Abbas İbrahim: Suriye makamlarıyla koordinasyon durmadıhttps://turkish.aawsat.com/arap-d%C3%BCnyasi/4672541-abbas-i%CC%87brahim-suriye-makamlar%C4%B1yla-koordinasyon-durmad%C4%B1
Abbas İbrahim: Suriye makamlarıyla koordinasyon durmadı
“Hizbullah'ın elindeki bilgiler terör operasyonlarını engellememize yardımcı oldu” diyen Abbas İbrahim, Al Majalla'ya verdiği röportajda muhaliflerin Şam'a iade edildiğini yalanladı.
Lübnan Kamu Güvenliği eski Genel Müdürü Tümgeneral Abbas İbrahim, 22 Temmuz 2020'de Beyrut’taki ofisinde. (AFP)
TT
TT
Abbas İbrahim: Suriye makamlarıyla koordinasyon durmadı
Lübnan Kamu Güvenliği eski Genel Müdürü Tümgeneral Abbas İbrahim, 22 Temmuz 2020'de Beyrut’taki ofisinde. (AFP)
İbrahim Hamidi
Lübnan Kamu Güvenliği eski Genel Müdürü Tümgeneral Abbas İbrahim, Al Majalla ile gerçekleştirdiği röportajın ikinci bölümünde, Suriye'deki protestoların başlangıç sürecini anlattı. “Lübnan Kamu Güvenliği’ndeki ilk günümden görevimden ayrıldığım ana kadar Lübnan ve Suriye'nin güvenliğini koruyacak şekilde Suriye güvenlik servisleriyle ilişkilerin en üst düzeyde koordineli olarak devam ettiğini söylesem bir sır vermiş olmam” diyen İbrahim, başta Fransa olmak üzere birçok Avrupa ülkesinin ‘bu koordinasyondan büyük fayda sağladığına’ dikkat çekti.
İbrahim, ‘yetkililerle aralarında iletişim noktaları bulmaya çalışmak için en sadık Suriyeli muhaliflerle’ ofisinde toplantılar yapıldığını söyledi. Kendisine yöneltilen Suriyeli muhalifleri Şam'a iade ettiği yönündeki suçlamaları reddeden İbrahim şu cevabı verdi:
“Asla. Bu iddiayı reddediyorum. Suriye ya da Lübnan'daki teröristlerin tutuklanması için Suriyeli yetkililerle koordineli olarak çalıştık. Bu benim gurur duyduğum bir konu. Eğer bu insanlar kendilerinin muhalif olduğunu düşünüyorsa şunu söyleyebilirim ki ben bu görüşe kesinlikle katılmıyorum.”
Şarku’l Avsat’ın Al-Majalla’dan aktardığı röportajda Hizbullah'ın Suriye'ye müdahale kararı alırken Lübnan devleti düzeyinde kimseyle koordinasyon kurmadığını ifade eden İbrahim, “Hizbullah, Lübnan'daki bir dizi terör operasyonunu engellemede bizim için çok önemli bir bilgi kaynağıydı” dedi.
İşte Al Majalla’nın, Lübnan Kamu Güvenliği eski Genel Müdürü Tümgeneral Abbas İbrahim'le gerçekleştirdiği röportajın ikinci bölümü:
- Sayın Tümgeneral İbrahim; Lübnan Kamu Güvenliği Genel Müdürlüğü görevinizi kritik bir aşamada mı üstlendiniz? Lübnan gibi bir ülkede, Ortadoğu gibi bir bölgede, hassas bir konumda söz konusu dengeyi kurmayı nasıl başardınız?
Görevime Ağustos 2011'de başladım. Suriye krizi başlangıç aşamasındaydı ve henüz birkaç aylıktı. O dönemde Suriye rejiminin iki veya üç ay dayanabileceğine dair bölgede ve dünyada çok büyük bir iddia bulunuyordu. Benimse tamamen farklı bir vizyonum vardı. Lübnan Kamu Güvenliği'nin dizginlerini devraldığımda şüphesiz Suriye krizi benim için en büyük zorluktu. Çünkü bu krizin yansımaları Lübnan için dehşet vericiydi. Bölgede kartları yeniden karıştıran çok büyük bir zorlukla karşı karşıyaydık. Lübnan düzeyinde karşılaştığımız ilk sorun, Suriyelilerin Lübnan'a doğru yerinden edilmesi meselesiydi. Lübnan Kamu Güvenliği, idari çalışmalarında beş milyonluk Lübnan halkına hizmet edecek şekilde hazırlanır. Ancak birkaç ay içinde iki milyon yerinden edilmiş insanın Lübnan'a girmesi, Lübnan Kamu Güvenliği açısından en büyük zorluktu.
- Nasıl?
İstikrarsız ve kaybedilmiş bir siyasi kararın ışığında ilk yerinden edilme dalgasını sindirmeyi başardık. Teşkilat, karar verme yeteneğinden yoksun bir devlette kendi geliştirdiği ve bu politikanın etkilerini sınırlı kılan bir politika aracılığıyla söz konusu zorlukla yüzleşmeyi başardı. Dengeyi nasıl başardığıma gelince; Lübnan Kamu Güvenliği Genel Müdürlüğü görevini devralmak için yaptığım konuşmada iki meşhur söz söyledim. Öncelikle Lübnan Kamu Güvenliği tüm Lübnanlılara aynı mesafede duruyor. Siyasi inanç açısından inandığım şey, ofise girerken dışarıda bıraktığım, ayrılırken de her Lübnan vatandaşı gibi giyindiğim, üzerinde siyasi fikrimin olduğu bir üniformamın olduğudur. Ancak Lübnan Kamu Güvenliği Genel Müdürü olarak Hizbullah'a ve Lübnan Kuvvetleri Partisi’ne aynı mesafede olacağım.
Beyrut'taki bir bankanın önündeki ATM'den para çekmek için sıraya giren yerinden edilmiş Suriyeliler, 24 Ocak 2023. (EPA)
İkinci olarak, çalışanlara vatandaşın sizin üzerinizde hakkı olduğunu, hizmet arayan biri olmadığını, bu nedenle sizden hakkını isteyen vatandaşa müdürlükte ‘müşteri muamelesi yapmayın’ dedim. Zira vatandaşın hakkı vardır ve o, işverendir. Bu politikayı geliştirdim ve üzerinde çalıştım. Birinci başlıkta müdürlükte idari düzeyde sorumluluğu en iyi şekilde yerine getirebildik. Daha sonra yetki kitabını okuyunca kimsenin bu yetkileri tam olarak kullanmadığını gördüm. “Allah'ın izniyle bu yetkilerimizi sonuna kadar kullanmış olacağız” dedim. Lübnan Kamu Güvenliği’nde çalışmak ekonomik güvenlik, sosyal güvenlik ve siyasi güvenlikle ilgilidir. Teşkilat, Lübnan içinde ve dışında devlet güvenliğine yönelik eylemlere veya saldırılara müdahil olur. Kurumun çok geniş yetkileri var. Bu güçlerin ve yasaların ruhuna dayanarak dengeli çalışabildiğimize inanıyorum.
“Bazıları, Lübnan'ın güvenliğine sızmak ve Lübnan'daki aşırılık yanlılarının gündemlerini uygulamak için Suriye'den gelen yerinden edilmiş insanlardan bir kısmını istismar etmiş olabilir.”
- 2011 sonrası Lübnan bağlamında yerinden edilme meselesini ve şeklini anlattınız. Güvenlik-asker meselesi ne olacak? Lübnan Kamu Güvenliği ile Suriye kurum veya yetkilileri arasında bu dosyayla ilgili ne ölçüde koordinasyon vardı?
Sürekli bir meydan okuma vardı ve ilk andan itibaren Suriye'den gelen bu yerinden edilmiş insanlardan bazılarının, Lübnan'ın güvenliğine sızmak ve Lübnan içindeki aşırılık yanlılarının gündemlerini uygulamak için yerinden edilmelerinin istismar edilmiş olabileceğini söyledim. Bu bakış açısıyla yerinden edilmiş kişiler meselesini insani boyutlarıyla da ele aldım. Lübnan Kamu Güvenliği’ndeki ilk günümden görevimden ayrıldığım ana kadar Lübnan ve Suriye'nin güvenliğini koruyacak şekilde, Suriye güvenlik servisleriyle ilişkilerin en üst düzeyde koordineli olarak devam ettiğini söylesem bir sır vermiş olmam. Artık Fransa'da olduğumuza ve bu röportajı yaptığımıza göre Avrupa ve dünya bu koordinasyondan büyük fayda sağladı. Biliyorsunuz Avrupa ülkeleri Suriye'deki büyükelçiliklerini kapattı ve bu bana göre büyük bir stratejik hataydı. Bu hatanın düzeltilmesi gerektiğini tüm Avrupa ülkeleriyle görüşüyordum. Bir ülke başka bir ülkedeki büyükelçiliğini kapattığında bu onun kör ve sağır olduğu anlamına gelir. Çünkü böyle bir durumda sahada gerçekte neler olup bittiğine dair hiçbir fikir sahibi olmak mümkün değildir. Bir ülke yalnızca başka bir ülkeden aldığı raporlara güvenemez. Zira herkes kendi istek ve düşüncesine göre rapor yazar. Biz bu konunun ustasıyız. Büyükelçiliklerin kapatılması, Suriye'deki yetkililerle koordineli bir biçimde çalışan Lübnan Kamu Güvenliği'ni bir zorunluluk haline getirdi ve bu durumla baş etmede onu bir dönüm noktası yaptı. Fransa'da bir stadyumda terör saldırısı gerçekleşti. Saldırganın cesedinin yanında Suriye kimlik kartı da bulundu. Fransız yetkililer, bu kişinin kimlikteki kişiyle eşleştiğini doğrulamak için bana kimliği gönderdi. Suriyeli yetkililer, bu kimliğin sahibinin Suriye hapishanelerinde olduğu yönünde yanıt verdi ve bu, Fransa'daki ilgililer için büyük bir şok oldu. Suriye'de ölen bu şahsın kimliğini tespit etmeye çalışarak konuyu takip ettik. Yani Avrupa'nın bu konudan çok yararlandığını düşünüyorum.
- Suriyeli muhaliflerden veya bazı isimlerden Lübnan Kamu Güvenliği'nin muhaliflerle ilgili dosyaları Suriyeli yetkililere teslim ettiği yönünde suçlamalar var. Buna yönelik cevabınız nedir?
İlk kez size, en sadık Suriyeli muhaliflerden bazılarıyla, Suriyeli yetkililerle aralarında iletişim noktaları bulmaya çalışmak amacıyla ofisimde toplantılar yapıldığını açıklamak isterim. Biz güvenlikle uğraşmadık dedim. Her sabah geldiğimde siyasi üniformamı çıkarıp ofisimin önüne koydum. Suriye meselesinde de aynı ruhla hareket ettim.
Lübnan'ın Bekaa Vadisi'nde Suriye hükümeti ve Hizbullah'a karşı gösteri düzenlendi, 8 Ocak 2016. (Getty Images)
- Herhangi bir siyasi figüre dosya teslim edilmedi mi?
Asla. Bu iddiayı reddediyorum. Umarım bu röportajdan sonra birisi çıkıp bu konuyla ilgili isim veya delil verir. Biliyorsunuz politikada ve politika dışı konularda çok fazla konuşma var. Bizim Suriye'de olsun, Lübnan'da olsun teröristleri tutuklamak için Suriye yetkilileriyle koordineli çalışmamıza gelince, bu benim gurur duyduğum bir konu. Eğer bu insanlar kendilerinin muhalif olduğunu düşünüyorsa şunu söyleyebilirim ki, ben bu görüşe kesinlikle katılmıyorum.
“Hizbullah, Suriye'ye müdahale kararı alırken ne Lübnan Kamu Güvenliği düzeyinde ne de onun üzerinde bir koordinasyonda bulunmadı.”
- 2012-2013 yılı sonlarında Suriyeli muhalif grupların silahlandırılması konusu gündeme getirilmiş, Ürdün ve Türkiye'de iki güvenlik odası kurulmuş, Lübnan'da askeri varlık veya koordinasyonun bulunması önerilmişti. Bu konuyla ilgili olarak gerçekleşen görüşmeler hakkında bize daha detaylı bilgi verebilir misiniz?
Kimler arasındaki görüşmeleri kastediyorsunuz?
- Batılı taraflarla ya da Batılı kurumlarla aranızda bu konunun nasıl ele alınacağı konusunda herhangi bir diyalog yaşandı mı?
Batı benim bakış açımı ve Suriye krizine dair fikrimi biliyordu. Hiç kimsenin bu konuyu benimle tartışmaya cesaret edemediğini söyleyebilirim. Çünkü bu konunun benim için kesinlikle kabul edilemez olduğunu biliyorlar. Lübnan'da herhangi bir kişinin, herhangi bir parti adına, bizim için ve kişisel olarak benim için silahlandırılması kesinlikle kabul edilemez. Olaylarla nasıl başa çıktığımı biliyorlar ve şimdiye kadar hiç kimse bu konuyu benimle müzakere etmedi, hatta ima bile etmedi. Lübnan'ın bileşimi başlangıçta bu fikri reddediyor. Lübnan'da aklı başında hiçbir insanın bu konuyu kimseye açmayı düşüneceğini zannetmiyorum.
Suriye'nin Lübnan sınırı yakınındaki Flita kasabası çevresindeki dağlık bölgede askeri araçlarının yakınında bulunan Hizbullah savaşçıları. (AFP)
- Hizbullah'ın Suriye'ye müdahalesi ne olacak? Siz o zaman bir güvenlik aygıtının genel müdürü olarak bu kararın neresindeydiniz? Herhangi bir koordinasyon var mı? Hizbullah'ın Suriye'ye müdahalesini ve varlığını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Öncelikle, Hizbullah'ın Suriye'ye müdahale kararı alırken (ne Lübnan Kamu Güvenliği düzeyinde ne de onun üzerinde) Lübnan devleti düzeyinde kimseyle koordinasyon içinde olmadığını söyleyeyim. Bu, Hizbullah'ın aldığı ve açıkça ilan ettiği, kimseyle koordinasyon içinde olmadığını söylediği bir karardı. Hizbullah bu kararı benim takdirimle değil, benim bilgim dahilinde aldı. Bu kararın Lübnan'daki direnişi koruyacağına inanıyordu. Çünkü savunmanın en iyi yolu direniş topraklarının dışında saldırıp savaşmaktı. Bu kararı bu teoriye olan inancına dayanarak verdi.
- Bu müdahaleden yaklaşık on yıl sonra söz konusu kararı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Güvenlik düzeyindeki bu kararın Lübnan'ı birçok terör operasyonundan koruduğuna inanıyorum. Ancak Hizbullah, siyasi düzeyde bu karar doğru da olsa yanlış da olsa sonuçlarına katlanacak. Hizbullah, Lübnan'daki bir dizi terör operasyonunu engellemede bizim için çok önemli bilgi kaynağıydı. Hizbullah Suriye'de savaşıyordu, sahada olup biteni biliyordu, güvenlik konularını takip ediyordu ve biz de güvenlik teşkilatları olarak bundan faydalandık.
- Güvenlik koordinasyonu var mıydı?
Koordinasyon değil. Bir güvenlik aygıtı olarak bizim veya Lübnanlı ya da Lübnanlı olmayan herhangi bir güvenlik aygıtının kendisine bilgi sağlayan kaynakları olması mümkün. Bu kaynakların nereden geldiği önemli değil. Benim için önemli olan, bilginin geçerliliği ve doğruluğu, sonraki etkileri ve Lübnan'ın güvenliği üzerindeki etkisidir. Hizbullah, bize ve diğer güvenlik teşkilatlarına bu bilgilerin takip edilebileceği dosyalar sağlıyordu ve bu bilgiler sonucunda Lübnan'daki birçok terör operasyonu engellendi.
Suriye'de İran'a bağlı Şii milislere tabi savaşçılar. (AP)
- Hizbullah ve İranlı milisler Suriye'de İsrail bombardımanına maruz kalıyor. Bu konuya nasıl bakıyorsunuz?
İsrail’in herhangi bir tarafa saldırmasına karşıyım. İsrail hangi tarafı vurursa vursun, kim olursa olsun onun (İsrail’in) karşısında olacağım. Bu konuya, İsrail meselesine ve şu anda İsrail-Filistin çatışması dedikleri İsrail-Arap çatışmasına ideolojik bir bakışım var...
- İsrail-Filistin çatışması...
Bu benim için kabul edilemez. Bu bir Arap-İsrail çatışmasıdır. Bu bağlamda benim aldığım herhangi bir pozisyon, Arap tarafına yönelik tam, kör ve fanatik bir önyargıdır.
- Yani ‘arenaların birliğine’ inanıyorsunuz?
Adına her ne dersek diyelim, bu çatışma konusunda Arapların tutumunun birliğine inanıyorum. Filistin halkının çıkarlarına ulaşmak için bu düşmanla ortak bir yüzleşmenin gerekliliğine inancım var.
Yarın üçüncü bölüm: Memluk, Trump'ın Esad suikastı hakkında konuşmasının ardından benden gizli arabuluculuğumu durdurmamı istedi.
*Bu röportaj Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al-Majalla dergisinden çevrildi.
El-Halil’in kalbinde savaş… 500 yerleşimci, binlerce Filistinliyle yaşamın ayrıntılarını paylaşıyor
Batı Şeria’nın güneyinde, Kudüs’ün yaklaşık 35 kilometre uzağında bulunan El-Halil kentine ulaşmadan önce, 60 numaralı çevre yolu olarak bilinen otoyolda, farklı milletlerden, dinlerden ve inançlardan yolcuları gidecekleri yerlere yönlendiren çok sayıda levha ve tabela göze çarpıyor. İbranice, İngilizce ve Arapça olmak üzere üç dilde hazırlanan bu tabelalar, varış noktası Filistin’de, İsrail’de ya da daha uzak bir yerde olsun, yolculara yön gösteriyor.
El-Halil’in Eski Şehir’e giden girişinde bulunan bir İsrail kontrol noktası (Şarku’l Avsat)
Giriş yasak
Şehrin ana girişine kısa bir mesafe kala, İsraillileri kendilerine girişin yasak olduğu ve ‘tehlikeli’ olarak nitelendirilen A Bölgesi’ne girmemeleri konusunda uyaran dev bir tabela karşılıyor. Ancak tabela, bölgede yaşayan 500 yerleşimcinin varlığını görmezden geliyor. Bu yerleşimciler, Batı Şeria’nın en büyük kentinin kalbi olan Eski Şehir’i işgal ediyor; sokakları, evleri, dükkânları, meydanları, balkon manzaralarını ve Harem-i İbrahim Camii’ni kent sakinleriyle paylaşıyor. Komşularını her gün evlerinden çıkarmaya çalışıyorlar. Uzun ve yıpratıcı bir mücadeleye dönüşen bu süreç, 7 Ekim 2023’ün ardından büyük ölçüde daha da şiddetlendi.
El-Halil’in kalabalık ve ticari hareketliliğin yoğun olduğu Babu’z Zaviye bölgesinde, Şüheda Caddesi’nin başında, göreve hazır bekleyen İsrail askerleri karşılıyor sizi. Görevleri, bölgede yaşayan ve kuşatma altındaki, harap durumdaki eski evlerinden ayrılmamış birkaç kişi dışında, Filistinlilerin bölgeye girişini engellemek. Bu az sayıdaki Filistinli ise her gün evlerine gidip gelirken ayrıntılı aramalara tabi tutuluyor ve sürekli şüpheli muamelesi görüyor.
7 Ekim’den önce ve sonra
7 Ekim öncesinde askerlerin izin vermesi üzerine sokağa girmiştik. Ancak yalnızca 100 metre ilerledikten sonra bir asker bizi durdurmuş ve ‘Arap görünümümüz’ nedeniyle yolumuza devam etmemizin yasak olduğunu söylemişti. Asker, güvenliğimizi sağlayamayacağını öne sürmüştü.
Bugün ise bir metre bile ilerlememize izin verilmiyor.
El-Halil’in Eski Şehir bölgesindeki bir caddede geçişi engelleyen İsrail askeri (DPA)
Eski Şehir’e başka açık güzergâhlardan girdik, ancak buradaki çok sayıda sokağın kapatıldığını gördük. Şehre ait pek çok bölgeye ulaşamadık. Bunların arasında, Harem-i İbrahim Camii’nin arkasında bulunan Sehle Caddesi de vardı. Şüheda Caddesi gibi burası da kapatılmıştı. Bölgede yaşayanlar hariç Filistinlilerin bu sokağa girmesi yasaklanmıştı.
İslam el-Fahuri, girişi kapalı olmayan ara sokaklarda, bomboş durumdaki Lübnan Çarşısı’nda karşımıza çıktı. İç içe geçmiş diğer Eski Şehir sokaklarının bir parçası olan çarşıda dükkânlar kapalıydı; ne esnaf ne bölge sakini ne de alışveriş yapan kimse vardı.
Fahuri, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, aşağılayıcı ve zorlu uygulamalardan mümkün olduğunca kaçınmak için günde yalnızca bir kez dışarı çıkmayı, ardından da evine dönmeyi tercih ettiğini söyledi. Fahuri, “Bize sürekli şüpheli muamelesi yapıyorlar. Adınızın özel bir listede kayıtlı olması gerekiyor. Dışarı çıkarken ve geri dönerken aramadan geçiriliyorsunuz. Kimlikleriniz ayrıntılı biçimde inceleniyor, ancak bundan sonra geçişinize izin veriliyor” dedi.
Fahuri, Filistinliler ile İsrailliler arasındaki çatışmanın merkezinde yer alan Harem-i İbrahim Camii’nin yakınındaki Sehle Caddesi’ndeki evinde kalmayı sürdüren az sayıdaki kişiden biri.
El-Halil şehrindeki ana kavşak (Şarku’l Avsat)
Fahuri, burada kalmasının nedenini, evinden ayrılma fikrini kabullenememesine ve ‘evini onlara bırakmak istememesine’ bağlıyor.
“Evden ayrılırsanız hemen el koyuyorlar. Zaten istedikleri de bu. Yaşanan her şey bizi evlerimizden göç etmeye zorlamayı amaçlıyor. Ordu neden üzerimizde baskı kuruyor? Neden bütün bu uygulamalar? Yerleşimciler neden bize saldırıyor? Çünkü buranın tamamını istiyorlar” diye konuştu.
Fahuri, kendisinin ve bölgedeki diğer kişilerin defalarca saldırı ve şiddet olaylarına maruz kaldığını anlatırken teslim olmadığını vurgulayarak, “Buradan gitmeyeceğim, evimden de vazgeçmeyeceğim” dedi.
Fahuri, kalma mücadelesinin daha da zorlaştığı ve bedelinin arttığı 7 Ekim sonrasında bile tutumunu değiştirmedi.
7 Ekim’den bu yana Batı Şeria’daki yerleşimciler düşmanca tutumlarını yoğunlaştırarak geniş bölgelerde kanlı saldırılar düzenlemeye başladı. Filistinlileri öldürüyor, evlerini, mülklerini ve ibadethanelerini ateşe veriyor, tarım alanlarını tahrip ediyor; topraklara, evlere, dağ tepelerine ve hatta hayvanlara el koyuyorlar.
Fahuri, “7 Ekim'den sonra her yerleşimci kendi başına bir devlete dönüştü” dedi.
10 yerleşimcinin ziyareti sırasında, El-Halil’deki Eski Şehir’in girişlerinden birini koruyan İsrailli askerler, Ekim 2026 (DPA)
Şöyle devam etti: “Eskiden daha özgür hareket edebiliyor, daha az gerginlik yaşıyorduk. Ancak 7 Ekim’den sonra her şey değişti. Kapıları kapattılar, kontrol noktalarının sayısını artırdılar. Buradaki her hareketimiz artık denetim altında. Bütün bunların yanı sıra sürekli saldırılara ve şiddet olaylarına maruz kalıyoruz; hesap soran da yok, bizi denetleyen de. Evlerimize saldırıyor, sokaklarda bize şiddet uyguluyorlar. Her gün bir sorun, her gün.”
Fahuri’nin anlattıkları, Eski Şehir’in geniş kesimlerinde neden artık kimsenin yaşamadığını ve dükkânların neden kapalı olduğunu anlamaya yardımcı oluyor.
1978’de başlayan savaş
Elbette, kapatılma süreci 7 Ekim’den sonra başlamadı; çok daha öncesine dayanıyor. Yerleşimcilerin mücadelesi uzun yıllardır devam ediyor, ancak söz konusu tarihten sonra daha da şiddetlendi.
Filistin Ulusal Bilgi Merkezi’ne göre, Eski Şehir’deki ilk yerleşimci noktaları 1978 yılında kuruldu. Bir grup yerleşimci, kentin merkezindeki Deboya binasını işgal etti. Yerleşimciler daha sonra buraya Beit Hadassah adını verdi. 1980 yılında yaşanan ve Deboya Operasyonu olarak bilinen olayın ardından, işgale karşılık olarak İsrail işgal makamları, stratejik konumdaki yerleşimci noktasını genişletmek amacıyla onlarca evi yıktı. 1983 yılında ise Deboya binasının yakınında, Yahudilere ait olduğu iddiasıyla Usame bin Münkız Okulu’nun kontrolünün ele geçirilmesinin ardından Beit Romano adıyla bilinen bir yerleşimci noktası kuruldu.
1984 yılında Tel Rümeyde’deki arkeolojik bir alan üzerinde yeni bir yerleşimci noktası olan Abraham Avinu kuruldu. İsrail işgal makamları, Eski Şehir’deki merkezî sebze pazarını kapattı ve daha sonra yeni bir yerleşimci noktası kurulması amacıyla burayı yerleşimcilere teslim etti. Beit Hassoun ve Beit Shneerson gibi başka yerleşimci noktaları da kuruldu.
Filistin Ulusal Bilgi Merkezi, İsrail’in bölgeyi kontrol altına almayı ve yerleşimci noktalarının kapsamını genişletmeyi hedeflediğini belirtti. Bu amaçla Arap nüfusa karşı ırkçı politikalar uygulandığını kaydeden merkez, onlarca kontrol noktası ve arama noktası oluşturulduğunu, bazı sokak ve pazarların tamamen kapatıldığını bildirdi. Bu uygulamaların Arap halkını bölgeden çıkarmayı, yaşamlarını zorlaştırmayı ve nihayetinde göçe zorlamayı amaçladığı ifade edildi. Merkezin verilerine göre, yaklaşık 1829 dükkân kapatıldı. Bunların 520’si özel askerî emirlerle kapatılırken geri kalanı, yolların kapatılması ve dar sokaklara kontrol noktaları ile arama noktaları yerleştirilmesi nedeniyle sahipleri tarafından kapatıldı.
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentindeki Eski Şehir’de bulunan Harem-i İbrahim Camii’nin duvarlarına asılı İsrail bayrakları, 16 Haziran 2026 (Reuters)
Bölgede kısa süreliğine görüştüğümüz Eski Şehir sakinleri, “Onlarla mücadele uzun zamandır devam ediyor, ancak iki dönemde daha da şiddetlendi. Bunlardan ilki 2000 yılındaki İkinci İntifada, ikincisi ise 7 Ekim 2023 sonrası” dedi.
Bugün gelinen noktada, nüfusu 40 bin olan Eski Şehir sakinlerinin büyük bölümü bölgeyi terk etmiş durumda.
Harem-i İbrahim Camii... Bir taş atımı uzaklıkta
Filistinlilerin dünyanın en eski kutsal mekânı olarak nitelendirdiği Harem-i İbrahim Camii, yalnızca birkaç adım uzaklıktaydı. Ancak camiye ulaşmadan önce çevrede bir miktar canlılık göze çarpıyordu. Birkaç dükkân açıktı. Bu dükkânlarda zanaatkârlar ve imalatçılar çeşitli takılar, seramikler ve ahşap oymalar sergiliyordu. Filistin haritaları ve nakış işlemelerinin yanı sıra süslemeli fincanlar, tütsüler ve işgalin kendisinden bile daha eski bir geçmişe sahip, çok eski bir imalathanede üretilen lokumlar da satışa sunuluyordu.
Vitrinlerden birinde, hayatını kaybeden şair Mahmud Derviş’in sedef üzerine çizilmiş bir portresi yer alıyordu. Portresinin yanına, şairin bir zamanlar söylediği şu sözler yazılmıştı: “Bu topraklarda yaşamaya değer şeyler var.” Hemen yanında ise Feyruz’un bir resmi ve “Ben sevgilime, sevgilim de bana ait” sözleri bulunuyordu. Bunların yanı sıra, yaşanan anla hiçbir benzerlik taşımayan başka seramik eserler de sergileniyordu.
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentinde, Harem-i İbrahim Camii (Makpela Mağarası) dışında dua eden bir İsrail askeri (AFP)
Harem-i İbrahim Camii’nin karşısında, bu topraklarda, İsrailli bir asker güvenlik kapılarının arkasında, silahlı ve tetikte bir şekilde durarak namaz kılmak isteyenleri gözetliyordu. Asker, yalnızca yeşil ışık yandığında geçişlerine izin veriyordu.
Önce döner kapılardan, ardından elektronik kapılardan geçtik. Asker her bir kişinin kimliğini kontrol ettikten sonra gözetleme kameraları ve nöbetçi askerlerin bulunduğu güvenlik kabinlerine ulaştık. Burada bir kadın asker kimlikleri yeniden kontrol etti ve ardından Harem-i İbrahim Camii’ne geçmemize izin verdi.
Bütün bunlar yalnızca birkaç adım içinde gerçekleşti. Ancak yaşananlar, namaz kılınan bir camiye girişten çok, bir ülkenin sınırından ya da bir savunma bakanlığının yerleşkesinden geçişi andırıyordu.
Müslümanlar açısından büyük kutsallık taşıyan mekân, kendine özgü heybetini koruyordu, ancak içeride namaz kılanların sayısı azdı.
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentinde, Harem-i İbrahim Camii’nde namaz kılmak için bir İsrail kontrol noktasında bekleyen Filistinliler, 16 Haziran 2026 (Reuters)
Hayatında ilk kez buraya gelenlerden bazıları, İsrail kameralarının gözetimi altında peygamberlerin makamlarını büyük bir şaşkınlıkla inceliyor, tarihî mekânın çok sayıdaki eski köşesini keşfediyordu.
Kameralar her yerdeydi. Yüzünüzü hangi yöne çevirseniz her hareketi ve her sözü kaydeden bir kamerayla karşılaşıyordunuz.
Cami Müdürü: “Bize korku salıyorlar”
Harem-i İbrahim Camii Müdürü Şeyh Mutaz Ebu Sinine, İsraillilerin bu durumu fırsata çevirerek camiye baskın düzenlemesinden endişe ettiği için, kamera veya görüntü kaydı olmadan bile camide bir tur düzenleme fikrine sıcak bakmıyordu.
Zaten çekim kameraları ve mikrofonlarla da bölgeye gitmedik. Çünkü bu, saatler sürecek soru-cevap işlemleri ve belki de hiçbir zaman çıkmayacak izinleri beklemek anlamına geliyordu.
İsrail makamları, caminin her köşesini sesli ve görüntülü olarak izleyecek şekilde kamera sistemlerini güçlendirmişti. Ayrıca cami yönetimini, askerlerin istedikleri zaman ve hızla camiye baskın düzenleyebilmelerini sağlayacak özel geçiş güzergâhlarını halıların üzerine yerleştirmeye zorlamıştı.
Ebu Sinine, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Gördüğünüz gibi buraya giren herkes kendisini bir askerî kışlaya girmiş gibi hissediyor ve sürekli gözetim altında tutuluyor. Barikatlar, kapılar, ayrıntılı kontroller, aramalar ve kimlik incelemeleri var. Bunlar, mübarek Harem-i İbrahim Camii’ne gelen herkesi etkileyen günlük uygulamalar. Zaman zaman ziyaretçiler aşağılanıyor ve onurlarını zedeleyen muamelelere maruz kalıyor. Buna caminin görevlileri, çalışanları ve yönetimi de dâhil. Bu mekâna giren herkes sesli ve görüntülü olarak sıkı gözetim altında tutuluyor” dedi.
Ebu Sinine’ye göre bütün bunlar, camiyi boşaltmayı ve Yahudilere ait bir mekâna dönüştürmeyi amaçlayan, yeni bir fiilî durum dayatma politikasının parçası.
Harem-i İbrahim Camii’nde namaz kılanlar (Şarku’l Avsat)
Harem-i İbrahim Camii’nde zaten çok az sayıda kişi namaz kılıyordu. Ebu Sinine, 7 Ekim’den sonra durumun büyük ölçüde değiştiğini ve 25 yaşın altındaki bütün Filistinlilerin camiye girişinin tamamen yasaklanmasına kadar vardığını söyledi.
Ebu Sinine, “Buraya gelenlerin yüreklerine korku ve dehşet salıyorlar” diye konuştu.
Zamansal ve mekânsal sınırlama
Harem-i İbrahim Camii’nin bir bölümü, Eski Şehir’de olduğu gibi, Filistinlilerin girişine tamamen kapalı durumda.
1994 yılında camide yaşanan ve İsrail ordusunda görev yapmış yerleşimci doktor Baruch Goldstein’ın 29 kişiyi öldürdüğü katliamın ardından İsrail, caminin yüzde 63’ünü kontrol altına alarak Yahudilere ayrılmış bir alana dönüştürdü.
Goldstein, aşırı sağcı Meir Kahane tarafından kurulan terör örgütü Kach hareketinin mensubuydu.
Ebu Sinine, “O tarihten bu yana caminin yüzde 63’ü Müslümanlara kapalı” dedi.
Arada ayırıcı bir kapı bulunuyordu. Bu kapının arkasında Yahudi ibadetleri yapılıyor, gürültülü kutlamalar düzenleniyor ve şofar çalınıyordu. Müslümanların buraya girmesine yılda yalnızca 10 gün izin veriliyordu. Bu günler; Ramazan Ayı’ndaki cuma günleri, Kadir Gecesi, Ramazan ve Kurban bayramları, Mevlit Kandili, Hicret ve Miraç geceleriydi. Buna karşılık, Yahudi bayramlarına denk gelen 10 günde Müslümanların camiye girmesi tamamen yasaklanıyordu.
Okul gezisi sırasında Harem-i İbrahim Camii’ndeki türbelerden birinin önünde duran Filistinli bir çocuk (Şarku’l Avsat)
Bu uygulama, Filistinlilerin Kudüs’teki Mescid-i Aksa’da da hayata geçirilmesinden endişe ettiği zamansal ve mekânsal sınırlama olarak biliniyor.
Az sayıdaki cemaatin arasında müezzin ayağa kalkarak namaz için kamet getirdi. Oysa daha önce İsrail’in kontrolündeki bölümde bulunan odasına gitmesi engelleniyordu.
Müezzinin hoparlörler ve dış ses sistemleri aracılığıyla ezan okuması da yasaktı.
Daha önce müezzin, kendisini odasına götürmeleri için İsrail askerlerinin gelmesini beklemek zorundaydı. Ardından cemaate ezan okuyor ve yine askerlerin eşliğinde, kısa ancak tehlikelerle dolu bir yolculuğun ardından oradan ayrılıyordu.
Ancak bu uygulama bütün namaz vakitlerinde aynı şekilde geçerli değildi. Müezzinin cumartesi ve cuma günlerinin belirli saatlerinde ve gecenin bazı bölümlerinde odasına gitmesine izin verilmiyordu.
Ortak türbeler ve tarihsel anlatı üzerine çatışma
Hz. İbrahim, Hz. Yakup, Hz. İshak ve Hz. Yusuf’un türbeleri, en çok ziyaret edilen ve hatıra fotoğrafı çekilen yerlerdi.
Yahudiler, bu türbelerin mekânın kendilerine de ait olduğunun kanıtı olduğunu söylüyor. Dolayısıyla buradaki çatışma yalnızca işgalle ilgili değil; kimliği de şekillendiren tarih anlatısı ve dinî statü üzerinde de yaşanıyor.
Ebu Sinine, “Tarih anlatısını ve kimliği silmeye çalışıyorlar. Burası bizim diyorlar. Biz ise buranın tamamen İslami bir mekân olduğunu söylüyoruz. Onlar İbrahim’e dayandıklarına inanıyor ve onun oğlunun soyundan geldiklerini, dolayısıyla bu mekân üzerinde hak sahibi olduklarını söylüyorlar. Ancak peygamberler üzerinde asıl hak sahibi olan biziz. Hz. İbrahim Yahudi değildi” dedi.
Aşırı sağcı Bakan Bezalel Smotrich’in eşlik ettiği İsrailli yerleşimciler, 16 Haziran 2026 tarihinde işgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentinde yeni bir yerleşim biriminin üzerine İsrail bayrağı çekiyorlar. (AFP)
Ebu Sinine’nin anlattıkları Filistinlilerin ve Müslümanların bakış açısını yansıtıyor, ancak İsrail’de kabul görmüyor. İsrailliler, mevcut yapının altındaki bir mağarada Hz. İbrahim’in ve eşi Sare’nin mezarlarının bulunduğuna inandıkları için Makpela Mağarası adını verdikleri Harem-i İbrahim’i kutsal kabul ediyor.
Smotrich, kutsal alanı ‘egemenlik alanı’ ilan etti
Ziyaretimizden kısa süre sonra aşırı sağcı İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, Harem-i İbrahim’e gitti. Burada yaptığı açıklamada, El-Halil’deki Harem-i İbrahim’in ‘Yahudi halkının egemenlik hakkına sahip olduğu ilk mülk’ olduğunu söyledi.
İsrail Kanal 14 televizyonu, Harem-i İbrahim’deki kapsamlı çatı yapımı ve restorasyon çalışmalarının tamamlanmasına yönelik etkinliğe öncülük eden Smotrich’in, kutsal mekânda tarihî bir adımı daha tamamladığını bildirdi. Bu adımın, daha önce El-Halil anlaşmalarını sona erdirme ve Eski Şehir’deki Filistin belediyesinin bu konudaki yetkilerini geri alma kararının ardından geldiği belirtildi.
10 kişilik bir yerleşimci heyetinin bölgeye yaptığı turistik ziyaret sırasında, El-Halil’in Eski Şehir sokaklarında konuşlanan İsrail askerleri, Ekim 2026 (Reuters)
Smotrich geçtiğimiz haziran ayında, kendi ifadesiyle ‘ataların toprağı’ olan El-Halil’e ilişkin El-Halil Anlaşması’nı iptal ettiğini açıklamıştı. Smotrich, El-Halil’deki Cebelu’l Halil bölgesinde yeni kurulan Doron yerleşiminin açılış töreninde yaptığı konuşmada, “El-Halil anlaşmalarını iptal ettik. Uzun yıllar boyunca Oslo Anlaşmaları’nın en akıl dışı maddelerinden biri yürürlükte kaldı. El-Halil’deki Yahudi yerleşimleri ve kutsal mekânlarla ilgili yetkiler El-Halil Belediyesi’ne verilmişti” demişti.
Smotrich’in açıkladığı ve İsrail ordusuna bağlı Sivil İdare bünyesindeki Yüksek Planlama Konseyi’nin onayladığı karar uyarınca, El-Halil’in Eski Şehir bölgesini kapsayan H2 bölgesindeki planlama ve inşaat yetkileri belediyeden alınıyor.
El-Halil... Oslo Anlaşması’nın sayfasını kapatıyor
El-Halil, 1997 yılında özel bir anlaşmaya tabi tutularak H1 ve H2 olarak iki bölgeye ayrılan Batı Şeria’daki tek Filistin kenti. El-Halil’de Yeniden Konuşlanmaya İlişkin Protokol olarak bilinen bu düzenleme, 1995 tarihli Oslo II Anlaşması’nın ve 1993’te Oslo Anlaşmaları kapsamında başlayan İsrail-Filistin barış sürecinin devamı niteliğindeydi.
El-Halil Anlaşması uyarınca İsrail, kentin yaklaşık yüzde 80’ini oluşturan H1 bölgesinden askerlerini çekti. Bu bölgede güvenlik ve sivil işlerin sorumluluğu Filistin yönetimine devredildi. Buna karşılık İsrail, kentin yüzde 20’sini oluşturan H2 bölgesindeki güvenlik kontrolünü elinde tuttu. Eski Şehir’i, Harem-i İbrahim’i ve El-Halil’deki Yahudi yerleşimini kapsayan bu bölgede sivil idare ise Filistin yönetimine bırakıldı.
Smotrich, “Bu, sıradan bir planlama adımından çok daha fazlası; tarihî bir düzenleme. Yerleşim devrimini sürdürüyor, yönetimi güçlendiriyor ve Yahudiye ve Samiriye’de (Batı Şeria) İsrail egemenliğini derinleştiriyoruz” dedi. Smotrich’e göre bu adım, El-Halil’deki tüm ‘dinî ve tarihî mekânlar’ için geçerli olacak. Bu karar, El-Halil’in merkezindeki Eski Şehir’de Oslo döneminin sona ermesi anlamına geliyor.
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentinde, elinde oyuncak tabanca taşıyan İsrailli bir çocuk, Mart 2024 (AFP)
Filistinliler kararı kabul etmedi. Filistin Devlet Başkanlığı, adımın El-Halil kentinin siyasi ve hukuki statüsünü ve kentle ilgili imzalanan ikili anlaşmaları etkilediğini belirterek bunun tehlikeli sonuçları olabileceği uyarısında bulundu. El-Halil Belediyesi de kararı reddederek kabul etmeyeceğini açıkladı.
Ancak sahadaki durum farklı. İsrail, Harem-i İbrahim de dâhil olmak üzere El-Halil’in merkezindeki her şey üzerinde giderek daha fazla kontrol sahibi oluyor.
Smotrich’in ‘El-Halil anlaşmalarını iptal ettiğini’ açıklamasından yalnızca bir gün sonra, Harem-i İbrahim’in yakınında bir Yahudi din okulunun inşası için büyük çaplı bir projeye onay verildi. Yedioth Ahronoth gazetesi, din okulunun inşasına Filistin belediyesinin onayı alınmaksızın izin verildiğini ve bunun onlarca yıldır ilk kez yaşandığını bildirdi.
Smotrich, Harem-i İbrahim’de çatının yenilenmesi çalışmalarını kutlamak amacıyla yaptığı konuşmada, “Makpela Mağarası, İsrail halkının egemenlik hakkına sahip olduğu ilk mülktür. Efendimiz İbrahim’in satın aldığı bu yer, bu topraklar üzerindeki egemenliğimizin simgesi hâline geldi” dedi.
Hafızayı pekiştirmek için yapılan ziyaretler
Ancak her şey güç kullanılarak dayatılamıyor. Ana ibadet bölümünün dışında, öğretmenlerin öğrencilere Harem-i İbrahim’in tarihini, önemini ve burada yaşanan katliamı anlatmaya çalıştığı bir okul gezisi düzenleniyordu.
El-Halil’in Eski Şehir bölgesinde bir Filistinli şekerci (Şarku’l Avsat)
Öğretmen Şerife Duveyk, Şarku’l Avsat’a, çocukların Harem-i İbrahim hakkında hiçbir şey bilmediklerini fark ettikten sonra onları buraya getirmeyi göze aldığını söyledi. Çocuklar, adeta bir maceraya çıkmışçasına heyecanlıydı. Askerlerin önünden aranmadan nasıl geçtiklerini ve buraya yeniden geleceklerini anlatıyorlardı. Duveyk, Yahudilerin her Filistinlinin unutmasını istediği bu yeri çocukların ziyaret etmesinin gerekli olduğunu belirtti.
Hacı Abdülaziz Ebu Haltem de Harem-i İbrahim’i ve Eski Şehir’i ziyaret etmek için uzaktaki Tarkumiye beldesinden geldiğini söyledi.
Ebu Haltem, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Riskler ve uzun bekleme süreleri nedeniyle sık sık gelemiyorum. Ancak bu kez riski göze almaya karar verdim. Gerçekten de Harem-i İbrahim’e ulaşmadan önce beklemekten yoruldum” dedi.
Yahudiler ise aynı sıkıntıları yaşamıyor. Mekânın Yahudi kimliğini öne çıkarmak amacıyla yoğun güvenlik önlemleri eşliğinde buraya geliyorlar.
El-Halil’deki Eski Şehir’in eteklerinde, dikenli tel örgünün ardındaki evler (Şarku’l Avsat)
El-Halil’in merkezindeki 500 yerleşimciyi yaklaşık bin 500 İsrail askeri koruyor.
Harem-i İbrahim’in duvarlarının çevresinde de İsrail bayrakları bulunuyordu. Bu, tarih anlatısını mümkün olan her yolla görsel olarak yerleştirme çabasının bir başka örneğiydi.
Arap mahallelerinin merkezindeki geniş alanlarda da çok sayıda İsrail bayrağı görmek mümkündü.
Komşular arasında çatışma
Harem-i İbrahim’den çok uzak olmayan ve kente hâkim bir noktadan bakıldığında, Eski Şehir’in geniş kesimlerinde Yahudilerle Filistinlilerin iç içe yaşadığı alanlar dikkat çekici bir manzara oluşturuyor. Yahudiler, daha önce Araplara ait olan dükkânların üst katlarında oturuyor, evlerini Filistinlilerin evlerinden yalnızca duvarlar ayırıyor.
7 Ekim’den önce Filistinlilerin dükkânlarını açabildiği dönemde, dükkân sahipleri yerleşimcilerin yukarıdan attığı cisimlerden korunmak amacıyla sokağın üzerini dikenli tel örgülerle kaplamak zorunda kalmıştı. Bugün ise bu dükkânların tamamı kapalı.
Beyt İbrahim, Beyt Hadassa, Beyt Romano ve Tel Rümeyda’daki yerleşimciler tam koruma altında yaşarken, önceki yıllarda bölgede çok sayıda Filistinli, askerleri veya yerleşimcileri bıçakladıkları ya da bıçaklama girişiminde bulunacakları iddiasıyla öldürüldü.
Bütün bunlara rağmen Mahmud Muhamire evini terk etmedi. Evinin arkasına, onu Şüheda Caddesi’nden ayıran, sıkıca kapatılmış ahşap bir kapı yerleştirilmişti.
İsrailliler, olası hiçbir temasın kurulmasını istemiyordu.
Oradaki son kapı da Eski Şehir’in sokaklarını kapatan çok sayıda kapıdan, güvenlik bariyerlerinden ve kameralardan oluşan geniş sistemin bir parçasıydı.
16 Mayıs 2026 tarihinde, işgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentinde yerleşimcilerin haftalık gezisi sırasında çekilmiş bir fotoğrafta görülen İsrailli askerler (Reuters)
Bölgesinde yerleşimcilere en yakın komşu olarak bilinen Muhamire, sürekli bir endişe içinde yaşadığını, bu durumun 7 Ekim’den sonra kâbusa dönüştüğünü söyledi.
Muhamire Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Bizi her zaman rahatsız ediyorlardı, ancak 7 Ekim’den sonra hayat yaşanmaz hâle geldi” dedi. İkinci İntifada’dan önceki refah dolu günleri hatırlayan Muhamire, bu dönemin uzun sürmediğini belirterek, “Birlikte yaşıyorduk. Bir hayat vardı ama artık yok” ifadelerini kullandı.
Muhamire, evinin çatısından, eskiden tamamen Araplara ait olan ancak bugün bütünüyle Yahudilerin kontrolüne geçen mahallelere baktı. Evleri ele geçiriyor ve üzerlerine İsrail bayrağı asıyorlar. Buna rağmen Muhamire, evini terk etmeyi düşünmediğini belirterek, “Buradan gitmeyeceğim” dedi.
“Gitmeyeceğiz” sözü, Batı Şeria’daki tüm Filistinlilerin benimsediği bir slogana dönüştü. Ancak hepsi bu sözü yerine getirebilecek durumda değil. Zira bugün çatışma tarihinin en aşırı sağcı İsrail hükümetiyle ve en şiddet yanlısı yerleşimcilerle karşı karşıyalar.
İsrail hükümeti bugün, Ürdün Nehri ile Akdeniz arasındaki coğrafi alanın yalnızca tek bir meşru ulusal egemenlik talebine yer olduğunu savunan ve Yahudilerin tam egemenliğini öngören ‘karar planını’ hayata geçirmek için çalışıyor.
İsrailli insan hakları örgütü B’Tselem, İsrail’i Batı Şeria’da eş zamanlı bir dizi politika uygulamakla suçladı. Örgüte göre bu politikalar, Filistinlileri bir halk olarak ortadan kaldırmayı amaçlayan daha kapsamlı bir projenin parçası. Bütün bunlar bugün El-Halil’in Eski Şehir bölgesinde yaşanıyor. El-Halil, İsrail açısından Batı Şeria’nın geri kalanında yaşanması istenenlerin bir tür provası olabilir.
Harem-i İbrahim’den ve Eski Şehir’den ayrılırken en eski dükkânlardan birinin önünden geçtik. Dükkânın cephesine, üzerine Mahmud Derviş’in meşhur “Eskiden Filistin’di adı… Şimdi Filistin’dir adı” dizelerinin işlendiği büyük bir Filistin haritası asılmıştı.
Irak, Ortadoğu savaşı nedeniyle 60 milyar dolarlık zarara uğradıhttps://turkish.aawsat.com/arap-d%C3%BCnyasi/5330418-irak-ortado%C4%9Fu-sava%C5%9F%C4%B1-nedeniyle-60-milyar-dolarl%C4%B1k-zarara-u%C4%9Frad%C4%B1
Irak, Ortadoğu savaşı nedeniyle 60 milyar dolarlık zarara uğradı
Bağdat’taki Şorca Pazarı, 13 Ekim 2026 (AFP)
Irak, Ortadoğu savaşının başlaması ve Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğinin aksaması nedeniyle petrol gelirlerinde yaşanan sert düşüşün ardından yaklaşık 60 milyar dolar kayba uğradı. Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre, bu açıklamayı Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin yaptı.
Şubat ayında savaşın başlamasından bu yana ekonomik kriz yaşayan Irak’ın, gelirlerinin yüzde 90’ını karşılayan petrol ihracatı birkaç ay boyunca ciddi ölçüde geriledi. Bu durum hükümeti iç borçlanmaya yönelmek zorunda bıraktı. Tüketim mallarının fiyatları yükselirken ülkenin döviz rezervleri yaklaşık 20 milyar dolar azaldı.
Hüseyin, perşembe akşamı Roma’da İtalyan mevkidaşıyla yaptığı görüşmede, “Irak, ABD ile İran arasında yaşanan son savaş sırasında yaklaşık 60 milyar dolar zarara uğradı” dedi. Açıklama, Hüseyin'in ofisinden yapılan duyuruda yer aldı.
Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) üyesi Irak, savaş öncesinde günde yaklaşık 4 milyon varil petrol üretiyor, bunun yaklaşık 3,5 milyon varilini ihraç ediyordu. Petrol ihracatının büyük bölümü ülkenin güneyinden Hürmüz Boğazı üzerinden gerçekleştiriliyordu.
Irak’tan gelen ve Suriye’deki Baniyas Petrol Terminali’ne doğru yol alan petrol tankerleri, 14 Mayıs 2026 (Reuters)
Ancak savaşın başlamasından bu yana İran, küresel enerji arzı açısından kritik öneme sahip bu boğazdaki deniz trafiğini kısıtladı. Bu durum, depolama tanklarının dolması üzerine Irak’ı petrol sahalarının büyük bölümünde üretimi durdurmak zorunda bıraktı. Irak ayrıca, Suriye üzerinden tankerlerle sınırlı miktarda petrol ihraç etmeye, Türkiye’ye ise boru hattı aracılığıyla petrol göndermeye yöneldi.
Irak’ın petrol ihracatında yaşanan sert düşüşün ardından ihracat son dönemde yeniden artış gösterdi. Petrol Bakanlığı’nın verilerine göre, 1-21 Eylül döneminde günlük 2,6 milyon varile ulaştı.
Uluslararası Para Fonu (IMF) bu hafta yaptığı açıklamada, Irak’ın savaş nedeniyle ulaşımda yaşanan aksamalardan en fazla etkilenen ülkeler arasında yer aldığını belirtti.
Ekonomik krizin derinleşmesi üzerine Irak Merkez Bankası geçen hafta, üç yılı aşkın sürenin ardından ilk kez doların resmî döviz kurunu yükseltti.
Irak, ithalatı finanse etmek, dinarın istikrarını sağlamak ve kamu çalışanları ile emeklilerin maaşlarını ödemek için büyük ölçüde petrol satışlarından elde ettiği döviz gelirlerine bağımlı. Kamu çalışanları ve emekliler, nüfusu 46 milyonu aşan ülke halkının yaklaşık yüzde 20’sini oluşturuyor.
Irak yönetimi, ekonomik kaynaklarını çeşitlendirmeyi ve petrol dışı gelirlerin toplam gelirler içindeki payını 2037 yılına kadar yüzde 10’dan yüzde 45’e çıkarmayı hedefliyor.
Fas’ta Dünya Kupası öncesinde işitme engelli ve normal işiten öğrencileri buluşturan ilk kapsayıcı üniversitehttps://turkish.aawsat.com/arap-d%C3%BCnyasi/5330188-fas%E2%80%99ta-d%C3%BCnya-kupas%C4%B1-%C3%B6ncesinde-i%C5%9Fitme-engelli-ve-normal-i%C5%9Fiten-%C3%B6%C4%9Frencileri
Fas Prensesi ve Lalla Esma Vakfı Başkanı Lalla Esma, kapsayıcı üniversitenin açılış töreninde (Fas Haber Ajansı – MAP)
Londra:Kevser Vekil
TT
Londra:Kevser Vekil
TT
Fas’ta Dünya Kupası öncesinde işitme engelli ve normal işiten öğrencileri buluşturan ilk kapsayıcı üniversite
Fas Prensesi ve Lalla Esma Vakfı Başkanı Lalla Esma, kapsayıcı üniversitenin açılış töreninde (Fas Haber Ajansı – MAP)
Fas, işitme engelli ve işitme güçlüğü yaşayan öğrencilerle normal işiten öğrencileri aynı sınıflarda buluşturan, mesleki ve sosyal entegrasyonu hedefleyen benzeri görülmemiş bir üniversiteyi hayata geçirerek eğitim alanında yeni bir model başlattı.
Bu adım, beşerî sermayenin yeniden şekillendirilmesi, bilimsel mükemmeliyetin geliştirilmesi ve sağlık alanında inovasyonun teşvik edilmesi çerçevesinde atıldı. Klinik tedavileri, teknolojik eğitimi ve mesleki formasyonu bir araya getiren yeni bir akademik modelin önünü açan girişim, Fas’ın İspanya ve Portekiz ile birlikte 2030 Dünya Kupası gibi büyük uluslararası organizasyonlara hazırlandığı bir dönemde gerçekleşiyor. Bu organizasyonlar, farklı ihtiyaçlara sahip ziyaretçilerin ağırlanması konusunda ülkeye önemli sorumluluklar yüklüyor.
Tıp, teknoloji ve mesleki eğitimi buluşturan akademik model
Lalla Esma Üniversitesi, yaklaşık 3 bin 500 öğrenciyi ağırlayacak şekilde tasarlanan dört ana okuldan oluşuyor. Üniversite bünyesinde, mesleki eğitim sertifikasından temel yeterliliklere ve yüksek lisans derecesine kadar uzanan, işitme bilimleri alanında tamamen ücretsiz bir eğitim programı sunulacak.
Eğitim kurumunun bünyesinde, konuşma ve dil terapisi, klinik psikoloji ve bilişsel davranışların uygulamalı analizi alanlarında eğitim veren İşitme Bilimleri, İletişim ve Klinik Sinir Bilimleri Okulu da bulunuyor. Ayrıca kulak burun boğaz cerrahlarına ileri düzey koklear implant cerrahisi alanında uzmanlık diplomaları verilecek.
İşaret Dili, Sözlü Çeviri ve Erişilebilirlik Okulu ise kapsayıcı medya ve özel eğitim alanlarında uzmanlar yetiştirecek. Sistemin diğer bileşenlerini, yapay zekâ ve dijital sanat tasarımına odaklanan Kapsayıcı Teknolojiler Okulu ile mutfak sanatları, pastacılık ve çikolata üretimi alanlarında eğitim veren Kapsayıcı Meslekler Okulu oluşturacak.
Paris, Chicago, Leuven ve Montpellier’deki kurumlarla uluslararası iş birlikleri
Üniversitenin bilimsel yönetimi ve araştırma faaliyetleri, geniş bir uluslararası akademik ve hastane iş birliği ağına dayanıyor.
Bu iş birliklerinin başında, Fransa’nın başkenti Paris’te bulunan ve Avrupa’nın işitme ile konuşma alanındaki ilk uzmanlaşmış merkezlerinden biri olarak tanımlanan Reconnect Üniversite Hastanesi Enstitüsü ile kurulan stratejik ortaklık geliyor. Institut Pasteur’ü ve Paris Kamu Hastaneleri Kurumuna bağlı üç hastaneyi —Necker Çocuk Hastanesi, Pitié-Salpêtrière Hastanesi ve Lariboisière Hastanesi— bir araya getiren bu ortaklık sayesinde sağırlığın gen tedavisi ile çocuk ve yetişkin işitme sağlığı alanlarındaki ileri araştırmaların aktarılması hedefleniyor.
İş birliği ağı, Batı dünyasında faaliyetlerini sürdüren en eski tıp fakültesinin mirasını taşıyan Fransa’daki Montpellier Üniversitesi’nin yanı sıra Audiocampus ve Cochlear Academy kurumlarını da kapsıyor. Şarku'l Avsat'ın edindiği bilgiye göre bu ortaklıklarla koklear implant alanındaki uzmanlık eğitiminin aktarılması amaçlanıyor.
Belçika ile imzalanan niyet mektubu da uluslararası iş birliklerinin önemli bir parçasını oluşturuyor. Leuven Katolik Üniversitesi, Léonard de Vinci Yüksekokulu ve Fransızca konuşulan Belçika’nın ilk koklear implant merkezi olan Saint-Luc Üniversite Klinikleri arasındaki iş birliği, koklear implant uygulamalarına ilişkin Fransızca klinik eğitimin güçlendirilmesini hedefliyor.
Chicago’daki bir Amerikan akademik kurumuyla yapılan ortaklık ise uygulamalı davranış analizi alanında bilimsel uzmanlık sağlanmasını öngörüyor.
Uluslararası ortaklıklar, Muhammed V Üniversitesi ve Fas Ulusal Radyo ve Televizyon Şirketi ile yürütülen yerel iş birlikleriyle tamamlanıyor. Bu çalışmalarla kapsayıcı mesleki ve medya alanlarında yeni kariyer yollarının oluşturulması amaçlanıyor.
İnovasyonu destekleyen 7 bilimsel ve uygulamalı laboratuvar
Uluslararası iş birliklerini, üniversite kampüsünde kurulacak yedi gelişmiş bilimsel ve uygulamalı laboratuvar tamamlıyor.
Bunlar arasında, işaret dilleriyle iletişim kurmayı öğrenen insansı robotların ve yapay zekâ uygulamalarının geliştirilmesine yönelik inovasyon laboratuvarı öne çıkıyor. Kamu yayıncılığı kurumunun desteğiyle donatılan hareket laboratuvarında ise dijital görüntüleme, sanal karakter üretimi ve eğitsel video içeriklerinin hazırlanması üzerinde çalışılacak.
Üniversite bünyesinde ayrıca girişimciliğe, beceri geliştirmeye ve iş kurma süreçlerine odaklanan bir iş geliştirme merkezi bulunacak. Anatomi laboratuvarları ile ileri işitme testlerinin gerçekleştirileceği birimler de karmaşık cerrahi işlemlerin simüle edilmesine ve yardımcı işitme cihazlarının gerçek uygulama öncesinde ayarlanmasına imkân sağlayacak.
Erişilebilirlik hedefi ve uluslararası organizasyonlara hazırlık
Kapsayıcı üniversitenin hedefleri yalnızca akademik eğitimle sınırlı kalmıyor. Kurum, Fas’ın İspanya ve Portekiz ile birlikte düzenleyeceği 2030 FIFA Dünya Kupası öncesinde ülkenin organizasyon kapasitesini geliştirmeyi amaçlayan stratejik bir rol de üstleniyor.
Üniversitenin 2027 yılına kadar Fas’ın farklı bölgelerinden ve yurt dışından öğrencilere kapılarını açması planlanıyor. Kurum, otelcilik, ulaşım, bankacılık ve spor tesisleri gibi sektörlerde çalışacak profesyonelleri ve karşılama personelini eğiterek işitme engelli ve işitme güçlüğü yaşayan ziyaretçilerle doğrudan iletişim kurabilecek uzmanlar yetiştirmeyi hedefliyor.
Bu yaklaşım, eğitim altyapısını kamu hizmetlerinin, stadyumların ve diğer tesislerin erişilebilirliğini artıracak önemli bir araca dönüştürüyor. Böylece Fas’ın, yaklaşan uluslararası organizasyonlarda beklenen küresel erişilebilirlik standartlarına uygun biçimde insan kaynağını geliştirmesi amaçlanıyor.
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة