Hamas raporunun tam metni: "Aksa Tufanı'nı neden yaptık"

Örgüt, sivilleri hedef almadığını, sivillerin çoğunun İsrail ordusunun ve polisinin şaşkınlığı sonucu İsrail polisi ve askeri tarafından öldürüldüğünü iddia etti

İslami Direniş Örgütü (kısaca Hamas) aralarında ABD ve Birleşik Krallık'ın da yer aldığı ülkelerce terör örgütü olarak kabul ediliyor. Çin ve Rusya'nın yanı sıra aralarında Türkiye'nin de yer aldığı nüfusu müslüman çoğunluklu ülkeler ve Birleşmiş Milletler ise Hamas'ı terör örgütü olarak değerlendirmiyor (Reuters)
İslami Direniş Örgütü (kısaca Hamas) aralarında ABD ve Birleşik Krallık'ın da yer aldığı ülkelerce terör örgütü olarak kabul ediliyor. Çin ve Rusya'nın yanı sıra aralarında Türkiye'nin de yer aldığı nüfusu müslüman çoğunluklu ülkeler ve Birleşmiş Milletler ise Hamas'ı terör örgütü olarak değerlendirmiyor (Reuters)
TT

Hamas raporunun tam metni: "Aksa Tufanı'nı neden yaptık"

İslami Direniş Örgütü (kısaca Hamas) aralarında ABD ve Birleşik Krallık'ın da yer aldığı ülkelerce terör örgütü olarak kabul ediliyor. Çin ve Rusya'nın yanı sıra aralarında Türkiye'nin de yer aldığı nüfusu müslüman çoğunluklu ülkeler ve Birleşmiş Milletler ise Hamas'ı terör örgütü olarak değerlendirmiyor (Reuters)
İslami Direniş Örgütü (kısaca Hamas) aralarında ABD ve Birleşik Krallık'ın da yer aldığı ülkelerce terör örgütü olarak kabul ediliyor. Çin ve Rusya'nın yanı sıra aralarında Türkiye'nin de yer aldığı nüfusu müslüman çoğunluklu ülkeler ve Birleşmiş Milletler ise Hamas'ı terör örgütü olarak değerlendirmiyor (Reuters)

Hamas, 7 Ekim 2023'te İsrail'e karşı düzenlediği "Aksa Tufanı" operasyonuna ilişkin bir rapor yayımladı.

"Aksa Tufanı'nı neden yaptık" başlığını taşıyan 17 sayfalık raporda, 7 Ekim'de neler yaşandığı, operasyonun neden yapıldığı ve Filistin meselesiyle bağlantısına yer verildi.

İsrail'in iddialarını çürütme ve gerçekleri ortaya çıkarma amacıyla hazırlandığı iddia edilen raporda, Aksa Tufanı'nın, "İsrail'in, Filistin davasını tasfiye etme, toprakları ele geçirme ve Yahudileştirme, Mescid-i Aksa ve kutsal mekanlar üzerinde tam olarak hakimiyet kurma planlarına karşı koymak için atılmış gerekli bir adım ve doğal bir tepki olduğu" öne sürüldü.

Raporda, "Aksa Tufanı"nın ayrıca, "Gazze Şeridi'ndeki ablukanın kaldırılmasının yanı sıra, işgalden kurtulma, ulusal hakların yeniden tesisi, bağımsızlık ve kendi kaderini tayin hakkının elde edilmesi ve başkenti Kudüs olan Filistin devletinin kurulması yolunda atılmış doğal bir adım olduğu" öne sürüldü.

İşte, Ortadoğu ve Dünya siyasetinde yeni bir sayfa açan Gazze Savaşı'na neden olan operasyon hakkındaki 17 sayfalık raporun tam metni:

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

Sadık Filistin halkımız,
Arap ve İslam ülkeleri;

Dünyanın dört bir yanındaki özgür halklar ve özgürlük, adalet ve insan onurunu savunanlar,

İsrail'in Gazze Şeridi ve Batı Şeria'ya yönelik devam eden saldırganlığı ışığında; halkımız bağımsızlık, onur ve şimdiye kadarki en uzun süreli işgalden kurtulma mücadelesini sürdürürken, İsrail cinayet makinesi ve saldırganlığına karşı en iyi cesaret ve kahramanlık örneklerini sergiliyor. Halkımıza ve dünyanın özgür halklarına 7 Ekim'de yaşananların gerçekliğini, ardındaki nedenleri, Filistin davasıyla ilgili genel bağlamını açıklamak, İsrail'in iddialarını çürütmek ve gerçekleri bir perspektife oturtmak istiyoruz.

Bir: Neden Aksa Tufanı Operasyonu?

1- Filistin halkının işgale ve sömürgeciliğe karşı mücadelesi 7 Ekim'de değil, 30 yıllık Britanya sömürgeciliği ve 75 yıllık Siyonist işgal de dahil 105 yıl önce başlamıştır. 1918’de Filistin halkı, Filistin topraklarının yüzde 98,5'ine sahipti ve topraklarındaki nüfusun yüzde 92'sini temsil ediyordu. Britanyalı sömürge yetkilileri ve Siyonist Hareket arasındaki koordinasyonla kitlesel göç operasyonlarıyla Filistin'e getirilen Yahudiler, tarihi Filistin topraklarında Siyonist Varlığın ilan edildiği 1948’e kadar Filistin topraklarının en fazla yüzde 6'sının kontrolünü ele geçirmeyi ve nüfusun yüzde 31'ini oluşturmayı başardılar. O dönemde Filistin halkının kendi kaderini belirleme hakkı elinden alınmış ve Siyonist çeteler Filistin halkına karşı onları topraklarından ve bölgelerinden sürmeyi amaçlayan bir etnik temizlik operasyonuna girişmiştir. Sonuç olarak, Siyonist çeteler Filistin halkının yüzde 57'sini sürdükleri Filistin topraklarının yüzde 77'sinin kontrolünü zorla ele geçirmiş, 500'den fazla Filistin köyüyle kasabasını yok etmiş, Filistinlilere karşı düzinelerce katliam gerçekleştirmiş ve bunların hepsi 1948'de Siyonist Varlığın kurulmasıyla sonuçlanmıştır. Dahası, İsrail güçleri saldırganlığın devamı olarak 1967'de Filistin'in çevresindeki Arap topraklarının yanı sıra Batı Şeria, Gazze Şeridi ve Kudüs de dahil olmak üzere Filistin'in geri kalanını işgal etmiştir.

2- Bu uzun onlarca yıl boyunca Filistin halkı her türlü baskıya, adaletsizliğe, temel haklarının gasp edilmesine ve apartheid politikalarına maruz kalmıştır. Örneğin Gazze Şeridi, 2007'den bu yana dünyanın en büyük açık hava hapishanesine dönüştüren 17 yıllık boğucu bir ablukadan muzdaripti. Gazze'deki Filistin halkı ayrıca, hepsi de "İsrail"in suçlu taraf olduğu 5 yıkıcı savaşın\saldırının acısını çekti. Gazze halkı 2018’de da İsrail ablukasını, sefalet içindeki insani koşullarını barışçıl bir şekilde protesto etmek ve yurtlarına geri dönüş haklarını talep etmek üzere Büyük Dönüş Yürüyüşü gösterilerini başlatmıştı. Ancak İsrail işgal güçleri bu protestolara acımasız bir güçle karşılık vermiş ve birkaç ay içinde 360 Filistinli öldürülmüş, 5 binden fazlası çocuk olmak üzere 19 bin kişi de yaralanmıştı.

3- Resmi rakamlara göre, (Ocak 2000’le Eylül 2023) arasındaki dönemde İsrail işgali 11 bin 299 Filistinliyi öldürdü ve büyük çoğunluğu sivil olan 156 bin 768 kişiyi yaraladı. Ne yazık ki, ABD yönetimi ve müttefikleri Filistin halkının son yıllarda çektiği acılara aldırış etmemiş fakat İsrail saldırganlığına kılıf hazırlamıştır. Sadece 7 Ekim'de öldürülen İsrailli askerlere ağıt yaktılar, ne olduğuna dair gerçeği araştırmadılar ve İsrailli sivillerin hedef alındığı iddiasını kınarken yanlış bir şekilde İsrail söyleminin arkasında yürüdüler. ABD yönetimi, İsrail işgalinin Filistinli sivillere yönelik katliamlarına ve Gazze Şeridi'ne yönelik acımasız saldırısına mali ve askeri destek sağlamış ve ABD yetkilileri hâlâ İsrail işgal güçlerinin Gazze'de işlediği toplu katliamları görmezden gelmeye devam etmektedir.

4- İsrail'in ihlalleri ve vahşetini, Uluslararası Af Örgütü ve İnsan Hakları İzleme Örgütü de dahil birçok BM kuruluşu ve uluslararası insan hakları grubu hatta İsrailli insan hakları grupları da belgelemiştir. Ancak, bu raporlar ve tanıklıklar görmezden gelindi ve İsrail işgali henüz sorumlu tutulmadı. Örneğin, 29 Ekim 2021'de İsrail'in BM Büyükelçisi Gilad Erdan, Genel Kurul'da yaptığı bir konuşma sırasında BM İnsan Hakları Konseyi için hazırlanan bir raporu yırtarak BM sistemine hakaret etti ve kürsüden ayrılmadan önce raporu çöp kutusuna attı. Buna rağmen bir sonraki yıl (2022) BM Genel Kurulu Başkan Yardımcılığı görevine atandı.

5- ABD yönetimi ve Batılı müttefikleri İsrail'e her zaman hukukun üstünde bir devlet muamelesi yapmış; işgali uzatmak ve Filistin halkına baskı uygulamak için gerekli kılıfı sağlamış, ayrıca "İsrail"in bu durumu daha fazla Filistin toprağına el koymak ve kutsal mekanlarını Yahudileştirmek için kullanmasına izin vermiştir. BM'nin son 75 yılda Filistin halkı lehine 900'den fazla karar çıkarmış olmasına rağmen "İsrail" bu kararların hiçbirine uymayı reddetti ve ABD VETO'su, "İsrail'in" politikalarına ve ihlallerine yönelik herhangi bir kınamayı önlemek için BM Güvenlik Konseyi'nde her zaman hazır bulundu. Bu nedenle ABD ve diğer batılı ülkeleri İsrail işgaliyle işlenen suçlarda ve Filistin halkının çektiği acıların devam etmesinde suç ortağı ve işbirlikçi olarak görüyoruz.

6-  "Barışçıl çözüm süreci"ne gelince. 1993’te Filistin Kurtuluş Örgütü’yle (FKÖ) imzalanan Oslo Anlaşmaları, Batı Şeria ve Gazze Şeridi'nde bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını öngörmesine rağmen "İsrail", işgal altındaki Batı Şeria ve Kudüs'te geniş çaplı bir yerleşim alanları inşası ve Filistin topraklarının Yahudileştirilmesi kampanyasıyla Filistin devletinin kurulmasına yönelik her türlü olasılığı sistematik olarak yok etti. Barış sürecinin destekçileri 30 yıl sonra bir çıkmaza girdiklerini ve bu sürecin Filistin halkı üzerinde yıkıcı sonuçları olduğunu anladı.

İsrailli yetkililer, bir Filistin devletinin kurulmasını kesinlikle reddettiklerini çeşitli vesilelerle doğrulamıştır. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Aksa Tufanı Operasyonu'ndan sadece bir ay önce, Batı Şeria ve Gazze de dahil Ürdün Nehri'nden Akdeniz'e kadar uzanan "İsrail"i tasvir eden sözümona bir "Yeni Ortadoğu" haritası sundu. Tüm dünya (BM Genel Kurulu'nun) kürsüdeki Netanyahu’nun Filistin halkının haklarına yönelik kibir ve cehalet dolu konuşması karşısında sessiz kaldı.

Saldırının hemen ardından Gazze'yi bombalamaya başlayan İsrail, şehrin kuzeyini 4 günde bu hale getirdi (Reuters)
Saldırının hemen ardından Gazze'yi bombalamaya başlayan İsrail, şehrin kuzeyini 4 günde bu hale getirdi (Reuters)

7-  75 yıllık acımasız işgal ve zulmün ardından, kurtuluş ve halkımıza dönüş için yapılan tüm girişimlerin başarısız olmasının yanı sıra sözümona barış sürecinin feci sonuçlarından sonra dünya Filistin halkından aşağıdakilere karşılık olarak ne yapmasını bekliyordu?

İsrail'in kutsal Mescid-i Aksa'yı Yahudileştirme planları, zamansal ve mekansal bölme girişimleri ve İsrailli yerleşimcilerin kutsal camiye yönelik saldırılarının yoğunlaşması.

Batı Şeria ve Kudüs'ün tamamını sözümona "İsrail egemenliğine" katma yolunda fiilen adımlar atan radikal sağcı İsrail hükümetinin uygulamaları, Filistinlilerin evlerinden ve yaşadıkları bölgelerden sürülmesine yönelik resmi İsrail planlarının ortasında yer alması.

İsrail hapishanelerindeki binlerce Filistinli tutuklu, İsrail'in faşist bakanı Itamar Ben-Gvir'in doğrudan gözetimi altında temel haklarından mahrum bırakılmanın yanı sıra saldırı ve aşağılamalara maruz kalması.

Gazze Şeridi'ne 17 yıldır uygulanan haksız hava, deniz ve kara ablukası.

İsrail yerleşimlerinin Batı Şeria'da eşi benzeri görülmemiş bir düzeyde yayılmasının yanı sıra yerleşimciler tarafından Filistinlilerle mülklerine karşı her gün uygulanan şiddet.

Mülteci kamplarında ve diğer bölgelerde zor koşullar altında yaşayan ve 75 yıl önce sürüldükleri topraklarına geri dönmek isteyen 7 milyon Filistinli.

Uluslararası toplumun başarısızlığı ve süper güçlerin suç ortaklığı bir Filistin devletinin kurulmasını engellemesi.

Tüm bunlardan sonra Filistin halkından ne bekleniyordu? Beklemeye devam etmek ve aciz BM'ye güvenmeye devam etmek! Ya da Filistin halkını, topraklarını, haklarını ve kutsallarını savunmak için inisiyatif alması; savunma eyleminin uluslararası yasalarda, normlarda ve sözleşmelerde yer alan bir hak olduğunu bilmesi.

Yukarıdakilerden hareketle, 7 Ekim'deki Aksa Tufanı Operasyonu, İsrail'in Filistin halkına ve davasına yönelik tüm komplolarına karşı koymak için gerekli bir adım ve normal bir yanıttı. Bu, İsrail işgalinden kurtulma, Filistinlilerin haklarını geri alma ve dünyadaki tüm halkların yaptığı gibi kurtuluş ve bağımsızlık yolunda savunma amaçlı bir eylemdi.

İki: Aksa Tufanı Operasyonu'nda yaşananlar ve İsrail'in iddialarına verilen yanıtlar 

İslami Direniş Hareketi - Hamas olarak, 7 Ekim'de gerçekleştirilen Aksa Tufanı Operasyonu ve yankılarıyla ilgili İsrail'in uydurma suçlamalar ve iddiaları karşısında aşağıdaki hususları açıklığa kavuşturuyoruz:

1- Aksa Tufanı Operasyonu 7 Ekim'de İsrail askeri mevzilerini hedef aldı ve düşman askerlerini tutuklayarak İsrail hapishanelerinde tutulan binlerce Filistinlinin esir takası anlaşması yoluyla serbest bırakılması için İsrailli yetkililere baskı yapmayı amaçladı. Bu nedenle operasyon, İsrail ordusunun Gazze Tümeni'ni, Gazze çevresindeki İsrail yerleşimlerinin yakınında konuşlanmış İsrail askeri tesislerini yok etmeye odaklandı.

2- Sivillere, özellikle de çocuklara, kadınlara ve yaşlılara zarar vermekten kaçınmak Kassam Tugayları'nın tüm savaşçıları için dini ve ahlaki bir taahhüttür. Filistin direnişinin operasyon sırasında tamamen disiplinli ve İslami değerlere bağlı olduğunu, Filistinli savaşçıların sadece işgal askerlerini ve halkımıza karşı silah taşıyanları hedef aldığını yineliyoruz. Aynı zamanda Filistinli savaşçılar, direnişte hassas silahların kullanılmamasına rağmen sivillere zarar vermekten kaçınmaya özen göstermiştir. Ayrıca, sivillerin hedef alındığı herhangi bir durum olduysa da bu kazara ve işgal güçleriyle çatışma sırasında gerçekleşmiştir.

Hamas Hareketi kurulduğu 1987’den bu yana sivillere zarar vermekten kaçınmayı taahhüt etmiştir. Siyonist suçlu Baruch Goldstein'ın 1994’te işgal altındaki El-Halil şehrinde bulunan İbrahim Camii'nde ibadet eden Filistinlilere yönelik bir katliam gerçekleştirmesinin ardından Hamas Hareketi, tüm tarafların sivillerin zarar görmesini engellemek için bir girişim başlattığını duyurmuş ancak İsrail işgali bunu reddetmiş hatta bu konuda herhangi bir yorumda bulunmamıştır. Hamas Hareketi de bu tür çağrıları birkaç kez tekrarladı ancak Filistinli sivilleri kasıtlı olarak hedef almaya ve öldürmeye devam eden İsrail işgali tarafından gözardı edildi.

3- İsrail güvenlik ve askeri sisteminin hızla çökmesi ve Gazze’yle sınır bölgelerinde yaşanan kaos nedeniyle Aksa Tufanı Operasyonu'nun uygulanması sırasında bazı hatalar yaşanmış olabilir.

Pek çok kişinin tanıklık ettiği üzere Hamas Hareketi, Gazze'de tutulan tüm sivillere olumlu ve nazik bir şekilde yaklaşmış ve saldırının ilk günlerinden itibaren onları serbest bırakmaya çalışmıştır. Bir hafta süren insani ateşkes sırasında da böyle olmuş, Filistinli kadın ve çocukların İsrail hapishanelerinden salıverilmesi karşılığında bu siviller serbest bırakılmıştır.

İsrail ordusunun, Gazze Şeridi'ne 7 Ekim 2023'ten bu yana sürdürdüğü saldırılarla 11 bin çocuğu öldürdüğü açıklandı (AFP)
İsrail ordusunun, Gazze Şeridi'ne 7 Ekim 2023'ten bu yana sürdürdüğü saldırılarla 11 bin çocuğu öldürdüğü açıklandı (AFP)

4-  İşgalci İsrail'in 7 Ekim'de Kassam Tugayları'nın İsrailli sivilleri hedef aldığına dair ortaya attığı iddialar tamamen yalan ve uydurmadan başka bir şey değildir. Bu iddiaların kaynağı İsrail’in resmi söylemidir ve hiçbir bağımsız kaynak bunlardan herhangi birini kanıtlamamıştır. İsrail’in resmi söyleminin her zaman Filistin direnişini şeytanlaştırmaya çalıştığı ve aynı zamanda Gazze'ye yönelik acımasız saldırısını meşrulaştırdığı bilinen bir gerçektir.

İşte İsrail'in iddialarına karşı çıkan bazı ayrıntılar:

O gün (7 Ekim) çekilen videolar ve daha sonra serbest bırakılan İsraillilerin kendi ifadeleri, Kassam Tugayları savaşçılarının sivilleri hedef almadığını ve birçok İsraillinin kendi ordusu ve polisi tarafından yaşadıkları karışıklık nedeniyle öldürüldüğünü gösterdi.

Filistinli savaşçıların "40 bebeğin kafasını kestiği" yalanı da kesin bir şekilde çürütülmüş hatta İsrail kaynakları da bunu reddetmiştir. Batılı medya kuruluşlarının birçoğu ne yazık ki bu iddiayı benimsemiş ve desteklemiştir.

Filistinli savaşçıların İsrailli kadınlara tecavüz ettiği iddiası Hamas Hareketi tamamen reddetmiştir. Mondoweiss haber sitesinin 1 Aralık 2023 tarihli haberinde, Hamas üyelerinin 7 Ekim'de gerçekleştirdiği iddia edilen "toplu tecavüz" olayına ilişkin herhangi bir kanıt bulunmadığı ve İsrail'in bu iddiayı "Gazze'deki soykırımı körüklemek için" kullandığı belirtildi.

İsrail'in Yedioth Ahronoth gazetesinin 10 Ekim ve Haaretz gazetesinin 18 Kasım tarihli iki haberine göre, Gazze yakınlarında düzenlenen ve 364 İsrailli sivilin hayatını kaybettiği Nova Müzik Festivalinde bulunanlar başta olmak üzere çok sayıda İsrailli sivil İsrail askeri helikopteri tarafından öldürüldü. Her iki haberde de Hamas savaşçılarının festivalden habersiz o alana ulaştığı ve İsrail helikopterinin hem Hamas savaşçılarına hem de festivale katılanlara ateş açtığı belirtiliyor. Yedioth Ahronoth ayrıca İsrail ordusunun Gazze'den daha fazla içeri sızmayı önlemek ve herhangi bir İsraillinin Filistinli savaşçılar tarafından tutuklanmasını önlemek için Gazze Şeridi'ni çevreleyen bölgelerde 300'den fazla hedefi vurduğunu söyledi.

Diğer İsraillilerin ifadeleri, İsrail ordusunun baskınlarının ve askerlerinin operasyonlarının birçok İsrailli esiri ve onları esir alanları öldürdüğünü doğruladı. İsrail işgal ordusu, Filistin direnişiyle esir takası yapmaktan kaçınmak için "ölü bir sivil rehine veya asker, canlı ele geçirilmesinden daha iyidir" diyen İsrail ordusunun kötü şöhretli "Hannibal Direktifi"nin açık bir uygulaması olarak, Filistinli savaşçıların ve İsraillilerin içinde bulunduğu İsrail yerleşimlerindeki evleri bombaladı.

Dahası, işgal yetkilileri öldürülen asker ve sivillerin sayısını 1400'den 1200'e düşürdü. Bu düzeltme, 200 yanmış cesedin öldürülen Filistinli savaşçılara ait olduğunu ve İsrailli cesetlerle karıştığını tespit ettikten sonra yapıldı. Bu da Filistinli savaşçıları öldürenin İsraillileri de öldüren kişi olduğu anlamına gelmektedir zira 7 Ekim'de İsrail bölgelerini öldüren, yakan ve yok eden askeri uçakların sadece İsrail ordusuna ait olduğu bilinmektedir.

İsrail'in Gazze'de 60'a yakın İsrailli esirin ölümüne yol açan ağır hava saldırıları da İsrail işgalinin Gazze'deki kendi esirlerinin hayatını önemsemediğini kanıtlamaktadır.

5- Ayrıca, Gazze çevresindeki yerleşim yerlerinde yaşayan İsrailli yerleşimcilerin bir kısmının silahlı olduğu ve 7 Ekim'de Filistinli savaşçılarla çatıştıkları da bir gerçektir. Bu yerleşimciler sivil olarak kayıtlara geçerken, gerçekte İsrail ordusunun yanında savaşan silahlı kişilerdi.

6- İsrailli sivillerden bahsederken, zorunlu askerliğin 18 yaşın üzerindeki (erkekler 32 ay, kadınlar da 24 ay askerlik yapıyor) tüm İsrailliler için geçerli olduğu ve herkesin silah taşıyıp kullanabildiği bilinmelidir. Bu, İsrail'in "silahlı halk" güvenlik teorisine dayanmaktadır ve İsrail varlığını "ülkesi olan bir orduya" dönüştürmüştür.

Hamas'ın kontrolündeki Gazze Şeridi'nden İsrail'in Aşkelon kentine roket saldırısından bir görüntü (Reuters)
Hamas'ın kontrolündeki Gazze Şeridi'nden İsrail'in Aşkelon kentine roket saldırısından bir görüntü (Reuters)

7- Sivillerin acımasızca öldürülmesi İsrail varlığının sistematik bir yaklaşımıdır ve Filistin halkını aşağılamak için kullanılan araçlardan biridir. Gazze'de Filistinlilerin kitlesel olarak öldürülmesi bu yaklaşımın açık bir kanıtıdır.

8- Al Jazeera haber kanalı bir belgeselde, İsrail'in Gazze'ye saldırdığı bir ay içinde Gazze'de öldürülen Filistinli çocukların günlük ortalamasının 136 olduğunu, Ukrayna'da (Rusya-Ukrayna savaşı sırasında) öldürülen çocukların ortalamasının da her gün bir çocuk olduğunu belirtti.

9- İsrail'in saldırganlığını savunanlar olaylara objektif bir şekilde bakmak yerine Hamas savaşçılarına saldırırken siviller arasında da kayıplar olacağını söyleyerek İsrail'in Filistinlilere yönelik kitlesel öldürme eylemini haklı çıkarmaya çalışıyorlar. Ancak 7 Ekim'deki Aksa Tufanı olayı söz konusu olduğunda böyle bir varsayıma başvurmuyorlar.

10- Herhangi bir adil ve bağımsız soruşturmanın, anlattıklarımızın doğruluğunu kanıtlayacağından ve İsrail tarafındaki yalan ve yanıltıcı bilgilerin boyutunu ortaya koyacağından eminiz. Buna İsrail'in Gazze'deki hastanelerle ilgili yaptığı, Filistin direnişinin buraları komuta merkezi olarak kullandığı yönündeki iddiaları da dahildir; bu iddia kanıtlanmamış ve birçok batılı basın kuruluşunun raporlarıyla yalanlanmıştır.

Üç: Şeffaf bir uluslararası soruşturmaya doğru 

1- Filistin, Uluslararası Ceza Mahkemesi'ne (UCM) üye bir devlettir ve 2015’te Roma Statüsü'ne taraf olmuştur. Filistin, kendi topraklarında İsrail'in işlediği savaş suçlarının soruşturulmasını talep ettiğinde, İsrail'in uzlaşmazlığı, reddi ve UCM'ye başvurdukları için Filistinlileri cezalandırma tehditleriyle karşılaşmıştır. Ayrıca, adalet değerlerini savunduklarını iddia eden büyük güçlerin tamamen işgal söyleminin yanında yer aldığını ve Filistinlilerin uluslararası adalet sistemindeki hamlelerine karşı durduğunu belirtmek de talihsiz bir durumdur. Bu güçler "İsrail"i bir devlet olarak hukukun üstünde tutmak ve sorumluluktan ve hesap vermekten kaçmasını sağlamak istemektedir.

2- Başta ABD yönetimi, Almanya, Kanada ve Birleşik Krallık olmak üzere bu ülkelere, eğer iddia ettikleri gibi adaletin yerini bulmasını istiyorlarsa, işgal altındaki Filistin'de işlenen tüm suçların soruşturulma sürecine desteklerini açıklamaları ve uluslararası mahkemelerin görevlerini etkili bir şekilde yerine getirmelerine tam destek vermeleri çağrısında bulunuyoruz.

3- Bu ülkelerin adaletin yanında duracaklarına dair şüphelerimiz olmasına rağmen UCM Savcısı ve ekibini, durumu uzaktan gözlemlemek ya da İsrail'in kısıtlamalarına tabi olmak yerine, orada işlenen suç ve ihlalleri incelemek üzere derhal ve acilen işgal altındaki Filistin'e gelmeye çağırıyoruz. 

4- Aralık 2022'de BM Genel Kurulu, "İsrail'in" Filistin topraklarındaki yasadışı işgalinin hukuki sonuçları hakkında Uluslararası Adalet Divanı'ndan (UAD) görüş isteyen bir önergeyi onayladığında, "İsrail'i" destekleyen (birkaç) ülke, yaklaşık 100 ülkenin onayladığı bu adımı reddettiklerini açıkladı. Halkımız (ve onların hukuk ve hak grupları) İsrailli savaş suçlularına karşı Avrupa ülkelerinin mahkemeleri önünde (evrensel yargı yetkisi sistemi aracılığıyla) kovuşturma başlatmaya çalıştığında, Avrupa rejimleri İsrailli savaş suçlularının serbest kalması lehine bu girişimleri engelledi.

5- 7 Ekim olayları daha geniş bir bağlama oturtulmalı ve günümüzde sömürgeciliğe ve işgale karşı verilen tüm mücadele örnekleri hatırlanmalıdır. Bu mücadele deneyimleri, işgal altındaki halkın, işgalcinin uyguladığı baskıya eşdeğer bir karşılık vereceğini göstermektedir.

6- Filistin halkı ve dünyanın dört bir yanındaki halklar, İsrail söylemini destekleyen bu hükümetlerin kör önyargılarını haklı çıkarmak ve İsrail suçlarını örtbas etmek için uyguladıkları yalanlarla aldatmacanın boyutunun farkında. Bu ülkeler, çatışmanın temel nedenlerinin işgal ve Filistin halkının kendi topraklarında onurlu bir şekilde yaşama hakkının reddedilmesi olduğunu bilmektedir. Bu ülkeler Gazze'deki milyonlarca Filistinli üzerindeki haksız ablukanın devamına ve İsrail hapishanelerinde temel haklarının çoğunlukla reddedildiği koşullar altında tutulan binlerce Filistinli tutukluya karşı hiçbir ilgi göstermemektedir.

7- İsrail'in işlediği suçları ve katliamları reddettiklerini dile getirmek, Filistin halkının haklarına ve haklı davalarına desteklerini göstermek için dünyanın tüm başkentlerinde ve şehirlerinde toplanan tüm dinlerden, etnik kökenlerden ve çevrelerden gelen dünyanın özgür insanlarını selamlıyoruz.

Dört: Dünyaya bir hatırlatma, Hamas kimdir?

1- İslami Direniş Hareketi "Hamas" Filistinli bir İslami ulusal kurtuluş ve direniş hareketidir. Amacı Filistin'i özgürleştirmek ve Siyonist projeye karşı koymaktır. İlkelerini, hedeflerini ve araçlarını belirleyen referans çerçevesi İslam'dır. Hamas, herhangi bir insanın milliyetçilik, dini veya mezhepsel gerekçelerle zulmedilmesini ya da haklarının baltalanmasını reddeder.

2- Hamas, çatışmasının dinlerinden dolayı Yahudilerle değil Siyonist projeyle olduğunu doğrular. Hamas, Yahudilere karşı Yahudi oldukları için değil, Filistin'i işgal eden Siyonistlere karşı mücadele etmektedir. Oysa Yahudiliği ve Yahudileri sürekli olarak kendi sömürgeci projeleri ve yasadışı varlıklarıyla özdeşleştirenler Siyonistlerdir.

3-  Filistin halkı her zaman zulme, adaletsizliğe ve kim tarafından yapılırsa yapılsın sivillere yönelik katliamlara karşı durmuştur. Dini ve ahlaki değerlerimize dayanarak, Yahudilerin Nazi Almanyası tarafından maruz bırakıldıkları şeye net bir şekilde karşı çıktık. Burada, Yahudi sorununun özünde bir Avrupa sorunu olduğunu, Arap ve İslam toplumuysa (tarih boyunca) Yahudi halkı ve diğer inanç ve etnik kökenlerden halklar için güvenli bir sığınak olduğunu hatırlatıyoruz. Arap ve İslam toplumu bir arada yaşama, kültürel etkileşim ve dini özgürlükler için bir örnek teşkil etmiştir. Mevcut çatışma Siyonistlerin saldırgan tutumundan ve Batılı sömürgeci güçlerle ittifakından kaynaklanmaktadır; bu nedenle, Filistin'deki halkımıza yönelik baskıyı meşrulaştırmak için Avrupa'daki Yahudilerin çektikleri acılarının kullanılmasını reddediyoruz.

9 Ekim'de Gazze'den İsrail'e atılan roketlerin görüntüsü (Reuters)
9 Ekim'de Gazze'den İsrail'e atılan roketlerin görüntüsü (Reuters)

4- Uluslararası yasa ve normlara göre Hamas Hareketi, net hedefleri ve misyonu olan bir ulusal kurtuluş hareketidir. İşgale karşı direnme meşruiyetini Filistinlilerin kendini savunma, özgürleştirme ve kendi kaderini belirleme hakkından almaktadır. Hamas, İsrail işgaliyle mücadelesini ve direnişini her zaman işgal altındaki Filistin topraklarıyla sınırlamak istemiştir ancak İsrail işgali buna uymamış ve Filistin dışındaki Filistinlilere karşı katliam ve cinayetler işlemiştir.

5- İşgale karşı silahlı direniş de dahil her türlü yöntemle direnmenin; tüm normlar, semavi dinler, Cenevre Sözleşmeleri ve onun birinci ek protokolü de dahil uluslararası yasalar ve ilgili BM kararları, örneğin BM Genel Kurulu'nun 22 Kasım 1974 tarihli 29. oturumunda kabul edilen ve Filistin halkının kendi kaderlerini belirleme ve "sürüldükleri, yerlerinden edildikleri ve köklerinden koparıldıkları evlerine ve mülklerine" geri dönme hakkı da dahil Filistin'deki devredilemez haklarını teyit eden 3236 sayılı Genel Kurul Kararı tarafından meşrulaştırılmış bir hak olduğunu vurguluyoruz.

6- Kararlı Filistin halkı ve direnişi, en uzun ve acımasız sömürgeci işgale karşı topraklarını ve ulusal haklarını savunmak için kahramanca bir savaş yürütüyor. Filistin halkı, çoğu çocuk ve kadın olmak üzere Filistinli sivillere karşı iğrenç katliamlar gerçekleştiren eşi benzeri görülmemiş bir İsrail saldırganlığıyla karşı karşıya. Gazze'ye yönelik saldırı sırasında İsrail işgali, Gazze'deki halkımızı gıda, su, ilaç ve yakıttan mahrum bıraktı ve onları basitçe tüm yaşam unsurlarından yoksun bıraktı. Bu arada İsrail savaş uçakları, Filistin halkını Gazze'den sürmeyi amaçlayan etnik temizliğin açık bir işareti olarak okul, üniversite, camii, kilise ve hastaneler de dahil olmak üzere Gazze'nin tüm altyapıları ve kamu binalarını vahşice vurdu. Ancak İsrail işgalinin destekçileri halkımıza karşı soykırımın devam etmesini sağlamaktan başka bir şey yapmadı.

7- İsrail işgalinin Filistin halkına yönelik zulmünü haklı göstermek için "meşru müdafaa" bahanesini kullanması bir yalan, aldatma ve gerçekleri ters yüz etme sürecidir. İsrail varlığının işlediği suçları ve işgali savunma hakkı yoktur ancak Filistin halkının işgalciyi, işgale son vermeye zorlama hakkı vardır. 2004’te Uluslararası Adalet Divanı (UAD), "İşgal Altındaki Filistin Topraklarında Duvar İnşasının Hukuki Sonuçları"yla ilgili davada, acımasız işgalci güç "İsrail'in" Filistin topraklarında böyle bir duvar inşa etmek için meşru müdafaa hakkına dayanamayacağını belirten bir danışma görüşü vermiştir. Ayrıca, Gazze uluslararası hukuka göre hâlâ işgal altında bir topraktır, dolayısıyla Gazze'ye yönelik saldırının gerekçeleri temelsizdir ve meşru müdafaa fikrinin özünden yoksun olduğu gibi hukuki ehliyetten de yoksundur.

Beş: Neye ihtiyaç var?

İşgal,  başka türlü tanımlansa da adlandırılsa da işgaldir ve halkların iradesini kırmak ve onları ezmeye devam etmek için bir araç olmaya devam etmektedir. Öte yandan, tarih boyunca halkların ve ulusların işgalden ve sömürgecilikten kurtulmak için yaşadıkları deneyimleri, direnişin stratejik bir yaklaşım olduğunu, özgürleşmenin ve işgali sona erdirmenin tek yolu olduğunu doğrulamaktadır. Mücadele, direniş ya da fedakarlık göstermeden işgalden kurtulan bir ulus var mıdır?

İnsani, etik ve hukuki zorunluluklar tüm dünya ülkelerinin Filistin halkının direnişini desteklemesini, ona karşı komplo kurmamasını gerektirmektedir. İşgal suçlarına ve saldırganlığa karşı çıkmalı, Filistin halkının topraklarını özgürleştirme ve dünyadaki tüm halklar gibi kendi kaderini belirleme hakkını kullanma mücadelesini desteklemelidirler. Buna dayanarak aşağıdaki çağrıda bulunuyoruz:

1- İsrail'in Gazze'ye yönelik saldırısının, tüm Gazze halkına karşı işlediği suçların ve etnik temizliğin derhal durdurulması, geçişlerin açılması ve yeniden yapılanma araçları da dahil insani yardımların Gazze'ye girişine izin verilmesi.

2- İsrail işgalini Filistin halkına yaşattığı acılardan dolayı yasal olarak sorumlu tutulması ve sivillere, altyapıya, hastanelere, eğitim tesislerine, camilere ve kiliselere karşı işlenen suçlardan dolayı yargılanması.

3- İsrail işgali karşısında Filistin direnişinin uluslararası hukuk ve normlar çerçevesinde meşru bir hak olarak mümkün olan tüm olanaklara desteklenmesi.

4- Dünyanın dört bir yanındaki özgür halkları, özellikle de sömürgeleştirilmiş ve Filistin halkının çektiği acıların farkında olan ulusları, İsrail işgalini destekleyen güçler/ülkelerin benimsediği çifte standart politikalara karşı ciddi ve etkili tutumlar almaya çağırıyoruz. Bu ulusları Filistin halkıyla küresel bir dayanışma hareketi başlatmaya, adalet ve eşitlik değerlerini, halkların özgürlük ve onur içinde yaşama hakkını vurgulamaya çağırıyoruz.

14 Ekim 2023'te Londra'da düzenlenen "Filistin İçin Yürüyüş" (AFP)
14 Ekim 2023'te Londra'da düzenlenen "Filistin İçin Yürüyüş" (AFP)

5- Başta ABD, İngiltere ve Fransa olmak üzere süper güçler, Siyonist varlığa hesap verme yükümlülüğünden muafiyet sağlamayı ve ona hukukun üstünde bir ülke muamelesi yapmayı bırakmalıdır. Bu ülkelerin adaletsiz davranışları, İsrail işgalinin 75 yıl boyunca Filistin halkına, topraklarına ve kutsallarına karşı en ağır suçları işlemesine olanak sağlamıştır. Dünyanın dört bir yanındaki ülkeleri, bugün ve her zamankinden daha fazla, uluslararası hukuka ve işgalin sona erdirilmesi çağrısında bulunan ilgili BM kararlarına karşı sorumluluklarını yerine getirmeye çağırıyoruz.

6- Gazze'nin geleceğine karar vermeyi amaçlayan ve sadece işgali uzatmaya hizmet eden her türlü uluslararası veya İsrail projesini net bir şekilde reddediyoruz. Filistin halkının kendi geleceğini belirleme ve iç işlerini düzenleme kapasitesine sahip olduğunu dolayısıyla da dünyadaki hiçbir tarafın Filistin halkına herhangi bir vesayet biçimi dayatma ya da onlar adına karar verme hakkına sahip olmadığını vurguluyoruz.

7- İsrail'in özellikle 1948'de işgal edilen topraklarda ve Batı Şeria'da Filistinlilere yönelik yeni bir sürgün dalgası (veya yeni bir Nakba) yaratma girişimlerine karşı durulması çağrısında bulunuyoruz. Sina'ya, Ürdün'e ya da başka bir yere sürülme olmayacağını ve Filistinlilere yönelik herhangi bir yer değiştirme söz konusu olacaksa bunun, BM'nin birçok kararında da teyit edildiği üzere, 1948'de sürüldükleri evlerine ve bölgelerine yönelik olacağını vurguluyoruz.

8- İşgal sona erene kadar dünya çapında halk baskısını sürdürmeye çağırıyoruz; İsrail varlığıyla normalleşme girişimlerine karşı durmaya, İsrail işgaline ve destekçilerine karşı kapsamlı bir boykot çağrısında bulunuyoruz.

Independent Türkçe



Cezayir ile doğu komşusu Tunus’un arasını kim bozmaya çalışıyor?

Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said, Cezayir Cumhurbaşkanı Abdulmecid Tebbun’u  Tunus-Kartaca Uluslararası Havalimanı'nda karşılıyor, 22 Nisan 2024 (AFP)
Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said, Cezayir Cumhurbaşkanı Abdulmecid Tebbun’u  Tunus-Kartaca Uluslararası Havalimanı'nda karşılıyor, 22 Nisan 2024 (AFP)
TT

Cezayir ile doğu komşusu Tunus’un arasını kim bozmaya çalışıyor?

Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said, Cezayir Cumhurbaşkanı Abdulmecid Tebbun’u  Tunus-Kartaca Uluslararası Havalimanı'nda karşılıyor, 22 Nisan 2024 (AFP)
Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said, Cezayir Cumhurbaşkanı Abdulmecid Tebbun’u  Tunus-Kartaca Uluslararası Havalimanı'nda karşılıyor, 22 Nisan 2024 (AFP)

Rabia Abdusselam

Bugünlerde sosyal medya platformları, kamuoyunu manipüle etmeyi ve Tunus ile Cezayir’in arasını bozmayı amaçlayan yanıltıcı çıkarımlar ve sahte veya hileli hesaplarla dolup taşmış durumda. Bazı Tunuslu analistler ile eleştirel seslerin, Cezayir'den İtalya'ya gönderilen ve Tunus topraklardan geçen doğalgazın transit ücretlerine ilişkin imzalanan anlaşmaların “yeniden gözden geçirilmesini” talep etmesi, tamamen beklenmedik bir gelişmeydi. İtalya Başbakanı Giorgia Meloni’nin Cezayir'e yaptığı son ziyaretin ardından gelen bu talepler, mali ve lojistik transit ücretlerinin “gözden geçirilmesi”ne odaklanıyor.

Bu hikaye, Tunus'taki hükümet karşıtı ve mevcut otoriteye muhalif tutum sergileyen partilerin çoğunun, Tunus-Cezayir anlaşmasıyla ilgili uydurma bir belge etrafında yürüttüğü dezenformasyon ve yalan kampanyasından farklı değil. Cezayir ve Tunus muhalefetine bağlı sosyal medya ve internet sitelerinde yayınlanan ve “çok gizli” ibaresi taşıyan bu uydurma belge, “Cezayir ordusuna ciddi iç karışıklık, isyan, darbe girişimi veya kurumsal istikrarı ve mevcut anayasal düzenin devamlılığını tehdit edebilecek herhangi bir durumda Cumhurbaşkanı Kays Said rejimini korumak için müdahale etmesi yetkisi verildiğini” iddia eden bir belge. Söz konusu belge, önceden koordinasyon sağlanmadan bu anlaşmanın hükümleriyle ilgili güvenlik veya savunma alanlarında yabancı bir tarafla herhangi bir anlaşma veya ortaklık kurulmasını da yasaklıyor. Bir diğer maddesi ise, “birinci tarafın askeri ve güvenlik birimlerinin, ikinci tarafın yetkili makamlarıyla önceden koordinasyon sağladıktan sonra, tehlikeli terörist unsurları takip etmek ve etkisiz hale getirmek amacıyla sınır hattından 50 kilometreyi geçmeyecek bir mesafeye kadar ikinci tarafın topraklarına girebileceğini” öngörüyor.

Cezayir'e karşı keskin bir düşmanlık

Yukarıda zikredilen maddeler, Cezayir'in bağımsızlığından bu yana dış politikasını yöneten en önemli ilke olan komşu ülkelerin iç işlerine karışmama ilkesiyle tamamen çelişiyor. Ayrıca, mevcut anayasanın 31. maddesi, ordunun ülke sınırları dışında herhangi bir operasyona katılmasını yasaklamaktadır. Madde şu şekildedir: “Cezayir, diğer halkların meşru egemenliğini ve özgürlüğünü ihlal etmemek için savaşa başvurmaktan kaçınır ve uluslararası anlaşmazlıkları barışçıl yollarla çözmek için çaba gösterir. Cezayir ayrıca, Birleşmiş Milletler, Afrika Birliği ve Arap Birliği çerçevesinde ve bunların ilke ve amaçlarına tam uyum içinde, yurtdışı barış koruma operasyonlarına katılabilir.”

En sıradan okuyucu bile belgenin geçersizliğini ve aleyhindeki güçlü kanıtları teyit edebilir. Son maddedeki BM'ye bir kopyasının teslim edilmesini öngören yazılı ifade de bunun kanıtı

Cezayirli gazeteci Osman Lahyani

Bu “sahte” belge, anlaşmanın özünü gizlemesine rağmen, Tunus muhalefeti için değerli bir kaynak olmaya devam ediyor. Bu durum, jeopolitik konulara ve Cezayir'in uluslararası ilişkilerine (özellikle Fransa ile Tunus ve Libya gibi komşu ülkelerle) odaklanan yazılarıyla tanınan Cezayirli gazeteci ve yazar Osman Lahyani tarafından da doğrulandı. Yerel “el-Haber TV” kanalında yayınlanan “Sağ ve Sol” programına konuk olarak katıldığında, “Ekim 2025'te imzalanan askeri anlaşma, 2002'de imzalanan önceki anlaşmanın bir güncellemesidir. Bu güncelleme, elbette, terör tehditlerinin yeni biçim ve yöntemleri, kontrolsüz silah ve uyuşturucu kaçakçılığı ve insan kaçakçılığı ile ilgili güvenlik ve askeri değişikliklerden kaynaklanmaktadır” açıklamasını yaptı. “Bu tehditler, sadece Cezayir ve Tunus değil, tüm komşu ülkelerin ortak sınırlarını güvence altına almak için askeri anlaşmalarını güncellemesini gerektiriyor. Bunu Suudi Arabistan ve Pakistan örneğinde de gördük; 17 Eylül'de, yakın güvenlik ittifakı kurmak için ortak bir stratejik savunma anlaşması imzalandı ve taraflardan birine yönelik herhangi saldırının diğerine de yönelik saldırı olarak kabul edileceği belirtildi” diye ekledi. Lahyani sözlerine şöyle devam etti: “En sıradan okuyucu bile belgenin sahte olduğunu teyit edebilir. Son maddedeki BM’ye bir kopyasının teslim edilmesini öngören ifade bunun inkar edilemez bir kanıtıdır.”

fdvbdf
Tunus askerleri, Batı Tunus'taki Cebel-i Şambi bölgesinden görüldüğü üzere, Cezayir sınırına yakın bir yerde devriye geziyor, 11 Haziran 2013 (Reuters)

Zaman zaman, bazı Tunuslu elitlerden sert eleştiriler geliyor. Eski Tunus Cumhurbaşkanı Munsif Marzuki'nin, kuruluşundan beri Arap Mağrip Birliği'ne egemen olan donukluk ve tıkanmadan sürekli olarak Cezayir'i sorumlu tutması buna bir örnek teşkil ediyor. Muhalif siyasi aktivist ve eski cumhurbaşkanı adayı Safi Said'in pozisyonları ve her zaman tartışma yaratan eski Tunus Dışişleri Bakanı Ahmed Venis'in “iddiaları” da önemli.

Cezayir ve Tunus cumhurbaşkanları, Tunus'taki muhalefet grubuna büyük bir şüphe, kaygı ve gerilim ile karışık güvensizlikle bakıyorlar

Cezayir Cumhurbaşkanı Abdulmecid Tebbun'un  30 Aralık 2025'te iki kanadı ile parlamentoya yaptığı konuşma, Tunuslular için normal ya da geçici değildi. Görünüşte sıradan olan konuşması, hem doğrudan hem de dolaylı mesajlar içeriyordu. Nitekim “Cezayir ve Tunus arasında parayla satın alınmış kişiler kullanılarak anlaşmazlık yaratma girişimleri olduğunu” vurguladı. “İki ülke arasındaki ilişkileri bozmayı amaçlayan tehlikeli bir komplo” konusunda uyardı. Anlaşmanın şartlarına atıfta bulunarak, “Cezayir ordusunun Tunus topraklarına ayak basmadığını ve basmayacağını” vurguladı. Ayrıca, bu provokasyonların nihai amacının “iki taraf arasında siyasi çekişme çıkarmak olduğunu ve asıl hedefin Tunus Cumhuriyeti olduğunu” belirtti. Sonra da, “Tunus'a zarar vermek isteyen herkes önce Cezayir'i aşmak zorundadır” diye etti. Bu, Cezayir'in Libya, Mali ve Burkina Faso gibi komşu ülkelerde meydana gelen ve özellikle düzensiz göçmen akını nedeniyle sosyal düzeyde ciddi sonuçlar doğuran darbe senaryolarının tekrarlanmasından duyduğu korkuyu açıkça yansıtıyor.

Düşmanlığın arka planı ve sırları

Cumhurbaşkanının konuşmasında ilettiği mesajlar arasında, “Tunus çok güçlü ve bazıları onu kolay av olarak göstermeye çalışıyor, ancak Cezayir'in komşusu olduğu için bunda yanılıyorlar. Cumhurbaşkanı Kays Said ne İsrail ile ilişkileri normalleştirenlerden ne de bunun peşinde koşanlardandır” vurgusu da yer alıyordu. İşte meselenin özü de burada yatıyor. Cezayir Cumhurbaşkanı Tunuslulara, ülkelerini ve Cezayir ile ilişkilerini hedef alan, Batılı güçler tarafından organize edilen ve temel amacı bölgeyi parçalamak ve İsrail ile “normalleşmeyi” pekiştirmek olan bir komplodan açık ve net olarak bahsetti. Cezayir'in güneydoğusundaki Biskra Üniversitesi'nde Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Profesörü olan Nur Sabah Aknuş yaptığı değerlendirmede, “Cezayir ve Tunus arasındaki organik bağı ve sistematik entegrasyonu koparmak ve her ikisini de zayıflatmak için çalışan kilit ülkeler var. Böylece Cezayir, jeopolitik derinliği olan kardeş ve müttefik Tunus'tan izole edilirken, diğer yandan Tunus, içine sızmayı kolaylaştırmak için zayıflatılmak isteniyor” dedi. Ona göre, iki ülkenin sürekli ve tekrarlanan bir şekilde hedef alınmalarının temel nedeni: “İsrail'i tanımayı ve ilişkileri normalleştirmeyi reddeden tutumları, dünya çapındaki haklı davalara verdikleri destek ve neo-kolonyal güçlere karşı duruşlarıdır. Ne Tunus ne de Cezayir, resmi veya halk düzeyinde, iç krizlerini kullanarak onları normalleşme yönünde tavizler vermeye iten dış baskılara rağmen, Filistin davasını destekleyici tutumlarından vazgeçmediler.”

Cezayir ve Tunus cumhurbaşkanları, Tunus'taki muhalefet grubuna büyük bir şüphe, kaygı ve gerilim ile karışık bir güvensizlikle bakıyorlar. Şarku’l Avsat’ın al Majalla’dan aktardığı analize göre stratejik ve güvenlik çalışmaları konusunda uzman Cezayirli araştırmacı Zenasni Muhammed, konuyu şöyle açıkladı: “Cezayir, bazı Tunuslu grupların, özellikle de muhalefet bloğuna bağlı olanların, dış güçlerden destek arayışında olmalarından endişe ediyor. Cumhurbaşkanı Tebbun daha önce Tunuslu güçleri, diğer ülkelerde gördüğümüz gibi, çoğu zaman kötü niyetli olan ve ülkeyi istikrarsızlaştıran dış baskılara boyun eğmemeleri konusunda uyarmıştı.”

Zaman zaman görülen sert tutumlara rağmen, iki ülke arasındaki resmi ilişkiler eşitlik, iç işlerine karışmama ve egemenliğe karşılıklı saygı temelinde güçlü kalmaya devam ediyor

Tunus'taki siyasi sisteme yönelik artan muhalefetle birlikte, bir siyasi analist şu gözlemde bulunuyor: “Cezayir kendisini zor bir güvenlik ikileminin içinde buldu. Özellikle Tunus, diğer komşularına kıyasla Cezayir'in en güvenli sınırını oluşturduğu için doğu komşusuyla iyi komşuluk ilişkilerini sürdürmek zorunda. Aynı zamanda Cezayir, Tunus'un iç işlerine karışmama ile her iki ülkenin karşı karşıya kaldığı ortak baskılar ve meydan okumalar ile mücadelede dış ittifakların gereklilikleri arasında hassas bir denge kurmaya çalışıyor. Bu durum, Tunus muhalefetine Cezayir'in Tunus'taki mevcut rejimin tarafını tutuyor gibi görünebilir.”

f
Tunus'un güneyindeki Gabes şehrinde bulunan devlete ait fosfat işleme tesisinin (gübre fabrikası) bacasından tüten duman, 31 Ekim 2025 (AFP)

Zaman zaman görülen sert tutumlara rağmen, iki ülke arasındaki resmi ilişkiler eşitlik, iç işlerine karışmama, egemenliğe karşılıklı saygı ve ortak çıkarları güvence altına almak için yapılan üst düzey ziyaretler temelinde güçlü kalmaya devam ediyor. İki ülke arasındaki stratejik ortaklık, derin tarihi ve ekonomik bağlarla da karakterize ediliyor. Cezayir, Tunus'a yılda yaklaşık 2 milyar metreküp doğalgaz tedarik ederek enerji ihtiyacının büyük bir kısmını karşılıyor.

Şubat 2025'te yayınlanan son raporlar, Cezayir'den yapılan elektrik ithalatının ulusal tüketimin yaklaşık yüzde 14'ünü karşıladığını ortaya koyuyor. Diğer rakamlar, Cezayir'in Tunus'un elektriğinin yüzde 94 ila 96'sını üretmek için kullandığı doğalgazın tedarikinde oynadığı hayati rolü teyit ediyor ki, bu da iki ülke arasındaki enerji entegrasyonunu stratejik hale getiriyor. İki ülke arasındaki anlaşmalar ayrıca Cezayir'in, Tunus toprakları üzerinden İtalya'ya yaptığı doğal gaz ihracatı için Tunus'a yıllık yaklaşık 420 milyon dolar transit ücreti ödediğini de ortaya koyuyor. Bütün bunlar, iki ülke arasındaki ilişkinin ekonomik ve endüstriyel entegrasyonu hedefleyen karşılıklı faydaya dayalı olduğunu açıkça teyit ediyor.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


Mazlum Abdi ve İlham Ahmed entegrasyon sürecini ele almak üzere Şam’da görüşmelerde bulunuyor

Tuğgeneral Ziyad el-Ayiş, SDG komutanı Mazlum Abdi ile Haseke Valisi  Nureddin İsa Ahmed ve bazı askeri ile güvenlik komutanlarının katılımıyla bir toplantı düzenlendi (SANA)
Tuğgeneral Ziyad el-Ayiş, SDG komutanı Mazlum Abdi ile Haseke Valisi  Nureddin İsa Ahmed ve bazı askeri ile güvenlik komutanlarının katılımıyla bir toplantı düzenlendi (SANA)
TT

Mazlum Abdi ve İlham Ahmed entegrasyon sürecini ele almak üzere Şam’da görüşmelerde bulunuyor

Tuğgeneral Ziyad el-Ayiş, SDG komutanı Mazlum Abdi ile Haseke Valisi  Nureddin İsa Ahmed ve bazı askeri ile güvenlik komutanlarının katılımıyla bir toplantı düzenlendi (SANA)
Tuğgeneral Ziyad el-Ayiş, SDG komutanı Mazlum Abdi ile Haseke Valisi  Nureddin İsa Ahmed ve bazı askeri ile güvenlik komutanlarının katılımıyla bir toplantı düzenlendi (SANA)

Suriye Demokratik Güçleri (SDG) lideri Mazlum Abdi ve Özerk Yönetim’in dış ilişkiler sorumlusu İlham Ahmed, Suriye’deki devlet kurumlarına entegrasyon sürecinin takibi kapsamında Salı günü Şam’a gitti.

29 Ocak’ta imzalanan anlaşmanın uygulanmasından sorumlu başkanlık ekibinin sözcüsü Ahmed Hilali, Kürt yetkililerin Şam’daki temaslarının entegrasyon sürecini takip etmek, şu ana kadar kaydedilen ilerlemeyi değerlendirmek ve sonraki adımları ele almak amacı taşıdığını söyledi.

Hilali, resmi medya platformlarında yayımlanan açıklamasında, Mazlum Abdi’nin Cumhurbaşkanlığı temsilcisi Ziyad el-Ayiş ile görüştüğünü, ayrıca Abdi’nin Dışişleri Bakanı Esad Şeybani ve Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ile ayrı ayrı görüşmeler gerçekleştirdiğini belirtti. Bu görüşmelerin öneminin, SDG dosyasının uluslararası ve bölgesel etkiler alanından çıkarılarak ulusal bir iç sürece taşınması olduğunu ifade etti.

29 Ocak anlaşmasının uygulanması kapsamında, Suriye İçişleri Bakanlığı’nın önümüzdeki günlerde Haseke vilayetindeki tüm cezaevlerini devralmaya hazırlandığı bildirildi.

sdvfv
Haseke’de, Suriye hükümetiyle yapılan anlaşma kapsamında SDG tarafından serbest bırakılan tutukluların ardından ailelerinin toplanması (11 Nisan) (Reuters)

Sözcü Hilali daha önce yaptığı açıklamada, hükümetin SDG’den cezaevi dosyasını devralma yönünde ilerleme sağladığını, bunun taraflar arasında daha önce yaşanan düzensiz ve kontrolsüz tahliyeleri sona erdirmeyi amaçladığını söylemişti. Başkanlık gözetiminin bazı tıkanma noktalarını aştığı ve serbest bırakma sürecini hızlandırdığı da belirtildi.

Haseke basın ofisinden yapılan açıklamaya göre SDG kendi kontrolündeki cezaevlerinden altı tutukluyu serbest bıraktı. Bu, dördüncü tahliye grubu olarak kaydedildi. Süreç, başkanlık ekibi ve Tuğgeneral Mervan el-Ali’nin gözetiminde gerçekleştirildi. Böylece hükümet ve SDG cezaevlerinden serbest bırakılanların sayısı yaklaşık 1500’e ulaştı. SDG cezaevlerinde farklı suçlamalarla yaklaşık 500 tutuklu kaldığı, ayrıca SDG’ye bağlı yaklaşık 300 tutuklunun da yakın zamanda serbest bırakılmasının planlandığı aktarıldı.

Rudaw’a konuşan Hilali, sürecin son aşamaya yaklaştığını, sayıların mutlak kesinlik taşımadığını çünkü listelerin karşılıklı doğrulama ve güncellemelerden geçtiğini söyledi. Ancak genel olarak “tahliyelerde somut ilerleme” bulunduğunu vurguladı.

vfdb f
Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şeybani’nin, Münih Güvenlik Konferansı kapsamında ABD Kongresi’nden bazı üyelerle yaptığı görüşmelere SDG lideri Mazlum Abdi ve İlham Ahmed de katıldı. (Suriye Dışişleri Bakanlığı)

Yetkili ayrıca askeri yapıya da değinerek, entegrasyon sürecinin teknik açıdan ileri aşamaya geldiğini ve Haseke vilayetinde üç tugaydan oluşan bir yapı üzerinde çalışıldığını ifade etti. Ancak resmi duyurunun, nihai mutabakatların tamamlanması ve kurumsal onay süreçlerinin bitirilmesine bağlı olduğu belirtildi.

Suriye hükümeti, 29 Ocak’ta SDG ile ateşkes ve kapsamlı bir anlaşma konusunda uzlaştığını açıklamıştı. Anlaşma, askeri ve idari güçlerin kademeli entegrasyonunu, Haseke ve Kamışlı merkezlerine güvenlik güçlerinin girişini ve devletin tüm sivil kurumlar, sınır kapıları ve idari yapıları devralmasını içeriyor.


Hizbullah, Lübnan’ın İsrail’le müzakerelerine siyasi ve askeri gerilimle karşılık veriyor

Güney Lübnan’daki beldelerde yıkıma ait bir görüntü (AFP)
Güney Lübnan’daki beldelerde yıkıma ait bir görüntü (AFP)
TT

Hizbullah, Lübnan’ın İsrail’le müzakerelerine siyasi ve askeri gerilimle karşılık veriyor

Güney Lübnan’daki beldelerde yıkıma ait bir görüntü (AFP)
Güney Lübnan’daki beldelerde yıkıma ait bir görüntü (AFP)

Hizbullah, ABD’nin himayesinde Lübnan ile İsrail arasında yürütülen doğrudan müzakerelere iki yönlü siyasi ve askeri bir yaklaşım ile karşılık veriyor. İlk yaklaşım, müzakereleri reddetme ve devleti “İsrail ile müzakere kararını gözden geçirmeye” çağırma şeklinde ortaya çıkarken, bu adımın “Lübnanlılar arasındaki ayrışmayı artıracağı” savunuluyor. Öte yandan örgüt, İsrail’e yönelik roket saldırılarını artırarak sahadaki yanıtın devam edeceği mesajını veriyor.

Siyasi açıklamalar

Hizbullah’ın parlamentodaki Direnişe Vefa Bloku milletvekillerinden Hüseyin Fadlallah, yaptığı açıklamada “Beyrut’taki iktidarın yeterli olmadığını, bireysel ve zaman zaman mezhepsel çıkarların ulusal çıkarların önüne geçtiğini” söyledi.

Meclis’te düzenlediği basın toplantısında, hükümetin düşmana taviz vermeyi artırdığını ve Lübnanlılar arasındaki ayrışmayı derinleştiren yanlış bir yola girdiğini belirten Fadlallah, “Lübnan makamları hesaplarını yeniden gözden geçirmeli ve halkına dönmelidir” dedi.

Fadlallah güneyden ordunun çekilerek bölgenin işgale açık hale getirildiğini ve böylece düşmana fırsatlar verildiğini ileri sürdü.

“Düşman, Bint Cubeyl sahasını yok etse de içinde fotoğraf çekmeyi başaramadı” diyen Fadlallah, İsrail’in “sahadaki yenilgisini Washington’daki müzakerelerle telafi etmeye çalıştığını” iddia etti.

Milletvekili, Lübnan hükümetine “İsrail ile müzakere kararını yeniden gözden geçirme” çağrısını yineleyerek, bunun “Lübnanlılar arasındaki ayrışmayı artıracağını” savundu.

vd
Güney Lübnan’da yıkılmış binaların enkazı arasında dalgalanan bir İsrail bayrağı (AFP)

Bu açıklamalar, Hizbullah Siyasi Konseyi üyesi Vekif Safa’nın, örgütün devam eden müzakerelerle ilgilenmediğini söylemesinin ardından geldi. Safa, AP’ye yaptığı açıklamada “Müzakerelerin sonuçlarıyla hiç ilgilenmiyoruz, bizi bağlamıyor. Anlaşmalar ne olursa olsun bağlı değiliz” ifadelerini kullanmıştı.

Askeri gerilimi

Hizbullah, bu tutumunu sahada da yaklaşık bir saat içinde İsrail’e 40’a yakın roket atarak göstermeye çalıştı. Özellikle kuzeydeki yerleşim yerleri hedef alındı.

Örgüt ayrıca, Yukarı Celile’de bir askeri noktaya yönelik bir seyir füzesinin fırlatıldığını gösteren bir video yayımladı ve İsrail’in “Maskaf Am” mevkiinde askerlerin toplandığı bir alanın hedef alındığını duyurdu.

Buna ek olarak, insansız hava aracı (İHA) saldırıları ve farklı bölgelere roket salvoları düzenlendiği de açıklandı.

Devlet dışı müzakere denklemi

Gelişmelerin anlamına ilişkin değerlendirmede bulunan emekli tuğgeneral Said Kazzah, “Hizbullah’ın bu aşamada İsrail’e net bir denklem dayatmaya çalıştığını; kendisini Lübnan devleti üzerinden yürütülen müzakerelerden bağımsız, ateşkes konusunda muhatap alınması gereken tek taraf olarak konumlandırmak istediğini” söyledi.

Kazzah’a göre örgüt Lübnan devletinin bu dosyada yetkinliğini ve özellikle güney sınırındaki güvenlik müzakerelerini yürütme kapasitesini fiilen tanımıyor. Bu yaklaşımın iki hedefi olduğunu belirten Kazzah, bunlardan ilkinin örgütün müzakere şartlarını dayatabilen bir aktör olarak konumunu güçlendirmek, ikincisinin ise bu kartı İran’ın ABD ile yürüttüğü daha geniş müzakere sürecinde kullanmak olduğunu ifade etti.

dvfv
Güney Lübnan’da yıkılmış binaların yanından geçen bir yolda ilerleyen İsrail ordusuna ait zırhlı araçlar (AFP)

Kazzah ayrıca zamanlamaya dikkat çekerek, güneydeki askeri operasyonların sürdüğünü ve “Hizbullah’ın İsrail ordusuyla fiili çatışma halinde olmaya devam ettiğini” söyledi. Sabah saatlerinde yaklaşık 40 roket atılmasının, İsrail yerleşimlerinde okulların yeniden açılmasıyla aynı zamana denk gelmesinin sembolik bir anlam taşıdığını belirterek bunun “savaşın sona ermediği ve Washington’daki müzakere sürecinin otomatik bir ateşkes anlamına gelmediği” mesajını taşıdığını ifade etti.

Kazzah, örgütün geçmişte olduğu gibi dolaylı müzakere modelini yeniden üretmeye çalıştığını, 1993, 1996 ve 2000 yılları ile 2006 savaşı örneklerinde olduğu gibi uluslararası arabulucular üzerinden bir iletişim kanalı kurulduğunu hatırlattı. Lübnan devletinin ise çoğu zaman bu süreçte doğrudan taraf olmaktan ziyade, sonuçların resmileştirildiği bir yapı olarak kaldığını söyledi.

Bu yaklaşımın daha yakın dönemde deniz sınırlarının belirlenmesi sürecine de yansıdığını belirten Kazzah, burada da fiilen Hizbullah’ın dayattığı bir denklem oluştuğunu, devletin ise çoğunlukla süreci tamamlayan resmi bir aktör rolünde kaldığını ifade etti.

Siyasi mesajlar, askeri örtüyle

Emekli Tuğgeneral Naci Melaab ise farklı bir değerlendirme yaparak, askeri gerilimin belirleyici bir savaş kapasitesinden ziyade “siyasi ve varoluşsal bir mesaj” taşıdığını söyledi.

Melaab, İran’ın füze doktrininde çoklu salvo saldırılarının hava savunma sistemlerini yıpratmaya yönelik olduğunu, ancak mevcut operasyonların bu düzeyde bir etkinlik taşımadığını belirtti.

“Hizbullah’ın bugün yürüttüğü askeri faaliyetler, İsrail’e yalnızca sınırlı zararlar verebiliyor; güç dengesi üzerinde belirleyici bir değişiklik yaratmıyor” diyen Melaab, İsrail’in gelişmiş savunma sistemleri ve sivil altyapı hazırlığı sayesinde bu tür saldırılara karşı yüksek bir dayanıklılık sergilediğini ifade etti.

İsrail’in özellikle insansız hava araçları alanındaki teknolojik üstünlüğüne dikkat çeken Melaab, bunun sahada bu tür operasyonlara karşı koymayı zorlaştırdığını söyledi.

Tırmanışın müzakere bağlamıyla bağlantılı olduğunu belirten Melaab “Yaşananlar askeri olmaktan çok siyasi bir mesajdır; devlet değil, savaş ve barış kararının hâlâ Hizbullah’ın elinde olduğu vurgulanmaktadır. İsrail saldırılarını sürdürürse biz de devam ederiz” mesajını taşıdığını ancak bunun sahada belirleyici bir askeri sonuç üretmediğini ifade etti.