Suikastının 60. yıldönümünde Kennedy ve Arap dünyası

Kolaj: Eduardo Ramon
Kolaj: Eduardo Ramon
TT

Suikastının 60. yıldönümünde Kennedy ve Arap dünyası

Kolaj: Eduardo Ramon
Kolaj: Eduardo Ramon

Sami Moubayed

John F. Kennedy, 26 Ağustos 1960’ta, iktidara gelmesine altı ay kala Temsilciler Meclisi’nin genç bir üyesiyken New York'taki Statler Hilton Oteli'nde Siyonist bir toplantıda yaptığı konuşmada şunları söyledi:

“İsrail ayakta kalacak ve zenginleşecek. Çünkü İsrail, umudun çocuğu ve cesurların evidir. Zorluklar onu yıldırmaz çünkü o, demokrasinin kalkanını, özgürlüğün kılıcını taşıyor.”

Bu konuşmasından aylar sonra ABD Başkanlığı koltuğuna oturan John Kennedy, ‘eski bir dostu’ olarak nitelendirdiği dönemin İsrail Başbakanı David Ben-Gurion'u Beyaz Saray'da ağırladı.

Ardından 15 Mart 1961 yılındaki başkanlık konferansında, bağımsız bir federal hükümet kuruluşu olan Ex-Im Bank’tan İsrail’e 25 milyon dolarlık bir kredi sağlanması kararı açıklandı.

Başkan Kennedy, İsrail'e silah ambargosunu kaldırmadan ve MIM-23 Hawk karadan karaya füzeler gibi gelişmiş silahların tedarikini onaylamadan önce İsrail'in Dimona şehrinde bir nükleer reaktör inşa edildiğini öğrendiğinde buna karşı çıkmadı ve bu konuyla soğukkanlılıkla ilgilenme kararı aldı.

Başkan Kennedy, Tel Aviv'le güçlü ilişkileri olmasına rağmen herkesin sevgisini kazanmış olmasından yararlanarak birçok Arap ülkesiyle de çok iyi ilişkiler kurmayı başardı. Arap liderler, Kennedy’nin başkan olarak seçilmesinden duydukları memnuniyeti ifade ederken, 20 Kasım 1963 tarihinde ABD’ Başkanı’na düzenlenen suikast haberini duyduklarında şok yaşadılar.

Al Majalla dergisi suikastının 60. yıldönümünde Kennedy’nin Arap dünyasıyla ilişkileri dosyasını açtı. Burada Kennedy’nin, kendisinden sonra göreve gelen ABD başkanları Jimmy Carter ve Bill Clinton gibi Ortadoğu'da herhangi bir barış anlaşması imzalanmasını sağlayamadığını, buna karşın kısa süren başkanlığı sırasında Araplar İsrail arasında herhangi bir bölgesel savaşın patlak vermediğini de belirtmek gerekiyor.

Kennedy, Harry Truman'dan sonra Gerald Ford'a kadar Ortadoğu’da bir savaşa tanık olmayan son ABD başkanıydı. Truman 1948 yılında Birinci Filistin Savaşı'nı yaşadı. Truman’dan sonra göreve gelen Dwight Eisenhower ise 1956'da Süveyş Savaşı'na tanık oldu ve bu savaşı durdurdu. Kennedy’den sonra göreve gelen Lyndon Johnson’ın döneminde 1967 yılındaki Haziran Savaşı patlak verdi. Ardından Başkan Richard Nixon döneminde 1973 Ekim Savaşı yaşandı.

Arap liderler, John Kennedy'nin 20 Ocak 1961'de ABD başkanı seçilmesini iyimserlikle karşıladılar. Çünkü Kennedy’nin Ortadoğu’da gerçek ve olumlu bir değişim yaratabileceğini düşünüyorlardı. Başkan Kennedy, seçilmesinden önce Filistin'i iki kez ziyaret etmiş, (ilki 1931'deydi) ve Fransa'nın Cezayir'deki sömürge politikalarını açıkça eleştirmişti. Yönetim kadrosuna Dışişleri Bakanı Dean Rusk, Ulusal Güvenlik Danışmanı McGurk Bundy ve Kahire Büyükelçisi John Baddow gibi Arap ülkelerine daha fazla açılmayı destekleyen tutumlarıyla tanınan kişileri seçti.

Kral Abdulaziz bin Suud ve Başkan Kennedy (Open Source)
Kral Abdulaziz bin Suud ve Başkan Kennedy (Open Source)

Kennedy, iktidara gelmeden önce fakir Arap ülkelerini desteklemek ve Sovyetler Birliği'nin bölgedeki nüfuzu ve hegemonyası altına girmelerini önlemek amacıyla Ortadoğu için BM ve Dünya Bankası'nın ortak denetiminde olacak özel bir fon kurulması çağrısında bulunmuştu. Bunun yanında başta Suudi Arabistan ve Ürdün olmak üzere ABD’nin bölgedeki müttefikleriyle olan köklü ilişkilerini de korumaya çalıştı.

Suudi Arabistan Kralı Abdulaziz bin Suud, Kennedy’nin başkanlık döneminin başlarında Zahran'daki ABD askeri üssüyle ilgili 1962 yılının nisan ayında süresi dolan anlaşmayı yenilemeyeceklerini açıklamıştı.

Suudi Arabistan Kralı Abdulaziz bin Suud, ABD'ye karşı daha sert bir tutum sergilemesi yönünde büyük bir baskı altındaydı. Bu yüzden Kennedy’nin başkanlık döneminin başlarında Zahran'daki ABD askeri üssüyle ilgili 1962 yılının nisan ayında süresi dolan anlaşmayı yenilemeyeceklerini açıkladı. Kennedy, bu şoku atlattı. İtidalli ve soğukkanlı bir şekilde Suudi Arabistan'ın üssü yönetmesine yardımcı olmak için teknik uzmanlar göndermek istediklerini, bununla birlikte Riyad'a 17 milyon dolar değerinde Amerikan silahı satmayı kabul ettiklerini söyledi. Kral Abdulaziz bin Suud, 1961 yılının kasım ayında tedavi için Boston'a gitti. Tedavisinin ardından taburcu edilen Kral Abdulaziz bin Suud, David Ben-Gurion'la görüşmesinden aylar sonra Başkan Kennedy ile ilk kez Washington'da görüştü.

Dönemin Ürdün Kralı Hüseyin bin Talal, Kral Abdulaziz bin Suud’dan sonra ABD'ye en yakın ikinci Arap liderdi. Şarku'l Avsat'ın Majalla'dan aktardığı analize göre Kral Hüseyin, ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından 1962 mayısında Beyaz Saray’a yazılan bir mektupta ‘Arap bölgesinde istikrarın anahtarı’ olarak tanımlanıyordu. Kennedy yönetimi, Kral Hüseyin’le olan güçlü ilişkilerini sürdürdü. Seleflerinin Ürdün’e yaptığı yardımların toplamı 45 milyon doları aşmazken, Kennedy o yıl Ürdün’e 60 milyon dolar değerinde mali yardım sağladı.

Kennedy'nin yeni dostları

Başkan Kennedy’nin karşı karşıya olduğu asıl ve en büyük zorluk, 1956 temmuzunda Asvan Barajı’nın inşası için Dünya Bankası’nın sağlaması planlanan finansmanı geri çekmesinden sonra Sovyetler Birliği’ne yaklaşmaya başlayan dönemin Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnasır ile yeni bir sayfa açmaktı. Kennedy, Abdunnasır’ı Doğu kampından çekip ABD yörüngesine katmak istiyordu ama İsrail'in bunu kabul etmeyeceğini de çok iyi biliyordu. Abdunnasır'la en fazla Soğuk Savaş'taki konumu yeniden yapılandırabilir ve ne ABD ne de Sovyetler Birliği tarafında olup tarafsız kalacağı dikkatli ve olumlu bir iş birliği yapabilirdi.

Abdunnasır, Arap dünyasındaki yeri etkilenmediği sürece ABD'den ekonomik yardım kabul etme fikrini prensip olarak reddetmedi. Ancak ABD ile yakınlaşmasının önünde öncelikle tarihi Arap-İsrail çatışması ve Kongo'daki iç savaş konusunda Kennedy ile yaşadığı anlaşmazlık gibi büyük zorluklar vardı. Beyaz Saray, o dönemde Abdunnasır'a düşman olan tarafa askeri destek sağlarken, Mısır Cumhurbaşkanı’nın Kongo’daki müttefiklerini uluslararası komünizmin takipçileri olarak tanımlanıyordu.

Dönemin ABD Dışişleri Bakanı’nın Ortadoğu İşlerinden Sorumlu Yardımcısı Phillips Talbot, Başkan Kennedy'ye Kongo konusunda Mısır'la yaşadığı fikir ayrılığını aşması ve Abdunnasır'la daha gerçekçi bir politika izlemesini tavsiye etti. Talbot, Kennedy'ye gönderdiği tavsiye mektubunda şunları yazdı:

“(Mısır Cumhurbaşkanı Cemal) Abdunnasır'la geniş kapsamlı bir anlaşmaya varılabileceğine hiç şüphemiz yok. Bunun yanında (Mısır ile Suriye arasındaki ortak yapıya atıfla) Birleşik Arap Cumhuriyeti'ne yapılacak mütevazı yardımın Mısır'daki sanayi ve aşırı nüfustan kaynaklanan devasa zorlukların üstesinden gelmelerinde ve (onlara) komünist bloğa tamamen bağımlı olmanın bir alternatifi olduğunu söylemede yardımcı olacağını düşünüyoruz.”

Suriye'de ayrılıkçı darbe

Talbot, Başkan Kennedy’ye Cemal Abdunnasır'ı Washington'a davet etmesini ve Mısır'ın o yıl yaşadığı ve mahsulün yüzde 35'inin yok olmasına ve 100 milyon dolar değerinde büyük kayıplara yol açan ‘acı hasat’ mevsimini telafi etmek için iki yüz bin ton buğday yardımında bulunulmasını önerdi.

Cemal Abdunnasır, Arap dünyasındaki yeri etkilenmediği sürece ABD'den ekonomik yardım kabul etme fikrini prensip olarak reddetmedi. Ancak ABD ile yakınlaşmasının önünde öncelikle tarihi Arap-İsrail çatışması ve Kongo'daki iç savaş konusunda Kennedy ile yaşadığı anlaşmazlık gibi büyük zorluklar vardı.

Ancak ABD yönetimi Mısır'la yakınlaşma projesine henüz son dokunuşlarını yapmamışken 28 Eylül 1961 tarihinde Şam'da Birleşik Arap Cumhuriyeti'ni deviren bir askeri darbe gerçekleşti. Suriye'nin yeni liderleri, dünyanın tüm başkentlerine gönderdikleri telgraflarda Abdunnasır'ın polis devletinden ve sosyalist politikalarından bıktıklarını yazdılar. Suriye'nin BM’deki bağımsız ve tam egemen devlet olarak üyeliğinin geri verilmesini talep ettiler. Başkan Kennedy, darbe günü ABD’nin Lübnan’da konuşlu 6’ncı Filosu’na ait gemileri ziyaret etmeyi planlıyordu. Fakat Suriye'nin yakınlarında bulunmamak ve ayrılıkçı darbenin ABD tarafından planlandığının düşünülmesini önlemek amacıyla ziyareti iptal etti. Ardından ABD yönetimi, 10 Ekim 1961 tarihinde Suriye’deki yeni rejimi resmen tanıma kararı aldı. Suriye'nin yeni Başbakanı Dr. Memun el-Kuzbari'ye bu kararla ilgili bir telgraf gönderildi. Ancak bu adım, Mısır Cumhurbaşkanı Abdunnasır'ı çileden çıkardı.

Kennedy, suikasttan birkaç dakika önce Dallas’ta otomobilinden halkı selamlarken (Getty Images)
Kennedy, suikasttan birkaç dakika önce Dallas’ta otomobilinden halkı selamlarken (Getty Images)

Ridgway Knight, ABD’nin yeni Şam büyükelçisi olarak atandı. Başbakan Kuzbari, ABD'den buğday, un ve pirinç almak için hiç vakit kaybetmeden Büyükelçi ile görüşmelere başladı. Büyükelçi, ABD Dışişleri Bakanlığı'ndan Suriye hükümetine acilen 15 milyon dolarlık kredi sağlamasını istedi. Şam, bu adıma Washington'daki en iyi büyükelçilerinden biri olan büyük şair Ömer Ebu Rişe’yi atayarak yanıt verdi. Ebu Rişe, Beyaz Saray'da sıcak bir şekilde karşılandı. Ebu Rişe, şiirlerine ve akıcı İngilizcesine hayranlığını ifade eden Kennedy ile iyi bir şahsi ilişki kurdu. Ancak Halep'in değerli şairi bile ABD Senatosu’ndaki Cumhuriyetçilerin muhalefeti nedeniyle ABD’den gerekli krediyi alamayınca Kuzbari hükümeti yardım için Batı Almanya'ya yönelmek zorunda kaldı. Almanlar 25 milyon dolarlık bir yardımda bulunmayı teklif ettiler. Ancak Kuzbari, Suriye'nin ihtiyacının en az 40 milyon dolar olduğunu söyledi. Bunun üzerine Bank of America (BofA) devreye girerek, Birleşik Arap Cumhuriyeti döneminde Abdunnasır'ın 1958 tarihli Tarım Reformu Kanunu ve Temmuz 1961'de bankaların kamulaştırılmasına ilişkin kararlar çerçevesinde uyguladığı sosyalist politikanın etkilerinin aşılması için Şam hükümetine 5 milyon dolarlık bir kredi sağladı.

Johnson'ın Filistinli mültecilerle ilgili planı

Suriye’deki ayrılıkçı dönemin sonlarında başbakanlık görevini üstlenen Halid el-Azm, yaptığı bir açıklamada şunları söyledi:

“ABD’nin politikası, komünizme saldırmayı, mültecileri yeniden yerleştirmeyi ve İsrail'e garanti vermeyi amaçlayan politikasını gerçekleştirecek bir hükümetin Suriye'de kurulabileceğine inanarak ayrılıkçı harekete karşı çıkmamak yönünde değişti. Ardından hükümetimin tutumu nedeniyle beklentileri olmadı ve hayal kırıklığına uğradı. Bu yüzden Kennedy, yeniden Abdunnasır’ı destekleyerek önceki planına geri döndü.”

ABD Dışişleri Bakanlığı'ndan bazı isimler, 1949 yılında Suriye'deki ilk darbenin mimarı Hüsnü Zaim'in yapığı eski bir öneriye dayanarak, 200 bin mültecinin Suriye'ye yerleştirilmesi fikrini öne sürdüler.

O dönemde Ortadoğu’daki sorunların temelinde Arap-İsrail çatışması vardı. Bu durum ve bu sorundan kaynaklanan; başta mülteci meselesi ve geri dönüş hakkı olmak üzere tüm zorluklar halen devam ediyor. Kennedy yönetimi, bölgede bir barış süreci önerecek kadar ilerleme kaydedemedi, ancak Filistinli mülteciler sorununun çözümü için çaba gösterdi. Kennedy döneminin başlarında Filistinli mülteci sayısı komşu ülkeler, Batı Şeria ve Gazze Şeridi'ne toplam 1,5 milyona ulaşmıştı. Kennedy, Ortadoğu'da sorunları çözerek ya da telafi ederek istikrarın yeniden sağlanabileceğini düşünüyordu. Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Dean Rusk, 13 Temmuz 1961 tarihinde Başkan Kennedy’ye bir mektup yazdı.

Mektupta şu ifadeler yer aldı:

“Araplarla İsrail arasında kalıcı bir çözüme ulaşmanın çok zor olduğu kabul edilse de mülteci meselesinde ilerleme kaydedilmesi, Arap ülkeleri ile İsrail arasında geçici bir uzlaşının anahtarı olabilir.”

Dönemin Carnegie Uluslararası Barış Vakfı Başkanı Joseph E. Johnson, mülteciler için özel elçi olarak seçildi. Başkan Kennedy, 1961 yılının ağustos ayında Johnson’ın atamasının yapıldığı kararı imzaladı ve 15 Ekim 1961 tarihinden önce bölgeyi ziyaret ederek mültecilerin durumu hakkında kendisine bir rapor sunmasını istedi. ABD Dışişleri Bakanlığı'ndan bazı isimler, 1949 yılında Suriye'deki ilk darbenin mimarı Hüsnü Zaim'in yapığı eski bir öneriye dayanarak, 200 bin mültecinin Suriye'ye yerleştirilmesi fikrini öne sürdüler. Johnson, hiçbir hayale kapılmadan bölgeye geldi ve mülteci sorununun hemen çözülemeyeceğini, en azından bunun bir nesil boyu süreceğini sık sık yineledi. Johnson’ın planı, Filistinli mültecilerin ya yeniden yerleştirilmeleri ya da tazminat ödenmesine fikrine dayanıyordu. Plana göre Filistinli mültecilerin her biri, kendi topraklarına dönmek ya da oluşturulacak bir fonla tazminatlarının ödeneceği başka bir ülkeye yerleştirilmek arasında seçim yapma hakkına sahipti.

İsrail, ABD’nin bu planını bütünüyle reddetti ve mültecilerin topraklarına dönüşünü ulusal güvenliğine tehdit olarak gördü. Ancak Johnson’ın görevini zorlaştıran bazı Arap ülkelerinin BM daimi temsilcilerinin Filistinli mültecilerin, 1947 tarihli Filistin’i Bölme Planı’nda önerilen Arap devletinin parçası olan köylere ve kasabalara geri dönmelerine ilişkin talepleriydi. İsrail parlamentosu Knesset, 6 Kasım 1961 tarihinde Johnson’ın planının reddedilmesi yönünde oy kullandı. Daha sonra Arap ülkeleri yeni bir öneriyle geldiler ve Tel Aviv hükümetinin el koymaması için Filistinli mültecilerin İsrail'deki mallarının kontrolü ve yönetimi hakkının BM’ye verilmesi çağrısında bulundular. Önerilerini oylanması için BM’ye sundular, ancak ABD’nin daimi temsilcisi öneri taslağına karşı oy kullandı. İsrail'in isteği üzerine Johnson, 1962 baharında her bir mülteci kampındaki koşulların ayrı ayrı görüşülmesi amacıyla yeniden bölgeye gönderildi. Ancak bu kez de başarılı olamayan Johnson, 3 Ocak 1963'te görevinin başarısız olduğunu açıkladı.

Irak

Kennedy yönetimi son olarak 14 Temmuz 1958'de ülkedeki monarşi rejimini deviren askeri darbe sırasında ABD ile ilişkileri gerilen Irak meselesiyle karşı karşıya kaldı.

Başkan Kennedy, 1962 nisanında dönemin Irak Başbakanı Abdulkerim Kasım hükümetini devirmek için Bağdat'ta bir askeri darbe yapma fikrini dikkatlice değerlendirdi. Kasım hükümeti düşünce duyduğu mutluluğu gizlemeyen Kennedy, yönetimine Irak'la daha önce askıya alınan silah anlaşmasının onaylanması talimatı verdi. Kennedy’nin ölümünden sonra anlaşma Bağdat'ın yeni yöneticileriyle yapıldı.

Kennedy yönetiminin ilk aylarında dönemin Irak Başbakanı Abdulkerim Kasım, İngiltere'den yeni bağımsızlığını kazanan Kuveyt'i işgal etmek ve ülkesine katmak amacıyla ordusunu seferber etti. İngiltere, Kuveyt'i korumak için beş bin asker göndererek Kasım’ın bu adımına karşılık verdi. Başkan Kennedy ise Abdulkerim Kasım'ı bu işten vazgeçirmek ve tehditlerini gerçekleştirmesini engellemek için ABD Deniz Piyadeleri’ni Bahreyn'de konuşlandırdı. Savaş patlak vermedi ve Irak Başbakanı Kasım, hızla geri adım attı. Kuveyt'e onu işgalden korumak için Suudi Arabistan liderliğindeki ortak Arap güçleri gönderildi. Kasım, 1963 yılının şubat ayındaki darbe sırasında öldürülene kadar başbakanlık görevine devam etti.

Başkan Kennedy, 1962 nisanında Irak Başbakanı Abdulkerim Kasım hükümetini devirmek için Bağdat'ta bir askeri darbe yapma fikrini dikkatlice değerlendirmiş, Kasım hükümeti düşünce duyduğu mutluluğu gizlememişti. Kennedy, yönetimindeki yetkililere Irak'la daha önce askıya alınan silah anlaşmasının onaylanması talimatı verdi. Ancak Bağdat'ın yeni yöneticileriyle yapılan 55 milyon dolar değerindeki anlaşma Kennedy’nin ölümünden sonra imzalandı.

Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir



Gazze’deki karmaşık durumun ortasında Barış Konseyi’nin taahhütleri sınanıyor

Gazze şehrinde yıkılan binaların enkazı arasında kurulan çadırların arasından geçen Filistinliler (AFP)
Gazze şehrinde yıkılan binaların enkazı arasında kurulan çadırların arasından geçen Filistinliler (AFP)
TT

Gazze’deki karmaşık durumun ortasında Barış Konseyi’nin taahhütleri sınanıyor

Gazze şehrinde yıkılan binaların enkazı arasında kurulan çadırların arasından geçen Filistinliler (AFP)
Gazze şehrinde yıkılan binaların enkazı arasında kurulan çadırların arasından geçen Filistinliler (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump’ın başkanlık ettiği Barış Konseyi’nin ilk toplantısı, çeşitli önerileri gündeme taşıdı. Washington yönetimi toplantının çıktısını Gazze Şeridi’nin yeniden imarı için finansman sağlanması ve Hamas’ın silahsızlandırılması başlıklarında özetlerken, Arap tarafı taleplerini Gazze Şeridi’nde ateşkes anlaşmasının tüm maddeleriyle uygulanması, uluslararası istikrar güçlerinin konuşlandırılması ve teknokrat komitenin Tel Aviv’in engellemeleri olmaksızın görev yapabilmesi üzerine yoğunlaştırdı.

40’tan fazla ülkeden temsilciler ile 12 ülkeden gözlemcinin katıldığı toplantının sonuçlarının uygulama aşamasında başarıya ulaşıp ulaşamayacağı ise tartışma konusu oldu. Şarku’l Avsat’a konuşan uzmanlar, özellikle İsrail’in geri çekilmemesi ve Hamas’ın silahsızlandırılmasına ilişkin net mutabakat sağlanamaması gibi başlıca engeller nedeniyle sürecin ciddi zorluklarla karşılaşabileceğini, bunun da anlaşmanın aksamasına ya da askıya alınmasına yol açabileceğini ifade etti.

Endişeler

Endonezya Devlet Başkanı Prabowo Subianto, Gazze Şeridi’ndeki barış sürecini zayıflatabilecek girişimlere karşı dikkatli olunması gerektiğini vurguladı.

Söz konusu açıklama, Subianto’nun, ABD Başkanı Donald Trump tarafından başlatılan Barış Konseyi’nin açılışına katılmasının ertesi gününde geldi. Toplantıda, İsrail saldırılarıyla büyük yıkıma uğrayan Gazze Şeridi’nin yeniden inşası ve bölgede uluslararası bir istikrar gücü oluşturulması konuları öne çıkmıştı.

Trump, ABD’nin konseye 10 milyar dolar bağışta bulunacağını açıklarken; Suudi Arabistan, Kazakistan, Azerbaycan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Fas, Bahreyn, Katar, Özbekistan ve Kuveyt’in Gazze Şeridi’ne yönelik yardım paketi için 7 milyar dolardan fazla katkı sağladığını belirtti.

Hamas’ın silahsızlandırılması gerektiğini vurgulayan Trump, hareketin söz verdiği üzere silahlarını teslim edeceğini ifade ederek, aksi halde ‘sert bir karşılık’ verileceği uyarısında bulundu. Trump, “Dünya şu anda Hamas’ı bekliyor… Şu an önümüzdeki tek engel o” dedi.

İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar da Barış Konseyi toplantısındaki konuşmasında Hamas ve diğer grupların silahsızlandırılması planına destek verdiğini açıkladı. Başbakan Binyamin Netanyahu ise toplantı öncesinde “Gazze silahsızlandırılmadan yeniden inşa olmayacak” mesajını vermişti.

Toplantıda konuşan ve yeni kurulan uluslararası istikrar gücünün komutanı olan General Jasper Jeffers, Endonezya, Fas, Kazakistan, Kosova ve Arnavutluk’un güç göndermeyi taahhüt ettiğini açıkladı. Gazze’ye komşu iki ülke olan Mısır ve Ürdün’ün ise polis ve güvenlik güçlerinin eğitilmesini üstlenmeyi kabul ettiği bildirildi.

Mısır Başbakanı Mustafa Medbuli, toplantıda yaptığı konuşmada Batı Şeria ile Gazze Şeridi arasındaki bağın korunmasının önemine işaret ederek, Filistin Yönetimi’nin Gazze Şeridi’ndeki sorumluluklarını yeniden üstlenebilmesi gerektiğini belirtti. Medbuli, Filistinlilerin kendi işlerini doğrudan yürütebilmesi ve teknokrat komitenin Gazze Şeridi’nin tüm bölgelerinde görev yapabilmesi çağrısında bulundu.

Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Muhammed bin Abdurrahman Al Sani ise konuşmasında Doha’nın nihai çözüme ulaşılması amacıyla Konsey’in çalışmalarına 1 milyar dolar katkı sağlayacağını duyurdu. Al Sani, Trump liderliğindeki Barış Konseyi’nin ‘20 maddelik planın tam ve gecikmeksizin uygulanmasını’ sağlayacağını ifade etti.

Yerinden edilmiş Filistinli amatör boksör Farah Ebu’l-Kumsan, Gazze şehrinde yıkılmış bir binanın kalıntıları önünde duruyor. (AFP)Yerinden edilmiş Filistinli amatör boksör Farah Ebu’l-Kumsan, Gazze şehrinde yıkılmış bir binanın kalıntıları önünde duruyor. (AFP)

El-Ahram Siyasi ve Stratejik Araştırmalar Merkezi’nde İsrail meseleleri analisti olarak görev yapan Dr. Said Ukkaşe, Barış Konseyi’nde ortaya konan çerçevenin net planlar içermediğini ve bunun anlaşmanın uygulanmasında karmaşaya, hatta tıkanma ve donmaya yol açabileceğini belirtti. Ukkaşe, ABD Başkanı Donald Trump’ın, engellerin giderilmesi ve gerekli mutabakatların sağlanmasına odaklanmadan konseyi hızla devreye sokarak bir başarı elde etmeye çalıştığını ifade etti.

Filistinli siyasi analist Nizar Nazzal da benzer bir görüş dile getirdi. Nazzal, Konsey’in taahhütlerinin uygulama aşamasında sekteye uğrayabileceğini belirterek, ekonomik başlıklara -örneğin yeniden imar için fon sağlanmasına- ağırlık verildiğini, ancak açık bir yol haritası ortaya konmadığını söyledi. Güvenlik boyutunda ise Hamas’ın silahsızlandırılmasının gündeme getirildiğini, buna karşın İsrail’in çekilmesi ya da hareketin geleceği konusunda netlik bulunmadığını kaydetti.

Nazzal, siyasi yükümlülüklerden uzak bu yaklaşımın temel bir sorun teşkil ettiğini vurgulayarak, uluslararası istikrar gücünün konuşlandırılması, İsrail’in geri çekilmesi ve teknokrat komitenin yetkilendirilmesi gibi hassas başlıkların güvenlik alanındaki karmaşık dengeler nedeniyle gecikebileceğini ifade etti.

Hamas’ın önceliği

Hamas ise son günlerde ABD Başkanı Donald Trump’ın silahsızlanma yönündeki açıklamalarıyla doğrudan bir polemiğe girmekten kaçınmayı sürdürdü. Hareket, perşembe günü yayımladığı bildiride, Gazze Şeridi’ne ilişkin herhangi bir düzenlemenin ‘İsrail saldırılarının tamamen durdurulmasıyla’ başlaması gerektiğini vurguladı.

Hamas, akşam saatlerinde yaptığı bir başka açıklamada da Gazze’nin ve Filistin halkının geleceğine dair ele alınacak her türlü siyasi sürecin ya da düzenlemenin, ‘saldırıların bütünüyle sona erdirilmesi, ablukanın kaldırılması ve başta özgürlük ve kendi kaderini tayin hakkı olmak üzere Filistin halkının meşru ulusal haklarının güvence altına alınması’ temelinde şekillenmesi gerektiğini belirtti.

ABD’li arabulucu Bishara Bahbah ise perşembe günü basına yaptığı açıklamada, Hamas’ın silahsızlandırılmasının, mensuplarına güvence ve koruma sağlanmasına bağlı olduğunu ifade etti.

Ukkaşe, ABD ve İsrail’den gelen açıklamaların, silahsızlanma gerçekleşmeden Gazze Şeridi’nde saldırıların durmasının mümkün olmadığına işaret ettiğini savundu. Ukkaşe, Hamas’ın izlediği çizginin örgütün varlığını sürdürme isteğini yansıttığını belirterek, bunun anlaşma maddelerinin tamamlanmasına engel olabileceğini ve Washington’un istikrar gücünün yetkileri ile konuşlandırılma takvimini netleştirmemesi halinde savaşın yeniden başlayabileceğini söyledi.

Nazzal ise Hamas’ın tamamen tasfiyesi üzerinden bir müzakere yürütülmesinin mümkün olmadığını belirterek, hareketin geleceğinin kapsamlı biçimde ele alınması ve karşılıklı tavizlere dayalı formüller yerine gerçek ve ciddi mutabakatlara yönelinmesi gerektiğini ifade etti.


Amerika Birleşik Devletleri, Suriye'deki büyükelçiliğini yeniden açmayı planlıyor

29 Mayıs 2025'te Şam'daki büyükelçilik konutu üzerinde Amerikan bayrağının göndere çekilmesi töreninden (Arşiv)
29 Mayıs 2025'te Şam'daki büyükelçilik konutu üzerinde Amerikan bayrağının göndere çekilmesi töreninden (Arşiv)
TT

Amerika Birleşik Devletleri, Suriye'deki büyükelçiliğini yeniden açmayı planlıyor

29 Mayıs 2025'te Şam'daki büyükelçilik konutu üzerinde Amerikan bayrağının göndere çekilmesi töreninden (Arşiv)
29 Mayıs 2025'te Şam'daki büyükelçilik konutu üzerinde Amerikan bayrağının göndere çekilmesi töreninden (Arşiv)

Trump yönetimi, ülkedeki iç savaş sırasında 2012 yılında kapatılan Şam'daki ABD büyükelçiliğini yeniden açma planlarıyla ilgili olarak Kongre'ye bildirimde bulundu.

Associated Press (AP) tarafından elde edilen ve bu ayın başlarında Kongre komitelerine gönderilen bir bildirimde, Dışişleri Bakanlığı'nın "Suriye'deki büyükelçilik faaliyetlerinin olası yeniden başlatılmasına yönelik aşamalı bir yaklaşım uygulamayı" amaçladığı belirtildi.

10 Şubat tarihli bildirimde, bu planlara ilişkin harcamaların 15 gün içinde, yani gelecek hafta başlayacağı belirtilmişti; ancak planların tamamlanma tarihi veya Amerikalı personelin Şam'a kalıcı olarak ne zaman döneceğine dair bir zaman çizelgesi belirtilmemişti.

Şarku'l Avsat'ın AP'den aktardığına göre ABD yönetimi geçen yıldan beri, özellikle Beşşar Esed rejiminin Aralık 2024'te beklenen düşüşünden kısa bir süre sonra, büyükelçiliği yeniden açmayı değerlendiriyordu.

Yönetim, bu adımı Başkan Donald Trump'ın Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack'ın gündemindeki en önemli önceliklerden biri olarak belirledi.


İsrail’in Lübnan’ın doğu ve güney bölgelerine düzenlediği saldırılarda 8 kişi hayatını kaybetti

 İsrail’in Bekaa Vadisi’ne düzenlediği hava saldırılarından (Sosyal medya)
İsrail’in Bekaa Vadisi’ne düzenlediği hava saldırılarından (Sosyal medya)
TT

İsrail’in Lübnan’ın doğu ve güney bölgelerine düzenlediği saldırılarda 8 kişi hayatını kaybetti

 İsrail’in Bekaa Vadisi’ne düzenlediği hava saldırılarından (Sosyal medya)
İsrail’in Bekaa Vadisi’ne düzenlediği hava saldırılarından (Sosyal medya)

Lübnan’ın doğu ve güney bölgelerine dün düzenlenen İsrail hava saldırılarında en az 8 kişi hayatını kaybetti. İsrail ordusu, hedef alınan unsurların Hizbullah ile müttefiki Hamas mensupları olduğunu açıkladı.

Hizbullah’a yakın bir kaynak AFP’ye yaptığı açıklamada, Bekaa bölgesini hedef alan saldırılarda örgütün askeri komutanlarından birinin de hayatını kaybedenler arasında bulunduğunu bildirdi.

Yerel basında yer alan haberlerde, hayatını kaybedenler arasında Hizbullah’ta görevli bir yetkilinin de bulunduğu, söz konusu ismin eski milletvekili Muhammed Yaği’nin oğlu olduğu ve Hizbullah’ın hayatını kaybeden eski genel sekreteri Hasan Nasrallah’ın yardımcılığını yaptığı öne sürüldü.

İsrail, Kasım 2024’te bir yılı aşkın süren çatışmaların ardından varılan ateşkes anlaşmasına rağmen Lübnan’a yönelik hava saldırılarını sürdürüyor. İsrail ordusu genellikle hedefin Hizbullah olduğunu belirtirken, zaman zaman Hamas Hareketi’ni de vurduğunu açıklıyor.

Lübnan Ulusal Haber Ajansı (NNA), Bekaa bölgesindeki İsrail saldırılarının ilk belirlemelere göre altı kişinin ölümüne ve 25’ten fazla kişinin yaralanmasına yol açtığını, yaralıların bölgedeki hastanelere sevk edildiğini duyurdu.

İsrail ordusu ise Bekaa’daki Baalbek bölgesinde Hizbullah’a ait karargâhların hedef alındığını açıkladı.

Söz konusu saldırılar, ülkenin en büyük Filistin mülteci kampı olan Ayn el-Hilve’ye yönelik İsrail hava saldırılarından saatler sonra gerçekleşti. Lübnan Sağlık Bakanlığı, saldırılarda iki kişinin hayatını kaybettiğini bildirdi. İsrail ordusu ise kampta Hamas’a ait bir karargâhın hedef alındığını duyurdu.

NNA, İsrail’e ait bir insansız hava aracının (İHA) Sayda’ya bitişik kampı vurduğunu aktardı.

İsrail ordusu açıklamasında, kampta ‘Hamas mensubu militanların faaliyet gösterdiği bir karargâhın’ hedef alındığını belirterek, Lübnan’da Hamas’ın ‘yerleşmesine karşı’ operasyonlarını sürdürdüğünü ve “Hamas terör örgütü militanlarına karşı nerede faaliyet gösterirlerse göstersinler güçlü şekilde hareket etmeye devam edeceğini” kaydetti.

 Lübnan’ın Bekaa Vadisi’ndeki Baalbek şehrinin genel görünümü (Reuters)

Lübnan’ın Bekaa Vadisi’ndeki Baalbek şehrinin genel görünümü (Reuters)

Hamas yaptığı yazılı açıklamada, sivil kayıplara yol açtığını belirttiği saldırıyı kınadı.

Açıklamada, ‘işgal ordusunun ileri sürdüğü iddiaların’ reddedildiği belirtilerek, bunların ‘gerçekler karşısında dayanaksız bahaneler’ olduğu savunuldu. Hedef alınan merkezin, kampta güvenlik ve istikrarı sağlamakla görevli Ortak Güvenlik Gücü’ne ait olduğu ifade edildi.

Lübnan hükümeti geçen yıl, İsrail ile yaşanan ve binlerce Hizbullah mensubunun yanı sıra çok sayıda üst düzey ismin hayatını kaybettiği savaşın ardından zayıflayan Hizbullah’ın silahsızlandırılacağını taahhüt etmişti.

Lübnan ordusu geçen ay, İsrail sınırına yakın bölgeden başlayarak Litani Nehri’ne kadar uzanan alanı kapsayan planın ilk aşamasını tamamladığını açıkladı.

Ancak Hizbullah’ı yeniden silahlanmakla suçlayan İsrail, Lübnan ordusunun kaydettiği ilerlemeyi yetersiz bulduğunu duyurdu.

Beş aşamadan oluşan planın ikinci etabı ise Litani Nehri’nin kuzeyinden başlayarak, başkent Beyrut’un yaklaşık 40 kilometre güneyindeki Sayda’nın kuzeyinden Akdeniz’e dökülen Evveli Nehri’ne kadar uzanan bölgeyi kapsıyor.