Irak'ta çekişme ve dedikodu olarak nitelendirilen siyaset

Başbakanların çoğu üzerinde uzlaşılan isimler olarak göreve geldi

Bağdat'ta, İran Kudüs Gücü eski komutanı General Kasım Süleymani, Lübnan Hizbullahı eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah ve Irak Haşdi Şabi eski Başkan Yardımcısı Ebu Mehdi el-Mühendis'in portrelerinin olduğu bir pankart, 21 Ocak 2025 (AFP)
Bağdat'ta, İran Kudüs Gücü eski komutanı General Kasım Süleymani, Lübnan Hizbullahı eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah ve Irak Haşdi Şabi eski Başkan Yardımcısı Ebu Mehdi el-Mühendis'in portrelerinin olduğu bir pankart, 21 Ocak 2025 (AFP)
TT

Irak'ta çekişme ve dedikodu olarak nitelendirilen siyaset

Bağdat'ta, İran Kudüs Gücü eski komutanı General Kasım Süleymani, Lübnan Hizbullahı eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah ve Irak Haşdi Şabi eski Başkan Yardımcısı Ebu Mehdi el-Mühendis'in portrelerinin olduğu bir pankart, 21 Ocak 2025 (AFP)
Bağdat'ta, İran Kudüs Gücü eski komutanı General Kasım Süleymani, Lübnan Hizbullahı eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah ve Irak Haşdi Şabi eski Başkan Yardımcısı Ebu Mehdi el-Mühendis'in portrelerinin olduğu bir pankart, 21 Ocak 2025 (AFP)

İyad el-Anber

Makalenin başlığı, siyasetin genel olarak ‘mümkün olanın sanatı’ olarak tanımlanmasına karşı alaycı bir ton taşıyabilir. Bununla birlikte Alman sosyolog Max Weber'in “Meslek Olarak Siyaset” * adlı kitabında siyaset biliminin en önemli referansının başlığını da yansıtıyor olabilir. Irak’ta siyaset, bilimsel bir kavram ve uygulamadan uzak olduğu için anlamsız konuşmalara, dedikoduya ve ideolojik söyleme daha yakındır.

Ramazan ayı boyunca bazı uydu kanallarında Ramazan akşamları başlayan siyasi tartışma programlarına konuk olan parti liderleri, hükümet ve siyaset adamları birer ekran yıldızına dönüşüyor. Her zamanki gibi açıklamalar, elde ettikleri büyük başarılardan ve Irak’ın, mezheplerin ve milliyetçiliğin düşmanlarının kurduğu büyük komplolardan bahsedilen, kimin vatansever kimin dış güçleri ajanı olduğuna dair yeni kriterlerin tanımlanması ve yaklaşan seçimlere hazırlık olarak dostlar ve düşmanlar arasında tam tamları çalan savaşlara dair bir geçit törenine dönüşüyor.

Siyaset bilimindeki teorik yaklaşımlara dönecek olursak Weber, “Meslek Olarak Siyaset” adlı kitabında, siyasetin bir meslek haline getirilebilmesinin iki yolunu birbirinden ayırıyor. Bunlardan birincisi, siyaset ‘için’ yaşamak, ikincisi ise siyaset ‘sayesinde’ yaşamak olduğunu belirtiyor. Aradaki fark ekonomiye dayanıyor. Siyaseti geçimini sağlayacak bir meslek olarak görenler, onu sürekli bir gelir kaynağı haline getirmeye çalışırken siyaset ‘için’ yaşayanlar, siyaseti kelimenin en derin anlamıyla ‘hayatlarının amacı’ haline getirirler. Sahip oldukları güçten ya ona sahip oldukları için yahut iç dengelerini güvence altına aldığı veya kişisel bir değeri ifade ettiği için yani kendilerini hayatlarına anlam katan bir davanın hizmetine sundukları için siyasetten keyif alırlar.

Bağdat'ın kuzeyindeki Kazımiye bölgesinde bulunan İmam Musa el-Kazım Türbesini ziyaret edenlerin güvenliklerini sağlayan Iraklı iki polis, 23 Ocak 2025 (AFP)Bağdat'ın kuzeyindeki Kazımiye bölgesinde bulunan İmam Musa el-Kazım Türbesini ziyaret edenlerin güvenliklerini sağlayan Iraklı iki polis, 23 Ocak 2025 (AFP)

Irak'taki siyasetçi modeli her iki yolu da birleştirmiş durumda. Zenginliğe ve lüks bir yaşama giden en kısa yolun politik çalışmadan geçtiğine ve finansal zenginliğin maksimize edilmesi ve sürdürülmesinin politik nüfuzdan geçtiğine inanıyor. Bunun yanında Irak’ta güç duygusuna, sosyal statüye ve kendini yüceltmeye giden yol da siyasi statüden geçiyor. Bu yüzden Iraklı politikacılar kendilerini mezhepçiliğin ya da milliyetçiliğin yılmaz savunucusu olarak gösterirken, konuştuklarında kendilerinin mezhebi temsil edip diğerlerinin etmediğini, kendilerinin Irak’ı temsil edip diğerlerinin etmediğini ima eden bir söylem kullandıklarını görürüz!

Siyasi makamlara ulaşanlar kendilerini ‘devlet adamı’ olarak görürler ve insanlar genellikle üst düzey görevlere tesadüfen ulaşırlar.

Irak’ın siyasi sistemi ‘plütokratik’ bir hükümet sistemi olarak nitelendirilebilir. Bu da iktidarın dizginlerini elinde tutan hâkim siyasi sınıfların zengin ve varlıklı olduğu bir siyasi sistemdir. Aradaki fark, Irak’taki siyasetçilerin çoğunun siyasete girmeden önce değil, siyasi kariyerlerinden sonra zengin ve varlıklı olmalarıdır. Dolayısıyla bu sistemde durum daha karmaşıktır. Çünkü yönetici sınıfın işlevi, rant ekonomisinden aldıkları payı ve ülkedeki ekonomik faaliyetlerin kontrolünü garanti altına alan siyasi nüfuzlarının devamını sağlamak için yönetim sistemini sürdürmek haline gelir. Buna göre Irak'taki yönetim sisteminin en doğru tanımı Kleptokrasi, yani yağma düzenidir. Siyasi literatür Kleptokrasi'yi, devlet olanaklarından sorumlu olanların idari ve siyasi makamları istismar etmesini kolaylaştırarak yolsuzluğa ve kamu parasının ve özel paranın çalınmasına izin veren bir sistem olarak tanımlıyor. Özü yolsuzluk ve hırsızlık ya da kamu servetinin yağmalanması olan bir yönetim sistemini ifade ediyor.

Siyasi kibir

Irak siyasetindeki egemen sınıfın önde gelen isimlerinin çevresi ve destekçileri tarafından öne çıkarılarak kullanılan pek çok siyasi unvan bulunuyor. Bazen ‘başkan’, bazen ‘ekselansları’ ve bazen de ‘lider’ ifadelerinin tekrarlanmasıyla, siyasi figürlerin isimlerini bu unvanlar olmadan duyulması kabul edilemez hale geldi!

Burada büyük bir paradoks yatıyor. Siyasi makamlara ulaşanlar kendilerini ‘devlet adamı’ olarak görürler ve insanlar genellikle üst düzey görevlere tesadüfen ya da belki de tüm nitelikleri ‘lidere’, ‘komutana’ veya ‘parti başkanına’ yakın oldukları için ulaşırlar! Daha sonra, mevkiye ulaşma gerçeği göz ardı edilir ve planlar, stratejiler ve başarılar konuşulmaya başlanır. Böylece siyasi hırsın tavanı yükselmeye başlar. Ta ki kendisi bir sonraki aşama için ‘siyasi lider’ olarak önerene kadar!

Önceki başbakanların çoğu, başbakanlık makamı için kritik bir zamana girildiği ve bu makama aday isimler üzerindeki tartışmaların yoğunlaştığı önemli anlarda göreve başladılar. Ancak tartışmalarda masada olmayan ve deneyim, siyasi zekâ ve hatta idari uzmanlıkla hiçbir ilgisi olmayan sadece üzerinde uzlaşılan bir ismi olarak seçildiler. Bu isimler, iç uzlaşı sağlanmadan önce dış bir irade tarafından dayatılabilir ve tüm siyasi ‘liderlere’ itaat edip onların iktidarda olmanın ganimetlerinden elde ettikleri kazanımlarını devam ettirme sözü verdikten ve bakanlıkların yanında üst düzey makamları dağıtırken, onların şartlarına uyduktan sonra kabul görebilirler.

Siyasi sınıfın ve liderlerinin konumlarına göre değerlendirilebileceği bir standart bulunmuyor. Bazen doktrinel veya ideolojik ilkelerden bazen de kamu yararı ilkesinden söz ederler. 

Bu isimler görevde oldukları sürece, sadece parti liderlerinin siyasi karar alma sürecindeki hakimiyetinden ve siyasi karalama amacıyla hükümet planlarının engellenmesinden yakınmayı bilirler. Görevden ayrıldıktan sonra, hükümetinin maruz kaldığı komploları ve hükümetin uygulamaya başladığı ancak siyasi güçlerin uygulanmasını ve tamamlanmasını engellediği projeleri anlatmaya başlarlar!

Politikacıların siyasi krizleri ve bunların gelişme olasılığını değerlendirmekten bahsettiklerini duyduğunuzda, karşısındakiyle konuştukları siyasi ufkun kalkınma ve yeniden yapılanmayı başarabileceğini ve krizleri aşmak için bir yol haritası çizebileceğini düşündüren bir dille konuşurlar. Ama aslında karar verici konumundayken, her televizyon programında bize anlattıkları bu plan ve projelerin hiçbirini hayata geçirmezler. Eğer bahsettikleri projeler ve başarılar gerçekten varsa, günlük hayatımızı tüm yönleriyle saran kaos ve yıkım neden var?

Gerçeklikten kopma ya da başarı elde ettiklerini düşündükleri bir siyasi fantezi içinde yaşıyor gibi görünüyorlar. Çünkü onlara göre eğer onlar görevde olmasaydı Irak harabeye dönerdi ya da iç savaşın ateşi dayanılmaz olurdu ve Iraklıların parasını korumamış olsalardı, kamu parası yağmalanmış ve talan edilmiş olacaktı!

Asıl mesele, egemen sınıfın iktidardaki varlıklarının kendileri için siyasi bir hak olduğuna inanmaya başlaması ve hepsinin Irak'ın çıkarlarından ve devletin savunulmasından bahsetmesidir. Aynı zamanda mezhepçi ve milliyetçi söylemlerini ve paralel ya da görevi devletin, kurumlarının ve varlığının iptaline yol açmış olan silahlı güçlerinin varlığını savunmayı devlete bırakmak istemezler.

Siyasetçilerimiz siyaset anlayışlarını, seçim dönemleri yaklaştıkça televizyon programlarında, medya açıklamalarında ve konuşmalarında attıkları sloganlarla ve ‘ilkeleriyle’ çelişen eylemlerini meşrulaştırma sanatına indirgiyorlar. Bu yüzden onları en sağdan en sola doğru kayarken ve reddetmek, ihanet etmek, dış güçler adına ajanlık yapmak ve onların gündemlerini uygulamakla suçlamaktan, ihanetle suçladıkları rakiplerinin aynı eylemlerini uygulamaya kadar çelişkili tutumlar sergilerken bulabilirsiniz!

Siyasi sınıfın ve liderlerinin tutumlarının değerlendirilebileceği bir standart bulunmuyor. Bazen doktrinel veya ideolojik ilkelerden bazen de kamu yararı ilkesinden söz ederler. Şarku’l Avsat’ın al Majalla’dan aktardığı analize göre eylemleri ideolojik iddialarıyla ya da aslında kendi çıkarları olan kamu yararı ilkesiyle çeliştiğinde bunu yapmaktan çekinmezler. Dalgalı tutumlarını siyasi olarak meşrulaştırma söylemi, gerçekliği tarihi deneyimlerin kalıplarına sokmaya ve siyasi eylemi ya da tutumu meşrulaştırmak için bunların parametrelerini ve sonuçlarını yansıtmaya dayanır.

Amerikalılarla ilişkiler

Irak yönetimi şu ana kadar ABD Başkanı Donald Trump yönetimiyle nasıl iletişim kuracağına dair ya da ABD’nin İran'a uyguladığı ‘azami baskı’ stratejisine karşı Irak'ın politikasının ne olabileceği ve Irak’ın bunun etkilerinden nasıl uzak tutulabileceği yönünde net bir konsept ya da tutum ortaya koymadı.

ABD'nin Irak'ı İran ekseninden çıkmaya zorlayacak adımları konusunda resim henüz bulanık olsa da önümüzdeki aşamada tüm siyasi güçler kendilerini tehdit altında hissediyor. ABD'nin bir sonraki aşamada Irak'ta uygulayacağı stratejinin araçları şu anda konuşulmuyor olabilir. Ancak bölgedeki değişimleri okumak ve yeni Ortadoğu'yu İran'ın bölgesel nüfuzundan uzakta yeniden şekillendirme eğilimi göz ardı edilemeyecek bir gerçeklik haline geldi.

Başbakan Muhammed Şiya es-Sudani hükümeti danışmanları aracılığıyla, Amerikalılarla ilişkilerin sakin ve istikrarlı olduğunu ve ister hükümetin ortağı olan ona muhalif siyasi tarafların öne sürdükleri gibi herhangi bir tehdit olmadığını vurguluyor. Ancak ABD’nin Bağdat Büyükelçiliği'nden yapılan açıklamaya göre ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile Başbakan Sudani görüşmesinin ana gündem maddesi, İran'ın kötü nüfuzunu engellemenin yollarıydı. Bu da ABD'li politika yapıcıların Irak üzerindeki baskıyı İran'ın bölgedeki etkisini sınırlandırmak için halen en önemli araçlardan biri olarak gördüğünün açık bir göstergesi oluyor.

Başbakan Sudani ile ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Waltz arasındaki görüşmede ise ABD'nin İran'a karşı izlediği azami baskı politikasıyla bağlantılı olduğu için İran'dan sağlanan elektriğe yönelik muafiyetin sona erdirilmesi konusunda net bir mesaj verildi. Bu durum ABD'nin İran'a uyguladığı azami baskı politikasıyla bağlantılı. Yani Irak'ın dış politikası, Amerikalıları Irak'la olan ilişkilerini İran'la olan gergin ilişkilerinden ayırmaya ikna edebilmiş değil.

Bundan dolayı önümüzdeki dönemde, ABD'nin Irak'a yönelik baskısını hafife alan ya da Irak'taki siyasi süreç üzerindeki etkisini azaltmaya çalışan tüm siyasi açıklamalar varlığını sürdürüyor. Bunlar bir tür siyasi kibir olabilir ya da siyaseti dedikodu ve anlamsız konuşma sanatı olarak görüyor olabilirler.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.

*Biblos Kitabevi tarafından Türkçe olarak basıldı.



Vefik Safa yetkilerinin azaltılmasının ardından Hizbullah'tan istifa etti

Vefik Safa (AP)
Vefik Safa (AP)
TT

Vefik Safa yetkilerinin azaltılmasının ardından Hizbullah'tan istifa etti

Vefik Safa (AP)
Vefik Safa (AP)

Hizbullah'ın "Koordinasyon ve İrtibat Birimi" başkanı Vefik Safa istifasını sundu. Bu, partinin iki genel sekreterinin ve üst düzey askeri liderlerinin öldürüldüğü İsrail'in sert saldırılarının ardından yapısını yeniden kurmaya çalışan parti liderliği için bir ilk oldu.

Şarku'l Avsat'ın Reuters'ten aktardığına göre konuyla ilgili bilgili kaynaklar, Hizbullah liderliğinin bugün üst düzey güvenlik yetkilisi Vefik Safa'nın istifasını kabul ettiğini bildirdi.

Lübnan güvenlik kurumlarıyla irtibattan sorumlu olan Safa, Ekim 2014'te İsrail'in düzenlediği bir suikast girişiminden sağ kurtulmuştu.

Vefik Safa, Hizbullah'ın siyasi danışmanı Hüseyin Halil ile birlikte (Reuters)Vefik Safa, Hizbullah'ın siyasi danışmanı Hüseyin Halil ile birlikte (Reuters)

İstifa, partinin Safa'nın yetkilerini azaltmasının ardından geldi. Bu durum, geçen yılın sonlarında başlayan ve bazı isimlerin görevden alınması ve yerlerine yeni isimlerin atanmasıyla sonuçlanan yapısal değişiklikle eş zamanlı olarak gerçekleşti.

Safa'nın halefinin kimliği konusunda çelişkili haberler ortaya çıktı, ancak kaynaklar partinin bazı gruplar için daha az kışkırtıcı ve devlet ve yabancı güçlerle ilişkilerinde farklı bir üslup benimseyecek bir isim aradığı konusunda hemfikirdi. Potansiyel halefler olarak adı geçen en öne çıkan isimler arasında Hüseyin Barada, Hüseyin Abdullah ve Muhammed Muhanna yer alıyordu.

Geçtiğimiz eylül ayında Beyrut sahil şeridindeki Raouche bölgesinde Hizbullah destekçileri, Nasrallah ve Safiyuddin'in suikastlarını anmak için bir araya geldi (AP)Geçtiğimiz eylül ayında Beyrut sahil şeridindeki Raouche bölgesinde Hizbullah destekçileri, Nasrallah ve Safiyuddin'in suikastlarını anmak için bir araya geldi (AP)

Safa'nın son görünümü, Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah'ın suikastının yıldönümü olan 25 Eylül'de Raouche Kayası'nda, Başbakan Nevvaf Selam'a hakaretler yağdıran parti destekçilerinden bazılarıyla birlikte gerçekleşti.


Gazze anlaşması: Arabulucuların Hamas’ın silah sorununu çözmek için sınırlı seçenekleri

Gazze şehrindeki Hamas üyeleri (AFP)
Gazze şehrindeki Hamas üyeleri (AFP)
TT

Gazze anlaşması: Arabulucuların Hamas’ın silah sorununu çözmek için sınırlı seçenekleri

Gazze şehrindeki Hamas üyeleri (AFP)
Gazze şehrindeki Hamas üyeleri (AFP)

Gazze anlaşmasının ikinci aşamasının 10 gün önce başlamasının ardından İsrail’in taleplerinin başında ‘Hamas’ın silahsızlandırılması’ yer alıyor. Ancak bu talebin nasıl hayata geçirileceğine dair belirsizlik sürerken, Hamas’ın Filistin devleti kurulmadan silahlarını teslim etmeye sıcak bakmaması süreci çıkmaza sokuyor.

Şarku’l Avsat’a konuşan uzmanlar, bu düğümün arabulucuları son derece sınırlı seçeneklerle karşı karşıya bıraktığını belirtiyor. Buna göre, ya silahların tamamen tasfiyesi ya da dondurulması yönünde bir formül bulunması ve Hamas’ın buna ikna edilmesi ya da harekete baskı uygulanması gerekiyor. Uzmanlar, bu başlığın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu başta olmak üzere İsrail iç siyasetinde seçim amaçlı bir baskı aracı olarak giderek daha fazla kullanılacağına dikkat çekiyor.

İsrailli muhalif lider Benny Gantz dün X platformu üzerinden yaptığı paylaşımda, ‘Hamas’ın silahsızlandırılması’ çağrısında bulundu.

İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz ise çarşamba günü yaptığı açıklamada, “Hamas silah bırakmayı kabul etmezse İsrail bu yapıyı tasfiye edecek” dedi. Netanyahu da salı günü ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ile yaptığı görüşmenin ardından, ‘Gazze Şeridi’nin yeniden imarına yönelik herhangi bir adımdan önce Hamas’ın silahsızlandırılmasının vazgeçilmez bir şart olduğu’ konusunda ısrarcı olduğunu vurguladı.

Strateji uzmanı Tuğgeneral Semir Ragıb, arabulucuların seçeneklerinin sınırlı olduğunu ve önlerinde ya uzlaşı sağlamak ya da baskı uygulamak dışında bir yol kalmadığını ifade etti. Ragıb, silahsızlandırma talebinin İsrail, Washington, Avrupa Birliği (AB) ve bağışçı ülkeler tarafından defalarca dile getirildiğini ve artık savaşın durdurulması ile yeniden imarın önüne konulan temel engellerden biri haline geldiğini söyledi.

Ragıb’a göre Netanyahu ve benzer siyasi aktörler silahsızlandırma dosyasını seçimlerde kullanacak ve anlaşmayı her an sabote edebilecekler. Özellikle ikinci aşama çok sayıda mayın barındırıyor ve Netanyahu, özellikle çekilmeyle ilgili başlıklara yaklaşmak istemiyor.

 Gazze şehrinin Şeyh Rıdvan mahallesinde yıkılmış binaların enkazı arasında ilerleyen Filistinliler (AFP)Gazze şehrinin Şeyh Rıdvan mahallesinde yıkılmış binaların enkazı arasında ilerleyen Filistinliler (AFP)

Askeri strateji uzmanı Tümgeneral Semir Ferec, mevcut seçeneklerin giderek daraldığını belirterek, silahların tamamen tasfiye edilmesinden ziyade dondurulması yönündeki bir seçeneğin daha olası olduğunu ifade etti. Ferec, Hamas’ın elindeki silahların füze ya da insansız hava aracı (İHA) niteliğinde olmadığını ve bu nedenle teslim edilebileceğini söyledi. ABD ve İsrail’in silah maddesinin uygulanmasında ısrarcı olduğunu kaydeden Ferec, bunun İsrail’in geri çekilmesiyle eş zamanlı gerçekleşmesi ve yeni bir savaşın önüne geçecek garantilerin sunulması gerektiğini vurguladı.

Öte yandan Reuters’a konuşan Hamas kaynakları, çarşamba günü yaptıkları açıklamada, hareketin silahsızlanma konusunu diğer Filistinli gruplarla görüşmeyi kabul ettiğini, ancak Washington ya da bölgesel arabulucuların kendilerine silahsızlandırmaya dair ayrıntılı ve somut bir teklif sunmadığını belirtti.

İsrail’in Kanal 13 televizyonu, geçtiğimiz ocak ayının sonunda, ABD’nin Hamas’a silahlarını çok uluslu bir güce teslim etmesi için birkaç haftalık süre tanıyan bir belge hazırladığını bildirmişti. Habere göre, bu sürede uyum sağlanmaması halinde İsrail’e ‘dilediği gibi hareket etme’ konusunda yeşil ışık yakılacak.

Ferec, Hamas’ın manevra alanının son derece sınırlı olduğuna dikkat çekerek, özellikle Mısır, Katar ve Türkiye başta olmak üzere arabulucularla hızlı bir uzlaşıya varması gerektiğini, zira İsrail’in şu aşamada en büyük engeli bu dosya üzerinden yarattığını ifade etti.

Ragıb ise Hamas’ın önünde, Trump planı ve silahsızlanma maddesini uygulamaktan başka bir seçenek bulunmadığını savundu. Ragıb, bu sürecin uzatılmaması ya da dolaylı yollardan aşılmaya çalışılmaması gerektiğini, ‘çünkü kaybedilen her günün ateşkes anlaşması için bir tehdit anlamına geldiğini’ dile getirdi.

Ragıb, Gazze’de polis güçlerinin önümüzdeki günler ya da haftalar içinde konuşlandırılacağını, istikrar gücünün de devreye girebileceğini belirterek, bu aşamadan sonra manevra alanının daha da daralacağına dikkat çekti.


Kürdistan rüyası kritik bir dönüm noktasında: Dış güçlerin ihaneti mi, yoksa bir yanılsamanın sonu mu?

Almanya’nın Frankfurt kentinde Suriyeli Kürtlerle dayanışma için düzenlenen gösteriye katılan bir Kürt protestocu (DPA)
Almanya’nın Frankfurt kentinde Suriyeli Kürtlerle dayanışma için düzenlenen gösteriye katılan bir Kürt protestocu (DPA)
TT

Kürdistan rüyası kritik bir dönüm noktasında: Dış güçlerin ihaneti mi, yoksa bir yanılsamanın sonu mu?

Almanya’nın Frankfurt kentinde Suriyeli Kürtlerle dayanışma için düzenlenen gösteriye katılan bir Kürt protestocu (DPA)
Almanya’nın Frankfurt kentinde Suriyeli Kürtlerle dayanışma için düzenlenen gösteriye katılan bir Kürt protestocu (DPA)

“Kürtlerin dağlar dışında dostu yoktur” ifadesi boşuna söylenmiş bir söz değil. Bu söz, Kürtlerin Osmanlı döneminden modern ulus devletlere (Türkiye, İran, Irak ve Suriye) kadar yüzyıllar boyunca sığındıkları dağlık bölgelerin hikâyesini anlatıyor. Bu, Kürtlerin defalarca karşılaştıkları bir senaryo; jeopolitik çıkarları değiştiğinde dış güçler onları terk etmeden önce koruma veya özerklik vaatleri verir.

Rojava projesinin kuzeydoğu Suriye’de çöküşüyle birlikte, bölgesel destekli Türkiye etkisinin Kürdistan hayalini sona erdirip erdirmediği sorusu gündemde.

Suriye’deki bu dönüşümü, bölgedeki son olayları anlamak için tarihsel bir bağlamda okumak gerekiyor.

Geçtiğimiz yıl mart ayında, Kürdistan’ın dört bölgesini temsil eden yetkililer, Diyarbakır’da buluştu. Toplantıda, ‘kolektif hafızada tarihsel baskılar ve Kürt devleti hayalleri’ gündeme geldi. 2025 yılı, Kürt hareketi için umut verici bir dönem olarak görülüyordu: Güney Kürdistan (Kuzey Irak) özerk yönetiminde istikrarlıydı; Kuzey Kürdistan (Güneydoğu Türkiye) ise Abdullah Öcalan’ın PKK ile Ankara arasındaki çatışmayı sona erdirmeye yönelik girişimini, Türkiye Kürtlerinin tüm haklarının tanınması açısından bir dönüm noktası olarak bekliyordu. Bu etkiyle Batı Kürdistan (Kuzey Suriye) da Beşşar Esed rejiminin çökmesini fırsat bilip kendi projesini ilerletmeyi umut ediyordu. Öte yandan Doğu Kürdistan (Kuzeybatı İran) hâlâ yakın vadede bir perspektife sahip değildi.

Türkiye’nin güneydoğusundaki Kürtler, 27 Şubat 2025'te PKK lideri Abdullah Öcalan’ın PKK’nın feshedilmesi çağrısının ardından, Öcalan’ın serbest bırakılmasını talep eden bir gösteri düzenledi. (AP)Türkiye’nin güneydoğusundaki Kürtler, 27 Şubat 2025'te PKK lideri Abdullah Öcalan’ın PKK’nın feshedilmesi çağrısının ardından, Öcalan’ın serbest bırakılmasını talep eden bir gösteri düzenledi. (AP)

Bu tartışmalara katılanlar arasında oluşan büyük umutlar, Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi (KDSÖY) bölgesinin kaybedilmesiyle yerini hayal kırıklığına bıraktı. Suriye Kürtleri artık bir yandan Türkiye tehdidi, diğer yandan Ankara’nın müttefiki durumundaki Şam yönetimi arasında sıkışma riskiyle karşı karşıya.

İran’da devam eden gösteriler ise hem fırsatlar hem de zorluklar sunuyor. İran Kürt güçleri, örneğin İran Kürdistan Demokrat Partisi (KDPİ), onlarca yıldır bu anı bekliyor; geçmişte İran Şahı ve İslam Devrimi rejimiyle çatışmalar yaşamışlardı. İran ve Türkiye’den Kürt milisler, İran-Irak sınırındaki Zagros Dağları’nın bir parçası olan Kandil Dağı’na sığınıyor. Burası hem Türk hava kuvvetleri hem de İran topçusu tarafından düzenli olarak bombardımana uğrayan engebeli bir bölge. Son dönemde İran insansız hava araçları (İHA) da Kandil Dağı üzerinde devriye yapmaya başladı.

Türkiye-İran kesişimi ve Kürt-Kürt rekabeti

Türkiye, sadece İsrail ve nükleer dosya üzerinden değil, kendi ulusal güvenliği açısından en büyük tehdit olarak gördüğü Kürtler konusunda da Tahran ile çıkarlarının kesiştiği bir alan bulmaya çalışıyor. Şarku'l Avsat'ın Reuters'ten aktardığına göre Türk istihbaratı, İran Devrim Muhafızları Ordusu’nu (DMO), Kürt milislerin Kandil Dağı’ndan İran içine geçerek gösterilerden faydalanmayı denediği konusunda uyardı. Bu koşullar altında, sınırlı savaş kapasitesi ve dış güçlerden güvenilir bir destek olmaması nedeniyle Kürt milisler iki öncelikle hareket ediyor: Kuzey Suriye’de tamamen sona ermeyen bir tehdit ve Kuzeybatı İran’da henüz netleşmemiş bir fırsat.

Bu yeni dinamik, tarih boyunca tehlike karşısında bir araya gelmeye alışkın olan Kürt hareketinde kaygı yaratıyor. Suriye hükümeti ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında bir çatışma olasılığının zirveye ulaştığı dönemde, Türkiye’de bir Kürt lider “Zor zamanlardan geçiyoruz” derken, Irak’taki bir Kürt lider, “Ulusal Kürt birliğinin ortaya çıkması bizim kurtuluşumuz olacak” ifadesini kullandı.

Kürt lider Mesud Barzani, geçtiğimiz cumartesi günü Erbil vilayetinin Pirmam (Masif Selahaddin) şehrinde ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile yaptığı görüşmede (Kürdistan Demokrat Partisi – KDP)Kürt lider Mesud Barzani, geçtiğimiz cumartesi günü Erbil vilayetinin Pirmam (Masif Selahaddin) şehrinde ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile yaptığı görüşmede (Kürdistan Demokrat Partisi – KDP)

Bugünkü gelişmeleri anlamak için Kürt hareketinin modern tarihine dair bir okuma yapmak gerekiyor. Burada gölgesini en çok hissettiren dinamik, Abdullah Öcalan ile Mesud Barzani arasındaki tarihsel rekabet. Bu rekabetin doğası, Recep Tayyip Erdoğan’ın 2003’te Kürt sahnesinin önüne geçmesiyle değişti. Öcalan’ın barış girişimi ve mart ayında Diyarbakır’da Barzani temsilcisinin Öcalan’ın serbest bırakılması çağrısında bulunması gibi dolaylı uzlaşma adımlarına rağmen, bu iki tarihî liderlik arasındaki ilişki hâlâ doğrudan ve istikrarlı bir çizgiye oturmuş değil. SDG lideri Mazlum Abdi, örgütlenme ve saha yönetiminde yetkinliğini kanıtladı, ancak henüz Kürtlerin tarihî liderlik düzeyine ulaşacak bir meşruiyete sahip değil. Bu nedenle, Rojava’nın kaderinin kritik dönemeçlerinde, özellikle Beşşar Esed rejiminin düşüşü sonrası hem Barzani hem de Öcalan, Abdi’yi kendi taraflarına çekmeye veya karar sürecini etkilemeye çalıştı.

ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) lideri Mazlum Abdi ile görüştü. (Mazlum Abdi’nin X hesabı)ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) lideri Mazlum Abdi ile görüştü. (Mazlum Abdi’nin X hesabı)

Abdullah Öcalan, PKK ile Türkiye hükümeti arasındaki barış sürecini, Suriye hükümeti ile SDG arasında bir uzlaşmayı kolaylaştırma önerisi üzerinden yürütmeye çalıştı. Bu süreçte Mesud Barzani devreye girdi; Ocak 2025’te Mazlum Abdi’yi Erbil’e davet ederek, Şam ile iletişim kanalları açmasını ve Türkiye sınırlarını güvence altına almasını tavsiye etti. Bu yaklaşım, 10 Mart’ta Ahmed eş-Şera ile Abdi arasında sağlanan anlaşmada sonuç buldu. Barzani son dönemde PKK milislerinin Suriye’den çekilmesini, çözüm sürecini kolaylaştıracak bir adım olarak önerdi; Öcalan ise Abdi’yi Suriye’nin resmi güçleriyle bütünleşmeye ikna edebileceğini savunuyor. Erdoğan hükümeti, PKK’nın Şera-Abdi anlaşmasını engellediğini vurgulayarak bu farklılığı siyasi avantaj olarak kullandı. Bu durum, Suriye Kürtleri arasında Öcalan’ın kaderiyle kendi meselelerinin bağlanmasına yönelik hoşnutsuzluğu artırdı; aynı zamanda Barzani, Amerikalıların SDG ile yürüttüğü müzakerelerde merkezi bir rol üstlendi. Tüm bu tehdit ve gerilimlere rağmen, Şera hükümeti ile SDG arasında açık bir savaş olasılığı sınırlı kaldı. Bunun başlıca nedenleri, Öcalan’ın barış girişimiyle Türkiye istihbaratı ile SDG arasında doğrudan ve daha önce benzeri görülmemiş iletişim kanalları açılması ve hem Türk hükümeti hem de PKK’nın, böyle bir savaşın Türkiye içindeki sonuçlarını iyi hesaplaması oldu.

Diyarbakır’da Kürtler, Suriye güçlerinin ülkenin kuzeydoğusundaki Kürt bölgelerine girmesini protesto etti. (AFP)Diyarbakır’da Kürtler, Suriye güçlerinin ülkenin kuzeydoğusundaki Kürt bölgelerine girmesini protesto etti. (AFP)

Öcalan ile Türk hükümeti arasındaki müzakerelerde kilit rol oynayan Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi’nin (DEM Parti) Dış İlişkiler Komisyonu Eş Sözcüsü Ebru Günay, geçen yılın sonunda Halep’teki Kürt mahallelerine yönelik saldırıları ‘uluslararası bir komplo’ olarak nitelendirdi. Günay, saldırıların Şera hükümeti ile İsrail arasında Paris’te imzalanan anlaşmanın hemen ardından gerçekleştiğini vurguladı. Günay, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın ‘Şam İçişleri Bakanı gibi davrandığını’ ve Şera hükümetine büyük miktarda Türk zırhlı araç ve piyade tüfeği sevk edildiğini belirtti. Kuzeydoğu Suriye’de yaşananların Türkiye’deki barış sürecine etkisini de değerlendiren Günay, bunun ‘derin bir güvensizlik ortamı yarattığını ve bu sürecin Kürtlerin Türkiye içindeki siyasi konumunu da ellerinden alarak sonuçlanacağı algısını güçlendirdiğini’ ifade etti. Buna karşın Günay, Öcalan’ın barış girişiminin hâlâ aktif olduğunu ve Türk hükümetinin bu çerçevede çabalarını sürdürdüğünü vurguladı. Ancak ‘meclisteki işleyişin aksak veya yavaş olduğunu’ belirterek, PKK’nın tasfiyesi ve kalıcı barış koşullarının ancak ‘kararlı yasal düzenlemelerle’ mümkün olabileceğini söyledi.

2 Şubat 2026’da hükümet güçlerinin girdiği Suriye’nin Haseke kentinde bir Kürt milis (AFP)2 Şubat 2026’da hükümet güçlerinin girdiği Suriye’nin Haseke kentinde bir Kürt milis (AFP)

Sözler ve terk edilişlerle dolu bir tarih

Gerçekten de Kürtlerin özgürlük hayalleri zaman zaman şekilleniyor, ancak uzun sürmüyor. Özellikle üç yıl arayla yaşanan iki önemli tarih bu durumu gösteriyor: 1920’deki Sevr Antlaşması, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü sonrasında bağımsız bir Kürdistan vaadi verirken; 1923’teki Lozan Antlaşması, Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkını görmezden gelerek modern Türkiye’nin sınırlarını pekiştirdi. 1946 yılında Kuzeybatı İran’da kurulan Kürt Mahabad Cumhuriyeti ise yalnızca 11 ay ayakta kalabildi. Moskova ile Tahran arasında sağlanan bir uzlaşma, Sovyet ordusunun Kuzeybatı İran’dan çekilmesine yol açtı.

Bunu takiben Kürtler için sürekli bir mücadele ve defalarca terk edilme döngüsü başladı. Soğuk Savaş’ın zirvesinde, 1975’teki Cezayir Anlaşması, ABD, İsrail ve İran’ın Irak Kürt ayaklanmasını desteklemeyi aniden bırakmasıyla sonuçlandı; karşılığında Bağdat, Şattü’l Arap’ın ortasını sınır olarak kabul etti. Bu adım, İran Şahı’nın Irak Kürtlerine desteğini çekmesine ve onları Saddam Hüseyin rejiminin insafına bırakmasına yol açtı.

 Kamışlı’da Abdullah Öcalan’ın resmini tutan SDG destekçilerinin çizildiği bir duvar resminin önünden geçen bir adam (AFP)Kamışlı’da Abdullah Öcalan’ın resmini tutan SDG destekçilerinin çizildiği bir duvar resminin önünden geçen bir adam (AFP)

Üniversite öğrencisiyken Marksist eğilimler taşıyan Öcalan, 1978’de PKK’yı kurdu. 1980’deki darbenin ardından Suriye’ye sığındı. Bu sırada Mesud Barzani, 1979’da Kürdistan Demokrat Partisi’nin (KDP) liderliğini devralmıştı. 1991 baharında Washington, Kürtleri Saddam Hüseyin rejimini devirmeye teşvik etti, ancak Irak sınırında konuşlanan ABD güçleri Kürtlerin kitlesel katliamlarını durdurmak için müdahale etmedi. Bu durum, Kürtler arasında Washington’a duyulan güvensizliğin başlangıcı oldu. 2017’de yapılan Kürdistan Bölgesi referandumu, Bağdat yönetiminin İran desteğiyle başlattığı askeri operasyonla etkisiz hale getirildi ve Mesud Barzani yönetimden uzaklaştırıldı. Öcalan ise Soğuk Savaş sonrası stratejik değerini kaybetti ve Hafız Esed rejiminin ekonomik zayıflığı, onu daha savunmasız bıraktı. 1998’de Ankara ile Şam arasında imzalanan Adana Anlaşması’nın ardından Suriye hükümeti PKK ile ilişkilerini kesti ve Türkiye’nin askeri tehditleri üzerine Öcalan’ı Suriye’den sınır dışı etti. Büyük başkentler Öcalan’a sığınma kapılarını kapatırken, Washington Irak ve Balkanlarla meşguldü; ABD’nin sessizliği Öcalan’ın 1999’da Kenya’da tutuklanmasına yol açan dolaylı bir onay anlamına geldi.

2 Şubat 2026’da Suriye güçleri şehre girerken Haseke’nin dış mahallelerinde nöbet tutan iki SDG mensubu (AP)2 Şubat 2026’da Suriye güçleri şehre girerken Haseke’nin dış mahallelerinde nöbet tutan iki SDG mensubu (AP)

Rojava rüyasının sonu

KDSÖY 10 yılı aşkın süre varlığını sürdürdü; geçici bir anayasa ve federasyon modeli benimsedi. Bu süre, Mahabad Cumhuriyeti’nin yalnızca 11 ay sürebilmesiyle kıyaslandığında oldukça uzun. SDG, Kürt mücadelesinin deneyimlerinden dersler çıkardı: kurumlar inşa etti, DEAŞ’a karşı savaştı ve uluslararası meşruiyet kazanmaya çalıştı. Ancak, karşılaştığı engel hâlâ aynıydı. Bu bir başarısızlık değil; Ortadoğu’nun yapısal gerçeği bu: hükümet dışı silahlı projeler, yalnızca büyük güçlerin temel çıkarlarıyla sürekli uyum sağladığında sürdürülebilir. SDG bu aşamaya ulaşamadı; çünkü özerklik, egemenlik olmadan yalnızca geçici bir durum.

Bu dönüşüm, romantik askeri yaklaşımlardan uzak, siyasi direnişe odaklanan bir gerçekçilik aşamasını temsil ediyor. SDG projesinin stratejik belirsizliği sona erdi: fiilen sağlanan özerklik ve dış koruma artık geçerli değil. Halkın kendi kaderini tayin hakkı, geri dönülmez haklar güvence altına alınmadan hayal olmaktan öteye gidemez. Bu durum, güç dengesini Şera hükümeti lehine ciddi şekilde değiştirdi. Anlaşma, yarı-federal yapıyı sona erdiriyor, kültürel varlığı ve yerel nüfuz hedeflerini düşürüyor. Cumhurbaşkanı Şera’nın çıkardığı kararname ile Kürtlerin bazı haklara kavuşması tarihî bir adım olsa da bu adım, Araplar ve Kürtler arasında Suriye’de yeni bir tarih sayfası açmak yerine daha çok Amerikalıları memnun etmeye yönelik görünüyor.

Son gelişmeler, Rojava projesi açısından en büyük darbe değil. Projenin ilk kaybı, 2018’de Türkiye’nin Afrin’deki Kürt çoğunluklu sınır bölgesine yönelik askeri operasyonuyla yaşandı. İkinci kırılma noktası ise 2019’da Türkiye’nin Tel Abyad ve Resulayn gibi sınır şehirlerini ele geçirdiği operasyon oldu. Bu hamle, KDSÖY’nin önceden birbirine bağlı sınır bölgelerini parçaladı.

PKK lideri Abdullah Öcalan’ın çağrısına yanıt olarak 11 Temmuz 2025’te Kandil Dağı’nda düzenlenen silah bırakma töreninden (AFP)PKK lideri Abdullah Öcalan’ın çağrısına yanıt olarak 11 Temmuz 2025’te Kandil Dağı’nda düzenlenen silah bırakma töreninden (AFP)

Son bölüm

Son dönüşüm en öngörülebilir olan oldu. SDG’nin Deyrizor ve Rakka’daki demografik ağırlığı ve coğrafi kontrolü abartılmıştı; kabilelerin sadakatlerini değiştirmesiyle bu rol sona erdi. Bu nedenle, ABD’nin çekilmesi dramatik bir etki yaratmadı; durum, Haseke’deki son cephede daha kritik olabilirdi. 2018’in mayıs ayında Trump’ın Suriye’den ani çekilme kararı sonrası, SDG Moskova’ya yöneldi. Washington’daki bürokratlar çekilme kararından geri adım atsa da Pentagon SDG’ye Moskova ile yakınlaşmalarının ABD desteğinin bırakılması anlamına geleceğini bildirdi. O dönemde, Washington’ın SDG’den tamamen vazgeçme fikri olgunlaşmamıştı; ancak Esed rejiminin çöküşü süreci hızlandırdı.

Irak’ın işgali ve DEAŞ’ın yükselişi, Irak Kürtlerinin özerklik kazanma fırsatlarını artırdı. Ancak 2017’deki Kürdistan referandumu karşısında ABD’nin sessizliği, başarılı olma ihtimalini sona erdirirken, Irak’taki Amerikan rolünü ve Saddam rejiminin düşüşünden sonra Kürtlerin elde ettiği kazanımları zedelemedi. Suriye deneyimi ise farklıydı: ABD, Suriye’de aktif bir rol üstlenmek istemedi. Amerikalılar, Kürtleri DEAŞ ile mücadele ve Moskova’nın Suriye’de kontrolü ele geçirmesini engellemek için kullandı; DEAŞ tehdidi sona erip Rusya çekilince, Washington açısından Kürtlerin rolü de tamamlandı.

Amerikalılar, şiddetin patlak vermemesi ve Haseke’ye yaklaşılmaması koşuluyla yeşil ışık yaktı; Moskova ise Kamışlı’daki üssünü tamamen boşalttı. Mazlum Abdi mesajı anladı.

Suriye’deki bir Kürt yetkili Şarku’l Avsat’a verdiği demeçte, Amerikalıların tutumundaki değişimin, Şeyh Maksud mahallesi savaşında Beyaz Saray’ın kararını netleştirmesiyle başladığını belirtti. Yabancı devlet koruması, özellikle Amerikan hava desteği çekildiğinde, Kürtler savunmasız hale geliyor. Tarihsel olarak Kürt hareketleri, rejimlerin çöküşünde devrimci anlar ve devletlerin otoritesini yeniden tesisinde hayatta kalma anları arasında gidip geliyor. Suriye’deki bu anlaşma, Kürtlerin varoluş mücadelesinden, hayatta kalma safhasına geçişini işaret ediyor; hedefler yok olmuyor, sadece istikrar dönemine giriyor.