Ambulans şoförü oğlunu bombardımanda kaybeden Gazzeli anne: Artık bu savaşı durdurun!

Gazze'deki durum her geçen gün çetinleşiyor. Binlerce sivilin İsrail saldırıları sonucu hayatını kaybettiği bölgede geride kalanlar hayata tutunmaya çabalıyor. Savaşta oğlunu yitiren Nawraz Ebu Libdeh, yaşadıklarını Independent Türkçe'ye anlattı

(AA)
(AA)
TT

Ambulans şoförü oğlunu bombardımanda kaybeden Gazzeli anne: Artık bu savaşı durdurun!

(AA)
(AA)

Dora Mengüç 

Hamas'ın 7 Ekim'deki saldırısı sonrası Gazze dehşeti yaşıyor.

İsrail ordusu daha fazla rehinenin serbest bırakılması için ateşkesin uzatıldığını açıkladı.

Hamas ise ateşkesin sadece 1 günlük uzatıldığını duyurdu.

Müzakereler geçici ateşkesi uzatmak için...

Eller tetikte ya da sürdürülebilir ateşkes ikilemindeki Gazze'de ise insani kriz sürüyor.

Savaş öncesinde zaten abluka altında olan Gazze ile halihazırdaki kent arasındaki fark bile uçurum misali.

7 Ekim'den önce 7 Ekim'den sonra: İki ayrı Gazze

Savaşın başından bu yana aboneleriyle bölgedeki gelişmeleri paylaşan Reuters haber ajansının Gazze'deki durumun öncesi ve sonrasına dair servis ettiği drone görüntüleri söze gerek bırakmıyor.

Görüntülerde iki farklı "gündelik hayat" tablosu ortaya çıkıyor.

7 Ekim öncesinde rutinine devam eden insanlar ve her şeye rağmen varlığını sürdüren bir şehir, savaş ile birlikte ise molozlar, yıkık binalar, yerle bir olmuş kent ve ölümün resmi tüm yalınlığıyla duruyor.

Gazze Şeridi'nde öldürülen Filistinlilerin sayısı 6 bin 150'den fazlası çocuk, 4 bini aşkını kadın olmak üzere 15 bini geçmiş durumda.

Save The Children'a göre binaların enkazlarından henüz resmi istatistiklere taşınmayan son bulmuş hayatlarla bu sayı bugün bilinenden çok daha yüksek olabilir.

Savaşta oğlunu kaybeden bir anne

Gazze'de İngiltere merkezli bir sağlık kuruluşu için çalışan Nawraz Ebu Libdeh, Independent Türkçe'ye susuzluk ile nasıl başa çıkmaya çalıştıklarını, bir anlamda savaş öncesi ile sonrası "Su doldurmak geleneksel yöntemler kullanmak zorundayız çünkü yaşadığımız yer artık yok; dolayısıyla su tanklarımız da yok" sözleriyle izah ediyor.

Gazzeli bir anne Nawraz Ebu Libdeh.

Yaşadıkları ise aslında susuzluktan çok daha fazlası.

7 Ekim'de Nawraz, oğlu Majid ve ailesiyle beraber amcasının evine taşınmak zorunda kaldı.

Majid, Gazze'de gönüllü olarak insanların tahliyesine yardımcı olan bir şofördü, öldürüldüğünde 27 yaşındaydı / Fotoğraf: Nawraz Ebu Libdeh arşivi
Majid, Gazze'de gönüllü olarak insanların tahliyesine yardımcı olan bir şofördü, öldürüldüğünde 27 yaşındaydı / Fotoğraf: Nawraz Ebu Libdeh arşivi

27 yaşındaki oğlu Majid geride bıraktıkları eşyaları almak için Gazze'ye döndü.

Annesi oğlunun ambulans şoförü olduğunu, hiçbir siyasi yapılanma ya da örgütle ilişkisinin olmadığını anlatıyor.

Majid, Gazze'ye geri döndüğünde taksici arkadaşları ile karşılaşmış.

"Geride kalanların tahliyesi için gönüllü olur musun?" sorusuna kayıtsız kalamayıp kabul etmiş.

Sonrası bombardıman...

"9 Ekim 2023 Pazartesi, saat 15'ti" diyor annesi Nawraz. 

Ömrünün geri kalanı boyunca unutamayacağı tarih aklına tüm detaylarıyla kazınmış. 

Oğlu Majid'in bulunduğu mahalle o gün, o saat İsrail'in geniş çaplı bombardımana maruz kalmış. 

Majid'in geride kalanları tahliye için gönüllü kullandığı taksi de öyle...

Majid'in bulunduğu bölge saldırıya uğradıktan sonra taksiden geriye kalan / Fotoğraf: Nawraz Ebu Libdeh arşivi
Majid'in bulunduğu bölge saldırıya uğradıktan sonra taksiden geriye kalan / Fotoğraf: Nawraz Ebu Libdeh arşivi

27 yaşındaki Majid'den geriye kalanlar ise annesi Nawraz'a siyah bir plastik torba içinde veriliyor.

21. yüzyılın siyahla beyaz kadar birbirine zıt dünyasında yer, coğrafya, zaman değişse dahi bazı şeyler hiç değişmiyor. 

Nawraz Ebu Libdeh'in Independent Türkçe ile oğlunun ölümü sonrası paylaştığı görüntülerin habercilik lügatındaki adı "Aftermath", tam Türkçesiyle "Netice, durum, vaziyet" ya da "Olay sonrası" diye özetlenebilir. 

Ama kesinlikle tüm bu sıfat ve adlandırmaların çok ötesinde. Görüntülerin gerçekliği ne kadar ortadaysa, bir o kadar paylaşılabilecek gibi değil: Bedenden ayrılmış bir kafa, kopmuş bir kulak, sağa sola saçılmış iç organlar... 

"Ruhumuz, kalbimiz paramparça"

Gazzeli savaş mağduru Nawraz Ebu Libden, 53 yaşında, 6 çocuk annesi. 

Independent Türkçe ile paylaştığı video mesajını kayda alırken fonda iki ses var; çocukların her şeye rağmen kahkahaları ve savaş uçaklarının uğultulu sesleri:

Savaşın üçüncü gününde oğlum ambulans görevlisi ve taksi şoförü olarak çalışıyordu. İnsanları Er-Rimel bölgesinden tahliye ediyordu. O gün bölgenin tümünü yok etmek için harekete geçtiklerinde, taksi durağının yakınındaki binayı yok ettiler. Oğlum o gün şehit oldu. Çok üzücü bir hikaye, ailemizin kaybı çok büyük. Hepimiz o zaman beri çok üzgünüz. Ruhumuz, kalbimiz paramparça... Hayat eskiden olduğu gibi değil... Çocuklar, babası, kardeşleri ve ben annesi olarak çok üzgünüz. Tüm ailemiz çok kederli"

Nawraz Ebu Libdeh'in kaybı çok büyük.

Çevresindeki birçok ailenin çocuğunu yitirdiğini söylüyor.

Nawraz Ebu Libdeh (Independent Türkçe)
Nawraz Ebu Libdeh (Independent Türkçe)

Geriye kalan çocuklar hayatlarını korku içinde sürdürüyor.

Onlardan biri de ağabeyini saldırıda kaybeden Zein Ebu Libdeh.

Sadece 9 yaşında...

Annesi aracılığıya gönderdiği ses kaydı Gazzeli çocukların ruh halini yansıtıyor:

Merhaba, benim adım Zein bu Libdeh, 9 yaşındayım. Şu anda ailemle birlikte Er-Rimel bölgesindeki evimden kaçtığım için Han Yunus'ta yerinden edilmiş olarak yaşıyorum. Şu ana kadar 5 kez yer değiştirmek zorunda kaldık. Her seferinde yeni bir eve gittiğimizde İsrail hava saldırılarıyla mahalleyi bombalıyor. Bu hava saldırılarından birinde ağabeyim hayatını kaybetti. Ona "Hoşça kal!" diyebilecek bir şansım bile olmadı. Hayatımız sonsuza dek değişti. Su ve elektriğimiz yok. Tuvalete zor gidip geliyorum. Eskiden telefonda videolar izlemeyi severdim ama şimdi telefonu açmaktan korkuyorum çünkü çocuk bedenlerinin parçalara ayrıldığı görüntülerle dolu. Komşularımı ve arkadaşlarımı özlüyorum. Artık oyun oynamıyorum, oynayamıyorum. Hayatımız sadece korkuyla dolu, bir kabus gibi. Allahım çok yorgunuz. Lütfen savaşı sona erdirin! Savaş sona erse bile hayat nasıl aynı olabilir ki? Evimiz bombalandı ve mahallemiz artık yok..."

"Yeter artık, her gün ölüm, ölüm, ölüm!"

İsrail'in hava saldırısında hayatını kaybeden Majid'in Türkiye'de yaşayan yeğeni Adem El Tamimi de öfkeli...

Arkadaşlarının, kardeşlerinin yaşamını yitirdiğini anlatıyor.

Eskiden oyun oynamak için eline aldığı telefondan neden uzaklaştığını "Telefonda çocukların, masumların parça parça olup öldüğünü görüyorum" cümleleriyle aktarıyor, devamında söyledikleri kısa ve net: 

Çok kıymetli birisini, dayımı kaybettim. Ne olur bu savaşı bitirin, Gazze'yi kurtarın. Yeter artık her gün ölüm, ölüm, ölüm!"

Kendi kentinde sürgün olmak...

İsrail 8 milyar dolarlık savaş bütçesini onayladı.

Dünyada aklı başında olan herkes tam ateşkes istiyor.

Gazze'ye yönelik bombardıman sonrası hayatını kaybedenler arasında hamile kadınlar da var. 

Ebu Libdeh, kendi şehirlerinde sürgün olduklarını anlatırken, dün ile bugün arasındaki farkı yani iki ay öncesi göre ne yaşadıklarından da bahdesiyor:

Eskiden Er-Rimel bölgesinde, Gazze'de yaşıyordum. Han Yunus bölgesinde tam beş kez tahliye edildik. Savaş sonrası ilkin Han Yunus'taki kampta yaşıyordum. Bulunduğumuz yerin etrafındaki tüm evlere ateş açtılar. Ardından Han Yunus'ta başka bir bölgeye tahliye olduk ve yine ateşe tutulduk. Şimdi ise dedemin evine taşındık. Aynı evin içinde yaklaşık 32 kişi yaşıyoruz. Hepimiz evlerimizden zorla çıkarıldık. Eskiden Er-Rimel bölgesindeki dairemde yaşıyordum. Üç katlıydı, çok güzeldi ama hepsi yok edildi. Savaşın ilk gününde bizi bulunduğumuz yerden ayrılmamız için uyardılar. Mahallemizi, evimizi yok etmek için..." 

Ebu Libdeh ailesinin saldırıya uğrayan evleri, öncesi ve sonrasıyla / Fotoğraf: Nawraz Ebu Libdeh arşivi
Ebu Libdeh ailesinin saldırıya uğrayan evleri, öncesi ve sonrasıyla / Fotoğraf: Nawraz Ebu Libdeh arşivi

Nawraz Ebu Libdeh ve ailesinin kaldığı evin geldiği durum içler acısı.

Bu evden çok daha kötü durumda olanlar ise İsrail bombardımanında tamamen ortadan kalkanlar.

Gazze'deki yerel otoritenin 22 Kasım'da yaptığı son açıklamaya göre 45 bin ev İsrail saldırılarında tamamen yıkıldı, 233 bin ev ise kısmi tahribata uğradı.

Yıkılan hükümet binalarının sayısı 102'ye ulaşırken, saldırılardan etkilenen 267 okuldan 67'sinin artık tamamen hizmet dışı olduğu biliniyor.

En az 26 hastane ve 55 sağlık merkezi de hizmet dışı.

Yani her yer yıkık, kullanılmaz halde...

Buna Nawraz'ın evi de dahil.

Sadece konutlar ve binalar değil savaş öncesi zorlukla bile olsa sahip oldukları imkanlardan da yoksun Gazzeliler. 

"Su yok, elektrik yok, gaz yok, hiçbir şeyimiz yok"

İsrail ile Hamas arasında varılan insani aranın beşinci gününde, yardım taşıyan 31 tır ile bir yakıt tankeri Gazze Şeridi'nin kuzeyine gönderilmişti.

Ancak yardımlar hala yeterli değil.

Üstelik şiddet ve çatışmalar insani ara varken de devam ediyor.

Sadece Gazze'de değil Batı Şeria'da da...

Birleşmiş Milletler'e göre, 28 Kasım'da 4'ü Batı Şeria'da olmak üzere 7 Filistinli İsrail işgal güçleri tarafından öldürüldü.

Ayrıca, Gazze'nin kuzeyine dönmeye çalışanlara İsrail güçlerinin ateş açtığı ve göz yaşartıcı gaz bombaları atılıyor.

Save the Children Filistin Direktörü Jason Lee, vaziyeti "Herhangi bir sınırlı ara, acil olarak ihtiyaç duyulan yardımları sağlamak için gerekli kalıcı ateşkesin ötesine geçemez. Gazze'deki insanlar hala yiyecek, su, ilaçlar ve sağlık hizmetlerine erişim eksikliği içinde zor bir durumda yaşıyor." sözleriyle anlatıyor.

Çünkü Gazze'deki krizin ölçeği olağanüstü, neredeyse iki ay boyunca sürekli bombardımana maruz kalan insanların hiçbir şeyi yok.

Tam da bu noktada Nawraz'a gıdaya erişim sağlayıp sağlayamadıklarını soruyorum.

"Çok kısıtlı imkanlarımız var, buna sahip olamayanlar da var" yanıtı veriyor.

Yemeklerini geleneksel yöntemlerle pişirdiklerini anlatıyor.

Biraz odun, biraz ateş ve eski püskü bir telin üzerinde:

Binalar, hastaneler, klinikler, süpermarketler, alışveriş merkezleri ve diğer çok güzel dükkanlar. Şimdi bu bölge tamamen yıkıldı. Gazze'nin kuzeyinde, iç kesimlerinde güneyinde her şeyi yıktılar. Yaklaşık 1 milyon 200 bin sivil yerinden oldu.  Herkes, çok güzel evlerinden tahliye oluyor. Şu anda ya okullarda ya diğer barınaklarda bir arada yaşıyorlar. Bu çok soğuk havada... Ya da kimileri güney bölgesinde akrabalarını bulup birlikte yaşayabilecekleri bir yer buldular. Güneydeki çoğu aile çok iyi. Ama o ailelerin de kendilerini iyi durumda tutmak için ne geliri ne kaynağı var. Şimdi yaklaşık olarak benim ailem dahil 32 kişiye her gün hizmet ediyorlar her gün. Su yok, elektrik yok, ocak gazı yok, ailelerinin iyi durumda olmasını sağlayacak hiçbir şey yok. Şimdi odun ateşinde ve çok eski araçlarla yemek pişiriyoruz. Sınırlı da olsa ekmek alabiliyoruz, çok eski ve geleneksel araçlarla su geliyor. Ama bu insanların giysilerini yıkamasına, duş almasına veya bulaşıklarını yıkamasına izin vermek için yeterli değil. Her şeyde, Gazze'nin her yerinde kıtlık var. Marketler her türlü gıda maddesinden mahrum. İnsanlar ve çocuklar sürekli ağlıyorlar. Kullanacakları hiç süt yok. İnsanlar hala hayatta kalabilmek için ellerinde olan bazı gıda maddelerini değiş tokuş ediyor" 

"Artık bu savaş bitsin"

Nawraz Ebu Libdeh, İngiltere merkezli bir yardım kuruluşunda finans ve idari görevli olarak çalışıyor.

Kendi deyişiyle kaybı ve üzüntüsüne rağmen hala çalışmayı sürdürüyor.

Çocuklarından birini kaybetti.

Diğerlerinden de olmak istemiyor.

İsteği ise kısa ve net.

Derin bir iç çekiyor ve "Dürüst olmak gerekirse, bu savaşın bitmesini istiyoruz..." diyor.

Binlerce Gazzeli ve savaşın sona ermesini isteyen dünyanın geri kalanı ile aynı fikirde.

Ancak bugüne kadar olanlar bundan sonra olacaklar için karamsar bir tablo çiziyor.

Gazze’deki El Nasr Çocuk Hastanesi yoğun bakım ünitesinde tedavi için nakil bekleyen bebeklerin günler sonra çürümüş bedenlerinin bulunmasına dair görüntüler bir iddia olarak dahi başlı başına insanlığın karşı karşıya kaldıkları/kalabileceklerinin acı bir özeti gibi.

Independent Türkçe



Suriye ordusu: Halep kırsalında SDG’nin konuşlanma noktalarına silahlı grupların ulaştığını tespit ettik

Halep’in kuzeyinden SDG savaşçılarını taşıyan araçların etrafında toplandı (AFP)
Halep’in kuzeyinden SDG savaşçılarını taşıyan araçların etrafında toplandı (AFP)
TT

Suriye ordusu: Halep kırsalında SDG’nin konuşlanma noktalarına silahlı grupların ulaştığını tespit ettik

Halep’in kuzeyinden SDG savaşçılarını taşıyan araçların etrafında toplandı (AFP)
Halep’in kuzeyinden SDG savaşçılarını taşıyan araçların etrafında toplandı (AFP)

Suriye ordusuna bağlı Operasyonlar Heyeti, bugün (Pazartesi) yaptığı açıklamada, Halep’in doğu kırsalında Meskene ve Deyr Hafir yakınlarında, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) konuşlanma noktalarına ilave silahlı grupların takviye edildiğini tespit ettiklerini duyurdu.

Suriye Arap Haber Ajansı SANA’ya konuşan Operasyonlar Heyeti, “Sahadaki durumu doğrudan ve anlık biçimde inceliyor ve değerlendiriyoruz” ifadelerini kullandı. Açıklamada, SDG’nin silahlı gruplar sevk etmesinin gerilimi tırmandığını belirtilerek, bu grupların gerçekleştireceği herhangi bir askerî hareketin “sert bir karşılıkla” yanıtlanacağı uyarısında bulunuldu.


Hadramut’un kanaat önderleri: Suudi Arabistan’ın tutumu tarihidir ve yeni bir istikrar döneminin temelini atmaktadır

Mukalla halkının Suudi Arabistan Krallığı’na teşekkür için düzenlendiği dayanışma gösterisinden bir kare (Şarku’l Avsat)
Mukalla halkının Suudi Arabistan Krallığı’na teşekkür için düzenlendiği dayanışma gösterisinden bir kare (Şarku’l Avsat)
TT

Hadramut’un kanaat önderleri: Suudi Arabistan’ın tutumu tarihidir ve yeni bir istikrar döneminin temelini atmaktadır

Mukalla halkının Suudi Arabistan Krallığı’na teşekkür için düzenlendiği dayanışma gösterisinden bir kare (Şarku’l Avsat)
Mukalla halkının Suudi Arabistan Krallığı’na teşekkür için düzenlendiği dayanışma gösterisinden bir kare (Şarku’l Avsat)

Hadramut’un ileri gelenleri ve kanaat önderleri, Suudi Arabistan’ın vilayetin yanında duruşunun son derece hassas bir aşamada belirleyici bir güven unsuru oluşturduğunu ve Hadramut’un güvenliği ile istikrarını tehdit eden tehlikeli senaryoların önüne geçilmesine katkı sağladığını vurguladı.

Şarku’l Avsat gazetesine konuşan Hadramut’un ileri gelenleri, Suudi rolünün yalnızca mevcut krizin geçici yönetimiyle sınırlı olmadığını, aynı zamanda yeni bir istikrar ve kalkınma safhasının zeminini oluşturduğunu ifade etti. Bu değerlendirmeler, güneydeki siyasi tabloyu yeniden düzenlemesi beklenen “Güney-Güney Diyaloğu” konferansına yönelik beklentilerin arttığı bir dönemde yapıldı.

Aynı kaynaklar, Hadramut’un “kritik bir eşikte” bulunduğunu belirterek, vilayetin çıkarlarını, tarihsel ağırlığını ve siyasal etkisini yansıtacak tek bir ses ve ortak bir vizyon etrafında birleşilmesi gerektiğine dikkat çekti. Bu yaklaşımın, önümüzdeki her türlü siyasi süreçte Hadramut’un etkin temsilini güvence altına alacağı kaydedildi.

“Tarihe altın harflerle geçecek bir tutum”

Hadramut Ulusal Konseyi Genel Sekreteri Şeyh İsam el-Kesiri, Suudi Arabistan’ın Hadramut’a yönelik son tutumunu “tarihe altın harflerle yazılacak bir duruş” olarak nitelendirdi. Kesiri, 3 Aralık (Aralık) olayları sırasında Suudi liderliğinin sergilediği kararlılığın Hadramut’un çöküşünü engellediğini ve vilayetin diğer bölgelerin yeniden kazanılmasındaki rolüne dikkat çekti.

sgthy
Şeyh İsam el-Kesiri (Şarku’l Avsat)

Kesiri, Hadramut’un krizi geride bıraktığını ancak artık ilerleme ve kalkınmanın hatlarını çizen yeni bir yola girdiğini ifade ederek, Yemen siyasi liderliğinin çağrısı ve Suudi Arabistan’ın desteğiyle başlatılan diyalog sürecinin “güvenli ve istikrarlı bir geleceğin göstergesi” olduğunu belirtti. Kesiri “Krallık’taki kardeşlerimizin son dönemdeki kardeşçe duruşunun sonuçlarını, Hadramut’un güvenli geleceğinde açıkça göreceğiz” dedi.

Nehd kabilelerinin önde gelen ismi ve Hadramut Ulusal Konseyi bünyesindeki Bilgeler Heyeti Başkanı Hakem Abdullah en-Nehdi ise Suudi Arabistan’ı Hadramut için “Allah’tan sonra ilk dayanak” olarak tanımladı. İki taraf arasındaki ilişkinin coğrafi, inançsal, toplumsal ve kabilesel bağların doğal bir uzantısı olduğunu vurguladı.

fgthy
Nehd kabilelerinin referans ismi Hakem Abdullah en-Nehdi (Şarku’l Avsat)

En-Nehdi, Suudi Arabistan’ın Hadramut’taki çabalarının sahada somut biçimde hissedildiğini; gerek mali destek gerekse son kriz sırasında sergilenen kararlı tutumla bunun açıkça görüldüğünü söyledi. En-Nehdi, “Krallığın desteği olmasaydı, denizde boğulan biri gibi olurduk” ifadesini kullandı.

Suudi liderliğin Kral Selman bin Abdülaziz, Veliaht Prens Muhammed bin Selman ve Savunma Bakanı Prens Halid bin Selman  sunduğu desteğin Hadramut halkının hafızasında kalıcı olacağını belirten en-Nehdi, “Hadramut, Krallık için doğal bir stratejik derinliktir; onun güvenliği Suudi Arabistan’ın güvenliğinin ayrılmaz bir parçasıdır” dedi. En-Nehdi, Hadramut’un geleceğine dair iyimser olduğunu dile getirerek, vilayet halkını kalkınma, dayanışma, ayrışmanın reddi ve yolsuzlukla mücadele çağrısında bulundu.

“Beklentilerin ötesinde bir duruş”

Hadramut Kabileleri Referans Konseyi Başkanlık Üyesi Şeyh Sultan et-Temimi de Suudi tutumunun “beklentilerin üzerinde” olduğunu ve kan ile tarih bağlarının derinliğini yansıttığını söyledi. Temimi, “Güney Diyaloğu”nu yalnızca Hadramut için değil, Yemen’in tamamı için “kurtuluş simidi” olarak tanımladı.

sdfe
Şeyh Sultan et-Temimi (Şarku’l Avsat)

Yemen’in bugün mutlaka değerlendirilmesi gereken tarihi bir fırsatla karşı karşıya olduğunu belirten Temimi, bu fırsatın yolunun diyalogdan geçtiğini vurguladı. “Bu diyaloğun başarılı olacağına inanıyoruz; çünkü hamisi Suudi Arabistan’dır. Krallığın kriz çözümünde zengin ve başarılı bir sicili bulunmaktadır” değerlendirmesinde bulundu.


Muhammed Mehdi Şemseddin: İran, dünyadaki Şiiler için ne siyasi ne de dini bir referanstır

İmam Musa Sadr, bir basın toplantısı düzenleyerek bir konuşma yaptı. Konuşma sırasında yanında Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Milletvekili Hüseyin el-Hüseyni ve Basın Sendikası Başkanı Riyad Taha yer aldı. (İmam Musa Sadr Araştırma ve İnceleme Merkezi)
İmam Musa Sadr, bir basın toplantısı düzenleyerek bir konuşma yaptı. Konuşma sırasında yanında Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Milletvekili Hüseyin el-Hüseyni ve Basın Sendikası Başkanı Riyad Taha yer aldı. (İmam Musa Sadr Araştırma ve İnceleme Merkezi)
TT

Muhammed Mehdi Şemseddin: İran, dünyadaki Şiiler için ne siyasi ne de dini bir referanstır

İmam Musa Sadr, bir basın toplantısı düzenleyerek bir konuşma yaptı. Konuşma sırasında yanında Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Milletvekili Hüseyin el-Hüseyni ve Basın Sendikası Başkanı Riyad Taha yer aldı. (İmam Musa Sadr Araştırma ve İnceleme Merkezi)
İmam Musa Sadr, bir basın toplantısı düzenleyerek bir konuşma yaptı. Konuşma sırasında yanında Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Milletvekili Hüseyin el-Hüseyni ve Basın Sendikası Başkanı Riyad Taha yer aldı. (İmam Musa Sadr Araştırma ve İnceleme Merkezi)

Şarku’l Avsat Lübnan İslam Şii Yüksek Konseyi’nin merhum başkanı Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin ile 1997 yılında “Hizbullah çevresine yakın” isimler arasında yapılan uzun bir söyleşinin ikinci bölümünü yayımlıyor. Metin, Şiilerin yaşadıkları ülkelere entegre olmalarının gerekliliğini ve İran’a tabi bir projenin parçası olmamaları gerektiğini ele alması bakımından büyük önem taşıyor.

Söyleşi metninin, Şemseddin’in oğlu İbrahim Muhammed Mehdi Şemseddin tarafından “Lübnanlı ve Arap Şiiler: Ötekiyle İlişki ve Öz-Kimlik” başlıklı bir kitapta yayımlanması planlanıyor. Metin, Şii din adamının vefatının 25’inci yıldönümü dolayısıyla yayımlanıyor (10 Ocak Cumartesi).

“İnin inlerinize, bütün dünyayla savaşın”

Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, yozlaşmış rejimler ve İslami hareketler hakkındaki bir soruya şu yanıtı veriyor:

“Bu şekilde düşünen kişi ve gruplara acıyorum. Resulullah’ın (sav) ve İslam’ın münafıkları dahi kuşattığını düşündüğümde şunu söylüyorum: Münafıklar, benim fıkhıma göre inanç bakımından Müslümandır. Sadece İslam’ın siyasi projesini benimsememişlerdir. Buna rağmen Müslüman muamelesi görmüş, Müslümanlarla yaşamış, evlenmiş ve mezarlıklarına defnedilmişlerdir. Kur’an’da onlara namaz kılınmasının yasaklanması yalnızca Peygamber’e yöneliktir. Toplum içinde kabul görmüş bir durum varken, bugün bazı yönleriyle tereddütlü birini neden kabul etmeyeyim? İçsel saflığı şart koşmak, bazı Şiilerin düşüncesindeki büyük bir hatadır. Toplumsal çalışmada esas olan bir proje vardır ve ona hizmet eden herkes bu yapının parçasıdır. Eğer devletlerle sürekli bir ‘beraat ve velayet’ anlayışıyla hareket ederseniz, geriye kimse kalmaz. Bu, Şiilere ‘inlerinize çekilin, bütün dünyayla savaşın’ demektir ve bu, katliamlara yol açar. Ben bunu doğru bulmuyorum.”

xcvfgthy
Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin (Getty)

Şemseddin, ümmet içinde genel bir “müsamaha ve uzlaşma” çağrısı yaptığını belirterek, bunun kan kaybını durdurmanın ve toplumu inşa etmenin tek yolu olduğunu söylüyor. Cehaletin özel alanlarda mazur görülebileceğini, ancak kamusal meselelerde kabul edilemeyeceğini vurguluyor:

“Bir ümmetin kanını döküp sonra ‘bilmiyordum’ demek kabul edilemez. Cahil olan evinde otursun, kamusal alanda çalışmasın.”

“İran Şiilerin Vatikan’ı değildir”

Şemseddin’e, Arap dünyasındaki Şiilerin İran’dan koparılmak istenip istenmediği sorulduğunda şu yanıtı veriyor:

“İran, İslam ümmeti içindeki büyük bir Şii toplumudur; ama Şiilerin tamamı İran değildir ve İran da Şiilerin tamamı değildir. Şah döneminde de İran’ın Şiilerin hamisi olduğu iddia ediliyordu. Devrimden sonra da benzer iddialar sürdü. Oysa İran, ne siyasi ne de dini olarak Şiilerin genel referansıdır. Ben yalnızca Arap Şiilerden değil; Türkiye, Azerbaycan, Hint alt kıtası, Endonezya ve başka yerlerdeki Şiilerden de söz ediyorum. Hepsi kendi ülkelerine, halklarına ve devletlerine aittir. İran, onlar için ne siyasi ne de dini bir mercidir.”

cfgthy
14 Haziran 2025’te Tahran’da düzenlenen bir tören sırasında İran ve “Hizbullah” bayrakları (AP)

Şemseddin, İran’ın “Şiilerin Vatikan’ı” olduğu görüşünü reddederek, dini merciiyetin coğrafyayla sınırlanamayacağını vurguluyor.

“Birileri Ayetullah Hamaney’i taklit edebilir; başkaları ise değildir. Kimse buna zorlanamaz. İran’ın Şiilerin kaderini belirlediği iddiasını reddediyorum.”

İran’ın bir devlet olarak bölgesel ve uluslararası çıkarları olduğunu belirten Şemseddin, bu çıkarların Şiilerin kaderiyle özdeşleştirilemeyeceğini savunuyor.

“İran, Şiileri kendine tabi kılacak bir merkez değildir. Bu, Şiilerin yararına da değildir.”

“Şiilere özel bir siyasi proje olamaz”

Şemseddin, Şiilerin kendi ülkelerinde özel bir siyasi proje geliştirmesine kesin olarak karşı çıkıyor:

“Şiilere özgü bir proje ne vardır ne de olmalıdır. Böyle bir proje, Şiiler için felaket olur. Lübnan’da da bu tür özel projeleri açıkça mücadele ederek reddediyorum.”

gt
Merhum Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Beyrut’ta Şii ve Sünni dini ve siyasi liderlerle birlikte (Lübnan İslam Şii Yüksek Konseyi Başkanı Arşivi)

Aynı yaklaşımın bölgesel düzey için de geçerli olduğunu vurgulayan Şemseddin, Şiilerin ümmetin genel projesine entegre olmaları gerektiğini söylüyor.

“İslam’da ‘Şii meselesi’ diye bir şey yoktur; İslam meselesi vardır.”

Şemseddin, bazı siyasi yapıların Şiileri kendi çıkarları uğruna feda ettiğini savunarak şu soruyu soruyor:

“Şiilerin Kuveyt Emiri’ni öldürmekte ne menfaati var? Neden bazı rejimlere karşı komplo kurulsun? Bu, Şiilerin çıkarına değil; başkalarının çıkarınadır ve haramdır.”

“Amaç dünyayı ateşe vermek değil, sakinleştirmektir”

Şemseddin, “şehadet” söyleminin araçsallaştırılmasına da sert eleştiriler yöneltiyor:

“İslam’ın amacı şehit üretmek değildir. Amaç, dünyayı sakinleştirmek ve insanları korumaktır.”

asdfrtx
Şeyh Şemseddin’in 1997 yılında “Hizbullah” destekçilerine söylediği sözler arasında, parti lideri Hasan Nasrallah’ın “Biz şehadet için cihat etmiyoruz” ifadesine atıfla, “Bizi hakkıyla anmalı ve ‘Bu, şeyhin görüşüdür ve biz de bu görüşe bağlıyız’ demeliydi” değerlendirmesi de yer aldı. (AFP)

Söyleşinin sonunda Şemseddin, İran’la ilişkisine dair tutumunu net biçimde özetliyor:

“İran, ne dini ne de siyasi mercimdir. Buna rağmen, Lübnan’ın ulusal çıkarlarıyla çelişmediği sürece ve genel İslami dayanışma çerçevesinde İran’ı savunmak görevimdir.”

İbrahim Şemseddin… Neden şimdi?

Şeyh Şemseddin’in oğlu İbrahim Şemseddin, söz konusu metin/belgeyi yayımlamaya hazırlanırken kaleme aldığı önsözde, aradan geçen bunca yılın ardından bu söyleşinin içeriğini neden kamuoyuyla paylaştığını açıkladı. Ön sözde şu ifadelere yer verdi:

“Bu metni, babam merhum Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin’in vefatının 25’inci yılı dolayısıyla yayımlamayı tercih ettim; onu onurlandırmak, düşüncesini yaşatmak, derin ve bilinçli basiretini, insanları koruyan, vatanı ve devleti herkes için muhafaza eden doğru görüşü dile getirmedeki cesaretini ve direncini hatırlatmak için. O, ulusal siyasi toplumun birliğini en yüksek öncelik olarak görmüş; herhangi bir özel kimliğin —hiçbir grubun özel konumunun— bu birliğin önüne geçmemesi gerektiğini savunmuştur. Buna Lübnanlı Müslüman Şiiler de dahildir; aynı şekilde Arap ülkelerindeki Müslüman Şiiler de. Zira onlar, genel ulusal topluluğun, genel Arap topluluğunun ve aynı zamanda genel İslami topluluğun ayrılmaz bir parçasıdır.”

sdfrt
Şeyh Şemseddin’in 1997 yılında “Hizbullah” destekçilerine söylediği sözler arasında, parti lideri Hasan Nasrallah’ın “Biz şehadet için cihat etmiyoruz” ifadesine atıfla, “Bizi hakkıyla anmalı ve ‘Bu, şeyhin görüşüdür ve biz de bu görüşe bağlıyız’ demeliydi” değerlendirmesi de yer aldı. (AFP)

Söz konusu metin, kayıt bantlarında muhafaza edilen ve 18 Mart 1997 Salı gecesi dört saati aşkın süren bir diyalog oturumunun özetini oluşturuyor. Bu oturum, şeyh-imam ile Lübnan’daki “İslami hareket” kadrolarından geniş bir grup arasında gerçekleşti. Bu kadrolar, 1980’lerin ortalarında İran’ın doğrudan ve istikrarlı himayesi altında Lübnanlı Müslüman Şiiler içinde ortaya çıkan parti merkezli yapıya oldukça yakın isimlerden oluşuyordu.

İbrahim Şemseddin, bu metni —daha önce hiç yayımlanmamış olmasına özellikle dikkat çekerek— merhum şeyhin vefat yıldönümünde yayımlamayı seçmesinin başlıca nedeninin, metnin o dönemde son derece tartışmalı ve hassas meseleleri ele alması olduğunu belirtti. Bu meseleler özellikle Lübnanlı Şiilerin kendi Lübnanlı yurttaşlarıyla ilişkileri, Lübnan ulusal çerçevesi içindeki konumları, Arap ve İslami çevreleriyle ilişkileri ve özellikle İran İslam Cumhuriyeti ile olan bağlarıyla ilgiliydi.

Şemseddin, bu tercihinin bir diğer gerekçesini ise şöyle açıkladı:
“O gün tartışılan sorunlar, bugün de aynı yakıcılık, aciliyet ve hatta gerilimle gündemdedir. Bölge ve dünyadaki jeopolitik değişimlerle birlikte bu meseleler güçlü biçimde etkileşime girmekte ve sürekli olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla bu metin, geçmişe ait eski bir belge değil; aksine, sıcak ve dikkatle beklenen bir bugüne hitap eden canlı ve güncel bir metindir.”