ABD’nin Ortadoğu hesapları değişti mi?

Olası bir geri çekilmenin lojistik hazırlıklarıyla böyle bir geri çekilmeye yönelik siyasi karar alınmasını birbirinden ayırmak önemli

İllüstrasyon: Nash Weerasekera
İllüstrasyon: Nash Weerasekera
TT

ABD’nin Ortadoğu hesapları değişti mi?

İllüstrasyon: Nash Weerasekera
İllüstrasyon: Nash Weerasekera

Robert Ford

ABD Başkanı Joe Biden yönetiminin 2024 yılında Ortadoğu'daki tüm askeri üslerden çekilmek gibi bir planı olmasa da ABD’nin Irak ve Suriye'deki askeri varlığının geleceği belirsizliğini koruyor.

ABD’nin Ortadoğu’da sayıları 30 bini bulan askerlerinin büyük bir bölümü Kuveyt, Bahreyn, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri'nde (BAE) bulunan askeri üslerde konuşlandırılmış durumda. ABD Donanması’nın Basra Körfezi'ndeki 5. Filosu da İngiliz Ordusu'nun 1971 yılında Basra Körfezi'nden çekilmesinden bu yana Bahreyn'de konuşlu bulunuyor. Bahreyn’deki bu üs, başlarda Sovyetler Birliği’nin Basra Körfezi'ndeki nüfuzuna karşı koymak için kurulduysa da son yirmi yılda görevi, İran'ı bölgeyi istikrarsızlaştırıcı hamlelerinden caydırmak ve Umman Denizi'ndeki korsanlık eylemleriyle mücadele etmek olarak değişti. Bu hedefler, ABD Deniz Kuvvetleri’nin Husilere karşı mücadelesi sonrasında da var olmaya devam edecek.

ABD’nin Kuveyt'te ise biri kara biri hava olmak üzere iki üssü bulunuyor. ABD, 1991 yılında dönemin Irak lideri Saddam Hüseyin'in Kuveyt’i işgali sonrası, Kuveyt'in kurtarılması sonucu bu ülkede konuşlandı. Katar’da da ABD'nin Ortadoğu'daki en büyük askeri üssü olan el-Udeyd Hava Üssü bulunuyor. ABD, BAE’deki ez-Zafra Hava Üssü'nde 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra konuşlandı. ABD ayrıca Ürdün ve Suudi Arabistan’da askeri eğitim ve danışmanlık görevleri üstleniyor. ABD üslerine ev sahipliği yapan bu Arap ülkelerinde yine onların onayıyla bulunan askeri varlığından memnuniyet duyuluyor. Washington'ın İran ve Çin'in bölgede artan nüfuzuna ilişkin endişeleri göz önüne alındığında, ABD üslerine ev sahipliği yapan Arap ülkeleri istemedikçe ABD'nin bu üsleri boşaltması mümkün görünmüyor.

Durum daha da zorlaştı

Ancak İran destekli milislerin ABD’nin bölgedeki çıkarlarını hedef alan saldırılarının artması, saldırılar sonucu onlarca Amerikan askerinin ölmesi ve yaralanması ve ABD güçlerinin etkinliğinin azalmasıyla birlikte Irak’ta ve Suriye'de konuşlu askerlerin durumu daha da zorlaştı. ABD Dışişleri ve Savunma Bakanlığı müfettişleri tarafından 5 Şubat'ta yayınlanan bir rapor, İran destekli milislerin saldırılarının ABD’nin çabalarını ve DEAŞ’ın kalıntılarıyla mücadeleyi zayıflattığına ve Washington’ı hem Irak’taki hem de Suriye’deki müttefik kuvvetleri güçlendirmeye yönelik temel misyondan uzaklaştırdığına işaret edildi. Rapora göre saldırılar ayrıca ABD’li subaylar ile yerel askeri ve siyasi liderler arasındaki toplantıların ya ertelenmesine ya da iptal edilmesine neden oldu.

Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani'nin yardımcıları, Irak’ın Tahran ile Washington arasında savaş sahası haline getirilmesini reddettiklerini bir kez daha dile getirdiler.

Ama iyi tarafından bakıldığında söz konusu rapor, ABD istihbarat servislerinin DEAŞ’ın Irak’ta ve Suriye'de askeri açıdan yenilgiye uğratıldığına, artık ölüm-kalım mücadelesi verdiğine ve ne her iki ülkede ne de uluslararası alanda büyük ölçekli saldırılar gerçekleştirebildiğine ilişkin bulgularına da yer verdi. DEAŞ hücreleri, küçük pusular kurmaya devam etse de artık bir şehrin kontrolünü ele geçirmeye yönelik önemli  tehdit oluşturmuyorlar. Daha da önemlisi DEAŞ, Irak'ta son yerel seçimler ve dini etkinlikler sırasında hiçbir müdahalede bulunamadı.

Irak'taki ABD’nin askeri varlığına ilişkin tartışma

Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, Irak güvenlik güçlerinin artık ülke içindeki DEAŞ kalıntılarıyla baş edebilecek düzeyde olduğunu belirtti. Irak’ta konuşlu DEAŞ’la Mücadele Uluslararası Koalisyonu (DMUK) güçlerinin geri çekilmesi için müzakerelerin başlatılmasının zamanının geldiğini söyleyen Başbakan Sudani, Irak’ın özellikle F-16 savaş uçakları gibi ABD yapımı silahları korumak için gerekli teknik destek konusunda askeri iş birliği yapılması da dahil olmak üzere ABD ile olumlu ikili ilişkileri sürdürmeyi istediğinin altını çizdi.

Irak Başbakanı, geçtiğimiz yıl ocak ayında bir Amerikan gazetesine verdiği demeçte, Irak’taki ABD askerlerinin geri çekilmesine ilişkin herhangi bir takvimin olmadığını söylemişti. Fakat Sudani hükümetinin tutumu, son zamanlarda değişmeye başladı. Sudani’nin sözcüsü, ABD'nin Irak'ta düzenlediği hava saldırılarını ve ABD kuvvetlerine saldıran milis grupların liderlerinin hedef alınarak etkisiz hale getirilmesini, ‘Irak'ın egemenliğini ihlal eden istikrarsızlaştırıcı eylemler’ olarak nitelendirdi. Sudani'nin yardımcıları ise Irak'ın, İran ile ABD arasında savaş arenası haline getirilmesini reddettiklerini bir kez daha dile getirdiler.

Irak Silahlı Kuvvetler Komutanlığı Sözcüsü Tümgeneral Yahya Resul, ABD'nin hava saldırılarını dikkati çeken sert bir dille eleştirdi. Tümgeneral Resul, ABD'nin Irak'ta düzenlediği hava saldırılarına karşı sert eleştirilerinin yanında, ABD askerlerinin ülkeden ne zaman çekileceklerinin belirlenmesi için açıkça müzakere çağrısında bulundu. Irak’taki ABD askerlerinin geleceğine ilişkin müzakerelerde Irak ordusunun tutumu büyük önem taşıyor. Zira ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon), bu konudaki müzakereleri, Irak ordusunun DEAŞ’la mücadele sorumluluğunu bağımsız olarak üstlenmeye hazır olup olmadığına ilişkin teknik bir değerlendirme olarak görüyor. Daha sonra 11 Şubat'ta yaptığı bir sonraki açıklamasında eleştirilerinin dozunu azaltan Tümgeneral Resul, Uluslararası Koalisyon güçlerinin sayısını ‘kademeli ve planlı olarak düşürmesi’ ve ikili askeri ilişkilere geçişin önünü açması gereken teknik değerlendirmenin devam ettiğine işaret etti.

ABD’nin (Irak’tan) aceleyle geri çekilmesinin milislerin saldırıları karşısında zayıf görünmesine neden olabileceği endişesi söz konusu.

Öte yandan Sünni Kürt ve Arap siyasetçiler, konu hakkında kamuoyu önünde çok az konuşuyorlar. ABD’nin 2020 yılının ocak ayında İranlı General Kasım Süleymani ve Haşdi Şabi Başkan Yardımcısı Ebu Mehdi el-Mühendis’i düzenlediği hava saldırısında öldürmesiyle ilgili tartışmaların ardından Sünni Kürt ve Arap milletvekilleri, ABD güçlerinin Irak'tan derhal çekilmesi çağrısı bulunmak üzere planlanan Temsilciler Meclisi’ndeki özel oturuma katılmaktan kaçındılar. Irak Temsilciler Meclisi’nde 10 Şubat'ta yapılan oturuma 329 milletvekilinden yalnızca 77'si katıldı. Bu tablo, İran ve müttefiklerinin Irak’ta büyük bir nüfuza sahip olduğunu gösterse de ABD’nin Irak’taki askeri varlığına ilişkin son kararları Bağdat'a verme yetkisine sahip olmadıkları ortaya çıktı.

Irak’ta ve Suriye’de faaliyet gösteren İran destekli milisler, 7 Ekim’den sonra ABD’nin bu iki ülkedeki çıkarlarını hedef alan saldırılarını artırması nedeniyle ABD güçlerinin daha zorlu bir operasyonel ortamla karşı karşıya olmasına rağmen, Biden yönetimi ve ABD Kongresi içinde Amerikan askerlerinin Irak'tan çekilmesi olasılığına ilişkin kamuoyu önünde yapılan açıklamaların hissedilir şekilde azalması dikkati çekti.

ABD’nin 2011 yılında Irak’tan çekilmesi sonrası DEAŞ’ın yükselişini halen hatırlayan ABD’li yetkililer, böyle bir çekilme için ek süre istiyorlar. Dahası, ABD’nin aceleyle geri çekilmesinin milislerin saldırıları karşısında zayıf görünmesine neden olabileceği endişesi söz konusu. Örneğin ABD’liler, 28 Ocak'ta Ürdün'de üç askerin ölümüyle sonuçlanan saldırının ardından Irak'taki Amerikan askerlerinin geleceğine ilişkin görüşmeleri ertelediler. Görüşmeler, Bağdat’ın ısrarı üzerine 11 Şubat'ta yeniden başladı.

ABD askeri olarak Erbil'de kalabilir mi?

ABD’nin Irak’taki askeri varlığının geleceğiyle ilgili tartışmalar sırasında bazı ABD’liler, askerlerin Bağdat'tan ve Irak'ın batısındaki Ayn'ul Esad Hava Üssü’nden çekilirken, Peşmerge ile birlikte eğitim faaliyetlerine katıldığı ve bir lojistik merkezi yönettiği Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ndeki (IKBY) Erbil Uluslararası Havalimanı’nda çalışmalarına devam edebileceği hakkında spekülasyon yapıyorlar.

IKBY Başbakanı Mesrur ​​Barzani, 8 Şubat’ta NBC televizyon kanalına verdiği demeçte, ABD’nin Irak’taki askeri varlığının devam etmesi gerektiğini söyledi. Bu açıklama, Erbil'in ABD’nin desteğini artırmasını istediğinin göstergesidir. Ancak Irak Anayasası'nın 110’uncu maddesi uyarınca Bağdat'taki federal hükümet, dış ilişkiler ve ulusal güvenlik politikası üzerinde münhasır kontrole sahip. Bu da Bağdat'ın, ABD’nin Erbil'de askeri faaliyetlerini sonlandırması yönündeki direktiflerini göz ardı etmesi halinde, IKBY'yi hukuki açıdan riskli bir duruma sokacaktır.

Bağdat'taki federal hükümet, Irak Anayasası'nın 110’uncu maddesi uyarınca dış ilişkiler ve ulusal güvenlik politikası üzerinde münhasır kontrole sahip.

Barzani'nin mensubu olduğu Kürdistan Demokrat Partisi'nden (KDP) Irak Meclis Başkanı İkinci Yardımcısı Şahvan Abdullah, 9 Şubat'ta hem ABD'nin Irak'ta düzenlediği hava saldırılarını hem de İran'ın Erbil Uluslararası Havalimanı’nı hedef alan saldırısını kınayarak, Bağdat'ın Irak'ın ulusal egemenliğini desteklemeye yönelik diplomatik ve güvenlik alanlarında karar alma yetkisine sahip olduğunu vurguladı. Şarku'l Avsat'ın Majalla'dan aktardığı analize göre bu açıklama, gözlemciler arasında özel bir ilgi uyandırdı. Burada Erbil hükümetinin şu an Bağdat federal hükümetinden aldığı mali destekle sivil memurların maaşlarını ödediğini hatırlatmakta fayda var. Milis grupların liderleri ABD askerlerinin Erbil'de kalmasına karşılar. Bu yüzden Erbil hükümeti bu konuda harekete geçmek zorunda kalacak. Ancak böyle bir adım atmadan önce Bağdat'a misilleme yapılması ve geçmişte Kerkük çevresinde çatışmalara giren İran destekli milislerle Peşmerge güçleri arasındaki gerilimin artması gibi riskleri göz önünde bulundurması gerekiyor.

Peki ya Suriye ne olacak?

ABD'nin Erbil Uluslararası Havalimanı’ndaki lojistik merkezi, Suriye'deki askeri varlığının sürdürülmesi açısından hayati önem taşıyor. Eğer Irak hükümeti, ABD askerlerini, Erbil'den çıkarmaya karar verirse, bu aynı zamanda ABD’nin Suriye'den de geri çekilmesi anlamına gelecektir. Geniş deneyimiyle tanınan ABD Dışişleri Bakanlığı Bakan Yardımcısı Vekili ve Siyasi İşler Müsteşarı Victoria Nuland, 28 Ocak'ta Ankara'da yaptığı açıklamada, ABD'nin Suriye'den ayrılma gibi bir planının olmadığını, ancak Pentagon'un olası bir tahliye için planlar oluşturmaya başladığını söyledi. Burada olası bir geri çekilmenin lojistik hazırlıklarıyla böyle bir geri çekilmeye yönelik siyasi karar alınmasını birbirinden ayırmak önemli.

Bunun yanında ABD Savunma Bakan Yardımcısı Dana Stroul, aralık ayında görevinden ayrılması, ABD ordusunun Suriye'nin doğusundaki rolünün başlıca savunucularından birinin ortadan kalkması anlamına geliyordu. Suriye'nin doğusundan bir kaynak 10 Şubat'ta bana, ABD’li yetkililerin Amerikan güçlerinin burada sonsuza kadar kalmayacağını söylediklerini aktarırken bunu da ABD’nin konuyla ilgili tutumunda bir değişikliğin işareti olarak değerlendirdi.

Suriye ordusu ülkenin doğusunu kontrol edecek personel gücüne sahip değil.

Ama ABD nihayetinde Suriye'den ayrıldığında, omurgasında Kürtlerin çoğunlukla yer aldığı Halk Savunma Birlikleri'nin (YPG) oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri (SDG) büyük stratejik ikilemlerle karşı karşıya gelecek. Buna karşın Türkiye'nin YPG’ye karşı süregelen politikasının değişmesi pek mümkün görünmüyor. Türkiye'nin bu politikası geçmişte YPG'yi Rusya ve Suriye hükümetiyle taktiksel anlaşmalar yapmaya zorlamıştı. Örneğin YPG, 2019 yılında Rusya ve Suriye hükümetiyle ayrı ayrı iki anlaşma yapmış, bu anlaşmalar, Türkiye’yi olası askeri harekatlardan caydırmak için Rusya ve Suriye ordularının Suriye'nin kuzeyindeki varlığının artmasına neden olmuştu.

Bu yüzden Şam yanlısı güçler, İran yanlısı milislerle birlikte Halep ve Haseke illerindeki birçok noktada ve bazen de YPG üyeleriyle ortak noktalarda konuşlandırılmış durumdalar.

Anlaşma ve zorluklar

ABD, Suriye'den ayrıldıktan sonra bir yanda YPG ve SDG, diğer yanda Rusya ve Suriye hükümeti arasında kapsamlı bir anlaşmaya varılması gerekecek. Ancak böyle bir anlaşma, beraberinde çetrefilli üç zorluğu da getirecek. Bunlardan birincisi, şu anda yaklaşık bin ABD askerinin desteğiyle SDG tarafından kontrol edilen Suriye'nin doğusundaki Haseke ve Deyrizor illerinde güvenliğin geleceği. Zira Suriye düzenli ordusu, DEAŞ üyelerinin tutulduğu gözaltı kamplarının işletilmesi de dahil olmak üzere Suriye'nin doğusunu kontrol etmesi için gerekli personel gücüne sahip değil. DEAŞ’ın geri dönmek için serbest bırakılmalarını istediği on binlerce DEAŞ’lı mahkum ve onların aileleri buradaki gözaltı kamplarında kalıyor.

İllüstrasyon: Nash Weerasekera
İllüstrasyon: Nash Weerasekera

Bu yüzden Suriye ordusunun DEAŞ’ı kontrol altına almak için YPG ve SDG mensuplarına ihtiyacı var. Ancak bu durumda Şam’ın Suriye ordusuyla çalışma şekillerini belirlemek için YPG ve SDG ile anlaşması gerekecek.

İkincisi, hem Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nin hem de Şam'ın avuçlarını ovuşturduğu, Haseke ve Deyrizor'dan gelecek küçük ama önemli petrol gelirlerinin geleceği.

Üçüncü ve son zorluk ise yerel yönetim meselesi ve Şam'ın Haseke ve Deyrizor illeri üzerinde merkezi otoritesinin kabul edilmesi.

Çekilmeye sebep olan koşullar

Yukarıda bahsettiğimiz bu zorluklar, önümüzdeki yıllarda Tahran ve desteklediği milislerin, ABD’liler üzerinde siyasi ve askeri baskı kurmaları nedeniyle tartışma konusu olacak. ABD’nin milislere karşı misillemede bulunması, Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani'nin ülkesinde konuşlu ABD muharip güçlerinin geleceğiyle ilgili görüşmelerde sahip olduğu manevra alanını giderek daraltıyor. Dolayısıyla özellikle ikili görüşmeler, ABD’nin Irak’tan hızla ayrılmasını sağlamazsa, milisler daha fazla saldıracak.

Başkan Biden, mecbur olmadığı halde Suriye’den ve Irak'tan çekildiği için Kongre'deki pek çok isim tarafından sert şekilde eleştirilecek.

Üstelik milislerin bu saldırıları, Washington’ın ABD askerlerini DEAŞ’la mücadele ve güçlü müttefik güçler oluşturma kabiliyetlerinin azaldığı Irak’ta ve Suriye'de tutmasına yönelik temel gerekçesini de baltalıyor. Biden'ın, başkanlık seçimlerinin olduğu bir yılda, zaten zayıflamış olan DEAŞ’a karşı marjinal çıkarlar elde etmek amacıyla Irak’ta ve Suriye'de giderek daha riskli hale gelen bir askeri misyonu sürdürmek için İran'la daha büyük bir savaşa girmek isteyeceğine ihtimal verilmiyor.

Başkan Biden, mecbur olmadığı halde Suriye’den ve Irak'tan çekildiği için Kongre'deki pek çok isim tarafından sert şekilde eleştirilecek. Bu yılın sonlarında yapılması planlanan başkanlık seçimlerinden sonra ister Biden kalsın ister Donald Trump yeniden seçilsin, göreve gelecek olan başkan geri çekilme için daha fazla siyasi alana sahip olacak.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



İsrail, tarihi evleri yıkarak Güney Lübnan’ın siyasi hafızasını siliyor

Kafr Rumman’daki Yusuf Bey ez-Zeyn’in evi (Saad ez-Zeyn arşivi)
Kafr Rumman’daki Yusuf Bey ez-Zeyn’in evi (Saad ez-Zeyn arşivi)
TT

İsrail, tarihi evleri yıkarak Güney Lübnan’ın siyasi hafızasını siliyor

Kafr Rumman’daki Yusuf Bey ez-Zeyn’in evi (Saad ez-Zeyn arşivi)
Kafr Rumman’daki Yusuf Bey ez-Zeyn’in evi (Saad ez-Zeyn arşivi)

Nebatiye kentinin çevresi ile Kafr Rumman beldesinin günlük olarak bombalanması, Zeyn ailesinin birkaç ay önce yoğun İsrail hava saldırılarında hasar gören Yusuf Bey ez-Zeyn’in evinde ‘onarılabilecek ne varsa onarmak’ amacıyla restorasyon çalışması başlatmasını engellemedi. Nebatiye’nin en tanınmış ailelerinden birinin torunları, mirası korumanın, İsrail’in bölgedeki izleri ve hafızayı silme girişimine karşı bir meydan okuma olduğunu düşünüyor. İsrail’in, Güney Lübnan’daki özgün mimariye sahip tarihi evleri, siyasi ailelere ait konutları ve kentsel ve tarihi yapıları çeşitli biçimlerde ortadan kaldırmaya çalıştığı belirtiliyor.

fgthyj
Abdulaziz ez-Zeyn’in evi, yıkılmadan önce (Saad ez-Zeyn arşivi)

İsrail’in Güney Lübnan’a yönelik düzenlediği iki geniş çaplı savaş sırasında hava saldırıları ve bombardımanlar onlarca kültürel miras yapısını yok etti. Saldırılar, mimarileri ve kütüphaneleriyle Cebel Amil’in son iki yüzyıldaki siyasi tarihinin farklı dönemlerine ışık tutan siyasi ailelerin evlerini de hedef aldı. Yalnızca Nebatiye kentinde İsrail bombardımanı, 80 ila 110 yıllık 147 evi yıktı. Bu evlerin bazıları ise 200 yıl önce inşa edilen yapılardan zaman içinde genişletilmişti. Söz konusu yapılar, bölgede geçmiş on yıllarda etkili olmuş yerel liderlere, bakanlara ve milletvekillerine ait tarihi miras niteliğindeki mülklerdi. Yerel aktivistlerin aktardığına göre yıkım, Nebatiye çevresindeki siyasi ailelere ait konutları da kapsadı. Bunlar arasında Tayyibe beldesindeki Esad ailesinin konutu da bulunuyor. Konutla birlikte çok sayıda eski ev de yerle bir edildi. Bunlardan biri, bölgenin önde gelen tarihi siyasi figürlerinden Halil Abdullah’ın el-Hıyam’da 1862 yılında inşa edilen konağıydı.

Abdulaziz ez-Zeyn’in evi: Kültürel bir rol

İsrail bombardımanında çok ağır hasar gören Yusuf Bey ez-Zeyn’in evi, Abdulaziz ez-Zeyn’in konağının yıkılmasının ardından Nebatiye bölgesinde ayakta kalan son tarihi miras yapılarından ve mimari tanıklıklardan biri olma özelliğini taşıyor. Söz konusu konak, son yıllarda bölgenin kültürel merkezlerinden birine dönüşmüş, Abdulaziz ez-Zeyn’in oğlu Dr. Saad ez-Zeyn tarafından kültürel ve toplumsal etkinliklere ev sahipliği yapması amacıyla genişletilmişti.

Dr. Saad ez-Zeyn Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Ailemin evi (Abdulaziz ez-Zeyn’in konağı) 80 yıldan daha eskiydi. İsrail saldırısı evi tamamen yıktı ve yalnızca mimari özelliklerini değil, evin kültürel işlevini de ortadan kaldırdı” dedi. Doktor, evin en az 2000 yılından bu yana kültürel ve sosyal etkinliklere ev sahipliği yapılan bir alan olduğunu belirterek, burada Cebel Amil’in tarihini belgeleyen küçük bir müze kurduğunu anlattı. Evin zamanla ‘bölgenin kültürel uğrak noktalarından biri haline geldiğini’ ifade eden ez-Zeyn, daha sonra konağın bahçeler ve Lübnan’ın güneyindeki geleneksel yapıların temel unsurlarından biri olan divanhane yönünde genişletildiğini söyledi. Konak, son yıllarda ‘Saad ez-Zeyn’in evi’ olarak tanınıyordu.

hyj
Yıkıldıktan sonra Abdulaziz ez-Zeyn’in evi (Saad ez-Zeyn arşivi)

Büyük evin bombalanmasının ardından bitişiğindeki ‘Zeyn ailesinin konağı’ da hasar gördü. Söz konusu konak, 100 yılı aşkın süredir siyasi ve toplumsal liderliğin merkezi konumundaydı. Yaklaşık 150 yıl önce inşa edilen konakta, 19. yüzyılda Osmanlı Valisi yaşamış, daha sonra mülkiyeti Zeyn ailesine geçmişti.

Mezarlıklar da bu durumdan nasibini aldı

Zeyn, Lübnan’ın Büyük Lübnan Devleti ilan edilmesinin ardından 1924 yılında parlamentoya girdi. Ailesi, geçen yüzyıl boyunca Cebel Amil’in önde gelen siyasi ailelerinden biri haline geldi ve ailenin parlamentodaki temsili 2018 yılına kadar kesintisiz devam etti.

fgthyj
El-Hıyam’daki Al Abdullah ailesinin konutu, yıkımdan önce... İç mekânı kemerli taş tarzında inşa edilmiş (Sosyal medya)

Dr. Saad ez-Zeyn, “Yusuf Bey ez-Zeyn’in konağı ağır hasar gördü. Hasar çatıyı, avluyu ve Yusuf Bey’in mezarının da bulunduğu aile mezarlığını etkiledi. Şu anda evin yeniden kullanılabilir hale gelmesi ve bir siyasi döneme tanıklık etmeyi sürdürmesi için yoğun ve hızlı bir restorasyon çalışması yürütüyoruz. Aile, Cebel Amil’in kurucu ailelerinden biri ve kültürel, kalkınma ve toplumsal düzeylerde varlığını sürdürüyor. Bu rol benim ve amcam tarafından da devam ettiriliyor” dedi. Ez-Zeyn, siyasi ailelerin evleri ile kentsel ve tarihi yapıların yok edilmesinin, ‘izleri ve hafızayı topraktan silmeyi, böylece Lübnanlının evi, toprağı ve mirasıyla olan bağını koparmayı’ amaçladığını belirtti.

Kasıtlı ve sistematik yıkım

Nebatiye kentindeki kültürel ve sosyal çevreler, 2024 ve 2026 savaşlarında yaşananların ‘herhangi bir gerçek gerekçesi bulunmaksızın hafızanın sistematik biçimde yok edilmesi’ süreci olduğu görüşünde birleşiyor. Tarihsel olarak Hizbullah’a siyasi açıdan karşı konumda bulunan köklü ailelere ait evlerin hedef alınarak bombalanması ve yıkılması, İsrail ordusunun saldırıların yalnızca Hizbullah’ın tesisleri ve karargahlarına yönelik olduğu yönündeki açıklamalarını da boşa düşürüyor.

Bu kapsamda en dikkat çekici gelişmelerden biri, Güney Lübnan Kültür Konseyi’nin kurucusu ve eski milletvekili Habib Sadık’ın, Nebatiye’nin batısındaki Kefur beldesinde bulunan evinin yıkılması oldu.

xsdcfrgthy
Adnan eş-Şerif’in Nebatiye’deki evi, yıkılmadan önce (Kâmil Cabir arşivi)

Sadık, Güney Lübnan’ın en tanınmış siyasi ve kültürel aktivistlerinden biri olarak kabul ediliyor. 1992’de milletvekilliği yapan Sadık, 1940’lı yıllardan bu yana İsrail’in Güney Lübnan’a yönelik ihlallerini belgeleyen en önemli tarihçiler arasında yer aldı. Güney Lübnan Kültür Konseyi tarafından yayımlanan eserlerin hazırlanmasını teşvik eden Sadık, siyasi deneyiminin yanı sıra edebiyatçı, şair ve düşünür kimliğiyle de öne çıktı.

İhlalleri belgeleyen el yazmaları

Güney Lübnan Kültür Konseyi’nin Nebatiye Şubesi Başkanı Kâmil Cabir, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Habib Sadık’ın el-Hıyam’daki evinin 1977’de yıkılmasının ve bölgenin 2000 yılına kadar işgal altında kalmasının ardından aile, Beyrut ile Nebatiye arasında yaşamak zorunda kaldı. Bunun üzerine aile, kent dışında Güney Lübnanlıların evlerine benzeyen, çevresi çam ağaçlarıyla kaplı ve güllerin açtığı bir bahçesi bulunan bir ev inşa etmekte kararlıydı” dedi.

chyju
Habib Sadık’ın evi, Ağustos 2026’da İsrail hava saldırısı sonucu yıkıldıktan sonra (Sosyal medya)

Cabir, “Sadık, evin alt katındaki divanhaneye özel önem verdi. Burada çeşitli radyo programlarında sunduğu çok sayıda el yazması ile 1960’lı ve 1970’li yıllara ait yazılarını muhafaza ediyordu. Divanhanede kitap, el yazması ve diğer kültürel miras unsurlarından oluşan geniş kütüphaneler oluşturdu” ifadelerini kullandı. Sadık’ın ‘Güney Lübnan hakkında eserler ve kitaplar kaleme alıp yayımlayan en önemli kültürel isimlerden biri olduğunu’ belirten Cabir, bunların İsrail’in Güney Lübnan’daki ihlallerini ve işgal biçimlerini belgelediğini söyledi. Cabir, söz konusu çalışmaların su kaynakları ve coğrafya gibi konulardaki İsrail emellerinin yanı sıra işgal yoluyla Güney Lübnan’a verilen zararı da ortaya koyduğunu kaydetti.

hyju
Habib Sadık’ın arkadaşlarıyla bir araya geldiği bir fotoğraf (Sosyal medya)

Bu açıdan bakıldığında evin hedef alınmasının ‘Habib Sadık’ı, rolünü, mirasını ve yaşam çizgisini hedef almak’ anlamına geldiğini belirten Cabir, ‘kapalı olan ve her gün bir görevli tarafından kontrol edilen’ evin hedef alınmasının herhangi bir güvenlik boyutu taşıdığı görüşünü ise reddetti.

Mimari ve siyasi mirasın silinmesi

Bu yıkım, Nebatiye kentindeki kentsel, mimari ve siyasi mirası ortadan kaldırmaya yönelik planın bir parçasını oluşturuyor. 2024 savaşının ardından kentteki kültürel çevrelerin öncülüğünde, sivil toplum kuruluşlarının belediyeyle iş birliği yaptığı bir girişim başlatıldı. İsrail bombardımanında yıkılan tarihi yapıların belgelenmesini amaçlayan çalışma, metnin kaleme alınmasından yalnızca iki hafta önce güncellendi. Yapılan envanter çalışmasında, 147 evin tamamen yıkıldığı ve bu evlerden geriye çok azının kaldığı tespit edildi.

fgthyju
Nebatiye’nin er-Rahibat mahallesindeki Muhammed el-Fadl Sarayı (Kâmil Cabir arşivi)

2026 savaşında ise Menşiye bölgesinde bulunan Fadl el-Fadl’ın evinden geriye kalanlar da yıkıldı. Yapımı geçen yüzyılın sonlarına dayanan evin tasarımını Mısırlı bir mühendis üstlenmişti. Fransız Yüksek Komiseri olarak Lübnan’da görev yapan General Gouraud da 1920’li yıllarda Güney Lübnan’a gerçekleştirdiği ziyaret sırasında bu evi ziyaret etmişti.

scdfgthyju
Nebatiye’deki Dr. Behcet el-Mirza’nın evi (Kâmil Cabir arşivi)

Eski milletvekili Muhammed Bey el-Fadl’ın evinin ise çevresine düzenlenen saldırılar nedeniyle büyük bölümleri 2024’te yıkıldı. 102 yıllık evin durumunu Nebatiye’deki bir sivil toplum kuruluşu aracılığıyla belgeleyen Kâmil Cabir, evi satın alan kişinin yapıyı yeniden restore etme kararı aldığını söyledi.

Kültürel hafızanın yok edilmesi

Nebatiye sakinleri, yıkımın kentin kültürel mirasına, toplumsal ve siyasi hafızasına, ayrıca kentsel dokusuna işaret eden yapılara yönelik olduğunu düşünüyor. Nebatiye’de örneğin, eski bakan ve milletvekili Refik Şahin’in konağı ile eski milletvekilleri ve bakanlar Galib ve Fehmi Şahin’in babası Said Şahin’in evi İsrail’in hava saldırılarıyla tamamen yıkıldı. Bunun yanı sıra, bir dönem mimari şaheser olarak kabul edilen yapılar da öne çıkıyor. Bunlar arasında, cephelerinde doğal taş işlemeleri bulunan ve 20. yüzyılda Nebatiye’de halka sağlık hizmeti sunmak amacıyla evini açan ilk doktorlardan biri olan Dr. Behcet el-Mirza’nın evi de bulunuyor. Söz konusu yapı, kentin en güzel evlerinden biri olarak değerlendiriliyordu.

hyjukı
Nebatiye şehrinde tamamen yıkılan Said Şahin, Galib Şahin ve Fehmi Şahin’in evi (Kâmil Cabir arşivi)

Mahmud Şahin’in evi de 2026 yılında yıkıldı. Geçtiğimiz yüzyılda okul olarak kullanılan bu ev, 200 yıl önce inşa edilmiş eski yapıların kalıntıları üzerine kurulan evlerden biriydi.

6 Eylül 2026’da İsrail'in düzenlediği hava saldırısında, 100 yıl önce inşa edilmiş bir mimari şaheser olan Dr. Adnan Şerif’in evi yıkıldı. Ayrıca eski milletvekili Enver Sabbah’ın evi de yıkıldı. 1990’ların başında Nebatiye kentindeki bir tepenin üzerine inşa edilen ev yıkılırken, ailenin Nebatiye’deki konağı ayakta kaldı. Saldırılarda, 1980’lerden bu yana işgal döneminde Nebatiye bölgesine sağlık hizmeti sunan en önemli hastanelerden biri olan Gandur Hastanesi de yıkıldı.

Tarihe karşı savaş

İsrail’in hava saldırıları yalnızca ev ve konakların yıkılmasıyla sınırlı kalmadı, güneydeki arkeolojik alanları da kapsadı. Nebatiye kentinde Memlük dönemine ait bir çarşı yoğun bombardımana maruz kaldı ve çarşının bir bölümü yıkıldı. Güney Lübnan’ın sahil kenti Sur’da, UNESCO’nun listesinde yer alan bir alandaki tarihi bir sütunun tepesindeki başlık da yerinden söküldü. Ayrıca hem Müslümanların hem de Hristiyanların ziyaret ettiği Güney Lübnan’daki Şama beldesinde bulunan ve Şemun es-Safa adını taşıyan dini alan yıkıldı. Şama Haçlı Kalesi de tahrip edildi.

Bunun yanı sıra, et-Taybe beldesinde bulunan ve çevresi belde meydanında yıkılan el-Ayn el-Fuka hakkında da herhangi bir bilgi bulunmuyor. Su toplamak amacıyla inşa edilen ve spiral biçimde tasarlanan sarnıç, Roma ve Bizans dönemlerine ait örneklerle benzerlik taşıyan mimari unsurlar barındırıyor. Sarnıç, Osmanlı döneminde restore edilmişti.

thyju
Et-Taybe kasabasındaki antik kaynak (Sosyal medya)

Lübnan Kültür Bakanı Gassan Selame, geçtiğimiz ay Reuters’a yaptığı açıklamada, söz konusu bölgenin dışında kalan tarihi beldelerin de yoğun hava saldırılarına maruz kaldığını belirterek bunlar arasında Sur ve Nebatiye’yi gösterdi. Selame, yoğun bombardımanın Tibnin beldesini de vurduğunu ve bunun burada bulunan Haçlı kalesinin zarar görmüş olabileceğine ilişkin endişelere yol açtığını söyledi. Selame, “Miras yalnızca Roma ve Fenike dönemlerine ait eserler değildir. Miras aynı zamanda tarihi yapılar, arkeolojik alanlar ve kültürel işlev taşıyan yapılardır” ifadelerini kullandı. Selame, İsrail’in yürüttüğü operasyonun Lübnan tarihinin yüzyıllarını tamamen silmesinden endişe ettiğini dile getirdi.

UNESCO da yaptığı açıklamada, Dünya Mirası Listesi’nde yer alan ve örgüt tarafından güçlendirilmiş koruma statüsüne tabi tutulan Sur kentinin durumundan endişe duyduğunu belirtti. Örgüt ayrıca, Güney Lübnan’daki Şama Kalesi’nin zarar gördüğüne ilişkin haberlerden ve Şekif Kalesi yakınlarında çatışmalar yaşanmasından ‘büyük endişe’ duyduğunu ifade ederek ‘kültürel varlıklara yönelik yasa dışı saldırılar’ olarak nitelendirdiği eylemleri kınadı.


Hafter’in oğulları arasında Libya’daki ‘nüfuz alanları’ için yaşanan rekabetin ardındaki gerçek ne?

Saddam ve Halid Hafter, geçtiğimiz ağustos ayında Libya Ulusal Ordusu’nun (LUO) Askeri istihbarat Başkanı Fevzi el-Mansuri’nin anma töreninde (LUO Genel Komutanlığı)
Saddam ve Halid Hafter, geçtiğimiz ağustos ayında Libya Ulusal Ordusu’nun (LUO) Askeri istihbarat Başkanı Fevzi el-Mansuri’nin anma töreninde (LUO Genel Komutanlığı)
TT

Hafter’in oğulları arasında Libya’daki ‘nüfuz alanları’ için yaşanan rekabetin ardındaki gerçek ne?

Saddam ve Halid Hafter, geçtiğimiz ağustos ayında Libya Ulusal Ordusu’nun (LUO) Askeri istihbarat Başkanı Fevzi el-Mansuri’nin anma töreninde (LUO Genel Komutanlığı)
Saddam ve Halid Hafter, geçtiğimiz ağustos ayında Libya Ulusal Ordusu’nun (LUO) Askeri istihbarat Başkanı Fevzi el-Mansuri’nin anma töreninde (LUO Genel Komutanlığı)

Libya Ulusal Ordusu (LUO) Komutanı Mareşal Halife Hafter’in üç oğlunun Libya’nın doğusundaki askeri ve kalkınma alanlarında etkili konumlara yükselmesi, aralarındaki ilişkinin niteliğine ilişkin soru işaretlerini artırdı. Bu durumun ‘nüfuz alanları’ için bir rekabet mi, yoksa tek bir merkezi liderlik altında görev paylaşımı mı olduğu tartışılıyor.

Son yıllarda Hafter’in oğullarının etkili kurumlarda üst düzey görevlere gelmesi dikkat çekiyor. En küçük oğlu Saddam, geçen yıl yaz aylarından bu yana LUO Komutan Yardımcılığı görevini yürütürken, kardeşi Halid Genelkurmay Başkanlığı görevini üstleniyor. Belkasım ise Şubat 2024’ten bu yana Libya Yeniden İmar Fonu’nu yönetiyor. Parlamento, yeniden imar dosyası kapsamında fona geniş yetkiler vermişti.

Hafter’in diğer oğulları Sıddık ve Ukbe ise daha az etkili konumlarda öne çıkıyor. Sıddık, ‘ulusal uzlaşı’ kapsamında aşiretler arası arabuluculuk faaliyetlerinde bulunurken, Ukbe teknoloji ve dijital dönüşüm alanlarında çalışmalar yürütüyor.

fgthy
Belkasım Hafter, bu ay düzenlenen Bingazi Üniversitesi açılış töreninde babasının alnını öperken (LUO Genel Komutanlığı)

Geçen hafta 86 milletvekilinin, Temsilciler Meclisi’nin (TM) iç tüzüğünü değiştirerek TM Başkanı Akile Salih’in görevden alınmasının önünü açabilecek bir düzenleme için harekete geçmesi, Saddam ile Halid arasında bir görüş ayrılığı bulunup bulunmadığına ilişkin soru işaretlerini yeniden gündeme getirdi. Bu iddialar, Libya’daki yerel aktivistlerin yanı sıra uluslararası medyada da tartışıldı.

Şarku’l Avsat’ın Africa Intelligence internet sitesinden aktardığına göre Saddam, parlamentodaki bu girişimleri desteklerken, bazı haberlerde Halid’in ‘oturumun yapılmasını engellemede ve Akile Salih’in TM Başkanlığı görevini sürdürmesini desteklemede’ rol oynadığı öne sürüldü. Fransız gazetesi Le Monde da geçen ay yayımladığı bir haberde, söz konusu olası rekabete dikkat çekmişti.

Tahminler ve hipotezler

Libyalılar arasında ‘rekabet’, hatta ‘nüfuz mücadelesi’ olduğu görüşüne katılanlar da bulunuyor. Libyalı siyasi analist Muhammed Mahfuz, bunun ‘daha önce görülmemiş bir gerilim düzeyine ulaştığını’ savunuyor.

Mahfuz Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, ‘bu mücadelenin daha önceki işaretlerinin son parlamento oturumuyla kamuoyuna yansıdığını ve taraflara bağlı blog yazarları arasında bir mücadeleye dönüştüğünü’ belirtti. Bu görüşe, Kraliyet Birleşik Hizmetler Enstitüsü’nde (RUSI) araştırmacı olarak görev yapan Celal Harşavi de katılıyor.

Buna karşılık LUO Komutanlığı’na yakın kaynaklar Şarku’l Avsat’a yaptıkları açıklamada, bu varsayımın ‘doğru olmadığını’ ve söz konusu durumun tek bir merkezi liderlik altında görev dağılımından ibaret olduğunu ifade etti.

LUO’ya yakın askeri araştırmacı Muhammed et-Terhuni ise ‘bazı konularda komutanlar arasında görüş ayrılıklarının yaşanmasının ihtimal dışı olmadığını, ancak bunun açık bir anlaşmazlığa veya çatışmaya dönüşmesinin uzak bir ihtimal olduğunu’ söyledi.

Terhuni, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, söz konusu rekabetin ‘nüfuz için değil, icraat konusunda’ yaşandığı görüşünü dile getirerek, Halid ve Saddam’ın girişimlerinin ‘askeri kurumun geleceğini korumayı ve bazı siyasi güçlerin genel komutanlık üzerinde etkide bulunma girişimlerini engellemeyi’ amaçladığını belirtti.

fgbhyjuk
LUO Komutanı Mareşal Halife Hafter (LUO Genel Komutanlığı)

Saddam’ın geçen yıl yaz aylarında LUO Komutan Yardımcılığı görevine atanması, Libya’nın doğusundaki liderliğin geleceğine ilişkin spekülasyonların erken dönemde gündeme gelmesine yol açtı. ABD merkezli Simpson Araştırma Merkezi, Saddam’ın haleflik sürecindeki konumunu güçlendirmesi ihtimaline dikkat çekerken, bunun Genelkurmay Başkanlığı görevini yürütmesine rağmen kardeşi Halid’in geri plana itilmesine yol açabileceği değerlendirmesinde bulundu.

Libya’daki kurumların ve yürütme organının birleştirilmesini amaçlayan ‘ABD girişimi’ kapsamında Saddam’ın gelecekteki rolüne ilişkin soru işaretleri de arttı. Medyada, önerilen formül kapsamında Saddam’ın Libya Başkanlık Konseyi Başkanlığı’nı, Abdulhamid Dibeybe’nin ise birleşik hükümetin başkanlığını üstlenmesinin öngörüldüğü iddia edildi.

Net bir hiyerarşi

Geçtiğimiz nisan ayında Halid Hafter’e atfedilen açıklamalarda, ‘krizin uzamasına yol açabilecek dış gündemler tarafından desteklenen herhangi bir siyasi düzenlemenin sürdürülmesini reddettiği’ ifade edildi. Bu açıklama o dönemde, ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Danışmanı Massad Boulos’un girişimine karşı bir tutum olarak yorumlandı.

Ancak siyasi araştırmacı Muhammed Mutayrid, iki ay sonra LUO Komutanlığı’ndan gelen ve ‘ABD girişimini’ memnuniyetle karşıladığını belirten açıklamanın bu varsayımı geçersiz kıldığını düşünüyor. Mutayrid, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, ‘iki hafta önce Halid ve Saddam arasında son gelişmelerin ele alındığı, medyaya duyurulmayan bir toplantı’ gerçekleştirildiğine dikkat çekti.

Terhuni ise Saddam ve Halid’in her ikisinin de ‘emirlerin verilmesi ve uygulanmasında açık bir hiyerarşiye dayanan, disiplinli bir askeri kuruma’ mensup olduğunu belirterek, “Şu ana kadar Halid ve Saddam’ın siyasi sahneye doğrudan müdahalesini veya aralarında açık bir rekabet bulunduğuna işaret eden herhangi bir girişimini görmedik” dedi.

Terhuni, Belkasım’a ilişkin olarak da Libya Yeniden İmar Fonu’ndaki çalışmalarının, projelerin hayata geçirilmesine ve ülkenin doğusundaki kalkınma sürecinin ilerletilmesine odaklandığını söyledi.

Libya Güvenlik ve Askeri Çalışmalar Merkezi daha önce, liderliğin geleceğine ilişkin senaryolar kapsamında, rekabetin ötesine geçen bir çatışmanın Hafter’in oğulları arasında ortaya çıkabileceği ihtimalini gündeme getirmişti.

LUO’ya yakın siyasi analist Abdullah ed-Dibani ise Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Hafter’in oğulları arasında gelecekte bir çatışma yaşanması ihtimalini düşük görüyor. Dibani, ‘görev dağılımının tek bir merkezi anlayış doğrultusunda yapıldığını; askeri, güvenlik ve kalkınma alanlarındaki rollerin tamamlayıcı bir çerçevede yürütüldüğünü ve bunun nüfuz mücadelesi anlamına gelmediğini’ belirtti.

‘Muhtemel rekabet’ ile ‘görev paylaşımı’ arasında süren tartışmaların ortasında, Hafter’in oğullarının üstlendiği görevler Libya’nın doğusundaki liderliğin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde önemini koruyor. Ancak şu ana kadar aralarında bir çatışma bulunduğunu kesin biçimde ortaya koyan bir kanıt bulunmuyor.


Etiyopya'nın herkese uygun savaşı: Kızıldeniz denklemi değiştirecek mi?

Addis Ababa'da, Etiyopya Silahlı Kuvvetleri'ni desteklemek için düzenlenen bir gösteri sırasında toplanan diğerlerine katılan bir adam Etiyopya bayrağı sallıyor (AFP)
Addis Ababa'da, Etiyopya Silahlı Kuvvetleri'ni desteklemek için düzenlenen bir gösteri sırasında toplanan diğerlerine katılan bir adam Etiyopya bayrağı sallıyor (AFP)
TT

Etiyopya'nın herkese uygun savaşı: Kızıldeniz denklemi değiştirecek mi?

Addis Ababa'da, Etiyopya Silahlı Kuvvetleri'ni desteklemek için düzenlenen bir gösteri sırasında toplanan diğerlerine katılan bir adam Etiyopya bayrağı sallıyor (AFP)
Addis Ababa'da, Etiyopya Silahlı Kuvvetleri'ni desteklemek için düzenlenen bir gösteri sırasında toplanan diğerlerine katılan bir adam Etiyopya bayrağı sallıyor (AFP)

Sergey Eldinov

Üç yıldır, Kızıldeniz'in batı kıyısında, gözlerden uzak ve kayda değer bir ilgi görmeyen bir iç savaş sürüyor. Kendisini çevreleyen bu sessizlik tesadüfi değildi; aksine, bölgedeki çoğu ülkenin ve büyük jeopolitik güçlerin başkentlerinin çıkarlarına hizmet etmek için kasıtlı olarak sürdürüldü ve pekiştirildi. Ancak, dünyanın genelinin bu sessizliğin sonuçlarına katlanması mümkün değil.

23 Eylül'de Tigray Halk Kurtuluş Cephesi (TPLF), Mekelle, Aksum ve Şire havaalanlarını ele geçirdi. Reuters'e göre, Amhara bölgesinde de kendisine bağlı güçler, 2020 ile 2022 yılları arasında kendisine karşı federal hükümetin yanında yer alan Fano milisleriyle birlikte savaşıyor. Çatışmalar Afar bölgesine de yayıldı. Uzun bir süre göz ardı edildikten sonra, savaş CNN, Foreign Policy ve Uluslararası Kriz Grubu'nun dikkatini çekmeye başladı, ancak sadece haberlerde yer alması, hak ettiği ilgiyi gördüğü anlamına gelmiyor.

Başkentin kontrolü için yürütülen bir savaş

Çoğu medya kuruluşu onları hâlâ “Tigray isyancıları” olarak adlandırıyor. 20 Eylül'de, Amhara'daki Fano Ulusal Hareketi'nin Lideri Zemene Kassie, “Etiyopya Halklarının Hayatta Kalma İttifakı”nın kurulduğunu duyurdu. İttifak, Tigray Halk Kurtuluş Cephesi, Fano ve Oromo Kurtuluş Ordusu da dahil olmak üzere yedi taraftan oluşuyor. İttifak, Etiyopya'nın on iki bölgesinden altısında desteğe sahip olduğunu söylüyor. Amacı ise, ülkenin artık çöküşün eşiğinde olduğu varsayımına dayanarak, Başbakan Abiy Ahmed ile Refah Partisi'ni devirmek ve geçici bir yönetim kurmak.

Özünde yaşananlar, Addis Ababa'nın kontrolü etrafında dönen bir iç savaştır.

yu7k
Tigray Halk Kurtuluş Cephesi'nin bölgedeki havaalanlarını ele geçirmesinin ardından kuzey Etiyopya'da gerilimlerin tırmanmasıyla birlikte, TPLF üyeleri Mekelle'deki ana yolda yürüyor, 23 Eylül 2026 (AFP)

Çevredeki ayrılıkçı isyanlar genellikle iç meseleler olarak görülür, ancak birleşik bir muhalefet ülke çapında bir savaş yürüttüğünde, hükümetin meşruiyeti güçlü bir şekilde sorgulanmaya başlar. Ancak, çatışmayı bölgesel bir anlaşmazlık olarak tanımlamak, basitçe bu soruyu gizlemeyi başarır. İttifakın kendisi de kırılgan; TPLF ve Fano, 2020 ve 2022 yılları arasında birbirleriyle savaştılar. Yine de bu kez, üç büyük silahlı güç ilk defa tek bir kampta birleşiyor.

Savaştan önceki savaş

2020 ve 2022 yılları arasında kaç kişinin öldüğünü kimse tam olarak söyleyemez. O dönemde Afrika Birliği tarafından arabulucu olarak görevlendirilen Olusegun Obasanjo, ölü sayısını yaklaşık 600 bin olarak tahmin etti. Afrika Birliği’nin yakın zamanda tekrar arabuluculuk yapmasını istediği kişi de o. Ghent Üniversitesi'nden bir ekip ise, yalnızca Tigray'da 162 bin ila 378 bin sivilin öldüğünü tahmin ederken, Etiyopyalı yetkililer can kayıplarının 100 binden az olduğundan bahsetti.

İçeride Sayın Abiy bir savaş yürütüyor, dışarıda ise bölgesel bir güç inşa etmeye çalışıyor. Ana hedefi, Etiyopya'nın 1993'te Eritre'nin bağımsızlığını kazanmasıyla kaybettiği denize erişimi yeniden kazanmaktır

Ancak en çarpıcı rakam çok daha küçük. Kasım 2020 ile Ocak 2023 arasında, çatışmaları izleyen bir kuruluş olan Silahlı Çatışma Yeri ve Olay Verileri Projesi (ACLED), açlıktan kaynaklanan ölümler hariç, Tigray, Afar ve Amhara'da 9.861 bildirilen ölüm vakası kaydetti. Buna rağmen, Ghent ekibi, doğrudan öldürülen sivillerin sayısının 36 bin ile 60 bin arasında olduğunu tahmin ediyor; bu ise kaydedilen rakamın üç buçuk ila altı katı. Kurbanların geri kalanına gelince, iletişim kesintisi nedeniyle kayboldular.

2022’de imzalanan Pretoria Anlaşması Tigray'daki savaşı durdurdu, ancak 2023 baharına gelindiğinde iç savaş Amhara'ya taşınmıştı. Hükümetin Fano güçlerini silahsızlandırmaya girişmesinden beri, bu güçler federal orduya karşı savaşıyorlar.

cvfgbh
Tigraylı isyancılar ile Etiyopya federal hükümeti arasında yeniden başlayan çatışmalar sırasında, Mekelle'deki yerel bir pazarda un ve diğer gıda ürünlerini satın almak için toplanan sakinler, 24 Eylül 2026 (AFP)

BM'ye göre, Ağustos ve Aralık 2023 arasında Amhara'da askeri güçlerin düzenlediği 18 insansız hava aracı saldırısında 248 sivil hayatını kaybetti. Aynı yıl içinde, bölgede insan hakları ihlalleri sebebiyle 740 kişi hayatını kaybetti.

El Cezire, Etiyopyalı medya kuruluşları ve insan hakları örgütleri dışında, bu olaylar çok sınırlı bir şekilde ele alındı ​​ve kimse onları daha geniş bir iç savaşın parçası olarak değerlendirmedi.

Tanıkların susturulması

Bu olayları çevreleyen sessizlik kendiliğinden oluşmadı; kasıtlı olarak dayatıldı. Kasım 2020'deki savaşın ilk gününden itibaren hükümet Tigray'da telefon hatlarını ve internet hizmetlerini kesti ve bu iletişim kesintisi savaşın büyük bir bölümünde devam etti.

New York Times ve The Economist muhabirlerinin basın kartları iptal edildi.

İhlalleri araştıran tek bağımsız uluslararası kuruluş olan BM Etiyopya Uzmanlar Komisyonu'nun ise görev süresi 2023'te sona erdi. Addis Ababa, komisyonun feshedilmesi için lobi yaparken, komisyonun kurulmasını ve görev süresinin yenilenmesini destekleyen Avrupa Komisyonu bu konuda herhangi bir taslak karar sunmaktan kaçındı.

2025'ten itibaren bu kısıtlama sadece bir uygulama değil, yasanın bir parçası haline geldi. O yılın nisan ayında kabul edilen değişiklikler, Medya Düzenleme Kurumu'na lisansları askıya alma ve iptal etme konusunda doğrudan yetki verdi. Tigray ve Amhara'daki olayları takip eden iki Deutsche Welle muhabiri süresiz olarak çalışmaktan men edildi. Haziran ayında, Fransız La Croix gazetesinin muhabiri Augustin Basile'den, zorunlu seferberlik uygulamasıyla ilgili Şire'den gönderdiği haberin yayınlandığı gün ülkeyi terk etmesi istendi. Üç ay sonra savaş patlak verdi ve NetBlocks'a göre Tigray bir kez daha dış dünyadan izole edildi.

Dürüst olmak gerekirse, bu taktiklerin hiçbirini Sayın Abiy’in kendisi icat etmedi. Tigray Halk Kurtuluş Cephesi liderliğindeki önceki hükümetler de interneti kesme yoluna gitmiş ve basını kısıtlamak için terörle mücadele yasalarını kullanmıştı. Zira bilgiyi kontrol etmek, bu savaşta tüm tarafların iyi bildiği bir dildir.

Addis Ababa'nın emelleri

İçeride Sayın Abiy bir savaş yürütüyor; dışarıda ise bölgesel bir güç inşa ediyor. Ana hedefi, Etiyopya'nın 1993'te Eritre'nin bağımsızlığını kazanmasıyla kaybettiği denize erişimi yeniden kazanmaktır. Etiyopya, Cibuti limanlarını kullanmak için yılda yaklaşık 1,5 milyar dolar ödüyor.

xcdfghy
Amharalı Fano milislerinden savaşçılar, Tigray Halk Kurtuluş Cephesi’nin işgali sebebiyle halkının sıkıntılar çektiği kuzey Etiyopya'daki Lalibela şehrindeki Aziz George Kilisesi'nde fotoğraf çektiriyor, 7 Aralık 2021 (AFP)

Somaliland ile 2024 yılında Berbera Limanı ile ilgili imzaladığı mutabakat zaptıysa, Mogadişu ile bir anlaşmazlığa neden oldu. Eritre'nin Assab Limanı’nın kaybedilmesiyle ilgili olarak Sayın Abiy, “Dün yapılan hata yarın düzeltilecek” diyerek denize erişimi “hayatta kalma meselesi” olarak nitelendirdi. Deniz, emellerinin ilk ayağını oluştururken, Nil Nehri de ikincisini oluşturuyor. Etiyopya, 2025 yılında Mısır'ın itirazlarına rağmen inşa edilen Büyük Etiyopya Rönesans Barajı'nı hizmete aldı.

Tigray, Amhara ve Oromo'daki iç çatışmalarla boğuşan Etiyopya, Kızıldeniz'e doğru harekete geçebilecek veya Nil konusunda Mısır'a baskı uygulayabilecek bir konumda değil

 24 Eylül'de, Tigray saldırısının başlamasından sadece bir gün sonra, Başbakan Abiy Ahmed, Cumhurbaşkanı İsmail Ömer Gulle ve Nijeryalı iş adamı Aliko Dangote ile birlikte 660 milyon dolarlık bir yakıt boru hattı projesinin temel atma törenine katılmak üzere Cibuti'deydi. Kuzeydeki devam eden savaş, törenin düzenlenmesine engel olmadı.

Kimsenin güçlü bir Etiyopya'ya ihtiyacı yok

Sayın  Abiy'e verilen Nobel Barış Ödülü, Ocak 2022'de Nobel Komitesi kendisine savaşı sona erdirme konusundaki kişisel sorumluluğunu hatırlatana kadar, bir yıldan fazla bir süre boyunca ona eleştirilere karşı bir kalkan sağladı. Bugün ülkeye halen bir sessizlik hakim, çünkü zayıf ve parçalanmış bir Etiyopya neredeyse herkesin çıkarlarına hizmet ediyor.

Ekim 2024'te Mısır, Eritre ve Somali Asmara'da bir zirve düzenledi. Analistler, üç ülkeyi birleştiren hususun, her şeyden önce, Addis Ababa'ya karşı düşmanca tutumları olduğuna inanıyor.

Tigray, Amhara ve Oromo'daki iç çatışmalarla meşgul olan bir Etiyopya, Kızıldeniz'e doğru ilerleyebilecek, Nil konusunda Mısır'a baskı uygulayabilecek veya Eritre'nin eylemlerine karşılık verecek önemli kozlara sahip olabilecek bir konumda olmayacaktır. Buna karşılık, Cibuti bu durumdan sessizce faydalanıyor gibi görünüyor. Assab Limanı’nın kaybedilmesiyle Etiyopya'nın Cibuti'ye güvenmekten başka seçeneği kalmadı.

Uzak başkentlere gelince, onlar da Etiyopya'nın mevcut durumunu elverişli buluyorlar. Milyonlarca mülteciyi ülke dışına göç etmeye zorlayacak kadar çökmedi, bölgenin haritasını yeniden çizecek kadar da büyümedi. Savaşın açıkça kınanması, savaşın sona ermesini talep etmek anlamına gelirken, barış Addis Ababa'ya birçok kişinin yeniden kazanmasını istemediği bir güç ve nüfuz düzeyini geri kazandırabilir.

Bu nedenle, mevcut statüko onlar için daha elverişli görünüyor: Etiyopya savaş halinde, ancak çökmüyor.

dfgthy
Etiyopya Ulusal Savunma Kuvvetleri askerleri, Etiyopya'nın Gondar şehrinin 70 kilometre kuzeydoğusundaki Debat eğitim sahasında eğitimlerini tamamladıktan sonra sloganlar atıyor, 14 Eylül 2021 (AFP)

Çin ise bu durumu değiştirmeyen bir istisnadır. İstikrarsızlık ona önemli ölçüde zarar veriyor, ancak kimin kazanacağına da aldırış etmiyor. Herhangi bir hükümetle iş yapabilir ve inşa ettiği veya sağladığı her şeye, Addis Ababa'da iktidara gelecek herhangi bir hükümet ihtiyaç duyacaktır.

Kırılma mı, dönüşüm mü?

Bu sessizlik Addis Ababa ve diğer bazı taraflar için uygun olabilir, ancak dünyanın geneli için kabul edilemez. Etiyopya, yaklaşık 139 milyon nüfusuyla Afrika'nın ikinci en kalabalık ülkesi ve Doğu Afrika'nın ikinci büyük ekonomisi. Ayrıca Afrika Birliği'nin genel merkezine de ev sahipliği yapıyor. Sessizlik, her bir taraf için rasyonel bir seçim gibi görünebilir, ancak herkes tarafından benimsendiğinde tehlikeli hale gelir.

Bu büyüklükteki bir ülkede, iç savaş sadece taraflar arasında bir ayrışmayı temsil etmez; tüm Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz bölgesinin güvenlik mimarisini etkileyen bir dönüşümü temsil eder. Bu durum, Etiyopya'nın kendi savaşını yürüten Sudan ve Somali ile sınır komşusu olması gerçeğiyle daha da karmaşık hale geliyor.

Kızıldeniz

Körfez ülkelerine gelince riskler daha da acil ve doğrudan. Ticaret yolları ve enerji kaynakları Kızıldeniz'den geçiyor ve burada Husiler bir kez daha seyrüseferi tehdit ederken, Etiyopya batı kıyısında baskın güç konumunda. Temmuz ayında Suudi Arabistan, 14 ülkenin katılımıyla uluslararası bir deniz savunma koalisyonunun kurulması ile sonuçlanan görüşmelere ev sahipliği yaptı. Kızıldeniz'in güvenliği, kıyı devletlerinin istikrarıyla bağlantılı ve zayıflığa dayalı bir dengeyi korumak, bu güvenliği de kademeli olarak zayıflatacaktır.

Etiyopya'yı çevreleyen sessizliğin iki düzeyi var. Birincisi Addis Ababa'nın kendi çıkarlarıyla ilgili. İkincisi ise diğer tarafların çıkarlarıyla bağlantılı

Sonsuz savaşlar, alevleri savaşan tarafların sınırları içinde kaldığı sürece uzaktan yönetilebilir. Ancak Etiyopya savaşı zaten sınırlarının ötesine taşmaya başladı. Addis Ababa, Asmara'yı Tigray Halk Kurtuluş Cephesi'ni desteklemekle suçluyor; Eritre ise bu suçlamayı reddediyor. Sudan ordusu da Etiyopya'yı Hızlı Destek Kuvvetleri'nin (HDK) kendi topraklarında kamp kurmasına izin vermekle suçluyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Etiyopya'yı çevreleyen sessizliğin iki boyutu var. Birincisi, Addis Ababa'nın kendi çıkarlarıyla ilgili ve iletişimi kesmek, gazetecileri sınır dışı etmek ve BM komitesinin çalışmalarını sonlandırmak gibi pratik ve teknik yollarla bu çıkarlarını pekiştirmeye çalışıyor. İkincisi ise diğer tarafların çıkarlarıyla bağlantılı, çünkü zayıf bir Etiyopya, komşularının çıkarlarına hizmet eder ve diğer birçok aktörün çıkarları için uygundur.

Ancak, her bir taraf için mantıklı görünen husus, herkes için bir tehlike haline gelebilir. 2020-2022 savaşı 162 bin ila 600 bin kişinin ölümüne neden oldu ve bu kayıpların gerçek boyutunun çok azı dünyaya ulaştı. Yeni savaş da aynı yolu izliyor, ta ki Kızıldeniz dünyayı dikkatini kendisine yöneltmeye zorlayana kadar.