İsrail, Hamas’ı nasıl yanlış okudu?

“Görmek istemeyen körden daha beter” sözünün vücut bulmuş hali…

Brian Stover
Brian Stover
TT

İsrail, Hamas’ı nasıl yanlış okudu?

Brian Stover
Brian Stover

Michael Horowitz

İsrail tarihinin en yıkıcı istihbarat başarısızlıklarının ardından 1974 yılında İsrail askerî istihbaratı AMAN, aynı hatanın tekrarlanmaması için yeni özel bir birim kurdu. Bundan sadece bir yıl önce İsrail, Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat’ın Yahudi bayramı Yom Kippur’da İsrail’e karşı sürpriz bir savaş ilan etme niyetini yanlış okumuş ve Mısır güçleri, İsrail’e Tel Aviv her şeyden habersiz ve savaşa hazırlıksız bir haldeyken ansızın saldırmıştı.

Aman, soruşturma komitesinin tavsiyelerine dayanarak, Makhleket HaBakara veya ‘Kontrol Birimi’ adıyla tam teşekküllü bir birim kurdu. Bu birim genellikle ‘Şeytanın Avukatı’ ya da ‘Aksi İspatlandı’ anlamına gelen Aramice bir deyişe atıfla "Ifha Mistabra" adıyla anılır. Bu birimin görevi, İsrail istihbarat topluluğunun diğer şubeleri tarafından sunulan değerlendirmeleri soruşturmak ve bunlara etkili bir şekilde itiraz etmektir. Hatta bir konuda görüş birliği olsa bile Ifha Mistabra birimi bunun aksini söyler ve güçlü bir şekilde karşı çıkar. Bu daire, bir ‘grup etkisi’ tuzağına düşmekten kaçınmanın yolu olarak görülüyordu. Zamanla bu yöntem gelişti ve büyük istihbarat başarısızlıklarını önlemek için kullanılan ‘kırmızı takım testi’ adlı standart bir istihbarat uygulamasına dönüştü.

Bu birim, İsrail güvenlik teşkilâtına Yaakov Amidror veya Amos Gilead gibi bazı büyük beyinler armağan etti. Bu birim, ana ‘rakibi’ olan, AMAN’ın araştırma birimiyle aynı veri noktalarına ve istihbarat külliyatına erişim iznine sahip. Bununla birlikte bu birimin değeri son on yıllar içerisinde azaldı ve üst düzey istihbarat yetkilileri bu birimin değerlendirmelerine artık kulak vermez oldu. Ortaya koyduğu değerlendirmenin doğru olduğu nadiren ispatlandı. Birimin kıymetli değerlendirmeler sunma konusundaki başarısı da çok azdı.

Sakin başlayan 7 Ekim sabahında seçkin birliklerden bini aşkın Hamas komandosu İsrail’e geçmeyi başararak, sınır topluluklarına ve askerî üslere saldırdı ve bölgeyi uçuruma itti

Bu kayda değer başarısızlık şaşırtıcı değil. Zira dünyanın en iyi istihbarat teşkilatlarından biriyle sürekli zıt düşmek zorunda olmak, arzu edilen bir iş tanımı değildir. Tanımı gereği Şeytanın Avukatı biriminin çoğu zaman hatalı olması da kaçınılmazdır. Hal böyle olunca insanlar ona kulak vermekten vazgeçtiler ve böylece Yom Kippur sürprizinin tekrarlanmasını önlemeyi hedefleyen araçlardan biri başarısız oldu.

50 yıl sonra, hemen hemen aynı gün İsrail, bu başarısızlığı aynen tekrarladı. Elbette bu, 7 Ekim’deki Hamas katliamının gerçekleşmesine imkân tanıyan daha geniş sistemik başarısızlığın yalnızca küçük bir unsuruydu. Batmaz sanılıp da sonunda batan gemiler, saldırıya uğramaz sanılıp da sonunda saldırıya uğrayan ülkeler ve çökmez sanılıp da sonunda çöken barajlar listesine bir de bu başarısızlık eklendi. Gerçek şu ki, başarısızlıktan muaf hiçbir sistem yoktur. Çökmeyeceği düşünülen sistemler, ani bir şekilde başarısız olan sistemler olma potansiyeline sahiptir.  

Böylece sakin başlayan 7 Ekim sabahında seçkin birliklerden bini aşkın Hamas komandosu, İsrail’e geçmeyi başararak, sınır topluluklarına ve askerî üslere saldırdılar ve bölgeyi uçuruma ittiler.

Eksik konsept

Saldırıdan önceki gece İsrailli yetkililer, aslında Gazze’de ‘tuhaf’ bir şeyler olduğuna dair işaretleri tartışmışlardı. Özel kuvvetlerden bir taktik ekibini sınır bölgesine gönderip, bunun yeterli olacağını düşündüler. Ancak gerçekleşmek üzere olan şeyi anlayamadılar. Esasında ertesi gün bu meseleyi daha etraflıca görüşmeye karar vermişlerdi. Ne var ki müzakere vakti gelene kadar iş işten geçti. Bir yıldır ellerinde mevcut belgeleri ciddiye almadıkları da ortaya çıktı.

Bilgiden değerlendirmeye, değerlendirmeden de karara kadar olan döngünün yönü oldukça önemlidir. Sistemsel bir istihbarat hatası meydana geldiğinde yürünen ‘yol’ yanlış olur

İsrailli yetkililer, Hamas’ı Gazze’de savaş şöyle dursun, yeni bir çatışma turu için bile kışkırtmaksızın caydırmak üzere daha geniş bir ‘konsepte’ ya da değerlendirmeye göre hareket ediyorlardı. Hâkim istihbarat değerlendirmesi, 2021 yılında yaşanan ve Hamas’ın Kudüs’e füze fırlatmasıyla başlayan Gazze savaşının Hamas hareketinin Gazze’deki yeteneklerine zarar verdiği yönündeydi. Hamas, her şeyden ziyade Batı Şeria’ya odaklanmıştı. Ve burada yine Yom Kippur Savaşı’yla şaşırtıcı benzerlikler görüyoruz. Nitekim Mısır ile Suriye’nin İsrail’e saldırdığı 1973 yılında da İsrail istihbarat teşkilatı yine daha geniş bir değerlendirmeye ya da ‘konsepte’ göre hareket ediyordu. Bu değerlendirmeye göre yeni Mısır Devlet Başkanı, selefine nispeten daha ılımlıydı ve Mısır, bir çatışmaya girme niyetinde değildi. Bu benzerlik bir tesadüf olamaz. İsrail’i Mısır’ı yanlış almaya iten istihbarat başarısızlığının, onu Hamas’ın savaş istemediğine inandıran şeyle aynı olduğunu iddia etmek istiyorum.

Pek çok kişi bu başarısızlığa bir açıklama getirmek için istihbarat taktiklerinin ve bilgi toplama protokollerinin en ince ayrıntısına bakacaktır. Bense farklı bir yöne bakacağım. Tecrübelerimden hareketle bu sistemsel başarısızlığın, sistemin sadece bir unsurundan değil, bizzat sistemden kaynaklandığını düşünüyorum. Zira kötü yönetilen bir birim, arızalı bir araç veya kusurlu bir karar, tüm sistemin başarısızlığını açıklayamaz.

Ne kastettiğimi daha iyi anlamak için istihbarat kaidelerine dönmemiz gerek. Bu kaideler, insanların derslerde ya da bu dünyaya ilk girdiklerinde öğrendikleri bir şeydir. ‘İstihbarat’ oluşturma süreci, ‘istihbarat döngüsünden’ geçer. İlk adım, yönlendirmedir; karar sahipleri bir tehdidi izlemesi veya bir soruyu cevaplaması için istihbarat teşkilatını yönlendirir. İkinci adım, veri toplamadır; gerek insan zekâsı gerek telsiz veya elektronik müdahale gerek uydu görüntüleri gerekse açık kaynakları toplama gibi yollarla bilgiler ve veriler toplanır. Bu ön bilgiler önce işleme, sonra da analiz aşamasından geçer. Analiz birimi, resmi oluşturmaya ve soruları cevaplamaya başlamak üzere bilgileri bir araya getirir. Bu yeni değerlendirme, istihbarat topluluğu ve siyasi karar sahipleri arasındaki en üst düzey isimleri ‘haberdar etme’ aşamasından geçirilir. Ardından söz konusu karar sahipleri, hizmeti yeniden yönlendirir ve böylece az önce anlattığım döngüye geri döneriz.

Bu süreç önemlidir ama bilgiden değerlendirmeye, sonra değerlendirmeden karara kadar olan döngünün yönü de oldukça önemlidir. Sistemsel bir istihbarat başarısızlığı meydana gelirse yürünen ‘yol’ yanlış olur. Sizden bağımsız objektif bir analiz oluşturacak delillere bakmak yerine, delillerin sizin değerlendirmenizi doğru gösterdiği yola baktığınızda değerlendirmeniz bir Doktrine dönüşür. O zaman da bilgilere ve verilere ilişkin yorumunuz çarpık bir açıklama çizgisi takip eder ve kendi değerlendirmenize ters düşen noktaları göz ardı etme eğiliminde olursunuz ya da bu Doktrin, olayları farklı bir gözle görmenize neden olabilir.

Muhtemelen 7 Ekim öncesinde bu oldu. İsrail, Hamas’ın 7 Ekim saldırılarını başlatmaya hazırlandığına dair işaretleri görmüş, ancak yanlış yorumlamış olsa gerek. Bu işaretleri herkes görüyordu. Aslında Mısır, saldırıdan birkaç gün önce ‘büyük bir olayın’ yaşanacağı konusunda uyardı. Onların uyarıları İsrail’in havuzundakilerden farklı bilgilere dayanmıyordu; sadece İsrail bunu farklı bir şekilde yorumlamıştı.

Hamas pilotları, planör uçurmak için eğitildi ve bunu yaparken fotoğrafları çekildi. Filistinli Hamas ve İslami Cihad hareketleri, saldırıdan önce roket atış denemelerini de yoğunlaştırdı

Hamas, kibutzun ele geçirilmesini ve sınırların aşılmasını simüle eden tatbikatlar gerçekleştirdi. Ayrıca 7 Ekim olayından sadece bir ay önce, binalara baskın operasyonlarını simüle etmek için konteynırlara baskın eğitimi alan militanlarının görüntülerini kayda alarak yayınladılar. 2022 yılında Gazze’de Hamas dahil çok sayıda grup, bir eğitim düzenledi ve bunları kayda alarak kamuoyu ile paylaştı. Bu eğitimde İsrail’e ait bir askerî üs ele geçirilmiş ve rehin alma tatbikatları gerçekleştirilmişti. Bundan bir yıl önce, başka bir eğitimin ardından Hamas’ın üst düzey liderlerinden Eymen Nevfel, Gazze Şeridi sınırı boyunca uzanan yüksek teknolojili İsrail çitlerinin İsrail’i korumayacağını söylemişti. Nevfel, 7 Ekim saldırılarının ardından bir İsrailli tarafından öldürüldü.

Hamas pilotları planör uçurmak için eğitildi ve bunu yaparken fotoğrafları çekildi. Saldırıdan önce Filistinli Hamas ve İslami Cihad hareketleri roket atış denemelerini de sıklaştırdı. İşaretler ortadaydı. İsrail de bunları kendi gözleriyle gördü ama farklı bir şekilde yorumladı. İsrail istihbaratı, Hamas’ın caydırıldığını ve bu işaretlerin de İsrail’i Gazze’yle daha fazla ilgilenmeye ve mecburen Hamas’a daha fazla taviz vermeye sevk etmek için bir ‘kendini gösterme çabasından’ ibaret olduğunu zannetti. Nihayetinde Hamas’ın şimdiye kadar Gazze’de yaptığı şey buydu. Ancak az önce yazdığım bu cümle, yukarıda bahsettiğim hatanın aynısını içeriyor: Ben de değerlendirmeyi (Hamas caydırıldı), gerçekliğe uygun bilgileri (Hamas savaşa hazırlanıyor) geçersiz kılmak için kullandım. Bu klasik bir istihbarat hatası olsa da gerçek hayattaki durumlarda fark edilmesi ve düzeltilmesi çok zordur. İsrail güvenlik ve siyaset liderliğinin en üst ve en alt kademelerinde görülen başarısızlıklar böyledir.

Buna, İsrail’deki güvenlik ve siyaset liderliğinin ‘ortasındaki’ başarısızlık diyebilirim. Liderliğin en üst ve en alt kademelerindeki başarısızlıklar bunun zemininde birikmiştir.

Savunma önlemleri

Güvenlik tedbirlerinin en alt seviyesinde savunma önlemleri yer alıyor. Bunlar genellikle gelişmiş uyarıların ve önleyici tedbirlerin etkisiz olduğu ispatlandığında devreye sokulur. İsrail’in bu başarısızlıktan korunmak için oldukça etkin bir sistemi vardı: bir milyar dolara mal olan etkileyici bir teknolojik başarı, yani Gazze’yle sınır çiti. Bu, sistemin merkezî bileşeni sensörlerle donatılmış bir çittir. Bu sensörler herhangi bir fiziksel temas durumunda İsrail Savunma Kuvvetleri karargâhını derhal uyarıyor ve böylece anında ve hızlı bir karşılığa imkân tanıyor. Bu çit ayrıca bir kamera ağıyla sürekli izleniyor ve uzaktan kumandalı gözetleme kuleleri ve makineli tüfeklerle korunuyor. Bu kameraları izlemek için  ‘Gözlemciler’ adlı özel bir birim oluşturuldu. Bu adanmış kadın askerler, gözlerini kamera yayınından bir an bile ayırmadıkları yorucu mesailerde bulunuyorlar. Her bir gözlemci, gözetlediği bölgenin belirli ve özenle korunan bir bölümünden sorumlu.

Asıl başarısızlık, güvenlik sisteminin aşılamaz olduğu yönündeki yanlış tasavvurla bağlantılıdır. Bu tasavvur İsrail’in, ‘Hamas’ın dizginlendiği’ değerlendirmesine hatalı bir şekilde duyduğu güveni artırdı

Böyle bir sistem nasıl başarısız olabilir? Ama oldu… Burada da yine güvenlik sisteminin aşılamaz olduğu varsayımı, Hamas’ın güvenlik sistemini atlatamayacağı, dolayısıyla da buna teşebbüs etmeyeceği yönünde ölümcül bir değerlendirmeye yol açtı. Bu varsayım ölümcüldü. Nitekim İsrail ordusu, Hamas’ın aslında bu sistemi aşmanın yollarını bulmaya çalıştığını gösteren olası işaretlere karşı kör oldu. Sağlam herhangi bir istihbarat operasyonu Hamas’ın duvarı aşmaya çalıştığı ihtimalini dışlamaz, aksine bunu gerçekten yapmaya çalıştığını gösteren işaretler arar ve Hamas gibi bir düşmanın bu engeli nasıl aşacağını hayal etmeye çalışırdı.

Peki, Hamas ne yaptı? Şu an resim nihai denecek kadar net olmasa da iki ay sonra elimizde neler döndüğüne dair daha fazla delil olacak. Bana, Hamas’ın sınırları aşmasına imkân tanıyan yeni gelişmiş silahların türü hakkında çok soru soruldu ama bu soruların cevabı yoktu.

Hamas’ın kullandığı araçların hiçbiri yeni değil. Hiçbiri İsrail’i gerçekten şaşırtmadı. Hamas, sınırı geçip İsrail’e girmek için seçkin bir komando gücü kullandı. Bu ekip yeni değildi; İsrail yaklaşık on yıldır bu ekipten haberdardı. Görünüşe bakılırsa Hamas, sınırdaki elektrik kulelerini hedef almak üzere insansız hava araçları kullandı ve böylece uzaktan işletilen İsrail savunma sistemlerinin bir kısmını hemen devre dışı bıraktı. Bu insansız hava araçları yeni değil. Hamas bu esnada binlerce roket fırlattı ve bu da sınıra gönderilecek güçlere engel oldu. Sınıra ulaşanlar ise yüzlerce seçme savaşçıyla karşı karşıya kaldılar. Hamas, herhangi bir ihlale tepki gösterecek müdahale gücünün boyutu ve özellikleri hakkında detaylı istihbarat topladı (ki koordineli onlarca ihlal vardı). Daha sonra, Gazze Tümeni karargâhını ve birçok küçük askerî birliği içine alan bu müdahale gücüne saldırdı. İsrail Hava Kuvvetleri karşılık verme imkânı bulduğunda iş işten geçmişti. Nitekim Hamas sınırdaki sivil toplulukların arasına sızmış, İsraillileri rehin almış ve bazılarını Gazze’ye nakletmişti. Hamas komandolarının işini bitirebilecek hava saldırıları artık imkânsız hale geldi.

Aslında bu başarısızlık, güvenlik sisteminin aşılamaz olduğu yönündeki yanlış tasavvurdan kaynaklanıyor. Bu tasavvur, İsrail’in, ‘Hamas’ın dizginlendiği’ değerlendirmesine duyduğu yanlış güveni artırdı.

Piramidin tepesindeki başarısızlık

Sonra belki de en büyük başarısızlık geldi: piramidin tepesindeki başarısızlık. İstihbarat döngüsünün en üst noktası; siyasi düzey, yani ‘yönü’ belirleyen düzeydir. Bu düzey, istihbaratı yönetir ve onu sorulara veya ilgi alanlarına yönlendirir. Bu oldukça önemli bir şeydir ve bu devlet bir ABD değilse ve elinde neredeyse sınırsız istihbarat kaynakları yoksa ciddi sonuçlar doğurur. Bu yüzden önceliklerinizi belirlemelisiniz. Kaldı ki ABD’nin bile bunu yapması gerekir. Seferberlik araçları ve kaynakları sınırlı. Analistleri ve konuşlandırılabilecek askerleri ve askerî birlikleri toplamanın zamanı geldi. İsrail, şu veya bu düzeyde çok acil tehditlerle karşı karşıya. Seçim, vazgeçmek.  

Olan olduğunda, tahmin edin, Netanyahu ne dedi? ‘Yeterince dikkatli bakarsanız bu işin arkasında İran’ı göreceksiniz’ dedi. Bu söylem, zararlı değil, ölümcüldür

Netanyahu’nun açıklamalarına ve söylemlerine bakıldığında net bir tavır görülüyor. İsrail Başbakanı, İsrail-Filistin çatışmasını kenarda bırakma ve değersizleştirme yoluyla profesyonel bir siyaset izledi. Her zaman diğer tehditleri, özellikle de İran’la onun vekillerini ana mesele olarak gördü. Bunda siyasi bir unsur da olabilir. İran’dan bahsetmek onu küresel jeopolitik alana itti; burada Biden ya da Putin gibi isimlerle karşı karşıya geldi ve BM’de nükleer bombaya dair gülünç planlar çizdi. Bu onun kendisini çalkantılı bölgesel ve küresel sularda yüzme becerisine sahip tek İsrail lideri olarak tasvir etmesini sağladı. İsrail-Filistin çatışması bir yana bu ikincil bir nottu. Olanlar olduğunda bile tahmin edin, Netanyahu ne dedi? “Yeterince dikkatli bakarsanız bu olayın arkasında İran’ı görürsünüz” dedi. Bu söylem zararlı değil, düpedüz ölümcüldür.  

Bu demek değildir ki İran, İsrail için bir tehdit oluşturmuyor. Elbette oluşturuyor. Ama bu tehdidin, daha sıcak bir tehdidi gölgede bırakmaması gerekir. Bu bilinçli körlük, istihbarat topluluğunu doğrudan etkiliyor, çünkü istihbarat toplama araçlarının tehditten uzakta yeni bir konum almasını ve güçlerin de tek bir sınırdan uzakta yeniden konuşlandırılmasını teşvik ediyor, önyargıda ve hatalı tepki döngüsünde ısrarcı olmaya sebep oluyor. Duyulacak bir şey olmadığını varsayar ve kulaklarınızı kapatıp görmeye odaklanırsanız, sonra hiçbir şey duymadığınız için haklı olduğunuzu düşündüğünüzde hata yapmış olursunuz.

Belki daha özlü bir diğer deyişle, “görmek istemeyen körden de beter” olursunuz.

Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



Emin Halife Fahime’nin ölümü: Lockerbie davasının giyotininden kurtulan Libyalının hikâyesi

Libya’nın merhum lideri Muammer Kaddafi ile beraatının ardından başkent Trablus’a dönüş yapan Emin Halife Fahime’yi (soldan ikinci) bir arada gösteren fotoğraf. Fahime, uçak bombalama davasından kesin olarak beraat etmesinin ertesi günü Trablus’a ulaşmıştı (1 Şubat 2001) (Getty)
Libya’nın merhum lideri Muammer Kaddafi ile beraatının ardından başkent Trablus’a dönüş yapan Emin Halife Fahime’yi (soldan ikinci) bir arada gösteren fotoğraf. Fahime, uçak bombalama davasından kesin olarak beraat etmesinin ertesi günü Trablus’a ulaşmıştı (1 Şubat 2001) (Getty)
TT

Emin Halife Fahime’nin ölümü: Lockerbie davasının giyotininden kurtulan Libyalının hikâyesi

Libya’nın merhum lideri Muammer Kaddafi ile beraatının ardından başkent Trablus’a dönüş yapan Emin Halife Fahime’yi (soldan ikinci) bir arada gösteren fotoğraf. Fahime, uçak bombalama davasından kesin olarak beraat etmesinin ertesi günü Trablus’a ulaşmıştı (1 Şubat 2001) (Getty)
Libya’nın merhum lideri Muammer Kaddafi ile beraatının ardından başkent Trablus’a dönüş yapan Emin Halife Fahime’yi (soldan ikinci) bir arada gösteren fotoğraf. Fahime, uçak bombalama davasından kesin olarak beraat etmesinin ertesi günü Trablus’a ulaşmıştı (1 Şubat 2001) (Getty)

25 Ağustos 2026’da Başkent Trablus’un sakin bir köşesinde, Libya vatandaşı Emin Halife Fahime’nin yaklaşık 70 yıllık hayatı sessizce sona erdi.

Fahime’nin ölümüyle, Doğu ile Batı arasındaki diplomatik ve istihbarat mücadelesinin tarihindeki en gizemli ve çarpıcı sayfalardan biri resmen kapandı. Böylece 1988 yılında Frankfurt’tan Londra üzerinden New York’a gitmekte olan Pan Am’ın 103 sefer sayılı uçağının İskoçya’nın Lockerbie kasabası üzerinde havaya uçurulmasıyla başlayan ve onlarca yıl boyunca uluslararası siyasetin seyrini değiştiren davanın canlı tanıklarından biri de hayata veda etti.

Havayollarında sıradan bir çalışan olarak başladığı meslek hayatının ardından yaklaşık on yıl boyunca Fahime’nin adı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi koridorlarında yankılandı. Fotoğrafı, 20. yüzyılın en korkunç hava terörü eylemlerinden biri olarak nitelendirilen saldırının “ikinci sanığı” sıfatıyla dönemin dünya televizyonlarında ve gazetelerinde geniş yer buldu.

Fahime, günlük yaşamının Malta’daki ayrıntılarının neredeyse bir ülkeyi sarsacak uluslararası bir suçlamanın temelini oluşturduğu benzersiz bir hukuk ve siyaset mücadelesinin istemeden de olsa merkezinde yer aldı. Hollanda’daki tarihi Camp Zeist Mahkemesi’nde kurşun geçirmez cam bölmenin arkasında İskoç adaletinin kendisi için söylediği “beraat” kararını bizzat duydu. Böylece ülkesine, siyasetin yıllarca kendisine veremediği bir beraat belgesiyle döndü.

cfrb
Libyalı vatandaş Emin Halife Fahime (Wikipedia)

Ölümü, uluslararası yaptırımların ve ağır ambargonun damgasını vurduğu dönemin acı hatıralarını yeniden gündeme getirdi. Fahime, kendisini yutmaya ramak kalan siyasi fırtınanın tam ortasında yaşayan, ancak hayatının son dönemini siyasetin gürültüsünden uzakta ve büyük ölçüde inzivada geçiren bir adam olarak tarihe geçti.

Unutulan başlangıçlar: Trablus’tan Luqa Havalimanı’na

Emin Halife Fahime, 1956 yılında Libya’nın başkenti Trablus’un çevresindeki Suk el-Cuma bölgesinde dünyaya geldi. Meslek hayatında ilerleyerek Libya Arap Havayolları’nda çalışmaya başladı. 1980’lerin ortalarında Malta’daki Luqa Havalimanı’nda şirketin istasyon müdürü, harekât ve sevkiyat sorumlusu olarak görevlendirildi.

scvfbg
Emin Halife Fahime, Libya’nın Trablus kentindeki Suk el-Cuma Camii’nde cuma namazının ardından (2 Şubat 2001) (Getty)

Genç çalışan açısından bu görev, Akdeniz’in ortasında rutin bir havalimanı işi gibi görünüyordu. Ancak söz konusu görev, dönemin Libya rejimi ile ABD ve Batılı müttefikleri arasında Akdeniz’in iki yakasında yürütülen yoğun istihbarat mücadelesiyle kesişti.

gtrbgtn
İskoçya’nın Lockerbie kasabası üzerinde bombalı saldırıya uğrayan ABD uçağının ardından oluşan yıkımdan bir görüntü (Arşiv – Şarku’l Avsat)

Fahime o sırada, bu Akdeniz havalimanında kargo belgelerine attığı imzaların ve vardiya çizelgelerinin, yıllar sonra Washington ve Londra’daki üst düzey soruşturmacılar tarafından hazırlanan uluslararası iddianamenin temel unsurlarına dönüşeceğini bilmiyordu.

Uçağın düşürüldüğü gece ve başlayan uluslararası fırtına

21 Aralık 1988’de Pan Am’a ait Boeing 747 tipi 103 sefer sayılı uçak, Frankfurt’tan New York’a giderken İskoçya’nın Lockerbie kasabası üzerinde infilak etti. Saldırıda 270 kişi hayatını kaybetti.

dfvfdbf
Uçağın İskoçya’nın Lockerbie kasabasına düşmesinin ardından çekilen görüntü (AFP)

ABD Federal Soruşturma Bürosu (FBI) ile İskoç polisinin üç yıl süren kapsamlı ortak soruşturmasının ardından, Kasım 1991’de iki Libyalı resmen suçlandı: Abdülbasit el-Makrahi ve Emin Halife Fahime.

Dönemin Batılı soruşturmacıları, Fahime’nin Malta Havalimanı’ndaki görevinden ve bağlantılarından yararlanarak, içinde kayıt cihazına gizlenmiş zaman ayarlı bomba bulunan kahverengi bir Samsonite valizin geçirilmesini kolaylaştırdığını ileri sürdü. İddiaya göre bomba, Libya Havayolları’na ait bir uçakla Malta’dan Frankfurt’a, oradan da facianın yaşandığı Pan Am uçağına ulaştırılmıştı.

Tarihi teslim ve tarafsız ülkede yargılama

Trablus başlangıçta vatandaşlarını teslim etmeyi reddetti. Bunun sonucunda Libya, 1992’de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından uygulamaya konulan ağır uluslararası yaptırımlar ve hava ile ekonomik ambargo altına girdi.

sdvedfv
Lockerbie saldırısının sanığı Emin Halife Fahime (ortada), Lockerbie saldırısı davasında beraat etmesinden bir gün sonra, 1 Şubat 2001’de Libya’nın başkenti Trablus’a gelişinde kendisini kahraman gibi karşılayan kalabalığa el sallıyor (Getty)

Libya, yaklaşık on yıl boyunca ağır bir izolasyon ve ekonomik felç yaşadı. Ancak Arap ve Afrika ülkelerinin yürüttüğü yoğun diplomatik çabalar sonucunda hukuki ve tarihi açıdan benzersiz bir uzlaşma formülü ortaya çıktı.

Bu kapsamda Libya, 1999 yılında iki sanığı, İskoçya’ya bağlı özel bir mahkemede yargılanmak üzere teslim etmeyi kabul etti. Duruşmalar, Hollanda’da Utrecht yakınlarında bulunan eski bir ABD askeri üssü olan Camp Zeist’te, tarafsız topraklarda ve İskoç ceza hukuku çerçevesinde gerçekleştirildi.

“Camp Zeist” şoku: Tarihi beraat ve dönüş

31 Ocak 2001’de dünya, milyonlarca insanın beklediği kararın açıklanmasını nefesini tutarak izledi. İskoç yargıçlar, Fahime’nin suçlandığı tüm suçlardan kesin olarak beraat etmesine karar verirken, ortağı Abdülbasit el-Makrahi’yi ömür boyu hapis cezasına çarptırdı. Mahkeme ayrıca Fahime’nin kurşun geçirmez cam bölmenin arkasından derhal serbest bırakılmasına hükmetti.

fdv
Uçağın bombalanması davasının başlıca sanığı, Libya vatandaşı Abdülbasit el-Makrahi (Arşiv – AFP)

Yargıçlar, Fahime’nin beraat kararını delillerin yetersizliğine ve tanık anlatımlarındaki önemli boşluklara dayandırdı. Özellikle Maltalı giyim tüccarı Tony Gauci’nin ifadelerinde ciddi çelişkiler bulunduğuna dikkat çekildi. Savunma ayrıca, bombalı valizin gönderildiği sırada Fahime’nin Malta’da bulunmadığını, iş seyahati nedeniyle İsveç’te olduğunu ortaya koydu.

Son nefesine kadar gönüllü inziva

Beraatinin ardından doğrudan Libya’ya dönen Fahime, Trablus’ta hem resmi makamlar hem de halk tarafından kahraman gibi karşılandı. Libya’daki çevreler açısından o, Batı’daki bir mahkemenin bizzat verdiği kararla Libya devletine yöneltilen Amerikan anlatısının bütünüyle sorgulanabileceğini gösteren canlı bir kanıt olarak görülüyordu.

sddfvf
Emin Halife Fahime (ortada), Libya’nın Trablus kentindeki Suk el-Cuma Camii’nde cuma namazının ardından cemaatle selamlaşıyor (2 Şubat 2001) (Getty)

Ancak yıllarca süren korku, belirsizlik ve tutukluluğun yorduğu Fahime, kesin biçimde kamuoyundan ve siyasetten uzaklaşmayı tercih etti. Hayatının geri kalanını Trablus’ta ailesinin yanında sıradan bir vatandaş olarak geçirdi ve o dönemin sırlarını anlatabilecek röportajlar vermeyi reddetti.

Ölümünün açıklanması ve resmi olarak taziye mesajlarının yayımlanmasıyla Fahime, Libya ile Batı arasındaki sancılı mücadelenin bir bölümünü de beraberinde götürdü.


Suudi Arabistan, SDG’nin Suriye askeri kurumlarına entegrasyonunu memnuniyetle karşıladı

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara, Başkanlık Sarayı'nda Mazlum Abdi ile görüşmesi sırasında (AP).
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara, Başkanlık Sarayı'nda Mazlum Abdi ile görüşmesi sırasında (AP).
TT

Suudi Arabistan, SDG’nin Suriye askeri kurumlarına entegrasyonunu memnuniyetle karşıladı

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara, Başkanlık Sarayı'nda Mazlum Abdi ile görüşmesi sırasında (AP).
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara, Başkanlık Sarayı'nda Mazlum Abdi ile görüşmesi sırasında (AP).

Suudi Arabistan, Suriye Demokratik Güçleri'nin (SDG) Suriye Arap Cumhuriyeti'nin askeri kurumlarına entegre edilmesini memnuniyetle karşıladığını ve bu adımın Suriye'de güvenlik ve istikrarın sağlanmasına katkıda bulunacağını açıkladı.

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı tarafından bügün(Çarşamba) yapılan açıklamada, Krallığın, "Suriye hükümetinin Suriye halkının birlik ve kalkınma yolculuğunu sürdürme yönündeki beklentilerini gerçekleştirmek amacıyla attığı adımlara desteğini yinelediği" belirtildi. Açıklamada ayrıca Suriye ve halkı için güvenlik, barış ve refah temennisinde bulunuldu.

SDG lideri Mazlum Abdi, salı günü yaptığı açıklamada, SDG ile Kürtlerin öncülüğündeki Özerk Yönetim ve buna bağlı askeri ve sivil oluşumların feshedildiğini ve Suriye devletinin kurumlarına entegre edileceğini duyurmuştu. Abdi'nin açıklaması, Şam'da Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ile gerçekleştirdiği görüşmenin ardından gelmişti.

Söz konusu açıklama, Suriye makamları ile Kürtler arasında aylar süren müzakerelerin ardından geldi. Müzakerelerin yanı sıra taraflar arasında askeri çatışmalar da yaşanmıştı. Daha sonra varılan anlaşmayla, Özerk Yönetim'in kurumları ile SDG güçlerinin kademeli olarak Suriye devletinin kurumlarına entegre edilmesi kararlaştırılmıştı.

 


Suriye'nin eski Devlet Başkanı Haddam: Suriye'nin 12 milyar dolarlık rezervi Hafız Esad'ın adına kayıtlıydı

Hafız Esad, 1999'da Moskova ziyareti sırasında (AFP)
Hafız Esad, 1999'da Moskova ziyareti sırasında (AFP)
TT

Suriye'nin eski Devlet Başkanı Haddam: Suriye'nin 12 milyar dolarlık rezervi Hafız Esad'ın adına kayıtlıydı

Hafız Esad, 1999'da Moskova ziyareti sırasında (AFP)
Hafız Esad, 1999'da Moskova ziyareti sırasında (AFP)

Suriye'nin eski Devlet Başkan Yardımcısı Abdülhalim Haddam'ın anılarında para ve iktidar ilişkilerine ilişkin en dikkat çekici anlatımlardan biri, dönemin Suriye devlet rezervinin, kitapta yer alan bilgilere göre 12 milyar dolar tutarında olmasına rağmen devlet kurumlarının adına değil, eski Devlet Başkanı Hafız Esad'ın şahsi adına kayıtlı olduğu yönünde.

Haddam'ın kaleme aldığı, Al Majalla (Mecelle) Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Hamidi tarafından yayına hazırlanan ve Suudi Araştırma ve Medya Grubu'na (SRMG) bağlı Raf Yayınevi tarafından eylül ayı başında yayımlanacak anılarında şu ifadeler yer alıyor:

“Hiç kimsenin, bu büyüklükteki bir meblağın devlet başkanının şahsi adına yatırılmasını düşünmesi mümkün değildi. Bu, onun değil, Suriye devletinin parasıydı.”

Haddam'ın anlatımına göre mesele bununla sınırlı kalmadı ve yurtdışında Esad'ın adına açılmış hesaptan bir miktar paranın çekildiğini bildiren belgenin cumhurbaşkanına ulaşmasıyla bir iç krize dönüştü.

grthyju
Kitabın kapağı

Hafız Esad duruma şaşırarak bankadan para transfer talimatının kendisine gönderilmesini istedi. Birkaç gün sonra talimatın bir kopyası ulaştı. İmzanın incelenmesi üzerine belgenin sahte olduğu ortaya çıktı. Bankaya, 65 milyon doların hangi hesaba aktarıldığı sorulduğunda, paranın dönemin Başbakanı Mahmud Zubi'ye ait bir hesaba gönderildiği belirlendi.

Haddam, Hafız Esad'ın öfkelendiğini ve güvenlik teşkilatlarından birinin başkanından Zubi'yi çağırmasını ve parayı geri vermemesi halinde idam edileceği konusunda kendisini uyarmasını istediğini anlatıyor. Para da bunun üzerine bankaya geri yatırıldı.

Anılarda bu olay, Zubi'nin siyasi kariyeri ve görev süresiyle bağlantılı olarak ele alınıyor. Zubi, Kasım 1987'den Mart 2000'e kadar başbakanlık görevinde kalmış ve 1918'de kurulan Suriye devletinden bu yana en uzun süre görev yapan başbakan olmuştu.

cs
Hafız Esad ve yanında merhum Başbakan Mahmud Zubi (AFP)

Haddam, Zubi hakkında sert bir portre çizerek onun sadece yolsuzluğun kolaylaştırılmasına değil, bizzat uygulanmasına da sürüklendiğini belirtiyor. Zubi'nin, güven ilişkilerini Basil Esad ve Muhammed Mahluf'un çevresine kadar genişlettiğini anlatan Haddam, kendisinin ise 1989'dan itibaren Hafız Esad'ın önünde yolsuzluk dosyalarını gündeme getirdiğini söylüyor. Ancak Esad'ın buna, “Bu bilgileri nereden getiriyorsun? Gerçek, söylediğinden farklı” şeklinde yanıt verdiğini aktarıyor.

Haddam, Zubi'nin sonunu da içeriden anlatıyor. Mayıs 2000'in ortalarında, ölüm belirtilerinin belirginleştiği Hafız Esad, iktidardaki Baas Partisi liderliğinin bazı üyelerini evine çağırdı ve onlara, “Mahmud Zubi bana ihanet etti. Onu soruşturun ve hesap sorun” dedi. Ancak suçlamanın ne olduğunu açıklamadı.

Zubi partiden ihraç edildi ve hakkında soruşturma açılmasına karar verildi. Karar kendisine bildirildiğinde, “Ben ne yaptım?” diye tekrarlamaya başladı. Ardından Haddam'a, “Beni soruşturmaya çağırırlarsa intihar ederim” dedi.

24 Mayıs 2000'de Şam Emniyet Müdürü, iki subayla birlikte Zubi'yi soruşturmaya götürmek üzere evine geldi. Zubi, evinin ikinci katına çıktı ve başına ateş ederek intihar etti.

Haddam, sahtecilik olayı ve devlet rezervine ilişkin bilgiyi intiharın ardından “kısa süre içinde” öğrendiğini yazıyor.

Anılarda Zubi dönemine ilişkin başka dosyalara da yer veriliyor. Bunların başında, 1990'ların başında Airbus uçaklarının satın alınmasına ilişkin sözleşme geliyor.

Haddam'ın aktardığına göre başbakanın başkanlığında bir komite kuruldu. Ancak Ulaştırma Bakanı, Fransız şirketiyle komisyon almak amacıyla temasa geçmesinin ardından komiteden çıkarıldı. Hükümet, belgelenmiş itirazlara rağmen sözleşmeyi onayladı. Bunun, Zubi'nin hükümet üyelerine cumhurbaşkanının sözleşmeye onay verdiği izlenimini vermesinin ardından gerçekleştiği belirtiliyor.

dbrfgb
Hafız Esad ve solunda Abdülhalim Haddam, 1999 (Getty)

Haddam, Zubi'nin intiharından birkaç gün sonra Başbakan Yardımcısı Selim Yasin ile Ulaştırma Bakanı Müfid Abdülkerim'in gözaltına alınmasını ise dikkat çekici bir çelişki olarak kaydediyor. Söz konusu iki isim, Airbus sözleşmesine itiraz etmişti. Haddam'a göre, haksız yere gözaltına alınan Yasin ve Abdülkerim, 15'er yıl hapis cezasına ve uçakların değerini aşan bir para cezasına çarptırıldı.

Haddam aynı bağlamda, dönemin Lübnan Başbakanı Refik Hariri'nin, cumhurbaşkanının onayıyla görevlendirdiği uzmanların hazırladığı bir ekonomik reform çalışmasından da söz ediyor. Üç milyon dolara mal olan çalışmayı, hükümet ve parti liderliği üyeleri arasında “kendisinden başka hiç kimsenin okumadığını” belirtiyor.

Söz konusu banka belgelerinin bağımsız olarak doğrulanması mümkün olmadı. Dolayısıyla olayla ilgili anlatım, sahibinin sorumluluğunda bulunuyor. Olayın ayrıntıları, Zubi'nin başbakanlığı dönemindeki gelişmeler ve bu döneme eşlik eden yolsuzluk dosyaları, kitabın “Mahmud Zubi'nin intiharı” başlıklı bölümünde yer alıyor.