Gazze'de ‘çocuklar sayı değildir’: Ölüm karşısında yorgunluk nedir bilmeyen bir insani yardım modeli

Bu model, olanlar karşısında seyirci kalmamaya karar veren insanlar tarafından destekleniyor

Görsel: Eduardo Ramon
Görsel: Eduardo Ramon
TT

Gazze'de ‘çocuklar sayı değildir’: Ölüm karşısında yorgunluk nedir bilmeyen bir insani yardım modeli

Görsel: Eduardo Ramon
Görsel: Eduardo Ramon

Cudi el-Esmer

Gazze'deki ölüm makinesinin durması, gerçek anlamıyla hayatın doğuşuna değil, kuzeye dönen Gazzelilerin trajedisinin ikinci bölümünün başlangıcıydı. Savaşın yeniden başlamasından duyulan endişe ve 471 günlük savaşın yansımalarıyla yüzleşirken yalnız olduklarını hissettiler.

Eskiden Gazze ile en güçlü bağ olan “onlar sayı değil” cümlesi bile varlığını yitirdi. Bu cümle şehit, yaralı, tutuklu, kayıp, yerinden edilmiş, yetim ve aç Gazzelilerin yüz yıllık ve bin yıllık sayılarının, hikayesi olan birer insana ait olduğuna dair bir farkındalık haliydi. Ancak suç ortaklığı, seyirci kalma ve alışma dünyasında, genel gidişata ve seçeneklerine kıyasla sınırlı marjlara sahip olsalar da her zaman istisnalar da vardır. Bu istisnalar, ana akıma karşı bir muhalefet eylemi ve başarılı olasılık ve aşkınlık varsayımları teşkil ediyor.

Bitmemiş bir hikaye

İngiltere vatandaşı iki genç kadın Somaya Ouazzani ve Sarah Ben Tarifite, “onlar sayı değil” ifadesinden yola çıkarak, Gazze’deki en savunmasız ve masum kurbanlar olan çocuklar için ‘Children Not Numbers’ (Çocuklar sayı değildir) adını verdikleri bir insani yardım kuruluşu kurdular. Geçtiğimiz yıl mart ayında kurulan Children Not Numbers, çocukların yaşadığı trajedileri kontrol altına almayı amaçlıyor. Bu iki genç kadın, geniş deneyime sahip doktorlardan oluşan üst düzey bir yönetim kadrosunun, bireysel bağışların ve 180'den fazla üyeden oluşan bir ekibin yardımıyla - büyük zorluklarla, ama gayretle - yüzlerce Gazzeli çocuğa fayda sağlayan ‘tıp, okul ve savunuculuk’ olmak üzere üç müdahale alanını içeren entegre bir yaklaşım geliştirdi.

Bu çabalar, yıkıma uğramış ve uğramaya devam eden, dünyayla bağlantısı kesilmiş bir bölge olan Gazze'yi saran ölüm duvarında hayata bir pencere açıyor. Şu anda yapılabilecek en büyük hata, ateşkesin Gazze'deki Filistinlilerin hikayesi için mutlu bir son olduğunu düşünmek olur. Gazzelilerin ölüm gerçeğiyle yüzleşme zamanı geldi. Geriye dönen aileler, duvarında sadece bir leğen asılı olan ve geri kalan her şeyin toz, moloz, metal ve şarapnel parçalarından ibaret olduğu evlerinin görüntülerini paylaşıyor.

Şu anda yapılabilecek en büyük hata, ateşkesin Gazze'deki Filistinlilerin hikayesi için mutlu bir son olduğunu düşünmek olur.

Al-Majalla'ya konuşan Children Not Numbers'ın kurucularından Somaya Ouazzani, BM'ye bağlı, kaynakları ve devasa bütçeleri olan küresel kuruluşların aksine son derece zorlu bireysel çabalara dayanan Children Not Numbers’tan bahsetti.

xcdfvrgt
Görsel: Eduardo Ramon

Ancak Gazze'nin yeniden inşasına ve altyapısının tamirine yardımcı olmayı hedefleyen kuruluşun henüz başarı öyküsünü yazmadığına inanan Somaya, “Birincisi, tıbbi altyapı; bu olmadan hiçbir toplum hayatta kalamaz. İkincisi, eğitim altyapısı; bu olmadan hiçbir toplum güçlenemez. Üçüncüsü, insanların haklarına erişmelerini sağlamak için onları güçlendirmeliyiz. Bu olmadan ilk ikisini düzeltemeyiz.

Bu sebeple kar amacı gütmeyen bir tıbbi-hukuki sivil toplum kuruluşu (STK) kurduk” ifadelerini kullandı.

Bu STK, dünya Gazze'nin kendisini ayakta tutacak tüm unsurlarını yitirmiş paralel bir dünya olduğunu ve insani eylem ihtiyacının sona ermediğini, ancak doğum sancısının şimdi başladığını kabul etmedikçe ateşkesten sonra yaşamanın mümkün olmadığına inanıyor.

Çocukların Gazze’den tahliyesi ve tedavisi

Geçtiğimiz yılın mayıs ayında kapatılan Refah Sınır Kapısı, 3 Şubat'ta yeniden açıldı ve aralarında kanser ve kalp hastası çocukların da bulunduğu 50 hasta derhal Gazze'den Mısır'a tahliye edildi.

Bu noktadan önce Children Not Numbers, tüm bedeninde derisini yiyip bitiren sedef hastalığından kurtulmasına yardımcı oldukları Gazzeli bir kız çocuğuyla ilgili kısa bir video yayınlayarak yaralı ve hasta çocukların acilen Gazze’den tahliye edilip tedavi edilmesi gerektiğini hatırlattı.

Videoda şu ifadeler yer aldı:

“Meryem’i hatırlıyor musunuz? Bir yılı aşkın bir süre boyunca dayanılmaz acılarla yaşadı. Sekiz ayı aşkın bir süre boyunca ona ilaç, yiyecek, barınak ve pediatri ve dermatoloji uzmanlarından tıbbi takip sağlayarak destek olduk. Ancak içinde bulunduğu hayat şartları ve tedaviye erişememesi nedeniyle durumu kötüleşmeye devam etti. Nihayet geçtiğimiz yıl kasım ayında Gazze'den ayrılmak için izin almayı başardık. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Dışişleri Bakanlığı'nın yardımıyla onu BAE'ye tahliye edebildik.”

Somaya Ouazzani: “İnsanları haklarına erişebilmeleri için güçlendirmemiz gerekiyor. Bu sebeple kar amacı gütmeyen bir tıbbi-hukuki sivil toplum kuruluşu kurduk.

Meryem’in hikayesi, Children Not Numbers'da danışman çocuk doktoru ve saha tedavi direktörü olan Gazzeli Dr. Şerif Yasir Matar'ın Al-Majalla ile paylaştığı diğer pek çok hikâyeye benziyor.

Bugün dünyanın bu bölgesindeki tablonun hayal edebileceğinizden çok daha vahim olduğunu ifade eden Dr. Matar, “14 bin 500'den fazla Filistinli çocuğun öldürülmesi de dahil olmak üzere acımasız bir sürecin sona erdiği doğru. Ancak ateşkese tedavi için tahliyelerin durdurulması eşlik etti (yani tedaviye ihtiyacı olan çocuklar 19 Ocak'tan 3 Şubat'a kadar Gazze'den çıkamadı) ve Gazze’den çıkışlar Filistin Topraklarındaki Hükümet Aktivitelerini Koordinasyon Birimi (COGAT) ve WHO tarafından idare edilen Kerem Ebu Salim Sınır Kapısı ile sınırlandırıldığı için oldukça güçleşti. Az sayıdaki tahliyeler sırasında en iyi ihtimalle birkaç düzine çocuk Gazze’den çıkarılabildi. Yüzlercesi kronik hastalıklarla mücadele ederken birçoğu bombardımanlardan ziyade hastalıktan öldü” ifadelerini kullandı.

Kalp rahatsızlığı olan Lana el-Gafri adlı çocuğun altı kez yoğun bakıma alındığını ve ocak ayı sonlarında Türk görevlilerle birlikte tahliye edilmesi gerektiğini anlatan Dr. Matar, “Ancak seyahat işlemleri onlarca çocukla birlikte aniden durduruldu. Çocuklar ölene kadar tahliye edilmeyi bekledi” dedi. Dr. Matar, yeni doğan bebeklerin seyahat etmesine izin verildiğini, ancak annelerinin onlara eşlik etmesinin engellendiğini, bu yüzden seyahat edemediklerini de sözlerine ekledi.

Refah Sınır Kapısı, tedavi amaçlı tahliye için kısa bir süreliğine açılınca, kuruluş çocukları tahliye etmeyi başardı. Tahliye edilen çocuklar arasında karaciğer yetmezliğine yol açan safra kanallarının tıkanması şikayeti olan bebek Sadil Hamdan da vardı. Altı aylıkken teşhis konulan Hamdan’ın tedavi edilmesi gerekiyordu, ancak tedavi olamadan 10 aylık oldu. Children Not Numbers ekibi umudunu yitirmedi ve bebeği Mısır'a götürmeyi başardı. Özel bir finansmanla donör olan babasından karaciğer nakli yapılan çocuk, Children Not Numbers tarafından desteklenmeye devam ediyor.

Somaya Ouazzani, çalışmalarını şöyle anlattı:

“WHO, BAE Dışişleri Bakanlığı, diğer yerel bakanlıklar ve kısa bir süre önce de Türkiye ile birlikte çalışarak bir yıldan kısa bir süre içinde 200'den fazla Gazzeli çocuğu ve refakatçilerini Katar, BAE, Belçika, Romanya, Arnavutluk ve Mısır'a tahliye ettik.”

Gazze'de sayılar ölüleri ve yaraları ifade ederken yaşamak isteyenlere ilişkin rakamları paylaşan Somaya, iki klinik aracılığıyla 400'den fazla kadına doğum öncesi ve sonrası bakım da dahil olmak üzere tedavi sağladıklarını belirtti. Ayrıca körlük riski taşıyan 40 prematüre bebeği taradıklarını ifade eden Somaya, “Kliniklerde çalışan ve hastaları evlerinde ve çadırlarında ziyaret eden 10 fizyoterapistten oluşan bir ekip aracılığıyla 100'den fazla çocuğa fizyoterapi sağladık. Arapçaya çevrilmiş bir rehabilitasyon programı sunan Gazze dışındaki kıdemli fizyoterapistlerden oluşan bir ekiple iş birliği yapıyoruz. Ebeveynlerden bu programı uygulamalarını istiyoruz. Bunun sonucunda birçok çocuğun yürüdüğünü ve birçok bebeğin başını kaldırabildiğini veya oturabildiğini gördük. Pediatri, hepatoloji, kardiyoloji, nöroloji ve cerrahi alanlarında uzman 45'ten fazla Gazzeli doktor, kuruluş bünyesinde aylık sabit bir maaşla çalışıyor. Mısır'a tahliye edilen hastaları desteklemek üzere Kahire'de bir tıbbi ekip oluşturduk” diye konuştu.

Düzenli bir okul

İsrail’in Gazze Şeridi’nde yürüttüğü savaşın, eğitimi mümkün ve gerekli olanın dışına, kitlesel yıkım ve hayatta kalma güdüsü bağlamına yerleştirdiği su götürmez bir gerçek. Şarku'l Avsat'ın Al Majalla'dan aktardığı analize göre Savaş, 7 Ekim 2023 tarihinden bu yana 630 binden fazla Gazzeli öğrenciyi eğitimden mahrum bıraktı. BM Eğitim Hakkı Özel Raportörü Farida Shaheed bu ayın başlarında, Gazze'deki okulların yüzde 90'ından fazlasının tamamen ya da kısmen yıkıldığını ve artık kullanılamaz halde olduğunu teyit etti.

ascdfrgt
Görsel: Eduardo Ramon

Ancak yiyeceğe ve içme suyuna erişim, tedavi ve temel hizmetler gibi okul eğitimine büyük önem veren ve bunu Gazze'nin ve çocuklarının iyileşmesinin temel taşı olarak gören Children Not Numbers, 5-12 yaş arası 300 çocuk için bir okul kurdu. Okulda 7 öğretmen, bir çocuk psikoloğu, bir çocuk bakıcısı ve bir temizlik görevlisi çalışıyor. Eğitim programı Filistin müfredatını takip ederken Arapça, İngilizce, fen ve matematik dersleri veriliyor. Eğitim Bakanlığı tarafından onaylı okul, yakında Kuran-ı Kerim derslerine de başlayacak.

Gazzeli Dr. Şerif Yasir Matar: “Az sayıdaki tahliyeler sırasında en iyi ihtimalle birkaç düzine çocuk Gazze’den çıkarılabildi. Yüzlercesi kronik hastalıklarla mücadele ederken birçoğu bombardımanlardan ziyade hastalıktan öldü.

Somaya Ouazzani, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Eğitim ve Yüksek Öğretim Bakanı okulu ziyaret ederek şu anda Gazze'deki en iyi okullardan biri olduğunu söyledi. Bakanlık, çadır okul modelinin sona ermesini ve tüm STK'ların okulumuzda izlediğimiz standartları benimsemesini umuyor. Çocukların kişisel hijyenlerini korumalarını sağlamak için okulu sıhhi tesisatla donattık. Çocuk doktorları haftada iki ila dört kez okulu ziyaret ederek sağlık kontrolleri yapıyor. Ayrıca psikolojik destek sağlıyoruz, her çocuğa okulda geçirdikleri süre boyunca atıştırmalık ve süt sağlıyoruz ve onlara okul malzemeleri temin ediyoruz. Okul binası çok güzel, çekici görünmesini sağladık. Bu da çocukları psikolojik olarak destekliyor.”

Bir videoda dişlerini fırçalarken, dua ederken ve ardından ayakta kalan birkaç binadan birindeki bu okula giderken gördüğümüz öğrencilerinden biri olan Basim (10), “Bir buçuk yıl süren savaştan sonra nihayet okula dönüyorum. Okula girdiğimde kendimi çok mutlu hissediyorum. Benim ve sınıf arkadaşlarımın daha iyi olmasına yardımcı oluyor” ifadelerini kullandı. Basim’i sınıfta defterine bir şeyler yazarken ve oyun alanında spor yaparken görüyoruz. Children Not Numbers’a göre bu okul Basim ve sınıf arkadaşlarına eğitim sağlarken savaş ve yerinden edilme travmasını atlatmalarına yardımcı oluyor.

Zorluklar

Tüm bunları başarmak hiç kolay olmadı. Somaya, ilk zorluğun ağır yaralı ve kronik hastalığı olan çocuklar için durmak bilmeyen ve hala aynı tempoda devam eden koşturmaca olduğunu söyledi. İkinci zorluğun ise Gazze'ye finansman sağlamak olduğunu belirten Somaya, “Bu da kuruluşun mali kaynaklarının İngiltere’den güvenli ve yasal bir şekilde sağlanmasını gerektiriyordu. Üçüncü zorluk ise mali destek sağlamaktı. Çünkü şimdiye kadar tamamen küçük bağışlarla çalışmalarımızı sürdürdük. İngiltere'den çalıştığımız için bağışçılarımızın çoğu Avrupa'da yaşıyor ve ne yazık ki kuruluşlar ve vakıflar Filistin'deki herhangi bir şeyi finanse etmekten çekiniyor. Bugün bir bebek bezinin fiyatı 25 dolarken bir hafta sonra 45 dolar olabiliyor. Bir keresinde bir kutu bebek bezi için 48 dolar harcamıştık. Programlarımızdan 200 aile faydalandığında, bunları tedarik etmek imkansız hale geliyor. Çünkü bir haftalık bebek bezi için 10 bin sterlin ödemeniz gerekiyor. Bu sürdürülebilir değil. Aynı sorun temel gıda ihtiyaçları için de geçerli” diye konuştu.

Kuruluş kendini bu zorunlulukların hiçbirinden soyutlayamazdı ve bu da ‘kardeşlerine destek olmadan bir çocuğa nasıl destek olabiliriz? Aynı çadırdaki diğer üç çocuk donarak ölmek üzereyken bir çocuk nasıl ısınabilir?’ sorularını sormalarına neden oldu.

Gazze'nin toparlanmasının temel taşı olarak eğitimin önemini kabul eden Children Not Numbers, 300 öğrenci kapasiteli bir okul kurdu.

Children Not Numbers, 500'den fazla aileye gıda yardımı sağlarken son kampanyasında 650'den fazla çocuğa yaklaşık 80 bin dolar tutarında kışlık giysi yardımında bulundu. Ayrıca 22 ailenin 71 yetim çocuğa sponsor olmasını sağladı. Bu sponsorluğun masrafları, kuruluşun ilk elçisi olan Fas asıllı Hollandalı profesyonel futbolcu Anwar El Ghazi sayesinde karşılandı.

Ampute çocuklar şehri

BM, bugün savaş nedeniyle yetim kalan 38 bin çocuğa ev sahipliği yapan Gazze hakkında geçtiğimiz yılın kasım ayında ‘Gazze, modern tarihin en büyük çocuk ampute grubuna ev sahipliği yapıyor’ başlıklı bir rapor yayınladı. Birleşmiş Milletler Yakın Doğu'daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı (UNRWA), her gün 10 Gazzeli çocuğun bir ya da iki bacağını birden kaybettiğini kaydetti. Filistin Sağlık Bakanlığı, 4 bini çocuk olmak üzere 11 binden fazla Filistinlinin kol ya da bacaklarından en az birinin kesildiğini kabul etti.

Gazzeli Dr. Şerif Matar, Gazze'de çocuklar arasında amputasyonun yaygın olmasının iki nedeni olduğunu belirtti. Bunlardan birincisi çocukların uzuvlarının küçük bedenlerinden kopmasına neden olan şiddetli patlamalar, ikincisi ise amputasyonun yetersiz hastane kaynakları nedeniyle yaralıları kurtarmak için tek çözüm haline gelmiş olması.

İsrail'in savaşın başında Gazze'deki protez hastanesini yıkması nedeniyle protez uzuv takmanın günümüzde mevcut en zor seçeneklerden biri olmaya devam ettiğini belirten Dr. Matar, “Şu an bu hizmeti Ürdün tarafından kurulan sahra hastanesi veriyor, ancak ihtiyaç mevcut kaynakları çok aşıyor. Bu şok edici rakamların yarattığı algı, sessiz bir başa çıkma acısını ve çözümlerin yetersiz kalmasının üstünü örtüyor” şeklinde konuştu.

xcsdfvgrt
Görsel: Eduardo Ramon

Dr. Matar, sözlerine şöyle devam etti:

“Koltuk değnekleri ve tekerlekli sandalyeler, bilim kurgu haline gelmiş olabilecek tıbbi bir öncelik, ancak ampute kişilerin bağımsız bir şekilde hareket edebilmelerine yardımcı olmak için acil bir ihtiyaç. Sayıları çok az olmasına rağmen, bağışçılar çocukların vücut ölçülerini dikkate almadıklarından doğru boyutta da mevcut değiller.”

Ayrıca, güneyde ve merkezde bulunanlara getirilen ulaşım kısıtlamalarının yanında sağlık hizmetlerinin yetersiz olması nedeniyle, ağır vakaların tedavi edildiği sahra hastanelerine ciddi bir ihtiyaç olduğunu düşünen Dr. Matar, bununla birlikte sahra hastaneleri açan kuruluşların ölümleri kayıtlarına geçirmekten kaçındığını, bu yüzden hizmetlerinin basit tıbbi tedavilerle sınırlı kaldığını söyledi.

Children Not Numbers ekibi, çocuklarda görülen diş hastalıklarının tıbbi ilgi görmediğini ve çocukların tedavi için herhangi bir doktora ya da çocuk doktoruna gittiğini fark etti. Kuruluşun bu ihtiyacı da çalışmalarına dahil ettiğini belirten Dr. Matar, şu anda Gazze'de bir çocuk diş kliniği açmaya çalıştıklarını açıkladı.

“Children Not Numbers: “Bağışçılarımızın çoğu İngiltere ve Avrupa'daki diğer ülkelerde yaşayan kişiler. Şaşırtıcı olansa Arap ülkelerinden yapılan bağışların neredeyse yok denecek kadar az olması.”

Resmi tamamlayan Somaya, son olarak şunları söyledi:

“Ne kadar çok çalışırsak ve ne kadar başarılı olursak olalım, Gazze'de altyapının tamamen yok olduğu, ilaçların, tıbbi kaynakların ve steril bir ortamın bulunmadığı gerçeğinin üstesinden gelemeyiz. Bu çöküşün ortasında, pediatrik kalp yetmezliğinin giderek daha fazla görüldüğünü görüyoruz. Organ nakli gibi masraflı ve karmaşık müdahalelere ihtiyaç duyuluyor. Bu da Gazze'de mümkün değil. Genellikle bir fincan kahve fiyatı kadar az olan bireysel bağışlarla çalışmalarımızı yürütüyoruz. Bağışçılarımızın çoğu İngiltere ve Avrupa'daki diğer ülkelerde yaşayan kişiler. Şaşırtıcı olansa Arap ülkelerinden yapılan bağışların neredeyse yok denecek kadar az olması. Arap ülkelerinden bağışçılara, kişilere ve kurumlara, operasyonel maliyetlerin arttığı Gazze'deki programlarımızı sürdürmemiz için bize destek olmaları çağrısında bulunuyorum.”

Duygusal yıpranmanın da maliyetli olduğunu ifade eden Somaya, “Sarah ve ben Londra'dan telefon ekranlarımızın başında günde altı ila yedi saatimizi savaşın çocuklarını, kolu olmayan, bacağı olmayan hatta kafası olmayan bir çocuğu, annesinin cesedinin başında ağlayan bir çocuğu izleyerek geçirebiliriz. Kalplerimiz öfke, hiddet ve kederle dolu halde patlayacak gibi. Fakat ekibimizi bir araya getiren de bu acılar. Herkes acısını eylem, bağlılık ve dayanıklılık için bir motivasyona dönüştürüyor” ifadelerini kullandı.

Dr. Şerif Yasir Matar'ın hikayesi de bu azmi özetliyor. Genç bir doktor, eş ve beş çocuk babası olan Dr. Matar, ‘savaşın başında İsrail'in çalıştığı hastane olan Rantisi Çocuk Hastanesi'ni yerle bir etmesinin ardından Gazze Şeridi'nin kuzeyini ve ailesini yalnız bıraktığını’ belirterek savaşla ilgili tek pişmanlığını bizimle paylaştı. Dr. Matar, daha sonra iş arkadaşlarından hastanenin onarımı sırasında yoğun bakım ve diyaliz hizmetlerinin eskisi gibi verilemediğini öğrendiğini ifade etti.

Children Not Numbers çatısı altındaki çalışmalarının tıp mesleğinin çağrısına yanıt niteliğinde olduğunu belirten Dr. Matar, “Bu, Gazze'deki çocukların yanı sıra şehit olan, tutuklanan ve halen gözaltında tutulan doktor arkadaşlarıma verdiğim bir şeref sözüdür. Bunların arasında, savaşta aldığı yaralar nedeniyle engelli olan annesiyle birlikte Beyt Lahiye'deki evlerinde kalırken İsrailliler tarafından tutuklanan arkadaşım Dr. Muhammed Hammude de bulunuyor” dedi.

Dr. Matar, tüm bu deneyimlerini, 51 milyon ton enkazla kaplı Gazze'nin kuzeyindeki evine dönmeden ve ne durumda olduğunu görmeden iki gün önce paylaştı. Gazze’nin kuzeyinde binlerce insan öldü, yüzlercesi kayıp ve taş üstünde taş kalmadı. Ancak bu kayıpların ve yıkımın yaşandığı topraklar, İsrail'in çekileceğini açıklamasından sonra on binlerce kişinin geri döndüğü topraklardı. Burada uzun uzun ağlayıp yas tuttular. Her zaman olduğu gibi bunu da tek başlarına yaşıyorlar. Gazze'de kaç binanın enkaza dönüştüğü ise henüz bilinmiyor.



İran'da dört deneyim ve iki gerçeklik

İran'ın kuzeyinde bulunan Anzali limanındaki protestocular (Telegram)
İran'ın kuzeyinde bulunan Anzali limanındaki protestocular (Telegram)
TT

İran'da dört deneyim ve iki gerçeklik

İran'ın kuzeyinde bulunan Anzali limanındaki protestocular (Telegram)
İran'ın kuzeyinde bulunan Anzali limanındaki protestocular (Telegram)

Rüstem Mahmud

İran, istisnai bir şekilde içten içe kaynıyor, iktidardaki rejim davranışlarına ilişkin uluslararası baskılarla karşı karşıya ve bu durum nihayetinde yapısında radikal bir değişikliğe yol açabilir. Gelgelelim İran muhalefeti, gelecekteki siyasi sistem ve toplumun refahı ve esenliği için öngördüğü vizyon ve önerilerinde herhangi bir şekilde net ve dengeli görünmüyor. İdeolojik söylem, kendi deneyimlerinden kaynaklanan intikam arzusu ve yıllarca süren sürgün sonucunda içerideki durum hakkındaki ciddi bilgisizlik, geleceğe yönelik önerilerini gölgeliyor.

İranlı “muhalif elitin” vizyonu, özellikle merkezi yanılsama (rejimin kendisini sorun olarak görmek) konusunda, 1990'lar boyunca Irak'taki muadilinin vizyonu ile birçok ayrıntıda uyumludur. Bu vizyon, Irak'taki yönetim yapılarının defalarca çöktüğü ve “yeni galiplerin” modern bir devletin temellerini -ne anayasal çerçevesini, ne kurumlarını, ne aygıtını, ne de toplumla, ekonomiyle ve sembolleriyle olan müdahaleci ilişkilerini- yeniden inşa edemediği, yüzyılı aşkın bir siyasi tarihi hep görmezden gelmişti.

Genişlemeci bir ideolojik devlet ruhuyla dolu olan mevcut Mollalar rejimi, 20. yüzyılın başlarındaki Kaçar hanedanlığından bu yana İran'da birbirini izleyen yönetim sistemlerinin tam bir döngüsünü tamamladı. Zira Kaçar mutlak yönetimine karşı patlak veren Anayasa Devrimi, devlet kurumlarının yapısına nüfuz edemedi ve kentli elitlerin tartışmalarında esir kaldı. Baba Pehlevi dönemindeki yüzeysel modernleşme, geleneksel ihtişam görüntülerini aşamadı, İran toplumunun sınıfları arasında büyük uçurumlar yarattı ve marjinalleştirilmiş İranlıları, önemli nesnel temellere dayanan bir mağduriyet duygusu etrafında birleşmeye itti. Oğul Pehlevi dönemi ise İran'ın kendi içindeki çelişkileri, yani eğitim, halk sağlığı ve ülke kaynaklarının adil dağıtımındaki büyük gerilemeyi hiçe sayarak, güç ve Batı dünyasıyla siyasi ilişkilerle, kültürüyle yüzeysel ve sembolik bir uyum sergilemekle övünen saldırgan milliyetçiliğin çarpıcı bir örneğini sergiledi. Mollalar yönetimi, tüm bunları içeride baskıcı bir siyasi sistem ve dışarıda yayılmacı devlet politikalarıyla kendinde toplamayı başardı.

Bu nedenle, bugün hem ülke içindeki hem de dışındaki İranlı siyasi elitlerin karşı karşıya olduğu acil soru şudur: Beşinci kez aynı tuzağa düşmemek için tüm bunların üstesinden nasıl gelebiliriz?

Eğer tüm bu modeller toplumsal barış, istikrarlı bir siyasi sistem ve sürdürülebilir kalkınma ortamı yaratmada başarısız olduysa ve İran'ı ve toplumunu bir yüzyıl boyunca sürekli aşırılık içinde tuttuysa, o zaman İran'da kasıtlı olarak göz ardı edilen yapısal sorun nedir? Neden her zaman İran'ın özgün özelliklerini hiç dikkate almadan dayatılan ithal bir “devlet modeli” var? Nitekim geçtiğimiz yüzyılda ülkeyi yöneten dört rejimin her biri, İran gerçekleri ve özellikleriyle örtüşmek yerine, “dış güçlerin yönlendirmesiyle kurulan rejimler” oldu.

İran'da kasıtlı olarak göz ardı edilen yapısal sorun nedir? Neden her zaman İran'ın kendine özgü özelliklerini hiç dikkate almadan dayatılan ithal bir “devlet modeli” var?

İran'ın çeşitliliği gerçekliğini hesaba katmadan herhangi bir siyasi sistem nasıl istikrarlı olabilir? İran tek bir devlet olsa da iç demografisi ve coğrafyası imparatorluk ve saltanat mirası ile gerçeklerine dayanmaktadır. Bu anlamda, İran'daki etnik, dini ve bölgesel çeşitlilik sadece kültürel çeşitlilik değil, aynı zamanda her biri devletin meşruiyetine dair kendi bilincine ve vizyonuna sahip siyasi irade ve eğilim blokları üzerine kurulu bir çeşitliliktir. Bu blokları bastırmak veya ortaya çıkmasını engellemek, ülkenin yapısal gerçeklerini silmek anlamına asla gelmemiştir. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu çeşitlilik, dünyada azınlıkların bulunduğu çoğu ülkede olduğu gibi, ülke tablosunda asla sadece ikincil bir faktör olmamıştır. Keza Türkiye'deki Kürtler örneğinde olduğu gibi, ulusal bütünden ayrı tek bir gruba dayanmamıştır. Aksine bu, ülkenin nüfusunun yarısını oluşturan bir çeşitlilikti, dolayısıyla zenginliğin, gücün ve sembollerin adil dağılımını garanti eden bir mekanizma aracılığıyla, ülkenin kimliğini ve yönetim sistemini tanımlamada tam bir ortaklık talep etmekteydi. Eski imparatorluklarda olduğu gibi önemli ölçüde bir adem-i merkeziyetçilik de istiyordu. Bu, İran siyasi elitlerinin uzun deneyimleri ​boyunca sürekli olarak reddettiği bir gerçek ve bu nedenle, bu etnik, mezhepsel ve bölgesel oluşumlar sürekli bir iç çatışma kaynağı oldular.

Buna ilave olarak, ülkedeki “kalkınma” mekanizması ve doğasıyla ilgili önemli bir soru işareti de bulunuyor. Zira İran, muazzam kaynakları, büyük çevresel ve ekonomik çeşitliliği, coğrafi konumu, genişliği ve nispeten küçük nüfusuna rağmen, her zaman yoksullukla boğuşan bir ülke oldu. Bu yoksulluk, zenginliğin, İran ekonomi literatüründe “taç üçgeni” olarak adlandırılan Tahran, İsfahan ve Meşhed şehirlerinin oluşturduğu merkezi üçgende yoğunlaşmasından kaynaklanıyor. İran'ın zenginliğinin büyük stratejilere, silahlanmaya ve nükleer programlara yönlendirilmesinin, yaptırımlar nedeniyle küresel ekonomik sistemlerle entegrasyonun azalmasının ötesinde, bu ülkede her zaman tamamen ayrı iki İran toplumu var olmuştur; her şeyi kontrol eden ve “taç üçgeni”nde yoğunlaşan zengin elitler ile ülkenin geri kalanındaki yoksul kitleler. Bu ikinci gruptakiler, ülkedeki her ayaklanmanın yakıtı olmuştur.

İranlı muhalif elitlerin yukarıdaki iki soruya hiçbir cevabı yoktur; bunun yerine, onları itibarsızlaştırmaya ve kötü niyetli olarak göstermeye çalışırlar. Birincisinin ülkeyi parçalama girişimi, ikincisinin ise mevcut rejime hizmet ederek İran toplumunu bölme mekanizması olduğunu söylerler. Bu sorulara cevap bulmak yerine, yüzeysel bir vatanseverliğe ve sahte bir modernleşmeye başvururlar. İranlılar bunu modern tarihlerinde dört kez denediler ve birinde bile başarılı olmadılar.


İki eski bakan Şarku’l Avsat'a konuştu: Burhan destekleyici bir bölgesel ittifak kurmayı hedefliyor

Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamad Al Sani, 27 Ocak 2026'da Doha'da Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan'ı kabul etti. (Reuters)
Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamad Al Sani, 27 Ocak 2026'da Doha'da Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan'ı kabul etti. (Reuters)
TT

İki eski bakan Şarku’l Avsat'a konuştu: Burhan destekleyici bir bölgesel ittifak kurmayı hedefliyor

Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamad Al Sani, 27 Ocak 2026'da Doha'da Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan'ı kabul etti. (Reuters)
Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamad Al Sani, 27 Ocak 2026'da Doha'da Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan'ı kabul etti. (Reuters)

Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı ve Ordu Komutanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan, ülkesinde devam eden savaşı durdurmak amacıyla bölgedeki etkili ülkelerden destek arayışı kapsamında çıktığı diplomatik temaslar çerçevesinde, son 45 gün içinde ziyaret ettiği dördüncü ülke olan Katar’a yaptığı kısa ziyareti salı günü tamamladı.

Sudan’ın eski iki dışişleri bakanı, Burhan’ın bu ziyaretlerle, Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) ve onları destekleyen müttefiklerine karşı ‘kesin bir zafer’ elde etmek amacıyla, bölgesel ölçekte güçlü bir ittifak oluşturmayı hedeflediğini belirtti.

Burhan, geçtiğimiz aralık ayında Suudi Arabistan’a bir ziyaret gerçekleştirmişti. Bu ziyaret, Suudi Arabistan Başbakanı ve Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın Washington’a giderek ABD Başkanı Donald Trump’tan Sudan’daki savaşı durdurmak için güçlü biçimde sürece müdahil olmasını talep etmesinden bir aydan kısa süre sonra yapılmıştı.

Son haftalarda ise Burhan, Mısır ve Türkiye’yi ziyaret etti. Bu temaslar sırasında her iki ülkenin liderlerinden de Sudan devletine destek mesajları alan Burhan’a, özellikle Kahire yönetimi, devlet kurumlarını hedef alabilecek her türlü tehdide karşı kırmızı çizgiler bulunduğunu açıkça iletti.

Başkanlık diplomasisi

Sudan’ın eski bir dışişleri bakanı, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı’nın kısa süre içinde bölgedeki bu önemli başkentler arasında gerçekleştirdiği temasların, öncelikle Sudan’ın ulusal güvenliği ve bunun bölge ülkelerinin tamamı üzerindeki etkileriyle bağlantılı olduğunu söyledi.

İsminin açıklanmasını istemeyen eski bakan, söz konusu mekik diplomasisinin temel amacının daha fazla siyasi destek sağlamak olduğunu belirterek, bu desteğin askeri boyutu da kapsayabileceğini ve bunun Sudan ordusunun, Darfur ve Kordofan bölgelerinin geniş kesimlerini kontrol eden ve ülkenin diğer bölgelerine doğru ilerleyen HDK karşısında sahada üstünlük kurmasına imkân tanıyacağını ifade etti.

wdefrgty6
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Aralık 2025'te Ankara'da Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan ile yaptığı görüşmede (Cumhurbaşkanlığı)

Eski bakan, Burhan’ın genellikle devlet başkanları tarafından yürütülen ve karar alıcılar arasında doğrudan temas yoluyla somut ve belirleyici sonuçlar elde etmeyi amaçlayan ‘başkanlık diplomasisine’ başvurduğuna dikkat çekti. Bu yöntemin, geleneksel olarak dışişleri bakanları ve üst düzey diplomatlar aracılığıyla yürütülen klasik diplomasiden farklı olduğunu vurguladı.

Bunun nedenini ise, doğrudan devlet başkanları düzeyinde temas gerektiren karmaşık dosya ve konuların varlığıyla açıkladı. Sudan’ın karşı karşıya olduğu savaş koşulları göz önünde bulundurulduğunda, Burhan’ın HDK’ye karşı kesin bir askeri zafer elde etmek amacıyla, kendisini destekleyecek geniş kapsamlı bir bölgesel ve uluslararası ittifak oluşturmayı hedeflediğini ifade etti.

Eski bakan, Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı’nın Suudi Arabistan’dan başlayan ve Riyad’ın ABD yönetimiyle birlikte Sudan’daki savaşı durdurma dosyasını harekete geçirmesine uzanan temaslarının yanı sıra, Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi’nin iki ülke arasındaki ‘ortak savunma anlaşmasını’ devreye sokma yönündeki tutumunun, Burhan’ın bölgesel ağırlığı yüksek ülkeler nezdinde Sudan lehine destek toplama çabalarının ne denli etkili olduğunu ortaya koyduğunu söyledi.

regthy
Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi, Kahire'de Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan'ı kabul etti. (Mısır Cumhurbaşkanlığı)

Eski Sudan Dışişleri Bakanı Ali Yusuf da Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Burhan’ın son dönemde dört ülkeye gerçekleştirdiği ziyaretlerin, ‘Sudan’daki savaşı durdurmayı ve ülkenin parçalanmasını engellemeyi hedefleyen, oluşum aşamasındaki yeni bir ittifakın’ ortaya çıkmasına zemin hazırladığını söyledi.

Yusuf, bu diplomatik temasların, Sudan’daki genel durumun daha net anlaşılmasına katkı sağladığını belirterek, HDK ve onu destekleyen ülkelerin, Sudan’ı küçük devletçiklere bölmeyi amaçlayan bir plan doğrultusunda yürüttükleri savaşın boyutlarının uluslararası kamuoyuna anlatılmasına yardımcı olduğunu ifade etti.

İş birliğine açıklık

Gazeteci-yazar Osman Mirgani ise Burhan’ın diplomatik temaslarının, Sudan krizine çözüm yolları aramaya yönelik olduğunu belirtti.

Mirgani, Suudi Arabistan ve Mısır’ın hâlihazırda uluslararası Dörtlü Mekanizma girişimi içinde yer aldığını ve bu girişimin maddelerinin uygulanması için çalıştığını ifade ederken, Burhan’ın Türkiye ve Katar’ı da sürece dâhil ederek inisiyatifi genişletmeyi hedeflediğini, son iki ziyaretinin de bu çerçevede gerçekleştiğini söyledi.

Yetkililer ve uzmanlara göre söz konusu ziyaretler, bölge ülkelerinin Sudan’da barış ve istikrarın sağlanmasına yönelik çabalara iş birliği içinde yaklaşmaya açık olduğunu ortaya koyuyor. Bu temasların, ABD ile eşgüdüm içinde ve Dörtlü Mekanizma kapsamında, Sudan’da paralel bir yönetimin oluşmasının ya da savaşın uzamasının önlenmesine katkı sunması bekleniyor. Zira böyle bir senaryonun tüm bölge ülkelerini olumsuz etkileyeceği vurgulanıyor.

Geçtiğimiz ağustos ayında Suudi Arabistan, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve ABD’den oluşan Dörtlü Mekanizma, üç aylık insani ateşkesin ardından kalıcı bir ateşkesin sağlanmasını, bunu takiben dokuz ay içinde siyasi sürecin başlatılmasını ve bağımsız bir sivil hükümetin kurulmasını öngören bir ‘yol haritası’ önermişti.


‘Zorunlu koordinasyon’ DEAŞ liderlerinin hapishaneden kaçmasını engelliyor

Suriye'nin kuzeydoğusunda DEAŞ üyelerinin ailelerinin kaldığı el-Hol Kampı’nın kapısının önünde duran Suriye güvenlik güçleri (EPA)
Suriye'nin kuzeydoğusunda DEAŞ üyelerinin ailelerinin kaldığı el-Hol Kampı’nın kapısının önünde duran Suriye güvenlik güçleri (EPA)
TT

‘Zorunlu koordinasyon’ DEAŞ liderlerinin hapishaneden kaçmasını engelliyor

Suriye'nin kuzeydoğusunda DEAŞ üyelerinin ailelerinin kaldığı el-Hol Kampı’nın kapısının önünde duran Suriye güvenlik güçleri (EPA)
Suriye'nin kuzeydoğusunda DEAŞ üyelerinin ailelerinin kaldığı el-Hol Kampı’nın kapısının önünde duran Suriye güvenlik güçleri (EPA)

DEAŞ’a bağlı tutuklularla ilgili saha gelişmeleri, Rakka ve Haseke’deki en büyük gözaltı merkezlerinin fiilen Suriye hükümetinin kontrolüne geçmesiyle doruğa ulaştı. Diğer yandan DEAŞ’la Mücadele Uluslararası Koalisyonu (DMUK), en tehlikeli isimleri Suriye dışına, özellikle Irak’a nakletme operasyonlarını hızlandırdı.

Suriye ordusu son dönemde Haseke, Rakka ve Deyrizor kırsalındaki cezaevleri ve gözaltı tesislerinin kritik bölümlerini güvence altına aldı. Bu arada adli makamlar, Rakka’daki el-Aktan Cezaevi’nde DEAŞ bağlantısı iddiasıyla tutulan 18 yaş altı 126 çocuğu serbest bıraktı.

Yerel raporlar, serbest bırakılan bazı çocukların ruhsal durumlarını ‘çok kötü’ olarak nitelendirirken, uzun süreli gözaltı nedeniyle çoğunun kötü beslenmeye bağlı sağlık sorunları yaşadığı belirtildi. Öte yandan Suriye güvenlik güçleri, geçen haftanın ortasında Şeddadi Cezaevi’nden kaçan tutukluların izini sürmeye devam ediyor. Resmî açıklamalara göre İçişleri Bakanlığı, kaçanlardan 81’ini yeniden gözaltına almayı başardı.

El-Aktan Cezaevi’ndeki çocuklar

Suriye İçişleri Bakanlığı yetkilisi Albay Halid Casım, Şarku’l Avsat’a yaptığı özel açıklamada, Suriye Demokratik Güçleri’ni (SDG) özellikle Şeddadi Cezaevi’nden onlarca DEAŞ mensubunu ‘kasten’ serbest bırakmakla suçladı. Casım, bakanlığın serbest bırakılanların çoğunu yeniden gözaltına almayı başardığını belirtti.

Casım, SDG’nin hükümetle yapılan anlaşmalarda ‘tereddüt gösterdiğini’ vurgulayarak, Arap aşiretlerinin kendi bölgelerini kontrol altına alıp SDG’yi bölgeden çıkarmasının ardından örgüt üyelerini serbest bırakarak hükümete uluslararası baskı uygulamaya ve DEAŞ’la mücadele çabalarını aksatmaya çalıştığını ileri sürdü.

sgt
Rakka'daki el-Aktan Cezaevi’nden serbest bırakılan tutukluların yakınları (Reuters)

Casım ayrıca, SDG’nin DEAŞ’la ilgisi olmayan aileleri ve çocukları da gözaltına aldığını; tutuklular arasında zorunlu askerlikten kaçanlar ve farklı suçlamalarla alıkonulanların bulunduğunu ifade etti.

Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’ne (KDSÖY) bağlı cezaevi idaresi, 25 Ocak Pazar günü el-Aktan Cezaevi’nde bazı çocukların bulunduğu yönünde bir açıklama yaptı. Açıklamada, cezaevinin belirli bir bölümünde çeşitli suçlara karışmış ve resmi şikâyetlere konu olmuş çocukların bulunduğu belirtildi.

Cezaevi idaresi, söz konusu çocukların yaklaşık üç ay önce Çocuk Cezaevi’nden el-Aktan Cezaevi’ne nakledildiğini ve bu adımın mevcut güvenlik koşulları nedeniyle alındığını ifade etti. Açıklamada, nakil işleminin önleyici ve düzenleyici tedbirler çerçevesinde gerçekleştirildiği vurgulandı.

Guveyran Hapishanesi

Suriye güvenlik güçleri, Haseke şehir merkezine yakın noktalarda konuşlanmış durumda. Bu önlem, SDG’nin kontrolündeki Guveyran Hapishanesi’nden olası bir kaçış girişimi veya cezaevinin açılma ihtimaline karşı alınmış. Cezaevinde 3 ila 5 bin tutuklu bulunuyor ve aralarında DEAŞ’ın en tehlikeli liderleri yer alıyor.

Medya raporlarına göre, SDG yönetiminde bulunan çeşitli cezaevlerinde en az 9 bin DEAŞ mensubu tutuklu bulunuyor. Bazı raporlarda bu sayı 12 bine kadar çıkarılırken, cezaevlerindeki tutukluların büyük kısmını Iraklılar ve yabancılar oluşturuyor.

efrgty
Suriye Demokratik Güçleri (SDG) salı günü Rakka'daki el-Aktan Cezaevi’nden çekildikten sonra hükümet yetkilileri hapishaneyi denetledi. (AP)

Son gelişmeler çerçevesinde, Rakka’daki el-Aktan Cezaevi artık Suriye ordusunun kontrolünde bulunurken, Haseke kırsalının güneyindeki Şeddadi Cezaevi’nin yönetimi Suriye İçişleri Bakanlığı’na geçti. DEAŞ mensuplarının ailelerinin bulunduğu el-Hol Kampı da, SDG’nin çekilmesinin ardından Suriye İçişleri Bakanlığı’nın denetimine alındı.

Irak makamları ve Avrupa vatandaşları

Önemli bir gelişme olarak, 24 Ocak 2026 itibarıyla tutuklu nakil operasyonları yeni bir aşamaya girdi. ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), Suriye’den Irak’taki güvenli gözaltı merkezlerine günlük yaklaşık 500 DEAŞ mensubunun taşınacağı bir ‘hava köprüsü’ başlatıldığını duyurdu. Toplamda Irak’a nakledilmesi planlanan tutuklu sayısı ise 7 bine kadar ulaşıyor.

Güvenlik kaynaklarına göre, Irak’a teslim edilen ilk grup 150 tutukludan oluşuyor. Bu grup, 2014’ten bu yana büyük kanlı eylemlere karışmış ‘birinci sınıf’ liderlerden oluşuyor.

xsdefr
DEAŞ'ın eski üyesi Fransız Emilie König, Suriye'nin kuzeydoğusunda terör örgütü üyeliği şüphesi bulunan kişilerin aile üyelerinin barındırıldığı er-Roj Kampı’nda (AFP)

Uzmanlar, ABD, Suriye ve Irak arasında yürütülen üçlü koordinasyonla gerçekleştirilen operasyonun, SDG kontrolünde bulunan Suriye cezaevlerindeki en tehlikeli unsurları boşaltmayı ve örgütün kuzey ile kuzeydoğu Suriye’deki savaş ortamını kötüye kullanmasını önlemeyi amaçladığını belirtiyor.

Irak hükümeti, bu adımı ‘ulusal güvenliği korumaya yönelik önleyici bir tedbir’ olarak nitelendiriyor. Suriye’de olayların hızla gelişmesi ve güç dengelerindeki değişim, tutukluların güvenli tesislerde tutulmasını ve olası kaçış girişimlerinin önlenmesini zorunlu kıldı.

Irak Yüksek Mahkemesi, nakledilen tüm tutukluların, milliyetleri ne olursa olsun (Iraklılar ve 56 farklı ülkeden tutuklular), sadece Irak yargısının yetkisi altında olacağını ve yasal prosedürlerin eksiksiz uygulanacağını açıkladı. Süreçte, sınır ötesi suçların belgelenmesine özen gösterilecek, böylece mağdurların hakları korunacak ve hukukun üstünlüğü pekiştirilecek. Bazı raporlarda ise Irak’ın, ilgili ülkelerle iletişim kurarak vatandaşlarının teslim alınmasını sağlayacağı belirtiliyor.

Yabancı savaşçılar ve aileleriyle ilgili durum, el-Hol ve er-Roj kamplarında hâlâ ABD ve diğer dünya ülkeleri için ciddi bir güvenlik kaygısı oluşturuyor. El-Hol Kampı’nda 43 binden fazla kişi bulunuyor. Irak’la koordinasyon sağlanarak yaklaşık 18 bin Iraklının kademeli şekilde ülkelerine iade edilmesi planlanıyor.

sdfrgt
Suriye Demokratik Güçleri'nin (SDG) Haseke kentinden çekilmesinin ardından Suriye hükümetinin kontrolünü ele geçirdiği el-Hol Kampı’ndan (Reuters)

Yayınlanan istatistikler, Avrupa ülkelerinden tutukluların sayısını da ortaya koyuyor: Fransa 450, Almanya 77, Belçika 55, Birleşik Krallık 27 ve Hollanda 90 tutuklu bildirdi. Şam yönetimi, bu kişilerin Suriye topraklarında işledikleri suçlardan sorumlu tutulmaları gerektiği yönünde net bir tutum sergiliyor. Suriye hükümeti, yasal, insani ve güvenlik boyutlarını kapsayan bütüncül bir süreç uygulamaya hazır olduğunu da vurguluyor.

‘DEAŞ’ı herkesten daha iyi tanıyoruz’

10 Mart anlaşması uyarınca tüm SDG unsurlarının Savunma ve İçişleri bakanlıkları bünyesine dahil edilmesi kararlaştırılmıştı; bu da pratikte cezaevleri ve kampların güvenliğinden Suriye ordusu ve iç güvenlik güçlerinin sorumlu olacağı anlamına geliyor. Albay Halid Casım, SDG’nin DEAŞ cezaevlerini Suriye devletine teslim etmekten kaçındığını, böylece DMUK’da terörle mücadelede temel bir ortak olarak konumunu güçlendirmeye çalıştığını ileri sürdü.

cuı8o9
Suriye güvenlik güçleri, ülkenin kuzeydoğusundaki Haseke'de bulunan, DEAŞ üyelerinin ailelerinin barındığı el-Hol Kampı’na giriyor. (DPA)

Casım, Suriye hükümetinin görevinin, güvenliği sağlamak, cezaevlerini yönetmek ve SDG’ye bağlı olmadığı kanıtlanan kişileri serbest bırakmak olduğunu belirtti. “Biz SDG’den daha fazla bilgi ve deneyime sahibiz” diyen Casım, DEAŞ ile mücadelede geçmişteki operasyonları örnek gösterdi. Casım, hükümetin DEAŞ’ı yakından takip ettiğini, DMUK’un bu çabaları bildiğini ve desteklediğini vurguladı. Casım ayrıca, “SDG’nin, DEAŞ dosyasını Suriye içinde güvenliği sarsmak için kullanmasına izin vermeyeceğiz” dedi.

‘Zorunlu koordinasyon’

Silahlı gruplar uzmanı Raid el-Hamed, Suriye cezaevlerindeki en tehlikeli savaşçıların Irak’a naklinin, aslında bir ‘zorunlu koordinasyon’ olduğunu belirtti. Hamed’e göre Washington, lider konumdaki unsurların bölgedeki çatışmalardan kaynaklanabilecek olası kaos sırasında kaçmalarını önlemeyi hedefliyor. Hamed, Suriye devletinin DEAŞ tutukluları dosyasını devralmasıyla birlikte, işin şimdi Arap veya yabancı başkentlere düştüğünü söyledi; bu ülkelerin vatandaşlarını geri almak istemeyebileceğini, çünkü bu kişilerin kendi toplumlarında örgüt için çekirdek oluşturma riski ve güvenlik maliyetlerini artırabileceğini vurguladı. Ayrıca, bu ülkelerin suçları kanıtlayacak yeterli delil toplamak ve yargı süreçlerini işletmek konusunda ciddi zorluklarla karşı karşıya olduğunu ifade etti.

Hamed, tutukluların Suriye dışına taşınmasının, ‘daha zorlu koşullarda gözaltı süreci nedeniyle yeni radikalleşme risklerini ortadan kaldırmadığını’ da belirtti. Bu nedenle, operasyonun başarısının, uluslararası yüksek düzeyde koordinasyon ve Suriye ile Irak hükümetlerinin, dünyanın en tehlikeli tutuklularıyla başa çıkma çabalarına destek verilmesine bağlı olduğunu söyledi.