Hoşyar Zebari Şarku’l Avsat’a konuştu (2): Irak'taki Sünniler kendilerini dışlanmış hissediyor. Bazı güvenlik kurumlarına sızıldı

Zebari: Saddam Hüseyin’in utanç verici bir şekilde idam edilmesi ona hak etmediği bir statü kazandırdı

Biden’ın Zebari ve Nuri el-Maliki ile 2009 yılında Beyaz Saray'da çekilmiş bir fotoğrafı (Getty Images)
Biden’ın Zebari ve Nuri el-Maliki ile 2009 yılında Beyaz Saray'da çekilmiş bir fotoğrafı (Getty Images)
TT

Hoşyar Zebari Şarku’l Avsat’a konuştu (2): Irak'taki Sünniler kendilerini dışlanmış hissediyor. Bazı güvenlik kurumlarına sızıldı

Biden’ın Zebari ve Nuri el-Maliki ile 2009 yılında Beyaz Saray'da çekilmiş bir fotoğrafı (Getty Images)
Biden’ın Zebari ve Nuri el-Maliki ile 2009 yılında Beyaz Saray'da çekilmiş bir fotoğrafı (Getty Images)

Irak'ın eski Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari, Irak’ın hem iç hem de dış ilişkilerinin hassas kavşaklarında orada olan bir isimdi. Şarku'l Avsat, Zebari’ye Irak’taki mevcut düzenin kurulmasından sonra Arap liderlerden hangi sözleri duyduğunun yanı sıra alınan güvenlik kararını, yolsuzluk vakalarını ve ülkedeki çeşitli taraflar arasındaki ilişkilerle ilgili düşüncelerini sordu.

İşte Şarku’l Avsat’ın, eski Irak Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari ile gerçekleştirdiği röportajın ikinci ve son bölümünün tam metni:

*Joe Biden, (eski) Başbakan Nuri el-Maliki'nin görevde kalmasını destekliyor muydu?

Biden'la onlarca kez bir araya geldim. Onu, ABD Kongresi'nde bir ‘lobi’ oluşturmaya çalıştığımız, 1992 yılından beri tanıyorum. Irak'taki değişime sempati duyuyor ve destekliyordu. Bölgeyi ve Irak'ı onlarca kez ziyaret etti. (Eski ABD Başkanı Barack) Obama’nın birinci ve ikinci döneminde Irak dosyasından sorumluydu.

*(Biden) Maliki destekliyor muydu?

Evet. Konuya şöyle açıklık getireyim. Iraklı liderler olarak 2010 seçimlerinden sonra Dr. İyad Allavi'nin tüm Şii, Sünni ve diğer mezheplerden, dinlerden ve milliyetlerden temsilcileri barındıran partisinin Şii partiler karşısında açık bir şekilde daha fazla oy almasına rağmen o dönem İran ve ABD’nin Maliki'yi desteklemesiyle en büyük hatalardan birini yaptık. Adil olmak gerekirse onlar (ABD’liler), 2011 yılında Irak’taki muharip güçlerini geri çekme ve başka bir anlaşma yapma düşüncesine sahiplerdi. Bu yüzden Dr. İyad Allavi’nin partisinin yakaladığı ‘parlak ve net bir parlamento ve seçim başarısı’ ne yazık ki feda edilerek mevcut süreç devam ettirildi.

O dönemde tüm liderler süreci devam ettirmek için bu yönde hareket etti. Fakat kendimi ve tarihi gözden geçirdiğimde bunun o dönem önemli kavşakta yapılan en büyük stratejik hata olduğunu kabul ediyorum.

*Yani İyad Allavi haksızlığa mı uğradı?

Evet. Aynen öyle oldu.

*Irak'ta İyad Allavi'nin dışlanmasının ve Refik Hariri'nin Beyrut'ta öldürülmesinin iki ülkedeki ılımlı güçlere yönelik bir darbe olduğunu söyleyenler var...

Bu ilişkilendirme belli bir temele dayanıyor ve birbirlerinden çok uzak olaylar değil. Ortadoğu siyasetiyle uğraşırken tüm olanların iç içe olduğunu öğrendim. Lübnan'daki durumu bölgedeki, İran'daki, Körfez'deki, Suriye'deki, Filistin'deki, Ürdün'deki durumdan ayıramazsınız. Sorunlar her zaman birbiriyle bağlantılı. Ancak bunun arkasında bir plan olup olmadığını teyit edemem.

*Sizce Ürdün tehdit altında mı?

Çok ciddi bir tehdit altında. Irak'taki Uluslararası Koalisyonun ve ABD muharip kuvvetlerinin geleceği çeşitli tarafları ilgilendiriyor. Uluslararası Koalisyonun ve ABD muharip kuvvetlerinin Irak'tan çekilmelerinin Ortadoğu'daki son nüfuz kalelerini terk etmeleri anlamına geldiğini düşünüyorum. Ürdün'ün güvenliği de tehdit altında. Körfezin güvenliği için bir tehdit oluşacak. Bazı Körfez ülkelerindeki kardeşlerimizden geri çekilmeyle ilgili raporları, bilgileri ve haberleri yakından takip ettikleri yönünde mesajlar alıyoruz. Ürdün şu an bir yandan da uyuşturucuyla ve topraklarını hedef alan güçlerle mücadele ediyor. Ürdün ilk kez Irak’tan havalanan insansız hava araçları (İHA) tarafından vuruldu. Ürdün sınırları içinde yer alan ABD üssü Tower (Kule) 22 hedef alındı. Buradaki ABD askerleri Ürdün Haşimi Krallığı’nın onayıyla orada bulunuyorlar. Ürdünlüler, bu olay yüzünden kendilerini gerçekten tehdit altında hissettiklerini söylüyorlar.

*Bir gün Peşmerge güçlerinin silahlandığını ve Haşdi Şabi (Halk Seferberlik) Güçleri ile çatıştığını görme riski var mı?

Bu, uzun vadeli bir ihtimal. Kürt yönetiminin bu konuyla ilgili herhangi bir düşüncesi olduğunu ve umursadığını sanmıyorum. Ancak 2017 yılında kanlı çatışmalar yaşandı. Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ndeki (IKBY) referandum sürecinin ardından Kerkük'ten Erbil'e kadar bölgeye saldırmaya çalıştılar, ancak Peşmergeler bu saldırıları geri püskürttü. Ayrıca Duhok'un Zaho bölgesinde de Türkiye ile Irak arasında hayati öneme sahip olan İbrahim Halil Sınır Kapısı’nı ele geçirmeye çalıştılar. Onlarla çatıştık, çünkü bekamıza yönelik bir tehdit olduğunu hissediyorduk. Karşılık vermekten başka seçeneğimiz yoktu.

*O halde pratik anlamda bugün silahlı gruplar size Tarık Aziz'in bir zamanlar söylediği gibi Kerkük'te ağlamaktan başka hakkınız olmadığını mı söylüyorlar?

Hayır. Eğer dikkat ettiyseniz bu son seçim,  yıllarca idari değişikliklerin, personel nakillerinin ve demografik değişimin etkili olabileceği yönünde hakim bir izlenim bıraktıysa da son il meclisi seçimleri Kerkük'te Kürtlerin halen güçlü bir varlığa sahip olduğunu gösterdi. Seçimler, Kürt partiler ile Arap ve Türkmen partileri arasında bir dengenin olduğunu ortaya koyuyordu. Bu durum anayasaya bağlı bir rüya olarak kalmaya devam ediyor. Anayasa, içerideki sınırlarla ve tartışmalı bölgelerle ilgili sorunların nasıl çözüleceğini öngörüyor.

YÜZ MİLYARLARCA DOLARLIK YOLSUZLUK

*Irak'ta yüz milyarlarca dolar buharlaştı. Bu para nereye gitti? Bu durum yolsuzluktan mı ibaret yoksa bölgesel çatışmalar bu parayla mı finanse ediliyor?

Ne yazık ki ülkede çok büyük yolsuzluk vakaları yaşandı. Bizim zamanımızda, hatta Maliki, Allavi, Caferi ve Haydar İbadi’nin lideri oldukları diğer hükümetler sırasında da yolsuzluk vakaları bu şekilde halkın parasını çalacak kadar büyük boyutlara ulaşmamıştı. Yani daha önce birkaç bin dolarlık yolsuzluk vakaları olabiliyordu. Fakat şimdi yolsuzluk vakalarında milyonlarca, hatta milyarlarca dolar çalınıyor. Bununla birlikte bu para, bölgesel savaşların ve çatışmaların finanse edilmesi için de kullanılabiliyor.

*Çalınan paranın 400 milyar dolar civarında olduğu söyleniyor…

Doğru. Bu rakamın doğru olduğu kanıtlandı. Maliye Bakanlığı’ndan her şeyin düzeltilmesi gerektiğini öğrendim.

*Bu rakamı yolsuzluk davalarını takip eden, bunun yanında yolsuzlukla suçlanan Dr. Ahmed Çelebi açıklamıştı…

Onun temiz bir insan olduğuna şahitlik ederim. Evet, Irak-İran Savaşı sırasında, dönemin koşulları altında Ürdün'deki Petra Bank'ta bir sorun yaşadı, ama ben onun vefatından sonra ailesine hiçbir şey bırakmadığını biliyorum. Maliye Bakanı olduğum dönemde merhum da Maliye Komitesi'nin başkanlığını yapıyordu. Yolsuzluk meseleleri üzerinde birlikte çalıştık. Petra Bank’ın CEO'su yaklaşık iki yılda neredeyse 6 milyar dolarlık yolsuzluk yapmıştı. Bu para nereye gitti? O sıra yaptığımız takipler sonucunda paranın Amman ve Beyrut'a gittiğini öğrendik.

*Para hangi amaçla Beyrut’a gitti?

Bu, tam yerinde bir soru. Elimizdeki mevcut bilgilere ve verilere dayanarak bu takibi sağladık. ABD Hazine Bakanlığı yıllar sonra bu hırsızlığın farkına vardı ve hem Petra hem de başka bankalar hakkında suç duyurusunda bulundu.

Irak'ın istikrarına yönelik en büyük tehditlerden biri, il meclislerindeki hükümet projelerine ayrılan büyük bütçelerde yaygın olarak gerçekleşen bu garip yolsuzluktur. Bunun yanında bir de başkalarını ötekileştirerek uzlaşı çağrısında bulunanların hiçbir uzlaşıya varamaması, halkın ve yatırımcıların güvenebileceği bir hukuk devletinin kurulamaması sorunu söz konusu. Örneğin Batılı ülkelerden ve Avrupa’dan çok sayıda ​​şirket, ülkedeki bankacılık ve hukuk sistemindeki istikrarsızlık ve güven eksikliği nedeniyle Irak ekonomisinin dayandığı petrol sahalarını terk etti.

*İran, ABD’yi Irak'a saldırmaya yönlendirdi mi?

Bununla ilgili ciddi şüphem var. Komplo teorilerine inanmıyorum. Haşdi Şabi'nin ABD’nin Irak’taki çıkarlarına yönelik saldırıları Aksa Tufanı Operasyonu öncesinde başlamıştı. ABD, bu saldırılara çok ılımlı ve düzensiz karşılıklar veriyordu. Süreç sanki ‘vur ama öldürme’ şeklinde belli kalıplara göre işliyordu. Fakat üç ABD’linin öldürüldüğü ve 40'tan fazla kişinin yaralandığı son saldırıdan sonra buna güçlü bir karşılık vermek zorunda kaldı. İran ile ABD arasında Katar ve Umman’ın arabuluculuğunda temasların ve mesajlaşmanın olması gayet doğal. Ancak ABD’liler caydırıcı olduklarını ve kendi çıkarları hedef alındığı takdirde geri adım atmayacaklarını da kanıtlamış oldular. Bağdat'ın merkezinde Hizbullah Tugayları’nın ve Nuceba Hareketi’nin üst düzey komutanları hedef alındı.

Irak'ta faaliyet gösteren Nuceba Hareketi üyeleri, Hamas’ın İsrail'i hedef alan Aksa Tufanı Operasyonu’nu desteklemek üzere Bağdat'ta gösteri düzenlediler (AFP)
Irak'ta faaliyet gösteren Nuceba Hareketi üyeleri, Hamas’ın İsrail'i hedef alan Aksa Tufanı Operasyonu’nu desteklemek üzere Bağdat'ta gösteri düzenlediler (AFP)

Peki, İran ABD’yi kandırdı mı? İran'ın ve ABD’nin anlatılarına göre iki taraf da gerilimin artmasını istemiyor. Ancak bunun gibi düzensiz savaşlarda hatalar olabilir. Yani Babu’l Mendeb Boğazı’nda, Aden Körfezi'nde, Kızıldeniz'de olup bitenler, bir füzenin bir Amerikan ya da İngiliz destroyerine yahut gemisine çarpması oyunun kurallarını değiştirebilir. Her an sürprizler yaşanabilir.

*Sizce Saddam Hüseyin'in idam edilme şekli ve zamanı, daha sonra cenazesine karşı yapılanlar Iraklıların bir kısmının zihinlerinde yer etmesine neden oldu mu?

Bu konuda bir gözlemim oldu. Saddam Hüseyin'le şahsen tanışmadım. Birçok arkadaşım, Siyasi ve muhalif faaliyetlerimiz nedeniyle üç kardeşimi infaz ettirmesinden dolayı bizzat işlediği suçlardan etkilenenlerden biri olarak benden dava oturumlarından birine katılmamı istedi. Ben de gidip oturumlardan birini izledim. Saddam Hüseyin’in idam ediliş şekli ve zamanlaması gerçekten utanç vericiydi. Açık konuşmak gerekirse yargılandığı tüm suçlara rağmen böyle korkunç bir şekilde infaz edilmesi ona hak etmediği bir statü kazandırdı. Ondan bu şekilde ve bu kadar çirkin bir şekilde intikam almak, asil bir davranış değildi. Evet, birçok insanın hakkına girdi ama böyle bir izlenim söz konusu.

Eğer bana Irak’ta rejimi değiştirdiğimiz için pişman olup olmadığımızı sorarsanız ‘kesinlikle hayır’ yanıtını veririm. Irak’ı yetenekleri, imkanları, ilişkileri, dünyanın ülkeye açılımı, Arap ve Müslüman dünyasının yanı sıra uluslararası toplumun darboğazdan kurtulmamıza yardımcı olmayı amaçlayan iyi niyetiyle değiştirip bölgenin başarı hikayelerinden biri haline getirmek için elimize gerçek bir fırsat geçmişti.

*Birçok seçim dönemi, bazılarının ‘kutuplaşma’ olarak adlandırdığı şekilde sona erdi. Irak halkı sizi şaşırttı mı?

Sorunun mevcut demokratik sistemde olmadığını, sistemin uygun olduğunu, ancak uygulanmada hata yapıldığını düşünüyorum. Örneğin, seçimlerin bir kazananı varken Irak Yüksek Federal Mahkemesi gelip ‘Hayır, kazanan başkası’ diyebiliyor. Bu bir sorundur. Geçtiğimiz seçimlerde Sünni Arap kardeşlerimiz geri çekildiler ve seçimlerin güvenirliğine inanmadılar. Fakat son il meclisi seçimlerindeki tüm göstergeler ve rakamlar, Sünnilerin Enbar, Bağdat, Diyala, Selahaddin, Kerkük ve Musul'da seçimlere çok güçlü bir katılımı olduğunu gösterdi. Bu da halkın seçimler yoluyla ve temsilcilerini seçerek değişim istediğinin bir işaretiydi.

Yasa dışı grupların varlığı meselesi ise yürütme otoritesinin, yani bunu engellemesi gereken Silahlı Kuvvetler Başkomutanı sıfatına sahip Başbakanın görevidir. Göreve gelen tüm başbakanlar, silahların sadece devletin kontrolünde olması gerektiği meselesini gündeme getirdiler. Fakat şimdiye kadar bunu yapamadılar ya da yapmak istemediler. Çünkü silahlı gruplar, onlardan daha güçlü yeteneklere, nüfuza ve etkiye sahip. Ülkedeki silahlı grupların etkisi ve nüfuzu, Irak sahnesindeki bir bozulmuşluktur.

*Bu durum, tam tersi olması gerekirken devletin silahlı grupların gözetiminde olduğu anlamına mı geliyor?

Evet. Bu silahlı gruplar tamamen devlet tarafından finanse ediliyor. Direniş gruplarının üyeleri bile maaşlarının bir kısmını devletten alıyor. Bu bakımdan gerçek bir bozulmuşluk söz konusu.

*Bir dönem Maliye Bakanlığı görevindeydiniz. Irak devletinden kaç kişi maaş alıyor?

Rakam gerçekten şok edici boyutta. Son rakamı hatırlamıyorum ama kamu hizmeti çalışanlarının, emeklilerin ve sosyal yardımdan yararlananların sayısının 8 milyonun üzerinde olduğunu tahmin ediyorum. Rakam bu civardaydı. Bu inanılmaz bir rakam. Bu da (mevcut Başbakan) Sayın Muhammed Şiya es-Sudani'nin bir yılı aşkın süredir iktidarda olan hükümeti sırasında devletin 700 bin kişiyi kamu sektöründe istihdam ettiği anlamına geliyor.

SUDANİ DÖNEMİ

*Sudani hükümetini nasıl değerlendiriyorsunuz?

(Başbakan) Sudani, üzerinde uzlaşılan bir isim olarak göreve geldi. Arkasında bir seçim listesi ya da siyasi parti yok. Her zaman Irak'ta yaşamış yurt dışı deneyimi olmamış bir idari çalışandı. Çalışma, Sosyal İşler ve İnsan Hakları Bakanıydı. Maliye Bakanı olarak görev yaptığım dönem dahil yaklaşık 7-8 yıl birlikte çalıştık. Onu şahsen tanıyorum, iyi niyetli bir insandır. Ancak Irak gibi bir ülkeyi yönetmek için sadece iyi niyetli olmak yeterli değil.

Baskı altında olmasına rağmen hareket etme yetkisi ve yeteneği var. Devletin bir numarası, yani siyasi sistemimizin en güçlü figürü. Silahlı Kuvvetler Başkomutanı sıfatıyla kendisine yönelik bazı kısıtlamaları aşabilecek güce ve yeteneklere sahip. Bu güce ve yeteneklere sahip olduğunu düşünüyorum. Diğer tüm tarafların ona, onun onlara olduğundan daha fazla ihtiyacı var. Ancak ne yazık ki o bu gücü, kötü niyetli davranışları, saldırıları ve ihlalleri engellemek ya da en azından sınırlamak için kullanmıyor.

*Irak Başbakanı aslında Silahlı Kuvvetler Başkomutanı mı?

Evet. Irak Anayasası’na göre Başbakan, Silahlı Kuvvetler Başkomutanıdır. Ama ne yazık ki güvenlik teşkilatlarına sızıldı ve mezhepçilik yapıldı. (Eski Başbakan) Sayın Mustafa el-Kazimi de birkaç gün önce bana bundan bahsetti. Başbakan olduğu sırada Özel Dairenin güvenlik güçlerini, terörle mücadele güçlerini, ordu güçlerini, elit güçleri ve diğer güçleri kontrol edemediğini, fakat bunun onun görevi olduğunu ve ülkeye liderlik etmek için sahip olduğu bu gücü tekeline alması gerektiğini söyledi.

SADDAM'IN MEZARININ YERİ VE ‘CENAZESİNİN KAÇIRILMASI OLAYI’

*Saddam Hüseyin'in mezarının yeri biliniyor mu?

İdam edildiğinde akrabaları ve yakınları, Saddam’ın cenazesinin memleketi Tikrit'te defnedilmek üzere kendilerine teslim edilmesini istediler. O sıra buna onay verilmedi ve ardından bazı hikayeler ortaya atıldı. Dürüst olmak gerekirse ne Saddam’ın cenazesinin Tikrit’e götürüldüğünü ne de direniş grubu ve Baasçıların Saddam’ın cenazesini alıp götürüp sonra geri getirdiklerini teyit edebilirim.

2007 yılında Tikrit'in el-Uca ilçesinde Saddam Hüseyin'e ait olduğu iddia edilen bir kabrin başında Fatiha okuyan Iraklılar (Getty Images)
2007 yılında Tikrit'in el-Uca ilçesinde Saddam Hüseyin'e ait olduğu iddia edilen bir kabrin başında Fatiha okuyan Iraklılar (Getty Images)

*Saddam Hüseyin’in cenazesinin yurt dışına çıkarıldığına dair bir hikaye var mı?

Öyle olduğuna dair bazı haberler çıktı. Saddam'ın kızı Ragad Saddam Hüseyin de böyle düşünüyor.

*Yani Baasçıların Saddam’ın cenazesini yurtdışına çıkardığını mı düşünüyor?

Evet. Böylece (düşmanları) tarafından daha fazla kötü muameleye uğramaması amaçlansa da gerçekte Saddam’ın cenazesine ne olduğunu bilmiyorum.

*Yüksek Federal Mahkeme kararıyla çeşitli seçimlere katılımınız engellendi. Bugün Şarku'l Avsat'a hiçbir yolsuzluk vakasına karışmadığınızı teyit edebilir misiniz?

Sizi hiçbir yolsuzluk vakasına karışmadığıma temin ederim. Ayrıca dürüstlük konularında uzmanlaşmış Soruşturma Mahkemesi karşısına çıktım ve bana yöneltilen tüm suçlamalardan beraat ettim. Şu an hakkımdaki davayla ilgili hukuki bir çalışma var. Yüksek Federal Mahkeme'nin bu haksız, keyfi ve siyasileştirilmiş kararda bana nasıl haksızlık yaptığı, siyasi ve anayasal haklarımı nasıl görmezden geldiği araştırılıyor. Ama Allah'a şükür bana karşı açılmış bir dava ya da hakkımda herhangi bir iddia yok.

*Mele (molla) Mustafa Barzani, sizin kız kardeşinizin kocasıydı. Bu durumda siz de Mesut Barzani'nin dayısısınız doğru mu?

Evet, öyleyim.

*Bana birkaç kelimeyle Mele Mustafa'yı, onun kişiliğini ve rolünün önemini anlatabilir misiniz?

Gerçekten eşi daha olmayan tarihi bir şahsiyetti. Onun şahsiyeti kopyalanamaz. Aramızda akrabalık bağı kurulmasından önce onunla hırslı bir genç olduğum, erken yaşlarda tanıştım. Kral Hüseyin ile olan şahsi ilişkisi sayesinde Ürdün'deki eğitimimi tamamlamama yardımcı oldu. Onunla ilgili anılarım arasında beni okumaya ve okulu bitirmeye teşvik etmesi de yer alıyor. Kültürlü ve eğitimli insanların çabaları olmadan Kürdistan rüyasına ulaşılamayacağını söylerdi. Beni her zaman tevazuyla davranmaya yönlendirirdi. Bizler aşiretlere mensup insanlarız. Bizler alçakgönüllü olmalı, kibirli davranmamalı ve ailemizi temsil etmeliyiz. Çok alçakgönüllü biriydi. Diğer bir özelliği ise son derece realist olmasıydı. Gerçekçi bir insandı. Devrimciydi ama evrimsel bir biçimde.

Saddam Hüseyin sık sık ‘tarih galip gelenler tarafından yazılır’ derdi. Ama bu doğru değil. Zafere ulaşamayan, ancak rolleriyle halkın hafızasına kazınan liderler var. Size böyle birçok liderden bahsedebilirim. Mele Mustafa, sadece Irak Kürtleri arasında değil, aynı zamanda Türkiye, Suriye, İran, Kafkaslar ve diğer yerlerdeki Kürtler arasında da eşsiz bir şahsiyetti. Bir benzeri daha yoktu.

Mesud Barzani ve Celal Talabani’nin, 1992 yılında Mele Mustafa Barzani'nin portresi önünde çekilmiş bir fotoğrafı (Getty)
Mesud Barzani ve Celal Talabani’nin, 1992 yılında Mele Mustafa Barzani'nin portresi önünde çekilmiş bir fotoğrafı (Getty)

*Mele Mustafa, IKBY’yi kurma hayalini gerçekleştiremedi ama bu hayal Mesud Barzani tarafından gerçeğe dönüştürüldü.

Mesud Barzani yönetiminde çalıştınız. Bu deneyimini nasıl değerlendiriyorsunuz?,

Başarılı bir deneyimdi. (Mesut Barzani) liderlik konusunda hiçbir zaman babasının seviyesine ulaşamayacağını biliyor ve her zaman onunla gurur duyuyor. Bununla birlikte IKBY’yi inşa etmek için bizzat çok fazla çaba harcadı, harika işler başardı. Fakat tüm çabalarına rağmen sonuçtan memnun değil. Şu an 70 yaşını geçmiş durumda. Doğum günüyle Kürdistan Demokrat Partisi'nin (KDP) Mahabad'da kurulduğu günün aynı olması oldukça ironiktir.

Aslında merhum Cumhurbaşkanı Mam Celal Talabani başta olmak üzere kimseyi dışarıda bırakmamak için başkalarıyla iş birliği içinde çalışarak bunları inşa etti. Kürtler arasında birliği sağladık. Bağdat'ta yeni düzenin kurulması ve anayasanın, hakların, toprak bütünlüğünün korunması için birlikte mücadele ettik. Daha önce belirttiğimiz gibi şu an IKBY’nin hukuki ve anayasal hakları hedef alınıyor. Bunun yanında kurduklarımızı ve geliştirdiklerimizi nasıl koruyacağımızın mücadelesini veriyoruz. Irak ise hem IKBY hem Iraklılar hem yabancı ziyaretçiler hem de bölge halkları tarafından tanık olunan bir başarı öyküsüdür. Erbil'de, Duhok'ta, Süleymaniye'de on binlerce Sünni, hatta Şii Arap aile bir arada yaşıyor. Çoğu bakanın ve üst düzey güvenlik görevlisinin aileleri, güvenli ve istikrarlı olmasından dolayı IKBY’de yaşıyor.

*Irak'taki Sünnileri gelecekte zorlukların beklediğini düşünüyor musunuz?

Evet. Kendi yurtlarında dışlanmış ve yerinden edilmiş hissetmeye başladılar. Sünni vatandaşların Curf es-Sahar, Bağdat çevresi, Diyala ve diğer bölgelerde kendi mahallelerine dönmeleri halen yasak. Yönetimin kötü olduğu dönemde yaşanan mezhepçi çatışmalar ne yazık ki son zamanlarda arttı. Bazen Sünni bölgelerin kurulması talep edilen öneriler yapılıyor, ancak Irak Anayasası buna izin vermiyor. Bunun Şii yönetime karşı bir tehlike ve tehdit olduğu algısı söz konusu. Bu da eğer Sünni bölgeler kurulursa IKBY’nin de varlığıyla Şiiler için işlerin zorlaşacağı düşüncesinden kaynaklanıyor.

*Sünniler, şu anki mevcut yönetimin bir Şii yönetimi olduğuna mı inanıyor?

Evet. Bu konuda güçlü bir hisleri var. Liderlerden bazıları taraflarla iş birliği yapsa da ne eksik ne fazla tamamen mezhepsel nedenlerden dolayı adaletsizliğe uğradıklarını ve ötekileştirildiklerini hissediyorlar.

*Eskiden ‘Kürtlerin dağlardan başka dostu yoktur’ denirdi. Bu doğru mu?

Hayır, değil. Özellikle Kuveyt Savaşı sonrasında milyonlarca insanın göç etmesiyle ABD’de ve Avrupa'da Kürtlere yardım ve koruma konusunda küresel vicdanın ayağa kalkması sonrası yaşananlar, dağlardan başka dostlarımızın da olduğunu kanıtladı. Ama Kürtlerin en iyi dostu yine Kürtlerdir. Her ülkede başarının temelini Kürtlerin birlik olması teşkil ediyor. Geçmişten kalan siyasi ve partizan anlaşmazlıklar olsa da temel konularda uzlaşıya varabiliriz.

ARAFAT, MÜBAREK, ESED VE SALİH

*Ülke kurma hayali olan iki adam vardı. Bunlardan biri Yaser Arafat, diğeri Mesut Barzani’ydi. Siz ikisini de tanıyorsunuz. Ortak özellikleri var mıydı?

Evet, ikisini de tanıyorum. Aralarında dikkatimi çeken ortak özelliklerden biri ulusal ve kurtuluş hareketlerinin temel ilkelerine olan bağlılıklarıydı. Tüm zorluklara, koşullara, yerinden edilmeye ve istismara rağmen umutları hep canlıydı. Bu hayalin gerçekleşeceğine dair umutlarını hiç kaybetmediler.

Hüsnü Mübarek, Zebari’ye toplantılarından birinde ABD’lilere güvenmemesini söyledi (Getty Images)
Hüsnü Mübarek, Zebari’ye toplantılarından birinde ABD’lilere güvenmemesini söyledi (Getty Images)

*Aralarında yakın bir ilişki var mıydı?

Aralarında çok yakın ve şahsi bir ilişki vardı. Sayın Mesut Barzani'nin 1979 yılında Viyana'da suikast girişimine uğramasından sonra merhum Yaser Arafat’ın ve Fetih Hareketi’nin (El Fetih), onun Tahran'a nakledilmesini kolaylaştırmak için yardım ettiklerini hatırlıyorum.

*Ona pasaport mu verdi?

Hem pasaport verdi hem de koruma sağladı.

*Yaser Arafat'ın Lübnan ve Yemen pasaportu verme yetkisi vardı, değil mi?

Aynı zamanda Tunus pasaportu verme yetkisi de vardı. Bu gizli mücadelenin bir parçasıydı. Hayatta kalmanın ve çalışmaları sürdürmenin bir gereği olan bu tür sorunlarla hepimiz uğraştık.

*Hiç başka bir ülkenin pasaportunu ve takma ad kullandınız mı?

Libya, Güney Yemen ve Suriye pasaportlarını kullandım.

*Arap liderlerden herhangi biriyle yaşadığınız istisnai bir olay var mı?

Vallahi çoğuyla böyle olaylar yaşadım. Mesela Kuveyt’in merhum emiri Şeyh Sabah el-Ahmed’le. Aramızda harika bir ilişki vardı. Cömert biriydi. Fazilet sahibi ve asil bir şeyh ve Arap diplomasisinin emiriydi. Irak'ın Kuveyt'e ödemesi gereken bir tazminat meselesi vardı. Çok para ödedik ve bir noktada zorlandık. Taksitlerden birinin ödenmesi gerekiyordu. Ben de yanına gittim, ödemeyi yapmaya çalışacağımızı söyledim. Ona, “Sayın Emir, taksitleri bu yıl bizim için erteleyebilir misiniz ya da bu taksiti ödemekten muaf tutabilir misiniz?” diye sordum. Ardından “Biz Kuveyt'in bağımsızlığına, haklarına ve tüm yükümlülüklerimize inanan yeni bir yönetimiz” dedim. O da bana, “Yani Sayın Bakan karşınızda ‘bilmediği yerden para almak istemiyorum’ diyen biri var” dedi.

(Eski) Katar Emiri Şeyh Hamed bin Halife Al Sani ile de böyle bir olay yaşadım. Libya'da merhum Muammer Kaddafi'nin başkanlığını yaptığı konferanslardan birinde Irak’ın temsilcisiydim. Dönemin cumhurbaşkanı ve başbakanı konferansa katılmamıştı. Ben de Irak'ın Bağdat'ta bir Arap zirvesine ev sahipliği yapma hakkına sahip olduğunu savunuyor ve destekliyordum. Merhum Kaddafi ise ülkenin işgal altında olduğu şeklinde birtakım gerekçelerle buna güçlü şekilde karşı çıkıyordu.

Bunun Irak’ın hakkı olduğunu ve bunun için onların yardımını istediğimi ısrarla belirttim. Kuveyt Emiri, merhum Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE)  ve Ürdünlü temsilcileri beni destekledi. Hepsi ayağa kalktı ve Irak'ın Arap Birliği'nin kurucu ülkelerinden biri olarak buna hakkı olduğunu, artık hükümetinin kurulduğunu ve istikrara kavuştuğunu söylediler. Ancak Irak’taki yabancı askeri üslerle ilgili bir anlaşmazlık söz konusuydu. Ben de ABD’nin Irak’taki askeri varlığının anayasaya uygun olduğunu ve başka Arap ülkelerinde de bu tür üslerin bulunduğunu söyledim. Bu durumda neden suçun sadece bize yüklendiğini sordum.

Rahmetli Kuveyt Emiri Şeyh Sabah, “Vallahi benim ülkemde ABD üssü yok. Sadece Fransa’nın ve İngiltere’nin üsleri var” dedi. Ardından Şeyh Hamad, “Biz de ABD’nin el-Udeyid Hava Üssü ve Salimiyye Üssü’nde askeri varlığı var” dedi. Bunun üzerine Kaddafi, “Yani tüm Arap ulusu işgal altında ve bizim bundan haberimiz yok öyle mi?” diye çıkıştı.

Şeyh Hamad yanıma geldi ve bana, “Sayın Bakan size bir soru sormak istiyorum? Burada tartışma cesaretini nereden buldun?” diye sordu. Ona, ülkem için bir davam olduğunu ve bu yüzden ülkemi savunduğumu söyledim. Bana, “Peki, Irak’a ne oldu? Irak bilimin, medeniyetin, kültürün beşiğiydi” dedi. Ben de ona “Bunun için sadece kendimizi suçlayabiliriz. Ülkemize ve kendimize saygı duymuyoruz, dolayısıyla ne yazık ki böyle oldu” dedim.

*Mısır’ın eski Devlet Başkanı Mübarek size ABD’liler hakkında ne anlattı?

Bana onlara güvenmememi söyledi. Ben de ona “Ama başka kimse yok” dedim. Esprili biriydi. Arap Birliği toplantıları için Mısır'a her gittiğimde, merhum (İstihbarat Şefi) Ömer Süleyman ya da dönemin Dışişleri Bakanı Sayın Ahmed Ebu Gayt aracılığıyla ikili görüşme talebinde bulunurdum. O da bana hemen randevu verirdi. Irak'ı çok ama çok seviyordu. 1967 Arap-İsrail Savaşı sırasında Habbaniye nahiyesinde görev yapmıştı. Irak’ın Enbar ilinde yer alan Habbaniye’deki askeri üste görevliydi.

*Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed'le aranızda böyle bir olay geçti mi?

Bana karşı saygılıydı. Birbirimize saygı duyuyorduk. Kendisiyle birçok kez bir araya geldim. Bir keresinde onunla görüşmek üzere Kasiyun Dağı'ndaki Halk Sarayı'na gittim. Beni orada kabul etti. Yanında (eski Başkan Yardımcısı) Faruk eş-Şara da vardı. Rahmetli (eski Dışişleri Bakanı) Velid el-Muallim'in orada olup olmadığını şu an hatırlayamıyorum. Ona, “Sayın Devlet Başkanı bu radikaller, cihatçılar ve teröristlerin hepsi Şam Uluslararası Havaalanı ya da kara sınırından (Irak’a) geliyorlar. Şiilere ve Sünnilere ait yerleri havaya uçuruyorlar. Vatandaşları öldürüyorlar. Güvenlik hizmetlerinin gücünü ve sayılarının çok olduğunu biliyoruz” diye şikâyette bulundum.

Bana, bunun kendileriyle ilgili olmadığını söyledi. Güçlü güvenlik birimleri olduğunu, ancak buna karışmalarına izin verilmediğini, bu yönde talimatların olduğunu söyledi. Elimizde delil ve bilgi olduğunu belirterek “Güvenlik teşkilatlarından gelen veriler, bunların çoğunun sizin aracılığınızla (Irak topraklarına) girdiğini gösteriyor” dedim. O da bana, “Biz bir Arap ülkesiyiz, buraya gelen her Arap vatandaşına vize uygulamıyoruz, belki bunu kullanıyorlardır” yanıtını verdi.

Bunun üzerine kendisine şunları söyledim:

“Sayın Başkan, Şam'da birkaç yıl yaşadım. Suriye devletinin ve güvenlik birimlerinin nasıl çalıştığını biliyorum. Ben Suriye ve Kamışlı üzerinden Kuzey Irak'a, Irak Kürdistanı'na heyetler ve gazeteci grupları getiriyordum, sizin Dışişleri Bakanınızın bundan haberi yoktu.”

O da bana, “Maşallah ülkemi benden daha iyi tanıyorsun” dedi.

*Yemen’in eski Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih nasıl biriydi?

Çok naif biriydi. Çeşitli zirvelerde ve toplantılarda aramızda dostane bir ilişki oluştu. Bu benim için bir iftihar kaynağıydı. Onu birçok kez ziyaret ettim. Bir keresinde dargın bir ifadeyle bana “Sizler Amerikan tankları üzerinde geldiniz, ülkeniz bağımsız değil” dedi.

Ben de ona şunları söyledim:

“Sayın Cumhurbaşkanı, Saddam'la karşı karşıya geldiğimizde yanımızda ABD güçleri yoktu, tek başımızaydık. Üzgün de değillerdi. 1991 ayaklanmasında 15'e yakın ilde halk Saddam'a karşı ayaklandığında ABD’liler Saddam adına ayaklanmaya müdahale etti. ABD’lilerin bize yardım ettiği doğru ama bu savaşta sizinle temas halindeydiler. Saddam'a karşı Amerikan savaş uçaklarının çoğu Arap ülkelerindeki üslerden havalandı.”



Mısır: Hükümet, İran’daki savaşı ‘uzun süreli bir kriz’ olarak değerlendiriyor ve ‘tasarruf tedbirlerine’ gösterilen uyumu övüyor

(foto altı) Mısır Başbakanı Mustafa Medbuli, Temsilciler Meclisi’nin dünkü oturumuna katıldı. (Mısır Başbakanlığı)
(foto altı) Mısır Başbakanı Mustafa Medbuli, Temsilciler Meclisi’nin dünkü oturumuna katıldı. (Mısır Başbakanlığı)
TT

Mısır: Hükümet, İran’daki savaşı ‘uzun süreli bir kriz’ olarak değerlendiriyor ve ‘tasarruf tedbirlerine’ gösterilen uyumu övüyor

(foto altı) Mısır Başbakanı Mustafa Medbuli, Temsilciler Meclisi’nin dünkü oturumuna katıldı. (Mısır Başbakanlığı)
(foto altı) Mısır Başbakanı Mustafa Medbuli, Temsilciler Meclisi’nin dünkü oturumuna katıldı. (Mısır Başbakanlığı)

Mısır Başbakanı Mustafa Medbuli, parlamento tarafından hükümetin çalışma programına ilişkin sunum yapılmadığı yönündeki tartışmalar ve İran’daki savaşın başlamasından bu yana alınan çok sayıda kararın ardından dün Temsilciler Meclisi’nde bir sunum yaptı. Sunumda savaşın ekonomik etkileri, bu etkilerle başa çıkma mekanizmaları ve hükümetin geleceğe yönelik genel yol haritası ele alındı.

Medbuli, mevcut bölgesel gerilimi ‘uzamış bir kriz’ olarak değerlendirdiklerini ve bu sürecin ne zaman sona ereceğinin öngörülmesinin zor olduğunu söyledi. Bölgesel ve uluslararası koşulların karmaşıklığına dikkat çeken Medbuli, krizin şeklen sona ermesinin bile etkilerinin ortadan kalkacağı anlamına gelmediğini vurguladı. Ekonomik yansımaların en az yıl sonuna kadar devam edebileceğini belirtti.

Medbuli, vatandaşların ‘tasarruf’ kararlarına gösterdiği uyumu da övdü. Hükümetin bazı uygulamaların zorluğunu ve özellikle işletmelerin erken kapatılması gibi kararların toplum üzerindeki etkisini bildiğini ifade etti.

Hükümet, 28 Mart’ta mağaza, restoran ve alışveriş merkezlerinin her gün saat 21.00’de kapatılmasını öngören bir uygulamayı başlatmıştı. Perşembe ve cuma günleri ise kapanış saati 22.00 olarak belirlenmişti. Bu uygulama bir ay süreyle yürürlükte kaldıktan sonra 9 Nisan’da esnetildi ve kapanış saati 27 Nisan’a kadar 23.00’e uzatıldı.

Bu süreçte hükümet, erken kapanma kararlarının etkinliği ve savaşın başlamasından kısa süre sonra akaryakıt fiyatlarında yüzde 14 ila 30 arasında artış yapılması nedeniyle eleştirilmişti. Medbuli’nin sunumunda ayrıca, enerji tüketim maliyetlerindeki artışa dikkat çekildi. Aylık enerji faturasının 560 milyon dolardan yaklaşık 1 milyar 650 milyon dolara yükseldiği, bunun elektrik ve sanayi ihtiyacını karşılamak için aylık 1 milyar 100 milyon dolarlık ek maliyet anlamına geldiği ifade edildi.

fbfrb
Mısır hükümetinin önceki bir toplantısından (Mısır Bakanlar Kurulu)

Medbuli, konuşmasında savaşın küresel ölçekte yol açtığı zararları ve bunun Mısır üzerindeki etkilerini de değerlendirdi. Dünya Turizm ve Seyahat Konseyi’nin (WTTC) verilerine atıfla Ortadoğu’da turizm sektörünün uçuş iptalleri ve seyahat talebindeki düşüş nedeniyle yaklaşık 600 milyon dolar kayıp yaşadığını belirtti. Ayrıca, Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) gıda fiyat endeksinin şubat ayına göre yüzde 2,4 arttığına dikkat çekti. Tedarik zincirlerinde yaşanabilecek aksamalara ilişkin uyarılar da gündeme gelirken, Medbuli mevcut durumu ‘Kovid-19 salgını ve Ukrayna savaşının başlangıcından bu yana görülen en sert tablo’ olarak nitelendirdi.

Hükümetin ekonomik etkilerle mücadele için atacağı adımlar netleşmemiş olsa da, Medbuli’nin Temsilciler Meclisi’ndeki sunumu hem iktidar hem de muhalefet cephesinde genel olarak olumlu karşılandı.

Muhalefette yer alan Reform ve Kalkınma Partisi Meclis Grup Başkanı Irin Said, Medbuli’nin parlamentodaki grup başkanlarının talebine yanıt vererek hükümet planını açıklamasını olumlu bulduklarını söyledi. Ancak Said, sunumda ekonomik kayıplara ve alınması beklenen somut icra adımlarına ilişkin ayrıntıların yeterince yer almadığını, daha çok mevcut durumun genel bir çerçevesinin çizildiğini ifade etti.

Mısır Temsilciler Meclisi Başkanı Hişam Bedevi ise Başbakan’ın genel kurulda yaptığı sunumun ilgili ihtisas komisyonlarına sevk edilerek incelenmesini ve buna ilişkin rapor hazırlanmasını talep etti.

rfgtrf
Mısır Temsilciler Meclisi Başkanı Hişam Bedevi (Mısır Temsilciler Meclisi)

Siyaset bilimi profesörü Hasan Selame, Medbuli’nin Temsilciler Meclisi’ne yaptığı sunumu, yürütme ve yasama organları arasındaki kurumsal bağın bir göstergesi olarak değerlendirdi. Selame, mevcut bölgesel krizin ve bunun iç yansımalarının, halkın temsilcileri aracılığıyla karar alma süreçlerine daha güçlü katılımını zorunlu kıldığını belirterek, hükümet ile parlamentonun yüz yüze geldiği bu tür oturumların önem taşıdığını ifade etti.

Selame, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Başbakan’ın daha önce alınan tedbirleri yeniden aktardığını ve diğer ülkelerin de benzer ‘tasarruf’ önlemleri uyguladığını kaydetti. Selame, vatandaşların özellikle olağanüstü tasarruf tedbirlerinin uzatılmasına ilişkin hükümet yaklaşımının ayrıntılarını öğrenmeye ve alternatif çözüm önerilerini duymaya ihtiyaç duyduğunu söyledi.

Medbuli ayrıca geleceğe yönelik genel ekonomik planlara da değindi. Buna göre hükümet, 2026-2027 mali yılı ekonomik ve sosyal kalkınma planını uygulamayı sürdürecek. Plan kapsamında toplam 3,8 trilyon Mısır cüneyhi yatırım yapılması hedefleniyor ve özel sektörün kalkınmanın ana motoru haline getirilerek toplam yatırımlar içindeki payının yüzde 60’a çıkarılması amaçlanıyor. Ayrıca yenilenebilir ve yeni enerji kaynaklarının kullanımının artırılması, ithal edilen ürünlerin gümrük işlemlerinin hızlandırılması için ilgili kurumlarla koordinasyon sağlanması ve ithalat kaynaklarının çeşitlendirilmesi gibi adımların da planlandığı belirtildi. Bu sayede ülkenin orta vadede ihtiyaçlarını daha güvenli şekilde karşılaması hedefleniyor.


Gazze anlaşması... Karmaşık koşullar altında ‘zaman alacak’ düzenlemelere yönelik bir bahis

Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta bir arabanın üzerinde oturan Filistinliler (AFP)
Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta bir arabanın üzerinde oturan Filistinliler (AFP)
TT

Gazze anlaşması... Karmaşık koşullar altında ‘zaman alacak’ düzenlemelere yönelik bir bahis

Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta bir arabanın üzerinde oturan Filistinliler (AFP)
Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta bir arabanın üzerinde oturan Filistinliler (AFP)

Gazze Şeridi’nde ateşkes anlaşmasına ilişkin dosyalar, mevcut tıkanıklık nedeniyle yeni düzenlemeler bekliyor. Özellikle geçtiğimiz şubat ayı sonunda İran’da başlayan savaşın ardından ve son iki haftada Kahire’de gerçekleştirilen müzakere turlarında belirleyici sonuçlara ulaşılamaması bu süreci etkiliyor.

Gazze Barış Kurulu Yüksek Temsilcisi Nikolay Mladenov, söz konusu düzenlemelerin son Kahire turunda Hamas’a sunulan öneriler çerçevesinde şekillendiğini ifade etti. Uzmanlara göre bu öneriler özellikle silahsızlanma, çekilmeler ve hareketin Gazze Şeridi’ndeki çalışanlarının entegrasyonu gibi başlıklara odaklanıyor.

Uzmanlar, bu düzenlemelerin zaman alacağını ve sürecin başta İran’daki savaşın seyri, uluslararası güçlerin ve Filistinli polis unsurlarının konuşlandırılması ile teknokratlardan oluşacak komitenin Gazze’ye girerek çalışmalarına başlaması gibi temel faktörlere bağlı olacağını belirtti.

Geçen hafta Kahire’de yapılan görüşmelerde Hamas’ın silahsızlandırılması konusunda anlaşma sağlanamamasına rağmen, Mladenov pazartesi akşamı Reuters’a yaptığı açıklamada, “Son haftalarda Hamas ile son derece ciddi görüşmeler gerçekleştirdik, ancak süreç kolay değil” dedi.

Mladenov, “Tüm tarafları ve en önemlisi Gazze halkını tatmin edecek bir düzenlemeye ulaşabileceğimiz konusunda temkinli bir iyimserliğim var” ifadesini kullanarak, sürecin zaman alacağını vurguladı.

Mladenov daha önce, Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi’nin önündeki engellerin kaldırılmaya başlandığını açıklamıştı. Cuma günü Kahire el-İhbariyye televizyonuna verdiği röportajda ise komitenin Gazze’ye girişinin mevcut engeller nedeniyle geciktiğini belirtti.

Farabi Siyasi Araştırmalar Merkezi Genel Sekreteri Dr. Muhtar Gubaşi, Mladenov’un düzenlemelere ilişkin açıklamalarıyla zaman kazanmaya çalıştığını savundu. Gubaşi, Gazze, Lübnan ve İran dosyalarının aslında tek bir bütün oluşturduğunu, bu nedenle hepsinin birlikte ele alınıp sonuçlandırılacağını ve bunun ardından bölgede yeni düzenlemelerin şekilleneceğini belirtti. Bu çerçevede, söz konusu sürecin zaman alacağına dair açıklamaların, dosyaların henüz sonuçlanmadığını ve birbirine bağlı olduğunu gösterdiğini ifade etti.

Filistinli siyaset analisti Eymen er-Rakab ise Mladenov’un son iki haftada Hamas, Filistin hükümeti ve İsrail arasında yürüttüğü temasların, ateşkes anlaşmasının bir sonraki aşamasına geçiş için düzenlemeler oluşturmayı hedeflediğini söyledi. Ancak er-Rakab, sürecin beklenenden daha karmaşık olduğunu ve temel engelin İsrail’den kaynaklandığını belirterek, bu nedenle görüşmelerin zaman almasının doğal olduğunu, hatta nihai bir sonuca kısa vadede ulaşılmasının zor olduğunu ve sürecin İran’daki savaş sonrasına kalabileceğini dile getirdi.

devf
Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta yıkılan binaların enkazı arasında yürüyen iki öğrenci (AFP)

Hamas, Mladenov’un açıklamalarının ardından dün yaptığı açıklamada, Kahire’de arabulucular ve Filistinli gruplarla çok sayıda görüşme ve istişare gerçekleştirdiğini duyurdu. Açıklamada, bu temasların Şarm eş-Şeyh Anlaşması kapsamındaki birinci aşama yükümlülüklerinin tamamlanması ve Donald Trump planı doğrultusunda ikinci aşama düzenlemelerinin ele alınmasına hazırlık amacı taşıdığı belirtildi.

Hamas, sunulan önerilere ‘yüksek düzeyde olumlu yaklaşım’ gösterdiklerini vurgulayarak, kabul edilebilir bir anlaşmaya ulaşmayı hedeflediklerini ifade etti. Hamas ayrıca, arabulucularla müzakereleri sürdürmeye kararlı olduğunu, tüm engellerin aşılması için çalıştığını ve önerilere ilişkin nihai yanıtını hareketin liderliği ile Filistinli gruplarla yapılacak istişarelerin ardından açıklayacağını bildirdi.

Hamas, geçtiğimiz cumartesi günü de arabulucular ve Filistinli gruplarla bir dizi görüşme ve diyalog gerçekleştirdiğini, anlaşmanın birinci aşamasına ilişkin tüm maddelerin uygulanmasını tamamlamayı amaçladığını duyurmuştu.

Er-Rakab, Hamas’a son Kahire görüşmesinde iletilen önerilerin büyük ölçüde silahsızlanma, Gazze’deki çalışanlarının entegrasyonu gibi başlıklara odaklandığını belirtti. Er-Rakab, Hamas’ın ‘sürpriz bir yanıt vermeyeceğini’ ifade ederken, herhangi bir sürecin başarısının uluslararası güçlerin ve Filistinli polis unsurlarının sahaya konuşlandırılması ile teknokrat komitenin bölgeye girişine bağlı olduğunu vurguladı.

Er-Rakab’a göre Hamas, arabulucuların sunduğu orta yol çözümlerine, açık mutabakatlar ve belirli güvenceler sağlanması halinde eğilim gösterebilir. Ancak bu sürecin, İran’daki savaşın seyri ve olası sonuçlarıyla bağlantılı olarak zaman alacağı ifade edildi.

Öte yandan Gubaşi, Hamas’ın önerileri kabul edip etmeyeceğinin; İsrail’in çekilmesine dair somut taahhütler, insani yardımların artırılması ve yeniden imar sürecinin başlatılmasına yönelik gerçek güvencelerin varlığına bağlı olduğunu belirtti. Gubaşi, bu şartların sağlanması halinde Hamas’ın sürece olumlu yaklaşabileceğini, aksi durumda ise İsrail kaynaklı engeller nedeniyle sürecin uzayabileceğini ifade etti.


Süryaniler ve Suriye'de kaçırılan fırsatın telafisi

Suriye'deki Süryaniler, ülkedeki dini ve etnik çeşitliliğin tanınması kapsamında Suriye'nin köklü bir bileşeni olarak kabul görmeyi istiyorlar (Independent Arabia)
Suriye'deki Süryaniler, ülkedeki dini ve etnik çeşitliliğin tanınması kapsamında Suriye'nin köklü bir bileşeni olarak kabul görmeyi istiyorlar (Independent Arabia)
TT

Süryaniler ve Suriye'de kaçırılan fırsatın telafisi

Suriye'deki Süryaniler, ülkedeki dini ve etnik çeşitliliğin tanınması kapsamında Suriye'nin köklü bir bileşeni olarak kabul görmeyi istiyorlar (Independent Arabia)
Suriye'deki Süryaniler, ülkedeki dini ve etnik çeşitliliğin tanınması kapsamında Suriye'nin köklü bir bileşeni olarak kabul görmeyi istiyorlar (Independent Arabia)

Abdulhalim Süleyman

Suriye'nin el-Cezire bölgesi ve Haseke ilindeki Süryaniler, az sayıda olmalarını pek umursamıyor. Bu durum, özellikle Suriye'deki savaşın şiddetlenmesi ve başta Haseke vilayetinde (kuzeydoğu) olmak üzere Hristiyanların DEAŞ terör örgütü tarafından hedef alınmasıyla birlikte daha da belirginleşti.

Bu umursamazlık, Süryanilerin bölgenin özgün bir unsuru olduklarına duydukları güvenden kaynaklanıyor. Süryaniler, ülkede azınlık olarak nitelendirilmelerini reddederek Araplar, Kürtler, Türkmenler ve diğerleriyle kıyaslandığında kendilerini ‘özgün unsur’ olarak tanımlamayı tercih ediyorlar.

Süryanilerin dile getirmeye devam ettikleri tarihi bir yaklaşıma göre ‘Suriye’ adı, Süryanilere ve Asurilere atfen verilmişti. Bu isim önce oryalistler arasında yaygınlaştı, ardından Fransa tarafından bu toprakları manda yönetimi altında tuttuğu yıllarda, İslami dönemlerde ve Osmanlı İmparatorluğu döneminde kullanılan ‘Şam’ adının yerine benimsendi. Osmanlı İmparatorluğu Şam topraklarını, bugün bilinen siyasi sınırlarıyla mevcut Suriye'yi oluşturan çeşitli vilayetler olarak görüyordu.

Suriye'nin genelinde yüzlerce kasaba ve köyün eski Süryanice adlar taşımasının yanı sıra Hz. İsa'nın konuştuğu dilin de Süryanice kökenli olduğu biliniyor. Süryani kültürü, sanatsal ve bilimsel boyutlarıyla bölgenin oluşumunun bir parçasını temsil ediyor. Süryanice özellikle İslam'ın yükseliş dönemlerinde Yunanca ve eski Grekçeden Arapçaya yapılan tercüme hareketinde önemli bir rol üstlendi. Tüm bunların yanında Haçlı Seferleri'nden etkilenmeleri, bazı dönemlerde geri çekilmeleri, diğer dönemlerde ön plana çıkmaları ve bölgenin çeşitli dönüşümlerine katılımları da bu tarihin ayrılmaz bir parçası.

Önemli bir Süryani varlığı

Suriye, Fransız mandası altında kurulduktan sonra, siyasi yapısında, özellikle de özel bir statüye sahip olan ve dört eyaletten oluşan yeni Suriye devletine katılımı geciken el-Cezire bölgesinde, önemli bir Süryani varlığına tanık oldu.

Bu durum, Osmanlı idari mirası, modern Türkiye'nin kurulması ve ayrıca eski Musul Vilayeti ile modern Irak'taki İngiliz varlığına atfedilebilir. Bu durum, Süryani-Aşur bileşeninin 20. yüzyılın ilk on yıllarında yaşanan bölgesel dönüşümlerden etkilenmesine neden oldu.

Bu dönemde, başta 1915'teki Seyfo (kılıç) katliamları olmak üzere komşu bölgelerdeki kanlı olaylar sonucunda Suriye'deki Süryani varlığı arttı. Bu olaylar pek çok kişiyi güneye, Fransız nüfuz bölgelerine doğru göç etmeye itti. El-Cezire bölgesi, Ninova'dan gelen binlerce Asuri ailesinin akınına uğradı. Bu aileler Habur Nehri kıyılarına yerleşerek bugün ‘Habur köyleri’ olarak bilinen ve sayısı 30'u aşan köyleri oluşturdular. Bu köyler 2015 yılında DEAŞ’ın terör eylemlerine sahne oldu. Saldırılar halkın büyük bölümünün yerinden edilmesine ve bir kısım kilisenin tahrip edilmesine yol açtı.

Suriye’de durumun nispeten istikrar kazanmasının ardından Süryanilerin de günlük hayatı hareketlendi. Bu canlanma özellikle Halep’te ticaret ve sanayi alanlarında, ayrıca el-Cezire bölgesinde tarım ve ticaret alanlarında göze çarptı. Bunun yanında bölgelerin Osmanlı İmparatorluğu'nun kontrolünden çıkmasının ardından sivil ve kültürel yaşamda bir düzen sağlandı. Ayrıca el-Cezire bölgesinde küçük şehirler kuruldu ve eski şehirler yeniden canlandı.

Şarku’l Avsat’ın Independet Arabia’dan aktardığı analize göre askeri yönetimin iktidara gelmesi ve Suriye'de otokrasinin pekişmesiyle birlikte Süryani hareketi gerilerken giderek daha sınırlı bir hal aldı. Faaliyetler büyük ölçüde kilise etkinlikleriyle gençlere yönelik bazı izcilik faaliyetlerine indirgendi. Bunun yanında yerel resmi görevlerde bir miktar varlık sürdürdüler. Parlamentodaki temsil oranları ise oldukça nadir kaldı ve bu temsil çoğunlukla iktidarın Hristiyan azınlıkları temsil kartını kullanması çerçevesinde gerçekleşti.

Öte yandan Süryaniler ne Anayasa’da ne de hükümetin konuşmalarında veya etkinliklerinde resmi olarak tanındı. Süryanice öğrenme izni ise kilise ayinleri kapsamında haftada yaklaşık iki saatle sınırlı kaldı.

Kimlikte canlanma

Kuzey ve Doğu Suriye Demokratik Özerk Yönetimi’nin ortaya çıkmasıyla birlikte, Süryanilerin varlığı; temsil açısından, üst düzey mevkilere yerleşme bakımından ve Süryanicenin Arapça ve Kürtçenin yanında resmi ana dil olarak benimsenmesi noktasında bu yapının temel unsurlarından biri hâline geldi. Bunun yanı sıra, 10 yıl boyunca süren bu dönemde siyasi, kültürel, dilsel ve feminist faaliyetler arttı. Suriye Demokratik Güçleri (SDG) çatısı altındaki askeri oluşumlar ile Haseke’deki yerel güvenlik servisleri de bu süreçte şekillendi. Ne var ki bu katılım, Süryaniler ve Asuriler arasında yalnızca iki派 ile sınırlı kaldı. Bu arada Asuri Demokratik Örgütü (ADO), Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu (SMDK) çatısı altında Suriyeli muhalefet güçleriyle birlikte kalmaya devam etti. Bunların yanında geniş ve örgütsüz bir kesim ise bölgede belirgin bir askeri faaliyete katılmaksızın devrilmiş Suriye rejimi ve kurumlarıyla birlikte hareket etmeyi sürdürdü.

Beşşer Esed rejiminin 8 Aralık 2024'te düşmesi, bu ülkedeki Süryaniler için bir dönüm noktası oldu. Onlar, özellikle Suriye'nin kuzey ve doğusunda bulundukları bölgelerde elde ettikleri kazanımların, ülke genelinde resmi statüye kavuşmasını umut ediyorlar.

Günümüzün endişesi

Süryanilerin önde gelen siyasi çevreleri bu umut doğrultusunda, ülkedeki duruma ilişkin siyasi vizyonlarını birleştirmeye çalıştı. Bu birleşme, kendi siyasi, etnik ve dinî özellikleri çerçevesinde gerçekleşmek üzere Süryanilerin, dilin tanınması ve ülke yönetimine katılımlarının güvence altına alınması esasında kültürel ve kimliksel özgünlüklerinin korunması ilkeleri temelinde şekillendirildi.

wefre
Haseke şehrindeki Akitu Bayramı kutlamaları (Independent Arabia)

Ayrıca, 1957 yılında kurulan ve en eski Süryani siyasi örgütlerinden biri olan ADO, geçtiğimiz yılın şubat ayı sonlarında düzenlenen Ulusal Diyalog Konferansı’na katıldı. Ülkedeki Süryanilerin vizyonunu ve taleplerini ortaya koyan ADO, Suriyeli yetkililer ile Süryani aktörler arasında resmi görüşmeler düzenlendi, ancak çoğu zaman hükümet tarafından resmi bir ulusal kimliği olmayan bir Hıristiyan grup olarak değerlendirildiler

Hıristiyanlar... ama!

ADO Politbüro Üyesi Gabriel Muşi Kuriye Süryanilerin varlığının Suriye'de köklü bir geçmişe sahip olduğunu belirterek şunları söyledi:

“Birden fazla Hristiyan kilisesine mensup olmalarına karşın bu Hristiyan dini kimliğiyle gurur duymak, onun ulusal bir kimlik olarak tanınması talebini ortadan kaldırmaz. Suriye ve Mezopotamya'da binlerce yıldır ulusal bir bayram olan ve her yıl 1 Nisan'da kutlanan Akitu Bayramı'nın (Süryani-Asuri Yeni Yılı) tanınması zorunludur.”

Kuriye, ayrıca Suriye hükümetine, Süryani kültür ve mirasına ülkedeki zengin çeşitliliğin bir parçası olarak gereken önemi vermesi çağrısında bulundu.

Süryani Asurilerin yetkinlik temelinde ve bir toplumsal bileşen olarak temsil edilmesini ve dengeli bir temsile kavuşmalarını isteyen Kuriye, “Bu, elbette yerel ve ulusal düzeyde hükümet nezdinde tüm bileşenler için geçerli” ifadelerini kullandı. Bu talebi desteklemek için Suriye'deki mevcut kültürel çeşitliliğe saygıyı ele alan geçici anayasa bildirgesinin yedinci maddesine atıfla “Bu bildirgede yer alan maddenin hayata geçirilmesini umuyoruz” diye ekleyen Kuriye, ayrıca Suriye'deki Kürtlerin ulusal bayramını tanıyan ve dillerini ulusal dil olarak kabul eden 13 sayılı kararnameye de atıfta bulundu. Bu adımı, 'yıllarca süren yoksunluk ve dışlanmanın ardından Suriye'nin ulusal tablosunda cesur bir adım' olarak nitelendiren Kuriye, Süryani Asuriler ve Suriye'de var olan diğer ulusal bileşenler için özel kararnameler çıkarılmasını talep etti.

Göstergeler ve çıkarımlar

Geçmiş dönemde pek çok hükümet yetkilisi, Süryanilerin Akitu Bayramı’nı kutladı. Ayrıca hükümet tarafından çeşitli telefon görüşmeleri gerçekleştirildi. Bunun yanı sıra bir Süryani heyeti, ülkedeki Süryani gerçekliğini ve taleplerini aktarmak amacıyla İçişleri Bakanı Enes Hattab ile bir araya geldi. Kuriye, bu gelişmeleri, hükümetin olumlu adımları olarak değerlendirdi.

Öte yandan Süryanilerin hükümete yönelik çeşitli şikayetleri de bulunuyor. Kuriye’ye göre Süryaniler, herhangi bir hükümet üzerinde baskı oluşturan siyasi, sosyal ve kültürel alanlarda devrik rejimden miras kalan karmaşıklıkları anlayışla karşılarken bu tür dosyaların özellikle ulusal çeşitliliğin Suriye toplumunda rahat bir atmosfer yaratacak şekilde ele alınması için gerçek bir irade bulunmuyor. Bununla birlikte yetkinlik ya da devlet inşasına katılım zeminini genişletmek yerine sadakate dayalı tek tipçi bir yaklaşımın benimsendiğini vurgulayan Kuriye, “Oysa geçiş dönemi, Suriye toplumunun tüm kesimlerinin istisnasız katılımını gerektiriyor” diye ekledi.

Kuriye, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Ayrıca geçmiş dönemde azınlıkların şeytanlaştırılması ve var olmayan şeylerle, örneğin azınlıklar ittifakı gibi nitelendirmelerle damgalanması' durumunun yaşandığına dikkat çekti. Bu durum pek çok bölgede gerginliğe yol açtı.”

Tanınmanın gerilemesi

Şam ve SDG arasında varılan 29 Ocak Anlaşması'nın uygulanmaya başlamasıyla birlikte, Süryanilerin resmi olarak tanınmamaları konusundaki eleştirilerin sıklaştı. Bu durum, devlet kurumlarının isimlerinin Arapça ve Kürtçe olarak yazıldığı tabelaların asılmasıyla net bir şekilde ortaya çıktı. Oysa Özerk Yönetim'e bağlı kurumların isimlerinde Süryanice de yer alıyordu. Ayrıca, Suriye'nin kuzey ve doğusundaki Özerk Yönetim kurumlarında Süryanilerin açık bir şekilde siyasi ve idari ortaklığı da mevcuttu.

Kuriye, bununla ilgili olarak şunları söyledi:

“Süryanice, Suriye Demokratik Konseyi (SDK) tarafından yayımlanan sosyal sözleşme çerçevesinde öz yönetim kurumlarında Arapça ve Kürtçenin yanı sıra resmi dil statüsündeydi. Bu adım bizim açımızdan bir gerilemeyi temsil ediyor. Dolayısıyla yetkililerin Süryaniceyi de kurum tabelalarına dahil etmesini talep ediyoruz.”

Güvenlik endişeleri

Kuriye, ülkenin çeşitli bölgelerinde Hıristiyanların maruz kaldığı bazı olaylara atıfla Süryanilerin ve Hıristiyanların artan korkuları ve mezhepçi söylemlerin giderek katılaştığını dile getirdi. Ayrıca, Suriye’deki kiliseler tarafından alınan ve on yıllardır bu türden bir ilk olan, dini bayram kutlamalarının, sokakların süslenmesi de dahil olmak üzere, iptal edilmesini öngören bir kilise kararı olduğunu ifade etti. Bayram kutlamalarının sadece kilise ayinleri ve dualarıyla sınırlandırılmasına dikkati çeken Kuriye, “Ne yazık ki mevcut korku, iktidardan çok, aşırı uygulamalar ve davranışlarda bulunan bu iktidarın beslediği ortamdan kaynaklanıyor” dedi. Süryani siyasetçi, güvenlik ve askeri güçlerin oluşumunun artık ‘tek bir Suriye bileşeni, yani Sünni Arap bileşeni ile sınırlı’ hale geldiğini, buna karşın ‘askeri kurumda şu anda Hristiyan, Kürt veya Dürzi unsurların bulunmadığını’ belirtti.