Hoşyar Zebari Şarku’l Avsat’a konuştu (2): Irak'taki Sünniler kendilerini dışlanmış hissediyor. Bazı güvenlik kurumlarına sızıldı

Zebari: Saddam Hüseyin’in utanç verici bir şekilde idam edilmesi ona hak etmediği bir statü kazandırdı

Biden’ın Zebari ve Nuri el-Maliki ile 2009 yılında Beyaz Saray'da çekilmiş bir fotoğrafı (Getty Images)
Biden’ın Zebari ve Nuri el-Maliki ile 2009 yılında Beyaz Saray'da çekilmiş bir fotoğrafı (Getty Images)
TT

Hoşyar Zebari Şarku’l Avsat’a konuştu (2): Irak'taki Sünniler kendilerini dışlanmış hissediyor. Bazı güvenlik kurumlarına sızıldı

Biden’ın Zebari ve Nuri el-Maliki ile 2009 yılında Beyaz Saray'da çekilmiş bir fotoğrafı (Getty Images)
Biden’ın Zebari ve Nuri el-Maliki ile 2009 yılında Beyaz Saray'da çekilmiş bir fotoğrafı (Getty Images)

Irak'ın eski Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari, Irak’ın hem iç hem de dış ilişkilerinin hassas kavşaklarında orada olan bir isimdi. Şarku'l Avsat, Zebari’ye Irak’taki mevcut düzenin kurulmasından sonra Arap liderlerden hangi sözleri duyduğunun yanı sıra alınan güvenlik kararını, yolsuzluk vakalarını ve ülkedeki çeşitli taraflar arasındaki ilişkilerle ilgili düşüncelerini sordu.

İşte Şarku’l Avsat’ın, eski Irak Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari ile gerçekleştirdiği röportajın ikinci ve son bölümünün tam metni:

*Joe Biden, (eski) Başbakan Nuri el-Maliki'nin görevde kalmasını destekliyor muydu?

Biden'la onlarca kez bir araya geldim. Onu, ABD Kongresi'nde bir ‘lobi’ oluşturmaya çalıştığımız, 1992 yılından beri tanıyorum. Irak'taki değişime sempati duyuyor ve destekliyordu. Bölgeyi ve Irak'ı onlarca kez ziyaret etti. (Eski ABD Başkanı Barack) Obama’nın birinci ve ikinci döneminde Irak dosyasından sorumluydu.

*(Biden) Maliki destekliyor muydu?

Evet. Konuya şöyle açıklık getireyim. Iraklı liderler olarak 2010 seçimlerinden sonra Dr. İyad Allavi'nin tüm Şii, Sünni ve diğer mezheplerden, dinlerden ve milliyetlerden temsilcileri barındıran partisinin Şii partiler karşısında açık bir şekilde daha fazla oy almasına rağmen o dönem İran ve ABD’nin Maliki'yi desteklemesiyle en büyük hatalardan birini yaptık. Adil olmak gerekirse onlar (ABD’liler), 2011 yılında Irak’taki muharip güçlerini geri çekme ve başka bir anlaşma yapma düşüncesine sahiplerdi. Bu yüzden Dr. İyad Allavi’nin partisinin yakaladığı ‘parlak ve net bir parlamento ve seçim başarısı’ ne yazık ki feda edilerek mevcut süreç devam ettirildi.

O dönemde tüm liderler süreci devam ettirmek için bu yönde hareket etti. Fakat kendimi ve tarihi gözden geçirdiğimde bunun o dönem önemli kavşakta yapılan en büyük stratejik hata olduğunu kabul ediyorum.

*Yani İyad Allavi haksızlığa mı uğradı?

Evet. Aynen öyle oldu.

*Irak'ta İyad Allavi'nin dışlanmasının ve Refik Hariri'nin Beyrut'ta öldürülmesinin iki ülkedeki ılımlı güçlere yönelik bir darbe olduğunu söyleyenler var...

Bu ilişkilendirme belli bir temele dayanıyor ve birbirlerinden çok uzak olaylar değil. Ortadoğu siyasetiyle uğraşırken tüm olanların iç içe olduğunu öğrendim. Lübnan'daki durumu bölgedeki, İran'daki, Körfez'deki, Suriye'deki, Filistin'deki, Ürdün'deki durumdan ayıramazsınız. Sorunlar her zaman birbiriyle bağlantılı. Ancak bunun arkasında bir plan olup olmadığını teyit edemem.

*Sizce Ürdün tehdit altında mı?

Çok ciddi bir tehdit altında. Irak'taki Uluslararası Koalisyonun ve ABD muharip kuvvetlerinin geleceği çeşitli tarafları ilgilendiriyor. Uluslararası Koalisyonun ve ABD muharip kuvvetlerinin Irak'tan çekilmelerinin Ortadoğu'daki son nüfuz kalelerini terk etmeleri anlamına geldiğini düşünüyorum. Ürdün'ün güvenliği de tehdit altında. Körfezin güvenliği için bir tehdit oluşacak. Bazı Körfez ülkelerindeki kardeşlerimizden geri çekilmeyle ilgili raporları, bilgileri ve haberleri yakından takip ettikleri yönünde mesajlar alıyoruz. Ürdün şu an bir yandan da uyuşturucuyla ve topraklarını hedef alan güçlerle mücadele ediyor. Ürdün ilk kez Irak’tan havalanan insansız hava araçları (İHA) tarafından vuruldu. Ürdün sınırları içinde yer alan ABD üssü Tower (Kule) 22 hedef alındı. Buradaki ABD askerleri Ürdün Haşimi Krallığı’nın onayıyla orada bulunuyorlar. Ürdünlüler, bu olay yüzünden kendilerini gerçekten tehdit altında hissettiklerini söylüyorlar.

*Bir gün Peşmerge güçlerinin silahlandığını ve Haşdi Şabi (Halk Seferberlik) Güçleri ile çatıştığını görme riski var mı?

Bu, uzun vadeli bir ihtimal. Kürt yönetiminin bu konuyla ilgili herhangi bir düşüncesi olduğunu ve umursadığını sanmıyorum. Ancak 2017 yılında kanlı çatışmalar yaşandı. Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ndeki (IKBY) referandum sürecinin ardından Kerkük'ten Erbil'e kadar bölgeye saldırmaya çalıştılar, ancak Peşmergeler bu saldırıları geri püskürttü. Ayrıca Duhok'un Zaho bölgesinde de Türkiye ile Irak arasında hayati öneme sahip olan İbrahim Halil Sınır Kapısı’nı ele geçirmeye çalıştılar. Onlarla çatıştık, çünkü bekamıza yönelik bir tehdit olduğunu hissediyorduk. Karşılık vermekten başka seçeneğimiz yoktu.

*O halde pratik anlamda bugün silahlı gruplar size Tarık Aziz'in bir zamanlar söylediği gibi Kerkük'te ağlamaktan başka hakkınız olmadığını mı söylüyorlar?

Hayır. Eğer dikkat ettiyseniz bu son seçim,  yıllarca idari değişikliklerin, personel nakillerinin ve demografik değişimin etkili olabileceği yönünde hakim bir izlenim bıraktıysa da son il meclisi seçimleri Kerkük'te Kürtlerin halen güçlü bir varlığa sahip olduğunu gösterdi. Seçimler, Kürt partiler ile Arap ve Türkmen partileri arasında bir dengenin olduğunu ortaya koyuyordu. Bu durum anayasaya bağlı bir rüya olarak kalmaya devam ediyor. Anayasa, içerideki sınırlarla ve tartışmalı bölgelerle ilgili sorunların nasıl çözüleceğini öngörüyor.

YÜZ MİLYARLARCA DOLARLIK YOLSUZLUK

*Irak'ta yüz milyarlarca dolar buharlaştı. Bu para nereye gitti? Bu durum yolsuzluktan mı ibaret yoksa bölgesel çatışmalar bu parayla mı finanse ediliyor?

Ne yazık ki ülkede çok büyük yolsuzluk vakaları yaşandı. Bizim zamanımızda, hatta Maliki, Allavi, Caferi ve Haydar İbadi’nin lideri oldukları diğer hükümetler sırasında da yolsuzluk vakaları bu şekilde halkın parasını çalacak kadar büyük boyutlara ulaşmamıştı. Yani daha önce birkaç bin dolarlık yolsuzluk vakaları olabiliyordu. Fakat şimdi yolsuzluk vakalarında milyonlarca, hatta milyarlarca dolar çalınıyor. Bununla birlikte bu para, bölgesel savaşların ve çatışmaların finanse edilmesi için de kullanılabiliyor.

*Çalınan paranın 400 milyar dolar civarında olduğu söyleniyor…

Doğru. Bu rakamın doğru olduğu kanıtlandı. Maliye Bakanlığı’ndan her şeyin düzeltilmesi gerektiğini öğrendim.

*Bu rakamı yolsuzluk davalarını takip eden, bunun yanında yolsuzlukla suçlanan Dr. Ahmed Çelebi açıklamıştı…

Onun temiz bir insan olduğuna şahitlik ederim. Evet, Irak-İran Savaşı sırasında, dönemin koşulları altında Ürdün'deki Petra Bank'ta bir sorun yaşadı, ama ben onun vefatından sonra ailesine hiçbir şey bırakmadığını biliyorum. Maliye Bakanı olduğum dönemde merhum da Maliye Komitesi'nin başkanlığını yapıyordu. Yolsuzluk meseleleri üzerinde birlikte çalıştık. Petra Bank’ın CEO'su yaklaşık iki yılda neredeyse 6 milyar dolarlık yolsuzluk yapmıştı. Bu para nereye gitti? O sıra yaptığımız takipler sonucunda paranın Amman ve Beyrut'a gittiğini öğrendik.

*Para hangi amaçla Beyrut’a gitti?

Bu, tam yerinde bir soru. Elimizdeki mevcut bilgilere ve verilere dayanarak bu takibi sağladık. ABD Hazine Bakanlığı yıllar sonra bu hırsızlığın farkına vardı ve hem Petra hem de başka bankalar hakkında suç duyurusunda bulundu.

Irak'ın istikrarına yönelik en büyük tehditlerden biri, il meclislerindeki hükümet projelerine ayrılan büyük bütçelerde yaygın olarak gerçekleşen bu garip yolsuzluktur. Bunun yanında bir de başkalarını ötekileştirerek uzlaşı çağrısında bulunanların hiçbir uzlaşıya varamaması, halkın ve yatırımcıların güvenebileceği bir hukuk devletinin kurulamaması sorunu söz konusu. Örneğin Batılı ülkelerden ve Avrupa’dan çok sayıda ​​şirket, ülkedeki bankacılık ve hukuk sistemindeki istikrarsızlık ve güven eksikliği nedeniyle Irak ekonomisinin dayandığı petrol sahalarını terk etti.

*İran, ABD’yi Irak'a saldırmaya yönlendirdi mi?

Bununla ilgili ciddi şüphem var. Komplo teorilerine inanmıyorum. Haşdi Şabi'nin ABD’nin Irak’taki çıkarlarına yönelik saldırıları Aksa Tufanı Operasyonu öncesinde başlamıştı. ABD, bu saldırılara çok ılımlı ve düzensiz karşılıklar veriyordu. Süreç sanki ‘vur ama öldürme’ şeklinde belli kalıplara göre işliyordu. Fakat üç ABD’linin öldürüldüğü ve 40'tan fazla kişinin yaralandığı son saldırıdan sonra buna güçlü bir karşılık vermek zorunda kaldı. İran ile ABD arasında Katar ve Umman’ın arabuluculuğunda temasların ve mesajlaşmanın olması gayet doğal. Ancak ABD’liler caydırıcı olduklarını ve kendi çıkarları hedef alındığı takdirde geri adım atmayacaklarını da kanıtlamış oldular. Bağdat'ın merkezinde Hizbullah Tugayları’nın ve Nuceba Hareketi’nin üst düzey komutanları hedef alındı.

Irak'ta faaliyet gösteren Nuceba Hareketi üyeleri, Hamas’ın İsrail'i hedef alan Aksa Tufanı Operasyonu’nu desteklemek üzere Bağdat'ta gösteri düzenlediler (AFP)
Irak'ta faaliyet gösteren Nuceba Hareketi üyeleri, Hamas’ın İsrail'i hedef alan Aksa Tufanı Operasyonu’nu desteklemek üzere Bağdat'ta gösteri düzenlediler (AFP)

Peki, İran ABD’yi kandırdı mı? İran'ın ve ABD’nin anlatılarına göre iki taraf da gerilimin artmasını istemiyor. Ancak bunun gibi düzensiz savaşlarda hatalar olabilir. Yani Babu’l Mendeb Boğazı’nda, Aden Körfezi'nde, Kızıldeniz'de olup bitenler, bir füzenin bir Amerikan ya da İngiliz destroyerine yahut gemisine çarpması oyunun kurallarını değiştirebilir. Her an sürprizler yaşanabilir.

*Sizce Saddam Hüseyin'in idam edilme şekli ve zamanı, daha sonra cenazesine karşı yapılanlar Iraklıların bir kısmının zihinlerinde yer etmesine neden oldu mu?

Bu konuda bir gözlemim oldu. Saddam Hüseyin'le şahsen tanışmadım. Birçok arkadaşım, Siyasi ve muhalif faaliyetlerimiz nedeniyle üç kardeşimi infaz ettirmesinden dolayı bizzat işlediği suçlardan etkilenenlerden biri olarak benden dava oturumlarından birine katılmamı istedi. Ben de gidip oturumlardan birini izledim. Saddam Hüseyin’in idam ediliş şekli ve zamanlaması gerçekten utanç vericiydi. Açık konuşmak gerekirse yargılandığı tüm suçlara rağmen böyle korkunç bir şekilde infaz edilmesi ona hak etmediği bir statü kazandırdı. Ondan bu şekilde ve bu kadar çirkin bir şekilde intikam almak, asil bir davranış değildi. Evet, birçok insanın hakkına girdi ama böyle bir izlenim söz konusu.

Eğer bana Irak’ta rejimi değiştirdiğimiz için pişman olup olmadığımızı sorarsanız ‘kesinlikle hayır’ yanıtını veririm. Irak’ı yetenekleri, imkanları, ilişkileri, dünyanın ülkeye açılımı, Arap ve Müslüman dünyasının yanı sıra uluslararası toplumun darboğazdan kurtulmamıza yardımcı olmayı amaçlayan iyi niyetiyle değiştirip bölgenin başarı hikayelerinden biri haline getirmek için elimize gerçek bir fırsat geçmişti.

*Birçok seçim dönemi, bazılarının ‘kutuplaşma’ olarak adlandırdığı şekilde sona erdi. Irak halkı sizi şaşırttı mı?

Sorunun mevcut demokratik sistemde olmadığını, sistemin uygun olduğunu, ancak uygulanmada hata yapıldığını düşünüyorum. Örneğin, seçimlerin bir kazananı varken Irak Yüksek Federal Mahkemesi gelip ‘Hayır, kazanan başkası’ diyebiliyor. Bu bir sorundur. Geçtiğimiz seçimlerde Sünni Arap kardeşlerimiz geri çekildiler ve seçimlerin güvenirliğine inanmadılar. Fakat son il meclisi seçimlerindeki tüm göstergeler ve rakamlar, Sünnilerin Enbar, Bağdat, Diyala, Selahaddin, Kerkük ve Musul'da seçimlere çok güçlü bir katılımı olduğunu gösterdi. Bu da halkın seçimler yoluyla ve temsilcilerini seçerek değişim istediğinin bir işaretiydi.

Yasa dışı grupların varlığı meselesi ise yürütme otoritesinin, yani bunu engellemesi gereken Silahlı Kuvvetler Başkomutanı sıfatına sahip Başbakanın görevidir. Göreve gelen tüm başbakanlar, silahların sadece devletin kontrolünde olması gerektiği meselesini gündeme getirdiler. Fakat şimdiye kadar bunu yapamadılar ya da yapmak istemediler. Çünkü silahlı gruplar, onlardan daha güçlü yeteneklere, nüfuza ve etkiye sahip. Ülkedeki silahlı grupların etkisi ve nüfuzu, Irak sahnesindeki bir bozulmuşluktur.

*Bu durum, tam tersi olması gerekirken devletin silahlı grupların gözetiminde olduğu anlamına mı geliyor?

Evet. Bu silahlı gruplar tamamen devlet tarafından finanse ediliyor. Direniş gruplarının üyeleri bile maaşlarının bir kısmını devletten alıyor. Bu bakımdan gerçek bir bozulmuşluk söz konusu.

*Bir dönem Maliye Bakanlığı görevindeydiniz. Irak devletinden kaç kişi maaş alıyor?

Rakam gerçekten şok edici boyutta. Son rakamı hatırlamıyorum ama kamu hizmeti çalışanlarının, emeklilerin ve sosyal yardımdan yararlananların sayısının 8 milyonun üzerinde olduğunu tahmin ediyorum. Rakam bu civardaydı. Bu inanılmaz bir rakam. Bu da (mevcut Başbakan) Sayın Muhammed Şiya es-Sudani'nin bir yılı aşkın süredir iktidarda olan hükümeti sırasında devletin 700 bin kişiyi kamu sektöründe istihdam ettiği anlamına geliyor.

SUDANİ DÖNEMİ

*Sudani hükümetini nasıl değerlendiriyorsunuz?

(Başbakan) Sudani, üzerinde uzlaşılan bir isim olarak göreve geldi. Arkasında bir seçim listesi ya da siyasi parti yok. Her zaman Irak'ta yaşamış yurt dışı deneyimi olmamış bir idari çalışandı. Çalışma, Sosyal İşler ve İnsan Hakları Bakanıydı. Maliye Bakanı olarak görev yaptığım dönem dahil yaklaşık 7-8 yıl birlikte çalıştık. Onu şahsen tanıyorum, iyi niyetli bir insandır. Ancak Irak gibi bir ülkeyi yönetmek için sadece iyi niyetli olmak yeterli değil.

Baskı altında olmasına rağmen hareket etme yetkisi ve yeteneği var. Devletin bir numarası, yani siyasi sistemimizin en güçlü figürü. Silahlı Kuvvetler Başkomutanı sıfatıyla kendisine yönelik bazı kısıtlamaları aşabilecek güce ve yeteneklere sahip. Bu güce ve yeteneklere sahip olduğunu düşünüyorum. Diğer tüm tarafların ona, onun onlara olduğundan daha fazla ihtiyacı var. Ancak ne yazık ki o bu gücü, kötü niyetli davranışları, saldırıları ve ihlalleri engellemek ya da en azından sınırlamak için kullanmıyor.

*Irak Başbakanı aslında Silahlı Kuvvetler Başkomutanı mı?

Evet. Irak Anayasası’na göre Başbakan, Silahlı Kuvvetler Başkomutanıdır. Ama ne yazık ki güvenlik teşkilatlarına sızıldı ve mezhepçilik yapıldı. (Eski Başbakan) Sayın Mustafa el-Kazimi de birkaç gün önce bana bundan bahsetti. Başbakan olduğu sırada Özel Dairenin güvenlik güçlerini, terörle mücadele güçlerini, ordu güçlerini, elit güçleri ve diğer güçleri kontrol edemediğini, fakat bunun onun görevi olduğunu ve ülkeye liderlik etmek için sahip olduğu bu gücü tekeline alması gerektiğini söyledi.

SADDAM'IN MEZARININ YERİ VE ‘CENAZESİNİN KAÇIRILMASI OLAYI’

*Saddam Hüseyin'in mezarının yeri biliniyor mu?

İdam edildiğinde akrabaları ve yakınları, Saddam’ın cenazesinin memleketi Tikrit'te defnedilmek üzere kendilerine teslim edilmesini istediler. O sıra buna onay verilmedi ve ardından bazı hikayeler ortaya atıldı. Dürüst olmak gerekirse ne Saddam’ın cenazesinin Tikrit’e götürüldüğünü ne de direniş grubu ve Baasçıların Saddam’ın cenazesini alıp götürüp sonra geri getirdiklerini teyit edebilirim.

2007 yılında Tikrit'in el-Uca ilçesinde Saddam Hüseyin'e ait olduğu iddia edilen bir kabrin başında Fatiha okuyan Iraklılar (Getty Images)
2007 yılında Tikrit'in el-Uca ilçesinde Saddam Hüseyin'e ait olduğu iddia edilen bir kabrin başında Fatiha okuyan Iraklılar (Getty Images)

*Saddam Hüseyin’in cenazesinin yurt dışına çıkarıldığına dair bir hikaye var mı?

Öyle olduğuna dair bazı haberler çıktı. Saddam'ın kızı Ragad Saddam Hüseyin de böyle düşünüyor.

*Yani Baasçıların Saddam’ın cenazesini yurtdışına çıkardığını mı düşünüyor?

Evet. Böylece (düşmanları) tarafından daha fazla kötü muameleye uğramaması amaçlansa da gerçekte Saddam’ın cenazesine ne olduğunu bilmiyorum.

*Yüksek Federal Mahkeme kararıyla çeşitli seçimlere katılımınız engellendi. Bugün Şarku'l Avsat'a hiçbir yolsuzluk vakasına karışmadığınızı teyit edebilir misiniz?

Sizi hiçbir yolsuzluk vakasına karışmadığıma temin ederim. Ayrıca dürüstlük konularında uzmanlaşmış Soruşturma Mahkemesi karşısına çıktım ve bana yöneltilen tüm suçlamalardan beraat ettim. Şu an hakkımdaki davayla ilgili hukuki bir çalışma var. Yüksek Federal Mahkeme'nin bu haksız, keyfi ve siyasileştirilmiş kararda bana nasıl haksızlık yaptığı, siyasi ve anayasal haklarımı nasıl görmezden geldiği araştırılıyor. Ama Allah'a şükür bana karşı açılmış bir dava ya da hakkımda herhangi bir iddia yok.

*Mele (molla) Mustafa Barzani, sizin kız kardeşinizin kocasıydı. Bu durumda siz de Mesut Barzani'nin dayısısınız doğru mu?

Evet, öyleyim.

*Bana birkaç kelimeyle Mele Mustafa'yı, onun kişiliğini ve rolünün önemini anlatabilir misiniz?

Gerçekten eşi daha olmayan tarihi bir şahsiyetti. Onun şahsiyeti kopyalanamaz. Aramızda akrabalık bağı kurulmasından önce onunla hırslı bir genç olduğum, erken yaşlarda tanıştım. Kral Hüseyin ile olan şahsi ilişkisi sayesinde Ürdün'deki eğitimimi tamamlamama yardımcı oldu. Onunla ilgili anılarım arasında beni okumaya ve okulu bitirmeye teşvik etmesi de yer alıyor. Kültürlü ve eğitimli insanların çabaları olmadan Kürdistan rüyasına ulaşılamayacağını söylerdi. Beni her zaman tevazuyla davranmaya yönlendirirdi. Bizler aşiretlere mensup insanlarız. Bizler alçakgönüllü olmalı, kibirli davranmamalı ve ailemizi temsil etmeliyiz. Çok alçakgönüllü biriydi. Diğer bir özelliği ise son derece realist olmasıydı. Gerçekçi bir insandı. Devrimciydi ama evrimsel bir biçimde.

Saddam Hüseyin sık sık ‘tarih galip gelenler tarafından yazılır’ derdi. Ama bu doğru değil. Zafere ulaşamayan, ancak rolleriyle halkın hafızasına kazınan liderler var. Size böyle birçok liderden bahsedebilirim. Mele Mustafa, sadece Irak Kürtleri arasında değil, aynı zamanda Türkiye, Suriye, İran, Kafkaslar ve diğer yerlerdeki Kürtler arasında da eşsiz bir şahsiyetti. Bir benzeri daha yoktu.

Mesud Barzani ve Celal Talabani’nin, 1992 yılında Mele Mustafa Barzani'nin portresi önünde çekilmiş bir fotoğrafı (Getty)
Mesud Barzani ve Celal Talabani’nin, 1992 yılında Mele Mustafa Barzani'nin portresi önünde çekilmiş bir fotoğrafı (Getty)

*Mele Mustafa, IKBY’yi kurma hayalini gerçekleştiremedi ama bu hayal Mesud Barzani tarafından gerçeğe dönüştürüldü.

Mesud Barzani yönetiminde çalıştınız. Bu deneyimini nasıl değerlendiriyorsunuz?,

Başarılı bir deneyimdi. (Mesut Barzani) liderlik konusunda hiçbir zaman babasının seviyesine ulaşamayacağını biliyor ve her zaman onunla gurur duyuyor. Bununla birlikte IKBY’yi inşa etmek için bizzat çok fazla çaba harcadı, harika işler başardı. Fakat tüm çabalarına rağmen sonuçtan memnun değil. Şu an 70 yaşını geçmiş durumda. Doğum günüyle Kürdistan Demokrat Partisi'nin (KDP) Mahabad'da kurulduğu günün aynı olması oldukça ironiktir.

Aslında merhum Cumhurbaşkanı Mam Celal Talabani başta olmak üzere kimseyi dışarıda bırakmamak için başkalarıyla iş birliği içinde çalışarak bunları inşa etti. Kürtler arasında birliği sağladık. Bağdat'ta yeni düzenin kurulması ve anayasanın, hakların, toprak bütünlüğünün korunması için birlikte mücadele ettik. Daha önce belirttiğimiz gibi şu an IKBY’nin hukuki ve anayasal hakları hedef alınıyor. Bunun yanında kurduklarımızı ve geliştirdiklerimizi nasıl koruyacağımızın mücadelesini veriyoruz. Irak ise hem IKBY hem Iraklılar hem yabancı ziyaretçiler hem de bölge halkları tarafından tanık olunan bir başarı öyküsüdür. Erbil'de, Duhok'ta, Süleymaniye'de on binlerce Sünni, hatta Şii Arap aile bir arada yaşıyor. Çoğu bakanın ve üst düzey güvenlik görevlisinin aileleri, güvenli ve istikrarlı olmasından dolayı IKBY’de yaşıyor.

*Irak'taki Sünnileri gelecekte zorlukların beklediğini düşünüyor musunuz?

Evet. Kendi yurtlarında dışlanmış ve yerinden edilmiş hissetmeye başladılar. Sünni vatandaşların Curf es-Sahar, Bağdat çevresi, Diyala ve diğer bölgelerde kendi mahallelerine dönmeleri halen yasak. Yönetimin kötü olduğu dönemde yaşanan mezhepçi çatışmalar ne yazık ki son zamanlarda arttı. Bazen Sünni bölgelerin kurulması talep edilen öneriler yapılıyor, ancak Irak Anayasası buna izin vermiyor. Bunun Şii yönetime karşı bir tehlike ve tehdit olduğu algısı söz konusu. Bu da eğer Sünni bölgeler kurulursa IKBY’nin de varlığıyla Şiiler için işlerin zorlaşacağı düşüncesinden kaynaklanıyor.

*Sünniler, şu anki mevcut yönetimin bir Şii yönetimi olduğuna mı inanıyor?

Evet. Bu konuda güçlü bir hisleri var. Liderlerden bazıları taraflarla iş birliği yapsa da ne eksik ne fazla tamamen mezhepsel nedenlerden dolayı adaletsizliğe uğradıklarını ve ötekileştirildiklerini hissediyorlar.

*Eskiden ‘Kürtlerin dağlardan başka dostu yoktur’ denirdi. Bu doğru mu?

Hayır, değil. Özellikle Kuveyt Savaşı sonrasında milyonlarca insanın göç etmesiyle ABD’de ve Avrupa'da Kürtlere yardım ve koruma konusunda küresel vicdanın ayağa kalkması sonrası yaşananlar, dağlardan başka dostlarımızın da olduğunu kanıtladı. Ama Kürtlerin en iyi dostu yine Kürtlerdir. Her ülkede başarının temelini Kürtlerin birlik olması teşkil ediyor. Geçmişten kalan siyasi ve partizan anlaşmazlıklar olsa da temel konularda uzlaşıya varabiliriz.

ARAFAT, MÜBAREK, ESED VE SALİH

*Ülke kurma hayali olan iki adam vardı. Bunlardan biri Yaser Arafat, diğeri Mesut Barzani’ydi. Siz ikisini de tanıyorsunuz. Ortak özellikleri var mıydı?

Evet, ikisini de tanıyorum. Aralarında dikkatimi çeken ortak özelliklerden biri ulusal ve kurtuluş hareketlerinin temel ilkelerine olan bağlılıklarıydı. Tüm zorluklara, koşullara, yerinden edilmeye ve istismara rağmen umutları hep canlıydı. Bu hayalin gerçekleşeceğine dair umutlarını hiç kaybetmediler.

Hüsnü Mübarek, Zebari’ye toplantılarından birinde ABD’lilere güvenmemesini söyledi (Getty Images)
Hüsnü Mübarek, Zebari’ye toplantılarından birinde ABD’lilere güvenmemesini söyledi (Getty Images)

*Aralarında yakın bir ilişki var mıydı?

Aralarında çok yakın ve şahsi bir ilişki vardı. Sayın Mesut Barzani'nin 1979 yılında Viyana'da suikast girişimine uğramasından sonra merhum Yaser Arafat’ın ve Fetih Hareketi’nin (El Fetih), onun Tahran'a nakledilmesini kolaylaştırmak için yardım ettiklerini hatırlıyorum.

*Ona pasaport mu verdi?

Hem pasaport verdi hem de koruma sağladı.

*Yaser Arafat'ın Lübnan ve Yemen pasaportu verme yetkisi vardı, değil mi?

Aynı zamanda Tunus pasaportu verme yetkisi de vardı. Bu gizli mücadelenin bir parçasıydı. Hayatta kalmanın ve çalışmaları sürdürmenin bir gereği olan bu tür sorunlarla hepimiz uğraştık.

*Hiç başka bir ülkenin pasaportunu ve takma ad kullandınız mı?

Libya, Güney Yemen ve Suriye pasaportlarını kullandım.

*Arap liderlerden herhangi biriyle yaşadığınız istisnai bir olay var mı?

Vallahi çoğuyla böyle olaylar yaşadım. Mesela Kuveyt’in merhum emiri Şeyh Sabah el-Ahmed’le. Aramızda harika bir ilişki vardı. Cömert biriydi. Fazilet sahibi ve asil bir şeyh ve Arap diplomasisinin emiriydi. Irak'ın Kuveyt'e ödemesi gereken bir tazminat meselesi vardı. Çok para ödedik ve bir noktada zorlandık. Taksitlerden birinin ödenmesi gerekiyordu. Ben de yanına gittim, ödemeyi yapmaya çalışacağımızı söyledim. Ona, “Sayın Emir, taksitleri bu yıl bizim için erteleyebilir misiniz ya da bu taksiti ödemekten muaf tutabilir misiniz?” diye sordum. Ardından “Biz Kuveyt'in bağımsızlığına, haklarına ve tüm yükümlülüklerimize inanan yeni bir yönetimiz” dedim. O da bana, “Yani Sayın Bakan karşınızda ‘bilmediği yerden para almak istemiyorum’ diyen biri var” dedi.

(Eski) Katar Emiri Şeyh Hamed bin Halife Al Sani ile de böyle bir olay yaşadım. Libya'da merhum Muammer Kaddafi'nin başkanlığını yaptığı konferanslardan birinde Irak’ın temsilcisiydim. Dönemin cumhurbaşkanı ve başbakanı konferansa katılmamıştı. Ben de Irak'ın Bağdat'ta bir Arap zirvesine ev sahipliği yapma hakkına sahip olduğunu savunuyor ve destekliyordum. Merhum Kaddafi ise ülkenin işgal altında olduğu şeklinde birtakım gerekçelerle buna güçlü şekilde karşı çıkıyordu.

Bunun Irak’ın hakkı olduğunu ve bunun için onların yardımını istediğimi ısrarla belirttim. Kuveyt Emiri, merhum Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE)  ve Ürdünlü temsilcileri beni destekledi. Hepsi ayağa kalktı ve Irak'ın Arap Birliği'nin kurucu ülkelerinden biri olarak buna hakkı olduğunu, artık hükümetinin kurulduğunu ve istikrara kavuştuğunu söylediler. Ancak Irak’taki yabancı askeri üslerle ilgili bir anlaşmazlık söz konusuydu. Ben de ABD’nin Irak’taki askeri varlığının anayasaya uygun olduğunu ve başka Arap ülkelerinde de bu tür üslerin bulunduğunu söyledim. Bu durumda neden suçun sadece bize yüklendiğini sordum.

Rahmetli Kuveyt Emiri Şeyh Sabah, “Vallahi benim ülkemde ABD üssü yok. Sadece Fransa’nın ve İngiltere’nin üsleri var” dedi. Ardından Şeyh Hamad, “Biz de ABD’nin el-Udeyid Hava Üssü ve Salimiyye Üssü’nde askeri varlığı var” dedi. Bunun üzerine Kaddafi, “Yani tüm Arap ulusu işgal altında ve bizim bundan haberimiz yok öyle mi?” diye çıkıştı.

Şeyh Hamad yanıma geldi ve bana, “Sayın Bakan size bir soru sormak istiyorum? Burada tartışma cesaretini nereden buldun?” diye sordu. Ona, ülkem için bir davam olduğunu ve bu yüzden ülkemi savunduğumu söyledim. Bana, “Peki, Irak’a ne oldu? Irak bilimin, medeniyetin, kültürün beşiğiydi” dedi. Ben de ona “Bunun için sadece kendimizi suçlayabiliriz. Ülkemize ve kendimize saygı duymuyoruz, dolayısıyla ne yazık ki böyle oldu” dedim.

*Mısır’ın eski Devlet Başkanı Mübarek size ABD’liler hakkında ne anlattı?

Bana onlara güvenmememi söyledi. Ben de ona “Ama başka kimse yok” dedim. Esprili biriydi. Arap Birliği toplantıları için Mısır'a her gittiğimde, merhum (İstihbarat Şefi) Ömer Süleyman ya da dönemin Dışişleri Bakanı Sayın Ahmed Ebu Gayt aracılığıyla ikili görüşme talebinde bulunurdum. O da bana hemen randevu verirdi. Irak'ı çok ama çok seviyordu. 1967 Arap-İsrail Savaşı sırasında Habbaniye nahiyesinde görev yapmıştı. Irak’ın Enbar ilinde yer alan Habbaniye’deki askeri üste görevliydi.

*Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed'le aranızda böyle bir olay geçti mi?

Bana karşı saygılıydı. Birbirimize saygı duyuyorduk. Kendisiyle birçok kez bir araya geldim. Bir keresinde onunla görüşmek üzere Kasiyun Dağı'ndaki Halk Sarayı'na gittim. Beni orada kabul etti. Yanında (eski Başkan Yardımcısı) Faruk eş-Şara da vardı. Rahmetli (eski Dışişleri Bakanı) Velid el-Muallim'in orada olup olmadığını şu an hatırlayamıyorum. Ona, “Sayın Devlet Başkanı bu radikaller, cihatçılar ve teröristlerin hepsi Şam Uluslararası Havaalanı ya da kara sınırından (Irak’a) geliyorlar. Şiilere ve Sünnilere ait yerleri havaya uçuruyorlar. Vatandaşları öldürüyorlar. Güvenlik hizmetlerinin gücünü ve sayılarının çok olduğunu biliyoruz” diye şikâyette bulundum.

Bana, bunun kendileriyle ilgili olmadığını söyledi. Güçlü güvenlik birimleri olduğunu, ancak buna karışmalarına izin verilmediğini, bu yönde talimatların olduğunu söyledi. Elimizde delil ve bilgi olduğunu belirterek “Güvenlik teşkilatlarından gelen veriler, bunların çoğunun sizin aracılığınızla (Irak topraklarına) girdiğini gösteriyor” dedim. O da bana, “Biz bir Arap ülkesiyiz, buraya gelen her Arap vatandaşına vize uygulamıyoruz, belki bunu kullanıyorlardır” yanıtını verdi.

Bunun üzerine kendisine şunları söyledim:

“Sayın Başkan, Şam'da birkaç yıl yaşadım. Suriye devletinin ve güvenlik birimlerinin nasıl çalıştığını biliyorum. Ben Suriye ve Kamışlı üzerinden Kuzey Irak'a, Irak Kürdistanı'na heyetler ve gazeteci grupları getiriyordum, sizin Dışişleri Bakanınızın bundan haberi yoktu.”

O da bana, “Maşallah ülkemi benden daha iyi tanıyorsun” dedi.

*Yemen’in eski Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih nasıl biriydi?

Çok naif biriydi. Çeşitli zirvelerde ve toplantılarda aramızda dostane bir ilişki oluştu. Bu benim için bir iftihar kaynağıydı. Onu birçok kez ziyaret ettim. Bir keresinde dargın bir ifadeyle bana “Sizler Amerikan tankları üzerinde geldiniz, ülkeniz bağımsız değil” dedi.

Ben de ona şunları söyledim:

“Sayın Cumhurbaşkanı, Saddam'la karşı karşıya geldiğimizde yanımızda ABD güçleri yoktu, tek başımızaydık. Üzgün de değillerdi. 1991 ayaklanmasında 15'e yakın ilde halk Saddam'a karşı ayaklandığında ABD’liler Saddam adına ayaklanmaya müdahale etti. ABD’lilerin bize yardım ettiği doğru ama bu savaşta sizinle temas halindeydiler. Saddam'a karşı Amerikan savaş uçaklarının çoğu Arap ülkelerindeki üslerden havalandı.”



El-Halil’in kalbinde savaş… 500 yerleşimci, binlerce Filistinliyle yaşamın ayrıntılarını paylaşıyor

El-Halil’in kalbinde savaş… 500 yerleşimci, binlerce Filistinliyle yaşamın ayrıntılarını paylaşıyor
TT

El-Halil’in kalbinde savaş… 500 yerleşimci, binlerce Filistinliyle yaşamın ayrıntılarını paylaşıyor

El-Halil’in kalbinde savaş… 500 yerleşimci, binlerce Filistinliyle yaşamın ayrıntılarını paylaşıyor

Batı Şeria’nın güneyinde, Kudüs’ün yaklaşık 35 kilometre uzağında bulunan El-Halil kentine ulaşmadan önce, 60 numaralı çevre yolu olarak bilinen otoyolda, farklı milletlerden, dinlerden ve inançlardan yolcuları gidecekleri yerlere yönlendiren çok sayıda levha ve tabela göze çarpıyor. İbranice, İngilizce ve Arapça olmak üzere üç dilde hazırlanan bu tabelalar, varış noktası Filistin’de, İsrail’de ya da daha uzak bir yerde olsun, yolculara yön gösteriyor.

cgthy
El-Halil’in Eski Şehir’e giden girişinde bulunan bir İsrail kontrol noktası (Şarku’l Avsat)

Giriş yasak

Şehrin ana girişine kısa bir mesafe kala, İsraillileri kendilerine girişin yasak olduğu ve ‘tehlikeli’ olarak nitelendirilen A Bölgesi’ne girmemeleri konusunda uyaran dev bir tabela karşılıyor. Ancak tabela, bölgede yaşayan 500 yerleşimcinin varlığını görmezden geliyor. Bu yerleşimciler, Batı Şeria’nın en büyük kentinin kalbi olan Eski Şehir’i işgal ediyor; sokakları, evleri, dükkânları, meydanları, balkon manzaralarını ve Harem-i İbrahim Camii’ni kent sakinleriyle paylaşıyor. Komşularını her gün evlerinden çıkarmaya çalışıyorlar. Uzun ve yıpratıcı bir mücadeleye dönüşen bu süreç, 7 Ekim 2023’ün ardından büyük ölçüde daha da şiddetlendi.

El-Halil’in kalabalık ve ticari hareketliliğin yoğun olduğu Babu’z Zaviye bölgesinde, Şüheda Caddesi’nin başında, göreve hazır bekleyen İsrail askerleri karşılıyor sizi. Görevleri, bölgede yaşayan ve kuşatma altındaki, harap durumdaki eski evlerinden ayrılmamış birkaç kişi dışında, Filistinlilerin bölgeye girişini engellemek. Bu az sayıdaki Filistinli ise her gün evlerine gidip gelirken ayrıntılı aramalara tabi tutuluyor ve sürekli şüpheli muamelesi görüyor.

7 Ekim’den önce ve sonra

7 Ekim öncesinde askerlerin izin vermesi üzerine sokağa girmiştik. Ancak yalnızca 100 metre ilerledikten sonra bir asker bizi durdurmuş ve ‘Arap görünümümüz’ nedeniyle yolumuza devam etmemizin yasak olduğunu söylemişti. Asker, güvenliğimizi sağlayamayacağını öne sürmüştü.

Bugün ise bir metre bile ilerlememize izin verilmiyor.

adfrgth
El-Halil’in Eski Şehir bölgesindeki bir caddede geçişi engelleyen İsrail askeri (DPA)

Eski Şehir’e başka açık güzergâhlardan girdik, ancak buradaki çok sayıda sokağın kapatıldığını gördük. Şehre ait pek çok bölgeye ulaşamadık. Bunların arasında, Harem-i İbrahim Camii’nin arkasında bulunan Sehle Caddesi de vardı. Şüheda Caddesi gibi burası da kapatılmıştı. Bölgede yaşayanlar hariç Filistinlilerin bu sokağa girmesi yasaklanmıştı.

İslam el-Fahuri, girişi kapalı olmayan ara sokaklarda, bomboş durumdaki Lübnan Çarşısı’nda karşımıza çıktı. İç içe geçmiş diğer Eski Şehir sokaklarının bir parçası olan çarşıda dükkânlar kapalıydı; ne esnaf ne bölge sakini ne de alışveriş yapan kimse vardı.

Fahuri, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, aşağılayıcı ve zorlu uygulamalardan mümkün olduğunca kaçınmak için günde yalnızca bir kez dışarı çıkmayı, ardından da evine dönmeyi tercih ettiğini söyledi. Fahuri, “Bize sürekli şüpheli muamelesi yapıyorlar. Adınızın özel bir listede kayıtlı olması gerekiyor. Dışarı çıkarken ve geri dönerken aramadan geçiriliyorsunuz. Kimlikleriniz ayrıntılı biçimde inceleniyor, ancak bundan sonra geçişinize izin veriliyor” dedi.

Fahuri, Filistinliler ile İsrailliler arasındaki çatışmanın merkezinde yer alan Harem-i İbrahim Camii’nin yakınındaki Sehle Caddesi’ndeki evinde kalmayı sürdüren az sayıdaki kişiden biri.

ghyju
El-Halil şehrindeki ana kavşak (Şarku’l Avsat)

Fahuri, burada kalmasının nedenini, evinden ayrılma fikrini kabullenememesine ve ‘evini onlara bırakmak istememesine’ bağlıyor.

“Evden ayrılırsanız hemen el koyuyorlar. Zaten istedikleri de bu. Yaşanan her şey bizi evlerimizden göç etmeye zorlamayı amaçlıyor. Ordu neden üzerimizde baskı kuruyor? Neden bütün bu uygulamalar? Yerleşimciler neden bize saldırıyor? Çünkü buranın tamamını istiyorlar” diye konuştu.

Fahuri, kendisinin ve bölgedeki diğer kişilerin defalarca saldırı ve şiddet olaylarına maruz kaldığını anlatırken teslim olmadığını vurgulayarak, “Buradan gitmeyeceğim, evimden de vazgeçmeyeceğim” dedi.

Fahuri, kalma mücadelesinin daha da zorlaştığı ve bedelinin arttığı 7 Ekim sonrasında bile tutumunu değiştirmedi.

7 Ekim’den bu yana Batı Şeria’daki yerleşimciler düşmanca tutumlarını yoğunlaştırarak geniş bölgelerde kanlı saldırılar düzenlemeye başladı. Filistinlileri öldürüyor, evlerini, mülklerini ve ibadethanelerini ateşe veriyor, tarım alanlarını tahrip ediyor; topraklara, evlere, dağ tepelerine ve hatta hayvanlara el koyuyorlar.

Fahuri, “7 Ekim'den sonra her yerleşimci kendi başına bir devlete dönüştü” dedi.

scdfvgh
10 yerleşimcinin ziyareti sırasında, El-Halil’deki Eski Şehir’in girişlerinden birini koruyan İsrailli askerler, Ekim 2026 (DPA)

Şöyle devam etti: “Eskiden daha özgür hareket edebiliyor, daha az gerginlik yaşıyorduk. Ancak 7 Ekim’den sonra her şey değişti. Kapıları kapattılar, kontrol noktalarının sayısını artırdılar. Buradaki her hareketimiz artık denetim altında. Bütün bunların yanı sıra sürekli saldırılara ve şiddet olaylarına maruz kalıyoruz; hesap soran da yok, bizi denetleyen de. Evlerimize saldırıyor, sokaklarda bize şiddet uyguluyorlar. Her gün bir sorun, her gün.”

Fahuri’nin anlattıkları, Eski Şehir’in geniş kesimlerinde neden artık kimsenin yaşamadığını ve dükkânların neden kapalı olduğunu anlamaya yardımcı oluyor.

1978’de başlayan savaş

Elbette, kapatılma süreci 7 Ekim’den sonra başlamadı; çok daha öncesine dayanıyor. Yerleşimcilerin mücadelesi uzun yıllardır devam ediyor, ancak söz konusu tarihten sonra daha da şiddetlendi.

Filistin Ulusal Bilgi Merkezi’ne göre, Eski Şehir’deki ilk yerleşimci noktaları 1978 yılında kuruldu. Bir grup yerleşimci, kentin merkezindeki Deboya binasını işgal etti. Yerleşimciler daha sonra buraya Beit Hadassah adını verdi. 1980 yılında yaşanan ve Deboya Operasyonu olarak bilinen olayın ardından, işgale karşılık olarak İsrail işgal makamları, stratejik konumdaki yerleşimci noktasını genişletmek amacıyla onlarca evi yıktı. 1983 yılında ise Deboya binasının yakınında, Yahudilere ait olduğu iddiasıyla Usame bin Münkız Okulu’nun kontrolünün ele geçirilmesinin ardından Beit Romano adıyla bilinen bir yerleşimci noktası kuruldu.

1984 yılında Tel Rümeyde’deki arkeolojik bir alan üzerinde yeni bir yerleşimci noktası olan Abraham Avinu kuruldu. İsrail işgal makamları, Eski Şehir’deki merkezî sebze pazarını kapattı ve daha sonra yeni bir yerleşimci noktası kurulması amacıyla burayı yerleşimcilere teslim etti. Beit Hassoun ve Beit Shneerson gibi başka yerleşimci noktaları da kuruldu.

Filistin Ulusal Bilgi Merkezi, İsrail’in bölgeyi kontrol altına almayı ve yerleşimci noktalarının kapsamını genişletmeyi hedeflediğini belirtti. Bu amaçla Arap nüfusa karşı ırkçı politikalar uygulandığını kaydeden merkez, onlarca kontrol noktası ve arama noktası oluşturulduğunu, bazı sokak ve pazarların tamamen kapatıldığını bildirdi. Bu uygulamaların Arap halkını bölgeden çıkarmayı, yaşamlarını zorlaştırmayı ve nihayetinde göçe zorlamayı amaçladığı ifade edildi. Merkezin verilerine göre, yaklaşık 1829 dükkân kapatıldı. Bunların 520’si özel askerî emirlerle kapatılırken geri kalanı, yolların kapatılması ve dar sokaklara kontrol noktaları ile arama noktaları yerleştirilmesi nedeniyle sahipleri tarafından kapatıldı.

frgthy
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentindeki Eski Şehir’de bulunan Harem-i İbrahim Camii’nin duvarlarına asılı İsrail bayrakları, 16 Haziran 2026 (Reuters)

Bölgede kısa süreliğine görüştüğümüz Eski Şehir sakinleri, “Onlarla mücadele uzun zamandır devam ediyor, ancak iki dönemde daha da şiddetlendi. Bunlardan ilki 2000 yılındaki İkinci İntifada, ikincisi ise 7 Ekim 2023 sonrası” dedi.

Bugün gelinen noktada, nüfusu 40 bin olan Eski Şehir sakinlerinin büyük bölümü bölgeyi terk etmiş durumda.

Harem-i İbrahim Camii... Bir taş atımı uzaklıkta

Filistinlilerin dünyanın en eski kutsal mekânı olarak nitelendirdiği Harem-i İbrahim Camii, yalnızca birkaç adım uzaklıktaydı. Ancak camiye ulaşmadan önce çevrede bir miktar canlılık göze çarpıyordu. Birkaç dükkân açıktı. Bu dükkânlarda zanaatkârlar ve imalatçılar çeşitli takılar, seramikler ve ahşap oymalar sergiliyordu. Filistin haritaları ve nakış işlemelerinin yanı sıra süslemeli fincanlar, tütsüler ve işgalin kendisinden bile daha eski bir geçmişe sahip, çok eski bir imalathanede üretilen lokumlar da satışa sunuluyordu.

Vitrinlerden birinde, hayatını kaybeden şair Mahmud Derviş’in sedef üzerine çizilmiş bir portresi yer alıyordu. Portresinin yanına, şairin bir zamanlar söylediği şu sözler yazılmıştı: “Bu topraklarda yaşamaya değer şeyler var.” Hemen yanında ise Feyruz’un bir resmi ve “Ben sevgilime, sevgilim de bana ait” sözleri bulunuyordu. Bunların yanı sıra, yaşanan anla hiçbir benzerlik taşımayan başka seramik eserler de sergileniyordu.

csdfgt
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentinde, Harem-i İbrahim Camii (Makpela Mağarası) dışında dua eden bir İsrail askeri (AFP)

Harem-i İbrahim Camii’nin karşısında, bu topraklarda, İsrailli bir asker güvenlik kapılarının arkasında, silahlı ve tetikte bir şekilde durarak namaz kılmak isteyenleri gözetliyordu. Asker, yalnızca yeşil ışık yandığında geçişlerine izin veriyordu.

Önce döner kapılardan, ardından elektronik kapılardan geçtik. Asker her bir kişinin kimliğini kontrol ettikten sonra gözetleme kameraları ve nöbetçi askerlerin bulunduğu güvenlik kabinlerine ulaştık. Burada bir kadın asker kimlikleri yeniden kontrol etti ve ardından Harem-i İbrahim Camii’ne geçmemize izin verdi.

Bütün bunlar yalnızca birkaç adım içinde gerçekleşti. Ancak yaşananlar, namaz kılınan bir camiye girişten çok, bir ülkenin sınırından ya da bir savunma bakanlığının yerleşkesinden geçişi andırıyordu.

Müslümanlar açısından büyük kutsallık taşıyan mekân, kendine özgü heybetini koruyordu, ancak içeride namaz kılanların sayısı azdı.

xscdfrgt
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentinde, Harem-i İbrahim Camii’nde namaz kılmak için bir İsrail kontrol noktasında bekleyen Filistinliler, 16 Haziran 2026 (Reuters)

Hayatında ilk kez buraya gelenlerden bazıları, İsrail kameralarının gözetimi altında peygamberlerin makamlarını büyük bir şaşkınlıkla inceliyor, tarihî mekânın çok sayıdaki eski köşesini keşfediyordu.

Kameralar her yerdeydi. Yüzünüzü hangi yöne çevirseniz her hareketi ve her sözü kaydeden bir kamerayla karşılaşıyordunuz.

Cami Müdürü: “Bize korku salıyorlar”

Harem-i İbrahim Camii Müdürü Şeyh Mutaz Ebu Sinine, İsraillilerin bu durumu fırsata çevirerek camiye baskın düzenlemesinden endişe ettiği için, kamera veya görüntü kaydı olmadan bile camide bir tur düzenleme fikrine sıcak bakmıyordu.

Zaten çekim kameraları ve mikrofonlarla da bölgeye gitmedik. Çünkü bu, saatler sürecek soru-cevap işlemleri ve belki de hiçbir zaman çıkmayacak izinleri beklemek anlamına geliyordu.

İsrail makamları, caminin her köşesini sesli ve görüntülü olarak izleyecek şekilde kamera sistemlerini güçlendirmişti. Ayrıca cami yönetimini, askerlerin istedikleri zaman ve hızla camiye baskın düzenleyebilmelerini sağlayacak özel geçiş güzergâhlarını halıların üzerine yerleştirmeye zorlamıştı.

Ebu Sinine, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Gördüğünüz gibi buraya giren herkes kendisini bir askerî kışlaya girmiş gibi hissediyor ve sürekli gözetim altında tutuluyor. Barikatlar, kapılar, ayrıntılı kontroller, aramalar ve kimlik incelemeleri var. Bunlar, mübarek Harem-i İbrahim Camii’ne gelen herkesi etkileyen günlük uygulamalar. Zaman zaman ziyaretçiler aşağılanıyor ve onurlarını zedeleyen muamelelere maruz kalıyor. Buna caminin görevlileri, çalışanları ve yönetimi de dâhil. Bu mekâna giren herkes sesli ve görüntülü olarak sıkı gözetim altında tutuluyor” dedi.

Ebu Sinine’ye göre bütün bunlar, camiyi boşaltmayı ve Yahudilere ait bir mekâna dönüştürmeyi amaçlayan, yeni bir fiilî durum dayatma politikasının parçası.

xsdfrg
Harem-i İbrahim Camii’nde namaz kılanlar (Şarku’l Avsat)

Harem-i İbrahim Camii’nde zaten çok az sayıda kişi namaz kılıyordu. Ebu Sinine, 7 Ekim’den sonra durumun büyük ölçüde değiştiğini ve 25 yaşın altındaki bütün Filistinlilerin camiye girişinin tamamen yasaklanmasına kadar vardığını söyledi.

Ebu Sinine, “Buraya gelenlerin yüreklerine korku ve dehşet salıyorlar” diye konuştu.

Zamansal ve mekânsal sınırlama

Harem-i İbrahim Camii’nin bir bölümü, Eski Şehir’de olduğu gibi, Filistinlilerin girişine tamamen kapalı durumda.

1994 yılında camide yaşanan ve İsrail ordusunda görev yapmış yerleşimci doktor Baruch Goldstein’ın 29 kişiyi öldürdüğü katliamın ardından İsrail, caminin yüzde 63’ünü kontrol altına alarak Yahudilere ayrılmış bir alana dönüştürdü.

Goldstein, aşırı sağcı Meir Kahane tarafından kurulan terör örgütü Kach hareketinin mensubuydu.

Ebu Sinine, “O tarihten bu yana caminin yüzde 63’ü Müslümanlara kapalı” dedi.

Arada ayırıcı bir kapı bulunuyordu. Bu kapının arkasında Yahudi ibadetleri yapılıyor, gürültülü kutlamalar düzenleniyor ve şofar çalınıyordu. Müslümanların buraya girmesine yılda yalnızca 10 gün izin veriliyordu. Bu günler; Ramazan Ayı’ndaki cuma günleri, Kadir Gecesi, Ramazan ve Kurban bayramları, Mevlit Kandili, Hicret ve Miraç geceleriydi. Buna karşılık, Yahudi bayramlarına denk gelen 10 günde Müslümanların camiye girmesi tamamen yasaklanıyordu.

scdfrgth
Okul gezisi sırasında Harem-i İbrahim Camii’ndeki türbelerden birinin önünde duran Filistinli bir çocuk (Şarku’l Avsat)

Bu uygulama, Filistinlilerin Kudüs’teki Mescid-i Aksa’da da hayata geçirilmesinden endişe ettiği zamansal ve mekânsal sınırlama olarak biliniyor.

Az sayıdaki cemaatin arasında müezzin ayağa kalkarak namaz için kamet getirdi. Oysa daha önce İsrail’in kontrolündeki bölümde bulunan odasına gitmesi engelleniyordu.

Müezzinin hoparlörler ve dış ses sistemleri aracılığıyla ezan okuması da yasaktı.

Daha önce müezzin, kendisini odasına götürmeleri için İsrail askerlerinin gelmesini beklemek zorundaydı. Ardından cemaate ezan okuyor ve yine askerlerin eşliğinde, kısa ancak tehlikelerle dolu bir yolculuğun ardından oradan ayrılıyordu.

Ancak bu uygulama bütün namaz vakitlerinde aynı şekilde geçerli değildi. Müezzinin cumartesi ve cuma günlerinin belirli saatlerinde ve gecenin bazı bölümlerinde odasına gitmesine izin verilmiyordu.

Ortak türbeler ve tarihsel anlatı üzerine çatışma

Hz. İbrahim, Hz. Yakup, Hz. İshak ve Hz. Yusuf’un türbeleri, en çok ziyaret edilen ve hatıra fotoğrafı çekilen yerlerdi.

Yahudiler, bu türbelerin mekânın kendilerine de ait olduğunun kanıtı olduğunu söylüyor. Dolayısıyla buradaki çatışma yalnızca işgalle ilgili değil; kimliği de şekillendiren tarih anlatısı ve dinî statü üzerinde de yaşanıyor.

Ebu Sinine, “Tarih anlatısını ve kimliği silmeye çalışıyorlar. Burası bizim diyorlar. Biz ise buranın tamamen İslami bir mekân olduğunu söylüyoruz. Onlar İbrahim’e dayandıklarına inanıyor ve onun oğlunun soyundan geldiklerini, dolayısıyla bu mekân üzerinde hak sahibi olduklarını söylüyorlar. Ancak peygamberler üzerinde asıl hak sahibi olan biziz. Hz. İbrahim Yahudi değildi” dedi.

sac
Aşırı sağcı Bakan Bezalel Smotrich’in eşlik ettiği İsrailli yerleşimciler, 16 Haziran 2026 tarihinde işgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentinde yeni bir yerleşim biriminin üzerine İsrail bayrağı çekiyorlar. (AFP)

Ebu Sinine’nin anlattıkları Filistinlilerin ve Müslümanların bakış açısını yansıtıyor, ancak İsrail’de kabul görmüyor. İsrailliler, mevcut yapının altındaki bir mağarada Hz. İbrahim’in ve eşi Sare’nin mezarlarının bulunduğuna inandıkları için Makpela Mağarası adını verdikleri Harem-i İbrahim’i kutsal kabul ediyor.

Smotrich, kutsal alanı ‘egemenlik alanı’ ilan etti

Ziyaretimizden kısa süre sonra aşırı sağcı İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, Harem-i İbrahim’e gitti. Burada yaptığı açıklamada, El-Halil’deki Harem-i İbrahim’in ‘Yahudi halkının egemenlik hakkına sahip olduğu ilk mülk’ olduğunu söyledi.

İsrail Kanal 14 televizyonu, Harem-i İbrahim’deki kapsamlı çatı yapımı ve restorasyon çalışmalarının tamamlanmasına yönelik etkinliğe öncülük eden Smotrich’in, kutsal mekânda tarihî bir adımı daha tamamladığını bildirdi. Bu adımın, daha önce El-Halil anlaşmalarını sona erdirme ve Eski Şehir’deki Filistin belediyesinin bu konudaki yetkilerini geri alma kararının ardından geldiği belirtildi.

zxsdcfgt
10 kişilik bir yerleşimci heyetinin bölgeye yaptığı turistik ziyaret sırasında, El-Halil’in Eski Şehir sokaklarında konuşlanan İsrail askerleri, Ekim 2026 (Reuters)

Smotrich geçtiğimiz haziran ayında, kendi ifadesiyle ‘ataların toprağı’ olan El-Halil’e ilişkin El-Halil Anlaşması’nı iptal ettiğini açıklamıştı. Smotrich, El-Halil’deki Cebelu’l Halil bölgesinde yeni kurulan Doron yerleşiminin açılış töreninde yaptığı konuşmada, “El-Halil anlaşmalarını iptal ettik. Uzun yıllar boyunca Oslo Anlaşmaları’nın en akıl dışı maddelerinden biri yürürlükte kaldı. El-Halil’deki Yahudi yerleşimleri ve kutsal mekânlarla ilgili yetkiler El-Halil Belediyesi’ne verilmişti” demişti.

Smotrich’in açıkladığı ve İsrail ordusuna bağlı Sivil İdare bünyesindeki Yüksek Planlama Konseyi’nin onayladığı karar uyarınca, El-Halil’in Eski Şehir bölgesini kapsayan H2 bölgesindeki planlama ve inşaat yetkileri belediyeden alınıyor.

El-Halil... Oslo Anlaşması’nın sayfasını kapatıyor

El-Halil, 1997 yılında özel bir anlaşmaya tabi tutularak H1 ve H2 olarak iki bölgeye ayrılan Batı Şeria’daki tek Filistin kenti. El-Halil’de Yeniden Konuşlanmaya İlişkin Protokol olarak bilinen bu düzenleme, 1995 tarihli Oslo II Anlaşması’nın ve 1993’te Oslo Anlaşmaları kapsamında başlayan İsrail-Filistin barış sürecinin devamı niteliğindeydi.

El-Halil Anlaşması uyarınca İsrail, kentin yaklaşık yüzde 80’ini oluşturan H1 bölgesinden askerlerini çekti. Bu bölgede güvenlik ve sivil işlerin sorumluluğu Filistin yönetimine devredildi. Buna karşılık İsrail, kentin yüzde 20’sini oluşturan H2 bölgesindeki güvenlik kontrolünü elinde tuttu. Eski Şehir’i, Harem-i İbrahim’i ve El-Halil’deki Yahudi yerleşimini kapsayan bu bölgede sivil idare ise Filistin yönetimine bırakıldı.

Smotrich, “Bu, sıradan bir planlama adımından çok daha fazlası; tarihî bir düzenleme. Yerleşim devrimini sürdürüyor, yönetimi güçlendiriyor ve Yahudiye ve Samiriye’de (Batı Şeria) İsrail egemenliğini derinleştiriyoruz” dedi. Smotrich’e göre bu adım, El-Halil’deki tüm ‘dinî ve tarihî mekânlar’ için geçerli olacak. Bu karar, El-Halil’in merkezindeki Eski Şehir’de Oslo döneminin sona ermesi anlamına geliyor.

cdfvgbh
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentinde, elinde oyuncak tabanca taşıyan İsrailli bir çocuk, Mart 2024 (AFP)

Filistinliler kararı kabul etmedi. Filistin Devlet Başkanlığı, adımın El-Halil kentinin siyasi ve hukuki statüsünü ve kentle ilgili imzalanan ikili anlaşmaları etkilediğini belirterek bunun tehlikeli sonuçları olabileceği uyarısında bulundu. El-Halil Belediyesi de kararı reddederek kabul etmeyeceğini açıkladı.

Ancak sahadaki durum farklı. İsrail, Harem-i İbrahim de dâhil olmak üzere El-Halil’in merkezindeki her şey üzerinde giderek daha fazla kontrol sahibi oluyor.

Smotrich’in ‘El-Halil anlaşmalarını iptal ettiğini’ açıklamasından yalnızca bir gün sonra, Harem-i İbrahim’in yakınında bir Yahudi din okulunun inşası için büyük çaplı bir projeye onay verildi. Yedioth Ahronoth gazetesi, din okulunun inşasına Filistin belediyesinin onayı alınmaksızın izin verildiğini ve bunun onlarca yıldır ilk kez yaşandığını bildirdi.

Smotrich, Harem-i İbrahim’de çatının yenilenmesi çalışmalarını kutlamak amacıyla yaptığı konuşmada, “Makpela Mağarası, İsrail halkının egemenlik hakkına sahip olduğu ilk mülktür. Efendimiz İbrahim’in satın aldığı bu yer, bu topraklar üzerindeki egemenliğimizin simgesi hâline geldi” dedi.

Hafızayı pekiştirmek için yapılan ziyaretler

Ancak her şey güç kullanılarak dayatılamıyor. Ana ibadet bölümünün dışında, öğretmenlerin öğrencilere Harem-i İbrahim’in tarihini, önemini ve burada yaşanan katliamı anlatmaya çalıştığı bir okul gezisi düzenleniyordu.

dfgthy
El-Halil’in Eski Şehir bölgesinde bir Filistinli şekerci (Şarku’l Avsat)

Öğretmen Şerife Duveyk, Şarku’l Avsat’a, çocukların Harem-i İbrahim hakkında hiçbir şey bilmediklerini fark ettikten sonra onları buraya getirmeyi göze aldığını söyledi. Çocuklar, adeta bir maceraya çıkmışçasına heyecanlıydı. Askerlerin önünden aranmadan nasıl geçtiklerini ve buraya yeniden geleceklerini anlatıyorlardı. Duveyk, Yahudilerin her Filistinlinin unutmasını istediği bu yeri çocukların ziyaret etmesinin gerekli olduğunu belirtti.

Hacı Abdülaziz Ebu Haltem de Harem-i İbrahim’i ve Eski Şehir’i ziyaret etmek için uzaktaki Tarkumiye beldesinden geldiğini söyledi.

Ebu Haltem, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Riskler ve uzun bekleme süreleri nedeniyle sık sık gelemiyorum. Ancak bu kez riski göze almaya karar verdim. Gerçekten de Harem-i İbrahim’e ulaşmadan önce beklemekten yoruldum” dedi.

Yahudiler ise aynı sıkıntıları yaşamıyor. Mekânın Yahudi kimliğini öne çıkarmak amacıyla yoğun güvenlik önlemleri eşliğinde buraya geliyorlar.

asdfrgt
El-Halil’deki Eski Şehir’in eteklerinde, dikenli tel örgünün ardındaki evler (Şarku’l Avsat)

El-Halil’in merkezindeki 500 yerleşimciyi yaklaşık bin 500 İsrail askeri koruyor.

Harem-i İbrahim’in duvarlarının çevresinde de İsrail bayrakları bulunuyordu. Bu, tarih anlatısını mümkün olan her yolla görsel olarak yerleştirme çabasının bir başka örneğiydi.

Arap mahallelerinin merkezindeki geniş alanlarda da çok sayıda İsrail bayrağı görmek mümkündü.

Komşular arasında çatışma

Harem-i İbrahim’den çok uzak olmayan ve kente hâkim bir noktadan bakıldığında, Eski Şehir’in geniş kesimlerinde Yahudilerle Filistinlilerin iç içe yaşadığı alanlar dikkat çekici bir manzara oluşturuyor. Yahudiler, daha önce Araplara ait olan dükkânların üst katlarında oturuyor, evlerini Filistinlilerin evlerinden yalnızca duvarlar ayırıyor.

7 Ekim’den önce Filistinlilerin dükkânlarını açabildiği dönemde, dükkân sahipleri yerleşimcilerin yukarıdan attığı cisimlerden korunmak amacıyla sokağın üzerini dikenli tel örgülerle kaplamak zorunda kalmıştı. Bugün ise bu dükkânların tamamı kapalı.

Beyt İbrahim, Beyt Hadassa, Beyt Romano ve Tel Rümeyda’daki yerleşimciler tam koruma altında yaşarken, önceki yıllarda bölgede çok sayıda Filistinli, askerleri veya yerleşimcileri bıçakladıkları ya da bıçaklama girişiminde bulunacakları iddiasıyla öldürüldü.

Bütün bunlara rağmen Mahmud Muhamire evini terk etmedi. Evinin arkasına, onu Şüheda Caddesi’nden ayıran, sıkıca kapatılmış ahşap bir kapı yerleştirilmişti.

İsrailliler, olası hiçbir temasın kurulmasını istemiyordu.

Oradaki son kapı da Eski Şehir’in sokaklarını kapatan çok sayıda kapıdan, güvenlik bariyerlerinden ve kameralardan oluşan geniş sistemin bir parçasıydı.

fg
16 Mayıs 2026 tarihinde, işgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentinde yerleşimcilerin haftalık gezisi sırasında çekilmiş bir fotoğrafta görülen İsrailli askerler (Reuters)

Bölgesinde yerleşimcilere en yakın komşu olarak bilinen Muhamire, sürekli bir endişe içinde yaşadığını, bu durumun 7 Ekim’den sonra kâbusa dönüştüğünü söyledi.

Muhamire Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Bizi her zaman rahatsız ediyorlardı, ancak 7 Ekim’den sonra hayat yaşanmaz hâle geldi” dedi. İkinci İntifada’dan önceki refah dolu günleri hatırlayan Muhamire, bu dönemin uzun sürmediğini belirterek, “Birlikte yaşıyorduk. Bir hayat vardı ama artık yok” ifadelerini kullandı.

Muhamire, evinin çatısından, eskiden tamamen Araplara ait olan ancak bugün bütünüyle Yahudilerin kontrolüne geçen mahallelere baktı. Evleri ele geçiriyor ve üzerlerine İsrail bayrağı asıyorlar. Buna rağmen Muhamire, evini terk etmeyi düşünmediğini belirterek, “Buradan gitmeyeceğim” dedi.

“Gitmeyeceğiz” sözü, Batı Şeria’daki tüm Filistinlilerin benimsediği bir slogana dönüştü. Ancak hepsi bu sözü yerine getirebilecek durumda değil. Zira bugün çatışma tarihinin en aşırı sağcı İsrail hükümetiyle ve en şiddet yanlısı yerleşimcilerle karşı karşıyalar.

İsrail hükümeti bugün, Ürdün Nehri ile Akdeniz arasındaki coğrafi alanın yalnızca tek bir meşru ulusal egemenlik talebine yer olduğunu savunan ve Yahudilerin tam egemenliğini öngören ‘karar planını’ hayata geçirmek için çalışıyor.

İsrailli insan hakları örgütü B’Tselem, İsrail’i Batı Şeria’da eş zamanlı bir dizi politika uygulamakla suçladı. Örgüte göre bu politikalar, Filistinlileri bir halk olarak ortadan kaldırmayı amaçlayan daha kapsamlı bir projenin parçası. Bütün bunlar bugün El-Halil’in Eski Şehir bölgesinde yaşanıyor. El-Halil, İsrail açısından Batı Şeria’nın geri kalanında yaşanması istenenlerin bir tür provası olabilir.

Harem-i İbrahim’den ve Eski Şehir’den ayrılırken en eski dükkânlardan birinin önünden geçtik. Dükkânın cephesine, üzerine Mahmud Derviş’in meşhur “Eskiden Filistin’di adı… Şimdi Filistin’dir adı” dizelerinin işlendiği büyük bir Filistin haritası asılmıştı.


Irak, Ortadoğu savaşı nedeniyle 60 milyar dolarlık zarara uğradı

Bağdat’taki Şorca Pazarı, 13 Ekim 2026 (AFP)
Bağdat’taki Şorca Pazarı, 13 Ekim 2026 (AFP)
TT

Irak, Ortadoğu savaşı nedeniyle 60 milyar dolarlık zarara uğradı

Bağdat’taki Şorca Pazarı, 13 Ekim 2026 (AFP)
Bağdat’taki Şorca Pazarı, 13 Ekim 2026 (AFP)

Irak, Ortadoğu savaşının başlaması ve Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğinin aksaması nedeniyle petrol gelirlerinde yaşanan sert düşüşün ardından yaklaşık 60 milyar dolar kayba uğradı. Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre, bu açıklamayı Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin yaptı.

Şubat ayında savaşın başlamasından bu yana ekonomik kriz yaşayan Irak’ın, gelirlerinin yüzde 90’ını karşılayan petrol ihracatı birkaç ay boyunca ciddi ölçüde geriledi. Bu durum hükümeti iç borçlanmaya yönelmek zorunda bıraktı. Tüketim mallarının fiyatları yükselirken ülkenin döviz rezervleri yaklaşık 20 milyar dolar azaldı.

Hüseyin, perşembe akşamı Roma’da İtalyan mevkidaşıyla yaptığı görüşmede, “Irak, ABD ile İran arasında yaşanan son savaş sırasında yaklaşık 60 milyar dolar zarara uğradı” dedi. Açıklama, Hüseyin'in ofisinden yapılan duyuruda yer aldı.

Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) üyesi Irak, savaş öncesinde günde yaklaşık 4 milyon varil petrol üretiyor, bunun yaklaşık 3,5 milyon varilini ihraç ediyordu. Petrol ihracatının büyük bölümü ülkenin güneyinden Hürmüz Boğazı üzerinden gerçekleştiriliyordu.

dfvgyju
Irak’tan gelen ve Suriye’deki Baniyas Petrol Terminali’ne doğru yol alan petrol tankerleri, 14 Mayıs 2026 (Reuters)

Ancak savaşın başlamasından bu yana İran, küresel enerji arzı açısından kritik öneme sahip bu boğazdaki deniz trafiğini kısıtladı. Bu durum, depolama tanklarının dolması üzerine Irak’ı petrol sahalarının büyük bölümünde üretimi durdurmak zorunda bıraktı. Irak ayrıca, Suriye üzerinden tankerlerle sınırlı miktarda petrol ihraç etmeye, Türkiye’ye ise boru hattı aracılığıyla petrol göndermeye yöneldi.

Irak’ın petrol ihracatında yaşanan sert düşüşün ardından ihracat son dönemde yeniden artış gösterdi. Petrol Bakanlığı’nın verilerine göre, 1-21 Eylül döneminde günlük 2,6 milyon varile ulaştı.

Uluslararası Para Fonu (IMF) bu hafta yaptığı açıklamada, Irak’ın savaş nedeniyle ulaşımda yaşanan aksamalardan en fazla etkilenen ülkeler arasında yer aldığını belirtti.

Ekonomik krizin derinleşmesi üzerine Irak Merkez Bankası geçen hafta, üç yılı aşkın sürenin ardından ilk kez doların resmî döviz kurunu yükseltti.

dvfh

Irak, ithalatı finanse etmek, dinarın istikrarını sağlamak ve kamu çalışanları ile emeklilerin maaşlarını ödemek için büyük ölçüde petrol satışlarından elde ettiği döviz gelirlerine bağımlı. Kamu çalışanları ve emekliler, nüfusu 46 milyonu aşan ülke halkının yaklaşık yüzde 20’sini oluşturuyor.

Irak yönetimi, ekonomik kaynaklarını çeşitlendirmeyi ve petrol dışı gelirlerin toplam gelirler içindeki payını 2037 yılına kadar yüzde 10’dan yüzde 45’e çıkarmayı hedefliyor.


Fas’ta Dünya Kupası öncesinde işitme engelli ve normal işiten öğrencileri buluşturan ilk kapsayıcı üniversite

Fas Prensesi ve Lalla Esma Vakfı Başkanı Lalla Esma, kapsayıcı üniversitenin açılış töreninde (Fas Haber Ajansı – MAP)
Fas Prensesi ve Lalla Esma Vakfı Başkanı Lalla Esma, kapsayıcı üniversitenin açılış töreninde (Fas Haber Ajansı – MAP)
TT

Fas’ta Dünya Kupası öncesinde işitme engelli ve normal işiten öğrencileri buluşturan ilk kapsayıcı üniversite

Fas Prensesi ve Lalla Esma Vakfı Başkanı Lalla Esma, kapsayıcı üniversitenin açılış töreninde (Fas Haber Ajansı – MAP)
Fas Prensesi ve Lalla Esma Vakfı Başkanı Lalla Esma, kapsayıcı üniversitenin açılış töreninde (Fas Haber Ajansı – MAP)

Fas, işitme engelli ve işitme güçlüğü yaşayan öğrencilerle normal işiten öğrencileri aynı sınıflarda buluşturan, mesleki ve sosyal entegrasyonu hedefleyen benzeri görülmemiş bir üniversiteyi hayata geçirerek eğitim alanında yeni bir model başlattı.

Bu adım, beşerî sermayenin yeniden şekillendirilmesi, bilimsel mükemmeliyetin geliştirilmesi ve sağlık alanında inovasyonun teşvik edilmesi çerçevesinde atıldı. Klinik tedavileri, teknolojik eğitimi ve mesleki formasyonu bir araya getiren yeni bir akademik modelin önünü açan girişim, Fas’ın İspanya ve Portekiz ile birlikte 2030 Dünya Kupası gibi büyük uluslararası organizasyonlara hazırlandığı bir dönemde gerçekleşiyor. Bu organizasyonlar, farklı ihtiyaçlara sahip ziyaretçilerin ağırlanması konusunda ülkeye önemli sorumluluklar yüklüyor.

Tıp, teknoloji ve mesleki eğitimi buluşturan akademik model

Lalla Esma Üniversitesi, yaklaşık 3 bin 500 öğrenciyi ağırlayacak şekilde tasarlanan dört ana okuldan oluşuyor. Üniversite bünyesinde, mesleki eğitim sertifikasından temel yeterliliklere ve yüksek lisans derecesine kadar uzanan, işitme bilimleri alanında tamamen ücretsiz bir eğitim programı sunulacak.

Eğitim kurumunun bünyesinde, konuşma ve dil terapisi, klinik psikoloji ve bilişsel davranışların uygulamalı analizi alanlarında eğitim veren İşitme Bilimleri, İletişim ve Klinik Sinir Bilimleri Okulu da bulunuyor. Ayrıca kulak burun boğaz cerrahlarına ileri düzey koklear implant cerrahisi alanında uzmanlık diplomaları verilecek.

İşaret Dili, Sözlü Çeviri ve Erişilebilirlik Okulu ise kapsayıcı medya ve özel eğitim alanlarında uzmanlar yetiştirecek. Sistemin diğer bileşenlerini, yapay zekâ ve dijital sanat tasarımına odaklanan Kapsayıcı Teknolojiler Okulu ile mutfak sanatları, pastacılık ve çikolata üretimi alanlarında eğitim veren Kapsayıcı Meslekler Okulu oluşturacak.

Paris, Chicago, Leuven ve Montpellier’deki kurumlarla uluslararası iş birlikleri

Üniversitenin bilimsel yönetimi ve araştırma faaliyetleri, geniş bir uluslararası akademik ve hastane iş birliği ağına dayanıyor.

Bu iş birliklerinin başında, Fransa’nın başkenti Paris’te bulunan ve Avrupa’nın işitme ile konuşma alanındaki ilk uzmanlaşmış merkezlerinden biri olarak tanımlanan Reconnect Üniversite Hastanesi Enstitüsü ile kurulan stratejik ortaklık geliyor. Institut Pasteur’ü ve Paris Kamu Hastaneleri Kurumuna bağlı üç hastaneyi —Necker Çocuk Hastanesi, Pitié-Salpêtrière Hastanesi ve Lariboisière Hastanesi— bir araya getiren bu ortaklık sayesinde sağırlığın gen tedavisi ile çocuk ve yetişkin işitme sağlığı alanlarındaki ileri araştırmaların aktarılması hedefleniyor.

İş birliği ağı, Batı dünyasında faaliyetlerini sürdüren en eski tıp fakültesinin mirasını taşıyan Fransa’daki Montpellier Üniversitesi’nin yanı sıra Audiocampus ve Cochlear Academy kurumlarını da kapsıyor. Şarku'l Avsat'ın edindiği bilgiye göre bu ortaklıklarla koklear implant alanındaki uzmanlık eğitiminin aktarılması amaçlanıyor.

Belçika ile imzalanan niyet mektubu da uluslararası iş birliklerinin önemli bir parçasını oluşturuyor. Leuven Katolik Üniversitesi, Léonard de Vinci Yüksekokulu ve Fransızca konuşulan Belçika’nın ilk koklear implant merkezi olan Saint-Luc Üniversite Klinikleri arasındaki iş birliği, koklear implant uygulamalarına ilişkin Fransızca klinik eğitimin güçlendirilmesini hedefliyor.

Chicago’daki bir Amerikan akademik kurumuyla yapılan ortaklık ise uygulamalı davranış analizi alanında bilimsel uzmanlık sağlanmasını öngörüyor.

Uluslararası ortaklıklar, Muhammed V Üniversitesi ve Fas Ulusal Radyo ve Televizyon Şirketi ile yürütülen yerel iş birlikleriyle tamamlanıyor. Bu çalışmalarla kapsayıcı mesleki ve medya alanlarında yeni kariyer yollarının oluşturulması amaçlanıyor.

İnovasyonu destekleyen 7 bilimsel ve uygulamalı laboratuvar

Uluslararası iş birliklerini, üniversite kampüsünde kurulacak yedi gelişmiş bilimsel ve uygulamalı laboratuvar tamamlıyor.

Bunlar arasında, işaret dilleriyle iletişim kurmayı öğrenen insansı robotların ve yapay zekâ uygulamalarının geliştirilmesine yönelik inovasyon laboratuvarı öne çıkıyor. Kamu yayıncılığı kurumunun desteğiyle donatılan hareket laboratuvarında ise dijital görüntüleme, sanal karakter üretimi ve eğitsel video içeriklerinin hazırlanması üzerinde çalışılacak.

Üniversite bünyesinde ayrıca girişimciliğe, beceri geliştirmeye ve iş kurma süreçlerine odaklanan bir iş geliştirme merkezi bulunacak. Anatomi laboratuvarları ile ileri işitme testlerinin gerçekleştirileceği birimler de karmaşık cerrahi işlemlerin simüle edilmesine ve yardımcı işitme cihazlarının gerçek uygulama öncesinde ayarlanmasına imkân sağlayacak.

Erişilebilirlik hedefi ve uluslararası organizasyonlara hazırlık

Kapsayıcı üniversitenin hedefleri yalnızca akademik eğitimle sınırlı kalmıyor. Kurum, Fas’ın İspanya ve Portekiz ile birlikte düzenleyeceği 2030 FIFA Dünya Kupası öncesinde ülkenin organizasyon kapasitesini geliştirmeyi amaçlayan stratejik bir rol de üstleniyor.

Üniversitenin 2027 yılına kadar Fas’ın farklı bölgelerinden ve yurt dışından öğrencilere kapılarını açması planlanıyor. Kurum, otelcilik, ulaşım, bankacılık ve spor tesisleri gibi sektörlerde çalışacak profesyonelleri ve karşılama personelini eğiterek işitme engelli ve işitme güçlüğü yaşayan ziyaretçilerle doğrudan iletişim kurabilecek uzmanlar yetiştirmeyi hedefliyor.

Bu yaklaşım, eğitim altyapısını kamu hizmetlerinin, stadyumların ve diğer tesislerin erişilebilirliğini artıracak önemli bir araca dönüştürüyor. Böylece Fas’ın, yaklaşan uluslararası organizasyonlarda beklenen küresel erişilebilirlik standartlarına uygun biçimde insan kaynağını geliştirmesi amaçlanıyor.