İsrail, Hamas’ı nasıl yanlış okudu?

“Görmek istemeyen körden daha beter” sözünün vücut bulmuş hali…

Brian Stover
Brian Stover
TT

İsrail, Hamas’ı nasıl yanlış okudu?

Brian Stover
Brian Stover

Michael Horowitz

İsrail tarihinin en yıkıcı istihbarat başarısızlıklarının ardından 1974 yılında İsrail askerî istihbaratı AMAN, aynı hatanın tekrarlanmaması için yeni özel bir birim kurdu. Bundan sadece bir yıl önce İsrail, Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat’ın Yahudi bayramı Yom Kippur’da İsrail’e karşı sürpriz bir savaş ilan etme niyetini yanlış okumuş ve Mısır güçleri, İsrail’e Tel Aviv her şeyden habersiz ve savaşa hazırlıksız bir haldeyken ansızın saldırmıştı.

Aman, soruşturma komitesinin tavsiyelerine dayanarak, Makhleket HaBakara veya ‘Kontrol Birimi’ adıyla tam teşekküllü bir birim kurdu. Bu birim genellikle ‘Şeytanın Avukatı’ ya da ‘Aksi İspatlandı’ anlamına gelen Aramice bir deyişe atıfla "Ifha Mistabra" adıyla anılır. Bu birimin görevi, İsrail istihbarat topluluğunun diğer şubeleri tarafından sunulan değerlendirmeleri soruşturmak ve bunlara etkili bir şekilde itiraz etmektir. Hatta bir konuda görüş birliği olsa bile Ifha Mistabra birimi bunun aksini söyler ve güçlü bir şekilde karşı çıkar. Bu daire, bir ‘grup etkisi’ tuzağına düşmekten kaçınmanın yolu olarak görülüyordu. Zamanla bu yöntem gelişti ve büyük istihbarat başarısızlıklarını önlemek için kullanılan ‘kırmızı takım testi’ adlı standart bir istihbarat uygulamasına dönüştü.

Bu birim, İsrail güvenlik teşkilâtına Yaakov Amidror veya Amos Gilead gibi bazı büyük beyinler armağan etti. Bu birim, ana ‘rakibi’ olan, AMAN’ın araştırma birimiyle aynı veri noktalarına ve istihbarat külliyatına erişim iznine sahip. Bununla birlikte bu birimin değeri son on yıllar içerisinde azaldı ve üst düzey istihbarat yetkilileri bu birimin değerlendirmelerine artık kulak vermez oldu. Ortaya koyduğu değerlendirmenin doğru olduğu nadiren ispatlandı. Birimin kıymetli değerlendirmeler sunma konusundaki başarısı da çok azdı.

Sakin başlayan 7 Ekim sabahında seçkin birliklerden bini aşkın Hamas komandosu İsrail’e geçmeyi başararak, sınır topluluklarına ve askerî üslere saldırdı ve bölgeyi uçuruma itti

Bu kayda değer başarısızlık şaşırtıcı değil. Zira dünyanın en iyi istihbarat teşkilatlarından biriyle sürekli zıt düşmek zorunda olmak, arzu edilen bir iş tanımı değildir. Tanımı gereği Şeytanın Avukatı biriminin çoğu zaman hatalı olması da kaçınılmazdır. Hal böyle olunca insanlar ona kulak vermekten vazgeçtiler ve böylece Yom Kippur sürprizinin tekrarlanmasını önlemeyi hedefleyen araçlardan biri başarısız oldu.

50 yıl sonra, hemen hemen aynı gün İsrail, bu başarısızlığı aynen tekrarladı. Elbette bu, 7 Ekim’deki Hamas katliamının gerçekleşmesine imkân tanıyan daha geniş sistemik başarısızlığın yalnızca küçük bir unsuruydu. Batmaz sanılıp da sonunda batan gemiler, saldırıya uğramaz sanılıp da sonunda saldırıya uğrayan ülkeler ve çökmez sanılıp da sonunda çöken barajlar listesine bir de bu başarısızlık eklendi. Gerçek şu ki, başarısızlıktan muaf hiçbir sistem yoktur. Çökmeyeceği düşünülen sistemler, ani bir şekilde başarısız olan sistemler olma potansiyeline sahiptir.  

Böylece sakin başlayan 7 Ekim sabahında seçkin birliklerden bini aşkın Hamas komandosu, İsrail’e geçmeyi başararak, sınır topluluklarına ve askerî üslere saldırdılar ve bölgeyi uçuruma ittiler.

Eksik konsept

Saldırıdan önceki gece İsrailli yetkililer, aslında Gazze’de ‘tuhaf’ bir şeyler olduğuna dair işaretleri tartışmışlardı. Özel kuvvetlerden bir taktik ekibini sınır bölgesine gönderip, bunun yeterli olacağını düşündüler. Ancak gerçekleşmek üzere olan şeyi anlayamadılar. Esasında ertesi gün bu meseleyi daha etraflıca görüşmeye karar vermişlerdi. Ne var ki müzakere vakti gelene kadar iş işten geçti. Bir yıldır ellerinde mevcut belgeleri ciddiye almadıkları da ortaya çıktı.

Bilgiden değerlendirmeye, değerlendirmeden de karara kadar olan döngünün yönü oldukça önemlidir. Sistemsel bir istihbarat hatası meydana geldiğinde yürünen ‘yol’ yanlış olur

İsrailli yetkililer, Hamas’ı Gazze’de savaş şöyle dursun, yeni bir çatışma turu için bile kışkırtmaksızın caydırmak üzere daha geniş bir ‘konsepte’ ya da değerlendirmeye göre hareket ediyorlardı. Hâkim istihbarat değerlendirmesi, 2021 yılında yaşanan ve Hamas’ın Kudüs’e füze fırlatmasıyla başlayan Gazze savaşının Hamas hareketinin Gazze’deki yeteneklerine zarar verdiği yönündeydi. Hamas, her şeyden ziyade Batı Şeria’ya odaklanmıştı. Ve burada yine Yom Kippur Savaşı’yla şaşırtıcı benzerlikler görüyoruz. Nitekim Mısır ile Suriye’nin İsrail’e saldırdığı 1973 yılında da İsrail istihbarat teşkilatı yine daha geniş bir değerlendirmeye ya da ‘konsepte’ göre hareket ediyordu. Bu değerlendirmeye göre yeni Mısır Devlet Başkanı, selefine nispeten daha ılımlıydı ve Mısır, bir çatışmaya girme niyetinde değildi. Bu benzerlik bir tesadüf olamaz. İsrail’i Mısır’ı yanlış almaya iten istihbarat başarısızlığının, onu Hamas’ın savaş istemediğine inandıran şeyle aynı olduğunu iddia etmek istiyorum.

Pek çok kişi bu başarısızlığa bir açıklama getirmek için istihbarat taktiklerinin ve bilgi toplama protokollerinin en ince ayrıntısına bakacaktır. Bense farklı bir yöne bakacağım. Tecrübelerimden hareketle bu sistemsel başarısızlığın, sistemin sadece bir unsurundan değil, bizzat sistemden kaynaklandığını düşünüyorum. Zira kötü yönetilen bir birim, arızalı bir araç veya kusurlu bir karar, tüm sistemin başarısızlığını açıklayamaz.

Ne kastettiğimi daha iyi anlamak için istihbarat kaidelerine dönmemiz gerek. Bu kaideler, insanların derslerde ya da bu dünyaya ilk girdiklerinde öğrendikleri bir şeydir. ‘İstihbarat’ oluşturma süreci, ‘istihbarat döngüsünden’ geçer. İlk adım, yönlendirmedir; karar sahipleri bir tehdidi izlemesi veya bir soruyu cevaplaması için istihbarat teşkilatını yönlendirir. İkinci adım, veri toplamadır; gerek insan zekâsı gerek telsiz veya elektronik müdahale gerek uydu görüntüleri gerekse açık kaynakları toplama gibi yollarla bilgiler ve veriler toplanır. Bu ön bilgiler önce işleme, sonra da analiz aşamasından geçer. Analiz birimi, resmi oluşturmaya ve soruları cevaplamaya başlamak üzere bilgileri bir araya getirir. Bu yeni değerlendirme, istihbarat topluluğu ve siyasi karar sahipleri arasındaki en üst düzey isimleri ‘haberdar etme’ aşamasından geçirilir. Ardından söz konusu karar sahipleri, hizmeti yeniden yönlendirir ve böylece az önce anlattığım döngüye geri döneriz.

Bu süreç önemlidir ama bilgiden değerlendirmeye, sonra değerlendirmeden karara kadar olan döngünün yönü de oldukça önemlidir. Sistemsel bir istihbarat başarısızlığı meydana gelirse yürünen ‘yol’ yanlış olur. Sizden bağımsız objektif bir analiz oluşturacak delillere bakmak yerine, delillerin sizin değerlendirmenizi doğru gösterdiği yola baktığınızda değerlendirmeniz bir Doktrine dönüşür. O zaman da bilgilere ve verilere ilişkin yorumunuz çarpık bir açıklama çizgisi takip eder ve kendi değerlendirmenize ters düşen noktaları göz ardı etme eğiliminde olursunuz ya da bu Doktrin, olayları farklı bir gözle görmenize neden olabilir.

Muhtemelen 7 Ekim öncesinde bu oldu. İsrail, Hamas’ın 7 Ekim saldırılarını başlatmaya hazırlandığına dair işaretleri görmüş, ancak yanlış yorumlamış olsa gerek. Bu işaretleri herkes görüyordu. Aslında Mısır, saldırıdan birkaç gün önce ‘büyük bir olayın’ yaşanacağı konusunda uyardı. Onların uyarıları İsrail’in havuzundakilerden farklı bilgilere dayanmıyordu; sadece İsrail bunu farklı bir şekilde yorumlamıştı.

Hamas pilotları, planör uçurmak için eğitildi ve bunu yaparken fotoğrafları çekildi. Filistinli Hamas ve İslami Cihad hareketleri, saldırıdan önce roket atış denemelerini de yoğunlaştırdı

Hamas, kibutzun ele geçirilmesini ve sınırların aşılmasını simüle eden tatbikatlar gerçekleştirdi. Ayrıca 7 Ekim olayından sadece bir ay önce, binalara baskın operasyonlarını simüle etmek için konteynırlara baskın eğitimi alan militanlarının görüntülerini kayda alarak yayınladılar. 2022 yılında Gazze’de Hamas dahil çok sayıda grup, bir eğitim düzenledi ve bunları kayda alarak kamuoyu ile paylaştı. Bu eğitimde İsrail’e ait bir askerî üs ele geçirilmiş ve rehin alma tatbikatları gerçekleştirilmişti. Bundan bir yıl önce, başka bir eğitimin ardından Hamas’ın üst düzey liderlerinden Eymen Nevfel, Gazze Şeridi sınırı boyunca uzanan yüksek teknolojili İsrail çitlerinin İsrail’i korumayacağını söylemişti. Nevfel, 7 Ekim saldırılarının ardından bir İsrailli tarafından öldürüldü.

Hamas pilotları planör uçurmak için eğitildi ve bunu yaparken fotoğrafları çekildi. Saldırıdan önce Filistinli Hamas ve İslami Cihad hareketleri roket atış denemelerini de sıklaştırdı. İşaretler ortadaydı. İsrail de bunları kendi gözleriyle gördü ama farklı bir şekilde yorumladı. İsrail istihbaratı, Hamas’ın caydırıldığını ve bu işaretlerin de İsrail’i Gazze’yle daha fazla ilgilenmeye ve mecburen Hamas’a daha fazla taviz vermeye sevk etmek için bir ‘kendini gösterme çabasından’ ibaret olduğunu zannetti. Nihayetinde Hamas’ın şimdiye kadar Gazze’de yaptığı şey buydu. Ancak az önce yazdığım bu cümle, yukarıda bahsettiğim hatanın aynısını içeriyor: Ben de değerlendirmeyi (Hamas caydırıldı), gerçekliğe uygun bilgileri (Hamas savaşa hazırlanıyor) geçersiz kılmak için kullandım. Bu klasik bir istihbarat hatası olsa da gerçek hayattaki durumlarda fark edilmesi ve düzeltilmesi çok zordur. İsrail güvenlik ve siyaset liderliğinin en üst ve en alt kademelerinde görülen başarısızlıklar böyledir.

Buna, İsrail’deki güvenlik ve siyaset liderliğinin ‘ortasındaki’ başarısızlık diyebilirim. Liderliğin en üst ve en alt kademelerindeki başarısızlıklar bunun zemininde birikmiştir.

Savunma önlemleri

Güvenlik tedbirlerinin en alt seviyesinde savunma önlemleri yer alıyor. Bunlar genellikle gelişmiş uyarıların ve önleyici tedbirlerin etkisiz olduğu ispatlandığında devreye sokulur. İsrail’in bu başarısızlıktan korunmak için oldukça etkin bir sistemi vardı: bir milyar dolara mal olan etkileyici bir teknolojik başarı, yani Gazze’yle sınır çiti. Bu, sistemin merkezî bileşeni sensörlerle donatılmış bir çittir. Bu sensörler herhangi bir fiziksel temas durumunda İsrail Savunma Kuvvetleri karargâhını derhal uyarıyor ve böylece anında ve hızlı bir karşılığa imkân tanıyor. Bu çit ayrıca bir kamera ağıyla sürekli izleniyor ve uzaktan kumandalı gözetleme kuleleri ve makineli tüfeklerle korunuyor. Bu kameraları izlemek için  ‘Gözlemciler’ adlı özel bir birim oluşturuldu. Bu adanmış kadın askerler, gözlerini kamera yayınından bir an bile ayırmadıkları yorucu mesailerde bulunuyorlar. Her bir gözlemci, gözetlediği bölgenin belirli ve özenle korunan bir bölümünden sorumlu.

Asıl başarısızlık, güvenlik sisteminin aşılamaz olduğu yönündeki yanlış tasavvurla bağlantılıdır. Bu tasavvur İsrail’in, ‘Hamas’ın dizginlendiği’ değerlendirmesine hatalı bir şekilde duyduğu güveni artırdı

Böyle bir sistem nasıl başarısız olabilir? Ama oldu… Burada da yine güvenlik sisteminin aşılamaz olduğu varsayımı, Hamas’ın güvenlik sistemini atlatamayacağı, dolayısıyla da buna teşebbüs etmeyeceği yönünde ölümcül bir değerlendirmeye yol açtı. Bu varsayım ölümcüldü. Nitekim İsrail ordusu, Hamas’ın aslında bu sistemi aşmanın yollarını bulmaya çalıştığını gösteren olası işaretlere karşı kör oldu. Sağlam herhangi bir istihbarat operasyonu Hamas’ın duvarı aşmaya çalıştığı ihtimalini dışlamaz, aksine bunu gerçekten yapmaya çalıştığını gösteren işaretler arar ve Hamas gibi bir düşmanın bu engeli nasıl aşacağını hayal etmeye çalışırdı.

Peki, Hamas ne yaptı? Şu an resim nihai denecek kadar net olmasa da iki ay sonra elimizde neler döndüğüne dair daha fazla delil olacak. Bana, Hamas’ın sınırları aşmasına imkân tanıyan yeni gelişmiş silahların türü hakkında çok soru soruldu ama bu soruların cevabı yoktu.

Hamas’ın kullandığı araçların hiçbiri yeni değil. Hiçbiri İsrail’i gerçekten şaşırtmadı. Hamas, sınırı geçip İsrail’e girmek için seçkin bir komando gücü kullandı. Bu ekip yeni değildi; İsrail yaklaşık on yıldır bu ekipten haberdardı. Görünüşe bakılırsa Hamas, sınırdaki elektrik kulelerini hedef almak üzere insansız hava araçları kullandı ve böylece uzaktan işletilen İsrail savunma sistemlerinin bir kısmını hemen devre dışı bıraktı. Bu insansız hava araçları yeni değil. Hamas bu esnada binlerce roket fırlattı ve bu da sınıra gönderilecek güçlere engel oldu. Sınıra ulaşanlar ise yüzlerce seçme savaşçıyla karşı karşıya kaldılar. Hamas, herhangi bir ihlale tepki gösterecek müdahale gücünün boyutu ve özellikleri hakkında detaylı istihbarat topladı (ki koordineli onlarca ihlal vardı). Daha sonra, Gazze Tümeni karargâhını ve birçok küçük askerî birliği içine alan bu müdahale gücüne saldırdı. İsrail Hava Kuvvetleri karşılık verme imkânı bulduğunda iş işten geçmişti. Nitekim Hamas sınırdaki sivil toplulukların arasına sızmış, İsraillileri rehin almış ve bazılarını Gazze’ye nakletmişti. Hamas komandolarının işini bitirebilecek hava saldırıları artık imkânsız hale geldi.

Aslında bu başarısızlık, güvenlik sisteminin aşılamaz olduğu yönündeki yanlış tasavvurdan kaynaklanıyor. Bu tasavvur, İsrail’in, ‘Hamas’ın dizginlendiği’ değerlendirmesine duyduğu yanlış güveni artırdı.

Piramidin tepesindeki başarısızlık

Sonra belki de en büyük başarısızlık geldi: piramidin tepesindeki başarısızlık. İstihbarat döngüsünün en üst noktası; siyasi düzey, yani ‘yönü’ belirleyen düzeydir. Bu düzey, istihbaratı yönetir ve onu sorulara veya ilgi alanlarına yönlendirir. Bu oldukça önemli bir şeydir ve bu devlet bir ABD değilse ve elinde neredeyse sınırsız istihbarat kaynakları yoksa ciddi sonuçlar doğurur. Bu yüzden önceliklerinizi belirlemelisiniz. Kaldı ki ABD’nin bile bunu yapması gerekir. Seferberlik araçları ve kaynakları sınırlı. Analistleri ve konuşlandırılabilecek askerleri ve askerî birlikleri toplamanın zamanı geldi. İsrail, şu veya bu düzeyde çok acil tehditlerle karşı karşıya. Seçim, vazgeçmek.  

Olan olduğunda, tahmin edin, Netanyahu ne dedi? ‘Yeterince dikkatli bakarsanız bu işin arkasında İran’ı göreceksiniz’ dedi. Bu söylem, zararlı değil, ölümcüldür

Netanyahu’nun açıklamalarına ve söylemlerine bakıldığında net bir tavır görülüyor. İsrail Başbakanı, İsrail-Filistin çatışmasını kenarda bırakma ve değersizleştirme yoluyla profesyonel bir siyaset izledi. Her zaman diğer tehditleri, özellikle de İran’la onun vekillerini ana mesele olarak gördü. Bunda siyasi bir unsur da olabilir. İran’dan bahsetmek onu küresel jeopolitik alana itti; burada Biden ya da Putin gibi isimlerle karşı karşıya geldi ve BM’de nükleer bombaya dair gülünç planlar çizdi. Bu onun kendisini çalkantılı bölgesel ve küresel sularda yüzme becerisine sahip tek İsrail lideri olarak tasvir etmesini sağladı. İsrail-Filistin çatışması bir yana bu ikincil bir nottu. Olanlar olduğunda bile tahmin edin, Netanyahu ne dedi? “Yeterince dikkatli bakarsanız bu olayın arkasında İran’ı görürsünüz” dedi. Bu söylem zararlı değil, düpedüz ölümcüldür.  

Bu demek değildir ki İran, İsrail için bir tehdit oluşturmuyor. Elbette oluşturuyor. Ama bu tehdidin, daha sıcak bir tehdidi gölgede bırakmaması gerekir. Bu bilinçli körlük, istihbarat topluluğunu doğrudan etkiliyor, çünkü istihbarat toplama araçlarının tehditten uzakta yeni bir konum almasını ve güçlerin de tek bir sınırdan uzakta yeniden konuşlandırılmasını teşvik ediyor, önyargıda ve hatalı tepki döngüsünde ısrarcı olmaya sebep oluyor. Duyulacak bir şey olmadığını varsayar ve kulaklarınızı kapatıp görmeye odaklanırsanız, sonra hiçbir şey duymadığınız için haklı olduğunuzu düşündüğünüzde hata yapmış olursunuz.

Belki daha özlü bir diğer deyişle, “görmek istemeyen körden de beter” olursunuz.

Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



Cezayir BAE ile diplomatik ilişkilerini kesti... Abu Dabi ortak çıkarların sürdürülmesine bağlılığını vurguladı

Cezayir Cumhurbaşkanı, 2025'in başlarında hükümet bakanlarıyla gerçekleştirdiği önceki bir toplantıda (Cumhurbaşkanlığı)
Cezayir Cumhurbaşkanı, 2025'in başlarında hükümet bakanlarıyla gerçekleştirdiği önceki bir toplantıda (Cumhurbaşkanlığı)
TT

Cezayir BAE ile diplomatik ilişkilerini kesti... Abu Dabi ortak çıkarların sürdürülmesine bağlılığını vurguladı

Cezayir Cumhurbaşkanı, 2025'in başlarında hükümet bakanlarıyla gerçekleştirdiği önceki bir toplantıda (Cumhurbaşkanlığı)
Cezayir Cumhurbaşkanı, 2025'in başlarında hükümet bakanlarıyla gerçekleştirdiği önceki bir toplantıda (Cumhurbaşkanlığı)

Cezayir, bugün (Perşembe) Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile diplomatik ilişkilerini kestiğini ve BAE Büyükelçisi'ne ülkeyi terk etmesi için 48 saat süre tanıdığını açıkladı. Birleşik Arap Emirlikleri ise kararın geçici olmasını umduğunu belirterek iki ülke arasındaki ortak çıkarların sürdürülmesine bağlılığını vurguladı.

Şarku’l Avsat’ın Fransız Haber Ajansı AFP’den aktardığı habere göre Cezayir Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, “İkili ilişkileri korumaya yönelik tüm yolların tüketilmesinin ardından Cezayir hükümeti bugün Birleşik Arap Emirlikleri ile diplomatik ilişkileri kesme kararı almıştır” denildi.

Açıklamada, BAE Büyükelçisi'nin perşembe günü bakanlıkta kabul edildiği ve kendisine kararın resmen bildirildiği belirtildi. Büyükelçiye ayrıca karara uyması için 48 saat süre tanındığı bildirildi.

Cezayir Dışişleri Bakanlığı, “Birleşik Arap Emirlikleri tarafından gerçekleştirilen provokatif veya düşmanca eylemlerin artması karşısında Cezayir büyük bir itidal ve yüksek bir sorumluluk duygusuyla hareket etti” ifadelerini kullandı.

Bakanlık, Cezayir'in “BAE tarafının dikkatini çekmek ve talihsiz ve gerekçesiz tutumlarının yol açabileceği ağır sonuçlar konusunda kendisini uyarmak için hiçbir çabadan kaçınmadığını” belirtti.

BAE tescilli uçaklara hava sahası kapatıldı

Cezayir ayrıca cuma gününden itibaren hava sahasını Birleşik Arap Emirlikleri'nde tescilli tüm uçaklara, sivil ve askeri uçuşlara kapatma kararı aldı.

Savunma Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, “Cezayir'in Birleşik Arap Emirlikleri ile diplomatik ilişkilerini kesmesinin ardından Cezayir, 11 Eylül 2026 saat 00.00'dan itibaren Birleşik Arap Emirlikleri'nde tescilli tüm sivil ve askeri uçaklara gidiş ve dönüşlerde hava sahasını kapatma kararı almıştır” denildi.

Açıklamada, kararın istisnasını Cezayir'deki Huari Bumedyen Uluslararası Havalimanı'na (Cezayir Uluslararası Havalimanı ) geliş ve buradan yapılan ticari sivil uçuşların oluşturduğu belirtildi. Bu uçuşların mevcut sözleşmenin sona ereceği 2026 yılının sonuna kadar devam edeceği kaydedildi.

Cezayir'in kararının açıklanmasından kısa süre sonra BAE Devlet Başkanı'nın diplomasi danışmanı Enver Gargaş, X hesabından yaptığı paylaşımda “Diplomatik ilişkiler bilmece veya şifre çözmeyi gerektiren işaretlerle değil, akıl, iletişim ve çıkarların netliğiyle yönetilir. Bu ilişkiler iç gerilimlere veya çıkarları açıklayamama ve öncelikleri belirleyememe durumuna rehin bırakılamaz” ifadelerini kullandı.

Gargaş, Cezayir'in adını anmadığı gibi paylaşımını bu kararla ilişkilendirmedi. Ancak X'teki paylaşımında “Belirsizlik bir politika değildir. Gürültü vizyon eksikliğinin yerini tutmaz. Başarılı diplomasi, tutumların netliğine, çıkarların ve anlaşmazlıkların iyi yönetilmesine dayanır. Bunun dışındaki her şey vizyon ve yönetim eksikliğinin ifadesidir” dedi.

BAE'nin açıklaması

BAE daha sonra yaptığı resmi açıklamada, Cezayir'in kararının geçici olmasını umduğunu belirtti. Abu Dabi, bunun iki halk arasındaki kardeşlik bağlarının korunmasına ve iki ülke arasındaki ortak çıkarların sürdürülmesine olanak sağlayacağını ifade etti.

BAE Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, “Birleşik Arap Emirlikleri tüm ülkelerle ilişkilerine değer vermekte, halkların çıkarlarına hizmet etmek, anlayış, işbirliği ve refahı desteklemek amacıyla bu ilişkileri sürekli olarak geliştirmeye özen göstermektedir” denildi.

Abu Dabi'nin “farklı ülkelerle ilişkileri işbirliği yapmak ve ortak çıkarları gerçekleştirmek için bir köprü olarak gördüğü” belirtilen açıklamada, BAE'nin dış ilişkilerinde bu yaklaşımı sürdürmeye bağlı olduğu vurgulandı.

Açıklamada ayrıca BAE'nin “kardeş Cezayir halkına verdiği değeri ve iki halkı birbirine bağlayan tarihi ve toplumsal bağlardan duyduğu gururu” vurguladığı belirtildi.

Tebbun'dan ilişkileri kesme sinyali

Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun daha önce birçok kez BAE ile ilişkilerin kesilebileceğinin sinyalini vermiş ve Birleşik Arap Emirlikleri'nden söz ederken “küçük devlet” ifadesini kullanmıştı.

Cezayir ile Abu Dabi arasındaki anlaşmazlıklar, Tebbun'un 2020'de başlayan ilk cumhurbaşkanlığı döneminden bu yana tırmandı. Gerilimde, BAE'nin İsrail ile ilişkilerini normalleştiren İbrahim Anlaşmaları'na katılması ve Fas, Bahreyn ve Sudan'ın da bu sürece dahil olması etkili oldu.

Tebbun, söz konusu adım hakkında kendisine yöneltilen soruya, İsrail'le normalleşmeye yönelik “bu aceleye” sıcak bakmadığını söyleyerek yanıt vermişti.

Cezayir Dışişleri Bakanlığı, BAE'ye “düşmanca eylemler” olarak nitelendirdiği tutumlarını durdurması için “çok sayıda uyarıda” bulunduğunu ancak Abu Dabi'nin “bu eylemlerini sürdürdüğünü ve bunların artık kabul edilemeyecek ve karşılıksız bırakılamayacak bir noktaya ulaştığını” belirtti.

Cezayir'de hükümete yakın medya kuruluşları, BAE'yi ülkenin iç işlerine ve komşu ülkelerin meselelerine müdahale etmekle suçluyor. Bu suçlamalar özellikle Libya ve Afrika Sahel bölgesine odaklanıyor.

El-Haber gazetesi 19 Temmuz'da manşetinde “BAE ile diplomatik ilişkilerin kesilmesine doğru” ifadesine yer vermişti.

Cezayir devlet televizyonu da BAE'yi, kontrol ettiği öne sürülen medya kuruluşları üzerinden bir karalama kampanyası yürütmekle suçlamıştı. Bu suçlamalar özellikle Cezayirli tarihçi Muhammed el-Emin Belgaith ile yapılan ve Belgaith'in Berberi dilini “Siyonist-Fransız projesi” olarak nitelendirdiği röportajın yayımlanmasının ardından gündeme gelmişti.

Belgaith, Cezayir'de ulusal dil statüsündeki Berberice hakkındaki açıklamaları nedeniyle devlet sembollerine zarar vermek suçlamasıyla beş yıl hapis cezasına çarptırılmış ancak 2025'in sonunda cumhurbaşkanlığı affından yararlanmıştı.

Cezayir, geçen şubat ayında da Abu Dabi'de Mayıs 2013'te imzalanan BAE ile hava hizmetleri anlaşmasını iptal etmek için prosedür başlatmıştı.


Husi saflarındaki Afrikalılar: Babu'l-Mendeb'in iki yakasında neler oluyor?

Yemen'in Sana kentinde Husilerin destekçilerinin düzenlediği bir gösteride bazı Husi üyeleri, 17 Temmuz 2026 (Reuters)
Yemen'in Sana kentinde Husilerin destekçilerinin düzenlediği bir gösteride bazı Husi üyeleri, 17 Temmuz 2026 (Reuters)
TT

Husi saflarındaki Afrikalılar: Babu'l-Mendeb'in iki yakasında neler oluyor?

Yemen'in Sana kentinde Husilerin destekçilerinin düzenlediği bir gösteride bazı Husi üyeleri, 17 Temmuz 2026 (Reuters)
Yemen'in Sana kentinde Husilerin destekçilerinin düzenlediği bir gösteride bazı Husi üyeleri, 17 Temmuz 2026 (Reuters)

Enver el-Ansi

Husilerin son dönemde körüklediği ‘tırmandırma savaşında’ neredeyse tek bir gün bile geçmiyor ki milislerinin daha fazla skandalı gün yüzüne çıkmasın. Kandırılan binlerce fakir çocuk, reşit olmayan ve ergen genci bu savaşa sürmekten başlayıp, radikal eğilimleri kullanılarak veya zorla bu savaşa dahil edilme koşulları şüphe uyandıran Afrikalı savaşçıların istihdam edilmesine kadar pek çok unsur deşifre oluyor.

Geçtiğimiz günlerde Yemen ordusu, ülkenin batı kıyısında süregelen askeri operasyonlar sırasında güçlerinin ‘Husilerin saflarında savaşan bir grup unsurun cesetlerine ulaştığını’ açıkladı. Yapılan incelemeler sonucunda bu kişilerin ‘Somalili eş-Şebab terör örgütüne’ mensup oldukları anlaşıldı. Yemenli askeri kaynaklar bu durumu ‘Husiler ile Afrika Boynuzu bölgesindeki terör grupları arasında bir tür koordinasyon ve karşılıklı hizmet alışverişi’ olarak değerlendirdi.

Yemen ve Somali'deki iki radikal grup arasındaki derin mezhepsel farka rağmen böyle bir ihtimal uzak görülmezken aksine oldukça muhtemel kabul ediliyor. Her ikisi de terör örgütü olarak sınıflandırılmış olsa da Yemen Silahlı Kuvvetleri, ölen bu Somalililerin eş-Şebab örgütü üyesi olduğu suçlamasına dayanak teşkil eden delillerin niteliğini tam olarak açıklamadı. Bilindiği üzere ‘potansiyel veya şüpheli teröristler’, bu tür savaşlara veya şiddet eylemlerine katılırken kimliklerini gösteren belge veya kartlar taşımazlar, ancak bu suçlamanın yalnızca ölenlerin yüz hatlarına ve ten rengine dayanmış olması da hayatın olağan akışına aykırıdır.

Bu Somalili gençler, milislerin saflarında savaşan tek Afrikalılar olmayabilir. Zira Etiyopyalılar da mevcut. Onların Husi saflarına katılma koşulları ile durumları farklı, bireysel veya ülkelerindeki bazı silahlı örgütlerle bağlantısız olabilir.

Gerçek şu ki, Afrikalıların Yemen'deki varlığı yadırganacak veya yeni bir durum değil. Bir zamanlar Yemen'deki Somalili mültecilerin sayısı yaklaşık bir milyona ulaşmıştı. Bunların bir kısmı ülkenin çeşitli şehirlerinde kalarak basit meslekler aracılığıyla geçimlerini sağlamayı tercih ederken, büyük bir çoğunluğu Yemen'i ya Birleşmiş Milletler aracılığıyla çeşitli Batılı ülkelerden sığınma hakkı elde edene kadar bir bekleme istasyonu ya da diğer Körfez ülkelerine geçiş için bir köprü olarak kullandı. Meşru hükümetin kontrolü altındaki bölgelerde durum aynı kalmaya devam etse de Husilerin kontrolündeki diğer bölgelerde durum değişti. Zira buralarda pek çok haksızlığa ve şantaja maruz kalıyorlar.

Afrika Boynuzu'nda Husi Nüfuzu

Eş-Şebab grubundan Somalililerin öldürüldüğünün ortaya çıkması, Batı basınının çeşitli organları ile Yemenli araştırma merkezlerinin hazırladığı ve İran'ın gözetiminde Husi grubu ile yalnızca Somali'de değil, Afrika Boynuzu'ndaki birçok ülkede ‘Kızıldeniz'in batı yakasındaki Husi varlığı’ olarak adlandırılan oluşum arasında gerçekleşen temaslardan bahseden birçok raporu yeniden hatırlattı.

Amerikan istihbaratı geçtiğimiz yılın ortalarında, Husilerin Somalili Eş-Şebab Hareketi’ni silahlandırma çabalarını ortaya çıkarmıştı.

Yemen'deki el-Mocha Merkezi’nin bu konudaki bir çalışması, ülkenin 2004 yılından bu yana Husiler ve El-Kaide ile iç savaşa girmesiyle birlikte, özellikle Aden Körfezi ve Arap Denizi'ndeki uluslararası güçlerin varlığı göz önüne alındığında, İran'ın Yemen'e silah kaçırma ihtiyacının kaçakçılık yollarını çeşitlendirmeyi ve bunları güvence altına almayı zorunlu kıldığını belirtmişti. Çalışma ayrıca bunun, İran rejimine uygulanan yaptırımları ve ekonomik ablukayı kırma çabasıyla, İran petrolünü Afrika Boynuzu ülkelerine kaçırmak ve orada satmak için çeşitli rotalar oluşturmak amacıyla İran Devrim Muhafızları Ordusu’nu (DMO) Somalili korsanlarla iş birliği yapmaya yönelttiğini, bunun yanı sıra ‘bölgedeki silahlı milislere ve aralarında Yemen'deki Husilerin de bulunduğu asi gruplara silah kaçırıp sattığını’ ifade etti.

grtbgt
Bir kamyonla Yemen’in güneyindeki Lahc vilayetindeki Khraz mülteci kampına nakledilen Somalili mülteciler, 28 Eylül 2008 (Reuters)

El-Mocha Merkezi’ne göre Amerikan istihbaratı geçtiğimiz yılın ortalarında Husilerin Somalili eş-Şebab Hareketi’ni silahlandırma çabalarını ortaya çıkardı.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Yemen Cumhurbaşkanlığı Liderlik Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi, bu yılın şubat ayında düzenlenen Münih Uluslararası Güvenlik Konferansı'ndaki konuşmasında, Husilerin bölgedeki şiddet yanlısı gruplarla olan ilişkisine, Afrika Boynuzu'na silah ihraç etmelerine, insan ticareti ağına dahil olmalarına ve içeride göçmenleri silah altına almalarına dikkati çekmişti. Alimi, Kızıldeniz bölgesinde güvenliğin yeniden tesis edilmesinin güney kıyılarından başladığını, bunun da ‘Babu'l-Mendeb’in her iki yakasında entegre düzenlemeler yapılmasını’ gerektirdiğini eklemişti.

Husilerin Afrikalı Mültecileri İstismar Etmesi

Sana'da 7 Mart 2021 tarihinde Etiyopyalılara ait bir gözaltı merkezinde büyük bir yangın çıktı. Etiyopya'nın Oromo halkından olan ve Kanada'daki Oromo diasporasına yönelik bir radyo ve televizyon kanalının yöneticiliğini yapan Jamda Suti adlı gazeteci beni arayarak; Husilerin, çatışma cephelerine katılmak ya da serbest bırakılmak için para ödemek arasında bırakıp pazarlık ettikleri mültecilerin üzerine bomba atması sonucunda Sana'da 450 Etiyopyalı mültecinin yanarak hayatını kaybettiğini bildirdi. BBC Arapça için kendisiyle yaptığım bir röportajda Suti, "Afrikalı tutuklular, Husilerin kendilerini cephelere katılmak ile para ödemek arasında bırakmasını protesto etmek amacıyla açlık grevindeydi; milis unsurları bu sırada grevi sonlandırmak için müdahale ederek üzerlerine bomba attı" diye ekledi.

Yemen makamlarının, Somalili mülteciler ve diğer Afrikalıların Yemen'deki toplumsal barış için risk oluşturabileceğine dair güvenlik endişeleri bulunuyordu.

Aynı zamanda Etiyopya merkezli ‘Oromo'nun Geleceği’ adlı bir ağın başkanı olan Suti, olaydan sağ kurtulan bir kişinin kendisine gönderdiği video kaydını bana ulaştırmıştı ve ben de bunu derhal yayımlamıştım. Ancak Yemen’deki insan hakları örgütlerinin Uluslararası Göç Örgütü'nün (IOM) katılımıyla şeffaf bir soruşturma yürütülmesi yönündeki çağrılarına ve mültecilere yönelik ihlallere, onları takip edip Yemen'in Suudi Arabistan sınırına yaklaşana kadar tutuklamalarına ve Sana ile kontrol ettikleri diğer bölgelerdeki gözaltı merkezlerine zorla getirilmelerine son verilmesi taleplerine rağmen bu durum Husileri utandırmadı ya da yaşananları umursamalarına neden olmadı. Husiler olayla ilgili soruşturma açma sözü vermiş, ancak eğer gerçekten yapıldıysa, soruşturmanın sonuçlarını açıklamamışlardı.

Ancak Husiler bir süre sonra tekrar açıklama yaparak, olayla ilgili yürüttükleri soruşturmanın Sana'daki göçmen merkezinde çıkan yangında yalnızca 45 kişinin ölümüne yol açtığını belirtti. Olaydan çok sayıda unsurunun ve güvenlik yetkilisinin sorumlu olduğunu kabul eden Husiler, ‘olayla ilgili olarak yargılanmaları amacıyla suçlanan 11 unsuru gözaltına aldıklarını’ ifade etti. Husiler bunu, Husi güvenlik güçlerinin ‘göçmenlerin tutulduğu tesiste çıkan bir protestoya, liderliklerinden izin almadan üç adet göz yaşartıcı gaz bombası atarak müdahale ettiği’ şeklinde savundu.

Afrikalılar Yemen'e nasıl ulaşıyor?

Binlerce kişi, Sudan'daki savaş, Etiyopya hükümeti ile Tigray bölgesi arasındaki çatışmanın yanı sıra Somali ve Eritre'deki istikrarsız koşullar gibi Afrika Boynuzu ülkelerindeki çalkantılı durum sebebiyle, devam eden savaşa rağmen bu ülkelerden Yemen'e gelmeye devam ediyor. Yemen kıyılarının Aden Körfezi veya Kızıldeniz üzerinden bu ülkelere yakın olmasının da etkisi söz konusu. İnsan tacirleri ve kaçakçılar, bu insanları söz konusu ülkelerin kıyılarından -özellikle güney kıyılarından- derme çatma ve köhne teknelerle, genellikle elverişsiz hava koşullarında kalabalık gruplar halinde taşıyor. Fırtınalar ve dalgalı denizler nedeniyle bu küçük gemi ve teknelerin birçoğu batarken, Yemen karasına yaklaşmayı başaran teknelerdeki yolcular ise açık denizde suya atılıyor. Aralarında yüzme bilmeyen kadın ve çocukların da bulunduğu bu kişilerin birçoğu yaşamını yitiriyor. Acil durum ve deniz kuvvetleri ekipleri ise bu alandaki kısıtlı imkânları ve deneyimleri nedeniyle onları çok nadiren kurtarabiliyor.

fvbg
Yemen'den dönüş yolunda, Obock yakınlarındaki çöl bir alanda Uluslararası Göç Örgütü'nden yardım aldıktan sonra su içip yemek yiyen Etiyopyalı göçmenler (AFP)

Yaptığım haber çalışmaları ve mülteci kamplarına gerçekleştirdiğim çok sayıda ziyaret sırasında, bu ölüm yolculuklarına dair dehşet verici hikayeler dinledim. Dinlediğim bu tanıklıklar arasında, insan kaçakçılığı çetelerinin silah tehdidi altında kadınların varsa eşyalarını nasıl gasp ettiğini anlatanlar da vardı.

O dönemde Yemen makamlarının, Somalili mülteciler ve diğer Afrikalıların -özellikle de ülkelerindeki çatışma bölgelerinden geldikleri ve belki de bir kısmı bu çatışmaların tarafı olduğu için- Yemen’deki toplumsal barış için risk oluşturabileceğine dair güvenlik endişeleri bulunuyordu. Ancak Yemen hükümeti, IOM iş birliğiyle, durumlarının Birleşmiş Milletler (BM) tarafından incelenmesini bekleyen ve misafir etmeyi kabul edecek bağışçı Batı ülkelerinin onayını bekleyen mülteciler için büyük bir mülteci kampı kurmaya karar verdi.

Yemen'deki savaşın uzamasıyla birlikte, ülkelerindeki savaşın alevlerinden kaçarak özellikle Somali'ye göç eden on binlerce Yemenlinin aynı trajediyi yeniden yaşaması da kaderin bir başka cilvesi olmaya devam ediyor.

Gerçekten de bu kişilerden birkaç binini barındıran bir kamp, Lahis vilayetinin el-Mudaraba ve el-Ara ilçesinde, Aden şehrine yaklaşık 136 kilometre uzaklıkta kuruldu. Burası Yemen'de mülteciler için tahsis edilmiş tek kamp olan Haraz Mülteci Kampı'ydı.

Kampın içinde veya dışında meydana gelen bazı münferit adli olaylar haricinde, Yemen'in bir devlet ve toplum olarak güvenliğini tehdit eden kayda değer hiçbir suç kaydedilmedi.

xc dv v
Yemen'in güneyindeki sahil kenti Aden'de, Somali'ye sınır dışı edilmeden önce bir teknede bulunan düzensiz Afrikalı göçmenler, 26 Eylül 2016 (AFP)

Çocuk yaşta olanların silah altına alınması ve milislerin bazı Afrikalı savaşçıları kullanması konusunda hayret uyandıransa, Husilerin, her cuma günü grubun liderine içeride ve dışarıda ‘ilahi fetihlerini’ gerçekleştirmesi için ‘halk yetkisi’ verildiği iddiasıyla ‘milyonluk kalabalıklar’ olarak adlandırdıklarıyla dünyanın kulaklarını ve gözlerini sağır ederken böyle bir yola başvuruyor. Oysa grubun bazı şahin kanat mensupları, saflarına 200 bin ‘mücahidin’ katıldığından övünerek bahsediyordu. Bu durum, “Asıl ‘mücahitlerin’ yerine ve onların adını kullanarak milislerin savaşlarına küçük yaştakileri ve bazı Afrikalıları sürmenin sebebi ne?” sorusunu akıllara getiriyor.


Smotrich, El Halil'de: İbrahimî Camii, Batı Şeria'daki ilk egemen mülkümüz

İbrahimî Camii'nde bir çocuk, Hz. İshak'ın makamını izliyor (Şarku'l Avsat)
İbrahimî Camii'nde bir çocuk, Hz. İshak'ın makamını izliyor (Şarku'l Avsat)
TT

Smotrich, El Halil'de: İbrahimî Camii, Batı Şeria'daki ilk egemen mülkümüz

İbrahimî Camii'nde bir çocuk, Hz. İshak'ın makamını izliyor (Şarku'l Avsat)
İbrahimî Camii'nde bir çocuk, Hz. İshak'ın makamını izliyor (Şarku'l Avsat)

İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, El Halil'deki İbrahim Camii'nin Yahudi halkının ilk egemen mülkü olduğunu söyledi. Üstü kapalı alanların açılışı için bulunduğu camide konuşan Smotrich, İbrahim Camii'nin Batı Şeria'daki “İsrail egemenliğinin sonsuza dek sembolü olarak kalacağını” vurguladı.

İsrail'in Kanal 14 televizyonu, İbrahim Camii'ndeki çatı ve kapsamlı restorasyon çalışmalarının tamamlanmasına yönelik etkinliğe öncülük eden Smotrich'in, daha önce El Halil Anlaşmaları'nı sona erdirme ve bu konudaki yetkileri Filistin belediyesinden alma kararının ardından “tarihi bir adımı tamamladığını” bildirdi.

Smotrich, geçen haziran ayında El Halil'e ilişkin “El Halil Anlaşması”nı iptal ettiğini açıklamıştı. Bu karar, Filistin Yönetimi ve Filistinliler açısından önemli bir darbe olarak değerlendirilmişti. Karar kapsamında, Eski Şehir'i de içine alan H2 bölgesindeki planlama ve inşaat yetkileri El Halil Belediyesi'nden alındı.

El Halil, Batı Şeria'da 1997 yılında özel bir anlaşmayla H1 ve H2 olarak iki bölgeye ayrılan tek Filistin kentidir. Bu düzenleme, El Halil'deki yeniden konuşlandırmaya ilişkin protokol olarak biliniyor ve 1995 tarihli Oslo II Anlaşması'nın ve 1993'te Oslo Anlaşmaları kapsamında başlayan İsrail-Filistin barış sürecinin devamı niteliğinde bulunuyor.

El Halil Anlaşması uyarınca İsrail güçleri, kentin yaklaşık yüzde 80'ini oluşturan H1 bölgesinden çekildi ve burada güvenlik ile sivil işlerin sorumluluğu Filistin Yönetimi'ne bırakıldı. Buna karşılık İsrail, kentin yüzde 20'sini oluşturan H2 bölgesinde güvenlik kontrolünü elinde tuttu. Eski Şehir bölgesini, İbrahim Camii'ni ve El Halil'deki Yahudi yerleşimini kapsayan H2'de sivil yetkiler ise Filistin Yönetimi'ne devredildi.

dvfgbhy
İbrahim Camii'nin ana girişinden bir bölüm (Şarku'l Avsat)

Smotrich, “Bu, sıradan bir planlama adımından çok daha fazlası; tarihi bir değişikliktir. Yerleşim devrimini sürdürüyor, yönetimi güçlendiriyor ve Yahudiye ve Samiriye'de (Batı Şeria) İsrail egemenliğini derinleştiriyoruz” ifadelerini kullandı.

Filistin Yönetimi Smotrich'in kararını reddetmesine rağmen İsrail, istediği düzenlemeyi fiilen hayata geçirdi.

Smotrich, çarşamba günü camide yaptığı konuşmada, “Makpela Mağarası (İbrahim Camii), İsrail halkının ilk egemen mülküdür. Efendimiz İbrahim'in satın aldığı bu yer, bu topraklar üzerindeki egemenliğimizin sembolü haline geldi. Bu sabah, ilgili bütün tarafların profesyonel ve yoğun çalışmaları sayesinde üst örtü ve restorasyon projesinde son aşamaya ulaştık” dedi.

Smotrich, “Bu, tarihi bir döngünün kapanmasıdır. Ortak çabalar sayesinde, gelecek Yahudi Yeni Yılı'nda İsrail halkının geniş kitleleri burada uygun ve saygın koşullarda ibadet edebilecek” dedi.

Filistin Yönetimi'ne yönelik kışkırtıcı söylemler

Smotrich'in adımı, İsrail'de Filistin Yönetimi'ni hedef alan geniş kapsamlı bir kampanyanın yürütüldüğü dönemde atıldı.

Smotrich, bundan bir gün önce Filistin Yönetimi'nin devrilmesi gerektiğini söyledi. Bu açıklama, Savunma Bakanı Yisrael Katz'ın Filistin Yönetimi'ni topyekûn savaşla tehdit etmesinden birkaç saat sonra yapıldı.

Katz, Başbakan Binyamin Netanyahu ile birlikte, Filistin Yönetimi'ne bağlı güvenlik birimlerinin veya bunlarla bağlantılı unsurların taraf olduğu çatışma ve karışıklıkların yaşanması halinde, orduya yönetimin üst düzey yetkililerine ve kurumlarına karşı kapsamlı bir savaşa hazırlık emri verdiklerini söyledi.

Şarku’l Avsat’ın İbrani medyasından aktardığına göre Katz'ın planı; “Filistin Yönetimi'nin üst düzey yetkililerine yönelik hedefli suikastlar düzenlenmesi, altyapının imha edilmesi, operasyonların başlatıldığı Filistin kent ve köylerinden halkın tahliye edilmesi ve bölgenin işgal edilmesini” içeriyor.

Netanyahu da daha önce Filistin Yönetimi'ne bağlı unsurların İsrail'e yönelik saldırılara katılması ihtimalini orduyla görüşmüştü.

İsrailli yetkililer zaman zaman Filistin Yönetimi'ni hedef alan açıklamalar yaparak, yönetimin Batı Şeria'daki yerleşimlere 7 Ekim 2023 saldırısına benzer bir saldırı düzenleyebileceğini öne sürüyor. Bu yetkililer, yönetimin silahlarına el konulmasını, güvenlik birimlerinin tamamının veya bir bölümünün dağıtılmasını, hatta Filistin Yönetimi'nin tamamen lağvedilmesini talep ediyor.

cvfbgh
İbrahim Camii'nin içinde Hz. İbrahim'in makamı (Şarku'l Avsat)

Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir de defalarca Filistin Yönetimi'nin feshedilmesini istedi ve İngiltere'nin yerleşimlere yönelik yaptırımlarının ardından bu talebini yineledi.

İsrail'deki yerleşimci hareketinin liderleri de yerleşimlere yönelik yaptırımlara karşılık olarak Oslo Anlaşmaları'nın iptal edilmesini, işgal altındaki Batı Şeria'daki A ve B bölgelerinde yerleşimlerin genişletilmesini ve Filistin Yönetimi'nin dağıtılması için çalışılmasını talep etti.

İsrail Kamu Yayın Kurumu Kan 11'in aktardığına göre, Batı Şeria'daki yerleşimler konseyi başkanı Yisrael Gantz, İsrail'deki ABD Büyükelçisi Mike Huckabee ile görüşerek Washington'un yaptırımlara karşı atabileceği adımları ele aldı.

İsrail, Batı Şeria'da Filistin Yönetimi'ni siyasi ve ekonomik abluka uygulayarak ve yetki ve rollerini etkileyen yasal düzenlemelerde değişiklikler yaparak hedef alıyor. El Halil'de atılan son adım da bunun örneklerinden biri olarak değerlendiriliyor.

Polis mensuplarının tutuklanması ve tazminatlar

İsrail ordusu Batı Şeria'nın merkezinde her gün operasyonlar düzenlerken, yerleşimciler de ölümcül saldırılar gerçekleştiriyor. Ordu bu hafta operasyonlarını yoğunlaştırdı ve Batı Şeria'nın kuzey ve orta kesimlerinde silahlı hücreleri etkisiz hale getirdiğini, ayrıca Tubas yakınlarında fırlatma rampası bulunmayan bir roket mermisi tespit edildiğini ve hemen imha edildiğini bildirdi.

İsrail ordusu çarşamba günü, Beytunya yakınlarında C Bölgesi'nde kontrol noktası kurulmasına karıştıkları gerekçesiyle bazı Filistinli polislerin gözaltına alındığını açıkladı. Ordu, polislerin “yetkilerini aşarak hareket ettiğini” savundu.

Filistinli bir polis ekibi daha önce Beytunya yakınlarındaki bir yolda silahlı bir İsrailli yerleşimciyi durdurmuş, kısa süre sonra da bu kişiyi İsrail güçlerine teslim etmişti.

İsrail güvenlik teşkilatı olayı, Filistin güvenlik birimlerinin “ciddi bir yetki aşımı” olarak nitelendirdi.

Filistinli polislerin gözaltına alınması, İsrail güvenlik güçlerinin Beytüllahim'deki bir hastanenin avlusunda Filistin polis devriyesini durdurduğu ve polisleri aşağılayıcı uygulamalara maruz bıraktığı olayın ardından geldi. Söz konusu adım, “Filistin Yönetimi'nin itibarına darbe” olarak değerlendirildi.

Filistin Yönetimi'ne yönelik bir başka adımda ise Kudüs Bölge Mahkemesi, daha önce görülmemiş bir kararla, saldırılarda yaralanan İsrailli asker ve polislerin de yalnızca sivillerle sınırlı kalmayacak şekilde “Terör Mağdurlarının Tazmini” yasası kapsamında tazmin edilmesine hükmetti.

“Yedioth Ahronoth” gazetesinin haberine göre mahkeme hâkimi, yasanın güvenlik güçleri mensuplarına uygulanamayacağı yönündeki Filistin Yönetimi'nin itirazını reddeden üç karar verdi. Mahkeme, Filistin Yönetimi'nin yıllar önce Kudüs'te düzenlenen araçlı saldırıda yaralanan bir asker, bıçaklı saldırıda yaralanan bir kadın polis ve silahlı saldırıda yaralanan bir askere toplam olarak yaklaşık 50 milyon şekel tazminat ödemesine hükmetti.