'deki varlığının artması, Mısır için bir ‘tehdit’ oluşturuyor. Zira bu adım, Mısır'ın hayati deniz koridorlarının yakınlarına ona düşman olan yeni ittifakların kurulmasına veya daha fazla askeri üssün kurulmasına zemin hazırlıyor. Bununla birlikte Mısır, Büyük Etiyopya Rönesans Barajı konusunda Mısır ile gergin ilişkiler içinde olan Etiyopya'nın Kızıldeniz'e erişim sağlama çabalarını da kendi çıkarlarına yönelik doğrudan bir tehdit olarak görüyordu.

Mısır'ın eski Afrika İşlerinden Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Ali el-Hafeni, Mısır'ın Somali krizi ve Afrika Boynuzu'ndaki zorluklara yaklaşımının ‘bu karmaşık durumların, Afrika Boynuzu bölgesiyle yakından bağlantılı olan bölgesel güvenlik veya ulusal güvenliği etkilememesini sağlama konusundaki hassasiyetinden kaynaklandığını’ değerlendiriyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Hafeni açıklamasında, Mısır'ın çıkarlarının ‘Kızıldeniz ve Süveyş Kanalı'nda deniz taşımacılığı üzerindeki etkilerle sınırlı olmadığını, aynı zamanda bölgeyi bir bütün olarak olumsuz etkileyen geçmişte biriken sorunların üstesinden gelmek için sosyal ve ekonomik kalkınma çabalarını teşvik etme yönünde de ilerlediğini’ belirtti.

Hafeni'ye göre Kahire, bölgedeki ulusal kurumların istikrarını ve kaosun yayılmasının önlenmesini daha çok önemsiyor. Bu kaos, bölgelerdeki gerginliğin artmasını durdurmak için ciddi uluslararası ve bölgesel çabalar gösterilmediği için bu ülkelerin kaynaklarını ve kapasitelerini büyük ölçüde etkiledi. Hafeni, genel olarak Afrika Boynuzu'nun özelde ise Somali'nin ‘birçok uluslararası ve bölgesel güç için hassas ve son derece önemli bir bölge olmaya devam ettiğini belirterek, bu yüzden Mısır'ın bölgedeki ülkelerle ikili eylemler yoluyla veya Afrika Birliği (AfB), Arap ve uluslararası kuruluşlar gibi ilgili kuruluşlar aracılığıyla ve bölgede bulunan güçlerle birlikte çalışarak üstlendiği rol, bu vizyonu gerçekleştirmeye yönelik adımların önem taşıdığını vurguladı.

Hafeni, sözlerini şöyle sürdürdü:

Mısır, Mogadişu'nun devlet kurumlarını korumak, kalkınmayı sağlamak, kaybedilen istikrarı yeniden tesis etmek ve özellikle kalkınmaya odaklanmak için gösterdiği çabaları desteklemeyi amaçlıyor.”

Özelde Somali, genel olarak ise Afrika Boynuzu bölgesindeki durumun ‘tüm olasılıklara açık’ olduğunu düşündüğünü belirten Hafeni, ‘yabancı müdahale ve bazı iç tarafların bu müdahaleyi bölgesel güvenliği tehlikeye atarak kendi dar çıkarlarına hizmet edecek şekilde istismar etmelerinin, Mısır da dahil olmak üzere bir dizi ülkenin ulusal güvenliğine zarar verdiğini’ söyledi.

Öte yandan Mısır'ın Afrika İşlerinden Sorumlu Eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Muna Amr, ülkesinin Afrika Boynuzu ve Somali'deki ‘varlığını güçlendirmenin kaçınılmazlığı’ konusundaki hesaplarına ‘uluslararası taraflar arasındaki çatışma ve çıkar farklılıklarının ardından, Mısır için hayati önem taşıyan bu bölgede vekalet savaşlarının yayılması’ gibi bir boyut daha ekliyor. Amr, Independent Arabia’ya yaptığı açıklamada, “Sudan'daki iç savaşın şiddetlenmesi ve dış tarafların artan müdahalesi, dış güçlerin devletin ulusal kurumlarını feda ederek bir tarafı desteklemesi ve bu tarafın hayatta kalmasını sağlayan sürekli siyasi, güvenlik ve askeri destek almasıyla, durumun tırmanmaya ve alevlenmeye devam etmesinin en güçlü örneğidir” değerlendirmesinde bulundu.

fddf
Somaliland ile Mogadişu'daki merkezi hükümet arasındaki kriz 1990'lı yıllara kadar uzanıyor, ancak bu konudaki çatışma ister doğrudan ister dolaylı olsun, son yıllarda daha belirgin hale geldi (AFP)

Kahire Üniversitesi Afrika Araştırmaları Enstitüsü'nde siyaset bilimi profesörü olan Eymen Şabana da bu değerlendirmeye katılıyor. Şabana yaptığı değerlendirmede, Mısır'ın çıkarlarına yönelik en büyük tehdidin, İsrail'in Somaliland'ı ilk kez tanıması ışığında, devletlerin, özellikle Somali'nin bölünmesi ve parçalanması olduğunu düşünüyor. Mısır'ın çeşitli yollarla gerçekleştirdiği eylem ve müdahalelerin, ulusal güvenliği için hayati önem taşıyan bölgedeki çıkarlarını güvence altına almayı amaçladığını belirten Şabana, özellikle de Kahire için hayati öneme sahip iki konuyu, Kızıldeniz ve Nil sularında seyrüsefer özgürlüğünü içerdiğini belirtiyor.

Şabana, Mısır'ın çıkarlarını korumaya istekli olduğunu ve aslında Somali'ye güç gönderme sürecinde olduğunu, bunun amacının çatışmayı kışkırtmak veya mevcut sorunları karmaşıklaştırmak değil, Somali'nin egemenliğini ve istikrarını ve resmi kurumlarını korumak için çözümün bir parçası olmak olduğunu ifade etti.

Öte yandan, Etiyopyalı yazar ve araştırmacı Enver İbrahim'e göre Mısır'ın Afrika Boynuzu'nda, özellikle Somali'de artan faaliyetleri, öncelikle Etiyopya'yı izole etmeyi amaçlamaktadır ve bu yeni bir şey değil. Etiyopya’nın bunun farkında olduğunu ve bu yüzden Mısır'ın hamlelerine karşı koymak için ters yönde hareket ettiğini söyleyen İbrahim, “Bölgedeki herhangi bir yabancı ülkenin hareketi, kendi çıkarlarını korumak ve etkisini güçlendirmek içindir ve mevcut çatışma ışığında, Sudan'da olduğu gibi vekalet savaşlarının artmasına tanık olabiliriz” yorumunda bulundu.

Son yıllarda Kahire, Afrika Boynuzu'ndaki varlığını önemli ölçüde güçlendirdi. Bu gelişme, Somali, Cibuti ve Eritre ile ekonomik, siyasi, güvenlik ve hatta askeri ilişkilerinin güçlenmesinin ardından gerçekleşti. Addis Ababa, bu adımları uzun süredir “kendisini doğrudan hedef alan” adımlar olarak nitelendiriyor, ancak Kahire bunu reddediyor.

Somali ile ilgili olarak Mısır, Somali'nin birliğini korumak ve çıkarlarını tehdit eden herhangi bir yabancı genişlemeye karşı denge oluşturmak amacıyla, güvenlik ve askeri iş birliği ile eğitim ve ekipman desteği sağlayarak federal hükümetle ilişkilerini güçlendirdi. Mogadişu ise dış güçlerin emellerine karşı koymak için Mısır ve Türkiye'nin desteğine güveniyor.

5hj
Kahire, yıllardır stratejik öneme sahip Afrika Boynuzu bölgesinde ‘tehdit altındaki’ çıkarlarını korumak için çabalarını yoğunlaştırmaya çalışıyor (Mısır Cumhuriyeti Başkanlığı)

Kahire'nin son hamlesi, Mısır ordusunun 11 Şubat Çarşamba günü Somali Cumhurbaşkanı’nın AUSSOM’a katılan güçlerin düzenlenmesine tanık olduğunu duyurmasının ardından gerçekleşti. Bu, Savunma Bakanı, Genelkurmay Başkanı ve bir dizi silahlı kuvvetler komutanının huzurunda gerçekleşti. Bu önlemler, ‘tüm silahların ve uzmanlık alanlarının hazırlık ve savaşa hazır olma durumunu yansıtıyor’ olarak değerlendirildi ve ardından eğitim faaliyetleri ve misyona katılan araçların modelleri sergilendi.

Mısır Ordu Sözcüsü Albay Garib Abdulhafız, Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi'nin Somali'li mevkidaşı ile gerçekleştirdiği son görüşmede yaptığı açıklamaları aktararak, “Mısır, Afrika kıtasına olan bağlılığı ve Somali'nin tamamında güvenlik ve istikrarı sağlama konusundaki kararlılığı doğrultusunda, misyon kapsamında kuvvetlerini konuşlandırmaya devam edecek” dedi.

Çelişkili ittifaklar ve çelişkili çıkarlar

Afrika Boynuzu'nda, özellikle Somali'de artan yabancı müdahale, bölgeyi nüfuz, limanlar ve askeri üsler için rekabet eden bölgesel güçler arasında açık bir çatışma alanına dönüştürdü. Kızıldeniz'in güney girişinde, bu güçler arasındaki rekabet artık gizli veya örtülü değil, daha açık ve çatışmacı hale geldi.

Son zamanlarda ilgi gören Somali'deki sıcak noktalardan biri, Somaliland bölgesi ve Somali merkezi hükümeti ile yaşadığı karmaşık kriz olarak karşımıza çıkıyor. Bu sorun 1990'lı yıllara kadar uzanmasına rağmen, coğrafi konumu nedeniyle doğrudan veya dolaylı olarak yaşanan rekabet çatışması, bölgeye uluslararası müdahalenin artmasına neden olan en önemli faktör haline geldi ve yeni boyut ve biçimler aldı.

Etiyopyalı yazar ve araştırmacı Enver İbrahim'e göre genel olarak Afrika Boynuzu bölgesi (Somali, Etiyopya, Cibuti, Eritre ve Kenya dahil), özelde ise Somali, birbirinden farklı birçok ittifak arasındaki vekalet savaşlarının sahnesine dönüştü. İbrahim yaptığı değerlendirmede, rekabetin boyutu ve projeler ile çıkarların çatışması, ilgili aktörlerin hızlanan dinamikleri ile birleştiğinde, mevcut ittifakların yapısında bir değişikliğe yol açabileceğini ve gelecekte yeni ittifakların ortaya çıkabileceğini belirtti.

vfgrthy
Somali Ulusal Ordusu bir şehri terörist gruplardan korurken (AFP)

Bu coğrafi bölgedeki mevcut akımların veya ittifakların temel olarak çıkarlar, güvenlik ve askeri hegemonyanın peşinde olma ve nüfuzun güçlendirilmesi tarafından yönetildiğini ifade eden İbrahim, bu müdahalelerin genel olarak zaten kırılgan olan Afrika Boynuzu bölgesi ve bu bölgedeki ülkeler için zararlı olduğunu ve herhangi bir çatışmanın olumsuz etkisini daha da artırabileceğini düşündüğünü belirtti. İbrahim, jeopolitik gerçekliğin zaman zaman önemli değişikliklere uğradığı göz önüne alındığında, bu özellikle doğru olsa da Etiyopya ile Somali arasında Somaliland bölgesi üzerindeki ilişkileri yöneten anlaşmazlıklara ve hem Addis Ababa ile Asmara arasındaki hem de Hartum ve Kahire arasındaki ilişkilerde yaşanan gerilimlere işaret etti. Bu gerilimin, bölgedeki ülkeleri bir ittifaka yaklaşmaya veya uzaklaşmaya ittiğini ve bunun da nihayetinde Afrika Boynuzu'ndaki hükümetlerin çıkarlarını tehdit ettiğini, bölgede binlerce yıldır var olan siyasi, sosyal ve tarihi sabitleri ve bağları aştığını düşünüyor.

Kahire Üniversitesi Afrika Araştırmaları Enstitüsü'nde siyaset bilimi profesörü olan Eymen Şabana ise Afrika Boynuzu'nun stratejik öneminin uluslararası deniz ticaret yolunu kontrol etmesinden kaynaklandığını ve bu nedenle bu bölge için rekabetin muhtemel ve devamlı olduğunu söylüyor. Her ülkenin kendi görüşüne göre çıkarlarını elde etmeye çalıştığını belirten Şabana, Etiyopya'nın Kızıldeniz'e erişim sağlamak ve bölgedeki güç olarak niteliksel üstünlüğünü korumak istediğini örnek olarak gösteriyor. Şabana’ya göre diğer ülkelerin çıkarları ise mineral ve enerji ithalatını güvence altına almak isteyenler, bu stratejik koridorda seyrüseferi güvence altına almak isteyenler ve ekonomik ve ticari nedenlerle bölgede istikrarı güvence altına almak isteyenler arasında değişiklik gösteriyor.

Şabana, Afrika Boynuzu'nun son zamanlarda önemli gelişmelere tanık olduğunu, bunların başında İsrail'in Somaliland'ı tanımasının ve bundan önce Etiyopya ile Somaliland arasında Addis Ababa'nın 2024 yılında denize erişimini garanti eden bir mutabakat zaptının imzalanmasının geldiğini belirtti. Tüm bu gelişmelerin, diğer tarafları da bölgedeki varlıklarını, etkilerini ve çıkarlarını korumak için çabalarını hızlandırmaya ittiğine dikkat çeken Şabana, bölgedeki nüfuzunu güvence altına almak ve çıkarlarını en üst düzeye çıkarmak için bölgesel ve uluslararası güçler arasında rekabetin şiddetli olduğunu ve bunun etkisinin bölgenin coğrafyasının ötesinde bölgesel ve uluslararası düzeylere uzandığını ifade etti.

Somaliland, merkezi devletin çöküşünün ardından 1991 yılında Somali'den ayrıldığını ilan etmesine rağmen, uluslararası toplum tarafından tanınmadı. Bölgesel istikrarın garantisi ve kırılgan devletlerin parçalanmasını önlemenin bir yolu olarak Somali'nin birliğini temel alan bu yaklaşım, Etiyopya ve İsrail bu ilkeyi açıkça çiğnemeye çalışana kadar sürdürüldü. Addis Ababa'nın iki yıl önceki hamlesi sonuçsuz kalırken, Tel Aviv'in hamlesi nihayet çıkmaza son verdi ve bölgeyi bağımsız bir devlet olarak tanıyan ilk ülke oldu.

Şabana, Somali'deki durum ve bölgeler arasındaki bölünmeye atıfta bulunarak konuşmasına devam etti. Örneğin, dünyanın Somaliland'ı fiili bir otorite olarak kabul ettiğini ve bazı ülkelerin kendi çıkarları için bu durumu pekiştirmeye çalıştığını görüyoruz. Ancak aynı zamanda, Afrika'da ve uluslararası alanda reddedilen bir devleti parçalamak ve egemenliğine müdahale etmek gibi ağır siyasi sorumluluğu üstlenmemek için ayrılıkçı bölgeyi tanımak istemiyorlar. Afrika Boynuzu'nda hızlı gelişmeler olduğunu, ancak her tarafın bunları kendi çıkarlarına göre çerçevelemeye çalıştığı değerlendirmesinde bulundu.

Öte yandan, Sudanlı araştırmacı ve yazar Kaddafi Menhal Cuma, Somali ve Afrika Boynuzu bölgesinde artan gerginliği, Etiyopya'nın bu bölgedeki istikrarsızlaştırıcı rolüne, özellikle de komşu ülkelerin egemenliği ve istikrarını hiçe sayarak Kızıldeniz'e erişim sağlamaya yönelik kesintisiz çabalarına bağladı. Cuma yaptığı açıklamada, “Afrika ülkesi olmasına rağmen Etiyopya, bir süredir Afrika Boynuzu ülkelerini istikrarsızlaştırmaya çalışıyor. Bölgedeki etkili ülkelere, özellikle İsrail'e açıkça düşman olan ülkelerle artan iş birliği, jeopolitik hamlelerini daha da karmaşık hale getiriyor” dedi.

Cuma, Etiyopya ile İsrail arasındaki iş birliğinin Afrika Boynuzu ülkelerini istikrarsızlaştırmayı ve Mısır gibi bazı ülkeleri zayıflatıp izole etmeyi amaçladığından şüphe olmadığını ve bunun da Afrika Boynuzu bölgesindeki durumu daha da karmaşık hale getirdiğini belirtti.

Peki, hangi olası senaryolar var?

Afrika Boynuzu'ndaki rekabetin artık küresel güçlerle sınırlı olmadığı bir dönemde, Kızıldeniz'in güney girişinde etki alanlarını genişletmeye çalışan bölgesel aktörlerin sayısı giderek artıyor. Tüm gözler, bu şiddetli rekabetin yansımaları ve sonuçlarına çevrilmişken özellikle de bu aktörlerin çoğu birbirleriyle çatışma halinde olduğundan, bölgeyi siyasi ve ekonomik dengeleri yeniden şekillendirmek için ‘nüfuz alanlarının askerileştirilmesi’ aşamasına itiyor.

Eymen Şabana, gerginliğin tırmanması ve çok sayıda çatışmalı projenin geleceği ile ilgili olarak şunları söyledi:

“Öncelikle, bu bölgedeki rakip bölgesel güçlerin bir tür koordinasyonla birleşip birleşmediklerini sormalıyız. Buna cevap vermek gerekirse, bence öyle değil. Aslında, her ülkenin hareketleri kısıtlanmış olsa da aralarında şiddetli bir rekabet söz konusu. Örneğin, Etiyopya, Mısır ve Sudan ile tartışmalı Rönesans (Hedasi) Barajı sorunu nedeniyle kısıtlanmış durumda. Türkiye de Etiyopya, Mısır, Körfez ülkeleri ve diğerleri gibi bölgedeki ülkelerle olan çıkarları nedeniyle kısıtlı hareket edebiliyor. Öte yandan ABD, bu konuyu İsrail ve bölgedeki müttefiklerinin lehine kullanmaya çalışıyor. Bu da mevcut karmaşık durum göz önüne alındığında, Afrika Boynuzu'nun daha da kötüleşmesi ve gerginliklerin artmasının muhtemel olduğu anlamına geliyor.”

Somali'de yabancı müdahalenin yaygınlaşması ve birbirine zıt ittifakların ortaya çıkmasına da değinen Şabana, “Bunları Somali'deki dış müdahalelere karşı kurulan ittifaklar olarak tanımlayamayız, daha çok iki ana müdahale akımı olarak tanımlayabiliriz. İlki Somali topraklarının birliğini ve devletin bölünmemesi gerektiğini vurgularken, diğeri diğer sabiteleri gözetmeksizin kendi çıkarlarını en üst düzeye çıkarmaya çalışıyor” dedi. Şabana ayrıca, bu iki akımın çatışması veya ‘tüm taraflar için zararlı’ olarak nitelendirdiği uzun soluklu silahlı çatışmaya dönüşmesi ihtimalinin ortadan kaldırılabileceğine inandığını ifade etti.

cdvfg
Somali'de kurulan her yeni askeri ittifak veya genişletilmiş savunma anlaşması, caydırıcılık dengesindeki bir değişiklik veya belirli taraflara karşı bir pozisyon alma olarak yorumlanıyor (AFP)

Şabana, Somali'de yaşananların, Sudan'daki iç savaş veya Nil suyu ve Büyük Etiyopya Rönesans Barajı sorunu gibi bölgedeki diğer sorunları ve zorlukları da etkilediğini, bölgedeki kutuplaşma ve istikrarsızlığı artırdığını ve iş birliği olanaklarını olumsuz etkilediğini düşündüğünü belirtti.

Mısır eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Ali el-Hafeni ise, Somali'deki durumun 30 yılı aşkın bir süre önce Siad Barre rejiminin düşüşünden bu yana kaos ve istikrarsızlıkla karakterize olduğunu söyledi. Hafeni, Independent Arabia’ya yaptığı değerlendirmede, ‘o anın bölgede sayısız yabancı müdahalenin başlangıcı olduğunu ve daha sonra projeler arasında çatışma ve rekabetin başladığını’ belirtti.

Hafeni, değerlendirmesine şöyle devam etti:

“Son yıllarda Somali ve Afrika Boynuzu'ndaki kriz, Ortadoğu'daki gerilimler, özellikle İran'ın bölgedeki artan etkisi ve Kızıldeniz'in diğer tarafındaki Yemen'e varışıyla iç içe geçerek daha karmaşık hale geldi. Bu bağlamda, durum her geçen yıl daha da karmaşık hale geldi ve karmaşıklaştıkça, bölgedeki yabancı müdahale ve müdahil olma düzeyleri de arttı.”

Birçok ülkenin çıkarları açısından Babu’l-Mendeb ve Kızıldeniz'de seyrüsefer güvenliğinin hayati önem taşıdığını belirten Hafeni, bunu korumak için birçok bölgesel ve yabancı gücün, Afrika Boynuzu'ndaki bölgesel ve ulusal güvenliği tehlikeye atsa bile, kendi vizyonlarını ve projelerini gerçekleştirmeye çalıştığına işaret etti.

Büyükelçi Muna Ömer ise Somali'nin Babu’l-Mendeb Boğazı, Aden Körfezi ve Kızıldeniz'in güneyinde yer alması, Husilerin varlığı ve Sudan ile Gazze'deki olaylar göz önüne alındığında, Ortadoğu'daki koşullar nedeniyle mevcut uluslararası rekabetin yeni bir boyut kazandığını düşünüyor. Tüm bu koşullar, birçok yabancı filonun bu bölgedeki uluslararası sularda yoğunlaşmasına yol açtığını belirten Ömer’e göre çok sayıda ve çelişkili müdahalelerin ve çatışmaların olması, askeri gerilimden ziyade caydırıcılık dengesine yol açabilir.

Somali'nin stratejik konumu ve hükümetinin ve kurumlarının zayıflığı nedeniyle uluslararası güçlerin Somali'ye olan ilgisinin Mogadişu'yu terörist hareketlerin hedefi haline getirdiğini belirten Muna Ömer, stratejik konumu ve zayıf hükümeti nedeniyle Somali'nin bir rekabet sahası haline geldiğini ve son on yıllarda birçok yabancı gücün Somali'de varlık gösterdiğini söyledi. Ömer, Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz'de en fazla askeri üssün bulunduğu bölge haline gelen Cibuti örneğine işaret etti.

Büyükelçi Ömer, şunları söyledi:

“On yıllardır Afrika Boynuzu'nda, özellikle de Somali'de birçok yabancı müdahaleye tanık olduk. Güvenlik ve ekonomi alanında Rusya'nın, ekonomi, kalkınma ve ticaret alanında Türkiye'nin varlığını gördük. Ayrıca Kenya ve Etiyopya gibi komşu ülkeler de askeri, ekonomik ve diğer alanlarda varlık gösteriyor. Son olarak, Somaliland'da İsrail var ve Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve diğerleri gibi Körfez ülkeleri de bu rekabet halindeki güçlere ekleniyor.”

Öte yandan Afrika Boynuzu'nun uluslararası güçlerin şiddetli rekabetine sahne olmasının ardından, dünyanın herhangi bir bölgesine yönelik yabancı müdahalenin olumsuz niteliğini ve bunun kısa ve uzun vadede çatışma olasılığını artırıcı etkisini vurgulayan Etiyopyalı yazar ve araştırmacı Enver İbrahim, “Yabancı müdahale ve yabancı ülkelerin Afrika Boynuzu'na, özellikle de Somali'ye müdahil olması, bölgeyi daha fazla çatışmaya ve gerilime sürükledi. Bu durum İsrail'in bölgeye girmesi ve Somaliland'ı bağımsız bir devlet olarak tanıması ve ondan önce Rusya, Çin ve ABD arasında devam eden rekabet gibi bölgenin çıkarlarına aykırı büyük hedefleri ve amaçları olan projelerin müdahalesine kapı açtı. Bu da nihayetinde daha fazla bölünmeye ve AfB, Hükümetler Arası Kalkınma Otoritesi (IGAD) ve diğerleri gibi anlaşmazlıkları çözmede başarısız olduğunu gördüğümüz bölgesel kuruluşların rolünün azalmasına sebep oluyor” ifadelerini kullandı.

* Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.


Barış Konseyi’ndeki İsrail ekibi Gazze Şeridi’nin nasıl yeniden inşa edileceğini açıkladı

Gazze şehrinin batısındaki yıkık bir caminin kalıntıları yanında Kur’an-ı Kerim okuyan bir kız, 21 Şubat 2026 (AFP)
Gazze şehrinin batısındaki yıkık bir caminin kalıntıları yanında Kur’an-ı Kerim okuyan bir kız, 21 Şubat 2026 (AFP)
TT

Barış Konseyi’ndeki İsrail ekibi Gazze Şeridi’nin nasıl yeniden inşa edileceğini açıkladı

Gazze şehrinin batısındaki yıkık bir caminin kalıntıları yanında Kur’an-ı Kerim okuyan bir kız, 21 Şubat 2026 (AFP)
Gazze şehrinin batısındaki yıkık bir caminin kalıntıları yanında Kur’an-ı Kerim okuyan bir kız, 21 Şubat 2026 (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump’ın Ortadoğu’da kapsamlı barış planının başarıya ulaşıp ulaşamayacağına dair tartışmalar sürerken, özellikle Hamas’ın silah bırakmayı kabul etmeyeceğini düşünen çevreler planın uygulanabilirliği konusunda şüphelerini dile getiriyor. Bu kesimler, İsrail hükümetinin de bu durumu, süreci bütünüyle sekteye uğratmak için kullanabileceğini ve müzakereleri zorlaştıracak çok sayıda ağır şart öne sürebileceğini savunuyor. Buna karşılık ABD yönetimine yakın isimler ise iyimser mesajlar veriyor. Projede kilit sorumluluklar üstlenen üç İsrailli yetkili de bu isimler arasında yer alıyor.

Söz konusu isimler, ABD Başkanı’nın planın başarıya ulaşması konusunda kararlı olduğunu ve sürecin sabote edilmesine izin vermeyeceğini vurguluyor. Ayrıca şimdiye kadar atılan adımların, biriken engellere rağmen ‘umut verici’ olduğunu ifade ediyorlar.

dvfd
Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nın kuzeyinde, toplu iftar yapan yerinden edilmiş aileler, 21 Şubat 2026 (AFP)

İsrail’in önde gelen gazetelerinden Yedioth Ahronoth, ABD ekibi tarafından görevlendirilen ve İsrail’i resmen temsil etmeyen İsrailli yetkililere dayandırdığı haberinde, sürecin artık geri dönülmez biçimde başladığını aktardı. Yetkililer, Mısır, Türkiye ve Katar’ın Hamas’ı iş birliğine ikna etmek için etkili bir rol üstlendiğini ifade etti.

Gazete, İsrail’in siyasi ve askeri liderliğinde birçok ismin Trump’ın vizyonuna ve bu vizyona inanan danışmanları Steve Witkoff ile Jared Kushner’ın planı fiilen hayata geçirme kapasitesine kuşkuyla yaklaştığını yazdı. Söz konusu iki ismin, planın uygulanma mekanizmalarını oluşturmak ve başarıya ulaştırmakla görevlendirildiği belirtildi.

Buna karşılık Barış Konseyi’nde yer alan İsrailli yetkililer (İş insanı Yakir Gabay, teknoloji sektörü yöneticisi Liran Tancman ve Başbakan Binyamin Netanyahu’nun ABD koordinasyon merkezindeki temsilcisi Michael Eisenberg) Hamas’ın silah bırakmayı kabul etmesi ve Filistinlilerin okul müfredatını ‘barış ve hoşgörü kültürünü’ esas alacak şekilde değiştirmesi halinde Trump’ın projesinin ‘Gazze Şeridi’ni gerçek bir rivieraya dönüştürmek için tarihi bir fırsat’ olacağını savundu.

Şarku’l Avsat’ın Yedioth Ahronoth’tan aktardığına göre yetkililer, projenin arkasında ‘engellenmesi zor, sağlam, profesyonel ve dengeli bir çekirdek oluşturan’ Amerikalı, Arap ve uluslararası isimlerden oluşan bir kadronun bulunduğunu ifade etti.

Ancak aynı yetkililer, Hamas’tan talep edilen hususun ‘taviz verilemeyecek belirleyici unsur’ olduğuna da dikkat çekti.

İlk görev

Barış Konseyi üyesi Yakir Gabay, projenin uygulanmasına ilişkin vizyonunu açıklarken, “İlk görev 70 milyon ton moloz ve patlayıcı kalıntısını temizlemek, geri dönüştürülebilecek malzemeleri değerlendirmek, yüzlerce kilometrelik tüneli yıkıp doldurmak ve Gazze sakinleri için dayanıklı çadırlar ile konteynerlerden oluşan geçici konutları hızla organize etmek olacak. Bu adımlar, altyapı ve konut inşasıyla eş zamanlı yürütülecek” dedi.

dfvfdv
Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nın kuzeyinde, yerinden edilmiş kişiler için kurulan çadırlar (AFP)

Gabay, modern hastaneler, okullar, fabrikalar, tarım alanları, karayolu ve demiryolu ağları, enerji, su ve veri merkezleri ile bir liman ve havaalanı inşasını içeren ayrıntılı bir plan hazırlandığını belirtti.

Ortadoğu’da milyonlarca konut inşa etmiş deneyimli müteahhitlerin projeye dahil edileceğini kaydeden Gabay, ‘uygun maliyetli’ konut üretimi için finansmanın hazır olduğunu, yüz binlerce kişiye istihdam sağlanacağını ifade etti.

Konut ve iş alanlarının yanı sıra 200 otelin inşasının da planlandığını açıkladı.

Gabay ayrıca, bu çerçevede Jared Kushner’ın açıklamalarına atıfta bulunarak, Gazze’de Ali Şaas liderliğinde kurulan teknokrat hükümete ve yolsuzlukla mücadele konusunda sağlanan mutabakata dayandıklarını söyledi.

Yüksek teknoloji girişimcisi ve hükümete bağlı siber merkez danışmanı Liran Tancman ise Amerikalı, Arap ve Filistinli taraflarla iş birliği içinde modern teknolojik çözümler geliştirilmesini öngören bir planın uygulanmasından sorumlu olduğunu belirtti. Gazze Şeridi’nde internet altyapısının 2G’den beşinci nesil teknolojiye yükseltileceğini ve hizmetin halka ücretsiz sunulacağını vaat eden Tancman, Gazze Şeridi’nde üretilen mal ve ürünlerin yurt dışına ihracı için modern mekanizmaların oluşturulduğunu da açıkladı.

Yeni bir çağ

İsrailli yetkililer, Yedioth Ahronoth gazetesine yaptıkları açıklamada, Gazze Şeridi’nin yeniden imar planının fiilen Refah’ta başladığını ve üç yıl süreceğini bildirdi. İsrail’in halihazırda moloz temizleme çalışmalarını yürüttüğünü belirten yetkililer, ilk aşamada 500 bin kişiyi barındıracak 100 bin konut inşa edileceğini, yalnızca altyapı maliyetinin 5 milyar dolar olacağını ifade etti. Hedefin, Gazze Şeridi’ndeki tüm vatandaşlar için 400 bin konut inşa etmek olduğu; altyapı için 30 milyar dolar ve yeniden inşa için aynı tutarda kaynak öngörüldüğü kaydedildi.

vfdvfd
Gazze şehrindeki er-Rimal Mülteci Kampı’nda yerinden edilmiş bir kadın, seyyar su tankerlerinden doldurduğu iki su kabını taşıyor, 21 Şubat 2026 (AFP)

Gazete, Barış Konseyi’nden üst düzey bir üyenin, “Hamas planla olumlu şekilde etkileşime girerse bunun iyi bir karşılığı olur. İsrail’de liderleri için af çıkabilir, hatta silahları para karşılığında satın alınabilir. En önemlisi, Gazze ve halkı dünyaya açık ve bağlantılı yeni bir döneme geçer” ifadelerini aktardı.

Öte yandan The Times of Israel’e konuşan bir ABD’li yetkili, Yedioth Ahronoth’ta yer alan bilgilerin büyük bölümünü doğruladı. Yetkili, “Hamas silah bırakmayı kabul etmeden fon akışı başlamaz. Ancak İsrail’in de olumlu bir tutum sergilemesi gerekecek” dedi.

The Times of Israel’e konuşan bir Arap diplomat ise “Ortadoğu’da kibir tehlikeli olabilir” uyarısında bulunarak, ABD’nin Gazze’nin yeniden inşasını ve bölgede yeni bir teknokrat hükümet kurulmasını kapsayan planının ikinci aşamasının başarıya ulaşması için hem İsrail hem de Hamas üzerindeki sürekli baskının gerekli olacağını söyledi.

Bölgesel arabulucuların Hamas ile yürüttüğü silahsızlanma görüşmelerine de vakıf olduğu belirtilen diplomat, Washington’un bu konuda bir anlaşmaya varılabileceğine inanması için gerekçeler bulunduğunu aktardı.

Ancak diplomat, silahsızlanma sürecinin zaman alacağını ve Hamas’ın bazı üyelerinin, Gazze Şeridi’ni yönetmek üzere oluşturulan Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi gözetimindeki kamu sektörüne entegre edilmesini gerektireceğini ifade etti. İsrail’in bu çerçeveye karşı çıkmasının muhtemel olduğunu belirten diplomat, Tel Aviv yönetiminin söz konusu komitenin başarısını kolaylaştıracağı konusunda da ciddi şüpheler bulunduğunu dile getirdi.


Şarku’l Avsat’a konuşan Lübnan Meclis Başkanı Berri: Meclis seçimlerinin ertelenmesini istemiyorum

Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri (Meclis Başkanlığı)
Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri (Meclis Başkanlığı)
TT

Şarku’l Avsat’a konuşan Lübnan Meclis Başkanı Berri: Meclis seçimlerinin ertelenmesini istemiyorum

Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri (Meclis Başkanlığı)
Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri (Meclis Başkanlığı)

Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri, Şarku’l Avsat gazetesine verdiği demeçte, ‘Beşli Komite’deki büyükelçilerin 10 Mayıs'ta yapılması planlanan meclis seçimlerinin ertelenmesinden yana olduklarını belirterek “Onlara bunu reddettiğimi ve (Beşli Komite'den) diğer büyükelçilere de teknik olarak parlamento seçimlerinin ertelenmesini veya parlamentonun görev süresinin uzatılmasını desteklemediğimi bildirdim” dedi.

Berri, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Meclisin teknik nedenlerle ertelenmesi veya uzatılması konusunda beni kişisel olarak suçlamaya çalışanları engellemek için seçimlere ilk aday olan bendim. Bu yüzden hem ülke içinde hem de dışında ilgili kişilere, son dakikaya kadar bu konuyu takip edeceğime dair bir mesaj vermek istedim.”

 (Lübnan'ın doğusunda) Bekaa Vadisi’nin orta kesimlerindeki ve kuzeyindeki beldeleri hedef alan İsrail saldırılara değinen Berri, tüm bunları ‘Lübnan'ı Tel Aviv'in koşullarını kabul etmeye zorlamayı amaçlayan yeni bir savaş’ olarak nitelendirdi.