İsrail, Hamas’ı nasıl yanlış okudu?

“Görmek istemeyen körden daha beter” sözünün vücut bulmuş hali…

Brian Stover
Brian Stover
TT

İsrail, Hamas’ı nasıl yanlış okudu?

Brian Stover
Brian Stover

Michael Horowitz

İsrail tarihinin en yıkıcı istihbarat başarısızlıklarının ardından 1974 yılında İsrail askerî istihbaratı AMAN, aynı hatanın tekrarlanmaması için yeni özel bir birim kurdu. Bundan sadece bir yıl önce İsrail, Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat’ın Yahudi bayramı Yom Kippur’da İsrail’e karşı sürpriz bir savaş ilan etme niyetini yanlış okumuş ve Mısır güçleri, İsrail’e Tel Aviv her şeyden habersiz ve savaşa hazırlıksız bir haldeyken ansızın saldırmıştı.

Aman, soruşturma komitesinin tavsiyelerine dayanarak, Makhleket HaBakara veya ‘Kontrol Birimi’ adıyla tam teşekküllü bir birim kurdu. Bu birim genellikle ‘Şeytanın Avukatı’ ya da ‘Aksi İspatlandı’ anlamına gelen Aramice bir deyişe atıfla "Ifha Mistabra" adıyla anılır. Bu birimin görevi, İsrail istihbarat topluluğunun diğer şubeleri tarafından sunulan değerlendirmeleri soruşturmak ve bunlara etkili bir şekilde itiraz etmektir. Hatta bir konuda görüş birliği olsa bile Ifha Mistabra birimi bunun aksini söyler ve güçlü bir şekilde karşı çıkar. Bu daire, bir ‘grup etkisi’ tuzağına düşmekten kaçınmanın yolu olarak görülüyordu. Zamanla bu yöntem gelişti ve büyük istihbarat başarısızlıklarını önlemek için kullanılan ‘kırmızı takım testi’ adlı standart bir istihbarat uygulamasına dönüştü.

Bu birim, İsrail güvenlik teşkilâtına Yaakov Amidror veya Amos Gilead gibi bazı büyük beyinler armağan etti. Bu birim, ana ‘rakibi’ olan, AMAN’ın araştırma birimiyle aynı veri noktalarına ve istihbarat külliyatına erişim iznine sahip. Bununla birlikte bu birimin değeri son on yıllar içerisinde azaldı ve üst düzey istihbarat yetkilileri bu birimin değerlendirmelerine artık kulak vermez oldu. Ortaya koyduğu değerlendirmenin doğru olduğu nadiren ispatlandı. Birimin kıymetli değerlendirmeler sunma konusundaki başarısı da çok azdı.

Sakin başlayan 7 Ekim sabahında seçkin birliklerden bini aşkın Hamas komandosu İsrail’e geçmeyi başararak, sınır topluluklarına ve askerî üslere saldırdı ve bölgeyi uçuruma itti

Bu kayda değer başarısızlık şaşırtıcı değil. Zira dünyanın en iyi istihbarat teşkilatlarından biriyle sürekli zıt düşmek zorunda olmak, arzu edilen bir iş tanımı değildir. Tanımı gereği Şeytanın Avukatı biriminin çoğu zaman hatalı olması da kaçınılmazdır. Hal böyle olunca insanlar ona kulak vermekten vazgeçtiler ve böylece Yom Kippur sürprizinin tekrarlanmasını önlemeyi hedefleyen araçlardan biri başarısız oldu.

50 yıl sonra, hemen hemen aynı gün İsrail, bu başarısızlığı aynen tekrarladı. Elbette bu, 7 Ekim’deki Hamas katliamının gerçekleşmesine imkân tanıyan daha geniş sistemik başarısızlığın yalnızca küçük bir unsuruydu. Batmaz sanılıp da sonunda batan gemiler, saldırıya uğramaz sanılıp da sonunda saldırıya uğrayan ülkeler ve çökmez sanılıp da sonunda çöken barajlar listesine bir de bu başarısızlık eklendi. Gerçek şu ki, başarısızlıktan muaf hiçbir sistem yoktur. Çökmeyeceği düşünülen sistemler, ani bir şekilde başarısız olan sistemler olma potansiyeline sahiptir.  

Böylece sakin başlayan 7 Ekim sabahında seçkin birliklerden bini aşkın Hamas komandosu, İsrail’e geçmeyi başararak, sınır topluluklarına ve askerî üslere saldırdılar ve bölgeyi uçuruma ittiler.

Eksik konsept

Saldırıdan önceki gece İsrailli yetkililer, aslında Gazze’de ‘tuhaf’ bir şeyler olduğuna dair işaretleri tartışmışlardı. Özel kuvvetlerden bir taktik ekibini sınır bölgesine gönderip, bunun yeterli olacağını düşündüler. Ancak gerçekleşmek üzere olan şeyi anlayamadılar. Esasında ertesi gün bu meseleyi daha etraflıca görüşmeye karar vermişlerdi. Ne var ki müzakere vakti gelene kadar iş işten geçti. Bir yıldır ellerinde mevcut belgeleri ciddiye almadıkları da ortaya çıktı.

Bilgiden değerlendirmeye, değerlendirmeden de karara kadar olan döngünün yönü oldukça önemlidir. Sistemsel bir istihbarat hatası meydana geldiğinde yürünen ‘yol’ yanlış olur

İsrailli yetkililer, Hamas’ı Gazze’de savaş şöyle dursun, yeni bir çatışma turu için bile kışkırtmaksızın caydırmak üzere daha geniş bir ‘konsepte’ ya da değerlendirmeye göre hareket ediyorlardı. Hâkim istihbarat değerlendirmesi, 2021 yılında yaşanan ve Hamas’ın Kudüs’e füze fırlatmasıyla başlayan Gazze savaşının Hamas hareketinin Gazze’deki yeteneklerine zarar verdiği yönündeydi. Hamas, her şeyden ziyade Batı Şeria’ya odaklanmıştı. Ve burada yine Yom Kippur Savaşı’yla şaşırtıcı benzerlikler görüyoruz. Nitekim Mısır ile Suriye’nin İsrail’e saldırdığı 1973 yılında da İsrail istihbarat teşkilatı yine daha geniş bir değerlendirmeye ya da ‘konsepte’ göre hareket ediyordu. Bu değerlendirmeye göre yeni Mısır Devlet Başkanı, selefine nispeten daha ılımlıydı ve Mısır, bir çatışmaya girme niyetinde değildi. Bu benzerlik bir tesadüf olamaz. İsrail’i Mısır’ı yanlış almaya iten istihbarat başarısızlığının, onu Hamas’ın savaş istemediğine inandıran şeyle aynı olduğunu iddia etmek istiyorum.

Pek çok kişi bu başarısızlığa bir açıklama getirmek için istihbarat taktiklerinin ve bilgi toplama protokollerinin en ince ayrıntısına bakacaktır. Bense farklı bir yöne bakacağım. Tecrübelerimden hareketle bu sistemsel başarısızlığın, sistemin sadece bir unsurundan değil, bizzat sistemden kaynaklandığını düşünüyorum. Zira kötü yönetilen bir birim, arızalı bir araç veya kusurlu bir karar, tüm sistemin başarısızlığını açıklayamaz.

Ne kastettiğimi daha iyi anlamak için istihbarat kaidelerine dönmemiz gerek. Bu kaideler, insanların derslerde ya da bu dünyaya ilk girdiklerinde öğrendikleri bir şeydir. ‘İstihbarat’ oluşturma süreci, ‘istihbarat döngüsünden’ geçer. İlk adım, yönlendirmedir; karar sahipleri bir tehdidi izlemesi veya bir soruyu cevaplaması için istihbarat teşkilatını yönlendirir. İkinci adım, veri toplamadır; gerek insan zekâsı gerek telsiz veya elektronik müdahale gerek uydu görüntüleri gerekse açık kaynakları toplama gibi yollarla bilgiler ve veriler toplanır. Bu ön bilgiler önce işleme, sonra da analiz aşamasından geçer. Analiz birimi, resmi oluşturmaya ve soruları cevaplamaya başlamak üzere bilgileri bir araya getirir. Bu yeni değerlendirme, istihbarat topluluğu ve siyasi karar sahipleri arasındaki en üst düzey isimleri ‘haberdar etme’ aşamasından geçirilir. Ardından söz konusu karar sahipleri, hizmeti yeniden yönlendirir ve böylece az önce anlattığım döngüye geri döneriz.

Bu süreç önemlidir ama bilgiden değerlendirmeye, sonra değerlendirmeden karara kadar olan döngünün yönü de oldukça önemlidir. Sistemsel bir istihbarat başarısızlığı meydana gelirse yürünen ‘yol’ yanlış olur. Sizden bağımsız objektif bir analiz oluşturacak delillere bakmak yerine, delillerin sizin değerlendirmenizi doğru gösterdiği yola baktığınızda değerlendirmeniz bir Doktrine dönüşür. O zaman da bilgilere ve verilere ilişkin yorumunuz çarpık bir açıklama çizgisi takip eder ve kendi değerlendirmenize ters düşen noktaları göz ardı etme eğiliminde olursunuz ya da bu Doktrin, olayları farklı bir gözle görmenize neden olabilir.

Muhtemelen 7 Ekim öncesinde bu oldu. İsrail, Hamas’ın 7 Ekim saldırılarını başlatmaya hazırlandığına dair işaretleri görmüş, ancak yanlış yorumlamış olsa gerek. Bu işaretleri herkes görüyordu. Aslında Mısır, saldırıdan birkaç gün önce ‘büyük bir olayın’ yaşanacağı konusunda uyardı. Onların uyarıları İsrail’in havuzundakilerden farklı bilgilere dayanmıyordu; sadece İsrail bunu farklı bir şekilde yorumlamıştı.

Hamas pilotları, planör uçurmak için eğitildi ve bunu yaparken fotoğrafları çekildi. Filistinli Hamas ve İslami Cihad hareketleri, saldırıdan önce roket atış denemelerini de yoğunlaştırdı

Hamas, kibutzun ele geçirilmesini ve sınırların aşılmasını simüle eden tatbikatlar gerçekleştirdi. Ayrıca 7 Ekim olayından sadece bir ay önce, binalara baskın operasyonlarını simüle etmek için konteynırlara baskın eğitimi alan militanlarının görüntülerini kayda alarak yayınladılar. 2022 yılında Gazze’de Hamas dahil çok sayıda grup, bir eğitim düzenledi ve bunları kayda alarak kamuoyu ile paylaştı. Bu eğitimde İsrail’e ait bir askerî üs ele geçirilmiş ve rehin alma tatbikatları gerçekleştirilmişti. Bundan bir yıl önce, başka bir eğitimin ardından Hamas’ın üst düzey liderlerinden Eymen Nevfel, Gazze Şeridi sınırı boyunca uzanan yüksek teknolojili İsrail çitlerinin İsrail’i korumayacağını söylemişti. Nevfel, 7 Ekim saldırılarının ardından bir İsrailli tarafından öldürüldü.

Hamas pilotları planör uçurmak için eğitildi ve bunu yaparken fotoğrafları çekildi. Saldırıdan önce Filistinli Hamas ve İslami Cihad hareketleri roket atış denemelerini de sıklaştırdı. İşaretler ortadaydı. İsrail de bunları kendi gözleriyle gördü ama farklı bir şekilde yorumladı. İsrail istihbaratı, Hamas’ın caydırıldığını ve bu işaretlerin de İsrail’i Gazze’yle daha fazla ilgilenmeye ve mecburen Hamas’a daha fazla taviz vermeye sevk etmek için bir ‘kendini gösterme çabasından’ ibaret olduğunu zannetti. Nihayetinde Hamas’ın şimdiye kadar Gazze’de yaptığı şey buydu. Ancak az önce yazdığım bu cümle, yukarıda bahsettiğim hatanın aynısını içeriyor: Ben de değerlendirmeyi (Hamas caydırıldı), gerçekliğe uygun bilgileri (Hamas savaşa hazırlanıyor) geçersiz kılmak için kullandım. Bu klasik bir istihbarat hatası olsa da gerçek hayattaki durumlarda fark edilmesi ve düzeltilmesi çok zordur. İsrail güvenlik ve siyaset liderliğinin en üst ve en alt kademelerinde görülen başarısızlıklar böyledir.

Buna, İsrail’deki güvenlik ve siyaset liderliğinin ‘ortasındaki’ başarısızlık diyebilirim. Liderliğin en üst ve en alt kademelerindeki başarısızlıklar bunun zemininde birikmiştir.

Savunma önlemleri

Güvenlik tedbirlerinin en alt seviyesinde savunma önlemleri yer alıyor. Bunlar genellikle gelişmiş uyarıların ve önleyici tedbirlerin etkisiz olduğu ispatlandığında devreye sokulur. İsrail’in bu başarısızlıktan korunmak için oldukça etkin bir sistemi vardı: bir milyar dolara mal olan etkileyici bir teknolojik başarı, yani Gazze’yle sınır çiti. Bu, sistemin merkezî bileşeni sensörlerle donatılmış bir çittir. Bu sensörler herhangi bir fiziksel temas durumunda İsrail Savunma Kuvvetleri karargâhını derhal uyarıyor ve böylece anında ve hızlı bir karşılığa imkân tanıyor. Bu çit ayrıca bir kamera ağıyla sürekli izleniyor ve uzaktan kumandalı gözetleme kuleleri ve makineli tüfeklerle korunuyor. Bu kameraları izlemek için  ‘Gözlemciler’ adlı özel bir birim oluşturuldu. Bu adanmış kadın askerler, gözlerini kamera yayınından bir an bile ayırmadıkları yorucu mesailerde bulunuyorlar. Her bir gözlemci, gözetlediği bölgenin belirli ve özenle korunan bir bölümünden sorumlu.

Asıl başarısızlık, güvenlik sisteminin aşılamaz olduğu yönündeki yanlış tasavvurla bağlantılıdır. Bu tasavvur İsrail’in, ‘Hamas’ın dizginlendiği’ değerlendirmesine hatalı bir şekilde duyduğu güveni artırdı

Böyle bir sistem nasıl başarısız olabilir? Ama oldu… Burada da yine güvenlik sisteminin aşılamaz olduğu varsayımı, Hamas’ın güvenlik sistemini atlatamayacağı, dolayısıyla da buna teşebbüs etmeyeceği yönünde ölümcül bir değerlendirmeye yol açtı. Bu varsayım ölümcüldü. Nitekim İsrail ordusu, Hamas’ın aslında bu sistemi aşmanın yollarını bulmaya çalıştığını gösteren olası işaretlere karşı kör oldu. Sağlam herhangi bir istihbarat operasyonu Hamas’ın duvarı aşmaya çalıştığı ihtimalini dışlamaz, aksine bunu gerçekten yapmaya çalıştığını gösteren işaretler arar ve Hamas gibi bir düşmanın bu engeli nasıl aşacağını hayal etmeye çalışırdı.

Peki, Hamas ne yaptı? Şu an resim nihai denecek kadar net olmasa da iki ay sonra elimizde neler döndüğüne dair daha fazla delil olacak. Bana, Hamas’ın sınırları aşmasına imkân tanıyan yeni gelişmiş silahların türü hakkında çok soru soruldu ama bu soruların cevabı yoktu.

Hamas’ın kullandığı araçların hiçbiri yeni değil. Hiçbiri İsrail’i gerçekten şaşırtmadı. Hamas, sınırı geçip İsrail’e girmek için seçkin bir komando gücü kullandı. Bu ekip yeni değildi; İsrail yaklaşık on yıldır bu ekipten haberdardı. Görünüşe bakılırsa Hamas, sınırdaki elektrik kulelerini hedef almak üzere insansız hava araçları kullandı ve böylece uzaktan işletilen İsrail savunma sistemlerinin bir kısmını hemen devre dışı bıraktı. Bu insansız hava araçları yeni değil. Hamas bu esnada binlerce roket fırlattı ve bu da sınıra gönderilecek güçlere engel oldu. Sınıra ulaşanlar ise yüzlerce seçme savaşçıyla karşı karşıya kaldılar. Hamas, herhangi bir ihlale tepki gösterecek müdahale gücünün boyutu ve özellikleri hakkında detaylı istihbarat topladı (ki koordineli onlarca ihlal vardı). Daha sonra, Gazze Tümeni karargâhını ve birçok küçük askerî birliği içine alan bu müdahale gücüne saldırdı. İsrail Hava Kuvvetleri karşılık verme imkânı bulduğunda iş işten geçmişti. Nitekim Hamas sınırdaki sivil toplulukların arasına sızmış, İsraillileri rehin almış ve bazılarını Gazze’ye nakletmişti. Hamas komandolarının işini bitirebilecek hava saldırıları artık imkânsız hale geldi.

Aslında bu başarısızlık, güvenlik sisteminin aşılamaz olduğu yönündeki yanlış tasavvurdan kaynaklanıyor. Bu tasavvur, İsrail’in, ‘Hamas’ın dizginlendiği’ değerlendirmesine duyduğu yanlış güveni artırdı.

Piramidin tepesindeki başarısızlık

Sonra belki de en büyük başarısızlık geldi: piramidin tepesindeki başarısızlık. İstihbarat döngüsünün en üst noktası; siyasi düzey, yani ‘yönü’ belirleyen düzeydir. Bu düzey, istihbaratı yönetir ve onu sorulara veya ilgi alanlarına yönlendirir. Bu oldukça önemli bir şeydir ve bu devlet bir ABD değilse ve elinde neredeyse sınırsız istihbarat kaynakları yoksa ciddi sonuçlar doğurur. Bu yüzden önceliklerinizi belirlemelisiniz. Kaldı ki ABD’nin bile bunu yapması gerekir. Seferberlik araçları ve kaynakları sınırlı. Analistleri ve konuşlandırılabilecek askerleri ve askerî birlikleri toplamanın zamanı geldi. İsrail, şu veya bu düzeyde çok acil tehditlerle karşı karşıya. Seçim, vazgeçmek.  

Olan olduğunda, tahmin edin, Netanyahu ne dedi? ‘Yeterince dikkatli bakarsanız bu işin arkasında İran’ı göreceksiniz’ dedi. Bu söylem, zararlı değil, ölümcüldür

Netanyahu’nun açıklamalarına ve söylemlerine bakıldığında net bir tavır görülüyor. İsrail Başbakanı, İsrail-Filistin çatışmasını kenarda bırakma ve değersizleştirme yoluyla profesyonel bir siyaset izledi. Her zaman diğer tehditleri, özellikle de İran’la onun vekillerini ana mesele olarak gördü. Bunda siyasi bir unsur da olabilir. İran’dan bahsetmek onu küresel jeopolitik alana itti; burada Biden ya da Putin gibi isimlerle karşı karşıya geldi ve BM’de nükleer bombaya dair gülünç planlar çizdi. Bu onun kendisini çalkantılı bölgesel ve küresel sularda yüzme becerisine sahip tek İsrail lideri olarak tasvir etmesini sağladı. İsrail-Filistin çatışması bir yana bu ikincil bir nottu. Olanlar olduğunda bile tahmin edin, Netanyahu ne dedi? “Yeterince dikkatli bakarsanız bu olayın arkasında İran’ı görürsünüz” dedi. Bu söylem zararlı değil, düpedüz ölümcüldür.  

Bu demek değildir ki İran, İsrail için bir tehdit oluşturmuyor. Elbette oluşturuyor. Ama bu tehdidin, daha sıcak bir tehdidi gölgede bırakmaması gerekir. Bu bilinçli körlük, istihbarat topluluğunu doğrudan etkiliyor, çünkü istihbarat toplama araçlarının tehditten uzakta yeni bir konum almasını ve güçlerin de tek bir sınırdan uzakta yeniden konuşlandırılmasını teşvik ediyor, önyargıda ve hatalı tepki döngüsünde ısrarcı olmaya sebep oluyor. Duyulacak bir şey olmadığını varsayar ve kulaklarınızı kapatıp görmeye odaklanırsanız, sonra hiçbir şey duymadığınız için haklı olduğunuzu düşündüğünüzde hata yapmış olursunuz.

Belki daha özlü bir diğer deyişle, “görmek istemeyen körden de beter” olursunuz.

Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



Korku cumhuriyetinden görüntüler

Beşar Esed'in bir portresi, Halk Sarayı olarak bilinen başkanlık sarayının bir odasında hediyelik eşyaların arasında yerde (Reuters)
Beşar Esed'in bir portresi, Halk Sarayı olarak bilinen başkanlık sarayının bir odasında hediyelik eşyaların arasında yerde (Reuters)
TT

Korku cumhuriyetinden görüntüler

Beşar Esed'in bir portresi, Halk Sarayı olarak bilinen başkanlık sarayının bir odasında hediyelik eşyaların arasında yerde (Reuters)
Beşar Esed'in bir portresi, Halk Sarayı olarak bilinen başkanlık sarayının bir odasında hediyelik eşyaların arasında yerde (Reuters)

İbrahim Hamidi

Evlerde, herhangi bir eleştirinin kendine has bir ritüeli vardı; söze başlamadan önce mutlaka bir hava yaratılırdı. Spikerin veya dizinin sesi açılır, ardından konuşan kişi ağzını misafirinin kulağına yaklaştırırdı. Hatta iktidar sahibi olanlar bile korku duvarlarından çekinirdi. Kimi dinleme cihazlarının nasıl yerleştirildiğini çok iyi biliyor, kimi bizzat bu cihazları yerleştiriyor, kimileri ise meslektaşlarının kendilerinden önce davranmış olmasından korkuyordu.

Suriye rejiminin devrilmesinin üzerinden yaklaşık iki yıl geçmesine rağmen hikâyelerin arkası kesilmiyor. İnsanların konuşabilmesi için televizyonun konuşması gerekirdi. Karşısında oturanlar bir eleştiri veya iç çekişi araya sıkıştırmaya çalışırken, oradan ‘Sayın Başkan’ övgüleri yükselebilirdi. Ancak telefon her zaman böyle bir tedbire izin vermezdi; telefonun kendine göre planları vardı. Anlatıcılara göre Cemil Hasan ile Ali Memlük’ün hikâyesi de milyonlarca hikâyeden sadece biriydi. Birincisi Hava Kuvvetleri İstihbarat Başkanlığı’ndaki görevini kaybetmiş, diğeri ise Ulusal Güvenlik Bürosu Başkanlığı’ndaki koltuğunu korumuştu. Sonra sıra ona da geldi. Beşşar Esed tarafından görevden alındığı gün Hasan onu aramış ve uzaklaştırma kararını sorgulamaya başlamıştı. Belki de görevi kaybetmenin, iki subaya daha önce imkânsız olan bir sohbet ortamı sağladığını düşünmüştü. Ne var ki tuzaklar ustası Memlük, lafı uzatmadan hemen araya girmişti: “Sesini yükselt, seni duyamıyorum... Telefon hışırtı yapıyor” diyerek telefonu kapatmıştı. Aslında yaptığı, telefon görüşmelerini kaydetmekle görevli bir memurun yazacağı rapordan kendi adını sildirmeye çalışmaktı.

İkisi de görevlerinden ayrıldılar ve şu an Moskova’da, hesap gününü bekledikleri bir ‘buzdolabında’ tutuluyorlar; fakat makam hırsı onlardan uzaklaşmış değil. Eski alışkanlıkları ve kelimelerin, işaretlerin nereye varabileceğine dair o eski refleksleri hâlâ üzerlerinde. Hasan, yoldaşı ve aynı zamanda rakibi olan kişiyi sarsan kararı sorgularken; Memlük ise yoldaşı ve rakibinin, söylenenleri duyup da itiraz etmediği veya sessiz kaldığına dair bir kayda geçmesinden korkuyordu. İktidarın kesintiye uğraması, sesin geri gelmesi için yeterli olmamıştı. Başkalarının ne söylediğini çözmekle geçen yılların ardından Memlük, sanki kendisine söylenenlerden kurtulmaya çalışır gibi bir haldeydi.

O telefon görüşmesinin bir diğer yüzü daha var. Hasan, rejimin çöküş gecesi olan 2024 sonlarında kaçarken, ofisinde Beşşar ve Mahir Esed’e düzülen övgü şiirleriyle dolu ‘altın bir sicil’ bırakmıştı. Bu dalkavuklukların anlatılacak başka bir hikâyesi var; övgülerin bile kifayetsiz kaldığı cümleler bunlar... Rejim adına büyük zulümlere imza atan, geniş nüfuz sahibi bir subay, tüm gücünü bu sadakat ritüellerine yatırıyordu. Suriyelilere kan kusturan o el, aynı zamanda boyun eğme ifade eden cümleleri kaleme alıyordu. Kendi kudretinin nereden geldiğini ve bunu kimin geri alabileceğini çok iyi biliyordu. Sahip olduğu makam ona insanlar ve zindanlardaki mahkûmlar üzerinde geniş bir yetki alanı sağlarken, aynı zamanda kendisinden üsttekilerin rızasına muhtaç kılıyordu. Aşırı övgüler, aslında ahdini tazelemek, o son telefon görüşmesini ve eve kapatılacağı anı olabildiğince ertelemek demekti.

Bir tanığa göre, iki subay arasında başka bir hikâye daha yaşanmıştı. Günün birinde Hasan, Baas Partisi’nin kuruluş yıl dönümünde Memlük’e bir demet çiçek göndermişti. Çiçekler parti bayrağının renklerini taşıyordu; ancak Memlük bu durumdan rahatsız olmuştu çünkü bir numaralı yapı taşlarından biri olduğu rejimin iktidardaki Baas Partisi’nden nefret ediyordu. Bu küçük çiçek demeti, rejimin vitrini ile gerçeği arasındaki devasa mesafeyi gözler önüne seriyordu. Güvenlik teşkilatının tepesindeki bir adam, ‘devlete ve topluma liderlik ettiği’ varsayılan partiden nefret ediyordu. Sadakati doğrudan ‘sahibine’ olduğu sürece bu nefreti, rejimin kalbinde yer almasına mâni olmuyordu.

Kuzey Kore, Sovyetler Birliği veya başka bir totaliter rejimde, bu ağırlıkta bir güvenlik sorumlusunun iktidar partisinin simgesini reddettiğini ve ondan nefret ettiğini hayal etmek mümkün müdür? Bu kıyaslama, Suriye’de partinin işlevi üzerine önemli bir soru doğuruyor: Acaba geriye ne kadarlık bir ideoloji kalmıştı, yoksa parti başka ilişkilerle yönetilen bir iktidarın perdesinden mi ibaretti? Baas’tan nefret edip Esed’e hizmet etmek mümkündü. Sokaklar parti sloganlarıyla dolup taşarken, makamlar ise ‘Sayın Başkana’ yakınlık derecesine göre belirleniyordu. İdeoloji halk içindi; kapalı kapıların ardına girebilenler içinse esas olan kişisel güvendi. Oradaki ‘yoldaşlar’, parti kartının, bir işaretin veya ‘talimatın’ açtığı kapıları asla açamayacağını çok iyi bilirlerdi. Nitekim Ali Duba, o işaretin ne anlama geldiğini gayet iyi biliyordu.

Başka bir tanığın anlattığına göre, Hafız Esed döneminde Ulusal Güvenlik Bürosu’nun düzenli toplantıları Abdurrauf el-Kasım’ın başkanlığında yapılır; bu toplantılara istihbarat, parti ve hükümet yetkilileri katılırdı. Ali Duba ise askerî istihbarat başkanıydı. Hazır bulunanlar arasında unvan olarak en kıdemli kişi olmasa da, aldığı talimatlar ve bağlantıları dolayısıyla en güçlüsüydü. İşte bu yüzden toplantı, o gelmeden asla başlamazdı. O gecikir, herkes onu beklerdi. Toplantının başkanı ve üyeleri sandalyelerinde otururken, Duba onların zamanına el koyardı. Ağırlık merkezinin nerede olduğunu herkesin anlaması için masanın başköşesine oturmasına bile gerek yoktu.

Günün birinde Duba yine geç kalmış, ancak geldiğinde toplantının çoktan başlamış olduğunu görmüştü. Bir şeylerin değiştiğini hemen fark etmişti. Salonda hiç kimse, bu bekleme ayrıcalığına tek başına son verme yetkisine sahip olamazdı. O içeri girmeden önce yaşananlar ona verilmiş bir mesajdı; diğerlerinin onun yokluğunda fark ettiği şey ise, yeni gücünün sınırlarını anlamaları için onlara verilmiş birer izindi. O an unvanı değişmemişti; değişen tek şey, onunla lider arasındaki mesafeydi. Artık bu mesafeyi, başkalarının o yokken konuştukları dakikalarla ölçebiliyordu. Gelip yerine oturdu ve yeni konumuyla toplantıyı takip etmeye devam etti.

Görüşme saatleri, içeri girme sırası, selamın tonu, uzatılan ya da iptal edilen bekleyişler... Bunlar, makam sahiplerinin okumayı öğrendiği detaylardı. Çünkü korku cumhuriyetinin sözlüğünde, bu tür detaylarda yazmayanlar, karar ve bildirilerde yer alanlardan çok daha önemli olabilirdi. Ne var ki Duba, tüm o gücüne rağmen gözetim çemberinin dışında değildi. Kendisi rakipleri hakkında raporlar hazırlamakla görevliydi; ancak aygıt içerisindeki yoldaşları da onun hareketleri, seyahatleri ve ülkedeki ya da yurt dışındaki kumar maceraları hakkında Esed’e raporlar yazmakla görevlendirilmişti.

Raporlar farklı kurumlar arasında çeşitlilik gösterir ancak sonunda Saray’da kesişirdi. Herkes meslektaşı hakkında bir şeyler bilirdi ama hiçbiri, meslektaşının kendisi hakkında ne bildiğini tam olarak bilemezdi. Lider, şüpheleri yorumlamadaki merci ve bu şüphelerden korunma kaynağı olarak kalmaya devam ederdi. Aralarındaki uçurum ne kadar derinleşirse, ona olan ihtiyaçları da o kadar artardı.

İşte bu yüzden korkunun hatlarını ve sadakatin sınırlarını çizmek zordur. Zücaciye misali hücreden başlar, ofisten geçer, iktidar sahiplerinin evlerine sızar, iletişim damarlarında yayılır ve duvarlarda pas tutardı. Makamlar ve bedeller değişiklik gösterirdi; ancak huzur bulabilme yeteneği, başkalarının huzuruna el koyan ve insanların göğsüne korku ekenler için bile hep ulaşılmaz bir lüks olarak kalırdı.

Şam’daki bir huzurevinde, hayatını rejime adamış emekli bir subay yapayalnız yaşıyordu; inanılmamasından korktuğu için sadakatini aşırı bir şekilde dile getiriyordu. Ömür geçti, makamlar yok oldu ama sadakat sınavı bir türlü bitmedi. Her zaman fazladan bir cümleye, daha yüksek bir coşkuya ve hâlâ olması gerektiği gibi olduğuna dair yeni bir kanıta ihtiyaç duyuyordu. Ömrünün sonuna kadar yanında, kendi sesini sürekli denetleyen bir gözetmen taşıdı. Başkalarının göğsüne ektiği o korku, sonunda kendi göğsüne yerleşmişti. Kimsenin kendisinden daha fazlasını istemesine gerek kalmıyordu; o, bunu bizzat kendisinden istiyor ve sunduklarının gerekenin altında kalmasından korkuyordu. Kendininkinden bile korkuyordu. Bir ziyaretçisine şöyle demişti: “Bana inanmayacaklarından korkuyorum...”

George Orwell’ın Hayvan Çiftliği’nde yöneticilerin ayrıcalıklarına uyum sağlamak için emirlerin nasıl değiştirildiğini görürüz. Suriye’de ise pek çok kelime yerinde sabit kalırken, hayat bu kelimelerin altında tamamen değişti. Verasetle devredilen bir cumhuriyet; kendi iktidarının en büyük muhafızlarından bazılarının nefret ettiği bir parti; üyelerinin toplantıyı yönetmeyen bir adamı beklediği kurumlar ve kaynakları ile aygıtları aile işlerinden ayrı düşünülmesi imkânsız bir devlet...

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Esed korkuyu icat etmedi; ancak onu ülkenin toprağına derinden ekti ve halkın göğsünde geniş bir aağ kurdu. Adamlarına nüfuz bahşetti ama anahtarları hep kendi ellerinde tuttu. Onlardan biri binlerce Suriyelinin zindan kapılarını açabilir ya da hayatına son verebilirdi; fakat kendi ofis kapısının açık kalmasını garantilemekten acizdi.

Bir subayın makamını kaybetme endişesiyle bir tutuklunun hayatı için duyduğu korku asla aynı kefeye konamaz; telefonun yüzüne kapatılmasıyla hayat soluğunun kesilmesi, yoldaşların duvarlarından duyulan korkuyla masum birinin zindana atılması bir değildir. Zalimin yaşadığı kaygının gün yüzüne çıkması, onu sorumluluktan aklamaya yetmez; aksine, vahşeti ve boyun eğmişliğiyle bu rejim tarifesinin sürdürülmesine, kafatası yığınlarının birikmesine ve ıstırap nehirlerinin kazılmasına nasıl katkıda bulunduğunu gözler önüne serer.


Tebbun: Cezayir ordusunun Nijer'e gönderilmesi, hayati çıkarlarımızı koruma konusundaki kararlılığımızı yansıtıyor

Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun (DPA)
Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun (DPA)
TT

Tebbun: Cezayir ordusunun Nijer'e gönderilmesi, hayati çıkarlarımızı koruma konusundaki kararlılığımızı yansıtıyor

Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun (DPA)
Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun (DPA)

Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun dün yaptığı açıklamada, Nijer'e askerî birlik gönderilmesi kararının “hayati çıkarlarımızı koruma konusundaki kararlılığımızı ve önleyici yaklaşımımızı” yansıttığını söyledi.

Tebbun, Kurtuluş Devrimi'nin 72'nci yıl dönümü dolayısıyla yayımladığı mesajda, “Bu yıl dönümü, ülkenin yüksek çıkarlarının gerektirdiği konularda farkındalığı artırmak için yenilenen bir fırsattır. Bu çerçevede, kardeş ve komşu bir ülkeyle iş birliği kapsamında anayasal yetkilendirme ve kurumsal uzlaşı devreye girmiştir” ifadelerini kullandı.

Nijer'e Cezayir ordusuna bağlı birliklerin gönderilmesi kararına işaret eden Tebbun, bu adımın “hayati çıkarlarımızı koruma konusundaki kararlılığımızı ve mevcut bölgesel koşullar karşısında ulusal güvenlik stratejimizin temel belirleyicilerinden biri olan önleyici yaklaşımı yansıttığını” belirtti.

Tebbun, kararın aynı zamanda istikrarın korunması gereklilikleriyle örtüştüğünü vurgulayarak, “Yeni Cezayir, siyasi egemenlik anlayışı ve Kasım Devrimi'nin ruhunu yansıtan bağımsız kararları doğrultusunda kaynaklarını ve imkânlarını istikrar ortamında değerlendirmektedir” dedi.

Cezayir Cumhurbaşkanı, geçtiğimiz pazartesi günü Nijer'e askerî birlik gönderilmesi kararını almıştı. Cezayir Parlamentosu da daha önce cumhurbaşkanının askerî birlik gönderilmesine ilişkin talebini oylayarak kabul etmişti. Tebbun, bu ayın başlarında yaptığı açıklamada, Nijer'in kendi ifadesiyle Sahel bölgesi dışındaki bir ülke tarafından finanse edilen silahlı bir grubun tehdidiyle karşı karşıya olduğunu söylemişti.

Oylama, parlamentonun iki kanadında ayrı ayrı gerçekleştirilen kapalı oturumlarda yapıldı. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre görüşmeler sırasında yoğun gizlilik önlemleri uygulanırken, basın mensuplarının oturumları takip etmesine izin verilmedi. İktidar yanlısı partiler kararı desteklerken, muhalefet partileri konuya ilişkin sessiz kalmayı tercih etti.


Husiler, Lahic'in kuzeyinde tuzağa düşürüldü

Husilerin kuşatması altındaki Taiz kentinin batısında görev yapan Yemen hükümet güçlerine bağlı bir asker. (AFP)
Husilerin kuşatması altındaki Taiz kentinin batısında görev yapan Yemen hükümet güçlerine bağlı bir asker. (AFP)
TT

Husiler, Lahic'in kuzeyinde tuzağa düşürüldü

Husilerin kuşatması altındaki Taiz kentinin batısında görev yapan Yemen hükümet güçlerine bağlı bir asker. (AFP)
Husilerin kuşatması altındaki Taiz kentinin batısında görev yapan Yemen hükümet güçlerine bağlı bir asker. (AFP)

Yemen'in güneybatısında çatışmalar daha şiddetli bir aşamaya girerken, Lahic ile Taiz vilayetleri arasındaki sınır hattında bulunan Makâtıra cephesi, Husilerin ağır kayıplar verdiği bir çatışma alanına dönüştü. Husilerin, Taiz ile güney vilayetlerini birbirine bağlayan en önemli kara güzergâhlarından biri olan Hicetü'l-Abd yolu üzerindeki stratejik yüksek noktaları ele geçirmek amacıyla bölgeye takviye birlikler ve zırhlı araçlar sevk ettiği bildirildi.

Bölgede topçu ateşinin eşlik ettiği geniş çaplı bir Husi saldırısı ve yüksek kesimler üzerinden ilerleme girişimleri yaşandı. Saldırılar sırasında bazı mevzileri ele geçiren Husiler, daha sonra Yemen hükümet güçleri ile Makâtıra, Züreykâ ve Mekâbide bölgelerinden yerel savaşçıların karşı saldırısıyla karşılaştı. Hava ve topçu desteğiyle gerçekleştirilen operasyonlarda Husilerin çok sayıda mensubu ve askerî aracı etkisiz hale getirilirken, Anan Dağı yeniden kontrol altına alındı ve Makâtıra Kalesi'ne yönelik ilerleme girişimi engellendi. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre  Züreykâ çevresinde ise çatışmaların sürüyor.

Husilerin ikmal hatları da takviye birliklerini ve alternatif güzergâhları hedef alan hava saldırılarıyla vuruldu. Öte yandan, örgüt mensubu yaklaşık 60 savaşçının cenazesinin Turbe kentine ulaştığı yönünde haberler yayımlandı.

Taiz'in diğer cephelerinde de güney ve batı kesimlerinde çatışmalar devam etti. Şakab, Akruz ve Misrah bölgelerinde Husi mevzileri ve askerî araçları hedef alındı.