İsrail ve Dahiya Doktrini: Yanmış toprak ve binlerce ölü

İsrail, Dahiya Doktrini’ni savaşlarında caydırıcılık stratejisi olarak kullandı ve Gazze'deki sivilleri öldürmesini, Hamas üyelerinin sivillerin arasında saklandığı iddiasıyla meşrulaştırdı

İsrail, Gazze Şeridi'ndeki evlerin yüzde 60'ını tamamen yıktı (AFP)
İsrail, Gazze Şeridi'ndeki evlerin yüzde 60'ını tamamen yıktı (AFP)
TT

İsrail ve Dahiya Doktrini: Yanmış toprak ve binlerce ölü

İsrail, Gazze Şeridi'ndeki evlerin yüzde 60'ını tamamen yıktı (AFP)
İsrail, Gazze Şeridi'ndeki evlerin yüzde 60'ını tamamen yıktı (AFP)

Tony Bouloss

Dahiya Doktrini, İsrail ordusunun silahlı gruplara ve bu grupların destek üsleri olarak kabul edilen sivil bölgelere karşı yürüttüğü savaşlarda benimsediği en önemli askeri stratejilerden biri olarak etkin bir rol oynadı. Doktrin ilk olarak 2006 yılındaki İkinci Lübnan Savaşı'ndan sonra, Hizbullah'ın kalesi olarak kabul edilen Beyrut'un güney banliyösünde İsrail’in Hizbullah ile karşı karşıya gelmesinin ardından ortaya çıktı.

Dahiya Doktrini’nin kökleri, eski İsrail Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot'un 2008 yılında İsrail'in düşmanlarını destekleyen her alanı meşru bir savaş alanı olarak göreceğini, altyapıyı yok etmek ve caydırıcılık sağlamak için azami güç kullanılacağını belirttiği açıklamalarına kadar uzanıyor. İsrail ordusu daha sonra bu doktrini 2008-2009 yıllarında yaşanan Gazze savaşı gibi çeşitli çatışmalarda kullandı. Doktrinin temelinde, rakibi zayıflatmak ve güçlü bir caydırıcılık mesajı vermek için yoğun hava saldırı düzenlenmesi ve geniş çaplı yıkım gerçekleştirilmesi yatıyor.

Dahiya Doktrini, başta silahlı grupların konutlar, yollar, köprüler ve bu gruplara fayda sağlayabilecek kamu tesisleri de dahil olmak üzere altyapılarının ve hayati ya da sembolik olarak önemli tesislerinin tamamen imha edilmesi olmak üzere birkaç temel ilkeye dayanıyor. Silahlı gruplar üzerinde toplumsal baskı yaratmak için sivillere ciddi zararlar vererek toplu cezalandırma yoluyla caydırıcılık ve İsrail ordusunun hava hakimiyetinin çatışmada kendisine üstünlük sağladığına inanması nedeniyle hava gücünün kapsamlı olarak kullanımı da doktrinde yer alıyor.

Eleştiriler ve yankılar

Dahiya Doktrini’nin önemli hasara yol açmada ve bazı düşmanları caydırmada etkili olduğu kanıtlanmış olsa da hedeflenen tehditlerle orantısız olduğu düşünüldüğünden ve ağır sivil kayıplara yol açıp yerleşim bölgelerine tamamen zarar verdiği için uluslararası toplum ve insan hakları örgütleri tarafından yoğun şekilde eleştiriliyor. Doktrin, yasal meşruiyeti ve uluslararası insancıl hukuka uygunluğu konusunda da soru işaretlerine yol açtı.

Dahiya Doktrini bazı silahlı gruplara karşı bir caydırıcılık durumu yarattı, ancak aşırı güç kullanarak caydırmaya dayanan bir askeri strateji örneği olduğundan çatışmaları çözmek yerine körüklemeye katkıda bulundu. Bu durum, İsrail askeri doktrininde geleneksel olmayan çatışmalara doğru bir kaymanın da habercisi. Bu strateji bazı durumlarda askeri hedeflerine ulaşsa da insani ve siyasi maliyetleri nedeniyle uluslararası çevrelerde tartışma konusu olmaya devam ediyor.

Kitlesel imha

İsrailli askeri analist Elias Hanna, İsrail'in 2006 temmuzunda Lübnan'a karşı yürüttüğü savaş sırasında Dahiya Doktrini’ni uyguladığını doğruladı. Bu doktrin caydırıcılık sistemini istikrara kavuşturmak için yıkım stratejisi aracılığıyla, yani düşman tarafta insanların ve binaların tamamen yok edilmesi yoluyla uygulanıyor. Ancak Hanna bu doktrinin yeni olmadığını, ilk kez 1948 yılında Nekbe (Büyük Felaket) sonrasında yüzlerce Filistin köyünün yok edildiği sırada da kullanıldığını belirtti. Hanna’ya göre İsrail, 1982 yılında da yüzlerce Filistin köyünü yok etmiş ve Lübnan'ın işgali sırasında Camille Chamoun Spor Şehri Stadyumu’nun (CCSC) yıkıntılarını gösteren bir fotoğrafta da görüldüğü üzere Dahiya Doktrini’ne başvurdu.

x cvfdbg
1982 yılında iç savaş ve İsrail işgali sırasında Beyrut’taki Camille Chamoun Spor Şehri Stadyumu’nun yıkılmış hali (Lübnan arşivi)

İsrail'in Gazze'de yürüttüğü savaşın ilk aşamalarında da aynı doktrini benimsediğini, ardından özel operasyonlar ve Hamas üyeleri ile liderlerinin takibi ve hedef alınması yoluyla güvenlik savaşına geçtiğini ve bunun da daha önce görülmemiş boyuttaki yıkımı açıkladığını belirten Hanna, aynı durumun Lübnan sınırlarında devam eden savaş için de geçerli olduğunu, zira İsrail’in askeri ve stratejik olarak daha fazla yıkım yoluyla caydırıcılık sağlama şeklindeki tutumunun değişmediğini kaydetti. Hanna, Hizbullah'ın da İsrail'e Dahiya Doktrini ile yerleşim yerlerini yıkarak ve yaklaşık 70 bin İsrailliyi yerinden ederek karşılık verdiğinin altını çizdi.

Hasan Nasrallah, İsrail'in Hizbullah’ın ağırlık merkezi olan Dahiya'yı hedef almasıyla birlikte mevcut çatışmaların topyekûn bir savaşa dönüşmesi tehlikesine karşı uyardı. Nasrallah, herhangi bir gerilimi ve stratejik bir noktanın hedef alınmasının İsrail içindeki eş değer hedeflere yapılacak misillemeyle karşılık bulacağını belirterek caydırıcı bir güç olarak gördüğü birtakım denklemler açıkladı.

Yanmış toprak politikası

Siyasi analist Haldun Zeynuddin, İsrail'in yaşanmaz bir yer haline getirdiği Gazze Şeridi'nde Yanmış toprak politikası uyguladığını belirtti. Gazze Şeridi'ndeki tüm şehirlerin uydu görüntüleri incelendiğinde İsrail'in orantısız silahlı güç kullanımı olan Dahiya Doktrini’ni uyguladığının görüldüğünü belirten Zeynuddin’e göre bu topraklar bir yıkım alanı olarak kalacaksa iki devletli çözüme başvurmanın da hiçbir anlamı kalmıyor. Tıpkı 2006 yılında Beyrut'un güney banliyölerini yerle bir ederek Hizbullah'a yaptığı gibi.

Tel Aviv'in elindeki tüm silah gücünü seferber ettiğini söyleyen gazeteci Ahmed Cemal ise üst düzey siyasi ve askeri yetkililerin, Dahiya Doktrini olarak bilinen ve İsrail'deki aşırı sağcıların tahminlerine göre Hizbullah'ı ortadan kaldırmayı amaçlayan bir tehditle savaşın gerekli olduğuna dair açıklamalarda bulunduklarını belirtti.

İsrail’in bu savaşı ‘beka savaşı’ olarak gördüğünü vurgulayan Cemal’e göre Başbakan Binyamin Netanyahu bunu ikinci kurtuluş savaşı olarak adlandırırken, Hizbullah ve bölgesel müttefikleri bunu bir ‘hayatta kalma savaşı’ olarak görüyor.

Silahlı unsurların sivillerin arasında saklandığı iddiası

İsrail basını, Dahiya Doktrini’ni kullanılmasının gerekçesi olarak Hizbullah ve Hamas gibi İsrail karşıtı grupların yoğun nüfuslu şehirlerde siviller arasında gizlendiklerini iddia ediyor. Okullar, hastaneler ve ibadethaneler gibi sivil altyapıyı askeri eylemleri için bir başlangıç noktası olarak kullandıklarını ve İsrail ordusunun önüne, grupların saklandığı sivil alanları hedef almaya zorlayan ve sivil kayıplara neden olan sınırlı seçenekler koyduklarını öne sürüyor.

Şarku’l Avsat’ın İsrail basınından aktardığı haber ve analizlerde Dahiya Doktrini’nin belirli kontroller dahilinde uygulanması sonucu Gazze Şeridi'nde 18 binden fazla Hamas üyesinin öldüğü ve Hamas Hareketi’nin askeri kanadı İzzettin el-Kassam Tugayları Komutanı Muhammed ed-Deyf ve yardımcısı Kassam Tugayları Han Yunus Tugayı Komutanı Rafi Selame'nin yerlerinden edilen kişilerin kaldığı bir kampta hedef alınmasını örnek gösterilerek sivil kurbanların silahlı unsurlar için canlı kalkan olarak kullanıldığı belirtiliyor. Dolayısıyla, sivil bölgelerin hedef alınmasına kapsamlı bir marj alanı tanıyan Dahiya Doktrini, silahlı grupların sivillerin arasına saklanarak ve sivil tesisleri kullanarak gerçekleştirdikleri ihlallerde bulunmalarına rağmen, uluslararası hukukun açıkça ihlal ediyor.

Bazı istatistikler 7 Ekim 2023 tarihinden bu yana İsrail'in Gazze'deki evlerin yüzde 60'ını, yani çeyrek milyon konutu tamamen yok ettiğini gösteriyor. Bu durum bazı gözlemcilerin İsrail'in 2006 temmuzunda Lübnan'a karşı yürüttüğü savaşta İsrail ordusu tarafından Dahiya Doktrini’nin uyguladığından bahsetmesine yol açtı.

xz
İsrail, Dahiya Doktrini’ni sivillerin arasına sızan düşman grupları ortadan kaldırmak için uygun bir askeri strateji olarak görüyor (Sosyal medya siteleri)

Eski İsrail Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot, İsrail'in asimetrik ateş gücü uygulamasının ve orduya düşman güçlerin bulunduğu köy ve kasabaların altyapısının, bu güçleri halk desteğinden ayırmak amacıyla tamamen yok edilmesinin temelini oluşturan iki ana ilkeyi belirleyen kişi olarak biliniyor. 

Gözlemciler bu doktrinin, İsrail ordusunun ve toplumunun özel yapısı göz önüne alındığında, İsrail'in uygulamak zorunda kaldığı yıldırım savaşı konseptiyle uyumlu olduğunu düşünüyorlar. Bu konsept, çatışmalar başlamadan önce hazırlanmış listelerdeki hedefleri yok etmeye ve kişileri öldürmeye dayanıyor. Bu da askeri hedeflerden bağımsız olarak yıkıma dayanan Dahiya Doktrini çerçevesinde yapılıyor. İsrail bu hamlenin askeri dengeyi kendi lehine çevirmesini umsa da bazıları Dahiya Doktrini’nin Gazze'de önceki dönemlere kıyasla çok daha şiddetli bir şekilde uygulandığına inanıyor.



Muhammed Salah’ın saldırısı Mısır-İsrail sınır güvenliği planlarını nasıl değiştirdi?

Mısır Genelkurmay Başkanı Korgeneral Ahmed Halife, kuzeydoğu stratejik istikametindeki uluslararası sınır hattında bulunan bir güvenlik noktasını denetlerken görülüyor. (Arşiv – Mısır Silahlı Kuvvetleri Sözcülüğü)
Mısır Genelkurmay Başkanı Korgeneral Ahmed Halife, kuzeydoğu stratejik istikametindeki uluslararası sınır hattında bulunan bir güvenlik noktasını denetlerken görülüyor. (Arşiv – Mısır Silahlı Kuvvetleri Sözcülüğü)
TT

Muhammed Salah’ın saldırısı Mısır-İsrail sınır güvenliği planlarını nasıl değiştirdi?

Mısır Genelkurmay Başkanı Korgeneral Ahmed Halife, kuzeydoğu stratejik istikametindeki uluslararası sınır hattında bulunan bir güvenlik noktasını denetlerken görülüyor. (Arşiv – Mısır Silahlı Kuvvetleri Sözcülüğü)
Mısır Genelkurmay Başkanı Korgeneral Ahmed Halife, kuzeydoğu stratejik istikametindeki uluslararası sınır hattında bulunan bir güvenlik noktasını denetlerken görülüyor. (Arşiv – Mısır Silahlı Kuvvetleri Sözcülüğü)

Mısırlı asker Muhammed Salah’ın sınırı geçerek üç İsrail askerini öldürdüğü saldırının üzerinden üç yıl geçerken, İsrail basınında yer alan haberler, olayın ardından İsrail ordusunun sınır güvenliği yaklaşımında köklü değişikliklere gittiğini ortaya koyuyor. Mısırlı eski askerî yetkililer ise saldırının günlük güvenlik düzenlemelerinde bazı değişikliklere yol açmış olabileceğini, ancak iki ülke arasındaki güvenlik ilişkilerini belirleyen barış anlaşmasının temel kurallarını değiştirmediğini belirtiyor.

İsrail haber platformu Makor Rishon, pazar günü yayımladığı haberde, İsrail ordusunun geçtiğimiz hafta 3 Haziran 2023’te meydana gelen sınır saldırısının üçüncü yıl dönümünü andığını bildirdi.

Olay sırasında Muhammed Salah, Avca (Nitzana) Sınır Kapısı yakınlarında askerlik görevini yürütüyordu. Salah’ın sınırı geçerek İsrail askerleriyle girdiği çatışmada üç İsrail askeri hayatını kaybetmiş, Salah ise daha sonra diğer İsrail birlikleriyle yaşanan silahlı çatışmada öldürülmüştü.

Güvenlik kaygısı

Mısır eski Askerî İstihbarat Başkan Yardımcısı ve eski Keşif Dairesi Başkanı Korgeneral Ahmed Kamil, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, İsrail medyasının Mısır sınırının güvenliğini artırmaya yönelik gelişmiş önlemleri sık sık gündeme getirdiğini söyledi.

Kamil, Kerem Şalom Sınır Kapısı’ndan başlayarak güneydeki Taba bölgesine kadar uzanan hatta İsrail’in güvenlik tedbirlerini artırdığını belirterek şu ifadeleri kullandı:

“Bu bölgede güvenlikten İsrail’in D Bölgesi’ndeki birlikleri sorumlu. Karşı tarafta ise C Bölgesi’nde Mısır sivil polisi bulunuyor. Gazze sınırına bitişik kesimde ise 2005 anlaşması uyarınca Mısır sınır muhafızları görev yapıyor.”

dvfgthyju
Mısır–İsrail sınır hattında bir güvenlik noktası (Reuters)

Kamil’e göre, 7 Ekim 2023’te Hamas’ın gerçekleştirdiği saldırıların ardından İsrail’in güvenlik endişeleri daha da arttı. Bunun sonucunda sınır boyunca devriyeler yoğunlaştırıldı, elektronik gözetleme sistemleri kuruldu, araç engelleri ve güvenlik yolları oluşturuldu. Ayrıca iz takip ekipleri, kara radarları ve insansız hava araçları da devreye sokuldu.

Mısır tarafında ise sivil polis güçleri ile çeşitli gözetleme ve güvenlik sistemleri bulunuyor.

Kamil, Mısır’ın sınır güvenliğinin güçlendirilmesi amacıyla daha gelişmiş radar ve teknik ekipman kullanımına yönelik taleplerde bulunduğunu, ancak İsrail’in Mısır polis güçlerinin kapasitesini artırmaya yönelik bu talepleri onaylama konusunda isteksiz davrandığını ileri sürdü.

Dönüm noktası

Makor Rishon’un haberine göre, İsrail ordusunun Güney Komutanlığı saldırıdan önemli dersler çıkardı ve bu durum operasyonel anlayışta derin değişikliklere ve hazırlık seviyesinde ciddi iyileştirmelere yol açtı.

Haberde saldırının bir “dönüm noktası” olarak değerlendirildiği belirtilirken, Güney Komutanlığı’ndan üst düzey bir yetkilinin şu sözlerine yer verildi:

“İsrail, sınırların sakin kalması ve komşu ülkelerle iyi ilişkilerin sürdürülmesi için elinden geleni yapıyor. Ancak hiçbir konuda yanılsamaya kapılmıyor ve tehditlerin her yönden gelebileceğinin farkında.”

Günlük güvenlik düzenlemelerinde değişiklik

Mısırlı ulusal güvenlik uzmanı Tümgeneral Muhammed Abdülvahid ise olayın ardından güvenlik uygulamalarında bazı değişikliklerin yaşandığını söyledi.

Abdülvahid, “Resmî bir açıklama yapılmamış olsa da olayın sınırdaki gözetleme faaliyetleri, devriye sistemleri ve güvenlik denetimlerinde değişikliklere yol açtığı kesin. Ayrıca asker seçiminde psikolojik değerlendirmelere daha fazla önem verilmiş ve siyasi eğilimlerin dikkate alınmasına özen gösterilmiş olabilir” dedi.

Bununla birlikte Abdülvahid, saldırının iki ülke arasındaki güvenlik ilişkilerinin temelini oluşturan barış anlaşması ve ilgili protokolleri değiştirmediğini vurguladı.

Saldırı sonrasında İsrailli bir güvenlik heyetinin Mısır’ı ziyaret ettiğini hatırlatan Abdülvahid, olayın münferit bir vaka olarak değerlendirildiğini ve sınırdaki güçlerin genel politikasını yansıtmadığının teyit edildiğini belirtti.

frgthyujı
Mısır Genelkurmay Başkanı, Rafah şehrindeki bir dizi güvenlik kontrol noktasını denetledi

Gazze savaşının başlamasıyla birlikte iki ülke arasındaki güvenlik koordinasyonunun arttığını ifade eden Abdülvahid, bu iş birliğinin özellikle Mısır-Filistin sınırı ve Philadelphia Koridoru’nun kontrolüne odaklandığını söyledi.

Ona göre saldırı, her iki tarafta da alarm seviyesinin yükselmesine neden oldu ve askerlerin birbirlerine belirli mesafelerden fazla yaklaşmamalarını öngören yeni uygulamalar getirildi. Ancak bunlar günlük güvenlik prosedürleri kapsamında değerlendiriliyor ve iki ülke arasındaki güvenlik düzenlemelerinde köklü bir değişikliğe işaret etmiyor.

Sorun üretme çabası

Son iki yılda bazı İsrailli çevreler, Mısır’ın sınır bölgesinde askerî kapasitesini artırdığını ve bunun gelecekte bir tehdit oluşturabileceğini öne sürerek, 1979 tarihli barış anlaşmasının ihlal edildiğini savunmuştu.

Ancak Ahmed Kamil, İsrail’in zaman zaman sınırla ilgili çeşitli sorunları gündeme getirerek Mısır üzerinde daha fazla güvenlik önlemi alması yönünde baskı kurmaya çalıştığını söyledi.

Muhammed Abdülvahid de benzer bir değerlendirmede bulunarak şunları kaydetti:

“İsrail, her zamanki gibi bu olayı kendi güvenlik tehditlerini öne çıkarmak için kullanıyor. Uluslararası kamuoyuna, sınırdaki ihlallerinin tamamını kendini koruma amacıyla gerçekleştirdiği mesajını vermeye çalışıyor. Ancak Mısır bu yaklaşımın farkında ve gelişmeleri dikkatle takip ediyor.”


Suriye sınırları içinde ve sınırların ötesinde

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters
TT

Suriye sınırları içinde ve sınırların ötesinde

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters

İbrahim Hamidi

On yıllarca süren krizleri ihraç ve ithal etmenin ardından, Suriye'nin oynadığı yeni bahis, yani sınırlarının ötesinde yaşamak yerine sınırlarını koruyan bir devlet olmak hem daha basit hem de daha zorlu görünüyor

Elli yıl boyunca Suriye, sınırlarının içinde yaşamaktan ziyade dışında yaşadı. Başkalarının savaşlarına, çatışmalarına ve ittifaklarına dahil oldu. Bazen gücünün, bazen de çıkarlarının ötesinde bölgesel roller üstlendi.

Bugün ise yeni Şam farklı bir karar alıyor ve deklare ediyor; coğrafi ve siyasi sınırları içinde kalmak ve başkalarının arenalarına müdahale eden, sınırlarını aşan ve derinlerine giren baba ve oğul Esed rejiminin mirasıyla bağı koparmak.

Hafız Esed, 1970’deki darbesini Suriye'nin dış maceralara sürüklenmesini önlemek için yaptığını iddia ederek gerekçelendirmişti. Sloganlarından biri, Ürdün'deki olaylar sırasında ülkeyi sınırlarının ötesinde bir savaşa sürüklemeye çalışmakla suçladığı “hayalperest sol”u durdurmaktı. Ne var ki iktidarını pekiştirdikten sonra Suriye, askeri, istihbari ve siyasi olarak sınırlarının ötesinde daimi bir oyuncu haline geldi.

En belirgin müdahalesi Lübnan'a yönelikti. 1974'te İsrail ile imzalanan Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması ile Golan Tepeleri cephesini bir kenara bırakmasının, Ekim 1973’teki savaşın ardından akan Arap yardımlarının ve ABD Başkanı Richard Nixon ile Dışişleri Bakanı Henry Kissinger'ın Şam'ı ziyaret etmesinin ardından Esed, ABD'den Lübnan'a askeri müdahale için yeşil ışık aldı. 1976’ın ortalarında kuvvetlerinin Lübnan sınırını geçmesi için zamanlama olarak dönemin Sovyet Başbakanı Aleksey Kosıgin'in Şam ziyaretini seçti.

Aynı zamanda, Esed'in emelleri, doğuya Irak'a doğru da uzandı; Saddam Hüseyin'in muhaliflerini destekledi ve onların kamplarına, karargahlarına ve emellerine ev sahipliği yaptı. Ayrıca, Türkiye’ye karşı savaşan PKK ve lideri Abdullah Öcalan'a kapılarını açtı. Ek olarak, İran Devrim Muhafızları'na Lübnan'a girerek Hizbullah'ı kurmasına ve hem iç hem de bölgesel olarak kullanmasına olanak sağlayan köprüyü de o sağladı.

2000 yılında Beşşar Esed, sınırlarının ötesinde oynamaya alışmış bir devleti devraldı. Şam, önce yangını çıkarıp sonra söndürmeyi teklif ederdi. Anlaşmazlık tohumları eker, sonra da çözümüne aracılık ederdi. Kurduğu dengelerin karşılığını almak için ittifaklarını güçlendirirdi. Sınırları içindeki bölgesel ve uluslararası aktörlere karşı “dosyalar” tutardı.

Ancak Beşşar Esed 2000 yılında cumhurbaşkanlığı sarayına taşındı ve rejimi bir hatadan diğerine, bir aksilikten diğerine sürüklendi. Ordusu, 2005 yılında Refik Hariri suikastından sonra Lübnan'dan çekildi. PKK liderlerini Ankara'ya teslim ederek babasının başlattığı şeyi devam ettirdi.  Ayrıca İranlı Arap muhalifleri de Tahran'a teslim etti. Babasının on yıllarca korumaya çalıştığı hassas dengeyi kaybetti.

Protestoların, ardından devrimin ve silahlı çatışmanın patlak vermesiyle Suriye, bölgesel ve uluslararası aktörler için yavaş yavaş açık bir arenaya dönüştü. Bir aktörden oyun alanına dönüştü. Şam, hava sahası, sınırları ve tüm komşu ülkelerle sınır kapılarının kontrolünü kaybetti. On yıldan fazla süren savaş boyunca rejim, belirli kontrol noktalarına kadar çekilerek küçüldü. Beşşar Esed, 2024 yılının sonunda Moskova'ya kaçmadan önce Suriye coğrafyasından kaçmıştı.

Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara'nın Şam'a varışında yayınladığı ilk mesajlardan biri, yeni Suriye'nin devrimini sınırlarının ötesine ihraç etmeyeceği, önceliğinin devletin yeniden inşası, yeniden imar, mültecilerin ve iç göçmenlerin evlerine geri dönüşü, sınırların ve egemenliğin yeniden tesis edilmesi olacağıydı. İran ve milislerinin Suriye'ye verdiği yaralar derindi. Ama Şam'ın bu milislerle sorunu, Suriye topraklarından çekilmeleriyle sona erdi. Aynı durum Lübnan Hizbullah'ı için de geçerli. Suriye'nin odağı artık silahlı kuvvetleri birleştirmeye, sınırları, sınır kapılarını ve havaalanlarını kontrol etmeye ve devlet kurumlarını yeniden kurmaya kaydı.

Bazı Amerikalı yetkililer, yeni Suriye ordusunun SDG veya Esed rejiminin kalıntılarıyla başa çıkma deneyimini Lübnan için de uygulamayı düşünüyorlarsa yanılıyorlar

Bugün Irak, ne eski Baas rejiminin bir uzantısı ne de “Suriye-Irak” projesidir. Lübnan da “Büyük Suriye”nin bir parçası değildir. Suriye’nin açıkladığı gibi yönelim, Suriye toprakları üzerinde egemenliği sağlamak ve tüm komşularıyla devletler arası ilişkilerin kurulmasıdır.

Bu bağlamda, Suriye'nin Lübnan'daki Hizbullah’ın silahı sorununa müdahale etme olasılığı etrafında başlatılan son tartışma anlaşılabilir hale geliyor. Bunu ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack'ın gündeme getirdiği doğru. Yine Başkan Donald Trump'ın da bunu kameralar önünde açıkladığı doğru. Ancak Lübnan'daki Hizbullah'ı silahsızlandırmada Suriye'nin doğrudan rolüyle ilgili hiçbir resmi temasta bulunulmadığı da doğru.

Bu noktada, bazı ABD’li yetkililer, yeni Suriye ordusunun SDG veya Esed rejiminin kalıntılarıyla başa çıkma deneyimini Lübnan için de uygulamayı düşünüyorlarsa yanılıyorlar. Bunlar iki farklı şeydir. Lübnan’ın “Suriye vesayeti” nedeniyle aldığı yaralar ve Suriyelilerin de Hizbullah'ın müdahalesi ile acılarını katlaması nedeniyle aldıkları yaralar var. Şu ana kadar açık ve net olan, Arap ve Batı güçlerinin de desteklediği Suriye'nin önceliğinin, tüm komşu ülkelerle olan sınırlarını korumaya odaklanmış olduğudur.

On yıllarca süren krizleri ihraç ve ithal etmenin ardından, Suriye'nin oynadığı yeni bahis, yani sınırlarının ötesinde yaşamak yerine sınırlarını koruyan bir devlet olmak hem daha basit hem de daha zorlu görünüyor

Bu pratikte, silah ve uyuşturucu kaçakçılığını önlemek, terör örgütlerinin sızmasını ve DEAŞ’ın geri dönüşünü engellemek ve yasadışı tedarik yollarını kesmek anlamına geliyor. Bu aynı zamanda İran silahlarının Hizbullah'a ulaşmasını engellemek ve Suriye topraklarının Suriye devletinin ötesine uzanan bölgesel projeler için bir koridor olarak kullanılmasını engellemek anlamına da geliyor. Ayrıca, Washington'un İsrail'e 8 Aralık 2024 sınırlarına geri çekilmesi ve Suriye'nin güneyinde istikrarlı güvenlik düzenlemelerine ulaşmak için daha fazla baskı yapması için ek çaba harcamasını gerektiriyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Esed Suriyesi yarım yüzyıl boyunca, hem kendisi hem de komşuları için yıpratıcı olan daha fazla nüfuz sahibi olma çabasıyla sınırlarının ötesinde yaşadı. Bugün ise denklem tersine dönmüş gibi görünüyor. Yeni Suriye'nin başarısı, sınırlarının ötesine geçme gücünde değil, aksine sınırları içinde kalma ve önceliklerine odaklanma kudretinde yatıyor olabilir. On yıllarca süren krizleri ihraç ve ithal etmenin ardından, Suriye'nin oynadığı yeni bahis, yani sınırlarının ötesinde yaşamak yerine sınırlarını koruyan bir devlet olmak hem daha basit hem de daha zorlu görünüyor.


Sudan’da 30 milyon tarihi belge hasar görme riski altında

Savaşın Ulusal Arşiv merkezine etkileri, (Şarku’l Avsat)
Savaşın Ulusal Arşiv merkezine etkileri, (Şarku’l Avsat)
TT

Sudan’da 30 milyon tarihi belge hasar görme riski altında

Savaşın Ulusal Arşiv merkezine etkileri, (Şarku’l Avsat)
Savaşın Ulusal Arşiv merkezine etkileri, (Şarku’l Avsat)

Hartum'daki Sudan Ulusal Arşivleri, savaş sırasında binada meydana gelen hasarlar nedeniyle, Sudan'ın 1505 yılından bu yana uzanan tarihini belgeleyen 30 milyondan fazla evrakı tehdit eden ciddi bir riskle karşı karşıya bulunuyor.

Binanın bazı bölümlerinde çıkan yangınlara rağmen belgelerin büyük bölümü kurtulmuş olsa da hasar görmüş, enkaz ve tozla kaplı bir ortamda muhafaza edilmeleri, uzun vadeli korunmaları konusunda ciddi endişelere yol açıyor.

Arşiv Kurumu Müdürü Dr. Necva Mahmud, savaş sırasında elektronik arşivin tamamen kaybedildiğini belirterek, belgelerin gelecekteki risklere karşı korunması amacıyla dijital dönüşüm ve yeniden dijitalleştirme planı hazırlandığını açıkladı.

Öte yandan Belgeleme Genel Müdürlüğü Başkanı Muhammed Yusuf, yaklaşan yağmur sezonunun oluşturacağı tehlikelere dikkat çekti. Yusuf, topçu saldırılarının binanın çatısında açtığı deliklerin, yağmur sularının arşiv salonlarına sızmasına neden olabileceği uyarısında bulundu.

Ulusal Arşivler'de, Mehdi Devleti dönemi, İngiliz-Mısır ortak yönetimi dönemi ve Sudan basın tarihine ait arşivler de dahil olmak üzere çok sayıda nadir belge bulunuyor. Yetkililer, Sudan'ın beş asırlık hafızasını temsil eden bu ulusal mirasın korunması için binanın rehabilite edilmesini ve gerekli restorasyon çalışmalarının yapılmasını umut ediyor.