İsrail, Hamas’ı nasıl yanlış okudu?

“Görmek istemeyen körden daha beter” sözünün vücut bulmuş hali…

Brian Stover
Brian Stover
TT

İsrail, Hamas’ı nasıl yanlış okudu?

Brian Stover
Brian Stover

Michael Horowitz

İsrail tarihinin en yıkıcı istihbarat başarısızlıklarının ardından 1974 yılında İsrail askerî istihbaratı AMAN, aynı hatanın tekrarlanmaması için yeni özel bir birim kurdu. Bundan sadece bir yıl önce İsrail, Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat’ın Yahudi bayramı Yom Kippur’da İsrail’e karşı sürpriz bir savaş ilan etme niyetini yanlış okumuş ve Mısır güçleri, İsrail’e Tel Aviv her şeyden habersiz ve savaşa hazırlıksız bir haldeyken ansızın saldırmıştı.

Aman, soruşturma komitesinin tavsiyelerine dayanarak, Makhleket HaBakara veya ‘Kontrol Birimi’ adıyla tam teşekküllü bir birim kurdu. Bu birim genellikle ‘Şeytanın Avukatı’ ya da ‘Aksi İspatlandı’ anlamına gelen Aramice bir deyişe atıfla "Ifha Mistabra" adıyla anılır. Bu birimin görevi, İsrail istihbarat topluluğunun diğer şubeleri tarafından sunulan değerlendirmeleri soruşturmak ve bunlara etkili bir şekilde itiraz etmektir. Hatta bir konuda görüş birliği olsa bile Ifha Mistabra birimi bunun aksini söyler ve güçlü bir şekilde karşı çıkar. Bu daire, bir ‘grup etkisi’ tuzağına düşmekten kaçınmanın yolu olarak görülüyordu. Zamanla bu yöntem gelişti ve büyük istihbarat başarısızlıklarını önlemek için kullanılan ‘kırmızı takım testi’ adlı standart bir istihbarat uygulamasına dönüştü.

Bu birim, İsrail güvenlik teşkilâtına Yaakov Amidror veya Amos Gilead gibi bazı büyük beyinler armağan etti. Bu birim, ana ‘rakibi’ olan, AMAN’ın araştırma birimiyle aynı veri noktalarına ve istihbarat külliyatına erişim iznine sahip. Bununla birlikte bu birimin değeri son on yıllar içerisinde azaldı ve üst düzey istihbarat yetkilileri bu birimin değerlendirmelerine artık kulak vermez oldu. Ortaya koyduğu değerlendirmenin doğru olduğu nadiren ispatlandı. Birimin kıymetli değerlendirmeler sunma konusundaki başarısı da çok azdı.

Sakin başlayan 7 Ekim sabahında seçkin birliklerden bini aşkın Hamas komandosu İsrail’e geçmeyi başararak, sınır topluluklarına ve askerî üslere saldırdı ve bölgeyi uçuruma itti

Bu kayda değer başarısızlık şaşırtıcı değil. Zira dünyanın en iyi istihbarat teşkilatlarından biriyle sürekli zıt düşmek zorunda olmak, arzu edilen bir iş tanımı değildir. Tanımı gereği Şeytanın Avukatı biriminin çoğu zaman hatalı olması da kaçınılmazdır. Hal böyle olunca insanlar ona kulak vermekten vazgeçtiler ve böylece Yom Kippur sürprizinin tekrarlanmasını önlemeyi hedefleyen araçlardan biri başarısız oldu.

50 yıl sonra, hemen hemen aynı gün İsrail, bu başarısızlığı aynen tekrarladı. Elbette bu, 7 Ekim’deki Hamas katliamının gerçekleşmesine imkân tanıyan daha geniş sistemik başarısızlığın yalnızca küçük bir unsuruydu. Batmaz sanılıp da sonunda batan gemiler, saldırıya uğramaz sanılıp da sonunda saldırıya uğrayan ülkeler ve çökmez sanılıp da sonunda çöken barajlar listesine bir de bu başarısızlık eklendi. Gerçek şu ki, başarısızlıktan muaf hiçbir sistem yoktur. Çökmeyeceği düşünülen sistemler, ani bir şekilde başarısız olan sistemler olma potansiyeline sahiptir.  

Böylece sakin başlayan 7 Ekim sabahında seçkin birliklerden bini aşkın Hamas komandosu, İsrail’e geçmeyi başararak, sınır topluluklarına ve askerî üslere saldırdılar ve bölgeyi uçuruma ittiler.

Eksik konsept

Saldırıdan önceki gece İsrailli yetkililer, aslında Gazze’de ‘tuhaf’ bir şeyler olduğuna dair işaretleri tartışmışlardı. Özel kuvvetlerden bir taktik ekibini sınır bölgesine gönderip, bunun yeterli olacağını düşündüler. Ancak gerçekleşmek üzere olan şeyi anlayamadılar. Esasında ertesi gün bu meseleyi daha etraflıca görüşmeye karar vermişlerdi. Ne var ki müzakere vakti gelene kadar iş işten geçti. Bir yıldır ellerinde mevcut belgeleri ciddiye almadıkları da ortaya çıktı.

Bilgiden değerlendirmeye, değerlendirmeden de karara kadar olan döngünün yönü oldukça önemlidir. Sistemsel bir istihbarat hatası meydana geldiğinde yürünen ‘yol’ yanlış olur

İsrailli yetkililer, Hamas’ı Gazze’de savaş şöyle dursun, yeni bir çatışma turu için bile kışkırtmaksızın caydırmak üzere daha geniş bir ‘konsepte’ ya da değerlendirmeye göre hareket ediyorlardı. Hâkim istihbarat değerlendirmesi, 2021 yılında yaşanan ve Hamas’ın Kudüs’e füze fırlatmasıyla başlayan Gazze savaşının Hamas hareketinin Gazze’deki yeteneklerine zarar verdiği yönündeydi. Hamas, her şeyden ziyade Batı Şeria’ya odaklanmıştı. Ve burada yine Yom Kippur Savaşı’yla şaşırtıcı benzerlikler görüyoruz. Nitekim Mısır ile Suriye’nin İsrail’e saldırdığı 1973 yılında da İsrail istihbarat teşkilatı yine daha geniş bir değerlendirmeye ya da ‘konsepte’ göre hareket ediyordu. Bu değerlendirmeye göre yeni Mısır Devlet Başkanı, selefine nispeten daha ılımlıydı ve Mısır, bir çatışmaya girme niyetinde değildi. Bu benzerlik bir tesadüf olamaz. İsrail’i Mısır’ı yanlış almaya iten istihbarat başarısızlığının, onu Hamas’ın savaş istemediğine inandıran şeyle aynı olduğunu iddia etmek istiyorum.

Pek çok kişi bu başarısızlığa bir açıklama getirmek için istihbarat taktiklerinin ve bilgi toplama protokollerinin en ince ayrıntısına bakacaktır. Bense farklı bir yöne bakacağım. Tecrübelerimden hareketle bu sistemsel başarısızlığın, sistemin sadece bir unsurundan değil, bizzat sistemden kaynaklandığını düşünüyorum. Zira kötü yönetilen bir birim, arızalı bir araç veya kusurlu bir karar, tüm sistemin başarısızlığını açıklayamaz.

Ne kastettiğimi daha iyi anlamak için istihbarat kaidelerine dönmemiz gerek. Bu kaideler, insanların derslerde ya da bu dünyaya ilk girdiklerinde öğrendikleri bir şeydir. ‘İstihbarat’ oluşturma süreci, ‘istihbarat döngüsünden’ geçer. İlk adım, yönlendirmedir; karar sahipleri bir tehdidi izlemesi veya bir soruyu cevaplaması için istihbarat teşkilatını yönlendirir. İkinci adım, veri toplamadır; gerek insan zekâsı gerek telsiz veya elektronik müdahale gerek uydu görüntüleri gerekse açık kaynakları toplama gibi yollarla bilgiler ve veriler toplanır. Bu ön bilgiler önce işleme, sonra da analiz aşamasından geçer. Analiz birimi, resmi oluşturmaya ve soruları cevaplamaya başlamak üzere bilgileri bir araya getirir. Bu yeni değerlendirme, istihbarat topluluğu ve siyasi karar sahipleri arasındaki en üst düzey isimleri ‘haberdar etme’ aşamasından geçirilir. Ardından söz konusu karar sahipleri, hizmeti yeniden yönlendirir ve böylece az önce anlattığım döngüye geri döneriz.

Bu süreç önemlidir ama bilgiden değerlendirmeye, sonra değerlendirmeden karara kadar olan döngünün yönü de oldukça önemlidir. Sistemsel bir istihbarat başarısızlığı meydana gelirse yürünen ‘yol’ yanlış olur. Sizden bağımsız objektif bir analiz oluşturacak delillere bakmak yerine, delillerin sizin değerlendirmenizi doğru gösterdiği yola baktığınızda değerlendirmeniz bir Doktrine dönüşür. O zaman da bilgilere ve verilere ilişkin yorumunuz çarpık bir açıklama çizgisi takip eder ve kendi değerlendirmenize ters düşen noktaları göz ardı etme eğiliminde olursunuz ya da bu Doktrin, olayları farklı bir gözle görmenize neden olabilir.

Muhtemelen 7 Ekim öncesinde bu oldu. İsrail, Hamas’ın 7 Ekim saldırılarını başlatmaya hazırlandığına dair işaretleri görmüş, ancak yanlış yorumlamış olsa gerek. Bu işaretleri herkes görüyordu. Aslında Mısır, saldırıdan birkaç gün önce ‘büyük bir olayın’ yaşanacağı konusunda uyardı. Onların uyarıları İsrail’in havuzundakilerden farklı bilgilere dayanmıyordu; sadece İsrail bunu farklı bir şekilde yorumlamıştı.

Hamas pilotları, planör uçurmak için eğitildi ve bunu yaparken fotoğrafları çekildi. Filistinli Hamas ve İslami Cihad hareketleri, saldırıdan önce roket atış denemelerini de yoğunlaştırdı

Hamas, kibutzun ele geçirilmesini ve sınırların aşılmasını simüle eden tatbikatlar gerçekleştirdi. Ayrıca 7 Ekim olayından sadece bir ay önce, binalara baskın operasyonlarını simüle etmek için konteynırlara baskın eğitimi alan militanlarının görüntülerini kayda alarak yayınladılar. 2022 yılında Gazze’de Hamas dahil çok sayıda grup, bir eğitim düzenledi ve bunları kayda alarak kamuoyu ile paylaştı. Bu eğitimde İsrail’e ait bir askerî üs ele geçirilmiş ve rehin alma tatbikatları gerçekleştirilmişti. Bundan bir yıl önce, başka bir eğitimin ardından Hamas’ın üst düzey liderlerinden Eymen Nevfel, Gazze Şeridi sınırı boyunca uzanan yüksek teknolojili İsrail çitlerinin İsrail’i korumayacağını söylemişti. Nevfel, 7 Ekim saldırılarının ardından bir İsrailli tarafından öldürüldü.

Hamas pilotları planör uçurmak için eğitildi ve bunu yaparken fotoğrafları çekildi. Saldırıdan önce Filistinli Hamas ve İslami Cihad hareketleri roket atış denemelerini de sıklaştırdı. İşaretler ortadaydı. İsrail de bunları kendi gözleriyle gördü ama farklı bir şekilde yorumladı. İsrail istihbaratı, Hamas’ın caydırıldığını ve bu işaretlerin de İsrail’i Gazze’yle daha fazla ilgilenmeye ve mecburen Hamas’a daha fazla taviz vermeye sevk etmek için bir ‘kendini gösterme çabasından’ ibaret olduğunu zannetti. Nihayetinde Hamas’ın şimdiye kadar Gazze’de yaptığı şey buydu. Ancak az önce yazdığım bu cümle, yukarıda bahsettiğim hatanın aynısını içeriyor: Ben de değerlendirmeyi (Hamas caydırıldı), gerçekliğe uygun bilgileri (Hamas savaşa hazırlanıyor) geçersiz kılmak için kullandım. Bu klasik bir istihbarat hatası olsa da gerçek hayattaki durumlarda fark edilmesi ve düzeltilmesi çok zordur. İsrail güvenlik ve siyaset liderliğinin en üst ve en alt kademelerinde görülen başarısızlıklar böyledir.

Buna, İsrail’deki güvenlik ve siyaset liderliğinin ‘ortasındaki’ başarısızlık diyebilirim. Liderliğin en üst ve en alt kademelerindeki başarısızlıklar bunun zemininde birikmiştir.

Savunma önlemleri

Güvenlik tedbirlerinin en alt seviyesinde savunma önlemleri yer alıyor. Bunlar genellikle gelişmiş uyarıların ve önleyici tedbirlerin etkisiz olduğu ispatlandığında devreye sokulur. İsrail’in bu başarısızlıktan korunmak için oldukça etkin bir sistemi vardı: bir milyar dolara mal olan etkileyici bir teknolojik başarı, yani Gazze’yle sınır çiti. Bu, sistemin merkezî bileşeni sensörlerle donatılmış bir çittir. Bu sensörler herhangi bir fiziksel temas durumunda İsrail Savunma Kuvvetleri karargâhını derhal uyarıyor ve böylece anında ve hızlı bir karşılığa imkân tanıyor. Bu çit ayrıca bir kamera ağıyla sürekli izleniyor ve uzaktan kumandalı gözetleme kuleleri ve makineli tüfeklerle korunuyor. Bu kameraları izlemek için  ‘Gözlemciler’ adlı özel bir birim oluşturuldu. Bu adanmış kadın askerler, gözlerini kamera yayınından bir an bile ayırmadıkları yorucu mesailerde bulunuyorlar. Her bir gözlemci, gözetlediği bölgenin belirli ve özenle korunan bir bölümünden sorumlu.

Asıl başarısızlık, güvenlik sisteminin aşılamaz olduğu yönündeki yanlış tasavvurla bağlantılıdır. Bu tasavvur İsrail’in, ‘Hamas’ın dizginlendiği’ değerlendirmesine hatalı bir şekilde duyduğu güveni artırdı

Böyle bir sistem nasıl başarısız olabilir? Ama oldu… Burada da yine güvenlik sisteminin aşılamaz olduğu varsayımı, Hamas’ın güvenlik sistemini atlatamayacağı, dolayısıyla da buna teşebbüs etmeyeceği yönünde ölümcül bir değerlendirmeye yol açtı. Bu varsayım ölümcüldü. Nitekim İsrail ordusu, Hamas’ın aslında bu sistemi aşmanın yollarını bulmaya çalıştığını gösteren olası işaretlere karşı kör oldu. Sağlam herhangi bir istihbarat operasyonu Hamas’ın duvarı aşmaya çalıştığı ihtimalini dışlamaz, aksine bunu gerçekten yapmaya çalıştığını gösteren işaretler arar ve Hamas gibi bir düşmanın bu engeli nasıl aşacağını hayal etmeye çalışırdı.

Peki, Hamas ne yaptı? Şu an resim nihai denecek kadar net olmasa da iki ay sonra elimizde neler döndüğüne dair daha fazla delil olacak. Bana, Hamas’ın sınırları aşmasına imkân tanıyan yeni gelişmiş silahların türü hakkında çok soru soruldu ama bu soruların cevabı yoktu.

Hamas’ın kullandığı araçların hiçbiri yeni değil. Hiçbiri İsrail’i gerçekten şaşırtmadı. Hamas, sınırı geçip İsrail’e girmek için seçkin bir komando gücü kullandı. Bu ekip yeni değildi; İsrail yaklaşık on yıldır bu ekipten haberdardı. Görünüşe bakılırsa Hamas, sınırdaki elektrik kulelerini hedef almak üzere insansız hava araçları kullandı ve böylece uzaktan işletilen İsrail savunma sistemlerinin bir kısmını hemen devre dışı bıraktı. Bu insansız hava araçları yeni değil. Hamas bu esnada binlerce roket fırlattı ve bu da sınıra gönderilecek güçlere engel oldu. Sınıra ulaşanlar ise yüzlerce seçme savaşçıyla karşı karşıya kaldılar. Hamas, herhangi bir ihlale tepki gösterecek müdahale gücünün boyutu ve özellikleri hakkında detaylı istihbarat topladı (ki koordineli onlarca ihlal vardı). Daha sonra, Gazze Tümeni karargâhını ve birçok küçük askerî birliği içine alan bu müdahale gücüne saldırdı. İsrail Hava Kuvvetleri karşılık verme imkânı bulduğunda iş işten geçmişti. Nitekim Hamas sınırdaki sivil toplulukların arasına sızmış, İsraillileri rehin almış ve bazılarını Gazze’ye nakletmişti. Hamas komandolarının işini bitirebilecek hava saldırıları artık imkânsız hale geldi.

Aslında bu başarısızlık, güvenlik sisteminin aşılamaz olduğu yönündeki yanlış tasavvurdan kaynaklanıyor. Bu tasavvur, İsrail’in, ‘Hamas’ın dizginlendiği’ değerlendirmesine duyduğu yanlış güveni artırdı.

Piramidin tepesindeki başarısızlık

Sonra belki de en büyük başarısızlık geldi: piramidin tepesindeki başarısızlık. İstihbarat döngüsünün en üst noktası; siyasi düzey, yani ‘yönü’ belirleyen düzeydir. Bu düzey, istihbaratı yönetir ve onu sorulara veya ilgi alanlarına yönlendirir. Bu oldukça önemli bir şeydir ve bu devlet bir ABD değilse ve elinde neredeyse sınırsız istihbarat kaynakları yoksa ciddi sonuçlar doğurur. Bu yüzden önceliklerinizi belirlemelisiniz. Kaldı ki ABD’nin bile bunu yapması gerekir. Seferberlik araçları ve kaynakları sınırlı. Analistleri ve konuşlandırılabilecek askerleri ve askerî birlikleri toplamanın zamanı geldi. İsrail, şu veya bu düzeyde çok acil tehditlerle karşı karşıya. Seçim, vazgeçmek.  

Olan olduğunda, tahmin edin, Netanyahu ne dedi? ‘Yeterince dikkatli bakarsanız bu işin arkasında İran’ı göreceksiniz’ dedi. Bu söylem, zararlı değil, ölümcüldür

Netanyahu’nun açıklamalarına ve söylemlerine bakıldığında net bir tavır görülüyor. İsrail Başbakanı, İsrail-Filistin çatışmasını kenarda bırakma ve değersizleştirme yoluyla profesyonel bir siyaset izledi. Her zaman diğer tehditleri, özellikle de İran’la onun vekillerini ana mesele olarak gördü. Bunda siyasi bir unsur da olabilir. İran’dan bahsetmek onu küresel jeopolitik alana itti; burada Biden ya da Putin gibi isimlerle karşı karşıya geldi ve BM’de nükleer bombaya dair gülünç planlar çizdi. Bu onun kendisini çalkantılı bölgesel ve küresel sularda yüzme becerisine sahip tek İsrail lideri olarak tasvir etmesini sağladı. İsrail-Filistin çatışması bir yana bu ikincil bir nottu. Olanlar olduğunda bile tahmin edin, Netanyahu ne dedi? “Yeterince dikkatli bakarsanız bu olayın arkasında İran’ı görürsünüz” dedi. Bu söylem zararlı değil, düpedüz ölümcüldür.  

Bu demek değildir ki İran, İsrail için bir tehdit oluşturmuyor. Elbette oluşturuyor. Ama bu tehdidin, daha sıcak bir tehdidi gölgede bırakmaması gerekir. Bu bilinçli körlük, istihbarat topluluğunu doğrudan etkiliyor, çünkü istihbarat toplama araçlarının tehditten uzakta yeni bir konum almasını ve güçlerin de tek bir sınırdan uzakta yeniden konuşlandırılmasını teşvik ediyor, önyargıda ve hatalı tepki döngüsünde ısrarcı olmaya sebep oluyor. Duyulacak bir şey olmadığını varsayar ve kulaklarınızı kapatıp görmeye odaklanırsanız, sonra hiçbir şey duymadığınız için haklı olduğunuzu düşündüğünüzde hata yapmış olursunuz.

Belki daha özlü bir diğer deyişle, “görmek istemeyen körden de beter” olursunuz.

Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



Cezayir’de kabine değişikliği: İçişleri Bakanlığı’na İbrahim Murad atandı

Cezayir Devlet Başkanı Abdelmecid Tebbun (DPA)
Cezayir Devlet Başkanı Abdelmecid Tebbun (DPA)
TT

Cezayir’de kabine değişikliği: İçişleri Bakanlığı’na İbrahim Murad atandı

Cezayir Devlet Başkanı Abdelmecid Tebbun (DPA)
Cezayir Devlet Başkanı Abdelmecid Tebbun (DPA)

Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun, dün gerçekleştirdiği kabine revizyonu kapsamında İbrahim Murad’ı Devlet Bakanı ve İçişleri ile Yerel Yönetimler Bakanı olarak atadı. Murad, bu görevi Said Sayud’dan devraldı.

Cumhurbaşkanlığından yapılan açıklamada, daha önce hem İçişleri hem de Ulaştırma bakanlıklarını bünyesinde yürüten Said Sayud’un ise yeni kabinede Ulaştırma Bakanı olarak görev yapacağı belirtildi.

İlgili kararlar kapsamında Cumhurbaşkanı Tebbun, Dışişleri Bakanlığı eski Genel Sekreteri Lunas Magraman’ı Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği görevine getirdi. Magraman, geçen hafta hayatını kaybeden Bualem Bualem’in yerine atandı.


Sudanlı siyasi güçler, savaşı sona erdirmenin yollarını Beşli Mekanizma ile görüşüyor

Hartum’da bir yardım mutfağından yemek alabilmek için kap tutan Sudanlı bir çocuk, 23 Eylül (AP)
Hartum’da bir yardım mutfağından yemek alabilmek için kap tutan Sudanlı bir çocuk, 23 Eylül (AP)
TT

Sudanlı siyasi güçler, savaşı sona erdirmenin yollarını Beşli Mekanizma ile görüşüyor

Hartum’da bir yardım mutfağından yemek alabilmek için kap tutan Sudanlı bir çocuk, 23 Eylül (AP)
Hartum’da bir yardım mutfağından yemek alabilmek için kap tutan Sudanlı bir çocuk, 23 Eylül (AP)

Addis Ababa’da, “İlkeler Bildirisi” çatısı altında bir araya gelen Sudanlı siyasi ve sivil güçlerden oluşan heyet, Beşli Mekanizma ile Sudan’daki savaşı sona erdirmenin ve insani krizi çözmenin yollarını görüştü.

Söz konusu güçler, yaptıkları yazılı açıklamada, Afrika Birliği, Birleşmiş Milletler (BM), Avrupa Birliği (AB), Arap Birliği ve Hükümetlerarası Kalkınma Otoritesinden (IGAD) oluşan Beşli Mekanizma ile pazartesi günü gerçekleştirilen toplantıda, Sudanlıların öncülüğünde yürütülecek bir barış sürecine yönelik somut adımların ele alındığını bildirdi. Sürecin, kalıcı ateşkese ve sivil demokratik geçişe zemin hazırlayacak bir insani ateşkesle başlaması öngörülüyor.

Savaşa karşı çıkan sivil ve siyasi bir ittifak olan güçler, açıklamalarında “koşulsuz ve derhâl insani ateşkes” sağlanmasının öncelikli olduğunu vurguladı. Açıklamada ayrıca sivillerin korunması ve insani yardımların ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmasının güvence altına alınması çağrısında bulunuldu. Bu adımların barış sürecinin başlatılmasına zemin hazırlayacağı ifade edildi.

Sudanlı güçler, uluslararası Beşli Mekanizma’ya üç eş zamanlı eksen üzerinde ilerleyecek kapsamlı bir barış süreci önerisi sundu. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre bu eksenlerin başında savaşın yol açtığı insani krize müdahale ve ateşkesin sağlanması geliyor. Üçüncü ekseni ise krizin kök nedenlerini ele alacak, adil ve kapsayıcı bir barışın önünü açacak ve sürdürülebilir sivil demokratik geçişi mümkün kılacak siyasi diyalog oluşturuyor.

Öneride, bölgesel ve uluslararası arabuluculuk girişimlerinin birleştirilmesi ve koordineli baskı mekanizmalarıyla desteklenmesi çağrısı da yer aldı. Bu kapsamda silah ambargosunun Sudan’ın tamamını kapsayacak şekilde genişletilmesi, savaşın finansman kaynaklarının kurutulması, ağır ihlallerden sorumlu olanların ve barışı engelleyenlerin hesap vermesinin sağlanması öngörülüyor.

Addis Ababa’daki toplantıya katılanlar, “Dörtlü Mekanizma”, Beşli Mekanizma ve troyka ülkelerini kapsayan ortak bir çatı oluşturulmasının önemini vurguladı.

Açıklamada ayrıca bütün Sudanlı sivil güçlerin, herhangi bir tarafın sürece hâkim olmasını önleyecek adil ölçütler doğrultusunda barış sürecinin tasarımına ve yönetimine katılması gerektiği belirtildi. Eski iktidar partisi Ulusal Kongre Partisi’nin ve örgütsel uzantılarının ise gelecekteki siyasi sürece katılımının dışlanması gerektiği ifade edildi.

Açıklamaya göre, İlkeler Bildirisi’ni destekleyen güçler, barış sürecinin, barışı engelleyen savaş taraflarına yönelik daha sıkı baskı önlemlerinin uygulanmasıyla ilişkilendirilmesi gerektiğini de vurguladı. Çatışmayı körükleyen her türlü dış desteğin durdurulması, savaşın finansman kaynaklarının kurutulması ve ağır ihlallerden sorumlu olanların hesap vermesi çağrısı yinelendi.

Sudan’ın toprak bütünlüğünün ve halkının birliğinin korunması gerektiğine dikkat çeken güçler, bölgesel ve uluslararası girişimlerin Sudanlılarla birlikte hareket ederek krize barışçıl bir çözüm bulması çağrısını yineledi. Açıklamada, diplomatik çabaların kan dökülmesini durduracak ve Sudan halkının çektiği acıları hafifletecek somut adımlara dönüştürülmesi gerektiği kaydedildi.

Sudanlı İlkeler Bildirisi güçleri daha önce de krizin askerî bir çözümü olmadığı yönünde ortak bir belge üzerinde uzlaşmıştı. Belge, savaşa karşı çıkan güçlerin geniş katılımıyla, tamamen Sudanlıların sahipliğinde yürütülecek bir siyasi süreç çağrısında bulunarak kalıcı çözümlere ulaşma olasılığının güçlendirilmesini hedefliyor.

İlkeler Bildirisi’ni destekleyen güçler arasında, eski Başbakan Abdullah Hamduk liderliğindeki Sumud İttifakı, Ulusal Ümmet Partisi, Federal Birlikçi Topluluk, Sudan Kongre Partisi, Sudan Halk Kurtuluş Hareketi-Devrimci Akım, Sudan Kurtuluş Ordusu Hareketi, Arap Sosyalist Baas Partisi ve çok sayıda bağımsız ulusal isim bulunuyor.


Suriye’de Müslüman Kardeşler’in suç olmaktan çıkarılmasına yönelik girişim, örgütün siyasi hayata dönüşü tartışmasını yeniden gündeme getirdi

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve bazı bakanlar, Şam’da düzenlenen askerî geçit törenini izliyor (Suriye Savunma Bakanlığı)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve bazı bakanlar, Şam’da düzenlenen askerî geçit törenini izliyor (Suriye Savunma Bakanlığı)
TT

Suriye’de Müslüman Kardeşler’in suç olmaktan çıkarılmasına yönelik girişim, örgütün siyasi hayata dönüşü tartışmasını yeniden gündeme getirdi

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve bazı bakanlar, Şam’da düzenlenen askerî geçit törenini izliyor (Suriye Savunma Bakanlığı)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve bazı bakanlar, Şam’da düzenlenen askerî geçit törenini izliyor (Suriye Savunma Bakanlığı)

Suriye Halk Meclisi üyeleri, Müslüman Kardeşler’e üyeliği suç sayan ve idam cezası öngören 1980 tarihli 49 sayılı Kanun’un yürürlükten kaldırılmasını öngören bir teklif sunmak için gerekli imzaları toplamaya başladı. Bu gelişme, örgütün onlarca yıllık yasaklılığın ardından siyasi hayata dönme isteğine ilişkin açıklamalarıyla eş zamanlı olarak ortaya çıktı.

İki gelişmenin eş zamanlı yaşanması, geçiş yönetiminin Müslüman Kardeşler’in dönüşüne nasıl yaklaşacağı ve mevcut dönemde siyasi parti faaliyetlerine hangi sınırlar içinde izin vereceği sorularını gündeme getirdi.

Halk Meclisi Anayasa ve Yasama İşleri Komisyonu Başkanı Abdunnasır Havşan, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, teklifin henüz milletvekillerinden imza toplama aşamasında olduğunu ve meclise sunulmadığını belirtti. Havşan, iç tüzüğün ilk aşamada 17 milletvekilinin desteğini şart koştuğunu, ardından taslağın hazırlanarak meclise sunulacağını ve ilgili komisyona havale edileceğini söyledi.

49 sayılı Kanun’un mirası

Bazı medya kuruluşlarında, teklifin bu ayın ortasında yapılması beklenen bir sonraki oturumda ele alınabileceğine ilişkin haberler yayımlandı. Ancak Havşan’ın açıklamaları, teklifin gündeme alınması için gerekli işlemlerin henüz tamamlanmadığını gösteriyor.

1980 yılının temmuz ayında, eski Cumhurbaşkanı Hafız Esed döneminde çıkarılan 49 sayılı Kanun’un ilk maddesi, Müslüman Kardeşler örgütüne üye olan herkesi suçlu sayıyor ve idam cezası öngörüyordu. Kanun, eski rejim ile üyeleri ve destekçileri onlarca yıl boyunca tutuklama ve kovuşturmalara maruz kalan örgüt arasındaki mücadelenin başlıca araçlarından biri oldu.

Tedmur Hapishanesi’nin duvarında Hafız Esed döneminden kalan sloganlar görülüyor (Sosyal medya).
Tedmur Hapishanesi’nin duvarında Hafız Esed döneminden kalan sloganlar görülüyor (Sosyal medya).

İslami örgütler ve hareketler üzerine araştırmalar yapan Hüsam Cezmeti, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, eski rejim dönemindeki ihlallerle ilişkilendirilmesi nedeniyle kanunun yürürlükten kaldırılması teklifinin meclis içinde ve dışında geniş destek bulabileceğini ifade etti.

Cezmeti, hedef aldığı kesimden bağımsız olarak bu “olağan dışı” kanunun kaldırılmasının önemli olduğunu belirterek, kanunu “Esed rejiminin devlet terörünün unsurlarından biri” olarak nitelendirdi. Güvenlik birimlerinin, yalnızca Müslüman Kardeşler’e üye olduklarından şüphelenilen kişileri takip etmek için dahi bu kanunu kullandığını söyledi.

Kanunun, özellikle muhafazakâr ve dindar çevrelerde Suriye toplumunda derin bir korku yarattığını belirten Cezmeti, mağdurlara duyulan empatinin, örgütü siyasi açıdan desteklemeyen kesimlerde bile kanunun kaldırılmasına yönelik desteğin temelini oluşturabileceğini belitti.

Bununla birlikte, söz konusu düzenlemenin hukuki durumu da yeni soruları beraberinde getiriyor. Beşşar Esed rejiminin devrilmesinin ardından 29 Ocak 2025’te düzenlenen “Zafer Konferansı”nın bildirisinde, bütün olağanüstü kanunların uygulanmasının durdurulması kararlaştırılmıştı. Ancak bu kararın 49 sayılı Kanun’u kapsayıp kapsamadığı ve olağanüstü kanunların uygulanması zaten durdurulmuşken ayrıca yürürlükten kaldırma işlemi gerekip gerekmediği netlik kazanmadı.

Konferans bildirisinde ayrıca Baas Partisi’nin, İlerici Ulusal Cephe partilerinin ve bunlara bağlı kuruluşların feshedilmesi, yeniden kurulmalarının yasaklanması, askerî grupların ve siyasi-sivil devrimci yapıların dağıtılarak devlet kurumlarına entegre edilmesi kararlaştırılmıştı.

Bununla birlikte bildiri, istisnasız bütün siyasi partilerin feshedilmesini öngörmüyordu. Bu durum, geçiş döneminde siyasi faaliyetlerin hangi hukuki çerçevede yürütüleceğine ilişkin soru işaretlerini beraberinde getiriyor.

Geçiş yönetiminin tutumu test ediliyor

İslami hareketler uzmanı Abdurrahman el-Hac, kanunun yürürlükten kaldırılması teklifinin Halk Meclisi gündemine taşınmasını, “geçiş yönetiminin siyasi iradesi için bir sınav” olarak değerlendirdi.

El-Hac, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, teklifin görüşülmesinin belirsiz bir tarihe ertelenmesinin, yönetimin örgütün siyasi faaliyetlere dönmesini kolaylaştırmak veya gelecek dönemde etkin bir siyasi aktör olmasına izin vermek istemediği şeklinde yorumlanabileceğini ifade etti.

El-Hac, kanunun anayasal bildiride açıkça yürürlükten kaldırılmadan bırakılmasının ve kararın Halk Meclisine havale edilmesinin, örgüt üzerindeki baskıyı artıran bir unsur olarak algılanacağını belirtti. Ayrıca Müslüman Kardeşler’in kendisini feshetmesi yönünde farklı baskılarla karşı karşıya kaldığına dikkat çekti.

Suriye Müslüman Kardeşler Şura Meclisi, 27 Eylül 2026’da beşinci olağan toplantısını gerçekleştirmiş ve siyasi, güvenlik ve ekonomik gelişmelerin yanı sıra bölgesel ve uluslararası konuları ele alan 16 maddelik bir bildiri yayımlamıştı.

Bildiride örgütün siyasi hayata katılma isteğini ortaya koyan, çoğulculuğu ve siyasi parti faaliyetlerinin düzenlenmesini savunan tutumlara yer verildi. Gözlemciler, bu açıklamaları örgütün ülke içindeki siyasi faaliyetlere dönmeye hazırlandığının işareti olarak yorumladı.

Suriye Halk Meclisinin bir oturumu (Arşiv – Meclisin Facebook hesabı)
Suriye Halk Meclisinin bir oturumu (Arşiv – Meclisin Facebook hesabı)

El-Hac’a göre bildirinin ikinci ve altıncı maddeleri, örgütün “partiler arası siyasi rekabete katılmak istediğine ve anayasal bildiride tanımlanan siyasi hayatın yeniden başlamasına hazırlandığına” işaret ediyor.

El-Hac, örgütün sistematik biçimde dışlandığını ve marjinalleştirildiğini düşündüğünü belirterek, geçiş sürecinin bu aşamaya ulaşmasının, hükümetin siyasi alanın düzenlenmesi için hukuki bir zemin oluşturmaya ne ölçüde istekli olduğunu sınamak amacıyla örgütü harekete geçirdiğini ifade etti. Bu adımın, üzerinde uzlaşılmış bir siyasi geçiş sürecinin önünü açabileceğini kaydetti.

Cezmeti ise siyasi hayatın yeniden canlanmasının yönetimin iradesine bağlı olduğunu savundu. Ona göre yönetim, en azından geçiş dönemi boyunca örgütlü siyasi partilerin varlığına sıcak bakmıyor.

Bununla birlikte Cezmeti, bu durumun Müslüman Kardeşler’in Suriye’de bir şekilde siyasi faaliyetlere geri dönmesini engellemeyeceğini düşünüyor. Ülkede geniş bir dini toplumsal tabanın bulunduğunu belirten Cezmeti, bu kesimin ister yeni siyasi partiler yasası çıkarılsın ister çıkarılmasın, farklı siyasi parti ve örgütlenmeler aracılığıyla kendisini ifade edebileceğini kaydetti.

Tarihsel mağduriyet ve azalan toplumsal destek

Cezmeti, Suriye toplumunun Esed yönetimi sırasında Müslüman Kardeşler’in maruz kaldığı baskılara yönelik tutumu ile örgütün bugün bir siyasi yapı olarak değerlendirilmesi arasında ayrım yapılması gerektiğini vurguladı.

Cezmeti, eski rejim döneminde yaşanan tutuklamalar, kovuşturmalar ve ihlallerin mağdurlarına yönelik geniş bir toplumsal empati bulunduğunu, uğranılan haksızlıkların giderilmesine destek verildiğini belirtti. Ancak bu empatinin, örgütün mevcut yapısıyla yeniden siyasi hayata dönmesinin mutlaka desteklendiği anlamına gelmediğini belirtti.

Cezmeti’ye göre Suriye devrimi yıllarında Müslüman Kardeşler’in performansına ilişkin değerlendirmeler daha olumsuz bir nitelik taşıyor. Bu durumun, örgütün muhalefet kurumlarına hâkim olmaya çalıştığı yönündeki suçlamalar, muhalefetin başarısızlıklarındaki sorumluluğuna ilişkin eleştiriler ve siyasi faaliyetlerle yardım çalışmalarının yönetimine yönelik itirazlarla bağlantılı olduğunu ifade etti.

Tedmur Hapishanesi’nde daha önce tutuklu bulunan kişiler, Haziran 2026’da hapishane önünde, çok sayıda Müslüman Kardeşler üyesi ile sol ve milliyetçi hareketlerden kişilerin tutuklandığı ve idam edildiği Hama Katliamı’nın yıl dönümünü anıyor (Sosyal medyada paylaşıldı – Facebook).
Tedmur Hapishanesi’nde daha önce tutuklu bulunan kişiler, Haziran 2026’da hapishane önünde, çok sayıda Müslüman Kardeşler üyesi ile sol ve milliyetçi hareketlerden kişilerin tutuklandığı ve idam edildiği Hama Katliamı’nın yıl dönümünü anıyor (Sosyal medyada paylaşıldı – Facebook).

Cezmeti, örgüte yönelik bu olumsuz yaklaşımın “bir dizi gerçeğin yanı sıra bazı abartılara da dayandığını” belirterek, eski rejimin mağdurlarına ve eski tutuklulara yönelik tutum ile mevcut siyasi örgüte yönelik tutumun birbirinden ayrılması gerektiğini vurguladı.

Örgütün, Suriye Ulusal Konseyi’nin kuruluşuna yönelik hazırlık toplantılarına devrimin ilk döneminde katılması, destekçilerinin bir bölümünde olumlu karşılanmıştı. Ancak daha sonra muhalefet kurumlarındaki performansına yönelik eleştiriler arttı.

Cezmeti, bu yıllar içinde Müslüman Kardeşler’in toplumsal desteğinin gerilediğini, buna karşılık başka İslamcı akımların, özellikle de mevcut Suriye yönetiminin lider kadrosunun çıktığı hareketin yükselişe geçtiğini savundu.

Örgütün dönüşü diğer hareketleri teşvik eder mi?

Müslüman Kardeşler’in siyasi sahneye dönme yönündeki açıklamaları, Suriye’de siyasi parti faaliyetlerinin düzenlenmesini bekleyen diğer İslamcı örgütler ve farklı siyasi çevreler üzerindeki olası etkisine ilişkin soruları da gündeme getiriyor.

El-Hac, örgütün dönüşünün diğer İslamcı hareketleri harekete geçirmesi ihtimalini “mümkün ancak zayıf” bir senaryo olarak değerlendiriyor. Ona göre Müslüman Kardeşler’in siyasi ağırlığı yalnızca İslamcı ideolojisine değil, örgütsel ve siyasi geçmişine dayanıyor. Bu ideolojik alanda, Heyet Tahrir eş-Şam’ın ortaya çıktığı hareket de dâhil olmak üzere başka akımlar da rekabet ediyor.

El-Hac, örgütün geçiş sürecinin gidişatından memnun olmayan ve kendisiyle ideolojik ortaklık taşıyan bazı kesimleri bünyesine çekebileceğini düşünüyor. Bununla birlikte, Müslüman Kardeşler’in dönüşünün İslamcı olmayan örgütleri siyasi katılıma hazırlanmaya daha fazla teşvik edebileceğini belirtiyor.

Ancak geçiş döneminin nasıl şekilleneceği henüz net olmadığı için böyle bir adımın sonuçlarını öngörmenin güç olduğunu da vurguluyor.

49 sayılı Kanun’un kaldırılmasına ilişkin teklif henüz ilk aşamadayken ve siyasi parti faaliyetlerinin hangi çerçevede düzenleneceği belirsizliğini korurken, Müslüman Kardeşler’in siyasi faaliyetlere dönüşü yalnızca örgütün geleceğini değil, Suriye geçiş yönetiminin izin vereceği siyasi çoğulculuğun sınırlarını da test eden bir mesele olarak öne çıkıyor.