Tunus Dışişleri Bakanı Nebil Ammar, Al Majalla’ya konuştu: ‘Bunlar bizim kırmızı çizgilerimiz… Siyasal İslam neden başarısız oldu?’

Nebil Ammar, Gazze’de İsrail’e ‘yeşil ışık’ yakılması konusunda uyardı ve ülkesinin, ‘Avrupa’nın Afrika polisi’ olmayacağını vurguladı.

Tunus Dışişleri Bakanı Nebil Ammar. (Tunus Dışişleri Bakanlığı)
Tunus Dışişleri Bakanı Nebil Ammar. (Tunus Dışişleri Bakanlığı)
TT

Tunus Dışişleri Bakanı Nebil Ammar, Al Majalla’ya konuştu: ‘Bunlar bizim kırmızı çizgilerimiz… Siyasal İslam neden başarısız oldu?’

Tunus Dışişleri Bakanı Nebil Ammar. (Tunus Dışişleri Bakanlığı)
Tunus Dışişleri Bakanı Nebil Ammar. (Tunus Dışişleri Bakanlığı)

İbrahim Hamidi

Tunus Dışişleri ve Göç Bakanı Nebil Ammar, ülkesinin iç koşullara ve dış ilişkilere, özellikle de İsrail’in Gazze’ye karşı son savaşına bakışını sundu. Bunu Tunus’un Birleşik Krallık Büyükelçiliği konutunda Al Majalla’ya verdiği kapsamlı röportajda cesurca ve açıkça ifade etti.

Bakan Ammar açısından Tunus’un Filistin meselesine ilişkin tutumu açık. Bunun bir halk meselesi olarak temel bir mesele olduğunu söyleyen Bakan, “Biz Filistin’in içişlerine karışmıyoruz, bununla bir alakamız da yok. Biz Filistin halkının davası ve haklarından bahsediyoruz” dedi.

 Siyasal İslam hakkında yorum yapan Bakan, şunları söyledi:

“Tunus’la bir sorunu olan onlar. 2011’den itibaren başka partilerle birlikte ülkeyi yönettiler ve yurtdışı bağlantıları nedeniyle güvenilirliği kaybettiler. Her düzeyde başarısızlık vardı. Tunus, başarısızlığı ortaya çıkmış bir tecrübe yaşadı. Bundan ders çıkarmalıyız. Tunuslu vatandaş, yaşamayı seviyor. Tunus, kültürlerin ve medeniyetlerin buluşma noktası. Şiddet kullanarak toplumsal yapıyı değiştirmeye çalışsaydınız, aynı zamanda da siyasi, ekonomik ve toplumsal sonuçlarınız feci olsaydı siz ne beklerdiniz? Tunuslular, onlara ihtiyacımız olmadığını açık açık söylediler.”

Tunus, ülkenin yaşadığı sorunların çözümü için gerekli ekonomik iyileştirmeleri de gerçekleştiriyor. Bakan, bu durumu şu sözlerle ifade etti:

“Aslında Tunus’ta detaylarını açıklamadan her gün iyileştirmeler yapıyoruz. Maliye yasasına ilişkin görüşmelerimiz oldu. 2011’den sonra Tunus’ta yıkılanları onarmak için tüm bakanlıklar düzeyinde büyük çabalar sarf ediliyor.”

Şarku’l Avsat’ın Al-Majalla’dan aktardığına göre ülkesinin Avrupalılarla ilişkisi hakkında da konuşan Bakan, Avrupalı odakların Tunus ekonomisinin çöktüğüne dair açıklamalarla ve medya yoluyla baskılar yaptığını, bunun ‘Avrupa’nın polisi’ olmayı ve yasa dışı göçmenleri yerleştirmeyi kabul etmesi için Tunus’a baskı uygulama hazırlığı mahiyetinde olduğunu vurguladı. “Ülkenin istikrarı ve kırılgan kesimlerin satın alma gücünün savunulması kırmızı çizgilerimizdir” dedi.

Şam’la ilişkilerin yeniden tesis edilmesini savunan Bakan Ammar sözlerini şöyle sürdürdü:

“Biz Suriye’nin dönüşünden yanayız. Suriye’yi kimin yönettiği ya da temsil ettiği, Suriye’nin meselesidir; buna karışmayız. Biz hükümetlerle ve Suriyelileri temsil ettiğini düşündüğümüz Suriye rejimiyle iş tutarız. Tunus’un tutumu budur.”

Rusya’yla tüm alanlarda ilişkilerin iyileştirilmesini de savunan Bakan, son Moskova ziyaretinde askerî iş birliği hakkında konuşmadığını belirtti. Ayrıca Afrika’nın zenginlikleri üzerine verilen uluslararası rekabete de işaret etti.

Tunus Dışişleri Bakanı Nebil Ammar, Al-Majalla’ya 13 Ekim’de, Tunus Büyükelçisi’nin Londra’daki ofisinde yaptığı açıklamalarda gerek bölgesel gerekse uluslararası alana dair birçok başlığa açıklık getirdi:

-Arap dışişleri bakanlarının Kahire’deki toplantısı nasıldı?

Önce toplantıya başkanlık eden Fas Dışişleri Bakanı, Arap Birliği Genel Sekreteri, Filistin Dışişleri Bakanı ve Suriye Dışişleri Bakanı konuştu, sonra doğrudan ben söz aldım. Müdahale etme imkânı yoktu. Toplantının başında bize bildirildiği üzere herhangi bir açıklama yapılmayacağı konusunda anlaşmaya varıldı. Bildiri taslağı sunulduktan sonra, Suriye Dışişleri Bakanı Faysal el-Mikdad’ın ardından ben de söz alarak, bildiri taslağının yaşadığımız tarihî ana değinmediğini, zira yeni ve tehlikeli bir tarihî durum içerisinde olduğumuzu dile getirdim. Bu çekincemi dile getirdim, ancak oylama sürecinin durdurulması çağrısında da bulunmadım. Daha sonra başka ülkeler de çekincelerini dile getirdiler ve bunu toplantı bittikten sonra yazılı olarak yaptılar. Biz, Sayın Cumhurbaşkanı Kays Said’in ifadeleriyle güçlü bir çekimserlik ortaya koyduk. Cumhurbaşkanı beni bildiride yer alan her şeye karşı çekimser tutum sergilemekle görevlendirmişti. Tunus’un çekimserlik metni mevcut olup, bildiriye eklenmiştir.

“Kahire’de gerçekleşen Arap dışişleri bakanları toplantısının bildiri taslağı, şu an yaşadığımız tarihî ana değinmiyor, zira yeni ve tehlikeli bir tarihî durumun içerisindeyiz. Ben bu çekinceyi dile getirdim, ancak oylama sürecini durdurma çağrısı da yapmadım.”

-Dediğiniz gibi bu tarihî bir an. 6 Ekim 1973’ten 50 sene sonra 7 Ekim, tarihî bir dönüm noktası olabilir. Böyle bir anda birleşik bir Arap tutumu olması gerekirdi. Ancak Arapların ayrıştığını görüyoruz. Öyle değil mi?

Bölünme fikrini beslemek istemeyiz. Tunus’un politikası her zaman bakış açılarını yaklaştırmaya dayalıdır; Tunus kardeş Arap ülkelerinin tümüyle olan ilişkilerinde ve tutumlarında yapıcı olmak ister. Biz tüm ülkelere ve tutumlarına saygı duyuyoruz, ama bizim de saygı duyulmasını istediğimiz bir tutumumuz var. Tunus’un Filistin meselesine ilişkin tutumu herkesçe malum. Bu tutum değişmedi, anayasada da kayıtlı. Filistin meselesi, bir halkın hak davasıdır. Biz halkların haklarının sonsuza dek yok edilemeyeceği kanaatindeyiz. Bu ne siyasi ne insani ne de herhangi bir ölçüt açısından makul ve kabul edilebilir bir şeydir.  

“Son dönemde tanık olduğumuz gelişmeler ışığında görünen o ki operasyonlar yapması ve öldürebildiğini öldürmesi için İsrailli işgalciye yakılmış bir yeşil ışık söz konusu.”

-7 Ekim’i nasıl görüyorsunuz? Bu hadise ya da Hamas’ın yaptığı bu saldırı, Filistin meselesinin geleceğini hangi ölçüde etkileyecek? Bu tarih hakkındaki değerlendirmeniz nedir?

Tunuslular olarak biz, Filistin halkının hakkını savunuyoruz ve hiçbir ayrılığa dahil olmak istemiyoruz. Bu görüşe ve tutuma bağlıyız. Ancak son dönemde tanık olduğumuz gelişmeler ışığında görünen o ki operasyonlar yapması ve öldürebildiğini öldürmesi için işgalciye yeşil ışık yakılmış.

Fotoğraf Altı: 16 Ekim 2023’te, Gazze şehrinin er-Rimal mahallesine düzenlenen İsrail saldırılarında büyük bir yıkım yaşandı. (EPA)
16 Ekim 2023’te, Gazze şehrinin er-Rimal mahallesine düzenlenen İsrail saldırılarında büyük bir yıkım yaşandı. (EPA)

-Bu durum jeopolitik açıdan neye yol açacak?

Aklı başında her insanın anlaması gerekir ki köklü çözüm, Filistin halkına haklarını vermek ve tüm sonuçlarıyla birlikte işgali sona erdirmektir. Aksi takdirde tüm işaretler, gelecekte işlerin daha da kötüleşeceğini haber veriyor.

-Sizce yaşananlar Filistin halkının haklarına kavuşmasına yardımcı mı olur yoksa tam tersi mi?

Ben Filistin halkının haklarına kavuşacağına şüphesiz inanıyorum. Aktörlerin de düşünce yapılarını değiştirme vaktinin geldiğini anlamaları lazım. Çözüm, Filistin halkına haklarını vermek suretiyle ve siyasi olmalıdır. Birleşik Krallık yetkilileriyle son görüşmelerimde oldukça nettim. Olup bitenlerin, aktörlerin Filistin halkının meselesine ilişkin yaptıkları her şeyin başarısızlığına kanıt olduğunu belirttim. Düşünce biçimlerini ve politikalarını değiştirmeleri gerekiyor. Bunu Dışişleri Bakanı James Cleverly’ye ve Ortadoğu ve Kuzey Afrika İşlerinden Sorumlu Devlet Bakanı Lord Tarık Ahmed’e de bildirdim.

-Birleşik Krallık’ın Tunus’tan, Batı’nın tutumuna daha yakın durması yönünde bir talebi oldu mu?

Benden böyle bir şey asla talep edilmedi. Zira Tunus’un tutumunu ve açıklarımızın ne anlama geldiğini biliyorlar. Onlar tutumlarını ve görüşlerini ifade ettiler. Biz de tutumuzu ve görüşümüz ifade ettik. İnsanlık tarihine bakılırsa bu tür politikaların ancak başarısızlıkla sonuçlanacağı muhakkak.

-Birleşik Krallık yetkilileri İsrail’ ziyaret etti ve Birleşik Krallık askerî birlikler gönderdi. İstihbarat ve asker desteği de var. Özellikle Birleşik Krallık’ta İsrail’in anlatısını tamamıyla benimseyen bir tutum ve Gazze’ye karşı saldırıda bir askerî iş birliği söz konusu. Bu, Birleşik Krallık yetkilileriyle yapılan görüşmenin bir parçası oldu mu?

Birleşik Krallık yetkilileri benden bir şey talep etmedi. Onlar kendi tutumlarını aktarmaya çalıştılar. Biz de Tunus’un tutumunu vurguladık. Tarihin de ispatladığı üzere halkların haklarının yok edilemeyeceğini hatırlattık. Tutumlarını değerleriyle tutarlı olacak şekilde değiştirmeleri gerektiğini, zira bu politikayı sürdürmenin onlara itibarlarını kaybettireceğini ve onları dünyada bir azınlık haline getireceğini söyledik. Ayrıca gücün de bir çözüm olmadığını, çünkü bir şeyi silah gücüyle dayattığınızda nihayetinde güvenilirliği kaybedeceğinizi, halkların da hiçbir silahla mağlup edilemeyeceğinin ispatlandığını belirttik.

Fotoğraf Altı: Tunus Dışişleri Bakanı Nebil Ammar ile Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı James Cleverly 6 Mayıs 2023’te Londra’da bir araya geldi.
Tunus Dışişleri Bakanı Nebil Ammar ile Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı James Cleverly 6 Mayıs 2023’te Londra’da bir araya geldi.

“2011’den itibaren başka partilerle birlikte Tunus’u yönetenler, yurtdışı bağlantılarından ötürü tüm güvenilirliklerini kaybettiler. Siyasi, ekonomik ve mali her düzeyde başarısızlık vardı ve Tunus’u çok zorlu bir durumun içerisine soktular. Hal böyle olunca Tunuslular onları kovdu.”

-Tunus hükümeti siyasal İslam’a karşı tutumuyla biliniyor…

Bu sadece Tunus hükümetinin değil, Tunus halkının da tutumu. Tunus halkı dogmacı değil, faydacıdır ve hayatı sever. 2011’den itibaren başka partilerle birlikte ülkeyi yönettiler ve yurt dışı bağlantıları yüzünden güvenilirliklerini kaybettiler. Siyasi, ekonomik ve mali her düzeyde başarısızlık vardı ve Tunus’u çok zorlu bir durumun içerisine soktular. Tunuslular da onları gönderdi.

-Bilindiği üzere Tunus’taki İslamcı gruplardan biri olan Nahda Partisi’nin Hamas’la ‘iyi bir ilişkisi’ ya da ‘ittifakı’ var. Tunus, Nahda Partisi’nin temsil ettiği siyasal İslam’a karşıt tutumu ile Filistin meselesi arasında nasıl denge kurabilecek?

Biz iki mesele arasında bağlantı kurmuyoruz. Filistin konusu, temel bir halk meselesidir. Biz Filistin’in iç işlerine müdahale etmeyiz, bununla bir alakamız da yok. Biz, Filistin halkının davasından ve haklarından bahsediyoruz.

-Mevcut askerî operasyona paralel olarak ilgililer arasında diplomatik düzeyde ciddi bir iletişim var mı? Neler olabilir? Filistinliler ile İsrailliler arasındaki müzakere sürecini harekete geçirecek siyasi bir yolu da içeren bir anlaşma mesela? Tartışma masasında bu var mı?  

Bazı ülkeler arasında bir istişarenin olduğu kesin. Bununla birlikte Tunus’un tutumu herkesçe malum. İletişim kanallarını yeniden kurmak için başka ülkelere başvurabilirler. Bunlar, henüz netleşmemiş düşünceler. Tunuslular olarak biz, Filistin meselesine fayda sağlayacak her şeyin yanındayız.

“Filistin konusu, temel bir halk meselesidir. Biz Filistin’in iç işlerine karışmayız, bununla bir alakamız da yok. Biz Filistin halkının davasından ve haklarından bahsediyoruz.”

-Avrupa Birliği ile ilişkilerde, göçmenler ve bütçeye sunulan Avrupa yardımları konusunda bir sorun ve itiraz vardı. Bize bu konuyu açıklar mısınız?

Avrupa Birliği de bölünmüş durumda. Sorun bizden değil, onlardan kaynaklanıyor. Avrupa Komisyonu Başkanı von der Leyen, Hollanda Başbakanı Rutte ve Meloni’nin temsil ettiği Avrupa tarafının ısrarı üzerine 16 Temmuz’da Kartaca’da bir mutabakat zaptı imzaladık. Onlara iki taraf arasında karşılıklı saygıya dayalı bir stratejik ortaklık kurulması için düşünce biçimlerini değiştirmeleri gerektiğini söyledik. Konuşma, göç meselesiyle sınırlı değildi. AB’nin, ortağının çıkarlarını ve önceliklerini dikkate almadan ondan istediğini elde etmeye çalışmaması da gerekir. Sömürü ya da iç işlere bir müdahale olmaksızın ortaklık ilişkileri kurmalıyız. Avrupa tarafı, bunu anladığını ve onayladığını ifade etti. Avrupalılar ayrıca demokrasiye ve insan haklarına ilişkin konularda düşünce yapılarını değiştirmeye hazır olduklarını da dile getirdiler. Gelgelelim böyle olmadı. Bazı ülkeler belki kendi aralarında bölünmüş, belki idarecilerinin düşüncelerinden etkilenmiş olabilir. Sonuç olarak düşünce tarzları değişmedi ve dar bakış açılarını sürdürdüler. Onlara bu düşünce yapısından uzaklaşmaları gerektiğini, yardım istemediğimizi, aynı şekilde Kovid-19 salgını nedeniyle daha önce alınması gereken 60 milyon dolar konusunda kamuoyunun yanıltılmasını da kabul etmediğimizi bildirdik. Bu bağlamda Kovid-19 salgınına, sıkıntısını yaşadıkları Ukrayna savaşına, Libya’daki duruma ya da iklim değişikliğine Tunus’un sebep olmadığının altını çizdik. Onlar hiçbir sorumluluk kabul etmeyerek, içinde bulunduğumuz zorlu koşullarda bizden imkânsız olanı istiyorlar.

-Ne istiyorlar?

Yasa dışı göç kapısını kapatmamızı. Halbuki onların yapmadığını biz yapıyoruz.

“Kendine saygısı olan her ülke gibi bize de sınırlarımızı korumak istiyoruz. Sınırlı imkânlara rağmen ordu her gün yasa dışı göçmenleri kurtarıyor.”

-Bu yüzden göçmenlerin Tunus’a yerleştirilmesine dair bir projeden endişe duyulduğunu söylediniz…

Tam olarak öyle. Temenni ettikleri şey bu ve Tunus’u bu yöne doğru itmeye çalışıyorlar. Sayın Josep Borrell’in yaptığı gibi Tunus ekonomisinin çöküşüne ilişkin açıklamalarla ve medya yoluyla baskı uyguluyorlar. Bu, Avrupa’nın ‘polisi’ olmayı ve yasa dışı göçmenleri yerleştirmeyi kabul etmesi için Tunus’a baskı hazırlığıdır. Bu hiçbir şekilde kabul edilemez. Kendisine saygısı olan her ülke gibi biz de sınırlarımızı koruma konusunda kararlıyız. Kısıtlı imkânlara rağmen ordu her gün yasadışı göçmenleri kurtarıyor. Avrupalılardan düşünce biçimlerini değiştirmelerini istedik. 16 Temmuz’da Kartaca’da imzaladığımız anlaşma da birçok hususu içeriyor.

EPA
EPA

-Avrupalılar, sizin mutabakat zaptına bağlı kalmadığınızı söylüyorlar…

Mutabakat zaptı imzalandıktan sonra bazı ülkeler, bazı maddelerde belirtilen şeylerden memnun kalmamış olabilir. Bu ülkelerin iç sorunları var. Bazı Avrupa ülkeleri, mutabakat zaptını onaylamıyor. Biz de dedik ki: Bu sizin meseleniz; aranızda anlaşın. Biz Kartaca’da imzalanan mutabakat zaptından da stratejik ortaklıktan da sapmadık.

-Tunus, 60 milyonluk miktarı reddetmeye devam edecek mi?

Tunus reddediyor. Onlar da şu an meseleyi çözüme kavuşturmak için iletişim kurmaya çalışıyor. Biz hiçbir zaman yükümlülüklerimize aykırı hareket etmedik.

“Sayın Cumhurbaşkanı Kays Said’in bana verdiği ilk görevlerden biri, Suriye ile ilişkilerin yeniden tesis edilmesini hızlandırmaktı. Tunus’a bir Suriye büyükelçisi atandı. Benim de Suriyeli bakanla daha iyi ilişkilerim var.”

-Suriye meselesine gelelim…

Tunus, Suriye’nin Arap Birliği’ne geri dönmesini destekleyen başlıca ülkelerden biri. Bu, Tunus’un ilkelerine dönüşü çerçevesindedir. Kendisine ve ülkesine güçlü tarihî ilişkilerle bağlandığımız Suriye halkına saygı duyuyoruz. Yaşananlar bir leke olarak duruyor. Sayın Cumhurbaşkanı Kays Said’in bana verdiği ilk görevlerden biri, Suriye’yle ilişkilerin yeniden tesis edilmesini hızlandırmaktı. Tunus’a bir Suriye büyükelçisi atandı. Benim de Suriyeli bakanlı daha iyi ilişkilerim var.  

-Tüm bunlar, 7 Mayıs 2023’te Birleşik Arap Emirlikleri ve Tunus gibi bazı Arap ülkelerinin Amman Konferansı’nda hazırlanan bir yol haritasına göre ve Suudi Arabistan’ın öncü rolüyle Suriye’nin Arap Birliği’ne dönüşü yönünde karar almasıyla başladı. Arap ülkelerinin Şam’dan birtakım talepleri var. Bazı Arap ülkeleri, Şam’ın söz konusu yol haritasındaki yükümlülüklerini yerine getirmediğini söylüyor. Tunus’un tutumu nedir?

Biz, Arap kardeşler arasındaki herhangi bir krizi derinleştirmek üzere müdahalede bulunmayız. Tunus, bakış açılarını yakınlaştıran tutumlar benimser. Tunus’un Suriye konusundaki bakış açısı net. Diğer ülkelerin taleplerine ve tutumlarına da karışmayız. 

Fotoğraf Altı: Tunus Dışişleri Bakanı Nebil Ammar, Suriyeli mevkidaşı Faysal Mikdad’ı 17 Nisan 2023’te Tunus-Kartaca Uluslararası Havalimanı’nda karşıladı. (AFP)
Tunus Dışişleri Bakanı Nebil Ammar, Suriyeli mevkidaşı Faysal Mikdad’ı 17 Nisan 2023’te Tunus-Kartaca Uluslararası Havalimanı’nda karşıladı. (AFP)

-Siz Arapların Şam’la yakınlaşma düzeyinden memnun musunuz?

Bizim tek yaptığımız, Arap Birliği’ndeki alışıldık konumuna geri dönmesi için Şam’la ilişkileri güçlendirmektir. Bunu destekliyoruz. İkili ilişkilere gelince de biz, Suriye’deki kardeşlerimizle farklı alanlarda iş birliğine açığız.

-Arapların, Captagon gibi ikili meselelerde ve mülteciler ile yerinden edilmişler konusunda Şam’dan bazı talepleri var. İran’la ilişkinin siyasi olarak yeniden konumlandırılması da talep ediliyor. Bu konulara ilişkin genel olarak tutumunuz nedir?

Daha önce de belirttiğim gibi; ülkeler arasındaki herhangi bir krizi derinleştirebilecek müdahalelerde bulunmayız ve öyle bir tutum benimsemeyiz. Biz Suriye’nin geri dönmesinden yanayız. Suriye’yi kimin yönettiği ya da temsil ettiği, Suriye’nin meselesidir ve biz karışmayız. Biz hükümetlerle ve Suriyelileri temsil ettiğini düşündüğümüz Suriye rejimiyle iş yaparız. Tunus’un tutumu budur.

“Her şeyden önce bir servet oluşturmak için Suudi Arabistan’la ve diğer kardeş ülkelerle ortaklık, yatırım, ticaret ve kadın erkek iş insanları arasında iletişim istiyoruz. Bu mümkün ve mevcut. Zira Tunus, Batı’daki bazı nüfuzlu kişilerin ülkemizin imajını çarpıtma niyetlerine rağmen iyi bir yatırım ülkesidir.”

-Suudi Arabistan-Tunus ilişkisini ve Tunus’a yönelik Suudi desteğini nasıl görüyorsunuz?

Mevkidaşım Prens Faysal bin Ferhan’la çok olumlu bir havada gerçekleşen bir görüşmem oldu. Kardeş Suudi Arabistan Krallığı ile her zaman iyi ilişkilerimiz vardı. Allah’ın izniyle öyle de kalacak; bunun için çalışıyoruz.

-Bazı iyileştirmelerin yapılacağına dair bir izlenim varken, Suudi Arabistan Tunus’a ne gibi krediler ve hibeler sundu?

400 milyon dolarlık bir kredi ve 100 milyon dolarlık bir hibe söz konusu. Biz aslında Tunus’ta her gün detaylarını açıklamadan iyileştirmeler yapıyoruz. Maliye yasasıyla ilgili görüşmelerimiz oldu. 2011’den sonra Tunus’ta yıkılanları onarmak için tüm bakanlıklar düzeyinde büyük çabalar harcanıyor. Biz her şeyden önce maddi bir varlık oluşturmak için Suudi Arabistan’la ve diğer kardeş ülkelerle ortaklık, yatırım, ticaret ve kadın erkek iş insanları arasında iletişim istiyoruz. Bu mümkün ve mevcut. Zira Batı’daki bazı nüfuzlu kişiler ülkemizin imajını çarpıtmaya niyetlense de Tunus, iyi bir yatırım ülkesi. Her şeye rağmen Tunus halen yatırım çekme kapasitesine sahip. Hükümetin halihazırda yaptığı ve önümüzdeki dönemde de yapmaya devam edeceği iyileştirmelerden sonra bu kapasitenin artmasını bekliyoruz. Şu konuya açıklık getirmek gerekir ki biz yardımlarla yaşayan bir ülke değiliz.

“Uluslararası Para Fonu ile iletişim kanalları kapanmadı. Bizim bu kurumun yetkilileriyle iletişim kurma konusunda bir sorunumuz yok. Kendilerine ülkenin istikrarının ve kırılgan kesimlerin savunulmasının kırmızı çizgilerimiz olduğunu ve bu çizgilerin aşılmaması gerektiğini bildirdik.”

-Tunus, ekonomiyle alakalı bazı temel yapısal iyileştirmeler yapmayı kabul ediyor. Ancak aynı zamanda Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) taleplerine ve ‘niyet mektubuna’ yönelik bir itiraz da vardı.

IMF ile iletişim kanalları kapanmadı. Bizim bu kurumun yetkilileriyle iletişim kurma konusunda bir sorunumuz yok. Kendilerine ülkenin istikrarının ve kırılgan kesimlerin savunulmasının kırmızı çizgilerimiz olduğunu ve bu çizgilerin aşılmaması gerektiğini bildirdik. Tunus’un istikrarını oyuncak edemeyiz ve onu teraziye koymayız. Tunus ekonomisi için iyileştirmelerin IMF’den ya da bir başkasından talepte bulunmadan yapılması gerektiğinin farkındayız. Şu an böyle yapılıyor. Tunus yönetimi ve Tunus halkı şu an ne yapılıp ne yapılamayacağını belirleme konusunda başka herhangi bir odaktan daha yetkin. Dolayısıyla takvimi belirlemek Tunus yönetiminin elinde.

-Tunus için kırmızı çizgileri tekrarlayabilir misiniz?

Kırmızı çizgiler, ülkenin istikrarı ve kırılgan kesimlerin satın alma gücünün korunmasıdır.

-Bu, Tunus’un, IMF’nin talep ettiği ‘niyet mektubunu’ imzalamayı kabul etmeyeceği anlamına mı geliyor?

İyileştirmelerin Tunus’a özgü ve bizim gerekli gördüğümüz çerçevede olması gerektiğini belirttik. Bu iyileştirmeler, Tunus’u olumsuz etkileyecek talimatlara göre olmamalı. Biz buna karşıyız. Daha önce Tunus hükümeti, ölümlerin ardından merhum Cumhurbaşkanı Habib Burgiba dönemindeki ekmek fiyatları artışından geri adım atmıştı. Sayın Cumhurbaşkanı Kays Said, bunun tekrarlanmasını istemiyor.  

-Rusya ile iyi bir ilişkiniz var. Moskova’yı da ziyaret ettiniz…

Çocukluk çağımda Rusya’da beş yıl geçirdim. Burası tarihi, kültürü ve edebiyatıyla tanınan büyük ve önemli bir ülke. Rusça biliyor olmam, Lavrov’la ilişkinin pekişmesine katkı sağlamış olabilir. Sayın Cumhurbaşkanı Kays Said tarafından dışişleri bakanı olarak görevlendirildiğimde Rusya Dışişleri Bakanı, beni hemen tebrik etti.

“Rusya önemli bir ortak. Soğuk Savaş sırasında bile Batı’yla olduğu gibi Sovyetler Birliği’yle de iyi ilişkilerimiz vardı.”

-Rusya’yla ilişkiniz varken, Londra’da çalıştınız. Moskova’yı ziyaret ettiniz. Bir talep vardı, nedir o?

Altınız çizmek isterim ki Tunus, ilişkilerinde özgürdür ve Rusya, önemli bir ortaktır. Soğuk Savaş sırasında bile Batı’yla olduğu gibi Sovyetler Birliği’yle de ilişkilerimiz iyiydi. Rusya ile geliştirilmesi gereken güzel ilişkilerimiz var. Mevcut savaş bizi olumsuz etkilediği için bir miktar tahıl temini gibi talepler söz konusu. Rus tarafıyla bu konu görüşüldü. İki taraf ayrıca tahıl tedariki, turizm, ticaret ve yükseköğretim gibi çeşitli alanlarda iş birliğine de açık.

Fotoğraf Altı: Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov (sağda) 26 Eylül 2023’te Moskova’daki ikili görüşmeleri öncesinde Tunus Dışişleri Bakanı Nebil Ammar’ı kabul etti. (AFP)
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov (sağda) 26 Eylül 2023’te Moskova’daki ikili görüşmeleri öncesinde Tunus Dışişleri Bakanı Nebil Ammar’ı kabul etti. (AFP)

-ABD, Rusya ve Çin arasında Kuzey Afrika da kısmen dahil olmak üzere Afrika üzerine bir rekabet söz konusu. Bilindiği üzere Rusya, Cezayir’le askerî ilişkilerini geliştirdi. Tunus’la askerî ilişkilerin geliştirilmesi yönünde de bir eğilim var mı?

Lavrov’la olan görüşmemde askerî iş birliğine değinilmediğini belirtmeliyim.

-ABD, Rusya ve Çin arasında Afrika üzerine bir yarış olduğu besbelli. Siz de yakın zamanda BRICS zirvesine ev sahipliği yapan Güney Afrika’yı ziyaret ettiniz. Bu rekabet, sebepler ve varacağı nokta hakkında ne düşünüyorsunuz?

Ben, dünyanın şu an bir dönüm noktasında olduğunu düşünüyorum. İkinci Dünya Savaşı sonrası aşama bence sona erdi. Şu an bir doğum sancısı ve yeni bir dönem yaşıyoruz. Bundan korkmamalı ve hazırlıklı olmalıyız. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki küresel mali ve ekonomik sistem sona erdi. Geçmişe hayıflanmamak gerekir. Olumlu veri şu ki Afrika kıtamızdaki sömürgecilik karşıtı özgürlük hareketlerine destek veren Tunus, Afrika ülkeleri nezdinde büyük bir siyasi krediye sahip.

-Afrika için yürütülen bu rekabetin nedenleri neler?

Büyük aktörler için sebep, ekonomik ve malidir. Tunus, çıkarlarını korumaya çalışıyor ve birine karşı bir ittifaka girmiyor. Afrikalılarla birlikte Rusya’nın St. Petersburg kentine gittiğimde dahi toplantımızın salonda bulunmayanlara yönelik olmadığını hatırlattım. Tunus, Batı’yla da Rusya’yla da Çin’le de iş yapıyor. Hindistan’la da tüm Afrika ülkeleriyle de iyi ilişkilerimiz var ki bu, Tunus’un bir avantajı. Şu anki ziyaretimde İngilizlere Tunus’a kulak vermeleri gerektiğini, zira tarih boyunca daima güçlü mesajlar verdiğini vurguladım. Biz kimseye düşmanlık gütmedik, kimseye savaş açmadık, kimseyi işgal etmedik. Müdahale ettiğimizde de yıkmak için değil, hep ıslah etmek ve inşa etmek için ettik. Afrika ülkelerine yöneliyorsak da bu normal bir yönelimdir. Öyle ya, biz iyi bir Afrika ülkesiyiz.  

-Afrika’da bir AFRICOM’umuz, Wagner’imiz ve Cibuti’de de bir Çin üssümüz var… Tunus bunların neresinde?

Tunus, birine karşı diğeriyle bir ittifak içerisine girmiyor. Biz, gözlemliyoruz. Tutumumuz her zaman barış inşası çerçevesindedir. Barış da birine karşı bir ittifakın safında durmakla gelmez.

“Tunus’un tutumu açık. Ukrayna’yla ilişkilerimiz halen iyi. Aramızda bir sorun yok. Ne Ukrayna ile Rusya arasındaki savaşa müdahil olduk ne de birine karşı tarafta durduk.”

-Tunus’un Rusya-Ukrayna savaşına karşı tutumu nedir?

Tunus’un tutumu açık. Ukrayna’yla ilişkilerimiz halen iyi. Aramızda bir sorun yok. Ne Ukrayna ile Rusya arasındaki savaşa müdahil olduk ne de birine karşı tarafta durduk. BM düzeyindeki oyumuz da netti: Askerî müdahale ve saldırı karşıtı bir tutum sergiledik. Biz sorunların barışçıl yollarla çözülmesinden yanayız. Bu bizim hem Rusya hem de Ukrayna’yla ilişkilerimizin iyi olmasına engel değil. Ukrayna’yla, turist kabul ederek ve üniversitelerine öğrenci göndererek iş yapıyorduk. Savaşın bugün yarın bitmesini umuyoruz.

-Tunus’un siyasal İslam’la sorunu var…

Onların Tunus’la sorunu var. Tunus, başarısızlığı ortada bir tecrübe yaşadı. Bundan ders çıkarmamız gerekir. Tunuslu vatandaş yaşamayı sever. Tunus, çeşitli birçok medeniyete ev sahipliği yapmış bir ülke olarak kültürlerin ve medeniyetlerin buluşma noktasıdır. Şiddet kullanarak toplum yapısını bozmak isteseniz ve de aynı zamanda siyasi, ekonomik ve toplumsal olarak feci sonuçlar elde etseniz siz ne beklersiniz? Tunuslular, onlara ihtiyacımız olmadığını açık açık söyledi.

*Bu röportaj Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al-Majalla dergisinden çevrildi.



El-Halil’in kalbinde savaş… 500 yerleşimci, binlerce Filistinliyle yaşamın ayrıntılarını paylaşıyor

El-Halil’in kalbinde savaş… 500 yerleşimci, binlerce Filistinliyle yaşamın ayrıntılarını paylaşıyor
TT

El-Halil’in kalbinde savaş… 500 yerleşimci, binlerce Filistinliyle yaşamın ayrıntılarını paylaşıyor

El-Halil’in kalbinde savaş… 500 yerleşimci, binlerce Filistinliyle yaşamın ayrıntılarını paylaşıyor

Batı Şeria’nın güneyinde, Kudüs’ün yaklaşık 35 kilometre uzağında bulunan El-Halil kentine ulaşmadan önce, 60 numaralı çevre yolu olarak bilinen otoyolda, farklı milletlerden, dinlerden ve inançlardan yolcuları gidecekleri yerlere yönlendiren çok sayıda levha ve tabela göze çarpıyor. İbranice, İngilizce ve Arapça olmak üzere üç dilde hazırlanan bu tabelalar, varış noktası Filistin’de, İsrail’de ya da daha uzak bir yerde olsun, yolculara yön gösteriyor.

cgthy
El-Halil’in Eski Şehir’e giden girişinde bulunan bir İsrail kontrol noktası (Şarku’l Avsat)

Giriş yasak

Şehrin ana girişine kısa bir mesafe kala, İsraillileri kendilerine girişin yasak olduğu ve ‘tehlikeli’ olarak nitelendirilen A Bölgesi’ne girmemeleri konusunda uyaran dev bir tabela karşılıyor. Ancak tabela, bölgede yaşayan 500 yerleşimcinin varlığını görmezden geliyor. Bu yerleşimciler, Batı Şeria’nın en büyük kentinin kalbi olan Eski Şehir’i işgal ediyor; sokakları, evleri, dükkânları, meydanları, balkon manzaralarını ve Harem-i İbrahim Camii’ni kent sakinleriyle paylaşıyor. Komşularını her gün evlerinden çıkarmaya çalışıyorlar. Uzun ve yıpratıcı bir mücadeleye dönüşen bu süreç, 7 Ekim 2023’ün ardından büyük ölçüde daha da şiddetlendi.

El-Halil’in kalabalık ve ticari hareketliliğin yoğun olduğu Babu’z Zaviye bölgesinde, Şüheda Caddesi’nin başında, göreve hazır bekleyen İsrail askerleri karşılıyor sizi. Görevleri, bölgede yaşayan ve kuşatma altındaki, harap durumdaki eski evlerinden ayrılmamış birkaç kişi dışında, Filistinlilerin bölgeye girişini engellemek. Bu az sayıdaki Filistinli ise her gün evlerine gidip gelirken ayrıntılı aramalara tabi tutuluyor ve sürekli şüpheli muamelesi görüyor.

7 Ekim’den önce ve sonra

7 Ekim öncesinde askerlerin izin vermesi üzerine sokağa girmiştik. Ancak yalnızca 100 metre ilerledikten sonra bir asker bizi durdurmuş ve ‘Arap görünümümüz’ nedeniyle yolumuza devam etmemizin yasak olduğunu söylemişti. Asker, güvenliğimizi sağlayamayacağını öne sürmüştü.

Bugün ise bir metre bile ilerlememize izin verilmiyor.

adfrgth
El-Halil’in Eski Şehir bölgesindeki bir caddede geçişi engelleyen İsrail askeri (DPA)

Eski Şehir’e başka açık güzergâhlardan girdik, ancak buradaki çok sayıda sokağın kapatıldığını gördük. Şehre ait pek çok bölgeye ulaşamadık. Bunların arasında, Harem-i İbrahim Camii’nin arkasında bulunan Sehle Caddesi de vardı. Şüheda Caddesi gibi burası da kapatılmıştı. Bölgede yaşayanlar hariç Filistinlilerin bu sokağa girmesi yasaklanmıştı.

İslam el-Fahuri, girişi kapalı olmayan ara sokaklarda, bomboş durumdaki Lübnan Çarşısı’nda karşımıza çıktı. İç içe geçmiş diğer Eski Şehir sokaklarının bir parçası olan çarşıda dükkânlar kapalıydı; ne esnaf ne bölge sakini ne de alışveriş yapan kimse vardı.

Fahuri, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, aşağılayıcı ve zorlu uygulamalardan mümkün olduğunca kaçınmak için günde yalnızca bir kez dışarı çıkmayı, ardından da evine dönmeyi tercih ettiğini söyledi. Fahuri, “Bize sürekli şüpheli muamelesi yapıyorlar. Adınızın özel bir listede kayıtlı olması gerekiyor. Dışarı çıkarken ve geri dönerken aramadan geçiriliyorsunuz. Kimlikleriniz ayrıntılı biçimde inceleniyor, ancak bundan sonra geçişinize izin veriliyor” dedi.

Fahuri, Filistinliler ile İsrailliler arasındaki çatışmanın merkezinde yer alan Harem-i İbrahim Camii’nin yakınındaki Sehle Caddesi’ndeki evinde kalmayı sürdüren az sayıdaki kişiden biri.

ghyju
El-Halil şehrindeki ana kavşak (Şarku’l Avsat)

Fahuri, burada kalmasının nedenini, evinden ayrılma fikrini kabullenememesine ve ‘evini onlara bırakmak istememesine’ bağlıyor.

“Evden ayrılırsanız hemen el koyuyorlar. Zaten istedikleri de bu. Yaşanan her şey bizi evlerimizden göç etmeye zorlamayı amaçlıyor. Ordu neden üzerimizde baskı kuruyor? Neden bütün bu uygulamalar? Yerleşimciler neden bize saldırıyor? Çünkü buranın tamamını istiyorlar” diye konuştu.

Fahuri, kendisinin ve bölgedeki diğer kişilerin defalarca saldırı ve şiddet olaylarına maruz kaldığını anlatırken teslim olmadığını vurgulayarak, “Buradan gitmeyeceğim, evimden de vazgeçmeyeceğim” dedi.

Fahuri, kalma mücadelesinin daha da zorlaştığı ve bedelinin arttığı 7 Ekim sonrasında bile tutumunu değiştirmedi.

7 Ekim’den bu yana Batı Şeria’daki yerleşimciler düşmanca tutumlarını yoğunlaştırarak geniş bölgelerde kanlı saldırılar düzenlemeye başladı. Filistinlileri öldürüyor, evlerini, mülklerini ve ibadethanelerini ateşe veriyor, tarım alanlarını tahrip ediyor; topraklara, evlere, dağ tepelerine ve hatta hayvanlara el koyuyorlar.

Fahuri, “7 Ekim'den sonra her yerleşimci kendi başına bir devlete dönüştü” dedi.

scdfvgh
10 yerleşimcinin ziyareti sırasında, El-Halil’deki Eski Şehir’in girişlerinden birini koruyan İsrailli askerler, Ekim 2026 (DPA)

Şöyle devam etti: “Eskiden daha özgür hareket edebiliyor, daha az gerginlik yaşıyorduk. Ancak 7 Ekim’den sonra her şey değişti. Kapıları kapattılar, kontrol noktalarının sayısını artırdılar. Buradaki her hareketimiz artık denetim altında. Bütün bunların yanı sıra sürekli saldırılara ve şiddet olaylarına maruz kalıyoruz; hesap soran da yok, bizi denetleyen de. Evlerimize saldırıyor, sokaklarda bize şiddet uyguluyorlar. Her gün bir sorun, her gün.”

Fahuri’nin anlattıkları, Eski Şehir’in geniş kesimlerinde neden artık kimsenin yaşamadığını ve dükkânların neden kapalı olduğunu anlamaya yardımcı oluyor.

1978’de başlayan savaş

Elbette, kapatılma süreci 7 Ekim’den sonra başlamadı; çok daha öncesine dayanıyor. Yerleşimcilerin mücadelesi uzun yıllardır devam ediyor, ancak söz konusu tarihten sonra daha da şiddetlendi.

Filistin Ulusal Bilgi Merkezi’ne göre, Eski Şehir’deki ilk yerleşimci noktaları 1978 yılında kuruldu. Bir grup yerleşimci, kentin merkezindeki Deboya binasını işgal etti. Yerleşimciler daha sonra buraya Beit Hadassah adını verdi. 1980 yılında yaşanan ve Deboya Operasyonu olarak bilinen olayın ardından, işgale karşılık olarak İsrail işgal makamları, stratejik konumdaki yerleşimci noktasını genişletmek amacıyla onlarca evi yıktı. 1983 yılında ise Deboya binasının yakınında, Yahudilere ait olduğu iddiasıyla Usame bin Münkız Okulu’nun kontrolünün ele geçirilmesinin ardından Beit Romano adıyla bilinen bir yerleşimci noktası kuruldu.

1984 yılında Tel Rümeyde’deki arkeolojik bir alan üzerinde yeni bir yerleşimci noktası olan Abraham Avinu kuruldu. İsrail işgal makamları, Eski Şehir’deki merkezî sebze pazarını kapattı ve daha sonra yeni bir yerleşimci noktası kurulması amacıyla burayı yerleşimcilere teslim etti. Beit Hassoun ve Beit Shneerson gibi başka yerleşimci noktaları da kuruldu.

Filistin Ulusal Bilgi Merkezi, İsrail’in bölgeyi kontrol altına almayı ve yerleşimci noktalarının kapsamını genişletmeyi hedeflediğini belirtti. Bu amaçla Arap nüfusa karşı ırkçı politikalar uygulandığını kaydeden merkez, onlarca kontrol noktası ve arama noktası oluşturulduğunu, bazı sokak ve pazarların tamamen kapatıldığını bildirdi. Bu uygulamaların Arap halkını bölgeden çıkarmayı, yaşamlarını zorlaştırmayı ve nihayetinde göçe zorlamayı amaçladığı ifade edildi. Merkezin verilerine göre, yaklaşık 1829 dükkân kapatıldı. Bunların 520’si özel askerî emirlerle kapatılırken geri kalanı, yolların kapatılması ve dar sokaklara kontrol noktaları ile arama noktaları yerleştirilmesi nedeniyle sahipleri tarafından kapatıldı.

frgthy
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentindeki Eski Şehir’de bulunan Harem-i İbrahim Camii’nin duvarlarına asılı İsrail bayrakları, 16 Haziran 2026 (Reuters)

Bölgede kısa süreliğine görüştüğümüz Eski Şehir sakinleri, “Onlarla mücadele uzun zamandır devam ediyor, ancak iki dönemde daha da şiddetlendi. Bunlardan ilki 2000 yılındaki İkinci İntifada, ikincisi ise 7 Ekim 2023 sonrası” dedi.

Bugün gelinen noktada, nüfusu 40 bin olan Eski Şehir sakinlerinin büyük bölümü bölgeyi terk etmiş durumda.

Harem-i İbrahim Camii... Bir taş atımı uzaklıkta

Filistinlilerin dünyanın en eski kutsal mekânı olarak nitelendirdiği Harem-i İbrahim Camii, yalnızca birkaç adım uzaklıktaydı. Ancak camiye ulaşmadan önce çevrede bir miktar canlılık göze çarpıyordu. Birkaç dükkân açıktı. Bu dükkânlarda zanaatkârlar ve imalatçılar çeşitli takılar, seramikler ve ahşap oymalar sergiliyordu. Filistin haritaları ve nakış işlemelerinin yanı sıra süslemeli fincanlar, tütsüler ve işgalin kendisinden bile daha eski bir geçmişe sahip, çok eski bir imalathanede üretilen lokumlar da satışa sunuluyordu.

Vitrinlerden birinde, hayatını kaybeden şair Mahmud Derviş’in sedef üzerine çizilmiş bir portresi yer alıyordu. Portresinin yanına, şairin bir zamanlar söylediği şu sözler yazılmıştı: “Bu topraklarda yaşamaya değer şeyler var.” Hemen yanında ise Feyruz’un bir resmi ve “Ben sevgilime, sevgilim de bana ait” sözleri bulunuyordu. Bunların yanı sıra, yaşanan anla hiçbir benzerlik taşımayan başka seramik eserler de sergileniyordu.

csdfgt
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentinde, Harem-i İbrahim Camii (Makpela Mağarası) dışında dua eden bir İsrail askeri (AFP)

Harem-i İbrahim Camii’nin karşısında, bu topraklarda, İsrailli bir asker güvenlik kapılarının arkasında, silahlı ve tetikte bir şekilde durarak namaz kılmak isteyenleri gözetliyordu. Asker, yalnızca yeşil ışık yandığında geçişlerine izin veriyordu.

Önce döner kapılardan, ardından elektronik kapılardan geçtik. Asker her bir kişinin kimliğini kontrol ettikten sonra gözetleme kameraları ve nöbetçi askerlerin bulunduğu güvenlik kabinlerine ulaştık. Burada bir kadın asker kimlikleri yeniden kontrol etti ve ardından Harem-i İbrahim Camii’ne geçmemize izin verdi.

Bütün bunlar yalnızca birkaç adım içinde gerçekleşti. Ancak yaşananlar, namaz kılınan bir camiye girişten çok, bir ülkenin sınırından ya da bir savunma bakanlığının yerleşkesinden geçişi andırıyordu.

Müslümanlar açısından büyük kutsallık taşıyan mekân, kendine özgü heybetini koruyordu, ancak içeride namaz kılanların sayısı azdı.

xscdfrgt
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentinde, Harem-i İbrahim Camii’nde namaz kılmak için bir İsrail kontrol noktasında bekleyen Filistinliler, 16 Haziran 2026 (Reuters)

Hayatında ilk kez buraya gelenlerden bazıları, İsrail kameralarının gözetimi altında peygamberlerin makamlarını büyük bir şaşkınlıkla inceliyor, tarihî mekânın çok sayıdaki eski köşesini keşfediyordu.

Kameralar her yerdeydi. Yüzünüzü hangi yöne çevirseniz her hareketi ve her sözü kaydeden bir kamerayla karşılaşıyordunuz.

Cami Müdürü: “Bize korku salıyorlar”

Harem-i İbrahim Camii Müdürü Şeyh Mutaz Ebu Sinine, İsraillilerin bu durumu fırsata çevirerek camiye baskın düzenlemesinden endişe ettiği için, kamera veya görüntü kaydı olmadan bile camide bir tur düzenleme fikrine sıcak bakmıyordu.

Zaten çekim kameraları ve mikrofonlarla da bölgeye gitmedik. Çünkü bu, saatler sürecek soru-cevap işlemleri ve belki de hiçbir zaman çıkmayacak izinleri beklemek anlamına geliyordu.

İsrail makamları, caminin her köşesini sesli ve görüntülü olarak izleyecek şekilde kamera sistemlerini güçlendirmişti. Ayrıca cami yönetimini, askerlerin istedikleri zaman ve hızla camiye baskın düzenleyebilmelerini sağlayacak özel geçiş güzergâhlarını halıların üzerine yerleştirmeye zorlamıştı.

Ebu Sinine, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Gördüğünüz gibi buraya giren herkes kendisini bir askerî kışlaya girmiş gibi hissediyor ve sürekli gözetim altında tutuluyor. Barikatlar, kapılar, ayrıntılı kontroller, aramalar ve kimlik incelemeleri var. Bunlar, mübarek Harem-i İbrahim Camii’ne gelen herkesi etkileyen günlük uygulamalar. Zaman zaman ziyaretçiler aşağılanıyor ve onurlarını zedeleyen muamelelere maruz kalıyor. Buna caminin görevlileri, çalışanları ve yönetimi de dâhil. Bu mekâna giren herkes sesli ve görüntülü olarak sıkı gözetim altında tutuluyor” dedi.

Ebu Sinine’ye göre bütün bunlar, camiyi boşaltmayı ve Yahudilere ait bir mekâna dönüştürmeyi amaçlayan, yeni bir fiilî durum dayatma politikasının parçası.

xsdfrg
Harem-i İbrahim Camii’nde namaz kılanlar (Şarku’l Avsat)

Harem-i İbrahim Camii’nde zaten çok az sayıda kişi namaz kılıyordu. Ebu Sinine, 7 Ekim’den sonra durumun büyük ölçüde değiştiğini ve 25 yaşın altındaki bütün Filistinlilerin camiye girişinin tamamen yasaklanmasına kadar vardığını söyledi.

Ebu Sinine, “Buraya gelenlerin yüreklerine korku ve dehşet salıyorlar” diye konuştu.

Zamansal ve mekânsal sınırlama

Harem-i İbrahim Camii’nin bir bölümü, Eski Şehir’de olduğu gibi, Filistinlilerin girişine tamamen kapalı durumda.

1994 yılında camide yaşanan ve İsrail ordusunda görev yapmış yerleşimci doktor Baruch Goldstein’ın 29 kişiyi öldürdüğü katliamın ardından İsrail, caminin yüzde 63’ünü kontrol altına alarak Yahudilere ayrılmış bir alana dönüştürdü.

Goldstein, aşırı sağcı Meir Kahane tarafından kurulan terör örgütü Kach hareketinin mensubuydu.

Ebu Sinine, “O tarihten bu yana caminin yüzde 63’ü Müslümanlara kapalı” dedi.

Arada ayırıcı bir kapı bulunuyordu. Bu kapının arkasında Yahudi ibadetleri yapılıyor, gürültülü kutlamalar düzenleniyor ve şofar çalınıyordu. Müslümanların buraya girmesine yılda yalnızca 10 gün izin veriliyordu. Bu günler; Ramazan Ayı’ndaki cuma günleri, Kadir Gecesi, Ramazan ve Kurban bayramları, Mevlit Kandili, Hicret ve Miraç geceleriydi. Buna karşılık, Yahudi bayramlarına denk gelen 10 günde Müslümanların camiye girmesi tamamen yasaklanıyordu.

scdfrgth
Okul gezisi sırasında Harem-i İbrahim Camii’ndeki türbelerden birinin önünde duran Filistinli bir çocuk (Şarku’l Avsat)

Bu uygulama, Filistinlilerin Kudüs’teki Mescid-i Aksa’da da hayata geçirilmesinden endişe ettiği zamansal ve mekânsal sınırlama olarak biliniyor.

Az sayıdaki cemaatin arasında müezzin ayağa kalkarak namaz için kamet getirdi. Oysa daha önce İsrail’in kontrolündeki bölümde bulunan odasına gitmesi engelleniyordu.

Müezzinin hoparlörler ve dış ses sistemleri aracılığıyla ezan okuması da yasaktı.

Daha önce müezzin, kendisini odasına götürmeleri için İsrail askerlerinin gelmesini beklemek zorundaydı. Ardından cemaate ezan okuyor ve yine askerlerin eşliğinde, kısa ancak tehlikelerle dolu bir yolculuğun ardından oradan ayrılıyordu.

Ancak bu uygulama bütün namaz vakitlerinde aynı şekilde geçerli değildi. Müezzinin cumartesi ve cuma günlerinin belirli saatlerinde ve gecenin bazı bölümlerinde odasına gitmesine izin verilmiyordu.

Ortak türbeler ve tarihsel anlatı üzerine çatışma

Hz. İbrahim, Hz. Yakup, Hz. İshak ve Hz. Yusuf’un türbeleri, en çok ziyaret edilen ve hatıra fotoğrafı çekilen yerlerdi.

Yahudiler, bu türbelerin mekânın kendilerine de ait olduğunun kanıtı olduğunu söylüyor. Dolayısıyla buradaki çatışma yalnızca işgalle ilgili değil; kimliği de şekillendiren tarih anlatısı ve dinî statü üzerinde de yaşanıyor.

Ebu Sinine, “Tarih anlatısını ve kimliği silmeye çalışıyorlar. Burası bizim diyorlar. Biz ise buranın tamamen İslami bir mekân olduğunu söylüyoruz. Onlar İbrahim’e dayandıklarına inanıyor ve onun oğlunun soyundan geldiklerini, dolayısıyla bu mekân üzerinde hak sahibi olduklarını söylüyorlar. Ancak peygamberler üzerinde asıl hak sahibi olan biziz. Hz. İbrahim Yahudi değildi” dedi.

sac
Aşırı sağcı Bakan Bezalel Smotrich’in eşlik ettiği İsrailli yerleşimciler, 16 Haziran 2026 tarihinde işgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentinde yeni bir yerleşim biriminin üzerine İsrail bayrağı çekiyorlar. (AFP)

Ebu Sinine’nin anlattıkları Filistinlilerin ve Müslümanların bakış açısını yansıtıyor, ancak İsrail’de kabul görmüyor. İsrailliler, mevcut yapının altındaki bir mağarada Hz. İbrahim’in ve eşi Sare’nin mezarlarının bulunduğuna inandıkları için Makpela Mağarası adını verdikleri Harem-i İbrahim’i kutsal kabul ediyor.

Smotrich, kutsal alanı ‘egemenlik alanı’ ilan etti

Ziyaretimizden kısa süre sonra aşırı sağcı İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, Harem-i İbrahim’e gitti. Burada yaptığı açıklamada, El-Halil’deki Harem-i İbrahim’in ‘Yahudi halkının egemenlik hakkına sahip olduğu ilk mülk’ olduğunu söyledi.

İsrail Kanal 14 televizyonu, Harem-i İbrahim’deki kapsamlı çatı yapımı ve restorasyon çalışmalarının tamamlanmasına yönelik etkinliğe öncülük eden Smotrich’in, kutsal mekânda tarihî bir adımı daha tamamladığını bildirdi. Bu adımın, daha önce El-Halil anlaşmalarını sona erdirme ve Eski Şehir’deki Filistin belediyesinin bu konudaki yetkilerini geri alma kararının ardından geldiği belirtildi.

zxsdcfgt
10 kişilik bir yerleşimci heyetinin bölgeye yaptığı turistik ziyaret sırasında, El-Halil’in Eski Şehir sokaklarında konuşlanan İsrail askerleri, Ekim 2026 (Reuters)

Smotrich geçtiğimiz haziran ayında, kendi ifadesiyle ‘ataların toprağı’ olan El-Halil’e ilişkin El-Halil Anlaşması’nı iptal ettiğini açıklamıştı. Smotrich, El-Halil’deki Cebelu’l Halil bölgesinde yeni kurulan Doron yerleşiminin açılış töreninde yaptığı konuşmada, “El-Halil anlaşmalarını iptal ettik. Uzun yıllar boyunca Oslo Anlaşmaları’nın en akıl dışı maddelerinden biri yürürlükte kaldı. El-Halil’deki Yahudi yerleşimleri ve kutsal mekânlarla ilgili yetkiler El-Halil Belediyesi’ne verilmişti” demişti.

Smotrich’in açıkladığı ve İsrail ordusuna bağlı Sivil İdare bünyesindeki Yüksek Planlama Konseyi’nin onayladığı karar uyarınca, El-Halil’in Eski Şehir bölgesini kapsayan H2 bölgesindeki planlama ve inşaat yetkileri belediyeden alınıyor.

El-Halil... Oslo Anlaşması’nın sayfasını kapatıyor

El-Halil, 1997 yılında özel bir anlaşmaya tabi tutularak H1 ve H2 olarak iki bölgeye ayrılan Batı Şeria’daki tek Filistin kenti. El-Halil’de Yeniden Konuşlanmaya İlişkin Protokol olarak bilinen bu düzenleme, 1995 tarihli Oslo II Anlaşması’nın ve 1993’te Oslo Anlaşmaları kapsamında başlayan İsrail-Filistin barış sürecinin devamı niteliğindeydi.

El-Halil Anlaşması uyarınca İsrail, kentin yaklaşık yüzde 80’ini oluşturan H1 bölgesinden askerlerini çekti. Bu bölgede güvenlik ve sivil işlerin sorumluluğu Filistin yönetimine devredildi. Buna karşılık İsrail, kentin yüzde 20’sini oluşturan H2 bölgesindeki güvenlik kontrolünü elinde tuttu. Eski Şehir’i, Harem-i İbrahim’i ve El-Halil’deki Yahudi yerleşimini kapsayan bu bölgede sivil idare ise Filistin yönetimine bırakıldı.

Smotrich, “Bu, sıradan bir planlama adımından çok daha fazlası; tarihî bir düzenleme. Yerleşim devrimini sürdürüyor, yönetimi güçlendiriyor ve Yahudiye ve Samiriye’de (Batı Şeria) İsrail egemenliğini derinleştiriyoruz” dedi. Smotrich’e göre bu adım, El-Halil’deki tüm ‘dinî ve tarihî mekânlar’ için geçerli olacak. Bu karar, El-Halil’in merkezindeki Eski Şehir’de Oslo döneminin sona ermesi anlamına geliyor.

cdfvgbh
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentinde, elinde oyuncak tabanca taşıyan İsrailli bir çocuk, Mart 2024 (AFP)

Filistinliler kararı kabul etmedi. Filistin Devlet Başkanlığı, adımın El-Halil kentinin siyasi ve hukuki statüsünü ve kentle ilgili imzalanan ikili anlaşmaları etkilediğini belirterek bunun tehlikeli sonuçları olabileceği uyarısında bulundu. El-Halil Belediyesi de kararı reddederek kabul etmeyeceğini açıkladı.

Ancak sahadaki durum farklı. İsrail, Harem-i İbrahim de dâhil olmak üzere El-Halil’in merkezindeki her şey üzerinde giderek daha fazla kontrol sahibi oluyor.

Smotrich’in ‘El-Halil anlaşmalarını iptal ettiğini’ açıklamasından yalnızca bir gün sonra, Harem-i İbrahim’in yakınında bir Yahudi din okulunun inşası için büyük çaplı bir projeye onay verildi. Yedioth Ahronoth gazetesi, din okulunun inşasına Filistin belediyesinin onayı alınmaksızın izin verildiğini ve bunun onlarca yıldır ilk kez yaşandığını bildirdi.

Smotrich, Harem-i İbrahim’de çatının yenilenmesi çalışmalarını kutlamak amacıyla yaptığı konuşmada, “Makpela Mağarası, İsrail halkının egemenlik hakkına sahip olduğu ilk mülktür. Efendimiz İbrahim’in satın aldığı bu yer, bu topraklar üzerindeki egemenliğimizin simgesi hâline geldi” dedi.

Hafızayı pekiştirmek için yapılan ziyaretler

Ancak her şey güç kullanılarak dayatılamıyor. Ana ibadet bölümünün dışında, öğretmenlerin öğrencilere Harem-i İbrahim’in tarihini, önemini ve burada yaşanan katliamı anlatmaya çalıştığı bir okul gezisi düzenleniyordu.

dfgthy
El-Halil’in Eski Şehir bölgesinde bir Filistinli şekerci (Şarku’l Avsat)

Öğretmen Şerife Duveyk, Şarku’l Avsat’a, çocukların Harem-i İbrahim hakkında hiçbir şey bilmediklerini fark ettikten sonra onları buraya getirmeyi göze aldığını söyledi. Çocuklar, adeta bir maceraya çıkmışçasına heyecanlıydı. Askerlerin önünden aranmadan nasıl geçtiklerini ve buraya yeniden geleceklerini anlatıyorlardı. Duveyk, Yahudilerin her Filistinlinin unutmasını istediği bu yeri çocukların ziyaret etmesinin gerekli olduğunu belirtti.

Hacı Abdülaziz Ebu Haltem de Harem-i İbrahim’i ve Eski Şehir’i ziyaret etmek için uzaktaki Tarkumiye beldesinden geldiğini söyledi.

Ebu Haltem, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Riskler ve uzun bekleme süreleri nedeniyle sık sık gelemiyorum. Ancak bu kez riski göze almaya karar verdim. Gerçekten de Harem-i İbrahim’e ulaşmadan önce beklemekten yoruldum” dedi.

Yahudiler ise aynı sıkıntıları yaşamıyor. Mekânın Yahudi kimliğini öne çıkarmak amacıyla yoğun güvenlik önlemleri eşliğinde buraya geliyorlar.

asdfrgt
El-Halil’deki Eski Şehir’in eteklerinde, dikenli tel örgünün ardındaki evler (Şarku’l Avsat)

El-Halil’in merkezindeki 500 yerleşimciyi yaklaşık bin 500 İsrail askeri koruyor.

Harem-i İbrahim’in duvarlarının çevresinde de İsrail bayrakları bulunuyordu. Bu, tarih anlatısını mümkün olan her yolla görsel olarak yerleştirme çabasının bir başka örneğiydi.

Arap mahallelerinin merkezindeki geniş alanlarda da çok sayıda İsrail bayrağı görmek mümkündü.

Komşular arasında çatışma

Harem-i İbrahim’den çok uzak olmayan ve kente hâkim bir noktadan bakıldığında, Eski Şehir’in geniş kesimlerinde Yahudilerle Filistinlilerin iç içe yaşadığı alanlar dikkat çekici bir manzara oluşturuyor. Yahudiler, daha önce Araplara ait olan dükkânların üst katlarında oturuyor, evlerini Filistinlilerin evlerinden yalnızca duvarlar ayırıyor.

7 Ekim’den önce Filistinlilerin dükkânlarını açabildiği dönemde, dükkân sahipleri yerleşimcilerin yukarıdan attığı cisimlerden korunmak amacıyla sokağın üzerini dikenli tel örgülerle kaplamak zorunda kalmıştı. Bugün ise bu dükkânların tamamı kapalı.

Beyt İbrahim, Beyt Hadassa, Beyt Romano ve Tel Rümeyda’daki yerleşimciler tam koruma altında yaşarken, önceki yıllarda bölgede çok sayıda Filistinli, askerleri veya yerleşimcileri bıçakladıkları ya da bıçaklama girişiminde bulunacakları iddiasıyla öldürüldü.

Bütün bunlara rağmen Mahmud Muhamire evini terk etmedi. Evinin arkasına, onu Şüheda Caddesi’nden ayıran, sıkıca kapatılmış ahşap bir kapı yerleştirilmişti.

İsrailliler, olası hiçbir temasın kurulmasını istemiyordu.

Oradaki son kapı da Eski Şehir’in sokaklarını kapatan çok sayıda kapıdan, güvenlik bariyerlerinden ve kameralardan oluşan geniş sistemin bir parçasıydı.

fg
16 Mayıs 2026 tarihinde, işgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentinde yerleşimcilerin haftalık gezisi sırasında çekilmiş bir fotoğrafta görülen İsrailli askerler (Reuters)

Bölgesinde yerleşimcilere en yakın komşu olarak bilinen Muhamire, sürekli bir endişe içinde yaşadığını, bu durumun 7 Ekim’den sonra kâbusa dönüştüğünü söyledi.

Muhamire Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Bizi her zaman rahatsız ediyorlardı, ancak 7 Ekim’den sonra hayat yaşanmaz hâle geldi” dedi. İkinci İntifada’dan önceki refah dolu günleri hatırlayan Muhamire, bu dönemin uzun sürmediğini belirterek, “Birlikte yaşıyorduk. Bir hayat vardı ama artık yok” ifadelerini kullandı.

Muhamire, evinin çatısından, eskiden tamamen Araplara ait olan ancak bugün bütünüyle Yahudilerin kontrolüne geçen mahallelere baktı. Evleri ele geçiriyor ve üzerlerine İsrail bayrağı asıyorlar. Buna rağmen Muhamire, evini terk etmeyi düşünmediğini belirterek, “Buradan gitmeyeceğim” dedi.

“Gitmeyeceğiz” sözü, Batı Şeria’daki tüm Filistinlilerin benimsediği bir slogana dönüştü. Ancak hepsi bu sözü yerine getirebilecek durumda değil. Zira bugün çatışma tarihinin en aşırı sağcı İsrail hükümetiyle ve en şiddet yanlısı yerleşimcilerle karşı karşıyalar.

İsrail hükümeti bugün, Ürdün Nehri ile Akdeniz arasındaki coğrafi alanın yalnızca tek bir meşru ulusal egemenlik talebine yer olduğunu savunan ve Yahudilerin tam egemenliğini öngören ‘karar planını’ hayata geçirmek için çalışıyor.

İsrailli insan hakları örgütü B’Tselem, İsrail’i Batı Şeria’da eş zamanlı bir dizi politika uygulamakla suçladı. Örgüte göre bu politikalar, Filistinlileri bir halk olarak ortadan kaldırmayı amaçlayan daha kapsamlı bir projenin parçası. Bütün bunlar bugün El-Halil’in Eski Şehir bölgesinde yaşanıyor. El-Halil, İsrail açısından Batı Şeria’nın geri kalanında yaşanması istenenlerin bir tür provası olabilir.

Harem-i İbrahim’den ve Eski Şehir’den ayrılırken en eski dükkânlardan birinin önünden geçtik. Dükkânın cephesine, üzerine Mahmud Derviş’in meşhur “Eskiden Filistin’di adı… Şimdi Filistin’dir adı” dizelerinin işlendiği büyük bir Filistin haritası asılmıştı.


Irak, Ortadoğu savaşı nedeniyle 60 milyar dolarlık zarara uğradı

Bağdat’taki Şorca Pazarı, 13 Ekim 2026 (AFP)
Bağdat’taki Şorca Pazarı, 13 Ekim 2026 (AFP)
TT

Irak, Ortadoğu savaşı nedeniyle 60 milyar dolarlık zarara uğradı

Bağdat’taki Şorca Pazarı, 13 Ekim 2026 (AFP)
Bağdat’taki Şorca Pazarı, 13 Ekim 2026 (AFP)

Irak, Ortadoğu savaşının başlaması ve Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğinin aksaması nedeniyle petrol gelirlerinde yaşanan sert düşüşün ardından yaklaşık 60 milyar dolar kayba uğradı. Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre, bu açıklamayı Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin yaptı.

Şubat ayında savaşın başlamasından bu yana ekonomik kriz yaşayan Irak’ın, gelirlerinin yüzde 90’ını karşılayan petrol ihracatı birkaç ay boyunca ciddi ölçüde geriledi. Bu durum hükümeti iç borçlanmaya yönelmek zorunda bıraktı. Tüketim mallarının fiyatları yükselirken ülkenin döviz rezervleri yaklaşık 20 milyar dolar azaldı.

Hüseyin, perşembe akşamı Roma’da İtalyan mevkidaşıyla yaptığı görüşmede, “Irak, ABD ile İran arasında yaşanan son savaş sırasında yaklaşık 60 milyar dolar zarara uğradı” dedi. Açıklama, Hüseyin'in ofisinden yapılan duyuruda yer aldı.

Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) üyesi Irak, savaş öncesinde günde yaklaşık 4 milyon varil petrol üretiyor, bunun yaklaşık 3,5 milyon varilini ihraç ediyordu. Petrol ihracatının büyük bölümü ülkenin güneyinden Hürmüz Boğazı üzerinden gerçekleştiriliyordu.

dfvgyju
Irak’tan gelen ve Suriye’deki Baniyas Petrol Terminali’ne doğru yol alan petrol tankerleri, 14 Mayıs 2026 (Reuters)

Ancak savaşın başlamasından bu yana İran, küresel enerji arzı açısından kritik öneme sahip bu boğazdaki deniz trafiğini kısıtladı. Bu durum, depolama tanklarının dolması üzerine Irak’ı petrol sahalarının büyük bölümünde üretimi durdurmak zorunda bıraktı. Irak ayrıca, Suriye üzerinden tankerlerle sınırlı miktarda petrol ihraç etmeye, Türkiye’ye ise boru hattı aracılığıyla petrol göndermeye yöneldi.

Irak’ın petrol ihracatında yaşanan sert düşüşün ardından ihracat son dönemde yeniden artış gösterdi. Petrol Bakanlığı’nın verilerine göre, 1-21 Eylül döneminde günlük 2,6 milyon varile ulaştı.

Uluslararası Para Fonu (IMF) bu hafta yaptığı açıklamada, Irak’ın savaş nedeniyle ulaşımda yaşanan aksamalardan en fazla etkilenen ülkeler arasında yer aldığını belirtti.

Ekonomik krizin derinleşmesi üzerine Irak Merkez Bankası geçen hafta, üç yılı aşkın sürenin ardından ilk kez doların resmî döviz kurunu yükseltti.

dvfh

Irak, ithalatı finanse etmek, dinarın istikrarını sağlamak ve kamu çalışanları ile emeklilerin maaşlarını ödemek için büyük ölçüde petrol satışlarından elde ettiği döviz gelirlerine bağımlı. Kamu çalışanları ve emekliler, nüfusu 46 milyonu aşan ülke halkının yaklaşık yüzde 20’sini oluşturuyor.

Irak yönetimi, ekonomik kaynaklarını çeşitlendirmeyi ve petrol dışı gelirlerin toplam gelirler içindeki payını 2037 yılına kadar yüzde 10’dan yüzde 45’e çıkarmayı hedefliyor.


Fas’ta Dünya Kupası öncesinde işitme engelli ve normal işiten öğrencileri buluşturan ilk kapsayıcı üniversite

Fas Prensesi ve Lalla Esma Vakfı Başkanı Lalla Esma, kapsayıcı üniversitenin açılış töreninde (Fas Haber Ajansı – MAP)
Fas Prensesi ve Lalla Esma Vakfı Başkanı Lalla Esma, kapsayıcı üniversitenin açılış töreninde (Fas Haber Ajansı – MAP)
TT

Fas’ta Dünya Kupası öncesinde işitme engelli ve normal işiten öğrencileri buluşturan ilk kapsayıcı üniversite

Fas Prensesi ve Lalla Esma Vakfı Başkanı Lalla Esma, kapsayıcı üniversitenin açılış töreninde (Fas Haber Ajansı – MAP)
Fas Prensesi ve Lalla Esma Vakfı Başkanı Lalla Esma, kapsayıcı üniversitenin açılış töreninde (Fas Haber Ajansı – MAP)

Fas, işitme engelli ve işitme güçlüğü yaşayan öğrencilerle normal işiten öğrencileri aynı sınıflarda buluşturan, mesleki ve sosyal entegrasyonu hedefleyen benzeri görülmemiş bir üniversiteyi hayata geçirerek eğitim alanında yeni bir model başlattı.

Bu adım, beşerî sermayenin yeniden şekillendirilmesi, bilimsel mükemmeliyetin geliştirilmesi ve sağlık alanında inovasyonun teşvik edilmesi çerçevesinde atıldı. Klinik tedavileri, teknolojik eğitimi ve mesleki formasyonu bir araya getiren yeni bir akademik modelin önünü açan girişim, Fas’ın İspanya ve Portekiz ile birlikte 2030 Dünya Kupası gibi büyük uluslararası organizasyonlara hazırlandığı bir dönemde gerçekleşiyor. Bu organizasyonlar, farklı ihtiyaçlara sahip ziyaretçilerin ağırlanması konusunda ülkeye önemli sorumluluklar yüklüyor.

Tıp, teknoloji ve mesleki eğitimi buluşturan akademik model

Lalla Esma Üniversitesi, yaklaşık 3 bin 500 öğrenciyi ağırlayacak şekilde tasarlanan dört ana okuldan oluşuyor. Üniversite bünyesinde, mesleki eğitim sertifikasından temel yeterliliklere ve yüksek lisans derecesine kadar uzanan, işitme bilimleri alanında tamamen ücretsiz bir eğitim programı sunulacak.

Eğitim kurumunun bünyesinde, konuşma ve dil terapisi, klinik psikoloji ve bilişsel davranışların uygulamalı analizi alanlarında eğitim veren İşitme Bilimleri, İletişim ve Klinik Sinir Bilimleri Okulu da bulunuyor. Ayrıca kulak burun boğaz cerrahlarına ileri düzey koklear implant cerrahisi alanında uzmanlık diplomaları verilecek.

İşaret Dili, Sözlü Çeviri ve Erişilebilirlik Okulu ise kapsayıcı medya ve özel eğitim alanlarında uzmanlar yetiştirecek. Sistemin diğer bileşenlerini, yapay zekâ ve dijital sanat tasarımına odaklanan Kapsayıcı Teknolojiler Okulu ile mutfak sanatları, pastacılık ve çikolata üretimi alanlarında eğitim veren Kapsayıcı Meslekler Okulu oluşturacak.

Paris, Chicago, Leuven ve Montpellier’deki kurumlarla uluslararası iş birlikleri

Üniversitenin bilimsel yönetimi ve araştırma faaliyetleri, geniş bir uluslararası akademik ve hastane iş birliği ağına dayanıyor.

Bu iş birliklerinin başında, Fransa’nın başkenti Paris’te bulunan ve Avrupa’nın işitme ile konuşma alanındaki ilk uzmanlaşmış merkezlerinden biri olarak tanımlanan Reconnect Üniversite Hastanesi Enstitüsü ile kurulan stratejik ortaklık geliyor. Institut Pasteur’ü ve Paris Kamu Hastaneleri Kurumuna bağlı üç hastaneyi —Necker Çocuk Hastanesi, Pitié-Salpêtrière Hastanesi ve Lariboisière Hastanesi— bir araya getiren bu ortaklık sayesinde sağırlığın gen tedavisi ile çocuk ve yetişkin işitme sağlığı alanlarındaki ileri araştırmaların aktarılması hedefleniyor.

İş birliği ağı, Batı dünyasında faaliyetlerini sürdüren en eski tıp fakültesinin mirasını taşıyan Fransa’daki Montpellier Üniversitesi’nin yanı sıra Audiocampus ve Cochlear Academy kurumlarını da kapsıyor. Şarku'l Avsat'ın edindiği bilgiye göre bu ortaklıklarla koklear implant alanındaki uzmanlık eğitiminin aktarılması amaçlanıyor.

Belçika ile imzalanan niyet mektubu da uluslararası iş birliklerinin önemli bir parçasını oluşturuyor. Leuven Katolik Üniversitesi, Léonard de Vinci Yüksekokulu ve Fransızca konuşulan Belçika’nın ilk koklear implant merkezi olan Saint-Luc Üniversite Klinikleri arasındaki iş birliği, koklear implant uygulamalarına ilişkin Fransızca klinik eğitimin güçlendirilmesini hedefliyor.

Chicago’daki bir Amerikan akademik kurumuyla yapılan ortaklık ise uygulamalı davranış analizi alanında bilimsel uzmanlık sağlanmasını öngörüyor.

Uluslararası ortaklıklar, Muhammed V Üniversitesi ve Fas Ulusal Radyo ve Televizyon Şirketi ile yürütülen yerel iş birlikleriyle tamamlanıyor. Bu çalışmalarla kapsayıcı mesleki ve medya alanlarında yeni kariyer yollarının oluşturulması amaçlanıyor.

İnovasyonu destekleyen 7 bilimsel ve uygulamalı laboratuvar

Uluslararası iş birliklerini, üniversite kampüsünde kurulacak yedi gelişmiş bilimsel ve uygulamalı laboratuvar tamamlıyor.

Bunlar arasında, işaret dilleriyle iletişim kurmayı öğrenen insansı robotların ve yapay zekâ uygulamalarının geliştirilmesine yönelik inovasyon laboratuvarı öne çıkıyor. Kamu yayıncılığı kurumunun desteğiyle donatılan hareket laboratuvarında ise dijital görüntüleme, sanal karakter üretimi ve eğitsel video içeriklerinin hazırlanması üzerinde çalışılacak.

Üniversite bünyesinde ayrıca girişimciliğe, beceri geliştirmeye ve iş kurma süreçlerine odaklanan bir iş geliştirme merkezi bulunacak. Anatomi laboratuvarları ile ileri işitme testlerinin gerçekleştirileceği birimler de karmaşık cerrahi işlemlerin simüle edilmesine ve yardımcı işitme cihazlarının gerçek uygulama öncesinde ayarlanmasına imkân sağlayacak.

Erişilebilirlik hedefi ve uluslararası organizasyonlara hazırlık

Kapsayıcı üniversitenin hedefleri yalnızca akademik eğitimle sınırlı kalmıyor. Kurum, Fas’ın İspanya ve Portekiz ile birlikte düzenleyeceği 2030 FIFA Dünya Kupası öncesinde ülkenin organizasyon kapasitesini geliştirmeyi amaçlayan stratejik bir rol de üstleniyor.

Üniversitenin 2027 yılına kadar Fas’ın farklı bölgelerinden ve yurt dışından öğrencilere kapılarını açması planlanıyor. Kurum, otelcilik, ulaşım, bankacılık ve spor tesisleri gibi sektörlerde çalışacak profesyonelleri ve karşılama personelini eğiterek işitme engelli ve işitme güçlüğü yaşayan ziyaretçilerle doğrudan iletişim kurabilecek uzmanlar yetiştirmeyi hedefliyor.

Bu yaklaşım, eğitim altyapısını kamu hizmetlerinin, stadyumların ve diğer tesislerin erişilebilirliğini artıracak önemli bir araca dönüştürüyor. Böylece Fas’ın, yaklaşan uluslararası organizasyonlarda beklenen küresel erişilebilirlik standartlarına uygun biçimde insan kaynağını geliştirmesi amaçlanıyor.