Savaşın yankısı, Haşimi vesayetinin kaldırılmasına yönelik kıvılcımlarla Kudüs’ü vuruyor

Yerleşimciler, Gazze çatışmalarının başlamasından bu yana geçen 55 gün içinde Mescid-i Aksa’ya 46 saldırı düzenledi.

Mescid-i Aksa’da ibadet edenlere yönelik baskı, Kudüs’te yaygın bir uygulama haline geldi. (Independent Arabia)
Mescid-i Aksa’da ibadet edenlere yönelik baskı, Kudüs’te yaygın bir uygulama haline geldi. (Independent Arabia)
TT

Savaşın yankısı, Haşimi vesayetinin kaldırılmasına yönelik kıvılcımlarla Kudüs’ü vuruyor

Mescid-i Aksa’da ibadet edenlere yönelik baskı, Kudüs’te yaygın bir uygulama haline geldi. (Independent Arabia)
Mescid-i Aksa’da ibadet edenlere yönelik baskı, Kudüs’te yaygın bir uygulama haline geldi. (Independent Arabia)

Filistinlilerin Mescid-i Aksa’ya akın etme çağrılarına yanıt olarak Tayseer, Celal Zağir (25 yaşında) ve Kudüs’ün Eski Belde bölgesinden bazı gençler, Aksa’ya ulaşmaya ve orada kalmaya çalışıyor. Ancak yaklaşık iki ay boyunca her gün camiye girme girişimleri, özellikle İsrail polisinin Gazze’yle savaşın başladığı 7 Ekim’den bu yana şehre ve Mescid-i Aksa’ya kapsamlı ve benzeri görülmemiş bir kuşatma uygulaması nedeniyle başarısızlıkla sonuçlandı.

İsrail polisi, 50 yaşın altındaki Filistinlilerin ibadet etmek üzere Mescid-i Aksa’ya girmelerini engellemek için Eski Belde’nin sokak ve ara sokaklarına onlarca kontrol noktası kurdu ve asker konuşlandırdı. Mescid-i Aksa’nın avluları ve mescitleri ibadet edenlerden ve ziyaretçilerden neredeyse boş görünürken, İsrail polisi yerleşimcilerin giriş ve saldırılarına kapıları ardına kadar açıyor.

Kudüs’ün ve sokaklarının yalnızca Yahudilere hareket hakkı tanıyan askeri ve polis kışlalarına dönüştürülmesi ışığında kendilerini, Tapınak Toplulukları olarak adlandıran oluşumlar, Işıklar Bayramı (Hanuka) arifesinde Şam Kapısı’ndan başlayıp İslam Mahallesi’nden ve Eski Belde sokaklarından geçerek, şenlikli bir yürüyüşle Mescid-i Aksa’nın batısındaki Burak Duvarı meydanına (Yahudiler buna Ağlama Duvarı diyor) ulaştı. Yahudi yerleşimciler, burada Yedi Kollu Şamdan’ın (Menaro) ilk alevini tutuşturarak, üst üste devam edecek kutlamaları başlattı. Işıklar Bayramı, İbrani takvimine göre Kislev ayının 25. gününe denk geliyor.

Kudüs’teki İslami Vakıflar İdaresi’ne göre savaş öncesinde cuma günleri 50 binden fazla kişi cuma namazı için Mescid-i Aksa’ya girebiliyorken, şu an ise yalnızca 3 bin 500 kişi girebiliyor. Bakanlığın verilerine göre son 55 gün içinde yerleşimciler, Aksa’ya 46 baskın düzenledi ve binlerce yerleşimci, dini ritüelleri gerçekleştirmek için Mescid-i Aksa’nın avlusuna girdi.

Tehlikeli aşama

İsrail hükümetinde Bakanlar Itamar Ben Gvir ve Bezalel Smotrich liderliğindeki Dini Siyonizm partisinin hakimiyetiyle Yahudi yerleşimcilerin Mescid-i Aksa’ya yönelik saldırıları eskisinden daha büyük ve daha cesur hale geldi. Son Yahudi tatil sezonunda yerleşimciler Mescid-i Aksa’ya İsrail bayrağını çekmeyi, Tevrat’taki ‘destansı secde’ ritüelini (yere uzanarak) topluca ve tekrar tekrar gerçekleştirmeyi, Yahudi Sukot Bayramı için ‘bitki adakları’ (palmiye yaprakları ve söğüt dalları) sunmayı ve Aksa’nın avlusunda bir ‘haham zirvesi’ düzenlemeyi başardılar.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığına höre hepsinden daha tehlikelisi, Tapınak Toplulukları’nın geçen perşembe akşamı Işıklar Bayramı kutlamaları sırasında mevcut savaşta ölen İsraillileri anmak için Haşimi İslami Vakıfları’nın Mescid-i Aksa’daki koruyuculuğunun kaldırılmasını ve tam bir Yahudi kontrolünün kurulmasını talep etmesiydi. İslami Vakıflar İdaresi’nden elde edilen verilere göre Yahudilerin geçen yıl Işıklar Bayramı’nı kutladıkları sekiz günde Mescid-i Aksa’ya bin 795 yerleşimci baskın düzenlemişti.

Kudüs’teki Yüksek İslam Otoritesi de yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:

“Mescid-i Aksa, 1967’de Kudüs’ün kontrol altında alınmasından bu yana tarihinin en tehlikeli aşamasından geçiyor. Müslümanların mescide girmesinin neredeyse tamamen engellenmesi, mescide gerçek anlamda el konulması ve oradaki mevcut durumun değişmesi anlamına geliyor. Aynı zamanda iddia edilen yapının inşaatına hazırlık aşamasında yıkılması veya bölünmesi için de temel sağlıyor.”

Fotoğraf Altı: Mescid-i Aksa şu anda 1967’den bu yana tarihinin en tehlikeli aşamasından geçiyor. (Independent Arabia)
Mescid-i Aksa şu anda 1967’den bu yana tarihinin en tehlikeli aşamasından geçiyor. (Independent Arabia)

Diğer yandan Filistin Dışişleri ve Gurbetçiler Bakanlığı, yerleşimcilerin yürüyüşünü ve bunun Kudüs’teki duruma yansımalarını büyük bir ciddiyetle takip ediyor. Bakanlık, bunun Filistin halkına, Kudüs’teki kutsal mekanların Ürdün Haşimileri tarafından muhafaza edilmesine ve Doğu Kudüs'ün 1967’de işgal edilen Filistin topraklarının ayrılmaz bir parçası ve Filistin Devleti’nin başkenti olduğunu doğrulayan Birleşmiş Milletler (BM) kararlarına yönelik açık bir saldırı olduğuna dikkat çekti.

Aynı şekilde Ürdün Dışişleri Bakanlığı da İsrail polisinin yerleşimcilerin yürüyüşüne izin vermesini kınarken, bunu Kudüs Vakıflar İdaresi’ne ve Mescid-i Aksa’yı yönetimine yönelik bir kışkırtma olarak nitelendirdi. Ayrıca bunun, kabul edilemez, kınanabilir ve provokatif bir adım olduğunu vurguladı. Bakanlığın sözcüsü Sufyan el-Kadah şu açıklamada bulundu:

“Tamamı 144 bin metrekarelik alanıyla Mescid-i Aksa, Müslümanların özel ibadethanesi olup Ürdün Vakıflar, İslami İşler ve Kutsal Mekânlar Bakanlığı’na bağlı Kudüs Vakıflar İdaresi de Mescid-i Aksa’nın işlerini yönetme konusunda münhasır yasal hakka sahip olan organdır. Gazze Şeridi'ndeki savaşla örtüşen bu tehlikeli tırmanışın sonuçları, uluslararası topluma Filistin topraklarında devam eden İsrail ihlallerine son vermek için harekete geçme çağrısında bulunuyor.”

Diğer yandan Ürdün Vakıflar, İslami İşler ve Kutsal Mekânlar Bakanı Muhammed el-Halayle de açıklamasında “Dini Siyonizm gruplarının Kudüs Vakıflarına ve Mescid-i Haram’daki Haşimi muhafazasına karşı açık bir yürüyüş düzenleme planı, bölgedeki çatışmayı körükleyecek ve şiddetli savaş ateşini büyütmeye çalışacaktır” dedi.

Çatışmayı körüklüyor

İsrail medyasına göre güvenlik güçleri, Kudüs’te olağanüstü alarm durumu ilan etti. Maariv gazetesi, Eski Belde bölgesi, Mescid-i Aksa ve Burak Meydanı’nda yüzlerce polis memuru ve güvenlik görevlisinin bulunduğunu bildirdi. Aynı şekilde İsrailli muhalefet lideri Yair Lapid, Beni Har Hor Moria, Dağa Dönüş ve Torat Hima gibi aşırı sağcı grupların çağrısıyla yapılan yürüyüşün sonuçları konusunda uyarıda bulundu.

Lapid, X üzerinden yaptığı açıklamada “Kudüs yürüyüşü, daha fazla meydanı ateşlemeye ve daha fazla yıkıma ve ölüme neden olmaya yönelik bariz bir girişimdir” diyerek, “İsrail’de gerçek bir hükümet olsaydı buna izin vermezdi” ifadelerini kullandı.

Fotoğraf Altı: Mescid-i Aksa'nın avlularında sınırlı sayıdaki yaşlılar ibadet edebiliyor. (Independent Arabia)
Mescid-i Aksa'nın avlularında sınırlı sayıdaki yaşlılar ibadet edebiliyor. (Independent Arabia)

Perşembe akşamı yerleşimcilerin provokatif yürüyüşünün ardından Kudüs’te Filistinliler ile Araplara karşı nefret ve öldürme çağrısı yapan pankartlar taşıyan İsrailliler arasında yoğun gerginlik ve kavga yaşandı. Polis, organizatörlerin yürüyüşün koşullarına uymadığını iddia ederek Bab el-Cedid’deki yürüyüşü durdurmak zorunda kaldı. Bölgede yürüyüşün yansımalarından ve mücadeleye karar veren Kudüslülerle şiddetli çatışmaların patlak vermesinden endişe ediliyor.

Siyasi analist Rasim Ubeydat, İsrailli yetkililerin, özellikle Mescid-i Aksa ve genel olarak Kudüs’teki İslami Vakıfların rolünü silmek amacıyla Kutsal Şehir’e yeni koşullar dayatmak için savaşı istismar ettiğine inanıyor. Ubeydat açıklamasında “Ürdünlü vakıflar muhafızlarını Nazi olarak tanımlayan yerleşimcilerin, Ürdün vesayetini baltalamanın ve aşırılıkçı yerleşimcilerden oluşan mümkün olan en geniş tabanı harekete geçirmenin yolunu açıyor” dedi.

Yeni mahalle

Yerleşimcilerin provokasyonları ve artan saldırıları nedeniyle Arap ve uluslararası açından Kudüs ve Batı Şeria’da Yahudiler ve Araplar arasında çatışmaların yaşanmasından endişe ediliyor. Aynı şekilde polis, Mescid-i Aksa’da genç Filistinlilerin namaz kılmasını engellemeye devam ediyor. Bu gelişmeler ortasında İsrailli yetkililer, 2012 yılındaki Giv’at HaMatos yerleşiminden bu yana Kudüs’te onaylanan ilk büyük ve yeni yerleşim planı çerçevesinde Kudüs’ün güneydoğusundaki Sur Baher kasabası arazileri üzerinde yaklaşık 1.792 yerleşim birimi inşa edilmesi planını onayladı.

Planı ortaya çıkaran İsrailli insan hakları örgütü Ir Amim, planın şehrin siyasi geleceği üzerindeki yansımaları konusunda uyarıda bulunurken, İsrailli yerleşim karşıtı örgüt Şimdi Barış ise yaptığı açıklamada, “Bu yeni yerleşim mahallesinin yarısı Doğu Kudüs’te olacak” ifadesine yer verdi. Örgüt, Giv'at HaMatos ve Har Homa yerleşimleri arasındaki stratejik konumunun onu siyasi açıdan özellikle sorunlu bir proje haline getirdiğini vurguladı.

Kudüslüler, bölgede çok katlı yerleşim mahallesi oluşturularak 21 kata kadar kuleler ve 9 kata kadar binalar dikilecek projenin Sur Baher köyünde 57 bin metrekarelik tarım arazisini kaplayacağına dikkat çekti. Ayrıca İsrail Planlama ve İnşaat Komitesi’nin açıkladığı gibi, bölgedeki ticari ve kamu tesislerinin inşaatı da gözlemcilere göre 120 bin metrekareden fazla alan tüketecek.

Kudüs Belediye Başkanı Moshe Lion, “Ramat Rachel’in güneyinde konut kompleksinin inşası, belediyenin boş alanlarda inşa faaliyetleri yürüterek ve kentsel yenilenmeyi teşvik ederek şehirdeki konutları artırma politikasının bir parçasıdır” dedi. Kudüslü aktivist Fahri Ebu Diyab ise planın Kudüs’ü yerleşim bloklarıyla çevrili Arap çevresinden tamamen izole etmeyi hedeflediğine dikkat çekti.

Red ve kınama

Mısır Dışişleri Bakanlığı, yaptığı açıklamada, İsrail’in Kudüs’te yeni bir yerleşim yeri inşa edilmesine onay vermesinin, ‘Filistin topraklarında İsrail yerleşimlerinin yasa dışılığına ilişkin uluslararası kararların ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararlarının açık bir ihlali olduğunu’ söyledi.

Kahire, İsrail’in yerleşim politikalarını kategorik olarak reddettiğini ve bu projenin, Doğu Kudüs de dahil olmak üzere Filistin topraklarının hukuki, tarihi ve demografik statüsünü baltalama girişimi olduğunu dile getirdi.

Mısır Dışişleri Bakanlığı, etkili uluslararası taraflara, BM’ye ve ilgili organlarına ‘Filistin halkının haklarının korunmasına yönelik sorumluluklarını yerine getirmeleri ve İsrail’in tek taraflı yerleşim operasyonlarını durdurmaları’ çağrısını yineledi.

Fotoğraf Altı: Filistin Otoritesi, uluslararası topluma ve ABD’ye İsrail’in planlarını durdurma çağrısında bulundu. (Independent Arabia)
 Filistin Otoritesi, uluslararası topluma ve ABD’ye İsrail’in planlarını durdurma çağrısında bulundu. (Independent Arabia)

Ürdün Dışişleri Bakanlığı ise Tel Aviv’e ‘uluslararası meşruiyete saygı gösterme taahhüdünde bulunma’ çağrısı yaptı. Bakanlık, yaptığı açıklamada işgal altındaki Doğu Kudüs topraklarında yeni bir yerleşim yeri inşa edilmesini reddettiğini ve kınadığını belirterek, “İsrail’in kararı, uluslararası hukukun ve uluslararası meşruiyet kararlarının, özellikle de işgal altındaki tüm Filistin topraklarında yerleşimlerin yasa dışı olduğunu kabul eden 2334 sayılı Güvenlik Konseyi kararının açık ve ciddi bir ihlalidir” dedi.

Ürdün Dışişleri Bakanlığı ayrıca, uluslararası topluma ‘İsrail'in barışa ulaşma şansını baltalayan tek taraflı ve yasa dışı önlemlerini durdurmak için acilen harekete geçme’ çağrısında bulundu. Bakanlık, “Gazze Şeridi’ndeki savaşla eş zamanlı yürütülen bu tür önlemler, İsrail’in sorumlu olduğu durumun daha da kötüleşmesine ve tırmanmasına yol açacaktır” ifadelerini kullandı.

Diğer yandan Filistin Yönetimi, uluslararası topluma ve ABD’ye planın durdurulması için acil müdahale çağrısında bulundu. Filistin Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada şu ifadelere yer verdi:

 “İsrail’in Kudüs’ü yerleşim birimleri ve yerleşimcilerle doldurma, mevcut tarihi, siyasi, hukuki ve demografik gerçekliğini değiştirme, Yahudileştirme ve Filistin çevresinden tamamen koparma planları, sömürge planının ayrılmaz bir parçasıdır.”

Planın onaylanmasının, İsrail’in Gazze Şeridi’ndeki kanlı savaşın koşullarını ve dünyanın bununla meşguliyetini iğrenç bir şekilde istismar etmek anlamına geldiğini belirten Bakanlık, bu planın yıllardır hazırlandığına dikkati çekti.

Bu haber Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrildi.



“Dera’nın çocukları” Atıf Necip davasında Şarkul Avsat'a konuştu

Beşşar Esed döneminde Dera'da Siyasi Güvenlik Şubesi Başkanı olan Atıf Necip'in ilk duruşması sırasında Suriye ayaklanmasının başlarında hayatını kaybeden çocukların fotoğraflarını kaldıran aktivistler (AP)
Beşşar Esed döneminde Dera'da Siyasi Güvenlik Şubesi Başkanı olan Atıf Necip'in ilk duruşması sırasında Suriye ayaklanmasının başlarında hayatını kaybeden çocukların fotoğraflarını kaldıran aktivistler (AP)
TT

“Dera’nın çocukları” Atıf Necip davasında Şarkul Avsat'a konuştu

Beşşar Esed döneminde Dera'da Siyasi Güvenlik Şubesi Başkanı olan Atıf Necip'in ilk duruşması sırasında Suriye ayaklanmasının başlarında hayatını kaybeden çocukların fotoğraflarını kaldıran aktivistler (AP)
Beşşar Esed döneminde Dera'da Siyasi Güvenlik Şubesi Başkanı olan Atıf Necip'in ilk duruşması sırasında Suriye ayaklanmasının başlarında hayatını kaybeden çocukların fotoğraflarını kaldıran aktivistler (AP)

Yirmi sekiz yaşındaki genç kadın, siyah peçesinin ardından ‘Sıra sana geldi doktor’ diye şarkı söylerken neredeyse dans edecekti. Bu sözler, eski Dera Siyasi Güvenlik Şubesi Başkanı Atıf Necip'in yargılandığı ilk duruşmanın yapıldığı mahkeme salonunun kapısı önünde toplanan kalabalığın arasında yükselen bir sevinç çığlığıydı.

2011 yılında Dera'daki protestolar patlak verdiğinde henüz 15 yaşında olan genç kadın, duygularını ifade etmekte güçlük çekti. Şarku’l Avsat’a konuşan genç kadın “Ben Şeyh Ahmed es-Sayasne ailesindenim. Tüm kuzenlerim ve tüm Dera halkı tutuklandı, takibe alındı, öldürüldü. Katilin yargılanması büyük bir sevinç kaynağı. Bugün zafer kazandık. Suriye'de insan haklarını çiğneyen herkesin hesap vermesini diliyorum” ifadelerini kullandı.

vfrbf
Şam'daki ceza mahkemesi salonu, Dera'daki Siyasi Güvenlik Şubesi'nin eski başkanı Atef Necib'in yargılanmasına ilişkin ilk duruşma sırasında, çevik kuvvet polisi tarafından halka kapatıldı (AP)

Nusur Caddesi üzerinde bulunan Adalet Sarayı’ndaki mahkeme salonunun kapısı önünde ve koridorlarında güvenlik güçleri yoğun güvenlik önlemleri alırken basın mensuplarının salon alanının büyük bölümünü kaplaması, sabahın erken saatlerinde Dera’dan gelen davacıların tepkisine yol açtı. Bu kişiler, isimleri çağrılana kadar salon dışında beklemek zorunda kaldı.

İçlerinden biri "Medya mensupları davacılar önce mi geliyor?" diye bağırdı. Ancak Adalet Sarayı’nın gürültüsü içinde ona kimse yanıt vermedi. Bölümler ve mahkemeler olağan işleyişini sürdürürken güvenlik güçleri, sanığın mağdurlarıyla adaletin gölgesinde bir araya geldiği bu tarihi anı izlemek isteyenlerin giriş-çıkışlarını düzenlemek amacıyla koridorlarda ve salon kapısı önünde yoğun biçimde konuşlandırıldı.

cdscv
Ala Eba Zeyd, 2011 yılında Dera’da ‘Özgürlüğün Çocukları’ adıyla bilinen davada tutuklu çocuklar arasındaydı (Şarku’l Avsat)

Dava için Dera'dan 50'den fazla kişi geldi. Aralarında 2011 yılının şubat ayında Atıf Necip tarafından tutuklanarak o dönemde ‘Özgürlüğün Çocukları’ adıyla bilinen davanın failleri haline getirilen 6 genç de bulunuyordu. Bu gençler, bir okulun duvarına ‘Sıra sana geldi doktor’ yazmakla suçlanıyordu.

O dönemde 20'den fazla çocuk duvar yazısı yazdıkları gerekçesiyle tutuklandı. Ala Eba Zeyd, Şarku’l Avsat'a ‘Her türlü yazı, hatta kişisel bir isim ya da masum bir çocukluk anısının bile’ bu kapsamda değerlendirildiğini söyledi. Eba Zeyd, kardeşi Abdurrahman ile birlikte şikâyetçi taraf sıfatıyla duruşmaya katılmak için gelmişti. Kardeşi, Ahmed ve İbrahim Reşidat, Samir es-Sayasne ve İyad Halil dahil olmak üzere 5 diğer kişiyle birlikte sanık Atıf Necip'e karşı ilkokul çağındayken yaşadıkları tutukluluk ve işkenceye ilişkin delillerle yüzleşecek.

sdvfd
Dera'dan Şeyh Ahmed es-Sayasne ailesine mensup genç bir kadın; kendisi ve küçük yaştaki akranları tutuklanma ve ölümle yüzleşmek zorunda kaldı (Şarku’l Avsat)

Ala, Necip'in çocukların tutuklanmasını ve işkenceye maruz kalmasını inkâr ettiğini belirtti. Oysa istisnasız Esed hapishanelerine giren herkesin türlü korkunç işkence biçimlerine maruz kaldığı biliniyor. Aralarında en büyüğü on dört yaşında olanların da bulunduğu bu çocukların bir kısmı sonradan şehit düştü, bir kısmı göç etti, bir kısmı ise kaldı ve tanıklık etmek için mahkemeye geldi.

Suriye makamlarından davacıların mahkeme salonuna erişimini kolaylaştırmaya daha fazla özen göstermelerini isteyen Ala, Necip'in ve çökmüş rejimin Suriyelilere karşı ihlaller işleyen tüm sembol isimlerinin adil bir cezaya çarptırılmasını ve ‘tutukluların, şehitlerin ve kayıpların ailelerinin yudumlamak zorunda kaldığı acıyı tatmalarını’ diledi.

dfsvdf
İyad Halil, 2011 yılında Dera'da Özgürlüğün Çocukları Davası’nda tutuklanan ilk kişiydi (Şarku’l Avsat)

Salona alınmak ve ifadesini vermek için çağrılmayı bekleyen İyad Halil şunları söyledi:

“Ben 8 Şubat 2011'de Suriye devriminin ilk tutuklusuyum; o zaman on dört yaşındaydım."

Halil, bacağındaki fiziksel engele işaret ederek “Bu işkence yüzünden oldu. Bize okulun duvarına yazı yazmak için dış güçler tarafından yönlendirildiğimi itiraf ettirmek amacıyla her türlü işkenceyi yaptılar. Ama ben o yazıyı gördüğümüz zulüm yüzünden yazdım” ifadelerini kullandı.

dsvfe
Suriye savaşının başlarında Dera'daki protestoculara yönelik şiddetli baskı kampanyasıyla suçlanan Tuğgeneral Atıf Necip'in duruşmalarını takip etmek için gelen izleyiciler (EPA)

Adalet Sarayı’na gelen avukatlardan biri, ceza mahkemesi salonu önündeki kalabalığa katılarak duruşmadan yapılan canlı yayını cep telefonu ekranından takip etti. Atıf Necip'in Adalet Sarayı’na gelişi sırasında ağladığı sahneyi şaşkınlıkla yorumlayan avukat, yanındaki meslektaşına dönerek "Saygıyla mahkemeye sevk edildiği için sevinçten ağlaması gerekir” dedi. Orada bulunanlardan biri, "İdamdan daha ağır bir ceza olsaydı onu talep ederdik” diye karşılık verdi.

sd
Eski Suriye rejimi yetkililerinden Tuğgeneral Atıf Necip dün, Şam'daki duruşma salonuna girerken (EPA)

Ömeriye Camii’ne 2011 yılında düzenlenen baskınla ilgili davadaki davacılardan biri olan Abdulhakim es-Serhan, tüm mahalle sakinlerinin zarar gördüğü bu olaydan hareketle Atıf Necip'in kaderine Ömeriye Camii'nin önündeki meydanda karar verilmesini istedi. Serhan, “Necip, Dera Siyasi Güvenlik Şubesi'nin başkanıydı, yani Dera’daki en önde gelen devlet adamıydı. O dönemde Dera'da işlenen tüm ihlaller onun emirleriyle gerçekleşti” ifadelerini kullandı.

Orada bulunanlardan biri ise Necip'in 2011 yılında Siyasi Güvenlik Şubesi'nin kapısı önünde 12 kişinin hayatını kaybettiği ve 32 kişinin yaralandığı bir katliamı gerçekleştirdiğini belirterek Necip'in ve Dera'daki tüm Güvenlik Şubesi yetkilileri ile şebbiha (Esed ailesine sadık olan devlet destekli paralı askerler) liderlerinin bunun hesabını vermesi gerektiğini söyledi.

fdvfd
İşgal altındaki Golan Tepeleri’nden Yasir Ata Abdulgani, Dera’da iki kardeşini kaybetti (Şarku’l Avsat)

2013 yılındaki Tünel Katliamı'nda yaralanan Basil Muric, kendisinin Esed rejiminin sembol isimlerine karşı açılan davada davacılardan biri olduğunu söyledi. Dera'dan 46'dan fazla kişiden oluşan bu ekip, duruşmayı izlemek için hep birlikte geldi. Basel, saldırı sonucu parmakları kesilmiş elini kaldırarak “Ailem, eşim ve iki çocuğum, Dera’daki Tünel Katliamı'nda aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu 24'ten fazla sivilin yanı sıra hayatını kaybetti” dedi. Basel, bombalama, tahrip ve öldürme emirlerini verenlerin tamamının yargılanması gerektiğini de ısrarla vurguladı.

İşgal altındaki Golan Tepeleri’nin Kurdem eş-Şerbeti mahallesinde ikamet eden Yasir Ata Abdulgani ise Dayanışma Mahallesi Katliamı’nın baş sanığı Emced Yusuf'un tutuklanmasının ve düşen eski rejimin sembol isimlerinin yargılanma sürecinin başlamasının ‘şehitlerin, kayıpların ve yerinden edilen kişilerin aileleri için büyük bir sevinç kaynağı’ olduğunu söyledi. Abdulgani, Suriye'nin tahrip edilmesine neden olan herkesten hesap sorulması temennisinde bulundu.

2012 yılından bu yana iki kardeşinden haber alamayan ve onlar hakkında ölüm belgesi mi çıkarsın yoksa beklesin mi bilemediğini belirten Abdulgani, adalet sürecinin başlamasının ‘yaslı kalpleri yatıştırdığını’ vurgulayarak Suriye makamlarından kurban yakınlarına duyulan şefkatle geçiş dönemi adaleti sürecini hızlandırmalarını istedi.


Libya’da ‘geçiş dönemi adaletine’ ilişkin uzlaşmacı yasanın gözden geçirilmesi çağrıları

25 Nisan’da düzenlenen Ulusal Uzlaşı ve İnsan Hakları görüşmelerine katılan bir grup (UNSMIL)
25 Nisan’da düzenlenen Ulusal Uzlaşı ve İnsan Hakları görüşmelerine katılan bir grup (UNSMIL)
TT

Libya’da ‘geçiş dönemi adaletine’ ilişkin uzlaşmacı yasanın gözden geçirilmesi çağrıları

25 Nisan’da düzenlenen Ulusal Uzlaşı ve İnsan Hakları görüşmelerine katılan bir grup (UNSMIL)
25 Nisan’da düzenlenen Ulusal Uzlaşı ve İnsan Hakları görüşmelerine katılan bir grup (UNSMIL)

Libya’da Ulusal Uzlaşı ve İnsan Hakları süreci üyeleri, başkent Trablus’ta gerçekleştirdikleri üçüncü doğrudan görüşme turunu, mevcut geçiş dönemi adaleti yasa tasarısında ‘kapsamlı’ bir revizyon yapılması ve insan hakları ihlallerine karışan kişilerin siyasi sahneden uzak tutulması çağrısıyla tamamladı.

Birleşmiş Milletler Libya Destek Misyonu (UNSMIL) cumartesi akşamı yayımladığı açıklamada, geçen perşembe günü sona eren görüşmelerin, Birleşmiş Milletler (BM) himayesinde yürütülen ‘yapılandırılmış diyalog’ çerçevesinde gerçekleştiğini belirtti. Açıklamada, bu sürecin, ‘geçmişteki ihlaller için hesap verebilirliğin sağlanması ve barışçıl ulusal seçimlere ulaşmanın temel dayanağı olarak devlet kurumlarına güvenin güçlendirilmesi amacıyla bir yol haritası oluşturmayı’ hedeflediği ifade edildi.

Katılımcılar, nihai tavsiyelerinde 2025 yılı için önerilen geçiş dönemi adaleti yasa tasarısının, siyasi bölünmeler ve mağdurlara yönelik eşitsiz muamelenin beslediği ‘geçmişteki başarısızlıkların’ tekrarını önlemek amacıyla ‘kökten reformlara ihtiyaç duyduğunu’ vurguladı.

Hakikat ve adalet

UNSMIL Başkanı Hanna Tetteh, ülkede herhangi bir güvenilir dönüşümün ‘hakikat, adalet ve mağdurlar ile ailelerinin onuruna dayanması gerektiğini’ belirterek, ‘ulusal uzlaşının, Libya öncülüğünde ve sahipliğinde yürütülen, hak temelli bir yaklaşım olmadan sürdürülebilir olamayacağını’ ifade etti.

Toplantıdan çıkan başlıca tavsiyeler arasında, kurulması planlanan Hakikatleri Araştırma ve Uzlaşı Komisyonu’nun bağımsızlığının güvence altına alınması, zararların tazmini için şeffaf bir çerçevenin benimsenmesi ve yerinden edilenlerin dönüşüne öncelik verilmesi yer aldı. Ayrıca keyfi gözaltı uygulamalarına son verilmesi, sivil alan ile gazetecilerin korunması ve karar alma süreçlerinde kadınların ve kültürel bileşenlerin temsilinin güçlendirilmesi çağrısı yapıldı.

Öte yandan katılımcılar, yaklaşık 6 bin Libyalıyı kapsayan kamuoyu yoklamasının sonuçlarını da değerlendirdi. Sonuçlar, halk arasında memnuniyetsizlik ve güvenlik endişelerinin yaygın olduğunu ortaya koyarken, katılımcıların yüzde 82’sinin, ihlallere karışan ve bölünmeye yol açan kişilerin iktidar pozisyonlarından dışlanmasını desteklediğini gösterdi.

dedrvfre
Libya Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid Dibeybe, 26 Nisan’da düzenlenen Libyalı Kadınlar Ulusal Günü etkinlikleri sırasında Libyalı kadınların arasında yer aldı. (Dibeybe’nin ofisi)

Anket ayrıca, katılımcıların yüzde 67’sinin hâlâ tutuklanma veya misilleme korkusu taşıdığını ortaya koydu. Bu durumun, uzun süredir istikrarsızlık yaşayan ülkede siyasi katılım ve ifade özgürlüğü önünde başlıca engellerden biri olduğu belirtildi.

Ayrıca Berlin Süreci kapsamında oluşturulan Uluslararası İnsancıl Hukuk Çalışma Grubu’na bağlı büyükelçi ve temsilciler, Ulusal Uzlaşı ve İnsan Hakları sürecinin kapanış oturumuna katılarak, cezasızlık döneminin sona erdirilmesinin tek güvencesinin Libya yargısının bağımsızlığı olduğunu vurguladı.

Libyalı Kadınlar Ulusal Günü

Öte yandan Libya Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid Dibeybe dün başkent Trablus’ta bu yıl kamu sektöründe çalışan kadınlara ithaf edilen Libyalı Kadınlar Ulusal Günü etkinliklerine katıldı.

Dibeybe konuşmasında, ‘hükümetin kadınların güçlendirilmesine yönelik programlara desteğini sürdürdüğünü ve karar alma mekanizmalarına katılımlarını artırmayı hedeflediğini, bunun da devlet kurumlarında daha etkin bir temsil sağlayacağını’ vurguladı.

Çeşitli sektörlerde görev yapan kadınların rolüne de dikkat çeken Dibeybe, kadınların kurumların istikrarı ve işleyişinin devamlılığı açısından temel bir unsur olduğunu belirterek, ‘elde ettikleri başarıların sorumluluk üstlenme ve kalkınma sürecine katkı sağlama kapasitelerini yansıttığını’ ifade etti.

Tetteh ise bu vesileyle bazı Libyalı kadınlarla bir araya gelerek, “Zorluklara ve engellere rağmen Libya’daki kadınların barış ve refahın hâkim olduğu bir ülkenin inşasına katkı sunmaya devam ettiğini” söyledi. Tetteh, kadınların ‘Libya toplumunun birliğini ve istikrarını güçlendirmede ve daha adil bir yapı kurulmasında temel bir unsur’ olduğunu vurguladı.


Kidal’ın Tuareg isyancılarının eline geçmesi ne anlama geliyor?

2013 yılının temmuz ayında Kidal’daki Mali askeri güçleri (Arşiv – AFP)
2013 yılının temmuz ayında Kidal’daki Mali askeri güçleri (Arşiv – AFP)
TT

Kidal’ın Tuareg isyancılarının eline geçmesi ne anlama geliyor?

2013 yılının temmuz ayında Kidal’daki Mali askeri güçleri (Arşiv – AFP)
2013 yılının temmuz ayında Kidal’daki Mali askeri güçleri (Arşiv – AFP)

Tuareg isyancıları dün Kidal kentine geri dönüşlerini ve kentin ‘tamamen kontrol altına alınmasını’ kutladı. Bu gelişme, üç yıl önce Rusya’nın da destek verdiği Mali ordusu tarafından şehirden çıkarılmalarının ardından gerçekleşti. Sosyal medya aktivistleri, şehirden Rusya destekli güçlerin çekilişini gösterdiği öne sürülen görüntüleri paylaştı. Görüntülerde Mali bayrağının indirildiği ve yerine Azavad bayrağının çekildiği görülüyor.

Yaklaşık 55 bin nüfusa sahip Kidal şehri, uzun yıllardır Bamako yönetimi ile Tuareg isyancıları arasındaki çatışmaların merkezinde yer alıyor. Şehir, Kuzey Mali’de kontrol ve nüfuz mücadelesinin sembol noktalarından biri olarak kabul ediliyor. Kidal’ın çöl dağları arasındaki stratejik konumu, onu ülkenin en kritik gerilim hatlarından biri haline getiriyor.

İsyancıların kalesi

1960 yılında Mali’nin bağımsızlığını kazanmasından bu yana Kidal kenti, ülkenin güneyinde bin 500 kilometreden fazla uzaklıkta bulunan başkent Bamako’daki merkezi otoriteler ile ülkenin kuzeyinde yer alan ve Mali topraklarının üçte ikisini oluşturan Azavad bölgesinde özerklik talep eden Tuareg silahlı hareketleri arasında gidip gelen bir kontrol alanı oldu.

Tuaregler, Kidal’ın Fransız sömürgeciliğine karşı kuzeyden yürütülen direnişin merkezi olduğunu savunuyor ve kentin Bamako’ya bağlılığının sömürge döneminden miras kaldığını düşünüyor. Bağımsızlığın ardından hemen isyan başlatan Tuaregler, dönemin Mali Cumhurbaşkanı Modibo Keita tarafından Sovyetler Birliği’nin de desteğiyle sert biçimde bastırılmıştı.

Buna rağmen Kidal, Tuaregler açısından tarihsel ve sembolik önemini korudu. Kent, özellikle Sahra Çölü bölgesinde güçlü etkisi bulunan İfoghas kabilesi için “ruhani ve siyasi merkez” olarak kabul ediliyor. İfoghas kabilesi, Kuzey Mali’deki nüfuzuyla öne çıkıyor.

Kidal doğumlu ve Ifoghas kabilesine mensup birçok isim, Tuareg isyancı hareketlerinin liderliğinde yer aldı. Bu isimler arasında en dikkat çekenlerden biri, Iyad Ag Ghali oldu. Ghali, Cemaat Nusret el-İslam vel-Müslimin adlı yapının lideri olarak biliniyor. El Kaide ile bağlantılı olduğu belirtilen bu örgütün, geçtiğimiz cumartesi Bamako’da düzenlenen ve Savunma Bakanı Sadio Camara’ya yönelik suikastın da aralarında bulunduğu saldırıları organize ettiği iddia edildi.

Müstahkem şehir

Kidal kenti, doğal yapısı sayesinde adeta bir ‘kale’ olarak tanımlanıyor. Ifoghas kabilesiyle özdeşleşen Adrar sıradağlarının merkezinde yer alan şehir, bu coğrafi konumu nedeniyle Sahra bölgesinde önemli bir stratejik ve askeri değer taşıyor.

Engebeli arazi yapısı, Kidal’ı askeri açıdan ele geçirilmesi zor doğal bir tahkimata dönüştürüyor. Bu özellik, kentin uzun yıllar boyunca silahlı gruplar için bir arka üs ve hava ile kara gözetiminden uzak stratejik bir sığınak olarak kullanılmasına imkân verdi. Kentin askeri önemini artıran bir diğer unsur ise bölgede bir askeri havaalanının bulunması ve stratejik Tisilit üssüne yakınlığı. Bu durum, Kidal’ı kontrol eden tarafın Kuzey Mali’deki hava ve kara ikmal hatları üzerinde hâkimiyet kurması anlamına geliyor. Ayrıca kent, Cezayir ve Nijer sınırlarına uzanan yollar üzerinde kritik bir geçiş noktası olarak kabul ediliyor.

Egemenliğin sembolü

Kidal’da Mali bayrağının yeniden göndere çekilmesi, ülkenin tam egemenliğinin yeniden tesis edildiğinin sembolü olarak değerlendirildi. Kent, 2012-2023 yılları arasında on yılı aşkın bir süre boyunca merkezi devletin kontrolü dışında kalmıştı. Kasım 2023’te Mali ordusu ile Rusya merkezli Wagner grubunun şehir üzerindeki kontrolü yeniden sağlaması, iktidardaki askeri yönetim tarafından ‘tarihi bir zafer’ olarak nitelendirildi.

2012 ile 2023 yılları arasında Kidal, ‘silahlı hareketler koordinasyonu’ olarak bilinen isyancı yapının kalesi haline geldi. Bu süreçte Birleşmiş Milletler (BM) barış gücü ve Fransız askerî varlığı bölgede bulunsa da, Mali ordusunun kente girişine izin verilmedi. Bu durum, 2015’te Cezayir’de imzalanan ‘uzlaşma anlaşmasının’ uygulanmasını da ciddi şekilde sekteye uğrattı.

Bamako yönetimi, Kidal’ın özel statüsünü anlaşmanın uygulanması önünde temel bir engel olarak görüyordu. Hükümete göre kentin silahlı grupların kontrolünde kalması ‘devlet içinde devlet’ benzeri bir yapı oluşturuyordu. Bu çıkmaz, sürecin sonunda söz konusu anlaşmanın fiilen çökmesine yol açtı.

Barut fıçısı

Kidal, Mali’deki tüm karmaşık dinamikleri özetleyen bir merkez olarak değerlendiriliyor. Tarihsel ve siyasi açıdan Tuareg isyancılarının kalesi olan şehir, aynı zamanda terör örgütleriyle iç içe geçmiş bir yapıya da sahne oldu. Bölgede, seküler isyancı hareketlerle El Kaide ideolojisine yakın radikal gruplar bir arada faaliyet gösterdi. Bunların en dikkat çekenlerinden biri, daha sonra Cemaat Nusret el-İslam vel-Müslimin çatısı altında birleşen Ensaruddin hareketi oldu.

Bu farklı ve zaman zaman birbiriyle çelişen grupları bir arada tutan ortak unsur, Bamako’daki merkezi otoriteye karşı duyulan muhalefetti. Ancak bu ortak zemin bile her zaman bir arada yaşamayı mümkün kılmadı; şehir içinde zaman zaman silahlı çatışmalar yaşandı ve bu durum Kidal’daki güç dengelerinin ne kadar kırılgan olduğunu ortaya koydu.

Bunun yanında, kentte hassas kabile ve etnik dengeler de belirleyici rol oynuyor. Kidal üzerinde kontrol sağlamak, yerel kabile liderleriyle uzlaşmayı zorunlu kılıyor. Demografik yapıya müdahale edilmesi veya dışarıdan askeri bir otoritenin dayatılması, askeri boyutu aşan sert bir toplumsal direnişle karşılık buluyor. Tüm bu faktörler Kidal’ı, patlamaya hazır bir ‘barut fıçısı’ haline getiriyor. Ayrıca şehir, Sahra’yı aşan kaçakçılık ağlarının önemli bir geçiş noktası haline gelmiş durumda. Kaçakçılık, yasa dışı altın madenciliği ve silahlı gruplarla bağlantılı ekonomik faaliyetlerin büyümesi, bölgede istikrara ve merkezi otoriteye ihtiyaç duymayan bir ekonomik düzen oluşturmuş durumda.