Kutsal metinlerin tercümeleri kültürler arası köprüler mi yoksa ayırma duvarları mı?

Lina Jaradat
Lina Jaradat
TT

Kutsal metinlerin tercümeleri kültürler arası köprüler mi yoksa ayırma duvarları mı?

Lina Jaradat
Lina Jaradat

Samir Ebu Hevaş

Walter Benjamin, 1923 yılında kaleme aldığı ‘The Task of the Translator’ (Çevirmenin Görevi) başlıklı ünlü makalesinde, kötü bir çevirmeni, yalnızca orijinal dilden başka bir dile ‘bilgi aktaran’ kişi, kötü çeviriyi ise ‘temeli olmayan içeriğin yanlış aktarımı’ olarak tanımlar. Bununla orijinal dilin doğasında bulunan ve o dilin ötesine geçen küçük farklılıkları kasteden Benjamin'in Charles Baudelaire'in şiirinin Almancaya çevirisine giriş olarak yazdığı makalesinde bu konunun en çok şiir çevirisinde ortaya çıktığı açıkça görülüyor. Cahiz, Kitab’ul-Hayevan adlı kitabında Arap şiirindeki mucizenin ölçü ve kafiyeler olduğunu belirterek Arap şiirindeki bu mucizevi unsur kaybedilmeden Arapçadan Yunancaya aktarılmasının imkansız olduğunu söyler. Cahiz’e göre çevirmen, iki dil hakkında da eşit derece bilgi sahibi olmalı. Bu da çevirmenin her iki dilde de tam bir yeterliliğe sahip olması gerektiği anlamına geliyor. Cahiz ayrıca çevirmenin bir dilden diğerine çevirdiği konu hakkında da bilgi sahibi olmasının önemine işaret eder. Cahiz’e göre çevirdiği konuları ve temel esaslarını anlamayan, inceliklerini bilmeyen birinin tıp, astronomi, mühendislik ve aritmetik konularında tercüme yapması makul değil. Peki, ya dini ilimlerde tercüme yapan kişinin durumu nedir?

İhanet ve dürüstlük

Cahiz, kitabında şunları söylüyor:

Geometri, astroloji, aritmetik ve fonolojiyle ilgili kitaplar hakkında böyle söylüyoruz. Peki ya bu kitaplar, Allah'a dair, kendisine helal olan ve olmayanla ilgili bilgilerin olduğu, hatta tabiattaki anlamların düzeltilmesinden bahsetmek isteyen dini kitaplarsa ya da hangi bilginin doğru veya hangisinin yanlış  olduğunu yahut neye  doğru neye yanlış  deneceğini, doğruyla yanlışın ismini, hangi anlamlara geldiğini, eş anlamlarını, mana kaybolunca o ismin değişip değişmeyeceğini, mananın manasının bilinmesi, mananın manasının yorumlanması vb. gibi bilgilerden bahseden kitaplarsa?

Yalan (bu durumda geleneksel olarak ihanetle aynı manadadır) ve dürüstlük (doğruluk) sözcüklerinin manaları için Allah’ın kelamını aktarmaktan daha uygun bir yer olabilir mi? Örneğin, İngiliz dilbilimci William Tyndale'in 1536 yılında İncil'i Yunancadan İngilizceye çevirdiği için idam edilmesine hükmeden karar cümlesinde geçen ‘sapkınlık’ kelimesi bu duruma en uygun kelimedir. Uğruna binlerce kişinin çarmıha gerildiği ve söz konusu kararda çevirinin inançsızlıkla bir tutulduğu, onu tek bir eylem veya tek bir ‘suç’ haline getiren geniş kapsamlı bir kelime.

Yorum, metinlerin diller ve kültürler arasında aktarılmaya başlanmasından bu yana çeviri sürecinin ayrılmaz bir parçası olmuştur.

Esasında Tyndale, Kutsal İncil'i (Eski Ahit, Eksik Ahit ve Yeni Ahit) tercüme ettiği için idam edilmedi. Sapkınlıkla suçlanmasının asıl nedeni, İncil’in çevirisini yapmak için kilise yetkililerinden izin almamasıydı. Çevirisinde o kadar hata vardı ki, ‘hatalarını aramak denizde su aramakla aynı’ görülüyordu. Çağdaşı filozof Thomas More'a göre kilise, önce 1526 yılında Tyndale’in kitabını yasakladı, sonra 1529 yılında onu sapkınlıkla suçladı. Tyndale’i idama götüren dolaylı neden ise Tyndale’in dönemin İngiltere Kralı VIII. Henry'nin Aragonlu Catherine ile evliliğinin Anne Boylen ile evlenmesi için iptal edilmesini desteklemeyi reddetmesiydi. Bunu siyasi kötü niyetlilik olarak tanımlayabiliriz. Bu sebep, Tyndale’in suikasta uğraması için yeterliydi ama çarmıha gerilip yakılması için yeterli değildi. Bu yeterliliği de İncil çevirisi sağladı. İronik olansa More'un da Tyndale'den bir yıl önce aynı ‘siyasi’ nedenden dolayı idam edilmesidir.

Araştırmacılar Kevin Wendell ve Anthony Pym, (Oxford Handbook of European Thinking on Secular Translation, 2011çerçevesinde) yaptıkları çalışmada Tyndale'in idamına benzer bir başka olaya, yani Platon’un diyaloglarını ‘yanlış tercüme etmekle’ de suçlanan Fransız çevirmen Etienne Doulet’nin 1545 yılındaki idamına dikkat çektiler. Metinleri kelimenin tam anlamıyla tercüme edenlerin ‘bilgi eksikliği’ olduğunu düşünen Doulet, Platon'un ‘öldükten sonra bir daha var olmayacaksın’ sözünü yorumlamış ve buna ‘kesinlikle hiçbir şey olmayacaksın’ ifadesini eklemiştir. Bu yorum, o dönemde kilise yetkilileri tarafından ahiret hayatının inkar edilmesi olarak değerlendirildi ve Doulet’nin kılıçtan geçirilmesi gerektiğine hükmedildi.

Değişim süreci

Tüm bu gerçekler ve daha birçokları yorumun, metinlerin diller ve kültürler arasında aktarılmaya başlanmasından bu yana çeviri sürecinin ayrılmaz bir parçası olduğunu teyit ediyor. Kelimeler bir bağlamda kullanılmadığı ya da bir başka kelimeyle yan yana gelmediği zaman yalındır. Yani herhangi bir kelime barındırdığı her anlama gelebilir fakat bir dizi kelimenin bir veya daha fazla ifadede birleştiği durumlar, bu kelimelere başka bir hayat verir. Ancak bu hiçbir şekilde o kelimenin nihai anlamı ya da yapılabilecek en son yorumu demek değildir. 

Abdusselam Bin Abdulali, geçtiğimiz şubat ayında Al-Majalla’da yayınlanan ‘Yeniden çeviri neden yapılır?’ başlıklı makalesinde şu ifadelere yer verdi:

“Bazı metinler, yayınlandığında 'bozulmamış' kalsa ve çarpık bir el değmemiş olsa bile, anlayış, yorum ve onlara verilen değer bakımından büyük dönüşümlere uğrar. Hatta bazıları hala yeni okumalara konu olur. Bu yüzden çevirileri düzeltmenin temelde varsa önceki çevirilerdeki hataları gidermeyi amaçladığını söylemeliyiz. Bunu atlayamayız.Belki de çevirilerdeki değişimi anlamak için çevirinin kalitesi ya da kalitesizliğini belirleyen kriter olarak doğru ve yanlışı bir kenara bırakmak gerek. Çünkü hatalı ya da doğru çeviri yoktur. Belki bu konuda uyumsuz çevirilerin ve daha uygun çevirilerin olduğunu söylemekle yetinebiliriz.”

En nihayetinde çeviri, çevirmen ile alıcı arasında bir değişim sürecidir. Tıpkı çeşitli biçimleriyle yazmanın, yazar ile okuyucu arasında bir değişim süreci olması gibi. Metni hiç bitmeyen bir yorum süreci içerisinde bir eser haline getiren de bu özelliktir. Zira okuması, daha doğrusu okumaları bitmez ve değişim süreci olmadan hem orijinal metin hem de çevrilen metin eksik kalır. Metin, bir dilden diğerine, bir kültürden başka kültüre, bir dönemden öteki döneme yolculuğa başladığı andan itibaren, tıpkı orijinal metin gibi, ana dilinde okunabilir hale gelir. Alıcısına ve alınma koşullarına göre değişir. Belki bir çevirinin doğru ya da yanlış olduğunu söylerken dikkat edilmesi gereken de tam olarak budur. İncil'in İbranice, Yunanca ve Latince kaynaklara ya da Avrupa dillerine dayanan ilk tercümeleri hakkındaki kapsamlı tartışmalarda karşımıza çıkan da tam olarak budur. Tartışma, dilbilimsel olmaktan çıkıp teolojik ve bazen de politik boyuta taşınmıştır.

Allah’ın kelamı

Öte yandan dini metinler, Tevrat'ın önce Yunancaya, sonra da Latinceye çevrilmesiyle uzun bir süre boyunca çeviri çalışmalarının ana motivasyon kaynağı oldu. Ardından Yeni Ahit’in, Kur'an-ı Kerim'in ve diğer kutsal kitapların tercümeleri geldi. Burada söz konusu çevirilerin amacının kutsal metni alışılagelmiş dil sınırlarının dışına taşıyarak, başka dilleri konuşan halklara yaymak, böylece Allah'ın kelamını aktarmak, belki de tebliğde bulunmak olması dikkati çekiyor. Bu tür metinlerin çevirilerinde eylem olarak çeviri, bazen insanlar arasında kurulmak istenen köprülere paralel olarak, dinler arasında sınırlar çizme biçimi olarak da değerlendirilebilir. Konuyu sadece üç İbrahimi din olan Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam dini kapsamında ele aldığımızda mesele daha da içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Bazı çevirilerin aynı mantık ve bağlamda olmasından ve dolayısıyla bu dinlerle aynı amaca hizmet etmesinden dolayı benzerlikler bulmak yerine, farklılıklar yarattığını ve var olan farklılıkları artırdıklarını görüyoruz.

Bazı çevirilerin, bu dinlerle aynı amaca hizmet etmesinden dolayı benzerlikler bulmak yerine, farklılıklar yarattığını ve var olan farklılıkları artırdıklarını görüyoruz.

Bu noktada örneğin Tevrat’ın tercümelerinin öncelikle diğer kültürlere yönelik olmaktan ziyade başta Avrupa ülkeleri  olmak üzere dünyanın dört bir yanındaki ülkelere yayılmış Yahudilere yönelik olduğunu belirtmekte fayda var. Yani  Yahudi din adamlarının Tevrat’ı Latinceye çevirmelerindeki hedef kitle yine Yahudilerdi. Aynı durum, İslam  dini için de geçerli Kur’an-ı Kerim’in çevirileri (mealleri), özellikle resmi olanları, daha doğrusu yarı resmi olanları, çünkü resmi çevirileri yoktu, diğer milletlerden ve kültürlerden Arapça konuşmayan Müslümanlar için yapıldı. Kur’an-ı Kerim mealleri, Yahudiliğin aksine Hıristiyanlıkla paylaşılan aynı amaca yani, Müslüman olmayanlar ya da herhangi bir dine inanmayan halklar arasında İslam dinini yayma ve tebliğ etme amacına da hizmet ediyordu. Biraz da antik dünyadan ve Yunan dünyasından günümüze kadar uzanan Yahudilik ve Hıristiyanlık dinlerinin antropolojik, dilsel ve kültürel kökenlerine girmeden, yalnızca Arapçadan İngilizceye çeviri üzerinde duracağım. Bu konudaki en açık örneğin ‘celale’ kelimesinin tercümesi olduğunu söyleyebiliriz.

Kur’an-ı Kerim’in çevirileri (mealleri)

Kur'an-ı Kerim’in (Fransızca, İtalyanca, Almanca, Rusça ve İspanyolcaya yapılan önceki tercümelerden sonra) İngilizceye tarihi ilk tercümesi, İskoç Alexander Ross (1590 - 1654) tarafından yapıldı. Ancak bu çeviriyi doğrudan Arapçadan değil, İskenderiye konsolos vekili André Du Ryer’in Fransızcaya çevirisinden yapmıştı. Ross’un veya 12. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar ondan önce ya da sonra Kur’an-ı Kerim’in çevirisini yapanların Kur’an-ı Kerim hakkındaki görüşleri ne olursa olsun bu çevirilerin büyük çoğunluğu ‘düşmanını tanı’ ilkesiyle yapılmıştı. Teolojik argümanlar açısından bakıldığında bunlar köprüler kurmaya yönelik kültürel bir çabadan daha fazlasıdır. Bunun dışında bizi ilgilendiren, Ross’un çevirisinde (Almanca kökenli) İngilizce God ifadesi kullanılan ‘celale’ (büyüklük, ululuk, yücelik) sözcüğünün çevirisidir. Daha sonraki birçok tercümede de gördüğümüz üzere (bir dilin başka bir dile fonetik aktarımı olan harf çevirisi yapılmış ve) Allah lafzı yerine kullanılmamıştır.

Aynı durum, Kur'an-ı Kerim'in bir Müslüman tarafından Arapçadan İngilizceye yapılan tarihteki ilk tercümesi için de geçerli. İnternetteki Kur'an-ı Kerim tercümeleri sözlüğüne göre bu çeviri, Ahmed Abdulhakim Han adında Ahmedilik mezhebinden bir Hintli tarafından 1905 yılında yayınlandı. Bu çalışma, Kur'an-ı Kerim'in tamamının tercümesini içermediğinden gerek kapsamı gerekse boyutu bakımından, tercüme olarak güvenilir bulunmuyor.  Ancak Han’ın tercümesinde bizi üstü kapalı olarak diğer dinlere, özellikle de Hıristiyanlığa yanıt vermeyi amaçlaması ilgilendiriyor. Çevirmen, kısa tuttuğu giriş bölümünde, “Kur'an-ı Kerim’in dilinin yüceliğini ve derinliğini, her kelimesine vahiy rehberlik etmedikçe, hiçbir insanın onu hiçbir insan diliyle tam olarak ifade etmesi mümkün değildir” sözleriyle Kur'an-ı Kerim metnini fiilen tercüme etmenin ‘imkansız oluşuna’ anlamlı bir gönderme yaparak, dil ile kutsal arasındaki bağı ihmal etmiyor. Çevirmen, Fatiha suresinin tercümesinde (daha doğrusu yorumunda) Arapçada isimlerin başına gelen belirleme edatı ‘El’ (elif ve lam harflerinden oluşur/lam-ı tarif) takısı kısmına geçtiğinde bunun ‘God’ kelimesi yerine kullanılan Allah lafzının başında ‘elif ve lam’ harflerinin belirleme edatı El takısı bağlamında değil, daha ziyade birçok güncel argümanda da gördüğümüz gibi İngilizceye ‘All the Praises are for Allah’ olarak çevirdiği ‘Hamd alemlerin Rabbi Allah'adır/Allah’a mahsustur’ şeklindeki ikinci ayete ilişkin genel açıklama bağlamında olduğunu söylüyor. Allah lafzının elhamdülillah (Hamd Allah’adır) kelimesi gibi lam-ı tarife ihtiyacı olmadığını yineliyor. Han’ın açıklamasına göre hamd,  kapsamlılığı ima eder ve ilahlığa dair ve vasıf olarak yalnızca Allah'ın layık olduğu tüm yüce güçlere ve sıfatlara işaret eder. Daha sonra hamd kelimesine neden bu kadar kutsallık verdiğini açıklarken dini bir duruş sergileyen Han, “Yalnızca bozulmuş fıtratta, sapkın vicdanda ve batıl inançlı kültürlerde insana, güneşe, yıldıza, aya veya surete  herhangi bir varlığa daha yüksek güçler atfedilebilir” diyerek, Hıristiyanlığa ve diğer bu tür inançlara sahip dinlere üstü kapalı göndermede bulunuyor.

Lina Jaradat
Lina Jaradat

Kur’an-ı Kerim’in İngilizceye çevirisini ikinci kez, bazı kaynaklara göre 1911 yılında, bazı kaynaklara göre ise 1912 yılında yapan kişi ise Mirza Ebu’l-Fazl isimli Bengalli (günümüzde Bangladeşli) bir din adamıydı. Arapça ve İngilizceyi akıcı olarak konuşabildiği açık olsa da çevirisi, kendisinden önce Kur'an-ı Kerim tercümesi yapanların çevirilerinde olduğu gibi, çeşitli hatalarla ve zayıflıklarla gölgelenmişti. Çevirmen de çevirisinde hatalar ve zayıflıklar olduğunu kabul ediyor. Fakat bunların bazılarının ‘Hint matbaasının şeytanına’, yani tipografik hatalardan kaynaklandığını söylese de mesele bunun çok ötesine geçiyor. Ancak ‘celale’ kelimesini İngilizceye çevirirken ‘God ’kelimesini kullanmaya karar vermesi burada büyük önem taşıyor. Ne ondan önce ne de ondan sonra gördüğümüz gibi, bugüne kadar God kelimesi Allah lafzı yerine kullanılmadı. Onu ve ondan öncekileri bu seçimi yapmaya neyin ittiğini bilmiyorum ama muhtemelen tek rasyonel ve mantıklı seçenek bu gibi görünüyordu.

Arap olmayan Müslümanlar

20. yüzyılın ilk yarısına kadar İngilizceye ondan fazla Kur'an-ı Kerim tercümesi yapıldı. Burada söz konusu tercümelerin özellikle Hindistan, Malezya veya Pakistan'dan gelen Arap olmayan Müslümanlar tarafından yapılması dikkati çekiyor. Biri sonradan Müslüman olan iki İngiliz vatandaşı tarafından tamamlanan iki Kur’an-ı Kerim tercümesi var. Bunlardan ilki 1956 yılında Irak asıllı bir Yahudi ve (kültürel ve coğrafi bakımdan) bir Arap olan Nesim Yusuf Davud (1927 - 2014) tarafından yapılan çeviridir. Halen en çok satan Kur'an-ı Kerim’in İngilizceye çevirisi budur ve bugüne kadar 70 baskı yapmıştır. Davud, 1945 yılında Irak hükümetinin verdiği bursla eğitimini tamamladıktan sonra Londra Üniversitesi'nde İngiliz edebiyatı okurken bu çeviri üzerinde çalıştı. Ardından Penguin Books kurucusu Allen Lane tarafından ‘Binbir Gece Masalları’ kitabını (1954) tercüme etmeye, sonra da Kur'an-ı Kerim çevirmeye davet edildi.

20. yüzyılın ilk yarısına kadar Kur'an-ı Kerim’in İngilizceye çevirilerinin Arap olmayan Müslümanlar tarafından yapılması dikkati çekiyor.

Bundan sonra, tümü yukarıda adı geçen coğrafi bölgelerden gelen ve bu ülkelerdeki Müslümanlar (Arap Müslümanlar dünyadaki Müslümanların yüzde 20’sini oluşturuyor) tarafından yapılan Kur’an-ı Kerim’in yaklaşık 17 İngilizce çevirisi daha geldi. Hatta 1980 yılında Lübnan'daki Araplar tarafından Sünni ve Şii meclisler tarafından görevlendirilen ve Prof. Muhammed Yusuf Zayed'in (ö. 1994) katılımı ve liderliğinde Beyrut Amerikan Üniversitesi'ndeki bir grup profesör tarafından Kur’an-ı Kerim’in İngilizce tercümesi yayınlandı. Bazıları bu çalışmanın Nesim Yusuf Davud tarafından  yapılan çevirinin yenilenmiş bir versiyonundan başka bir şey olmadığını, hatta yeni versiyonun da bazı yerlerdeki çeviri ikilemlerini ve belirsizlikleri çözüme kavuşturmadan olduğu gibi aktardığını düşünüyor.

Kur'an-ı Kerim'in tercüme edildiği diller arasında en fazla çevri yapılan dil olan İngilizceye peş peşe 100’den fazla tercümenin yapılmasıyla ilgili tartışma halen devam ederken, Arapça konuşmayanlar tarafından yapılan çevirilerin Arapça konuşanlara kıyasla daha fazla olduğuna dikkat çekiliyor. Bir başka dikkat çekilen husus ise Kur'an-ı Kerim’in, büyük bir dini kurum tarafından açıkça arkasında durulması anlamında ‘resmi olarak’ Arapça tercümesinin bulunmamasıdır. Belki de bu, her Kur’an tercümesinin sonuçta çevirmen(ler)in kişisel çabasından başka bir şey olmadığı ve metnin Arapça dilindeki orijinaliyle aynı olamayacağı düşüncesinden kaynaklanıyordur. Ne var ki Kur'an-ı Kerim’in çevrilmesinin caiz olup olmadığına dair üst düzey din alimlerinin verdikleri fetvaların olduğunu ve bunların hepsinin bu çekinceyi barındırdığını görüyoruz. 

Bu çevirilerle ilgili ciddi sonuçlara varmak özellikle yorum denilen özet ve açıklayıcı olmayan metin tercümesi de dahil olmak üzere, birden fazla çeviri türüyle karşı karşıya olduğumuz için derinlemesine çalışmalar gerektirdiğinden Kur’an-ı Kerim’in İngilizceye tercümesinde ‘el-nakhara’ (harf çevirisi/transliterasyon) ilkesinin hâlâ mevcut olduğunu görüyoruz. Bu tercümelerin ortaya çıkışından günümüze kadar, oryantalist (şarkiyatçı) olarak nitelendirilebilecek kişilerin tercümeleri ile Müslümanların tercümeleri arasındaki çoğu durumda ortak bir faktör bu olmuştur.

El-Celale lafzı

El-Celale kelimesine gelince, Kur’an-ı Kerim’in İngilizce tercümelerinde Allah lafzının God kelimesi yerine kullanılarak  diğer dinlerden (özellikle Hıristiyanlıktan) farklı olarak Allah’ın ‘herhangi bir ilah’ değil, tek ilah olduğunun vurgulanması amaçlanıyor. Bu tercümelere göre lam-ı tarifin rolü budur. Bazılarında el-Rab ifadesi de el-nakhara ilkesine göre aynı rolü oynuyor.

Eğer bu olay, İslam dini içinde yaşanmış ve somutlaştırılmışsa, diğer semavi dinler arasında bundan daha azını beklememeliyiz.

Çarpıcı olansa aynı yöntemi benimseyen oryantalistler tarafından yapılan çevirilerin de sanki tersine de olsa bu mantığı benimsiyormuş gibi olmalarıdır. Allah lafzının olduğu gibi kullanılmasının onaylanmasıyla söz konusu ilahın God kelimesinin ifade ettiği gibi herhangi bir ilah değil, Müslümanların ilahı olduğu anlaşılıyor. Bu kullanımın meşruiyetini bizzat Müslümanların kullanmasından alıyor.

Her iki durumda da sonuç, medyada ve sosyal medya aracılığıyla daha incelikli olan, dinleri ve kültürleri birbirine yakınlaştırmaya yönelik tüm çabalara rağmen giderek büyüyen ve çevirileri kimin Allah'a doğru şekilde ibadet ettiği, O'na dua ettiği ve (dini metinler aracılığıyla) O'na doğru şekilde yaklaştığı konusunda bir tartışmaya dönüştüren bir uçurumun yaratılmasına katkıda bulunan bizzat Tanrı'nın önünde olmadığımız yönündeki öneri ya da yanılsamadır. 

Gazze Şeridi’ndeki son savaşta, Gazze’nin şehirlerinden birinde bir cami bombalanmak üzereyken video kaydı yapan İsrailli asker, dinleyicilerine İbranice seslenerek bugünden sonra burada İbraniceden başka hiçbir dilde dua edilmeyeceğini, oradaki camilerin minarelerinde ‘Allah-u ekber’ (Allah büyüktür) ifadesi yerine ‘Dinle, ey İsrail! Tanrımız olan rab tek rabdir’ duasının edileceğini söylüyor.‘ Çevirideki zayiat’ aşırılık yanlısı İslamcı hareketlerin doğuşuna katkıda bulunmuş olabilir. Zira DEAŞ ya da El Kaide gibi örgütlerde gördüğümüz gibi, takipçileri ve destekçilerinin çoğunluğunu Arapça konuşmayanlar oluşturuyor. Dili, bir anlam ve fikir taşıyıcısı olarak değil, ritüel semboller olarak görürler. Eğer bu gerçeklik İslam dininin içinde yaşanmış ve somutlaşmışsa, o zaman diğer semavi dinler arasında da bundan daha azını beklememeliyiz.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Türk-Arap toplantısında Gazze Şeridi ve Filistin topraklarındaki İsrail ihlallerine son verilmesi çağrısında bulunuldu

Antalya Diplomasi Forumu (ADF2026) kapsamında Gazze konulu toplantıya katılan bakanlar ve yetkililerin hatıra fotoğrafı, 18 Nisan 2026 (Dışişleri Bakanlığı)
Antalya Diplomasi Forumu (ADF2026) kapsamında Gazze konulu toplantıya katılan bakanlar ve yetkililerin hatıra fotoğrafı, 18 Nisan 2026 (Dışişleri Bakanlığı)
TT

Türk-Arap toplantısında Gazze Şeridi ve Filistin topraklarındaki İsrail ihlallerine son verilmesi çağrısında bulunuldu

Antalya Diplomasi Forumu (ADF2026) kapsamında Gazze konulu toplantıya katılan bakanlar ve yetkililerin hatıra fotoğrafı, 18 Nisan 2026 (Dışişleri Bakanlığı)
Antalya Diplomasi Forumu (ADF2026) kapsamında Gazze konulu toplantıya katılan bakanlar ve yetkililerin hatıra fotoğrafı, 18 Nisan 2026 (Dışişleri Bakanlığı)

Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden (BAE) bakanlar ve yetkililer, Gazze Şeridi’ndeki durumu, İsrail’in ateşkes ihlallerini ve ABD Başkanı Donald Trump tarafından ortaya konulan barış planının ikinci aşamasının uygulanmasını ele aldı.

Toplantıya, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ev sahipliği yaptı. Görüşme, Antalya Diplomasi Forumu (ADF2026) kapsamında dün gerçekleştirildi. Toplantıya Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan, Mısır Dışişleri Bakanı Bedr Abdulati, Ürdün Dışişleri Bakanı Eymen es-Safedi, Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Muhammed bin Abdurrahman Al Sani ile BAE Devlet Başkanı Diplomasi Danışmanı Enver Karkaş katıldı.

Dışişleri Bakanlığı kaynakları, toplantının öncelikli amacının, bölgedeki gelişmeler ışığında Filistin meselesini uluslararası toplumun gündeminde tutmak olduğunu belirtti. Kaynaklar, özellikle ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları ile Lübnan’da artan İsrail geriliminin bu çabayı daha da önemli hale getirdiğini ifade etti.

İsrail’e yönelik eleştiriler

Kaynaklar, toplantıya katılanların Gazze Şeridi’nde ateşkesin sürdürülebilirliğine yönelik çabaların devam etmesi gerektiğini vurguladığını, ayrıca Filistinlilerin bölgeyi kendi kendilerine yönetmesi ve yeniden imar çalışmalarının vakit kaybetmeden başlatılmasının önemine dikkat çektiğini aktardı.

dv
Antalya Diplomasi Forumu (ADF2026) kapsamında düzenlenen Gazze konulu toplantıdan, 18 Nisan 2026 (Dışişleri Bakanlığı)

Aynı kaynaklara göre, Gazze Şeridi’nde barış planının ikinci aşamasına geçilmesinin Ortadoğu’daki gerilimi azaltmaya katkı sağlayacağı konusunda mutabakata varıldı. İsrail’in birinci aşamadaki yükümlülüklerini yerine getirmemesi, ateşkes ihlallerini sürdürmesi ve Gazze Şeridi ile Batı Şeria’daki operasyonlarını devam ettirmesinin barış sürecini sekteye uğrattığı ifade edildi.

Kaynaklar ayrıca, İsrail’in Batı Şeria’da ‘ayrımcı yapıyı’ derinleştiren uygulamaları ile Mescid-i Aksa dahil kutsal mekânların tarihi statüsünü zedeleyen adımlarının da gündeme geldiğini belirtti. Katılımcılar, uluslararası toplumun bu gelişmeler karşısında daha kararlı bir tutum sergilemesi gerektiğini ve İsrail’in ateşkesi zayıflatmaya yönelik girişimleri ile iki devletli çözümü engelleme çabalarına karşı adım atılmasının önemini vurguladı.

vfvbfrgb
İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik saldırıları bölgede büyük yıkıma neden oldu. (Reuters)

Gazze Şeridi’ndeki Sağlık Bakanlığı tarafından geçtiğimiz çarşamba günü yayımlanan verilere göre, 10 Ekim 2025’te yürürlüğe giren ateşkesten bu yana Gazze Şeridi’nde 757 kişi hayatını kaybetti, 2 bin 111 kişi yaralandı. 7 Ekim 2023’te başlayan savaşın başlangıcından itibaren toplam can kaybı 72 bin 336’ya, yaralı sayısı ise 172 bin 213’e ulaştı.

Genişleme politikasına ilişkin uyarı

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, İsrail’i güvenlik gerekçesini öne sürerek daha fazla toprak işgal etmeye çalışmakla suçladı.

Fidan dün ADF2026 kapsamında yaptığı konuşmada, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun güvenlik konusunu daha fazla toprak ele geçirme amacıyla kullandığını söyledi. İsrail’in Gazze Şeridi, Batı Şeria, Doğu Kudüs ile Lübnan ve Suriye’ye yönelik genişlemeci bir politika izlediğini ifade etti.

Fidan, İsrail’in süregelen işgal politikalarına en kısa sürede son verilmesi gerektiğini vurgulayarak, bölgede kalıcı barışın tek yolunun ülkelerin birbirlerinin toprak bütünlüğüne saygı göstermesi ve sınırlarını tanıması olduğunu belirtti.

scdv s
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Antalya Diplomasi Forumu’nda (ADF2026) yaptığı konuşmada (Dışişleri Bakanlığı)

Fidan, İsrail’in genişlemeci politikalarının ve toprak edinme girişimlerinin Türkiye açısından bölgesel bir sorun teşkil ettiğini belirtti. Fidan, İsrail’in halihazırda Avrupa ve ABD tarafından güçlü şekilde desteklenmesinin durumu daha da karmaşık hale getirdiğini ifade ederek, Avrupa Birliği’nin (AB) İsrail’in faaliyetlerini sınırlamak için kurumsal düzeyde ortak bir tutum sergilememesini eleştirdi.

Avrupa’nın, özellikle Gazze Şeridi’nde yaşanan ‘soykırımın’ ardından giderek daha fazla farkındalık geliştirdiğini ve İsrail’in politikalarından mesafe koymaya başladığını söyleyen Fidan, bölge ülkelerinin de yeni bir ‘uyanış sürecinin’ eşiğinde olduğunu ve İsrail’i bölgesel bir tehdit olarak gördüğünü dile getirdi.

Fidan ayrıca, İsrail’in barış planının ilk aşamasına ilişkin yükümlülüklerini yerine getirmediğini, özellikle insani yardımlar konusunda eksiklikler bulunduğunu vurguladı. Gazze Şeridi’ne daha fazla tıbbi ve insani yardımın girişine izin verilmesi gerektiğini belirten Fidan, Filistin teknik komitesinin bölgede çalışmalarına başlaması çağrısında bulundu.

Uluslararası toplumun tutumuna tepki

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cuma günü ADF2026’nın açılışında yaptığı konuşmada, uluslararası topluma uzlaşı temelinde harekete geçme ve İsrail’in barış süreci ile müzakereleri zayıflatma girişimlerine karşı hazırlıklı olma çağrısında bulundu.

dsv
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Antalya Diplomasi Forumu’nun (ADF2026) açılışında konuştu. (Cumhurbaşkanlığı)

Erdoğan, Gazze Şeridi’nde yaşananların yalnızca bir insani trajedi olarak değerlendirilmesinin yetersiz olduğunu belirterek, bölgede yaşananların mevcut uluslararası sistemin nelere izin verdiğini açık biçimde ortaya koyduğunu ifade etti.

Küresel sistemdeki krizin öncelikle ahlaki ve varoluşsal bir boyut taşıdığını dile getiren Erdoğan, bu krizin ulaştığı seviyeyi anlamak için 7 Ekim 2023 sonrasında Gazze Şeridi’ne bakmanın yeterli olduğunu söyledi.

Erdoğan, son iki buçuk yılda İsrail saldırıları sonucu 73 bin Filistinlinin hayatını kaybettiğini, 172 binden fazla kişinin yaralandığını belirtti.

Erdoğan, “Gazze’de yaşananlar, mevcut sistemin neye izin verdiğini, neyi görmezden geldiğini ve kimi koruduğunu açıkça göstermektedir” ifadesini kullandı.


Kudüs Gücü Komutanı, savaşın etkilerini görüşmek üzere Bağdat’ta

İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani (Reuters)
İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani (Reuters)
TT

Kudüs Gücü Komutanı, savaşın etkilerini görüşmek üzere Bağdat’ta

İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani (Reuters)
İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani (Reuters)

İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani, Ortadoğu’daki savaşın yansımalarını görüşmek ve Tahran’a bağlı silahlı grupların liderleri ile temaslarda bulunmak üzere Bağdat’ı ziyaret etti. Iraklı bir yetkili dün AFP’ye yaptığı açıklamada ziyareti doğruladı.

Kaani’nin ayrıca, Nuri el-Maliki’nin yeniden göreve gelme ihtimalinin zayıflamasının ardından, Irak’ta başbakan adayının belirlenmesi sürecinde yaşanan ‘siyasi tıkanıklık krizini’ de ele alacağı belirtildi.

Söz konusu ziyaret, İran ile ABD-İsrail arasında 8 Nisan’da yürürlüğe giren ve iki hafta sürmesi öngörülen ateşkesin ardından Kaani’nin kamuoyuna yansıyan ilk yurt dışı ziyareti oldu.

Bağdat yönetimi, uzun süredir dış politikasında etkili olan iki rakip güç (İran ile ABD) arasında denge kurmaya çalışıyor.

40 günden uzun süren savaşın etkilerinden Irak da kaçınamadı. Bu süreçte, Halk Seferberlik Güçleri (Haşdi Şabi) ve İran’a yakın silahlı gruplara ait noktalar, ABD ve İsrail’e atfedilen saldırıların hedefi oldu. Buna karşılık, ABD çıkarları Iraklı grupların üstlendiği saldırılarla hedef alınırken, Tahran da ülkenin kuzeyinde İranlı Kürt muhalif gruplara yönelik operasyonlar düzenledi.

Kaani’nin, Bağdat’ta ‘siyasi güçlerin liderleri ve bazı silahlı grup komutanlarıyla bir dizi görüşme gerçekleştirmeye başladığı’ bildirildi. Üst düzey bir Iraklı yetkili, temaslarda ‘bölgesel gerilimin düşürülmesi ve bunun Irak’a yansımalarının’ ele alındığını aktardı.

Yetkili, İran heyetinin ayrıca ‘Irak içinde Tahran’a yakın gruplar arasında tutum birliği sağlanması ve durumun Irak ile bölgede güvenlik açısından tırmanmaya sürüklenmemesini garanti altına alma’ hedefi taşıdığını ifade etti.

Ziyaret, İran’a yakın etkili bir silahlı gruptan bir kaynak ile Koordinasyon Çerçevesi’ne yakın iki kaynak tarafından da doğrulandı. Söz konusu ittifak, parlamentodaki en büyük blok konumunda bulunuyor ve Tahran’a yakın Şii partilerden oluşuyor.

Kaani, DMO bünyesinde dış operasyonlardan sorumlu Kudüs Gücü’nün başında bulunuyor. Kaani, görevi devraldığı Kasım Süleymani’nin Ocak 2020’de Bağdat Havalimanı yakınlarında ABD saldırısında öldürülmesinin ardından Irak’a birçok kez ziyaret gerçekleştirdi. Ancak bu tür ziyaretler nadiren kamuoyuna açıklanıyor.

Iraklı yetkili, mevcut ziyaretin aynı zamanda ‘Iraklı taraflar arasında uzlaşı sürecini desteklemeye ve görüş ayrılıklarını gidermeye yönelik yoğun İran diplomatik trafiğinin bir parçası’ olduğunu, özellikle hükümetin kurulması ve güç dengeleri konusundaki anlaşmazlıkların sürdüğünü belirtti.

Koordinasyon Çerçevesi, ocak ayında Nuri el-Maliki’yi, seçimlerin ardından başbakanlık için Muhammed Şiya es-Sudani’nin yerine aday göstermişti. Ancak ABD’nin Maliki’nin yeniden göreve gelmesi halinde Bağdat yönetimine desteği kesme tehdidinde bulunması, Irak siyasetinde belirsizliğe yol açtı.

Iraklı siyasi kaynaklar, pazartesi günü AFP’ye yaptıkları açıklamada, Maliki’nin 2006-2014 yılları arasında iki dönem yürüttüğü başbakanlık görevine geri dönme ihtimalinin zayıfladığını belirtti.

Irak parlamentosu, 11 Nisan’da Nizar Amidi’yi cumhurbaşkanı olarak seçti. Anayasaya göre Amidi’nin, seçilmesinden itibaren 15 gün içinde parlamentodaki en büyük blok tarafından gösterilen adayı hükümeti kurmakla görevlendirmesi gerekiyor.


Barguti 24 yıldır hapiste olmasına rağmen hala gücünü koruyor

Mervan Barguti, İsrail polisi tarafından Tel Aviv'deki mahkemeye duruşma için getirilirken, 20 Mayıs 2004 (Reuters)
Mervan Barguti, İsrail polisi tarafından Tel Aviv'deki mahkemeye duruşma için getirilirken, 20 Mayıs 2004 (Reuters)
TT

Barguti 24 yıldır hapiste olmasına rağmen hala gücünü koruyor

Mervan Barguti, İsrail polisi tarafından Tel Aviv'deki mahkemeye duruşma için getirilirken, 20 Mayıs 2004 (Reuters)
Mervan Barguti, İsrail polisi tarafından Tel Aviv'deki mahkemeye duruşma için getirilirken, 20 Mayıs 2004 (Reuters)

Filistinli lider Mervan Barguti (67), tutuklanmasının üzerinden 24 yıl geçmesine ve bu sürenin önemli bir bölümünü dar hücrelerde tecrit altında geçirmesine rağmen, Filistin sahnesindeki varlığını koruyor. Barguti, karar alma mekanizmalarında yer alan diğer isimlerin sembolik ağırlığını aşarak etkisini sürdürürken, geçmiş yıllarda Fetih Hareketi içindeki seçimlerde de birçok ismin önüne geçti. Gözler, önümüzdeki ay yapılması planlanan hareketin sekizinci kongresine çevrildi.

Tutuklanmadan önce Filistin lideri Yaser Arafat’a yakınlığıyla bilinen Barguti, Fetih hareketi içinde “Arafatçı” olarak tanınıyor. Bu durum, hareket içinde ona güçlü bir destek sağlarken, İsrail açısından ve Arafat çizgisine muhalif kesimler tarafından aleyhine değerlendiriliyor.

Fetih içinde geniş bir tanınırlığı olan Barguti, destekçileri tarafından Filistinlileri birleştirebilecek “kurtarıcı” biri olarak görülüyor. Hareketin sekizinci kongresi, Barguti’nin bu konumunu koruyup korumadığını veya Filistin yönetimi, Fetih ve genel siyasi dengelerde yaşanan büyük değişimlerin ardından etkisini hala sürdürüp sürdürmediğini ortaya çıkaracak.