Hoşyar Zebari Şarku’l Avsat’a konuştu (2): Irak'taki Sünniler kendilerini dışlanmış hissediyor. Bazı güvenlik kurumlarına sızıldı

Zebari: Saddam Hüseyin’in utanç verici bir şekilde idam edilmesi ona hak etmediği bir statü kazandırdı

Biden’ın Zebari ve Nuri el-Maliki ile 2009 yılında Beyaz Saray'da çekilmiş bir fotoğrafı (Getty Images)
Biden’ın Zebari ve Nuri el-Maliki ile 2009 yılında Beyaz Saray'da çekilmiş bir fotoğrafı (Getty Images)
TT

Hoşyar Zebari Şarku’l Avsat’a konuştu (2): Irak'taki Sünniler kendilerini dışlanmış hissediyor. Bazı güvenlik kurumlarına sızıldı

Biden’ın Zebari ve Nuri el-Maliki ile 2009 yılında Beyaz Saray'da çekilmiş bir fotoğrafı (Getty Images)
Biden’ın Zebari ve Nuri el-Maliki ile 2009 yılında Beyaz Saray'da çekilmiş bir fotoğrafı (Getty Images)

Irak'ın eski Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari, Irak’ın hem iç hem de dış ilişkilerinin hassas kavşaklarında orada olan bir isimdi. Şarku'l Avsat, Zebari’ye Irak’taki mevcut düzenin kurulmasından sonra Arap liderlerden hangi sözleri duyduğunun yanı sıra alınan güvenlik kararını, yolsuzluk vakalarını ve ülkedeki çeşitli taraflar arasındaki ilişkilerle ilgili düşüncelerini sordu.

İşte Şarku’l Avsat’ın, eski Irak Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari ile gerçekleştirdiği röportajın ikinci ve son bölümünün tam metni:

*Joe Biden, (eski) Başbakan Nuri el-Maliki'nin görevde kalmasını destekliyor muydu?

Biden'la onlarca kez bir araya geldim. Onu, ABD Kongresi'nde bir ‘lobi’ oluşturmaya çalıştığımız, 1992 yılından beri tanıyorum. Irak'taki değişime sempati duyuyor ve destekliyordu. Bölgeyi ve Irak'ı onlarca kez ziyaret etti. (Eski ABD Başkanı Barack) Obama’nın birinci ve ikinci döneminde Irak dosyasından sorumluydu.

*(Biden) Maliki destekliyor muydu?

Evet. Konuya şöyle açıklık getireyim. Iraklı liderler olarak 2010 seçimlerinden sonra Dr. İyad Allavi'nin tüm Şii, Sünni ve diğer mezheplerden, dinlerden ve milliyetlerden temsilcileri barındıran partisinin Şii partiler karşısında açık bir şekilde daha fazla oy almasına rağmen o dönem İran ve ABD’nin Maliki'yi desteklemesiyle en büyük hatalardan birini yaptık. Adil olmak gerekirse onlar (ABD’liler), 2011 yılında Irak’taki muharip güçlerini geri çekme ve başka bir anlaşma yapma düşüncesine sahiplerdi. Bu yüzden Dr. İyad Allavi’nin partisinin yakaladığı ‘parlak ve net bir parlamento ve seçim başarısı’ ne yazık ki feda edilerek mevcut süreç devam ettirildi.

O dönemde tüm liderler süreci devam ettirmek için bu yönde hareket etti. Fakat kendimi ve tarihi gözden geçirdiğimde bunun o dönem önemli kavşakta yapılan en büyük stratejik hata olduğunu kabul ediyorum.

*Yani İyad Allavi haksızlığa mı uğradı?

Evet. Aynen öyle oldu.

*Irak'ta İyad Allavi'nin dışlanmasının ve Refik Hariri'nin Beyrut'ta öldürülmesinin iki ülkedeki ılımlı güçlere yönelik bir darbe olduğunu söyleyenler var...

Bu ilişkilendirme belli bir temele dayanıyor ve birbirlerinden çok uzak olaylar değil. Ortadoğu siyasetiyle uğraşırken tüm olanların iç içe olduğunu öğrendim. Lübnan'daki durumu bölgedeki, İran'daki, Körfez'deki, Suriye'deki, Filistin'deki, Ürdün'deki durumdan ayıramazsınız. Sorunlar her zaman birbiriyle bağlantılı. Ancak bunun arkasında bir plan olup olmadığını teyit edemem.

*Sizce Ürdün tehdit altında mı?

Çok ciddi bir tehdit altında. Irak'taki Uluslararası Koalisyonun ve ABD muharip kuvvetlerinin geleceği çeşitli tarafları ilgilendiriyor. Uluslararası Koalisyonun ve ABD muharip kuvvetlerinin Irak'tan çekilmelerinin Ortadoğu'daki son nüfuz kalelerini terk etmeleri anlamına geldiğini düşünüyorum. Ürdün'ün güvenliği de tehdit altında. Körfezin güvenliği için bir tehdit oluşacak. Bazı Körfez ülkelerindeki kardeşlerimizden geri çekilmeyle ilgili raporları, bilgileri ve haberleri yakından takip ettikleri yönünde mesajlar alıyoruz. Ürdün şu an bir yandan da uyuşturucuyla ve topraklarını hedef alan güçlerle mücadele ediyor. Ürdün ilk kez Irak’tan havalanan insansız hava araçları (İHA) tarafından vuruldu. Ürdün sınırları içinde yer alan ABD üssü Tower (Kule) 22 hedef alındı. Buradaki ABD askerleri Ürdün Haşimi Krallığı’nın onayıyla orada bulunuyorlar. Ürdünlüler, bu olay yüzünden kendilerini gerçekten tehdit altında hissettiklerini söylüyorlar.

*Bir gün Peşmerge güçlerinin silahlandığını ve Haşdi Şabi (Halk Seferberlik) Güçleri ile çatıştığını görme riski var mı?

Bu, uzun vadeli bir ihtimal. Kürt yönetiminin bu konuyla ilgili herhangi bir düşüncesi olduğunu ve umursadığını sanmıyorum. Ancak 2017 yılında kanlı çatışmalar yaşandı. Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ndeki (IKBY) referandum sürecinin ardından Kerkük'ten Erbil'e kadar bölgeye saldırmaya çalıştılar, ancak Peşmergeler bu saldırıları geri püskürttü. Ayrıca Duhok'un Zaho bölgesinde de Türkiye ile Irak arasında hayati öneme sahip olan İbrahim Halil Sınır Kapısı’nı ele geçirmeye çalıştılar. Onlarla çatıştık, çünkü bekamıza yönelik bir tehdit olduğunu hissediyorduk. Karşılık vermekten başka seçeneğimiz yoktu.

*O halde pratik anlamda bugün silahlı gruplar size Tarık Aziz'in bir zamanlar söylediği gibi Kerkük'te ağlamaktan başka hakkınız olmadığını mı söylüyorlar?

Hayır. Eğer dikkat ettiyseniz bu son seçim,  yıllarca idari değişikliklerin, personel nakillerinin ve demografik değişimin etkili olabileceği yönünde hakim bir izlenim bıraktıysa da son il meclisi seçimleri Kerkük'te Kürtlerin halen güçlü bir varlığa sahip olduğunu gösterdi. Seçimler, Kürt partiler ile Arap ve Türkmen partileri arasında bir dengenin olduğunu ortaya koyuyordu. Bu durum anayasaya bağlı bir rüya olarak kalmaya devam ediyor. Anayasa, içerideki sınırlarla ve tartışmalı bölgelerle ilgili sorunların nasıl çözüleceğini öngörüyor.

YÜZ MİLYARLARCA DOLARLIK YOLSUZLUK

*Irak'ta yüz milyarlarca dolar buharlaştı. Bu para nereye gitti? Bu durum yolsuzluktan mı ibaret yoksa bölgesel çatışmalar bu parayla mı finanse ediliyor?

Ne yazık ki ülkede çok büyük yolsuzluk vakaları yaşandı. Bizim zamanımızda, hatta Maliki, Allavi, Caferi ve Haydar İbadi’nin lideri oldukları diğer hükümetler sırasında da yolsuzluk vakaları bu şekilde halkın parasını çalacak kadar büyük boyutlara ulaşmamıştı. Yani daha önce birkaç bin dolarlık yolsuzluk vakaları olabiliyordu. Fakat şimdi yolsuzluk vakalarında milyonlarca, hatta milyarlarca dolar çalınıyor. Bununla birlikte bu para, bölgesel savaşların ve çatışmaların finanse edilmesi için de kullanılabiliyor.

*Çalınan paranın 400 milyar dolar civarında olduğu söyleniyor…

Doğru. Bu rakamın doğru olduğu kanıtlandı. Maliye Bakanlığı’ndan her şeyin düzeltilmesi gerektiğini öğrendim.

*Bu rakamı yolsuzluk davalarını takip eden, bunun yanında yolsuzlukla suçlanan Dr. Ahmed Çelebi açıklamıştı…

Onun temiz bir insan olduğuna şahitlik ederim. Evet, Irak-İran Savaşı sırasında, dönemin koşulları altında Ürdün'deki Petra Bank'ta bir sorun yaşadı, ama ben onun vefatından sonra ailesine hiçbir şey bırakmadığını biliyorum. Maliye Bakanı olduğum dönemde merhum da Maliye Komitesi'nin başkanlığını yapıyordu. Yolsuzluk meseleleri üzerinde birlikte çalıştık. Petra Bank’ın CEO'su yaklaşık iki yılda neredeyse 6 milyar dolarlık yolsuzluk yapmıştı. Bu para nereye gitti? O sıra yaptığımız takipler sonucunda paranın Amman ve Beyrut'a gittiğini öğrendik.

*Para hangi amaçla Beyrut’a gitti?

Bu, tam yerinde bir soru. Elimizdeki mevcut bilgilere ve verilere dayanarak bu takibi sağladık. ABD Hazine Bakanlığı yıllar sonra bu hırsızlığın farkına vardı ve hem Petra hem de başka bankalar hakkında suç duyurusunda bulundu.

Irak'ın istikrarına yönelik en büyük tehditlerden biri, il meclislerindeki hükümet projelerine ayrılan büyük bütçelerde yaygın olarak gerçekleşen bu garip yolsuzluktur. Bunun yanında bir de başkalarını ötekileştirerek uzlaşı çağrısında bulunanların hiçbir uzlaşıya varamaması, halkın ve yatırımcıların güvenebileceği bir hukuk devletinin kurulamaması sorunu söz konusu. Örneğin Batılı ülkelerden ve Avrupa’dan çok sayıda ​​şirket, ülkedeki bankacılık ve hukuk sistemindeki istikrarsızlık ve güven eksikliği nedeniyle Irak ekonomisinin dayandığı petrol sahalarını terk etti.

*İran, ABD’yi Irak'a saldırmaya yönlendirdi mi?

Bununla ilgili ciddi şüphem var. Komplo teorilerine inanmıyorum. Haşdi Şabi'nin ABD’nin Irak’taki çıkarlarına yönelik saldırıları Aksa Tufanı Operasyonu öncesinde başlamıştı. ABD, bu saldırılara çok ılımlı ve düzensiz karşılıklar veriyordu. Süreç sanki ‘vur ama öldürme’ şeklinde belli kalıplara göre işliyordu. Fakat üç ABD’linin öldürüldüğü ve 40'tan fazla kişinin yaralandığı son saldırıdan sonra buna güçlü bir karşılık vermek zorunda kaldı. İran ile ABD arasında Katar ve Umman’ın arabuluculuğunda temasların ve mesajlaşmanın olması gayet doğal. Ancak ABD’liler caydırıcı olduklarını ve kendi çıkarları hedef alındığı takdirde geri adım atmayacaklarını da kanıtlamış oldular. Bağdat'ın merkezinde Hizbullah Tugayları’nın ve Nuceba Hareketi’nin üst düzey komutanları hedef alındı.

Irak'ta faaliyet gösteren Nuceba Hareketi üyeleri, Hamas’ın İsrail'i hedef alan Aksa Tufanı Operasyonu’nu desteklemek üzere Bağdat'ta gösteri düzenlediler (AFP)
Irak'ta faaliyet gösteren Nuceba Hareketi üyeleri, Hamas’ın İsrail'i hedef alan Aksa Tufanı Operasyonu’nu desteklemek üzere Bağdat'ta gösteri düzenlediler (AFP)

Peki, İran ABD’yi kandırdı mı? İran'ın ve ABD’nin anlatılarına göre iki taraf da gerilimin artmasını istemiyor. Ancak bunun gibi düzensiz savaşlarda hatalar olabilir. Yani Babu’l Mendeb Boğazı’nda, Aden Körfezi'nde, Kızıldeniz'de olup bitenler, bir füzenin bir Amerikan ya da İngiliz destroyerine yahut gemisine çarpması oyunun kurallarını değiştirebilir. Her an sürprizler yaşanabilir.

*Sizce Saddam Hüseyin'in idam edilme şekli ve zamanı, daha sonra cenazesine karşı yapılanlar Iraklıların bir kısmının zihinlerinde yer etmesine neden oldu mu?

Bu konuda bir gözlemim oldu. Saddam Hüseyin'le şahsen tanışmadım. Birçok arkadaşım, Siyasi ve muhalif faaliyetlerimiz nedeniyle üç kardeşimi infaz ettirmesinden dolayı bizzat işlediği suçlardan etkilenenlerden biri olarak benden dava oturumlarından birine katılmamı istedi. Ben de gidip oturumlardan birini izledim. Saddam Hüseyin’in idam ediliş şekli ve zamanlaması gerçekten utanç vericiydi. Açık konuşmak gerekirse yargılandığı tüm suçlara rağmen böyle korkunç bir şekilde infaz edilmesi ona hak etmediği bir statü kazandırdı. Ondan bu şekilde ve bu kadar çirkin bir şekilde intikam almak, asil bir davranış değildi. Evet, birçok insanın hakkına girdi ama böyle bir izlenim söz konusu.

Eğer bana Irak’ta rejimi değiştirdiğimiz için pişman olup olmadığımızı sorarsanız ‘kesinlikle hayır’ yanıtını veririm. Irak’ı yetenekleri, imkanları, ilişkileri, dünyanın ülkeye açılımı, Arap ve Müslüman dünyasının yanı sıra uluslararası toplumun darboğazdan kurtulmamıza yardımcı olmayı amaçlayan iyi niyetiyle değiştirip bölgenin başarı hikayelerinden biri haline getirmek için elimize gerçek bir fırsat geçmişti.

*Birçok seçim dönemi, bazılarının ‘kutuplaşma’ olarak adlandırdığı şekilde sona erdi. Irak halkı sizi şaşırttı mı?

Sorunun mevcut demokratik sistemde olmadığını, sistemin uygun olduğunu, ancak uygulanmada hata yapıldığını düşünüyorum. Örneğin, seçimlerin bir kazananı varken Irak Yüksek Federal Mahkemesi gelip ‘Hayır, kazanan başkası’ diyebiliyor. Bu bir sorundur. Geçtiğimiz seçimlerde Sünni Arap kardeşlerimiz geri çekildiler ve seçimlerin güvenirliğine inanmadılar. Fakat son il meclisi seçimlerindeki tüm göstergeler ve rakamlar, Sünnilerin Enbar, Bağdat, Diyala, Selahaddin, Kerkük ve Musul'da seçimlere çok güçlü bir katılımı olduğunu gösterdi. Bu da halkın seçimler yoluyla ve temsilcilerini seçerek değişim istediğinin bir işaretiydi.

Yasa dışı grupların varlığı meselesi ise yürütme otoritesinin, yani bunu engellemesi gereken Silahlı Kuvvetler Başkomutanı sıfatına sahip Başbakanın görevidir. Göreve gelen tüm başbakanlar, silahların sadece devletin kontrolünde olması gerektiği meselesini gündeme getirdiler. Fakat şimdiye kadar bunu yapamadılar ya da yapmak istemediler. Çünkü silahlı gruplar, onlardan daha güçlü yeteneklere, nüfuza ve etkiye sahip. Ülkedeki silahlı grupların etkisi ve nüfuzu, Irak sahnesindeki bir bozulmuşluktur.

*Bu durum, tam tersi olması gerekirken devletin silahlı grupların gözetiminde olduğu anlamına mı geliyor?

Evet. Bu silahlı gruplar tamamen devlet tarafından finanse ediliyor. Direniş gruplarının üyeleri bile maaşlarının bir kısmını devletten alıyor. Bu bakımdan gerçek bir bozulmuşluk söz konusu.

*Bir dönem Maliye Bakanlığı görevindeydiniz. Irak devletinden kaç kişi maaş alıyor?

Rakam gerçekten şok edici boyutta. Son rakamı hatırlamıyorum ama kamu hizmeti çalışanlarının, emeklilerin ve sosyal yardımdan yararlananların sayısının 8 milyonun üzerinde olduğunu tahmin ediyorum. Rakam bu civardaydı. Bu inanılmaz bir rakam. Bu da (mevcut Başbakan) Sayın Muhammed Şiya es-Sudani'nin bir yılı aşkın süredir iktidarda olan hükümeti sırasında devletin 700 bin kişiyi kamu sektöründe istihdam ettiği anlamına geliyor.

SUDANİ DÖNEMİ

*Sudani hükümetini nasıl değerlendiriyorsunuz?

(Başbakan) Sudani, üzerinde uzlaşılan bir isim olarak göreve geldi. Arkasında bir seçim listesi ya da siyasi parti yok. Her zaman Irak'ta yaşamış yurt dışı deneyimi olmamış bir idari çalışandı. Çalışma, Sosyal İşler ve İnsan Hakları Bakanıydı. Maliye Bakanı olarak görev yaptığım dönem dahil yaklaşık 7-8 yıl birlikte çalıştık. Onu şahsen tanıyorum, iyi niyetli bir insandır. Ancak Irak gibi bir ülkeyi yönetmek için sadece iyi niyetli olmak yeterli değil.

Baskı altında olmasına rağmen hareket etme yetkisi ve yeteneği var. Devletin bir numarası, yani siyasi sistemimizin en güçlü figürü. Silahlı Kuvvetler Başkomutanı sıfatıyla kendisine yönelik bazı kısıtlamaları aşabilecek güce ve yeteneklere sahip. Bu güce ve yeteneklere sahip olduğunu düşünüyorum. Diğer tüm tarafların ona, onun onlara olduğundan daha fazla ihtiyacı var. Ancak ne yazık ki o bu gücü, kötü niyetli davranışları, saldırıları ve ihlalleri engellemek ya da en azından sınırlamak için kullanmıyor.

*Irak Başbakanı aslında Silahlı Kuvvetler Başkomutanı mı?

Evet. Irak Anayasası’na göre Başbakan, Silahlı Kuvvetler Başkomutanıdır. Ama ne yazık ki güvenlik teşkilatlarına sızıldı ve mezhepçilik yapıldı. (Eski Başbakan) Sayın Mustafa el-Kazimi de birkaç gün önce bana bundan bahsetti. Başbakan olduğu sırada Özel Dairenin güvenlik güçlerini, terörle mücadele güçlerini, ordu güçlerini, elit güçleri ve diğer güçleri kontrol edemediğini, fakat bunun onun görevi olduğunu ve ülkeye liderlik etmek için sahip olduğu bu gücü tekeline alması gerektiğini söyledi.

SADDAM'IN MEZARININ YERİ VE ‘CENAZESİNİN KAÇIRILMASI OLAYI’

*Saddam Hüseyin'in mezarının yeri biliniyor mu?

İdam edildiğinde akrabaları ve yakınları, Saddam’ın cenazesinin memleketi Tikrit'te defnedilmek üzere kendilerine teslim edilmesini istediler. O sıra buna onay verilmedi ve ardından bazı hikayeler ortaya atıldı. Dürüst olmak gerekirse ne Saddam’ın cenazesinin Tikrit’e götürüldüğünü ne de direniş grubu ve Baasçıların Saddam’ın cenazesini alıp götürüp sonra geri getirdiklerini teyit edebilirim.

2007 yılında Tikrit'in el-Uca ilçesinde Saddam Hüseyin'e ait olduğu iddia edilen bir kabrin başında Fatiha okuyan Iraklılar (Getty Images)
2007 yılında Tikrit'in el-Uca ilçesinde Saddam Hüseyin'e ait olduğu iddia edilen bir kabrin başında Fatiha okuyan Iraklılar (Getty Images)

*Saddam Hüseyin’in cenazesinin yurt dışına çıkarıldığına dair bir hikaye var mı?

Öyle olduğuna dair bazı haberler çıktı. Saddam'ın kızı Ragad Saddam Hüseyin de böyle düşünüyor.

*Yani Baasçıların Saddam’ın cenazesini yurtdışına çıkardığını mı düşünüyor?

Evet. Böylece (düşmanları) tarafından daha fazla kötü muameleye uğramaması amaçlansa da gerçekte Saddam’ın cenazesine ne olduğunu bilmiyorum.

*Yüksek Federal Mahkeme kararıyla çeşitli seçimlere katılımınız engellendi. Bugün Şarku'l Avsat'a hiçbir yolsuzluk vakasına karışmadığınızı teyit edebilir misiniz?

Sizi hiçbir yolsuzluk vakasına karışmadığıma temin ederim. Ayrıca dürüstlük konularında uzmanlaşmış Soruşturma Mahkemesi karşısına çıktım ve bana yöneltilen tüm suçlamalardan beraat ettim. Şu an hakkımdaki davayla ilgili hukuki bir çalışma var. Yüksek Federal Mahkeme'nin bu haksız, keyfi ve siyasileştirilmiş kararda bana nasıl haksızlık yaptığı, siyasi ve anayasal haklarımı nasıl görmezden geldiği araştırılıyor. Ama Allah'a şükür bana karşı açılmış bir dava ya da hakkımda herhangi bir iddia yok.

*Mele (molla) Mustafa Barzani, sizin kız kardeşinizin kocasıydı. Bu durumda siz de Mesut Barzani'nin dayısısınız doğru mu?

Evet, öyleyim.

*Bana birkaç kelimeyle Mele Mustafa'yı, onun kişiliğini ve rolünün önemini anlatabilir misiniz?

Gerçekten eşi daha olmayan tarihi bir şahsiyetti. Onun şahsiyeti kopyalanamaz. Aramızda akrabalık bağı kurulmasından önce onunla hırslı bir genç olduğum, erken yaşlarda tanıştım. Kral Hüseyin ile olan şahsi ilişkisi sayesinde Ürdün'deki eğitimimi tamamlamama yardımcı oldu. Onunla ilgili anılarım arasında beni okumaya ve okulu bitirmeye teşvik etmesi de yer alıyor. Kültürlü ve eğitimli insanların çabaları olmadan Kürdistan rüyasına ulaşılamayacağını söylerdi. Beni her zaman tevazuyla davranmaya yönlendirirdi. Bizler aşiretlere mensup insanlarız. Bizler alçakgönüllü olmalı, kibirli davranmamalı ve ailemizi temsil etmeliyiz. Çok alçakgönüllü biriydi. Diğer bir özelliği ise son derece realist olmasıydı. Gerçekçi bir insandı. Devrimciydi ama evrimsel bir biçimde.

Saddam Hüseyin sık sık ‘tarih galip gelenler tarafından yazılır’ derdi. Ama bu doğru değil. Zafere ulaşamayan, ancak rolleriyle halkın hafızasına kazınan liderler var. Size böyle birçok liderden bahsedebilirim. Mele Mustafa, sadece Irak Kürtleri arasında değil, aynı zamanda Türkiye, Suriye, İran, Kafkaslar ve diğer yerlerdeki Kürtler arasında da eşsiz bir şahsiyetti. Bir benzeri daha yoktu.

Mesud Barzani ve Celal Talabani’nin, 1992 yılında Mele Mustafa Barzani'nin portresi önünde çekilmiş bir fotoğrafı (Getty)
Mesud Barzani ve Celal Talabani’nin, 1992 yılında Mele Mustafa Barzani'nin portresi önünde çekilmiş bir fotoğrafı (Getty)

*Mele Mustafa, IKBY’yi kurma hayalini gerçekleştiremedi ama bu hayal Mesud Barzani tarafından gerçeğe dönüştürüldü.

Mesud Barzani yönetiminde çalıştınız. Bu deneyimini nasıl değerlendiriyorsunuz?,

Başarılı bir deneyimdi. (Mesut Barzani) liderlik konusunda hiçbir zaman babasının seviyesine ulaşamayacağını biliyor ve her zaman onunla gurur duyuyor. Bununla birlikte IKBY’yi inşa etmek için bizzat çok fazla çaba harcadı, harika işler başardı. Fakat tüm çabalarına rağmen sonuçtan memnun değil. Şu an 70 yaşını geçmiş durumda. Doğum günüyle Kürdistan Demokrat Partisi'nin (KDP) Mahabad'da kurulduğu günün aynı olması oldukça ironiktir.

Aslında merhum Cumhurbaşkanı Mam Celal Talabani başta olmak üzere kimseyi dışarıda bırakmamak için başkalarıyla iş birliği içinde çalışarak bunları inşa etti. Kürtler arasında birliği sağladık. Bağdat'ta yeni düzenin kurulması ve anayasanın, hakların, toprak bütünlüğünün korunması için birlikte mücadele ettik. Daha önce belirttiğimiz gibi şu an IKBY’nin hukuki ve anayasal hakları hedef alınıyor. Bunun yanında kurduklarımızı ve geliştirdiklerimizi nasıl koruyacağımızın mücadelesini veriyoruz. Irak ise hem IKBY hem Iraklılar hem yabancı ziyaretçiler hem de bölge halkları tarafından tanık olunan bir başarı öyküsüdür. Erbil'de, Duhok'ta, Süleymaniye'de on binlerce Sünni, hatta Şii Arap aile bir arada yaşıyor. Çoğu bakanın ve üst düzey güvenlik görevlisinin aileleri, güvenli ve istikrarlı olmasından dolayı IKBY’de yaşıyor.

*Irak'taki Sünnileri gelecekte zorlukların beklediğini düşünüyor musunuz?

Evet. Kendi yurtlarında dışlanmış ve yerinden edilmiş hissetmeye başladılar. Sünni vatandaşların Curf es-Sahar, Bağdat çevresi, Diyala ve diğer bölgelerde kendi mahallelerine dönmeleri halen yasak. Yönetimin kötü olduğu dönemde yaşanan mezhepçi çatışmalar ne yazık ki son zamanlarda arttı. Bazen Sünni bölgelerin kurulması talep edilen öneriler yapılıyor, ancak Irak Anayasası buna izin vermiyor. Bunun Şii yönetime karşı bir tehlike ve tehdit olduğu algısı söz konusu. Bu da eğer Sünni bölgeler kurulursa IKBY’nin de varlığıyla Şiiler için işlerin zorlaşacağı düşüncesinden kaynaklanıyor.

*Sünniler, şu anki mevcut yönetimin bir Şii yönetimi olduğuna mı inanıyor?

Evet. Bu konuda güçlü bir hisleri var. Liderlerden bazıları taraflarla iş birliği yapsa da ne eksik ne fazla tamamen mezhepsel nedenlerden dolayı adaletsizliğe uğradıklarını ve ötekileştirildiklerini hissediyorlar.

*Eskiden ‘Kürtlerin dağlardan başka dostu yoktur’ denirdi. Bu doğru mu?

Hayır, değil. Özellikle Kuveyt Savaşı sonrasında milyonlarca insanın göç etmesiyle ABD’de ve Avrupa'da Kürtlere yardım ve koruma konusunda küresel vicdanın ayağa kalkması sonrası yaşananlar, dağlardan başka dostlarımızın da olduğunu kanıtladı. Ama Kürtlerin en iyi dostu yine Kürtlerdir. Her ülkede başarının temelini Kürtlerin birlik olması teşkil ediyor. Geçmişten kalan siyasi ve partizan anlaşmazlıklar olsa da temel konularda uzlaşıya varabiliriz.

ARAFAT, MÜBAREK, ESED VE SALİH

*Ülke kurma hayali olan iki adam vardı. Bunlardan biri Yaser Arafat, diğeri Mesut Barzani’ydi. Siz ikisini de tanıyorsunuz. Ortak özellikleri var mıydı?

Evet, ikisini de tanıyorum. Aralarında dikkatimi çeken ortak özelliklerden biri ulusal ve kurtuluş hareketlerinin temel ilkelerine olan bağlılıklarıydı. Tüm zorluklara, koşullara, yerinden edilmeye ve istismara rağmen umutları hep canlıydı. Bu hayalin gerçekleşeceğine dair umutlarını hiç kaybetmediler.

Hüsnü Mübarek, Zebari’ye toplantılarından birinde ABD’lilere güvenmemesini söyledi (Getty Images)
Hüsnü Mübarek, Zebari’ye toplantılarından birinde ABD’lilere güvenmemesini söyledi (Getty Images)

*Aralarında yakın bir ilişki var mıydı?

Aralarında çok yakın ve şahsi bir ilişki vardı. Sayın Mesut Barzani'nin 1979 yılında Viyana'da suikast girişimine uğramasından sonra merhum Yaser Arafat’ın ve Fetih Hareketi’nin (El Fetih), onun Tahran'a nakledilmesini kolaylaştırmak için yardım ettiklerini hatırlıyorum.

*Ona pasaport mu verdi?

Hem pasaport verdi hem de koruma sağladı.

*Yaser Arafat'ın Lübnan ve Yemen pasaportu verme yetkisi vardı, değil mi?

Aynı zamanda Tunus pasaportu verme yetkisi de vardı. Bu gizli mücadelenin bir parçasıydı. Hayatta kalmanın ve çalışmaları sürdürmenin bir gereği olan bu tür sorunlarla hepimiz uğraştık.

*Hiç başka bir ülkenin pasaportunu ve takma ad kullandınız mı?

Libya, Güney Yemen ve Suriye pasaportlarını kullandım.

*Arap liderlerden herhangi biriyle yaşadığınız istisnai bir olay var mı?

Vallahi çoğuyla böyle olaylar yaşadım. Mesela Kuveyt’in merhum emiri Şeyh Sabah el-Ahmed’le. Aramızda harika bir ilişki vardı. Cömert biriydi. Fazilet sahibi ve asil bir şeyh ve Arap diplomasisinin emiriydi. Irak'ın Kuveyt'e ödemesi gereken bir tazminat meselesi vardı. Çok para ödedik ve bir noktada zorlandık. Taksitlerden birinin ödenmesi gerekiyordu. Ben de yanına gittim, ödemeyi yapmaya çalışacağımızı söyledim. Ona, “Sayın Emir, taksitleri bu yıl bizim için erteleyebilir misiniz ya da bu taksiti ödemekten muaf tutabilir misiniz?” diye sordum. Ardından “Biz Kuveyt'in bağımsızlığına, haklarına ve tüm yükümlülüklerimize inanan yeni bir yönetimiz” dedim. O da bana, “Yani Sayın Bakan karşınızda ‘bilmediği yerden para almak istemiyorum’ diyen biri var” dedi.

(Eski) Katar Emiri Şeyh Hamed bin Halife Al Sani ile de böyle bir olay yaşadım. Libya'da merhum Muammer Kaddafi'nin başkanlığını yaptığı konferanslardan birinde Irak’ın temsilcisiydim. Dönemin cumhurbaşkanı ve başbakanı konferansa katılmamıştı. Ben de Irak'ın Bağdat'ta bir Arap zirvesine ev sahipliği yapma hakkına sahip olduğunu savunuyor ve destekliyordum. Merhum Kaddafi ise ülkenin işgal altında olduğu şeklinde birtakım gerekçelerle buna güçlü şekilde karşı çıkıyordu.

Bunun Irak’ın hakkı olduğunu ve bunun için onların yardımını istediğimi ısrarla belirttim. Kuveyt Emiri, merhum Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE)  ve Ürdünlü temsilcileri beni destekledi. Hepsi ayağa kalktı ve Irak'ın Arap Birliği'nin kurucu ülkelerinden biri olarak buna hakkı olduğunu, artık hükümetinin kurulduğunu ve istikrara kavuştuğunu söylediler. Ancak Irak’taki yabancı askeri üslerle ilgili bir anlaşmazlık söz konusuydu. Ben de ABD’nin Irak’taki askeri varlığının anayasaya uygun olduğunu ve başka Arap ülkelerinde de bu tür üslerin bulunduğunu söyledim. Bu durumda neden suçun sadece bize yüklendiğini sordum.

Rahmetli Kuveyt Emiri Şeyh Sabah, “Vallahi benim ülkemde ABD üssü yok. Sadece Fransa’nın ve İngiltere’nin üsleri var” dedi. Ardından Şeyh Hamad, “Biz de ABD’nin el-Udeyid Hava Üssü ve Salimiyye Üssü’nde askeri varlığı var” dedi. Bunun üzerine Kaddafi, “Yani tüm Arap ulusu işgal altında ve bizim bundan haberimiz yok öyle mi?” diye çıkıştı.

Şeyh Hamad yanıma geldi ve bana, “Sayın Bakan size bir soru sormak istiyorum? Burada tartışma cesaretini nereden buldun?” diye sordu. Ona, ülkem için bir davam olduğunu ve bu yüzden ülkemi savunduğumu söyledim. Bana, “Peki, Irak’a ne oldu? Irak bilimin, medeniyetin, kültürün beşiğiydi” dedi. Ben de ona “Bunun için sadece kendimizi suçlayabiliriz. Ülkemize ve kendimize saygı duymuyoruz, dolayısıyla ne yazık ki böyle oldu” dedim.

*Mısır’ın eski Devlet Başkanı Mübarek size ABD’liler hakkında ne anlattı?

Bana onlara güvenmememi söyledi. Ben de ona “Ama başka kimse yok” dedim. Esprili biriydi. Arap Birliği toplantıları için Mısır'a her gittiğimde, merhum (İstihbarat Şefi) Ömer Süleyman ya da dönemin Dışişleri Bakanı Sayın Ahmed Ebu Gayt aracılığıyla ikili görüşme talebinde bulunurdum. O da bana hemen randevu verirdi. Irak'ı çok ama çok seviyordu. 1967 Arap-İsrail Savaşı sırasında Habbaniye nahiyesinde görev yapmıştı. Irak’ın Enbar ilinde yer alan Habbaniye’deki askeri üste görevliydi.

*Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed'le aranızda böyle bir olay geçti mi?

Bana karşı saygılıydı. Birbirimize saygı duyuyorduk. Kendisiyle birçok kez bir araya geldim. Bir keresinde onunla görüşmek üzere Kasiyun Dağı'ndaki Halk Sarayı'na gittim. Beni orada kabul etti. Yanında (eski Başkan Yardımcısı) Faruk eş-Şara da vardı. Rahmetli (eski Dışişleri Bakanı) Velid el-Muallim'in orada olup olmadığını şu an hatırlayamıyorum. Ona, “Sayın Devlet Başkanı bu radikaller, cihatçılar ve teröristlerin hepsi Şam Uluslararası Havaalanı ya da kara sınırından (Irak’a) geliyorlar. Şiilere ve Sünnilere ait yerleri havaya uçuruyorlar. Vatandaşları öldürüyorlar. Güvenlik hizmetlerinin gücünü ve sayılarının çok olduğunu biliyoruz” diye şikâyette bulundum.

Bana, bunun kendileriyle ilgili olmadığını söyledi. Güçlü güvenlik birimleri olduğunu, ancak buna karışmalarına izin verilmediğini, bu yönde talimatların olduğunu söyledi. Elimizde delil ve bilgi olduğunu belirterek “Güvenlik teşkilatlarından gelen veriler, bunların çoğunun sizin aracılığınızla (Irak topraklarına) girdiğini gösteriyor” dedim. O da bana, “Biz bir Arap ülkesiyiz, buraya gelen her Arap vatandaşına vize uygulamıyoruz, belki bunu kullanıyorlardır” yanıtını verdi.

Bunun üzerine kendisine şunları söyledim:

“Sayın Başkan, Şam'da birkaç yıl yaşadım. Suriye devletinin ve güvenlik birimlerinin nasıl çalıştığını biliyorum. Ben Suriye ve Kamışlı üzerinden Kuzey Irak'a, Irak Kürdistanı'na heyetler ve gazeteci grupları getiriyordum, sizin Dışişleri Bakanınızın bundan haberi yoktu.”

O da bana, “Maşallah ülkemi benden daha iyi tanıyorsun” dedi.

*Yemen’in eski Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih nasıl biriydi?

Çok naif biriydi. Çeşitli zirvelerde ve toplantılarda aramızda dostane bir ilişki oluştu. Bu benim için bir iftihar kaynağıydı. Onu birçok kez ziyaret ettim. Bir keresinde dargın bir ifadeyle bana “Sizler Amerikan tankları üzerinde geldiniz, ülkeniz bağımsız değil” dedi.

Ben de ona şunları söyledim:

“Sayın Cumhurbaşkanı, Saddam'la karşı karşıya geldiğimizde yanımızda ABD güçleri yoktu, tek başımızaydık. Üzgün de değillerdi. 1991 ayaklanmasında 15'e yakın ilde halk Saddam'a karşı ayaklandığında ABD’liler Saddam adına ayaklanmaya müdahale etti. ABD’lilerin bize yardım ettiği doğru ama bu savaşta sizinle temas halindeydiler. Saddam'a karşı Amerikan savaş uçaklarının çoğu Arap ülkelerindeki üslerden havalandı.”



İran savaşının gölgesinde Bağdat’ta yeni güç dengesi: Milis gruplar arasında bölünmüş sadakat ve rekabet

Ülkenin batısında devriye gezen bir motosikletli Halk Seferberlik Güçleri üyesi (Halk Seferberlik Güçleri internet sitesi)
Ülkenin batısında devriye gezen bir motosikletli Halk Seferberlik Güçleri üyesi (Halk Seferberlik Güçleri internet sitesi)
TT

İran savaşının gölgesinde Bağdat’ta yeni güç dengesi: Milis gruplar arasında bölünmüş sadakat ve rekabet

Ülkenin batısında devriye gezen bir motosikletli Halk Seferberlik Güçleri üyesi (Halk Seferberlik Güçleri internet sitesi)
Ülkenin batısında devriye gezen bir motosikletli Halk Seferberlik Güçleri üyesi (Halk Seferberlik Güçleri internet sitesi)

“Düşeceksen bir meteor gibi düş.” Bu ifade, Bağdat’taki Yeşil Bölge içinde yer alan bir duvara yazılmış durumda. Yazının yanında, yüzleri belli olmayan, miğferli ve tüfek taşıyan savaşçıların yer aldığı bir duvar resmi bulunuyor. Figürler, farklı cephelerde çatışmaya hazır bir halde tasvir ediliyor.

Bu duvar yazısının, Bağdat’taki hükümet binalarına giden yollardan geçen üst düzey yetkililer ve subaylar tarafından görüldüğü, aralarında Halk Seferberlik Güçleri (Haşdi Şabi) içindeki bazı milis liderlerinin de bulunduğu belirtiliyor. İran-ABD savaşının üzerinden yaklaşık iki ay geçerken, gözlemler birçok aktörün ‘düşen bir meteor’ olmak istemediğine işaret ediyor.

Savaşın bir gün öncesinde Bağdat’ta temaslarda bulunmaya çalışan gazetecilerin karşılaştığı tablo da yoğun bir hareketliliğe işaret ediyordu. Görüştükleri Iraklı yetkililerin ‘acil’ toplantılarla meşgul olduğu, bazı bakanlık çalışanlarının ise ‘olası alarm durumu’ üzerine değerlendirmelere katıldığı aktarıldı. Bu durumun, özellikle Göç ve Yerinden Edilmişler Bakanlığı içinde ciddi bir uyarı olarak görüldüğü ifade edildi.

28 Şubat 2026 sabahı Bağdat, Tahran’daki hava saldırılarının etkisiyle sarsıldı. Akşam saatlerinde İran Dini Lideri Ali Hamaney’in cansız bedenine ait olduğu öne sürülen bir fotoğrafın, Koordinasyon Çerçevesi liderlerinin telefonlarına ulaştığı bildirildi. Ardından Bağdat’ta son derece olağan dışı bir gece yaşandı.

vfrbtrg
Mart 2026’da göstericilerin Yeşil Bölge’ye girmeye çalıştığı sırada İran bayrağı taşıyan bir gösterici (Şarku’l Avsat)

Kentte, Tahran’la ittifak halindeki iki farklı siyasi-militer hattın belirgin biçimde karşı karşıya geldiği görülüyor. Bu grupların, yıllardır sessiz kalan hesaplaşmaları yeniden açmaya hazırlandıkları ya da 2003’ten bu yana defalarca tekrar eden siyasi doğum ve yeniden yapılanma döngüsünün yeni bir aşamasına girdikleri değerlendiriliyor.

Bunlar gerçekten Hamaney’e sadık mı?

Savaşın ikinci gününde Yeşil Bölge tam bir alarm durumuna geçti. Sokaklar kapatıldı, bariyerler kuruldu, kontrol noktaları artırıldı ve güvenlik güçleri hükümet bölgesine giriş izni olmayan kişileri tek tek denetlemeye başladı. Resmî bir sokağa çıkma yasağı ilan edilmemiş olsa da şehirde fiilen gayriresmi bir hareket kısıtlaması hissi hâkimdi.

Akşam saatlerinde Kays el-Hazali liderliğindeki Asaib Ehli’l Hak Hareketi, İran Dini Lideri Ali Hamaney için bir anma töreni düzenledi. Bağdat’ın merkezindeki Cumhuriyet Köprüsü yakınında toplanan onlarca kişi, konvoylar eşliğinde etkinliğe katıldı. Iraklı siyasetçiler, bürokratlar ve silahlı gruplar içinde yaygın olarak kullanılan Chevrolet Tahoe araçlardan oluşan araç konvoyları dikkat çekti. Göstericiler, Özgürlük Anıtı’nın altında Hamaney’i anan pankartlar taşıdı; çevreleri güvenlik güçlerince sarılmıştı ve herhangi bir çatışma yaşanmadı.

Köprü üzerindeki trafik ise olağan seyrinde devam etti. Araçlar Yeşil Bölge’nin doğu girişine doğru akışını sürdürürken, yalnızca sınırlı sayıda medya mensubu anma törenine katılanlarla röportaj yapıyordu.

2019 yılında aynı bölgede, yolsuzluk ve Bağdat’taki İran etkisine karşı ‘İran dışarı!’ sloganlarıyla düzenlenen protestolarda yüzlerce kişi hayatını kaybetmiş veya yaralanmıştı. Aradan geçen yedi yıl ve savaşın üzerinden kırk gün sonra, o dönemin protestocularının bir kısmının bugün iktidar bloğuna dahil olduğu görülüyor.

Yeşil Bölge’ye yaklaşık dört kilometre mesafede ise tamamen farklı bir tablo vardı. Kalabalık gruplar güvenlik bariyerlerine doğru ilerliyor, ABD Büyükelçiliği’ne ulaşmaya çalışıyordu. Bazı göstericilerin gözyaşları içinde olduğu, çevredekilere bakarak ‘yas tutmayanlara’ tepki gösterdikleri gözlendi.

İlk bakışta kendiliğinden gelişmiş bir protesto izlenimi veren eylemde hem öfke hem korku hâkimdi. Güvenlik güçlerinin kurduğu bariyerlere taş atan gruplar ile tazyikli su araçları karşı karşıya geldi. Bazı göstericiler İran bayrakları taşırken, kalabalık ABD Başkanı Donald Trump’a yönelik ‘liderin katili’ sloganları attı.

Kalabalığın bir noktasında büyük bir iş makinesi bariyerlere doğru ilerledi; ardından siyah duman ve gaz bulutları içinde çatışmalar şiddetlendi. Güvenlik güçleri göz yaşartıcı gaz ve gerçek mermi kullandı. İş makinesi beton engellere çarparak durdu ve ilerleyemedi; bu da sloganların daha da sertleşmesine yol açtı.

Bir gösterici, ABD Büyükelçiliği’ne giden yolun açılması halinde ne yapacağını soran gazeteciye “Bilmiyorum, önemli değil. Gerekirse kendimi bir tankın önüne atarım” yanıtını verdi. Sözlerine, “Liderimizi öldürdüler. O bizim velimizdi, bunun ne anlama geldiğini biliyor musun?” diye devam etti. Gece saatlerinde yetkililer, protestocular ve güvenlik güçleri dahil onlarca kişinin yaralandığını açıkladı.

Oysa günler önce aynı taraflar, hükümet ve silahlı gruplar, aynı siyasi cephede yer alıyordu. Protestoların iki farklı köprüde toplanan grupları da Hamaney’in ölümünden önce benzer bir hatta duruyordu.

İran’a bağlı grupların kontrol ettiği bu iki ana hattın Bağdat’taki kamusal alanı büyük ölçüde domine ettiği görülürken, bazı Iraklı Şiiler savaşın İran etkisini eleştirmek için bir fırsat olduğunu düşünüyordu. Ancak aktivistlere göre bu sesler korku kampanyalarıyla bastırıldı.

Savaş sürecinde İran’a yakın isimler, Irak’ta muhaliflerin yargılanması çağrısında bulundu. Sosyal medyada bu kişilere yönelik şikâyetler yayılırken, bazıları güvenlik güçlerince gözaltına alındı, ancak mahkemelerin bu dosyalara henüz resmi bir işlem yapmadığı bildirildi. Bunun yanında bazı sosyal medya kullanıcılarının, muhaliflerin fotoğraflarını paylaşarak “Hesap günü gelecek” ifadesini kullandığı görüldü.

Sahada ise Irak İslami Direnişi olarak bilinen yapı altında faaliyet gösteren silahlı gruplar, Hamaney’in ölümünün ardından ilk saatlerden itibaren çok sayıda saldırı düzenledi. ‘Direniş’ adı, hem İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) hem de Irak’taki milis gruplar tarafından saldırıların gerçek faillerini gizlemek için kullanılan bir şemsiye kavram olarak değerlendiriliyor. Bu süreçte birçok milis liderinin ise kendilerini devlet yapısına entegre etme ve silahların devlet kontrolünde toplanması yönündeki taahhütleri nedeniyle hassas bir denge üzerinde hareket etmek zorunda kaldığı belirtiliyor.

Bir silahlı grup lideri, savaş boyunca militanlarının ABD hedeflerine ve Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ne (IKBY) yönelik saldırılara katılıp katılmadığından emin olmadığını ifade ediyor. Ancak bu belirsizliğin gerçek bir bilgi eksikliğinden mi yoksa kasıtlı bir muğlaklıktan mı kaynaklandığı netlik kazanmış değil.

dfvfdev
Bağdat yakınlarındaki bir tarım bölgesinde konuşlanmış Halk Seferberlik Güçleri mensupları (Halk Seferberlik Güçleri internet sitesi)

Iraklı, Batılı ve güvenlik çevrelerinden isimlerle yapılan görüşmelerde, milis liderleri ile DMO’nun bu grupların devlet kurumları ile gayriresmi yapılar arasında nasıl hareket ettiğini nasıl koordine ettiği anlaşılmaya çalışıldı. Savaşın ise Irak’taki İran nüfuzunun karanlıkta kalan alanlarını daha görünür hale getirdiği değerlendiriliyor.

Farklı analizlere göre bu yapıların yönetim mekanizması konusunda çeşitli varsayımlar bulunuyor. Ancak genel kanı, İran’ın Irak hükümeti içindeki aktörler ile kendi kontrolü dışındaki silahlı gruplar arasında belirleyici bir ‘omurga’ rolü oynadığı yönünde. Bu iki alan arasında ise kaynaklar ve nüfuz üzerinde giderek sertleşen ve zaman zaman ölümcül boyutlara ulaşabilen bir güç mücadelesi yaşandığı ifade ediliyor.

Feodal nitelikteki milisler

Aracın, Bağdat’ın güneyindeki geniş tarım arazilerinden birinde küçük bir nehir kıyısındaki toprak yol boyunca yavaşça ilerlediği görülüyor. Ufka kadar uzanan manzara, kırılmış tuğla yığınları ve inşaat malzemeleriyle dolu bir kırsal alanı ortaya koyuyor.

Bölgede yaşayanlar, on yıllar boyunca bu topraklarda tahıl ve sebze yetiştirerek ürünlerini devlet ya da yerel pazarlara satıyordu. Bir kısmı 1960’larda başlatılan tarım reformu programlarından faydalanmıştı. Ancak bu düzen, 1980’lerdeki İran-Irak Savaşı ile birlikte zayıfladı ve 2003’teki ABD işgalinin ardından giderek çökmeye başladı.

Bağdat’ın güneyinden 70 yaşındaki bir kanaat önderi, bölgedeki mevcut durumu ‘şiddetli bir biçimde feodal düzene dönüş’ olarak tanımlıyor. Ona göre sahada yeni bir toprak sahipleri sınıfı ortaya çıkmış durumda ve bu durum yalnızca mülkiyet anlaşmazlıklarından ibaret değil; görünmeyen bir güç, kaynaklar üzerinde kontrol sağlıyor.

Yaşlı adam, yaklaşık yedi yıl önce kaybettiği ve Bağdat ile Babil arasındaki geniş arazileri kapsayan topraklarına nasıl el konulduğuna dair ayrıntılardan kaçınsa da, farklı kaynaklar süreci ‘silahlı grupların etkisi altında yürütülen bürokratik bir dolandırıcılık ağı’ olarak tanımlıyor.

Bölgedeki bazı kaynaklar, bu arazilerin ‘yatırım alanı’ görünümü altında silahlı gruplara ait tesislerin gizlendiği bir yapıya dönüştüğünü belirtiyor. Aynı kaynaklara göre bu gruplar, son savaşla birlikte daha gergin ve kuşkucu bir tutum sergilemeye başladı.

Şii bir milis lideri, süreci ‘Hizbullah’ın Lübnan’ın güneyinde geri çekildiği her karış alanın Irak’ta kilometrelerle telafi edilmesi’ şeklinde yorumluyor.

Ancak bu genişleme süreci, milis gruplar arasında zaman zaman çatışmalara da yol açıyor. Kontrol ve nüfuz değişimleri çoğu zaman küçük ölçekli gerilimleri ya da doğrudan silahlı çatışmaları tetikliyor. Temmuz 2025’te Bağdat’ın güneyindeki Dura bölgesinde bulunan Tarım Müdürlüğü’ne yeni bir müdür atanmasını engellemek isteyen bir grubun baskını sırasında çıkan çatışmada bir polis, bir sivil ve Ketaib Hizbullah mensubu bir kişi hayatını kaybetti. Olayın, aslında silahlı gruplar arasında nüfuz devri sürecinin bir parçası olduğu değerlendiriliyor.

Hükümet, olayın ardından ilgili kurum yöneticisinin sahte arazi sözleşmeleri düzenleyerek çiftçilerin arazilerini elinden almakla suçlandığını ve görevden alındığını açıkladı.

Resmî açıklama belirli bir çerçeve sunsa da, farklı kaynaklara göre Tarım Müdürlüğü’ndeki çatışma, aylar süren daha geniş bir siyasi ve ekonomik güç paylaşımı mücadelesinin son halkasıydı. Bir kaynak, durumu ‘milisler arasında kaynak yönetimi mücadelesi’ olarak tanımladı.

Benzer gerilimler daha önce de yaşanmıştı. 2020’den bu yana Irak’taki tüm silahlı grupları çatısı altında toplayan Halk Seferberlik Güçleri, eski DEAŞ karşıtı savaşçılar arasında öne çıkan bazı milis liderlerini gözaltına almış ve Bağdat’taki ofislerini kapatmıştı. Bunlar arasında Horasani Tugayı, Ceyş el-Muhtar ve bazı diğer grupların liderleri de bulunuyordu. Ayrıca, Bağdat ile Beyrut arasında finansal ve lojistik ağlar kurduğu iddia edilen bazı isimlerin de yasa dışı faaliyetlerle suçlandığı belirtiliyor.

frbrtb
Halk Seferberlik Güçleri kampında eğitim gören keskin nişancılar (Halk Seferberlik Güçleri internet sitesi)

Irak’ın farklı bölgelerinde yaşanan çiftlik yangınları, hastane ve iş yeri saldırıları ya da küçük ölçekli sabotajlar ise güvenlik kaynaklarına göre çoğu zaman silahlı gruplar arasındaki rekabetin dolaylı yansımaları olarak görülüyor.

Şii bir milis lideri, bazı grupların DMO adına finansal araç gibi çalıştığını, ancak elde ettikleri kaynaklar belirli sınırları aştığında sistem içinde cezalandırıldıklarını ve tasfiye edildiklerini öne sürüyor.

Ortadoğu’daki silahlı yapılar üzerine çalışan Amerikalı araştırmacı Nick Gaszeti ise Irak’taki milisler arasında zaman zaman ortaya çıkan çatışma ve tutuklamaların iki temel nedene dayandığını belirtiyor: kaynaklar üzerindeki yoğun rekabet ya da DMO’nun kontrolünü aşan kişi ve gruplara uyguladığı disiplin mekanizmaları.

Genişleme idaresi

Bu grupların bazı liderleri, DMO’ya karşı isyancı olarak değerlendiriliyor. Buna örnek olarak, Ebu’l Fazl el-Abbas grubunun lideri olan Evs el-Hafaci gösteriliyor. El-Hafaci, DEAŞ’a karşı Selahaddin ve Anbar vilayetlerindeki çatışmalarda yer almış olsa da zamanla Tahran’a yönelik söyleminin sertleştiği ifade ediliyor.

Halk Seferberlik Güçleri’ne bağlı bir güç, Temmuz 2019’da el-Hafaci’yi gözaltına almış ve Bağdat merkezindeki ofisini kapatmıştı. Dört ay sonra serbest bırakılan el-Hafaci, tutuklanmasının gerekçesinin Irak’taki İran projesini eleştirmesi ve Ekim 2019 protestolarında genç göstericilerin öldürülmesine karşı çıkması olduğunu açıklamıştı.

Fransa Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi’nden (CNRS) araştırmacı Hişam Davud, milisler arasındaki tekrarlayan gerilimlerin yalnızca nüfuz veya kaynak paylaşımıyla sınırlı olmadığını, aksine bu yapıların iç dönüşüm süreçlerinin bir yansıması olduğunu belirtiyor. Davud’a göre bu gruplar, ‘oluşum’ aşamasından çıkarak devlet ve toplum içinde yeniden konumlanma evresine girmiş durumda. Ancak Davud, özellikle İran’a bağlı milislerin tamamen bağımsız hareket etmediğini ve gerçekliği kendi iradeleriyle şekillendirme kapasitesine sahip olmadığını da vurguluyor.

Eski milletvekili Seccad Salim ise milisler arasındaki çatışmaların anlaşılmasında ekonomik kaynaklar üzerindeki rekabetin belirleyici olduğunu söylüyor. Salim’e göre nüfuz, yalnızca liderlerden ibaret değil; bu yapıların altında çalışan geniş bir ağ bulunuyor. Bu ağ; yerel kanaat önderlerini, aşiret liderlerini, tüccarları ve kamu sektöründeki orta düzey bürokratları da içeriyor. Bu kesimlerin çıkarlarının çatışması ise zaman zaman şiddetli gerilimlere dönüşüyor ve çoğu durumda bu anlaşmazlıklar DMO tarafından çözüme kavuşturuluyor.

DMO, bu rekabeti düzenlerken aynı zamanda Irak’taki genişleme sürecinden ekonomik ve stratejik kazanç da sağlıyor. Bu yapı, İran için önemli bir ‘finansal ağ’ işlevi görürken aynı zamanda bölgesel yayılmayı destekleyecek askeri altyapının kurulmasına da imkân tanıyor.

Söz konusu bölgeler, geçmiş yıllarda farklı ülkelerden gelen milislerin eğitim aldığı kampların yanı sıra füze ve insansız hava aracı depoları, özel hapishaneler, istihbarat merkezleri ve operasyon karargâhlarının kurulması için kullanıldı. Milis liderlerine göre bu tesisler, İran’ın bölgesel nüfuz ağının önemli bir parçasını oluşturuyor.

Bu liderlerden biri, her askeri tesisin çevresinde tarım arazileri, yatırım projeleri ve bazı durumlarda dinlenme tesisleri bulunduğunu, bu alanların milis üyeleri ve onlara bağlı ekonomik çevreler için bir yaşam ve kazanç alanı haline geldiğini ifade ediyor.

Son savaş sırasında bu genişleme modelinin sahadaki etkisi daha görünür hale geldi. Güney ve batı Irak’taki bazı tesislerden füze ve insansız hava aracı (İHA) saldırılarının gerçekleştirildiği, Körfez ülkelerine yönelik çok sayıda saldırının bu bölgelerden koordine edildiği belirtiliyor. Bağdat çevresinden ABD hedeflerine yönelik saldırılar düzenlenirken, kuzeyde Ninova ve Kerkük bölgelerinin de IKBY’ye yakın hedefler için kullanıldığı ifade ediliyor.

Farklı grupların yaşamı... Birleşme tarihi

Savaşın ikinci haftasında Irak’ta parlamento üyeleri, hükümet yetkilileri ve farklı güvenlik kurumlarına bağlı subaylar, İran Dini Lideri Ali Hamaney için düzenlenen anma toplantılarına ve sembolik cenaze törenlerine katıldı. Hamaney, kendi ülkesinde henüz resmi olarak defnedilmemiş olmasına rağmen bu törenler, karşıt aktörlerin doğrudan çatışmadan bir araya gelebildiği nadir alanlar olarak dikkat çekti. Gözlemciler, bu ortamı ‘devlet içine entegre olanlar’ ile ‘direniş hattında bekleyenler’ arasında geçici bir ateşkes ve aynı siyasi gemide bulunma hali olarak tanımlıyor.

Irak’taki kamusal alanda gri alanın giderek ortadan kalktığı ve orta yol görüşlerin ifade edilmesinin zorlaştığı belirtiliyor. X platformunda tanınmış bir blog yazarının aktardığına göre, Bağdat’taki İran Büyükelçiliği’nde düzenlenen bir toplantıda, bir İranlı diplomatın İran lehine yazı yazmayan Iraklı bir aktivisti açıkça azarladığı ifade edildi.

Bu atmosferle paralel olarak, Bedir Örgütü lideri Hadi el-Amiri’nin Güney Irak’taki bir aşiretin mensuplarının saldırısına uğradığı, söz konusu aşiretin ise silahlı gruplarla organik bağlara sahip olduğu ve İran’a bağlılık ağının bir parçası olduğu iddia ediliyor.

Şii milis gruplarının siyasete entegre olmasına rağmen İran nezdinde tamamen kabul görmediği, özellikle savaş sürecindeki karşılıklı hava saldırıları sonrasında Tahran’ın bu yapılara yönelik memnuniyetsizliğinin arttığı belirtiliyor. 17 Mart 2026’da İran Dini Lideri’nin Lübnan’daki ofis yöneticisi Muhammed Esed Kasir’in, Irak’taki Koordinasyon Çerçevesi liderlerinin İran’a destek konusundaki ‘tereddütlü tutumlarını’ eleştirdiği aktarıldı.

Yerel basında yer alan tahminlere göre, Kasım 2025 seçimlerinde silahlı grupların temsilcileri Temsilciler Meclisi’nde 100’den fazla sandalye kazandı. Bu sonuçların ardından hükümet kurma sürecinin oldukça yoğun rekabet ve iç çatışmalarla ilerlediği, milis grupların bakanlık paylaşımları ve üst düzey atamalar üzerinde belirleyici olmaya çalıştığı ifade ediliyor.

Şii bir siyasi lider, milis temsilcilerinin Koordinasyon Çerçevesi içinde tek başına karar alma gücüne sahip olmadığını, ancak kendi çıkarlarına aykırı gördükleri süreçleri kolaylıkla bloke edebildiklerini belirtiyor.

Savaşın, Irak’taki silahlı grupların hem yürütme hem de yasama kurumlarına en geniş ölçekte entegre olduğu dönemle aynı zamana denk geldiği ifade ediliyor. Bu süreç, 2003’te Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinden bu yana en kapsamlı kurumsal entegrasyon olarak değerlendiriliyor.

Milislerin devlete entegrasyonunun ilk büyük adımı ise Haziran 2004’te atıldı. O dönemde ABD’nin Irak’taki sivil yöneticisi Paul Bremer tarafından çıkarılan 91 numaralı karar, milislerin yasaklanmasıyla birlikte devlet yapısına entegre edilmelerine izin verdi. Bu düzenleme, daha sonra İran nüfuzunun güçlendiği ‘gri alanın’ kurumsal temelini oluşturdu.

Bir emekli İçişleri Bakanlığı subayına göre, bu süreçte milisler devlet kurumlarına adeta bir yatırım sözleşmesi yapar gibi giriyor, ancak gerçekte bunun siyasi bir nüfuz sızması anlamına geldiği ifade ediliyor. Subay, “Bir milis grup bakanlığa girdiğinde bu bir ihale gibi görünüyordu, ama aslında sistemin içine yapılan bir siyasi girişimdi” değerlendirmesinde bulundu.

(video)

Birleştirme oyununun sırları

Her yeni entegrasyon dalgasıyla birlikte, resmî çerçevenin dışında yeni uzantıların ortaya çıktığı, böylece iç kurumsal yapı ile silahlı dış aktörler arasında nüfuzun yeniden dağıtıldığı bir döngünün sürdüğü ifade ediliyor. Bu süreç, aynı zamanda rekabetçi bir büyüme dinamiğiyle birlikte zaman zaman gerilim ve çatışmaları da beraberinde getiriyor.

Araştırmacı Hişam Davud’a göre bu grupların bir kısmı 2003 sonrası doğrudan kurulurken, bir bölümü de Mukteda es-Sadr liderliğindeki Sadr Hareketi içinde yaşanan çoklu bölünmelerden ortaya çıktı. Davud, Sadr Hareketi’nin başlangıçta farklı eğilimleri barındıran geniş bir çatı işlevi gördüğünü, ancak zamanla bu yapının parçalanarak bağımsız ve zaman zaman rakip oluşumlara dönüştüğünü belirtiyor.

2005-2010 yılları arasında ilk büyük kurumsal sızma dönemi yaşandı. Bu süreçte Bedir Örgütü ve Mehdi Ordusu gibi yapılar İçişleri Bakanlığı ve kolluk kuvvetleri içinde yer almaya başladı ve aynı zamanda siyasi etkilerini artırdı. Davud’a göre bu dönemde yalnızca ideolojik milisler değil, aynı zamanda yerel karakterli gruplar da ortaya çıktı. Bu yapılar, aşiret bağlarının kayıt dışı ekonomiyle birleşmesi sonucu ‘savaş ekonomisi aktörlerine’ ya da mafyatik örgütlenmelere benzeyen yapılar olarak tanımlanıyor.

‘Devlet içinde devlet’ görünümünün ilk kez belirginleştiği dönem, DEAŞ’ın Irak topraklarının üçte birini ele geçirmesinden önceki yıllara denk geliyor. O dönemde Nuri el-Maliki hükümeti, ABD ile çekilme anlaşması yaparken, aynı zamanda Asaib Ehli’l Hak gibi gruplar yeni silahlı yapılanmalarını kurarak sahada daha aktif hale geldi.

Davud, üçüncü bir milis tipolojisine daha dikkat çekiyor. Buna göre 2011-2014 arasında, özellikle Suriye krizinin de etkisiyle, devlet tarafından desteklenen ve devlet kaynaklarıyla büyüyen yeni silahlı yapılar ortaya çıktı. Bu gruplar devlet dışında değil, devletle paralel şekilde gelişti ve en başından itibaren kamu kaynaklarına bağımlı hale geldi. Bu durum onların daha çok rant ekonomisine dayalı, karar mekanizması açısından ise daha sınırlı bağımsızlığa sahip yapılar haline gelmesine yol açtı.

2014-2017 dönemi ise bu yapıların en büyük meşruiyet kazanımını elde ettiği evre olarak görülüyor. DEAŞ’a karşı savaş, on binlerce kayıp veren milis gruplara hem yasal tanınma hem de siyasi ve toplumsal kabul sağladı. Halk Seferberlik Güçleri çerçevesi altında bu gruplar, ‘devleti kurtaran güç’ olarak konumlandırıldı ve bu durum onlara hem sembolik hem de kurumsal bir meşruiyet kazandırdı.

Son yıllarda ise silahlı grupların devletin neredeyse tüm alanlarına yayıldığı, bakanlıklar, sınır kapıları, ticari sözleşmeler ve yatırım ağları üzerinde etkili hale geldiği belirtiliyor. Üye sayılarındaki artışla birlikte bu yapıların artık yalnızca askeri değil, aynı zamanda ekonomik ve sosyal bir güç haline dönüştüğü ifade ediliyor.

Koordinasyon Çerçevesi destekçileri, milislerin devlet üzerindeki etkisinin abartıldığını savunsa da son savaşın devlet ile milisler arasındaki sınırları büyük ölçüde bulanıklaştırdığı değerlendiriliyor.

Salim, milislerin Irak’taki siyasi yapıyı fiilen yönettiğini ve bunun İran nüfuzunun temel unsurlarından biri olduğunu savunuyor. Ona göre başbakanın uluslararası kabul görmesi bile bu yapısal gerçekliği değiştirmiyor.

Bazı yorumlara göre, milislerin devlet içine yerleşmesi 20 yıl önce başlayan ve giderek büyüyen bir sürecin sonucu. Bu süreçte grupların devletle entegrasyonu arttıkça güçlerinin de büyüdüğü, yani ‘küçük bir kar topunun çığa dönüşmesi’ benzetmesi yapılıyor. Bu yaklaşım, ABD’nin silahlı grupların sisteme entegre edilerek etkilerinin azaltılabileceği yönündeki varsayımının hatalı olduğunu savunuyor.

Bu stratejinin en ileri aşamasının, 2022’de Muhammed Şiya es-Sudani’nin başbakanlığa gelmesiyle birlikte düşünüldüğü ifade ediliyor. Washington’un o dönemde Bağdat’ta silahlı grupların devlet içinde ‘yumuşak bir şekilde kurumsallaştırılabileceği’ beklentisine sahip olduğu belirtiliyor.

Bazı analizlere göre Irak’taki milislerin devlet içine entegrasyonu, DMO için bir başarı hikâyesi olarak görülüyor. Nick Gaszeti’ye göre Irak, milis yapılanmalarının gelişmesi için son derece elverişli bir zemin sunuyor ve bu yapıların devlet kurumlarına entegre edilmesi, DMO için stratejik bir avantaj yaratıyor.

dergrth
Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, Bağdat’ta düzenlenen bir toplantıda Nuri el-Maliki ile Kays el-Hazali’nin arasında duruyor. (Arşiv – AFP)

Gaszeti ayrıca DMO’nun, devlet kurumlarına entegre edilecek kadroları önceden ideolojik ve maddi olarak şekillendirdiğini, böylece bu kişilerin kamu görevlerine girdiklerinde yüksek düzeyde sadakat gösterdiklerini ifade ediyor.

Davud ise bu tabloyu Sudani’nin yükselişiyle birlikte oluşan siyasi denge üzerinden açıklıyor. Davud’a göre bu durum, farklı milis ağlarının ekonomik ve siyasi taleplerini dengeleyebilecek bir güç yapısının ortaya çıkması anlamına geliyor.

Bazı kaynaklara göre bu çıkar dengeleri zaman zaman İran içindeki aktörlere bile baskı unsuru oluşturacak düzeyde mali ve siyasi araçların devreye sokulmasına yol açabiliyor.

Yenilenme... Daha fazla kazanç mı?

Savaş boyunca Yeşil Bölge, çoğu ABD Büyükelçiliği ve hükümet tesislerini hedef alan yüzlerce roket ve İHA saldırısına maruz kaldı. Washington, Temmuz 2025’teki 12 günlük savaş sırasında Sudani hükümetinin olağan çatışma kurallarını koruyacağını beklerken, süreç ‘sert milis yapıları’ nedeniyle iki ülke arasındaki dengelerin bozulduğunu ortaya koydu.

Bu savaşın, Irak’ta devlet dışı aktör olarak görülen silahlı gruplara dair belirsizliği daha da görünür hale getirdiği belirtiliyor. Bu yapılar artık devletin dışında değil, büyük ölçüde içinde konumlanmış durumda. Sudani, son parlamento seçimlerinde yaklaşık 45 sandalye kazanan bir blok üzerinden ikinci dönem için siyasi zemin oluşturmaya çalışıyor. Bu blok içinde İran’a yakın silahlı grupların etkisi dikkat çekiyor.

Sudani’nin liderlik ettiği İmar ve Kalkınma Koalisyonu, farklı siyasi partiler ve milis gruplardan oluşan heterojen bir yapı olarak tanımlanıyor. Bu yapı içindeki aktörler, savaş sürecinde Irak içinde gerçekleştirilen bazı saldırılarla ilişkilendirilen İran yanlısı güçler olarak görülüyor.

Bu grupların hem devlet kurumlarına entegre olup hem de aynı zamanda saldırılar düzenleyebilmesi, ‘çifte yapı’ tartışmalarını yeniden gündeme taşıdı. Farklı açıklamalar olsa da sahadaki tabloya göre bu ikili yapı devam ediyor.

Eski bir Iraklı yetkili, hükümet güçlerinin ABD Büyükelçiliği’ne yönelik bir İHA saldırısından sonra küçük bir hücreyi yakaladığını aktardı. Soruşturma sırasında, bir milis liderinin hükümete ilginç bir talepte bulunduğu ve gözaltındaki kişilerin kendi grubuna bağlı olduğunu ancak saldırıyı kendisinin onaylamadığını söylediği belirtiliyor.

Başlangıçta bazı gözlemler, DMO’nun farklı milis gruplardan oluşan seçkin bir saldırı gücünü doğrudan yönettiğini öne sürüyordu. Ancak daha yakın analizler, özellikle Kudüs Gücü aracılığıyla her milis yapının içinde ayrı hücreler oluşturulduğunu gösteriyor.

Salim’e göre İran, Irak’taki her milis yapıyı ayrı ayrı yönetiyor ve her yapının içinde doğrudan Tahran’a bağlı hücreler bulunuyor. Salim, İran’ın Lübnan’daki Hizbullah ya da Yemen’deki Husi hareketini daha merkezi bir yapı üzerinden yönettiğini, ancak Irak’ta daha parçalı ve çok katmanlı bir model uyguladığını belirtiyor.

Nisan 2025’te bazı Şii milis gruplarının, DMO’nun ABD ile doğrudan çatışmadan kaçınmak için ağır silahların devredilmesini de içeren talimatlar ilettiğini açıkladığı belirtiliyor. Mart 2026’da ise bazı grupların ABD Büyükelçiliği’ne yönelik saldırıların durdurulmasını içeren bir ateşkesi kabul ettiği ifade ediliyor.

Ancak sahadaki gizli hücre yapıları nedeniyle, milis liderlerinin yaptığı anlaşmaların sahadaki tüm unsurları bağlamadığı, bu nedenle siyasi mutabakatlar ile fiili eylemler arasında fark oluştuğu değerlendiriliyor.

fgbnhyu
Bağdat’ın Yeşil Bölgesi’ndeki bir caddede bulunan isimsiz bir duvar resmi ve slogan (Şarku’l Avsat)

ABD Hazine Bakanlığı’nın nisan ortasında Asaib Ehli’l Hak’ı, Kuzey Irak’taki ABD güçlerine yönelik İHA saldırılarında İran yapımı sistemler kullanmakla suçlayarak yaptırım uygulaması da bu tabloyu güçlendiren bir gelişme olarak öne çıkıyor.

Sudani döneminde siyasi dilini değiştirmeye çalışan Kays el-Hazali’nin, hem söylem hem de örgütsel yapı açısından dönüşüm geçirdiği izlenimi oluşsa da, eski bir ABD Dışişleri yetkilisi bu değişimin ne ölçüde gerçek bir yapısal dönüşüm olduğu konusunda şüphelerini koruyor. Yetkiliye göre bu durum, 2006’da Mukteda es-Sadr çizgisinden ayrılan Hazali’nin siyasi evriminin hâlâ yakından izlenmesini gerektiren bir süreç olduğunu gösteriyor.

Irak Savaşı’nın ertesi günü

Ateşkesin ilan edilmesinden ve Washington ile Tahran arasında sonuçsuz kalan müzakerelerin başlamasından bu yana, ABD’nin Bağdat’taki iktidar yapısını değiştirmeye yönelik sert baskılarını sürdürdüğü belirtiliyor. Ancak Salim’e göre savaş, “Bağdat’ı kimin yönettiğini” açık biçimde ortaya koydu: ‘milisler’. Salim, görüşmelerin İslamabad’daki sonuçlarından bağımsız olarak İran’ın Bağdat’ta belirleyici kazanç elde ettiğini savunuyor.

Buna karşın Davud, savaş sonrası döneme ilişkin daha karmaşık bir tablo çiziyor. Davud’a göre Irak devleti ne tamamen çökecek ne de güçlü ve merkezi bir yapıya kavuşacak; bunun yerine gelir kaynaklarını elinde tutan ancak fiilen farklı güç ağları arasında paylaştırılmış geçişken bir devlet modeli ortaya çıkacak.

ABD’nin baskılarının, Şii siyasi partileri yeni hükümet kurma sürecinde daha kontrollü adımlar atmaya zorladığı, özellikle Halk Seferberlik Güçleri’nin devlet içindeki rolünün sınırlandırılması yönünde bir çabanın bulunduğu ifade ediliyor. Ancak İran’ın bu girişimlere güçlü bir direnç gösterdiği belirtiliyor.

Bu süreç, Koordinasyon Çerçevesi liderleri için kritik bir eşik olarak görülüyor. Söz konusu aktörler, ya artan bölgesel değişkenler içinde yeni bir siyasi anlaşma üzerinden nüfuzlarını korumak ya da silahlı güçlerini muhafaza ederek yeni kazanımlar elde etmeye devam etmek arasında bir seçim yapmak durumunda kalıyor.

Bir Koordinasyon Çerçevesi yetkilisi ise Irak bağlamında ideolojinin tek belirleyici unsur olmadığını, siyasi dönüşümün çıkar ve güç dengeleriyle şekillendiğini ifade ediyor. Bu nedenle Halk Seferberlik Güçleri’nin gelecekteki dönüşümünün, hem pragmatik çıkarları hem de ideolojik bağlılıkları içeren hibrit bir yapıya dönüşeceği değerlendiriliyor.

Davud’a göre ise Irak’taki geleceğin devlet modeli, milis sonrası bir devlet olmaktan ziyade, milis varlığını tamamen ortadan kaldırmak yerine onu siyasi sistem içinde yeniden tanımlayan bir yapıya dönüşecek. Bu modelde devlet, silahlı grupları dışlamak yerine onları yönetilen bir güç alanı olarak sistemin içine dahil edecek.

Bağdat’ta ise mevcut iktidar ittifakı, hem çatışmayı sürdüren hem de silahı bırakmayan ve aynı zamanda siyasi pazarlıklar yürüten bir yapı olarak görülüyor. Bu durum, ABD ile İran arasındaki ‘ne savaş ne barış’ halinin bölgesel yansıması olarak değerlendiriliyor.

Yeşil Bölge’deki ‘kaçınılmaz düşüş’ temalı duvar resmindeki silahlı figürlerin ise kazançlarını korumak için silah taşıyan ancak onu kullanmaktan kaçınan siyasi aktörleri sembolize ettiği yorumları yapılıyor.


Trump’ın başdanışmanı Boulos Şarku’l Avsat’a konuştu: Sudan’da askeri çözüm yok

Massad Boulos’un, geçtiğimiz Şubat ayının ortasında Münih Güvenlik Konferansı’na katılımı sırasında (X hesabı üzerinden)
Massad Boulos’un, geçtiğimiz Şubat ayının ortasında Münih Güvenlik Konferansı’na katılımı sırasında (X hesabı üzerinden)
TT

Trump’ın başdanışmanı Boulos Şarku’l Avsat’a konuştu: Sudan’da askeri çözüm yok

Massad Boulos’un, geçtiğimiz Şubat ayının ortasında Münih Güvenlik Konferansı’na katılımı sırasında (X hesabı üzerinden)
Massad Boulos’un, geçtiğimiz Şubat ayının ortasında Münih Güvenlik Konferansı’na katılımı sırasında (X hesabı üzerinden)

ABD Başkanı Donald Trump’ın Arap ve Afrika işlerinden sorumlu kıdemli danışmanı Massad Boulos, Sudan’daki sahadaki karmaşık tabloya rağmen Washington’ın gerilimi düşürme sürecinin başarı şansına hâlâ inandığını belirterek, yıllardır süren çatışmada “askeri bir çözüm olmadığını” söyledi. Boulos, çatışan taraflara yönelik dış mali ve askeri desteğin durdurulmasının önemini vurguladı.

Boulos, Şarku’l Avsat’a verdiği özel demeçte Sudan’daki gelişmelerin yanı sıra bölgesel dosyalar ve Etiyopya’nın Hedasi (Rönesans) Barajı anlaşmazlığına da değinerek, “Gerilimin azaltılması ve kalıcı bir çözüme ulaşılması için uygulanabilir bir yol var. Bu süreç, tarafların kendilerine sunulan insani ateşkesi ön koşulsuz kabul etmesiyle başlıyor” dedi.

Sudan’daki tüm tarafların yükümlülüklerini yerine getirmesi gerektiğini ifade eden Boulos, “Düşmanlıkların sona erdirilmesi, insani yardımların tam, güvenli ve engelsiz şekilde ulaştırılması gerekiyor. İnsani yardımlar konusunda hiçbir ön koşul veya siyasallaştırma olmamalı” diye konuştu.

Gerçek bir ateşkes ilerlemesinin neden geciktiğine ilişkin soruya ise Boulos, “Sorumluluk Hem Hızlı Destek Kuvvetleri’nin hem de Sudan ordusunun omuzlarında. Tarafların insani ateşkese ulaşması ve buna bağlı kalması, vahşetin sona ermesi ve Sudan halkının yaşadığı büyük acıların hafifletilmesi için gerekli” yanıtını verdi.

Boulos, Suudi Arabistan, Mısır, ABD ve BAE’den oluşan dörtlü grubun müzakere edilmiş bir çözüm ve uygulanabilir bir siyasi yol konusunda hemfikir olduğunu belirterek, “Herkes Sudan’daki bu vahşetin sona ermesini ve istikrarın sağlanmasını istiyor. Çünkü sürdürülebilir bir askeri çözüm yok” ifadelerini kullandı.

dscfdebfd
Boulos’un, geçtiğimiz Nisan ayının ortasında Berlin’de Sudan’daki insani krizi ele almak üzere düzenlenen konferansa katılımı sırasında (X hesabı üzerinden)

ABD’li yetkili ayrıca, çatışan taraflara sağlanan dış mali ve askeri desteğin kesilmesinin önemini yineleyerek, “Hem Hızlı Destek Kuvvetleri hem de Sudan ordusu çatışmaları durdurmalı, insani yardımların ülkenin tüm bölgelerine engelsiz ulaşmasına izin vermeli, sivilleri korumalı ve kapsayıcı bir diyaloga dayalı kalıcı müzakere edilmiş barış için adım atmalı” dedi.

Hedasi Barajı

Boulos, 20 Nisan’da Kahire’ye giderek Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ile görüştü. Görüşmede Etiyopya’nın Hedasi Barajı krizi de ele alındı.

Boulos, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Başkan Trump’ın Ocak 2026’da ABD’nin Mısır ile Etiyopya arasında Hedasi Barajı konusunda “sorumlu ve nihai bir çözüme ulaşılması” için yeniden arabuluculuğa hazır olduğunu dile getirdiğini söyledi.

ervfrbvf
Mısır Cumhurbaşkanı’nın, geçtiğimiz 20 Nisan’da Trump’ın kıdemli danışmanı ile gerçekleştirdiği görüşme sırasında (Boulos’un X hesabı üzerinden)

ABD’nin Nil Nehri konusunda tüm tarafların ihtiyaçlarını dikkate alan diplomatik bir çözümü desteklediğini belirten Boulos, “Kapsamlı bir anlaşmaya ulaşmanın mümkün olduğuna inanıyoruz. Bunun müzakere edilmesi ve sonuçlandırılması için destek vermeye hazırız” dedi.

Mısır, 2024 yılında Etiyopya ile yıllardır süren Hedasi Barajı müzakerelerini, Kahire’nin açıklamasına göre “Etiyopya tarafında siyasi irade eksikliği” nedeniyle durdurmuştu. Addis Ababa ise barajın “kalkınma amacı taşıdığını ve aşağı kıyıdaş ülkelere zarar vermeyi hedeflemediğini” savunuyor.

Doğu Kongo krizi

Sudan ve Etiyopya dosyalarının yanı sıra üçüncü yılına giren Doğu Kongo’daki gerilim de gündemde yer aldı. Washington bölgede tansiyonu düşürmek için önemli bir rol oynuyor.

Boulos, “Şiddetli çatışmayı sona erdirme imkânı var” diyerek, Trump’ın Demokratik Kongo Cumhuriyeti ile Ruanda arasında “tarihi bir barış anlaşması” imzalandığını açıkladığını hatırlattı.

“Bu anlaşma, 30 yıldır süren inanılmaz derecede şiddetli çatışmayı sona erdirecek bir barış yolu sunuyor. Hiçbir şey kolay değil” diyen Boulos, Katar’ın ABD ve diğer taraflarla birlikte çatışmanın sona erdirilmesinde oynadığı role teşekkür ettiklerini ifade etti.

Afrika Birliği, Togo ve İsviçre’nin de müzakereleri destekleme konusunda önemli roller üstlendiğini belirten Boulos, ABD’nin Doğu Kongo’daki devam eden şiddetten büyük endişe duyduğunu ve bölgesel ortaklarla ateşkesi güçlendirmek için yakın çalıştığını söyledi.

Boulos, “Ruanda’nın M23 hareketine verdiği desteği sona erdirmesi ve Washington anlaşmaları uyarınca Doğu Kongo’dan çekilmesi gerekiyor” dedi.

Diplomatik çabaların sürdüğünü belirten ABD’li yetkili, “Tarafların yükümlülüklerini yerine getirmesini sağlamak için elimizdeki tüm araçları kullanmayı sürdüreceğiz. Devam eden diplomatik görüşmelere ilişkin başka yorumumuz yok” ifadelerini kullandı.

İran savaşı

Trump’ın Arap ve Afrika işlerinden sorumlu kıdemli danışmanı Boulos, İran’a yönelik sert eleştirilerde bulunarak Washington’ın tutumunda geri adım olmadığını, özellikle de İran’ın nükleer silah edinmesine karşı olduklarını vurguladı.

Boulos, “İran, dünyada devlet düzeyinde terörizmin bir numaralı destekçisidir. Hizbullah, Hamas, Husiler, Taliban, El Kaide ve diğer terör ağlarını destekliyor” dedi.

İran Devrim Muhafızları’nın ABD ve Avrupa Birliği dâhil birçok ülke tarafından yabancı terör örgütü olarak sınıflandırıldığını belirten Boulos, İran rejimindeki bazı isimlerin de terörist olarak tanımlandığını söyledi.

ABD’nin Tahran konusundaki pozisyonunun değişmediğini ifade eden Boulos, “Amerikan tutumu açık ve nettir: İran’ın nükleer silah sahibi olmasına izin verilemez” diye konuştu.

Şubat ayının sonunda İsrail ve ABD, İran’a karşı savaş başlatmış, ardından Washington 8 Nisan’da yürürlüğe giren bir ateşkes ilan etmişti. Pakistan’ın arabuluculuğunda yürütülen süreç, dünya ekonomilerini etkileyen çatışmanın tamamen sona erdirilmesini hedefliyor.


İbrahim Akil başta olmak üzere İsrail’in Lübnan’da öldürdüğü Rıdvan Gücü komutanları kimler?

7 Mayıs 2026 Çarşamba akşamı düzenlenen saldırının ardından, Beyrut’un güney banliyösünde İsrail hava saldırısıyla yıkılan binanın enkazında arama yapan kurtarma ekipleri (AP)
7 Mayıs 2026 Çarşamba akşamı düzenlenen saldırının ardından, Beyrut’un güney banliyösünde İsrail hava saldırısıyla yıkılan binanın enkazında arama yapan kurtarma ekipleri (AP)
TT

İbrahim Akil başta olmak üzere İsrail’in Lübnan’da öldürdüğü Rıdvan Gücü komutanları kimler?

7 Mayıs 2026 Çarşamba akşamı düzenlenen saldırının ardından, Beyrut’un güney banliyösünde İsrail hava saldırısıyla yıkılan binanın enkazında arama yapan kurtarma ekipleri (AP)
7 Mayıs 2026 Çarşamba akşamı düzenlenen saldırının ardından, Beyrut’un güney banliyösünde İsrail hava saldırısıyla yıkılan binanın enkazında arama yapan kurtarma ekipleri (AP)

İsrail’in dün (Çarşamba) akşamı Beyrut’un güney banliyösündeki Haret Hreik bölgesine düzenlediği hava saldırısında Ahmed Galib Ballut’un öldürüldüğünü açıklaması, “Aksa Tufanı” savaşının başlamasından bu yana Hizbullah’a bağlı “Rıdvan Gücü” komutanlarını hedef alan suikast zincirini yeniden gündeme taşıdı. Söz konusu saldırılar, örgütün en seçkin askeri biriminin komuta yapısını zayıflatmayı amaçlayan yoğun bir operasyonun parçası olarak değerlendiriliyor.

Çatışmaların ilk aylarından itibaren “Rıdvan Gücü”, gerek Güney Lübnan’da gerekse Beyrut’un güney banliyölerinde İsrail saldırılarının başlıca hedefi hâline geldi. İsrail, saldırı operasyonlarını yöneten, İHA birliklerini yönlendiren ve karmaşık askeri operasyonları denetleyen saha ve askeri liderleri sistematik biçimde takip etti.

İsrail ordusu sözcüsü Ella Wawiya, dün (Çarşamba) günü yaptığı açıklamada, “İsrail ordusu, Hizbullah’ın elit komando birliği olan Rıdvan Gücü’nde birlik komutanı olarak görev yapan Ahmed Galib Ballut’u Beyrut’un güney banliyösünde düzenlenen saldırıyla etkisiz hâle getirdi” dedi.

İsrail’e göre Ballut, yıllar boyunca Rıdvan Gücü içinde çeşitli görevlerde bulundu. Bunların en önemlisi operasyon komutanlığıydı. Bu görev kapsamında birliğin “İsrail ordusuna karşı savaş hazırlığı ve alarm seviyesinden” sorumlu olduğu belirtildi.

Ella Wawiya, Ballut’un “Rıdvan Gücü’nün kapasitesini yeniden inşa etme çalışmalarında” rol oynadığını ve özellikle İsrail’in uzun süredir ciddi bir tehdit olarak gördüğü “Celile’yi işgal planı” üzerinde çalıştığını öne sürdü.

Son aylarda, bu elit güç içinde kritik roller üstlenen çok sayıda komutanın geçmişi ve faaliyetleri ortaya çıkarken, söz konusu isimler İsrail’in açık suikast savaşının doğrudan hedeflerine dönüştü.

Visam Tavil... İlk büyük hedef

Visam Hasan Tavil, “Aksa Tufanı” sonrası başlayan çatışmalarda İsrail’in öldürdüğünü açıkladığı ilk önemli Rıdvan Gücü komutanı oldu. 1970 yılında Sur kentinde doğan Tavil, genç yaşta Hizbullah’a katıldı ve zamanla örgütün askeri yapılanmasında yükseldi.

İsrail açıklamalarına göre Tavil, dış operasyonlar ve askeri üretim dosyalarının sorumlularından biri olarak biliniyordu. Aynı zamanda Hizbullah’ın merkezi Şura Konseyi üyesiydi ve bu durum onu örgütün askeri yapısı içinde etkili figürlerden biri hâline getiriyordu.

sdrevgf
Hizbullah yetkililerinden Visam Tavil (Hizbullah medyası)

8 Ocak 2024’te İsrail’e ait bir İHA, Güney Lübnan’daki Hirbet beldesinde içinde bulunduğu aracı hedef aldı. Bu operasyon, Rıdvan Gücü komutanlarına yönelik yeni bir suikast aşamasının başlangıcı olarak değerlendirildi.

Muhammed Nasır... Batı sektörünün komutanı

Muhammed Nasır, Güney Lübnan cephesinin batı sektöründen sorumlu olan ve Rıdvan Gücü’ne bağlı “Aziz Birimi”nin önde gelen komutanlarından biri olarak öne çıktı.

1965 yılında Güney Lübnan’daki Haddatha beldesinde doğan Nasır, 1986’da Hizbullah’a katıldı. İsrail işgali döneminde İsrail ordusuna karşı operasyonlara katıldı. Daha sonra askeri rolü genişledi ve 2011-2016 yılları arasında Suriye’de rejim güçleri yanında savaştı.

vfvbggfr
Hizbullah yöneticilerinden İbrahim Akil (Dolaşımda)

2015’te komutan Hasan Muhammed el-Hac’ın Suriye’de öldürülmesinin ardından “Aziz Birimi”nin sorumluluğunu üstlendi. “Aksa Tufanı’na destek” sürecinde İHA, füze ve karma operasyonları yönetti. İsrail, Temmuz 2024’te Sur kentinde aracına düzenlenen saldırıyla Nasır’ın öldürüldüğünü duyurdu.

İbrahim Akil ve Ahmed Vehbi... En deneyimli halkaya darbe

Saha komutanlarının öldürülmesi Rıdvan Gücü üzerinde operasyonel baskı oluştururken, planlama ve eğitimden sorumlu üst düzey isimlerin hedef alınması Hizbullah açısından daha hassas bir gelişme olarak görüldü. Bu durum, özellikle İbrahim Akil ve Ahmed Vehbi’nin öldürülmesiyle açık şekilde ortaya çıktı.

Rıdvan Gücü komutanı olan İbrahim Akil, Hizbullah’ın askeri kanadının kurucu isimlerinden biri kabul ediliyordu. 1980’li yıllarda örgüte katılan Akil, zaman içinde Hizbullah’ın en önemli askeri liderlerinden biri hâline geldi.

Adı birçok hassas güvenlik ve askeri dosyayla ilişkilendirildi. ABD, Akil’i 1983 yılında Beyrut’taki ABD Büyükelçiliği’ne düzenlenen saldırı ile aynı yıl ABD Deniz Piyadeleri karargâhına yönelik bombalı saldırıya katılmakla suçluyor. Hizbullah içinde ise “Cihat Konseyi” üyesiydi ve Rıdvan Gücü’nün askeri kapasitesinin geliştirilmesinde önemli rol oynadı. Ayrıca örgütün Suriye savaşına müdahil olmasının ardından operasyonların yönetiminde görev aldı.

İsrail, 20 Eylül 2024’te Beyrut’un güney banliyösündeki Cemus bölgesinde Rıdvan Gücü toplantısını hedef alan hava saldırısında Akil’i öldürdüğünü açıkladı. Saldırıda birimin çok sayıda üst düzey saha komutanı da hayatını kaybetti.

Ahmed Vehbi... Eğitim ve pusuların mimarı

Ahmed Vehbi ise Rıdvan Gücü savaşçılarının hazırlanması ve eğitilmesinin başlıca mimarlarından biri olarak görülüyordu. Hizbullah’ın kuruluş dönemine yakın bir tarihte örgüte katıldı ve İsrail işgaline karşı operasyonlarda yer aldı. 1984’te İsrail tarafından esir alındı.

Vehbi’nin adı daha sonra, 1997 yılında İsrail’in elit deniz komandosu Şayetet 13 birliğini hedef alan “Ensariye Pususu”na katılan isimler arasında öne çıktı. Ardından Hizbullah içinde merkezi eğitimden sorumlu görevler üstlendi.

İsrail ordusuna göre Vehbi, 2012’den itibaren Rıdvan Gücü’nün eğitim faaliyetlerini yönetti ve birliğin insan kaynağı ile askeri kapasitesinin geliştirilmesinde kilit rol oynadı. Ayrıca Visam Tavil’in öldürülmesinin ardından ek sorumluluklar üstlendi.

Vehbi de Eylül 2024’te İbrahim Akil’i öldüren aynı saldırıda hayatını kaybetti. Bu saldırı, Rıdvan Gücü’nün kuruluşundan bu yana aldığı en ağır darbelerden biri olarak nitelendirildi.