İsrail, Hamas’ı nasıl yanlış okudu?

“Görmek istemeyen körden daha beter” sözünün vücut bulmuş hali…

Brian Stover
Brian Stover
TT

İsrail, Hamas’ı nasıl yanlış okudu?

Brian Stover
Brian Stover

Michael Horowitz

İsrail tarihinin en yıkıcı istihbarat başarısızlıklarının ardından 1974 yılında İsrail askerî istihbaratı AMAN, aynı hatanın tekrarlanmaması için yeni özel bir birim kurdu. Bundan sadece bir yıl önce İsrail, Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat’ın Yahudi bayramı Yom Kippur’da İsrail’e karşı sürpriz bir savaş ilan etme niyetini yanlış okumuş ve Mısır güçleri, İsrail’e Tel Aviv her şeyden habersiz ve savaşa hazırlıksız bir haldeyken ansızın saldırmıştı.

Aman, soruşturma komitesinin tavsiyelerine dayanarak, Makhleket HaBakara veya ‘Kontrol Birimi’ adıyla tam teşekküllü bir birim kurdu. Bu birim genellikle ‘Şeytanın Avukatı’ ya da ‘Aksi İspatlandı’ anlamına gelen Aramice bir deyişe atıfla "Ifha Mistabra" adıyla anılır. Bu birimin görevi, İsrail istihbarat topluluğunun diğer şubeleri tarafından sunulan değerlendirmeleri soruşturmak ve bunlara etkili bir şekilde itiraz etmektir. Hatta bir konuda görüş birliği olsa bile Ifha Mistabra birimi bunun aksini söyler ve güçlü bir şekilde karşı çıkar. Bu daire, bir ‘grup etkisi’ tuzağına düşmekten kaçınmanın yolu olarak görülüyordu. Zamanla bu yöntem gelişti ve büyük istihbarat başarısızlıklarını önlemek için kullanılan ‘kırmızı takım testi’ adlı standart bir istihbarat uygulamasına dönüştü.

Bu birim, İsrail güvenlik teşkilâtına Yaakov Amidror veya Amos Gilead gibi bazı büyük beyinler armağan etti. Bu birim, ana ‘rakibi’ olan, AMAN’ın araştırma birimiyle aynı veri noktalarına ve istihbarat külliyatına erişim iznine sahip. Bununla birlikte bu birimin değeri son on yıllar içerisinde azaldı ve üst düzey istihbarat yetkilileri bu birimin değerlendirmelerine artık kulak vermez oldu. Ortaya koyduğu değerlendirmenin doğru olduğu nadiren ispatlandı. Birimin kıymetli değerlendirmeler sunma konusundaki başarısı da çok azdı.

Sakin başlayan 7 Ekim sabahında seçkin birliklerden bini aşkın Hamas komandosu İsrail’e geçmeyi başararak, sınır topluluklarına ve askerî üslere saldırdı ve bölgeyi uçuruma itti

Bu kayda değer başarısızlık şaşırtıcı değil. Zira dünyanın en iyi istihbarat teşkilatlarından biriyle sürekli zıt düşmek zorunda olmak, arzu edilen bir iş tanımı değildir. Tanımı gereği Şeytanın Avukatı biriminin çoğu zaman hatalı olması da kaçınılmazdır. Hal böyle olunca insanlar ona kulak vermekten vazgeçtiler ve böylece Yom Kippur sürprizinin tekrarlanmasını önlemeyi hedefleyen araçlardan biri başarısız oldu.

50 yıl sonra, hemen hemen aynı gün İsrail, bu başarısızlığı aynen tekrarladı. Elbette bu, 7 Ekim’deki Hamas katliamının gerçekleşmesine imkân tanıyan daha geniş sistemik başarısızlığın yalnızca küçük bir unsuruydu. Batmaz sanılıp da sonunda batan gemiler, saldırıya uğramaz sanılıp da sonunda saldırıya uğrayan ülkeler ve çökmez sanılıp da sonunda çöken barajlar listesine bir de bu başarısızlık eklendi. Gerçek şu ki, başarısızlıktan muaf hiçbir sistem yoktur. Çökmeyeceği düşünülen sistemler, ani bir şekilde başarısız olan sistemler olma potansiyeline sahiptir.  

Böylece sakin başlayan 7 Ekim sabahında seçkin birliklerden bini aşkın Hamas komandosu, İsrail’e geçmeyi başararak, sınır topluluklarına ve askerî üslere saldırdılar ve bölgeyi uçuruma ittiler.

Eksik konsept

Saldırıdan önceki gece İsrailli yetkililer, aslında Gazze’de ‘tuhaf’ bir şeyler olduğuna dair işaretleri tartışmışlardı. Özel kuvvetlerden bir taktik ekibini sınır bölgesine gönderip, bunun yeterli olacağını düşündüler. Ancak gerçekleşmek üzere olan şeyi anlayamadılar. Esasında ertesi gün bu meseleyi daha etraflıca görüşmeye karar vermişlerdi. Ne var ki müzakere vakti gelene kadar iş işten geçti. Bir yıldır ellerinde mevcut belgeleri ciddiye almadıkları da ortaya çıktı.

Bilgiden değerlendirmeye, değerlendirmeden de karara kadar olan döngünün yönü oldukça önemlidir. Sistemsel bir istihbarat hatası meydana geldiğinde yürünen ‘yol’ yanlış olur

İsrailli yetkililer, Hamas’ı Gazze’de savaş şöyle dursun, yeni bir çatışma turu için bile kışkırtmaksızın caydırmak üzere daha geniş bir ‘konsepte’ ya da değerlendirmeye göre hareket ediyorlardı. Hâkim istihbarat değerlendirmesi, 2021 yılında yaşanan ve Hamas’ın Kudüs’e füze fırlatmasıyla başlayan Gazze savaşının Hamas hareketinin Gazze’deki yeteneklerine zarar verdiği yönündeydi. Hamas, her şeyden ziyade Batı Şeria’ya odaklanmıştı. Ve burada yine Yom Kippur Savaşı’yla şaşırtıcı benzerlikler görüyoruz. Nitekim Mısır ile Suriye’nin İsrail’e saldırdığı 1973 yılında da İsrail istihbarat teşkilatı yine daha geniş bir değerlendirmeye ya da ‘konsepte’ göre hareket ediyordu. Bu değerlendirmeye göre yeni Mısır Devlet Başkanı, selefine nispeten daha ılımlıydı ve Mısır, bir çatışmaya girme niyetinde değildi. Bu benzerlik bir tesadüf olamaz. İsrail’i Mısır’ı yanlış almaya iten istihbarat başarısızlığının, onu Hamas’ın savaş istemediğine inandıran şeyle aynı olduğunu iddia etmek istiyorum.

Pek çok kişi bu başarısızlığa bir açıklama getirmek için istihbarat taktiklerinin ve bilgi toplama protokollerinin en ince ayrıntısına bakacaktır. Bense farklı bir yöne bakacağım. Tecrübelerimden hareketle bu sistemsel başarısızlığın, sistemin sadece bir unsurundan değil, bizzat sistemden kaynaklandığını düşünüyorum. Zira kötü yönetilen bir birim, arızalı bir araç veya kusurlu bir karar, tüm sistemin başarısızlığını açıklayamaz.

Ne kastettiğimi daha iyi anlamak için istihbarat kaidelerine dönmemiz gerek. Bu kaideler, insanların derslerde ya da bu dünyaya ilk girdiklerinde öğrendikleri bir şeydir. ‘İstihbarat’ oluşturma süreci, ‘istihbarat döngüsünden’ geçer. İlk adım, yönlendirmedir; karar sahipleri bir tehdidi izlemesi veya bir soruyu cevaplaması için istihbarat teşkilatını yönlendirir. İkinci adım, veri toplamadır; gerek insan zekâsı gerek telsiz veya elektronik müdahale gerek uydu görüntüleri gerekse açık kaynakları toplama gibi yollarla bilgiler ve veriler toplanır. Bu ön bilgiler önce işleme, sonra da analiz aşamasından geçer. Analiz birimi, resmi oluşturmaya ve soruları cevaplamaya başlamak üzere bilgileri bir araya getirir. Bu yeni değerlendirme, istihbarat topluluğu ve siyasi karar sahipleri arasındaki en üst düzey isimleri ‘haberdar etme’ aşamasından geçirilir. Ardından söz konusu karar sahipleri, hizmeti yeniden yönlendirir ve böylece az önce anlattığım döngüye geri döneriz.

Bu süreç önemlidir ama bilgiden değerlendirmeye, sonra değerlendirmeden karara kadar olan döngünün yönü de oldukça önemlidir. Sistemsel bir istihbarat başarısızlığı meydana gelirse yürünen ‘yol’ yanlış olur. Sizden bağımsız objektif bir analiz oluşturacak delillere bakmak yerine, delillerin sizin değerlendirmenizi doğru gösterdiği yola baktığınızda değerlendirmeniz bir Doktrine dönüşür. O zaman da bilgilere ve verilere ilişkin yorumunuz çarpık bir açıklama çizgisi takip eder ve kendi değerlendirmenize ters düşen noktaları göz ardı etme eğiliminde olursunuz ya da bu Doktrin, olayları farklı bir gözle görmenize neden olabilir.

Muhtemelen 7 Ekim öncesinde bu oldu. İsrail, Hamas’ın 7 Ekim saldırılarını başlatmaya hazırlandığına dair işaretleri görmüş, ancak yanlış yorumlamış olsa gerek. Bu işaretleri herkes görüyordu. Aslında Mısır, saldırıdan birkaç gün önce ‘büyük bir olayın’ yaşanacağı konusunda uyardı. Onların uyarıları İsrail’in havuzundakilerden farklı bilgilere dayanmıyordu; sadece İsrail bunu farklı bir şekilde yorumlamıştı.

Hamas pilotları, planör uçurmak için eğitildi ve bunu yaparken fotoğrafları çekildi. Filistinli Hamas ve İslami Cihad hareketleri, saldırıdan önce roket atış denemelerini de yoğunlaştırdı

Hamas, kibutzun ele geçirilmesini ve sınırların aşılmasını simüle eden tatbikatlar gerçekleştirdi. Ayrıca 7 Ekim olayından sadece bir ay önce, binalara baskın operasyonlarını simüle etmek için konteynırlara baskın eğitimi alan militanlarının görüntülerini kayda alarak yayınladılar. 2022 yılında Gazze’de Hamas dahil çok sayıda grup, bir eğitim düzenledi ve bunları kayda alarak kamuoyu ile paylaştı. Bu eğitimde İsrail’e ait bir askerî üs ele geçirilmiş ve rehin alma tatbikatları gerçekleştirilmişti. Bundan bir yıl önce, başka bir eğitimin ardından Hamas’ın üst düzey liderlerinden Eymen Nevfel, Gazze Şeridi sınırı boyunca uzanan yüksek teknolojili İsrail çitlerinin İsrail’i korumayacağını söylemişti. Nevfel, 7 Ekim saldırılarının ardından bir İsrailli tarafından öldürüldü.

Hamas pilotları planör uçurmak için eğitildi ve bunu yaparken fotoğrafları çekildi. Saldırıdan önce Filistinli Hamas ve İslami Cihad hareketleri roket atış denemelerini de sıklaştırdı. İşaretler ortadaydı. İsrail de bunları kendi gözleriyle gördü ama farklı bir şekilde yorumladı. İsrail istihbaratı, Hamas’ın caydırıldığını ve bu işaretlerin de İsrail’i Gazze’yle daha fazla ilgilenmeye ve mecburen Hamas’a daha fazla taviz vermeye sevk etmek için bir ‘kendini gösterme çabasından’ ibaret olduğunu zannetti. Nihayetinde Hamas’ın şimdiye kadar Gazze’de yaptığı şey buydu. Ancak az önce yazdığım bu cümle, yukarıda bahsettiğim hatanın aynısını içeriyor: Ben de değerlendirmeyi (Hamas caydırıldı), gerçekliğe uygun bilgileri (Hamas savaşa hazırlanıyor) geçersiz kılmak için kullandım. Bu klasik bir istihbarat hatası olsa da gerçek hayattaki durumlarda fark edilmesi ve düzeltilmesi çok zordur. İsrail güvenlik ve siyaset liderliğinin en üst ve en alt kademelerinde görülen başarısızlıklar böyledir.

Buna, İsrail’deki güvenlik ve siyaset liderliğinin ‘ortasındaki’ başarısızlık diyebilirim. Liderliğin en üst ve en alt kademelerindeki başarısızlıklar bunun zemininde birikmiştir.

Savunma önlemleri

Güvenlik tedbirlerinin en alt seviyesinde savunma önlemleri yer alıyor. Bunlar genellikle gelişmiş uyarıların ve önleyici tedbirlerin etkisiz olduğu ispatlandığında devreye sokulur. İsrail’in bu başarısızlıktan korunmak için oldukça etkin bir sistemi vardı: bir milyar dolara mal olan etkileyici bir teknolojik başarı, yani Gazze’yle sınır çiti. Bu, sistemin merkezî bileşeni sensörlerle donatılmış bir çittir. Bu sensörler herhangi bir fiziksel temas durumunda İsrail Savunma Kuvvetleri karargâhını derhal uyarıyor ve böylece anında ve hızlı bir karşılığa imkân tanıyor. Bu çit ayrıca bir kamera ağıyla sürekli izleniyor ve uzaktan kumandalı gözetleme kuleleri ve makineli tüfeklerle korunuyor. Bu kameraları izlemek için  ‘Gözlemciler’ adlı özel bir birim oluşturuldu. Bu adanmış kadın askerler, gözlerini kamera yayınından bir an bile ayırmadıkları yorucu mesailerde bulunuyorlar. Her bir gözlemci, gözetlediği bölgenin belirli ve özenle korunan bir bölümünden sorumlu.

Asıl başarısızlık, güvenlik sisteminin aşılamaz olduğu yönündeki yanlış tasavvurla bağlantılıdır. Bu tasavvur İsrail’in, ‘Hamas’ın dizginlendiği’ değerlendirmesine hatalı bir şekilde duyduğu güveni artırdı

Böyle bir sistem nasıl başarısız olabilir? Ama oldu… Burada da yine güvenlik sisteminin aşılamaz olduğu varsayımı, Hamas’ın güvenlik sistemini atlatamayacağı, dolayısıyla da buna teşebbüs etmeyeceği yönünde ölümcül bir değerlendirmeye yol açtı. Bu varsayım ölümcüldü. Nitekim İsrail ordusu, Hamas’ın aslında bu sistemi aşmanın yollarını bulmaya çalıştığını gösteren olası işaretlere karşı kör oldu. Sağlam herhangi bir istihbarat operasyonu Hamas’ın duvarı aşmaya çalıştığı ihtimalini dışlamaz, aksine bunu gerçekten yapmaya çalıştığını gösteren işaretler arar ve Hamas gibi bir düşmanın bu engeli nasıl aşacağını hayal etmeye çalışırdı.

Peki, Hamas ne yaptı? Şu an resim nihai denecek kadar net olmasa da iki ay sonra elimizde neler döndüğüne dair daha fazla delil olacak. Bana, Hamas’ın sınırları aşmasına imkân tanıyan yeni gelişmiş silahların türü hakkında çok soru soruldu ama bu soruların cevabı yoktu.

Hamas’ın kullandığı araçların hiçbiri yeni değil. Hiçbiri İsrail’i gerçekten şaşırtmadı. Hamas, sınırı geçip İsrail’e girmek için seçkin bir komando gücü kullandı. Bu ekip yeni değildi; İsrail yaklaşık on yıldır bu ekipten haberdardı. Görünüşe bakılırsa Hamas, sınırdaki elektrik kulelerini hedef almak üzere insansız hava araçları kullandı ve böylece uzaktan işletilen İsrail savunma sistemlerinin bir kısmını hemen devre dışı bıraktı. Bu insansız hava araçları yeni değil. Hamas bu esnada binlerce roket fırlattı ve bu da sınıra gönderilecek güçlere engel oldu. Sınıra ulaşanlar ise yüzlerce seçme savaşçıyla karşı karşıya kaldılar. Hamas, herhangi bir ihlale tepki gösterecek müdahale gücünün boyutu ve özellikleri hakkında detaylı istihbarat topladı (ki koordineli onlarca ihlal vardı). Daha sonra, Gazze Tümeni karargâhını ve birçok küçük askerî birliği içine alan bu müdahale gücüne saldırdı. İsrail Hava Kuvvetleri karşılık verme imkânı bulduğunda iş işten geçmişti. Nitekim Hamas sınırdaki sivil toplulukların arasına sızmış, İsraillileri rehin almış ve bazılarını Gazze’ye nakletmişti. Hamas komandolarının işini bitirebilecek hava saldırıları artık imkânsız hale geldi.

Aslında bu başarısızlık, güvenlik sisteminin aşılamaz olduğu yönündeki yanlış tasavvurdan kaynaklanıyor. Bu tasavvur, İsrail’in, ‘Hamas’ın dizginlendiği’ değerlendirmesine duyduğu yanlış güveni artırdı.

Piramidin tepesindeki başarısızlık

Sonra belki de en büyük başarısızlık geldi: piramidin tepesindeki başarısızlık. İstihbarat döngüsünün en üst noktası; siyasi düzey, yani ‘yönü’ belirleyen düzeydir. Bu düzey, istihbaratı yönetir ve onu sorulara veya ilgi alanlarına yönlendirir. Bu oldukça önemli bir şeydir ve bu devlet bir ABD değilse ve elinde neredeyse sınırsız istihbarat kaynakları yoksa ciddi sonuçlar doğurur. Bu yüzden önceliklerinizi belirlemelisiniz. Kaldı ki ABD’nin bile bunu yapması gerekir. Seferberlik araçları ve kaynakları sınırlı. Analistleri ve konuşlandırılabilecek askerleri ve askerî birlikleri toplamanın zamanı geldi. İsrail, şu veya bu düzeyde çok acil tehditlerle karşı karşıya. Seçim, vazgeçmek.  

Olan olduğunda, tahmin edin, Netanyahu ne dedi? ‘Yeterince dikkatli bakarsanız bu işin arkasında İran’ı göreceksiniz’ dedi. Bu söylem, zararlı değil, ölümcüldür

Netanyahu’nun açıklamalarına ve söylemlerine bakıldığında net bir tavır görülüyor. İsrail Başbakanı, İsrail-Filistin çatışmasını kenarda bırakma ve değersizleştirme yoluyla profesyonel bir siyaset izledi. Her zaman diğer tehditleri, özellikle de İran’la onun vekillerini ana mesele olarak gördü. Bunda siyasi bir unsur da olabilir. İran’dan bahsetmek onu küresel jeopolitik alana itti; burada Biden ya da Putin gibi isimlerle karşı karşıya geldi ve BM’de nükleer bombaya dair gülünç planlar çizdi. Bu onun kendisini çalkantılı bölgesel ve küresel sularda yüzme becerisine sahip tek İsrail lideri olarak tasvir etmesini sağladı. İsrail-Filistin çatışması bir yana bu ikincil bir nottu. Olanlar olduğunda bile tahmin edin, Netanyahu ne dedi? “Yeterince dikkatli bakarsanız bu olayın arkasında İran’ı görürsünüz” dedi. Bu söylem zararlı değil, düpedüz ölümcüldür.  

Bu demek değildir ki İran, İsrail için bir tehdit oluşturmuyor. Elbette oluşturuyor. Ama bu tehdidin, daha sıcak bir tehdidi gölgede bırakmaması gerekir. Bu bilinçli körlük, istihbarat topluluğunu doğrudan etkiliyor, çünkü istihbarat toplama araçlarının tehditten uzakta yeni bir konum almasını ve güçlerin de tek bir sınırdan uzakta yeniden konuşlandırılmasını teşvik ediyor, önyargıda ve hatalı tepki döngüsünde ısrarcı olmaya sebep oluyor. Duyulacak bir şey olmadığını varsayar ve kulaklarınızı kapatıp görmeye odaklanırsanız, sonra hiçbir şey duymadığınız için haklı olduğunuzu düşündüğünüzde hata yapmış olursunuz.

Belki daha özlü bir diğer deyişle, “görmek istemeyen körden de beter” olursunuz.

Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



El Kaide, Mali'de yayılmak için nasıl ikna edildi?

DEAŞ’a bağlı grupların yaygın olduğu Menaka bölgesindeki Malili askerler (AFP)
DEAŞ’a bağlı grupların yaygın olduğu Menaka bölgesindeki Malili askerler (AFP)
TT

El Kaide, Mali'de yayılmak için nasıl ikna edildi?

DEAŞ’a bağlı grupların yaygın olduğu Menaka bölgesindeki Malili askerler (AFP)
DEAŞ’a bağlı grupların yaygın olduğu Menaka bölgesindeki Malili askerler (AFP)

Maher Farghali

Kuzey Afrika’daki El Kaide’nin eski lideri Abdulmalik Droukdel adına 2013 yılında, Mali ve Sahil ülkelerindeki örgüt liderlerine gönderilen ve ‘Azavad’daki İslamcı Cihat Projesi Hakkında Genel Yönergeler’ başlığını taşıyan eski bir mektup, El Kaide'ye bağlı örgütleri kontrol altına almak, ehlileştirmek ve Selefî cihatçılıktan siyasi bir yapıya dönüştürmek için başarılı girişimlerde bulunulduğunu ortaya koydu. Amaç, çevrelerindeki gerçeklere daha duyarlı hale gelmelerini ve şeriat hükümlerinin uygulanması, toplumun İslamlaştırılması ve bir İslam devletinin kurulması gibi hedeflerin gerçekleştirilmesiydi. Bu durum, geçtiğimiz günlerde Bamako'daki iktidar askeri konseyi karşısında Azavad Kurtuluş Cephesi (FLA) ile Cemaat Nusret el-İslam vel-Müslimin (CNİM) arasında sağlanan ittifak ve sahadaki koordinasyon sırasında netleşti.

El Kaide’nin yeni evrimi

Gözlemcilerin Mali'deki çatışma haritasının yeniden çizilmesi olarak değerlendirdiği bu gelişmede, ideolojik açıdan birbirine zıt olan Azavad devleti kurmayı hedefleyen milliyetçi proje ile İslam emirliği kurmayı amaçlayan sınır ötesi cihatçı proje arasındaki derin uçurum yavaş yavaş kapandı. Bu süreç 2013 yılında El Kaide'nin medya kolu es-Sehab Vakfı’nın ‘Azavad'daki İslami Cihat Projesiyle İlgili Genel Yönergeler’ adıyla yayımladığı mektupla başladı. 17 sistematik çalışma yönergesi içeren bu belgede öne çıkan başlıca noktalar arasında, birincisi askeri olarak çalışma alanı, ikinci olarak davet alanı öne çıkıyordu. Birincisi bilinçlendirme ve yetiştirme cephelerinden biri çatışmanın yükünü taşırken diğer alan kitleleri bilinçlendirme, kışkırtma ve harekete geçirme çabası yürütüyor. Belge ayrıca yerel yöneticilerle çatışmayı yatıştırarak bunu davet, açıklama, kışkırtma, üye kazanma, para ve taraftar toplama amacıyla kullanmayı, diğer gruplarla savaşmamayı, halkı öldürmekten ve onlarla çatışmaktan kaçınmayı, düşmanları camilerde, pazarlarda ve kalabalık yerlerde hedef almaktan uzak durmayı da öngörüyordu.

El Kaide'ye bağlı CNIM, sınır ötesi değil yerel bir cihatçı model haline geldi ve Mali ile Sahel'deki yerel kabilevi ve toplumsal yapılara geniş ölçüde uyum sağladı.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre mektupta, El Kaide örgütü ile Azavad projesi arasındaki ilişkiyi ve bu projenin nasıl geliştirileceğini ele aldı. Örgütün kendi faaliyetinin niteliğini belirlemesi gerektiğini vurguladı. Buna göre ‘Küresel cihadı mı destekliyor yoksa yerel Azavad projesini mi?’ ve ‘İkisi birbirini etkileyeceğinden nasıl denge kuracak?’ sorularının yanıtları arandı.

Mektupta bu konuda, örgüt yapısını Azavad projesinin yönetiminden bağımsız tutmak ya da iç faaliyeti Azavad yönetimine, küresel cihat faaliyetini ise örgüt yönetimine bağlamak ya da örgütün bir bölümünü boşaltarak Ensaruddin Emiri’nin emrine vermek şeklindeki seçenekleri önerdi. Tüm bunlar, örgüt mensuplarının Azavad vatandaşlığına kavuşturulması hakkını, Azavad topraklarındaki cihat faaliyetinin durdurulmasını ve örgüte mensubiyetin korunmasını, çıkarlar ile zararlar arasında denge gözetilmesini ve Azavad topraklarındaki faaliyetlerin tamamen durdurulmasını gerektiriyor.

Mektup aynı zamanda Azavad'daki El Kaide’ye bağlı hareket ve tugaylara kabile ve aşiret liderlerini sürece dahil etmelerini, hiçbir tarafı dışlamamalarını, tekfir meselelerini gündeme getirmemelerini, bölge ülkelerini güvence altına alan olgun bir dış söylem benimsemelerini ve İslami anayasa tasarısında şu an belirli bir fıkhi görüşü benimsememelerini emrediyor.

dsv
Mali'nin başkenti Bamako'da bir ordu anıtı, 26 Nisan 2026 (AFP)

Geniş çevrelerde yayımlanan ve El Kaide'ye bağlı gruplar arasında dolaşıma giren bu yönergelere bakıldığında, ‘yerel yönetimle çeliştiği sürece ulusal örgütlerin kendini feshetmesi; genel çıkar açısından yararlı olduğu sürece milliyetçi, etnik ya da laik eğilimli fraksiyonları kabul etmek ve onlarla ittifak kurma çağrıları yapıldığı görülüyor. Nitekim Mali'deki FLA ile yakın zamanda kurulan ittifak da bu çerçevede değerlendirilebilir.

Mektupta şu ifadeler yer aldı:

“Mali’deki projeyi istikrarlı bir devlet olarak abartmamalıyız; Azavad'daki Arap toplumunun farklı kesimleriyle köprüler kurmalıyız. Bu, uluslararası baskıları hafifletmemizi sağlayacaktır. Azavad projesine önünde pek çok aşama bulunan küçük bir bebek gözüyle bakmak önemli. Çünkü bu bakış açısı rakipleri tarafsızlaştırmamızı, çıkarlar ile zararlar arasında denge gözetmemizi ve yerel toplumla kabileleri seferber etmek, tekfir meselelerini gündeme getirmemek ve kabilevi temsili ile İslam dinine bağlılığı bir araya getiren tüm bileşenleri kapsayan bir İslam konseyi oluşturmak gibi en uygun politikaları uygulamamızı mümkün kılar.”

CNIM yerel cihada doğru ilerliyor

Cihatçıların devlet anlayışları, demokratik pratik, parti sistemi, anayasa ve beşeri kanunlara karşı tam bir karşıtlık içinde olmalarına karşın cihat faaliyetlerine ilişkin yönerge mesajı doğrultusunda hareket eden El Kaide'ye bağlı CNIM, sınır ötesi değil yerel bir cihatçı model haline geldi. Kidal’den Tuareg lider Iyad Ag Ghali ve Mali'nin orta kesimlerinden Fula kökenli Amadou Kofa'nın liderliğinde Mali ve Sahel'deki yerel kabilevi ve toplumsal yapılara geniş ölçüde uyum sağladı.

Azavad'daki İslami Cihat Projesiyle İlgili Genel Yönergeler’in en kritik noktası, başkentlerden uzak ve dışlanmış yerel halkın desteklenmesiydi. Bu kitleler savaşa davet edilerek korunmaları sağlandı ve kendilerine iş fırsatları sunuldu.

CNIM'in sahada hayata geçirdiği ilk uygulama, Tuareg kabilesine ve Arap, Fula, Songay ile Bambara topluluklarına sızmaktı. Örgütün çekiciliği Dogon, Seno-Gondo Ovası, Sikasso bölgesindeki Minianka ve Burkina Faso'nun farklı bölgelerindeki More ve Bissa gibi diğer etnik grupları da kapsadı. Bu etnik grupların çeşitliliği örgütün medya söylemine de yansıdı. Örgüt, farklı bileşenlerinin ötesine geçebilmek amacıyla 2020 yılı ortasından 2023 yılı sonuna kadar bir dizi reform ve yeniden yapılanma gerçekleştirdi. Bu süreç, aralarındaki gerilimin büyümesine ve yıllar önce patlak veren iki grup arasındaki çatışmaya yanıt niteliği taşıyordu.

İkinci olarak örgüt başarılı oldu saflarını birleştirdi. DEAŞ’ın kalelerinden sürdü ve iç uyumu ile bütünlüğü korumak amacıyla farklı gruplar arasında bağımsızlık ile karşılıklı bağlılık arasında daha etkin bir denge sağlayan bir sistem geliştirdi. Bu yeni yapı, grupları belirli düzeyde özerkliklerini korurken örgüt içindeki diğer gruplarla iş birliği ve koordinasyonu sürdürmelerine olanak tanıdı.

Afrika Araştırmaları Merkezi'ne göre örgüt, yerel komuta düzeyini geniş çapta üç katmanlı bir hiyerarşiye böldü. Bunlar; Merkezi liderlik grubu (Şura Konseyi), kendi belirlenen bölgelerindeki operasyonları denetleyen bölgesel komutanlıklar (bölge emirlikleri) ve yerel düzeydeki bölge komutanlıkları (merkez emirlikleri). Liderlik, genel stratejik yönelimi, farklı taraflar ve gruplar arasındaki uyumu ile İslami Mağrip El Kaidesi ve diğer gruplar gibi ana ve ortak örgütlerle koordinasyonu güvence altına aldı. Yalnız kalmış topluluklar üzerindeki nüfuzunu artırmak amacıyla örgüt ve bünyesindeki gruplar Mali ile Burkina Faso arasındaki Nijer sınırını ve Tillia, Oulam ve Banibangou bölgelerini sömürmeye çalışıyor.

Azavad'daki İslami Cihat Projesiyle İlgili Genel Yönergelerin en kritik noktası, başkentlerden uzak ve dışlanmış yerel halkın desteklenmesiydi. Bu kitleler El Kaide bağlantılı örgüt saflarında savaşmaya davet edilerek korunmaları sağlandı ve kendilerine iş fırsatları sunuldu. Mali'deki etnik ve kabilevi çatışmalara dinî bir kılıf giydirerek genişleyen CNIM; Ensaruddin, Masina Kurtuluş Cephesi, el-Murabitun ve Tevhid ve Cihad olmak üzere dört ana gruptan oluşuyor. Bünyesinde Serma Tugayı başta olmak üzere çeşitli tugaylar da bulunuyor.

Etnik öz savunma milislerinin yayılması, bölgede faaliyet gösteren silahlı grupların ve terör eylemleri ile gerçekleştirdikleri katliamlardan sorumluluklarının tespit edilmesini güçleştirdi.

Dr. Ahmed Askar, yaptığı değerlendirmede şunları söyledi:

“CNIM, yönergelerde yer aldığı üzere arazi anlaşmazlıkları ve çoban toplulukları arasındaki çatışmalar gibi yerel meseleleri benimsemede başarılı oldu. Bu durum örgüte çekicilik ve güç kazandırarak El Kaide üyelerinin yerel halkı güvenlik güçleriyle ilişkilerini kesmek ya da ölümcül misilleme eylemlerine maruz kalmak gibi bir seçimle karşı karşıya bırakmasını sağladı. Bu süreç aynı zamanda örgütün yerel halkı yönetimlerin korunan bölgelerdeki balıkçılık, hayvancılık ve altın çıkarımına yönelik yasaklara uymamaya itmesine de zemin hazırladı; bu faaliyetlerden elde edilen gelirler örgüte pek çok kişiyi çekti.”

Küresel Terörle Mücadele Merkezi, Afrika Saheli'ndeki kırılgan devletlerin risklerini inceleyen bir araştırmasında, CNIM'in suç çetelerine faaliyetleri için dinî meşruiyet sağladığını, hatta pek çok kaçağa sığınak sunduğunu teyit etti. Taraflar arasında para, koruma ve engebeli arazilerdeki geçiş güzergâhları konusunda bir alışveriş gerçekleşti. Mali Askeri Konseyi’ne karşı duyulan ortak düşmanlık da bu ilişkiyi pekiştirdi.

Büyük toprak parçaları üzerindeki kontrolü sayesinde örgüt, bu bölgelerin yönetimi ile otlak, arazi ve kaynak anlaşmazlıklarının çözümünde bir model sundu. Örgüt ve lideri İyad Ag Gali, öz savunma milislerini destekleyerek ve topraklarını savunmak ya da geri almak isteyen çoban topluluklarının yanında yer alarak nüfuz kazandı. Örgüt, kendisine başvuranları korumak ya da erzak satın almak amacıyla köylerde düzenli devriye gezdi. Bu durum, örgüte köylüler arasında geniş bir kitle tabanı oluşturdu.

dfvrtbg
Gece gerçekleştirilen ve üç kişinin hayatını kaybetmesine yol açan bombalı araç saldırısının ardından Gao'da hasar gören bir binanın yanında duran Mali askerleri, 13 Kasım 2018 (AFP)

Afrika Araştırmaları Merkezi, El Kaide gruplarının toplulukları mezhepsel kutuplaştırma yoluyla nasıl ele geçirdiğini açıkladı. Merkeze göre gruplar önce toplulukları birbirine düşürdü, ardından güvenlik kuvvetlerine alternatif olarak halkı koruma çözümleri sundu. Bu yöntem, mağdurları istismar etmelerine ve saflarına katılmaya yönlendirmelerine imkân tanıdı. Hükümetin otlaklar ve sınırlardan yabancı hayvan geçişini yasaklayan mevzuatının ardından örgütler ve tugaylar güvenlik kurumlarını zayıflatmak, hayvancılık taşımacılığını mümkün kılmak, otlak bölgelerini korumak ve kuraklık mevsiminde hayvanlarını canlı tutmak için mücadele eden dışlanmışları istihdam etmek amacıyla sahaya girdi. Gruplar aynı zamanda topraklarını savunmak ya da geri almak isteyen çoban topluluklarının yanında da yer aldı.

Dr. Hamdi Abdurrahman ise şu değerlendirmede bulundu:

“Etnik öz savunma milislerinin (Fula, Bambara, Dogon ve Mossi) yayılması, ardı ardına gelen hükümetlerin bir kısmını silahlandırıp desteklediği milislerin yoğun varlığı nedeniyle faaliyet gösteren silahlı grupların ve terör eylemleri ile gerçekleştirilen katliamlardan sorumluluklarının tespit edilmesini güçleştirdi. Bu milisler arasında ‘geleneksel avcılar’ olarak bilinen Dozo ve Dan Na Ambassagou grubu da yer alıyor. Bu gruplar kabileleri savunurken Mali ordusu da operasyonlar sırasında onların arazi bilgilerinden yararlandı ve hatta seçimlerin güvenliğini sağlamak için bu gruplardan timler oluşturdu. CNIM, devletin kontrolünün olmadığı yerde toplumun askerileşmesinden ve çiftçileri, balıkçıları ve çobanları korumaktan aciz kalan devletin boşluğunda ortaya çıkan öz savunma gruplarından yararlandı. Örgüt müdahale ederek saldırılarını topluluk içi hesaplaşmalarla iç içe geçirdi. Bu durum şiddet yanlısı aşırılık örgütleri ile suç çeteleri arasındaki ayrımın yapılmasını daha da güçleştirdi.

El Kaide'ye bağlı CNIM'in ve müttefik ile ortak örgüt ve tugaylarının en belirgin dönüşümleri, ibadet anlayışı bakımından Selefiler, yerel anlayış bakımından cihatçılar ve siyasi anlayış bakımından İhvancılar olarak özetlenebilir.

Öte yandan Dr. Ahmed Emel, Afrika Araştırmaları dergisinde Sahel bölgesi ülkelerinde terörle mücadelede ordunun performansı üzerindeki yapısal kısıtlamaların etkisine ilişkin şunları yazdı:

“Örgüt, yerel cihada ve ticaretin düzenlenmesine öncelik verdi. Çoğunlukla ticaret yollarını güvence altına alarak ve bazı ürünlerin ticareti üzerinden vergi toplayarak para kazandı. Bu durum örgütün savaşçı ya da yardımcı olarak istihdam ettiği topluluk bireyleriyle sosyal etkileşim kurmasını sağladı. Ancak geleneksel herhangi bir denetimden kaçarak sivil hedeflere yönelik terör eylemleri düzenleyen ve altın gelirleri ile ticaret ağlarını kontrol etmek amacıyla yerel toplulukları sindirmeye çalışan yeni saldırganların sürekli ortaya çıkması sorun teşkil ediyor. Böylece yasadışı silah ticareti ile çeteler ve çoban grupları arasında bir bağ kuruldu. Yasadışı silah ticareti kırsal bölgelerin büyük kesiminde yaygın bir olgu haline geldi. Bu çeteler yasadışı silah tedarik yolları oluşturarak Sahel bölgesi, Büyük Göller bölgesi ve Orta Afrika'daki çatışma bölgeleri arasındaki örgütler ve yasadışı ticaret için önemli kanallar işlevi üstlendi.”

Mektup, Mali'deki örgütlerin başkalarıyla ilişkilerini düzenleme yönündeki dönüşümlerini açığa çıkarırken ‘stratejik öncelikleri değiştirmeye’ kapı aralayarak cihatçı grupların genel seyri hakkında önemli ipuçları verdi. Bu dönüşüm; fikirlerin evrilme imkânını, cihadı ulusüstü değil ulusal kılmayı, yalnızca yerel düzeyde savaşmayı, cihadın küreselleşmesine son vermeyi, türbeleri yıkmak gibi bazı davranışlarla toplulukları düşman haline getirmemeyi, iç ve dış faaliyeti belirlemeyi ve tüm taraflar arasında denge gözetmeyi kapsıyor.

El Kaide'ye bağlı CNIM'in ve müttefik ile ortak örgüt ve tugaylarının en belirgin dönüşümleri, ibadet anlayışı bakımından Selefiler, yerel anlayış bakımından cihatçılar ve siyasi anlayış bakımından İhvancılar olarak özetlenebilir. Tüm bunları yerel halkın sıkıntılarından nemalanarak, kontrol altındaki bölgelerde (kuzey ve orta Mali) belirli düzeyde yerel özerkliğe izin vererek, küresel cihattan uzaklaşarak ve mümkün olduğunca geleneksel kabilevi yapıları (liderler ve gelenekler gibi) koruyarak yapıyor. Bunun karşılığında ya kendisine biat edilmesini ya da muhalefet edilmemesini talep ediyor. Propagandalarında (Tamasheq ve Fulfulde gibi) yerel dilleri kullanıyor. Bu gelişme, Azavad'daki İslami Cihat Projesiyle İlgili Genel Yönergelerinde yer alan ‘toplulukları karşıya almak yerine onlarla bütünleşmek ve aynı hedefi paylaşan diğer gruplarla ittifak kurmak’ şeklindeki El Kaide stratejisinin bir parçasıydı.


Adalet ve intikam arasında: Suriye'nin en zor seçimi

Adalet ve intikam arasında: Suriye'nin en zor seçimi
TT

Adalet ve intikam arasında: Suriye'nin en zor seçimi

Adalet ve intikam arasında: Suriye'nin en zor seçimi

Aliya Mansur

Tadamon Mahallesi kasabı Emced Yusuf, adaletin elinde. Devrimin başlangıcında Dera'daki Siyasi Güvenlik biriminin başkanı ve Beşşar Esed'ın kuzeni Atıf Necip, cezaevinde ve yargılanıyor. 2013’te Guta’daki kimyasal silah katliamının sorumlularından biri olan general Adnan Hilve tutuklandı. Suriye'de geçiş dönemi adaleti süreci başladı.

Bu süreç ülkede hukuki tartışmalara yol açarken, halk arasında da rahatlama yarattı. 14 yıllık devrim boyunca verilen 1 milyondan fazla kurbanın ardından, çocuklarını öldürenlerin adalete teslim edildiğini gören Suriyeliler bir tür kurtuluş duygusu hissettiler. Bu arada, hukukçular, sürecin kusursuz olduğuna inananlar ile Suriye yasalarının savaş suçlarını tanımadığını savunanlar arasında bölünmüş durumda. Bu nedenle, ikinci grup, yargılamaların yasama meclisi toplanıp bu süreçle ilgili yasaları çıkarana kadar ertelenmesinin daha iyi olacağına inanıyor.

Geçiş dönemi adaletinin gidişatı hakkındaki tartışmalar Suriyeliler arasında en çok konuşulan konuyken, modern tarihte eşi benzeri görülmemiş suçları, işkenceleri, tecavüzü ve tutuklulardan soğukkanlılıkla organlarının alınmasını gösteren videolar sızdırılmaya veya yeniden yayınlanmaya başladı. Bu suçlara, Esed rejiminin güvenlik ve askeri personelinin yanı sıra doktorlar da katılmıştı.

Devrimin ilk aylarında, kendi güçleri tarafından işlenen suistimallerin ve ihlallerin videolarını Esed rejiminin kendisi sızdırıyordu. Devrimi bir özgürlük ve onur mücadelesinden silahlı mezhepsel çatışmaya dönüştürmek için, sızdırılan tüm videolarda kasten Alevi aksanıyla konuşan kişilerin yer almasını sağlıyordu. Sızıntılardan Esed'in sorumlu olduğundan şüphe yoktu; zira sıradan bir Suriye vatandaşının, ordu ve güvenlik güçlerinin sivilleri dövdüğü, aşağıladığı ve işkence ettiği, kasıtlı olarak mezhepsel mesajlar verdiği anları yakından fotoğraflaması ve yüksek çözünürlükte video kaydı alması imkansızdı.

İşkence videolarının yeniden yayınlanması ile birlikte, sivillerin aşağılandığı ve işkence gördüğü videoların sızdırıldığı devrimin ilk günlerini hatırladım.

Bugün, adalet süreci başlamışken ve Suriyeliler, kendilerine yönelik öldürme ve işkence eylemlerine katılanlardan bazılarının parmaklıklar ardında olduğunu görmeye başlarken, bu videoların yayınlanması bazı endişeleri artırdı. Devrimde yer alan hiç kimsenin Suriyelilere olanları unuttuğu söylenemez, ama bu sızıntılar Suriye'deki mezhepsel gerilimleri yeni boyutlara taşıdığı için endişe uyandırıyor.

Suriye'nin başlattığı toparlanma süreci, mezhepsel çatışmaları kışkırtmakla bağdaşmaz ve adalet süreci de, intikam çağrılarıyla bağdaşmaz. Hal böyleyken bu çağrılar sadece faillere, hatta diğer mezheplerden faillere karşı değil, Alevi toplumunun tüm üyelerine karşı intikam çağrısı yapıyorsa durum daha da vahimdir.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Kurbanların ve kayıp kişilerin ailelerinin duyduğu öfke haklıdır ve devrim yıllarında ülkede gerçekte neler olup bittiğinden habersiz olanların hissettiği şok da anlaşılabilir. Ancak anlaşılmaz ve kabul edilemez olan husus, sadece failden değil, ailesinden, toplumundan ve köyünden de intikam alınması çağrıları yapılmasıdır.

Devrimin başlangıcındaki sızıntılardan faydalananların, bugün bu videoların yeniden yayınlanmasından da en çok fayda sağlayanlar olduğunu herkese hatırlatmamıza gerek var mı? Peki mezhepçi çatışmaların yeni Suriye'ye veya hükümetine hiçbir fayda sağlamayacağını belirtmeye gerek var mı? Bazen, çekilen tüm acılara ve adaletsizliklere rağmen, soğukkanlılıkla düşünmek gerekir. Suriye halkı, intikam, misilleme veya mezhep çatışmalarının adalet sürecini aksatacağını ve Suriye'nin toparlanma ve istikrar yolundaki ilerlemesini engelleyeceğini anlamalıdır.

Sızdırılan videolara rağmen, Esed'in Suriye halkına karşı işlediği suçlara katılan herkesin sadece bir mezhebe mensup olduğunu kim söylüyor? Herhangi bir Suriyeli, Suriyelilerin öldürülmesi, işkence görmesi ve yerinden edilmesi eylemlerine katılan onlarca, hatta yüzlerce çeşitli mezheplerden subayın adını sayabilir. Erlerden bahsetmiyoruz bile.

Martin Luther King’in dediği gibi, “Herhangi bir yerdeki adaletsizlik, her yerdeki adalete bir tehdittir.” İntikam yolunun engelleyeceği ilk şey adalet sürecidir ve genelleme ve kışkırtma söyleminin tehdit edeceği ilk şey, tüm vatandaşları için istikrarlı bir devlet kurma projesidir.

Bu, suçluları affetme çağrısı değil, tüm failleri yargılama çağrısıdır; intikam değil adalet çağrısıdır; mezhepçilik değil devlet çağrısıdır; dünün mazlumlarının bugünün zalimlerine dönüşmesini engelleme çağrısıdır.

Bugün Suriyelilerin adalete ihtiyacı olduğu kadar, Suriye'nin de istikrara ihtiyacı vardır. İstikrar, adaletin zıttı değildir, ancak kesinlikle intikam ve mezhepçi kışkırtmaların zıttıdır.


Libya'daki siyasi bölünme medyadaki ‘cephe çatışmalarını’ besliyor

Trablus'ta 2019 yılında gazetecilerin serbest bırakılması talebiyle düzenlenen protesto gösterisinden bir kare (Arşiv - Libya Basın Özgürlüğü Merkezi)
Trablus'ta 2019 yılında gazetecilerin serbest bırakılması talebiyle düzenlenen protesto gösterisinden bir kare (Arşiv - Libya Basın Özgürlüğü Merkezi)
TT

Libya'daki siyasi bölünme medyadaki ‘cephe çatışmalarını’ besliyor

Trablus'ta 2019 yılında gazetecilerin serbest bırakılması talebiyle düzenlenen protesto gösterisinden bir kare (Arşiv - Libya Basın Özgürlüğü Merkezi)
Trablus'ta 2019 yılında gazetecilerin serbest bırakılması talebiyle düzenlenen protesto gösterisinden bir kare (Arşiv - Libya Basın Özgürlüğü Merkezi)

Libya, 2011 yılında Muammer Kaddafi rejiminin devrilmesinden bu yana yalnızca siyasi ve askerî açıdan bölünmekle kalmadı, zamanla paralel bir medya haritası da oluştu. Uluslararası ve yerel tanıklıklara göre fiili otorite ve silahlı grupların nüfuzu ile keskin siyasi kutuplaşma ortamında televizyon kanalları ve haber platformları ‘çatışan taraflar’ arasında dağılarak yerleşik bir hal aldı.

Ülkenin doğusu ile batısı arasında pek çok medya kuruluşu aynı cephe hatlarını yansıtır hale geldi. Bu tabloya ‘gazeteciler üzerinde artan baskı ve bağımsız mesleki çalışma alanının daralması’ suçlamaları da eşlik etti. Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütü bu durumu 2011 yılından bu yana ‘bir bilgi kara deliğine yaklaşma’ olarak nitelendiriyor.

‘Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nün arifesinde Trablus'taki tablo, krizin boyutlarını yansıtır nitelikteydi. Basın özgürlüğüyle ilgilenen bir merkez, cumartesi günü ‘Sada el-Hakika’ (Gerçeğin Sesi) başlıklı bir sergi düzenledi. Fotoğraflar, karikatürler ve görsel sanat aracılığıyla 2011'den bu yana Libya gazeteciliğinin gerçekliğine ilişkin tanıklıkları ve ihlalleri belgeleyen bu sergi, medya nüfuzunun haritasını çizen bölünme gölgesinde gerçekleşti.

Medya nüfuz haritalarını çiziyor

Libya Basın Özgürlüğü Merkezi Başkanı Muhammed en-Nacim, "İki hükümet arasındaki bölünmeyi yaşayan bir ülkede cepheler arasındaki çatışma, medyayı bu çatışmadan tarafsız kılacak bir yönetişim mekanizması olmaksızın anlaşmazlığın iki tarafınca yönlendirilen siyasi sermayenin egemenliğiyle giderek derinleşiyor” ifadelerini kullandı.

Şarku’l Avsat’a konuşan Nacim, bazı sosyal medya sayfalarının da ‘cepheler arasındaki kavgayı kışkırtmaya ve yanıltıcı propaganda aracılığıyla rakipleri karalamaya’ katkıda bulunduğunu ekledi.

FFVFVF
Dün Trablus'ta Dünya Basın Özgürlüğü Günü kutlamaları kapsamında düzenlenen sanat sergisi (Libya Basın Özgürlüğü Merkezi)

Öte yandan RSF, geçtiğimiz hafta yayımladığı yıllık raporunda Libya basınındaki bu gerçekliğin ülkenin doğusu ile batısı arasındaki siyasi ve askeri kutuplaşmayı açıkça yansıttığını vurguladı. Rapora göre televizyon kanalları, bağımsız medya platformları olmaktan çok iktidar için yarışan taraflar arasındaki nüfuz haritalarının uzantısına dönüşmüş durumda.

Batı Libya Gazeteciler Sendikası Başkanı Mansur el-Ahraş da Şarku’l Avsat'a yaptığı açıklamada, bu nitelendirmeye katılarak cepheler arası çatışmanın yansımalarının zaman içinde Libya’daki medya sahnesine yerleştiğini söyledi. Kutuplaşmanın ülkeyi bağımsız medya ve gazetecilik pratiği için elverişsiz bir ortama dönüştürdüğüne de dikkat çekti.

Sahada medya bölünmesi, Libya Basın Özgürlüğü Merkezi'nin takip ettiği haritaya göre bir kısmı Libya içinden, diğerleri yurt dışından yayın yapan kanallarla ülkenin doğusu ile batısı arasında net biçimde ortaya çıkıyor.

Mareşal Halife Hafter liderliğindeki Libya Ulusal Ordusu (LUO) ile ittifak halindeki güçlerin yoğunlaştığı doğuda Libya Hadath, el-Masar ve el-Hadath el-Libi gibi kanallar öne çıkıyor. Libya Basın Özgürlüğü Merkezi'ne göre bu kanallar, söz konusu siyasi ve askeri kampa destek veren bir söylem benimsiyor.

Yine Libya Basın Özgürlüğü Merkezi'ne göre Trablus'taki Ulusal Mutabakat Hükümeti'nin yoğunlaştığı batıda ise el-Tenasuah, Selam Libya ve el-Vataniyye gibi kanallar öne çıkarken, bu kanallar Trablus'taki iktidarın meşruiyetine odaklanan ve doğudaki rakiplerini eleştiren karşı siyasi bir söylem benimsiyor.

Bölünmüş bir gerçekliğin ortasında medya savaşı

Yerel medya kuruluşlarının birbiriyle çatıştığı bu bölünmüşlüğü, söz konusu kanallardan birinde daha önce çalışmış olan Libyalı gazeteci Muhammed el-Karac da doğruluyor. Karac, Şarku’l Avsat'a yaptığı değerlendirmede, Libya'da basın özgürlüğünün artık ‘sorgulanır hale geldiğini’ belirterek çalışma ortamını siyasi bölünmenin tarafları, silahlı gruplar, nüfuzlu isimler ve iş insanları arasındaki kutuplaşma için verimli bir zemin olarak nitelendirdi. Karac, bizzat bu çatışmanın pek çok tezahürüne tanık olduğunu da vurguladı.

SDVDFEV
Es-Sadık es-Sur, geçtiğimiz aralık ayında Libya Haber Ajansı Yönetim Kurulu Başkanı Abdulbasid Ahmed Ebu Diyye'yi kabul ederken (Libya Haber Ajansı)

RSF’ye göre Libya'nın doğusunda bazı medya kuruluşlarının iç sansür uygulamasına karşın tablo çok farklı değil. RSF, gazeteci ve blog yazarı Salihin ez-Zevali'nin 2024 yılının mayıs ayında İcdabiye şehrinde tutuklanmasının ardından yaklaşık 18 aydır Bingazi'deki İç Güvenlik Teşkilatı'nda gözaltında tutulmasına yönelik insan hakları taleplerinin sürdüğüne dikkati çekti.

Bazı yerel medya kuruluşları ve gazeteler daha mesleki ve dengeli bir çizgi sunmaya çalışsa da gözlemciler siyasi ve güvenlik kutuplaşmasının yoğunluğunun medya tarafsızlığını son derece güç bir görev haline getirdiğini değerlendiriyor.

Dikkat çekici bir gelişme olarak doğu ve batıdaki yetkililer geçtiğimiz yıl Trablus ve Bingazi'de iki ayrı medya forumu düzenledi. Ancak Ahraş, bu forumları ‘mesleğin zorluklarını ele almaktan çok imajı güzelleştirmeye yönelik hükümet finansmanlı etkinlikler’ olarak nitelendirdi ve ‘sendika kuruluşlarının katılıma davet edilmediğine’ dikkati çekti.

Libya, RSF tarafından yayınlanan Basın Özgürlüğü Endeksi'nde bir sıra gerileyerek, ‘kötü’ ile ‘tehlikeli’ durumları arasındaki sınırda kalmaya devam etti.

RSF’ye göre birçok gazeteci, silahlı grupların veya fiili otoritelerin nüfuzu altında çalışırken diğerleri, ifade özgürlüğü ve gazetecilerin güvenliği konusunda yasal güvencelerin zayıflığı nedeniyle ‘yayın politikalarını iktidar güçlerine uydurmak’ zorunda kalıyor.

Bu durumun bazı gazetecilerin ülkeyi terk etmesine neden olduğunu vurguladılar. Bu gazeteciler arasında, 11 yıldır yurtdışında yaşayan Libyalı gazeteci ve sunucu Halil el-Hasi de bulunuyor. Hasi, Şarku’l Avsat’a verdiği demeçte, şu anda Libya’ya dönmenin mümkün olmadığını söyledi.

Onun ifadesiyle, ‘siyasi bölünmenin devam etmesi, kutuplaşmanın yayılması ve milislerin etkisinin artması nedeniyle’ profesyonelliği hedefleyen herhangi bir araştırmacı gazetecinin geri dönüşü ‘hesaplanamaz bir risk’ haline geldi.

Uluslararası ve yerel raporların, LUO Başkomutanı Mareşal Halife Hafter’in 2019-2020 yıllarında Trablus’a karşı başlattığı savaşın sona ermesinden bu yana nispi bir iyileşme olduğunu teyit etmesine rağmen, bazı Libyalı gazeteciler, sindirme gerçekliğinin bazen abartıldığını düşünüyor.

Bunlardan biri olan gazeteci Ahmed el-Hadiri, Şarku’l Avsat'a yaptığı açıklamada, bilgi almak için hem doğudaki hem de batıdaki hükümetlerle iletişim kurmanın ‘hala mümkün’ olduğunu belirtirken, bazı bağımsız medya kuruluşlarının hassas konulara yaklaşmaktan kaçındığını kabul etti.

Hadiri, medya sektörünün küresel olarak hızlı bir gelişme gösterdiğini, ancak Libya yasalarının bu dönüşüme ayak uyduramadığını, özellikle ifade özgürlüğü ve gazetecilik faaliyetleri konusunda, bu durumun da yasal reform gerektirdiğini vurguladı.

Öte yandan Batı Libya Gazeteciler Odası Başkanı, çözümün yasal reformların ötesine geçtiğini ve ülkenin doğu ve batısındaki iki hükümetin birleştirilmesi, uzlaşmacı bir anayasa oluşturulması ve medya özgürlüğüne saygı gösterilmesinin toplu olarak kabul edilmesinden ibaret olduğunu düşünüyor.