Esed rejiminin ‘üretim hatlarının’ yıkıntıları üzerinde yeni captagon atölyeleri mi kuruluyor?

İlaç kılıfı altında bağımlılık yapıcı ölümcül karışımlar doğaçlanıyor

TT

Esed rejiminin ‘üretim hatlarının’ yıkıntıları üzerinde yeni captagon atölyeleri mi kuruluyor?

Esed rejiminin ‘üretim hatlarının’ yıkıntıları üzerinde yeni captagon atölyeleri mi kuruluyor?

Suriye sadece taşları yerinden oynatan bir savaşa sahne olmakla kalmadı; bedenlerden önce ruhları yiyip bitiren sessiz bir savaşın tiyatrosu haline geldi. Yanan şehirlerin enkazı arasında bütün bir nesil, aslında yurtdışına yönelik olan ancak iç pazarı da dolduran ucuz hapların merhametiyle büyüdü.

Hikâye, eski Suriye rejiminin Captagon tabletlerini (amfetamin ve teofilinden oluşan sentetik bir uyuşturucu), kendisini ve savaş makinesini finanse etmek için bir ‘kan parası’ haline getirmesiyle başladı. Daha sonra bu haplar, sokakları ve caddeleri süpüren, hayatları çalan ve rüyaları kabusa çeviren bir sele dönüştü.

2020 yılı dönüm noktası oldu. Bir Captagon hapının fiyatı bir buçuk dolardan sadece beş sente düşerek bir fincan çaydan daha ucuza geldi. Sezar Yasası'nın yürürlüğe girmesi, Suriye rejimine büyük yaptırımlar uygulanması, 2019 sonunda Lübnan'da yaşanan ekonomik kriz, dolar ticaretinin yapılamaması ve Lübnan'dan mevduatların çekilmesi, kara sınırlarının kontrolünde ve kaçakçılığın kısmen sınırlandırılmasında nispeten başarılı olunması gibi pek çok faktör buna katkıda bulundu.

cdfrgthy
Yeni Suriye yönetimi yetkilileri, Şam'daki 4. Tümen karargahında yüzlerce ton Captagon hapı ve esrar yaktı. (EPA)

Esed'in devrilmesinden sonra Suriye'nin çeşitli bölgelerini gezen ve Amman ve Erbil'de eczacılar ve doktorlarla görüşmeler yapan bu araştırma, bağımlılık mağdurlarının ve ailelerinin tanıklıklarına da dayanarak Captagon'un üretim hatlarını yeniden resmetmeye çalışıyor.

Karanlıkta örülen bağımlılık hikayeleri

Şam'ın harap sokaklarında, elektrik tellerinin hayalet gibi sallanıp gelip geçenleri takip ettiği yerlerde, zehirli maddeler masum gibi görünen isimlendirmelerle yayılıyor. Zehir tacirlerine göre bunlar enerji hapları, mutluluk hapları ve diğer bazı isimlerle adlandırılıyor. Buradaki gençler rastgele kurbanlar değil, sistematik bir denklemdeki sayılar gibiler. Uluslararası Çalışma Örgütü'nün (ILO) 2023 yılı rakamlarına göre Suriye'de üretken yaştaki (15 yaş üstü) insanların yüzde 39,2'si işsiz. Ancak rakamlar, 19 yaşındaki Ahmed'in günlerini Şam'ın sokaklarından birinde eski bir kaldırımda oturduğu sırada yırtık ayakkabılarına bakarak vakit geçirirken, yanına gelen bir zehir tüccarının fısıldadığı “Bu hap seni adam edecek... Hiç yorulmadan bir at gibi çalışacaksın!” dediğinden bahsetmiyor. Ahmed, kendisiyle konuşan adamın mavi haplarının kölesi olacağını ve yıkılan atölyedeki uzun çalışma saatlerinin ancak daha fazla hapla sona erdirilebilecek bir kâbusa dönüşeceğini bilmiyordu.

Hikâye, savaş ve yoksulluk dalgalarıyla parçalanmış bir ülkede kolektif bir lanet gibi kendini tekrarlıyor. Bu karanlığın içinde Captagon'un parıltısı bir meteor gibi parlıyor. Kaynakların anlattıkları, domino taşları gibi erkek çocukları birer birer deviren bu hap hakkında kesişiyor. Göç hayalleri bile trajedinin bir parçası haline geldi. Bir adam deniz yolculuğunu finanse etmek için toprak satıyor, ancak sonunda kendini bir hapishane hücresinde buluyor. Bağımlı, yersiz yurtsuz, parasız ve geleceksiz.

Esed rejiminin yıkılmasından bu yana farklı bir yöne evrilen bağımlılık olgusunu belgelemek için Suriye'nin dört bir yanından, doğrudan bu zehirli hapları kullananlardan veya ailelerinden 10'dan fazla tanık topladık. Dün ilaç endüstrisi ve dış ihracata dayalı organize bir ticaret olan, üretimin devamlılığını sağlamak için ülke içinde tüketici sayısını arttırmayı amaçlayan bu durum, şimdi aşırı dozdan çok fazla can alan rastgele bir eyleme dönüştü.

DEFRGT
Yeni Suriye yönetiminin güvenlik güçlerinin bir üyesi elinde Captagon hapları tutuyor. (AFP)

17 yaşındaki Halepli Yasir, ailesi tarafından evden kovulmuş. Yasir, kendisine ulaşmamızı sağlayan teyzesinin kocasıyla birlikte bir bodrum katına sığınmış. Yasir şöyle diyor: “Arkadaşlarım hapları içtikten sonra gülüşüyorlar ve video oyunu kahramanı gibi hissettirdiğini söylüyorlardı. Ben de onlar gibi cesur olduğumu kanıtlamak için denedim. Şimdi sokaklarda bir hayalet gibi dolaşıyorum. Annemin beni rahatsız eden sesini duyuyorum. Soğuk gecelerde evimize gizlice giriyorum, kapalı kapıya dokunuyorum ve üzerime bir mermi düştüğünü hayal ediyorum... Belki de ölüm bana hak etmediğim bir bağışlanma bahşeder.”

Deyrizor'dan 22 yaşındaki Ali, Haseke'nin Guvayran mahallesinde çalışıyor ve yaşıyor. Zor bir iş gününün ardından Ali ile buluştuk. Ali şöyle anlattı: “Bir gün 10 saat boyunca sırtımda un çuvalları taşıdım. İşverenim beni izliyordu, sonra bana bir hap attı ve ‘Bunu al, sırtını güçlendirir’ dedi. Şimdi sırtımda birçok yük var. En acısı da çocuklarımın gözlerinde gördüklerim. Eve döndüğümde, yanıma gelmesinler diye uyuyor numarası yapıyorum. Babam ölü gibi uyuyor! diye fısıldadıklarını duyuyorum.”

Bir zamanlar sabah kahvesinin kokusuyla dolup taşan evlerde, şimdi duvarların duyulmasını itinayla engellediği hikayeler anlatılıyor. 45 yaşındaki Muhammed Ebu Yusuf, en büyük oğlunun resmine bakarken çatlamış ellerini ovuşturuyor. Ebu Yusuf şöyle anlatıyor: “Eskiden sokaklarda sağlığımı ve rahatımı feda edip onun eğitim masraflarını karşılamak için çok çalışırdım. Ama Captagon bunu benden çaldı. Onu bir köşede yaprak gibi titrerken gördüğümde, ‘Neden bombalamada ölmedin?’ diye bağırdım. Onu kaçakçılarla Avrupa'ya götürmeye çalıştım ama yolun yarısında kamyondan kaçtı. Şimdi onu eve kilitledim, ona haplar alıyorum ve her gece Allah'ın onun canını alması için dua ediyorum.”

Rehabilitasyon merkezlerinin eksikliği: Yavaş bir ölüm

Doktor Revan el-Hüseyin (takma adı) Sağlık Müdürlüğü'nün bir şubesinde çalışıyor ve bağımlılık sorunlarıyla ilgilenen bir sivil toplum kuruluşuyla danışmanlık sözleşmesi var. Doktor her gün yığınla dosyayı gözden geçirerek kalan hayatları kurtarmaya çalışıyor. Doktor şöyle anlatıyor: “Bir hafta önce zayıf, genç bir adam kucağında bebeğiyle yanıma geldi ve dedi ki; Onu hap için satmadan önce al. Onu barındıracak bir yatağım bile yok.”

CVFGBH
Şam'ın doğusundaki Duma kentinde bir fabrikanın içinde sahte meyvelerin içine gizlenmiş Captagon hapları (EPA)

El-Hüseyin buruşuk kağıtları toplarken iç geçiriyor ve şöyle diyor: “Uluslararası kuruluşlar ihtiyaçlarımızı dikkate almadan bize kutu kutu ilaç gönderirken, toksinler kanlarının bir parçası haline geldiği için gençlerimiz ölüyor. Görünmez yaralar için sargı bezlerini ne yapalım?”

Asıl insanlık trajedisi, ruh sağlığı ve bağımlılık tedavisi hizmetlerinin yokluğunda yatıyor. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) ve Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ile Suriye'de çalışan personel, Şubat 2025 itibariyle Suriye genelinde uzmanlaşmış bağımlılık tedavi merkezlerinin sayısının 10'u geçmediğini, buna karşın ihtiyacın 150'den fazla olduğunu belirtiyor. Sağlık tesislerinin yüzde 70'inden fazlasının kısmen ya da tamamen yıkılmış olması nedeniyle, ücretsiz acil sağlık hizmetlerine erişim neredeyse imkânsız görünüyor.

El-Hüseyin, “Mevcut programlar bile psikiyatrik ilaç sıkıntısı çekiyor ve gönüllülerin çabalarına dayanıyor” diyor. Belki de asıl sorun, bağımlılara ve ailelerine yönelik toplumsal damgalama ve damgalanma korkusudur. Örneğin Şarku’l Avsat'ın yerel bir kuruluştan öğrendiğine göre, Dera'da halk bölgenin itibarını zedeleyeceği korkusuyla bir rehabilitasyon merkezi kurmayı reddetmiş.

Esed rejiminin devrilmesinden sonra Captagon

Düzensiz atölye çalışmaları ve rastgele dozlar yüzünden yok olan bir nesil

Esed rejiminin yıkılması acıların sonu olmaktan ziyade daha karmaşık bir kaosun kıvılcımı oldu. Tıpkı savaş sırasında kurumların çöküşünün gençleri ucuz bir bağımlılık için yakıta dönüştürmesi gibi, rejimin güvenlik mirası onları daha da ölümcül bir Captagon üretimi için açık bir arenaya dönüştürdü. Açık fabrikaları basan ve yok eden yeni hükümet, üretim ağlarının yeni bir gerçekliğe uyanan eski kaçakçı ve bağımlıların uzmanlığıyla yönetilen rastgele atölyelere bölüneceğini fark edemedi. Bu rastgele atölyelerde zehirler çıplak elle ve doğaçlama miktarlarda karıştırılıyor.

SDFRGT
Havik köyünde Captagon hapları yapmak için kullanılan malzemeler (Şarku’l Avsat)

Esed rejiminin devrilmesinin hemen ardından yeni yönetim, eski rejimin mali kaynaklarının temelini oluşturan Captagon fabrikalarını ortadan kaldırmak için askeri ve güvenlik amaçlı bir operasyon başlattı. Operasyon, Humus ve Şam kırsalındaki onlarca büyük tesisi yok etmeyi başardı. Ancak bu başarı beklenmedik bir felaketi de beraberinde getirdi. Organize üretimin çöküşüyle birlikte, bilgili eczacıların ve tüketicilerin ifadelerine göre, tek bir hapın fiyatı 5 sentten bir buçuk dolara fırladı. Bu durum bağımlıları ne pahasına olursa olsun bir doz almak isteyen çaresiz yaratıklara dönüştürdü.

Buradaki durum matruşkaya benziyor. Her felaketin içinde daha küçük felaketler gizleniyor. Esed'in devrilmesi ölüm makinesini durdurmadı. Aksine onu binlerce parçaya ayırdı. Geçmişte ucuz uyuşturucu vaatleriyle kandırılan bağımlılar kendilerini yeni bir sarmalın içinde buldular. Denetimsiz atölyelerde üretilen sahte haplar, onları yoksunluk acısını dindirmeye yetecek doza ulaşmak için hırsızlık yapmaya ya da kaçakçılık çetelerine katılmaya itti. Esed'in yokluğunun çocuklarını geri getireceğini düşünen aileler bile gayrı resmi atölyelerin onları bağımlılık ve ölüm istatistiklerinde yeni rakamlara dönüştürdüğünü anladı.

İlaç kılıfı altında sistematik bir endüstri

Eski rejim döneminde Captagon üretimi rastgele bir eylem değil, sistematik bir devlet projesiydi. Esed, Suriye'nin savaştan önce bölgedeki en gelişmişlerden biri olarak kabul edilen eczacılık altyapısını narkotik maddeler üretmek için kullandı. Halep ve Şam'daki lisanslı ve son derece teknik laboratuvarlarda kimyagerler ve ilaç uzmanları, hızlı ölüme neden olmadan bağımlılık sağlayan nispeten güvenli formülasyonlar geliştirmek için çalıştı. Suriye'nin farklı şehirlerindeki farklı ilaç laboratuvarlarında çalışan üç eczacı ile yapılan üç görüşme, rejimin formülasyonlarını geliştirmek için resmi laboratuvarları kullandığını doğruladı. Bir noktada, Captagon uzmanlarının yeni formülasyonlar geliştirmesine izin vermek için çeşitli bahanelerle laboratuvarlar kapatıldı veya ekipmanlarına el konuldu. Şam'ın güneyindeki Kisve bölgesindeki fabrikada çalışan bir kimya mühendisi Şarku’l Avsat'a formül geliştirmek için çalışanlar arasında İranlı ve Hintli uzmanların da bulunduğunu söyledi. “Sıkı protokoller izlendi... Rejim bağımlılık yapıcı haplar istiyordu. Bu da Suriye Captagonu’nu piyasada en çok aranan ilaç haline getirdi” diyen kaynak, ilacın seyreltilmiş bir versiyonunun da parti ilacı olarak satıldığını, yani geçici bir etkiye sahip olduğunu belirtti.

Yozlaşmış memurlar ve ölüm tacirlerinden oluşan bir ittifak

Devletin çöküşüyle birlikte Captagon endüstrisi rejimin elinden kaosun kucağına kaydı. Bilgi sahibi bir kaynağa göre, kaçakçılık rotalarından birini denetleyen bir subay, sınır bölgelerindeki önceki bağlantılarını kullanarak iki üretim atölyesi kurdu ve elbette silahlı bir milisin koruması altında yoksulluk ve kaostan yararlandı. Tabi ki bunu yalnız başına gerçekleştirmedi.

XCSDFVGT
Mahir Esed'in yakın arkadaşı Muhanned Numan, Şam'da ve Suriye kıyılarında Captagon üretimini denetledi. (Sosyal medya)

Şu anda Irak'ın Erbil kentinde ikamet eden, Suriye'nin kuzeydoğusundaki eski bir dağıtımcı Şarku’l Avsat'a şunları söyledi: “Tüccarlardan biri sahte ilaç ithalat şirketi aracılığıyla rejimin operasyonlarını finanse ediyordu. Lazkiye'den Haseke'ye uzanan bir ağ kurdu. Böylece rastgele atölyeler, Haseke ve Rakka'da Suriye Demokratik Güçleri (SDG) tarafından kontrol edilen bölgeler gibi daha önce temiz olarak kabul edilen alanlara yayıldı. Bu atölyeler yasal güvence ya da yeterli uzmanlık olmadan faaliyet gösteriyor. Son kullanma tarihi geçmiş ilaç kalıntılarından elde edilen beyaz tozlar öğütülerek pestisit tozu haline getiriliyor ve ucuz kimyasal çözücülerle karıştırılıyor.”

Üretim ve pazarlamadaki kaos nedeniyle bu haplar saatli bombalara dönüşmüş durumda. Örneğin Deyrizor Hastanesi'nde Dr. Noha (takma isim) 15 – 31 Ocak tarihleri arasında aşırı doz ya da zehirli yabancı maddeler nedeniyle 10 olağandışı zehirlenme vakası kaydetti. Şarku’l Avsat'a konuşan Noha, “Hastaların çoğu bilinen zehirlenme belirtilerine ek olarak sinirsel kasılmalar veya bir uzuvda geçici felçten mustarip olarak geldi. Arsenik ya da formalin içeren maddeler aldıkları tespit edildi” ifadelerini kullandı.

Komşu ülkeler düğümü

Bir zamanlar Suriye sorunu olarak görülen bu durum çok kısa bir süre içinde tüm Ortadoğu'nun güvenlik ve istikrarını tehdit eden bir salgına dönüştü. Esed'in iktidar hırsı ve İran destekli milislerle ittifakından beslenen Captagon ticareti, Lübnan'daki çeteleri finanse eden, Ürdün'de suçu körükleyen ve Irak üzerinden Körfez'e kaçakçılık yapan bölgesel gölge ekonominin bir parçası haline geldi. Bu durum, her dakika yeni bir bağımlının doğuşu ve yeni bir üretim hattı anlamına geliyor.

DCFVGTHY
Suriyeli bir güvenlik görevlisi, kısa süre önce Suriye güvenlik güçleri tarafından ele geçirilen Captagon hap üretim tesisinin önünde duruyor.

Komşu ülkeler, Esed rejiminin devrilmesinden sonra bile Suriye Captagonu'nun yayılmasının etkilerinden mustarip olmaya devam ediyor. Ancak krize verdikleri tepkiler önceliklere ve kaynaklara bağlı olarak değişiyor. Ürdün'de yetkililer 2015'ten bu yana sınır denetimlerini sıkılaştırdı. Öyle ki dikenli tel, drone gözetimi ve yüksek hassasiyetli elektronik gözetleme sistemlerinden oluşan güvenlik duvarı Ürdün sınırlarında boy gösteriyor.

Ancak en ciddi sorun, çok sayıda eski subay ve nüfuzlu kişinin Captagon ticareti ve üretimine dahil olması. Bu kişiler siyasi ve güvenlik korumasından yararlanarak bu işi gerçekleştiriyor. Aynı şekilde Lübnan ve Irak'ta da bu durum yaşanmaya devam ediyor. Bu nedenle, geçmiş deneyimler ve bilinen kaçakçılık kanalları temelinde, organize ve sofistike Captagon endüstrisinin her iki ülkede de yeniden canlanmasından korkuluyor.



Yeni bir Libya otoritesinin kurulmasına yönelik öneri, geçiş döneminin uzayacağına dair endişeleri artırıyor

Libya Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid Dibeybe ile ABD Başkanı Donald Trump’ın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Başdanışmanı Massad Boulos’un geçtiğimiz ocak ayında Trablus’ta yaptıkları görüşmeden (UBH)
Libya Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid Dibeybe ile ABD Başkanı Donald Trump’ın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Başdanışmanı Massad Boulos’un geçtiğimiz ocak ayında Trablus’ta yaptıkları görüşmeden (UBH)
TT

Yeni bir Libya otoritesinin kurulmasına yönelik öneri, geçiş döneminin uzayacağına dair endişeleri artırıyor

Libya Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid Dibeybe ile ABD Başkanı Donald Trump’ın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Başdanışmanı Massad Boulos’un geçtiğimiz ocak ayında Trablus’ta yaptıkları görüşmeden (UBH)
Libya Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid Dibeybe ile ABD Başkanı Donald Trump’ın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Başdanışmanı Massad Boulos’un geçtiğimiz ocak ayında Trablus’ta yaptıkları görüşmeden (UBH)

Libyalıların, 2011 yılından bu yana devam eden geçiş sürecinin sona erdirilmesi yönündeki çağrıları gerek resmî ve siyasi düzeyde gerekse halk nezdinde sürüyor. Uzun süredir devam eden siyasi tıkanıklık ve bölünmüşlüğün son bulmasına yönelik güçlü beklenti dikkat çekiyor.

Ancak Birleşmiş Milletler’in (BM) himayesinde yürütülen ‘yapılandırılmış diyalog’ sürecine atfedilen bir sızıntı, geçiş döneminin yeniden uzatılabileceği endişelerini gündeme getirdi. Söz konusu önerilerde yeni bir geçiş otoritesinin oluşturulmasından bahsedilirken, bazı Libyalılar bunu çözümden ziyade krizin yeniden üretilmesi olarak değerlendiriyor.

Yeni bir otorite oluşturmak

Taslak metin, coğrafi dengeyi gözeterek Berka, Trablus ve Fizan bölgelerini temsil edecek şekilde bir devlet başkanı ve yardımcısından oluşan yeni bir yönetim yapısının kurulmasını öngörüyor. Seçimin ise BM gözetimindeki diyalog süreci üzerinden ‘tek liste’ sistemiyle yapılması ve adayların, diyalog üyelerinin yüzde 25’inin desteğini alması şart koşuluyor. Görev süresinin uzatılamaz şekilde 36 ayla sınırlandırılması planlanırken, sınırlı mali güvenceler sağlanması ve sürenin sonunda uluslararası tanınırlığın sona erdirilmesi de taslakta yer alan düzenlemeler arasında bulunuyor.

 Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri’nin Libya Özel Temsilcisi Hanna Tetteh, geçtiğimiz şubat ayında BM Güvenlik Konseyi’ne brifing verdi. (Arşiv – UNSMIL)Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri’nin Libya Özel Temsilcisi Hanna Tetteh, geçtiğimiz şubat ayında BM Güvenlik Konseyi’ne brifing verdi. (Arşiv – UNSMIL)

‘Yapılandırılmış diyalog’ sürecine katılan bazı isimler, aralarında Esad Ziyu’nun da bulunduğu üyeler, söz konusu önerinin ‘resmî çerçevenin dışında bir taslak olduğu ve diyalog sürecini yansıtmadığı’ yönünde hızlı bir şekilde açıklama yaptı. Ancak buna rağmen taslağın dolaşıma girmesi, art arda gelen geçiş süreçlerinin ne istikrar sağlayabildiği ne de belirleyici seçimlerin yapılmasına imkân tanıyabildiği bir ortamda, Libyalılar arasında ciddi endişelere yol açtı.

BM Libya Destek Misyonu (UNSMIL) Sözcüsü Muhammed el-Esadi, BM Genel Sekreteri’nin Libya Özel Temsilcisi Hanna Tetteh tarafından geçtiğimiz ağustos ayında önerilen ve BM Güvenlik Konseyi tarafından desteklenen yol haritasını, 2011’den bu yana süren geçiş dönemlerini sona erdirmeyi amaçlayan ‘pratik bir girişim’ olarak nitelendirdi. Söz konusu planın, genel ve şeffaf seçimlere ulaşmak için süreci hızlandırmayı ve zaman dilimini daraltmayı hedeflediği belirtildi.

Nisan ayında yeniden başlaması planlanan ‘yapılandırılmış diyalog’ süreci, Tetteh’in yol haritasının bir parçası olarak öne çıkıyor. Bu plan, seçim yasalarının değiştirilmesi, seçim komisyonundaki boş kadroların doldurulması ve birleşik bir hükümet kurulmasını da içeriyor.

El-Esadi, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “UNSMIL’in uygulamaya koyduğu yol haritası, Libya’daki siyasi tıkanıklık ve bölünmüşlüğe son vermeyi amaçlıyor” dedi. Ayrıca, BM çerçevesinde yürütülen herhangi bir girişimin resmî olarak misyon tarafından duyurulması gerektiğini, bu çerçevenin dışındaki önerilerin ise yalnızca ilgili tarafların görüşlerini yansıttığını vurguladı.

Geçtiğimiz şubat ayında başkent Trablus’ta düzenlenen yapılandırılmış diyalog oturumlarından (Arşiv – UNSMIL)Geçtiğimiz şubat ayında başkent Trablus’ta düzenlenen yapılandırılmış diyalog oturumlarından (Arşiv – UNSMIL)

Buna karşın, geçiş süreçlerine ilişkin tartışmalar, Libya kamuoyunun geçici dönemin sona erdirilmesine yönelik beklentileri ile ülkenin hâlâ iç dengeler ve uluslararası çekişmelerin etkisi altında olan siyasi gerçekliği arasındaki uçurumu ortaya koyuyor.

Bu çerçevede, Libya Devlet Yüksek Konseyi (DYK) üyesi Ebu’l Kasım Kuzeyt, ülkenin ‘geçiş aşamalarını aşmaktan hâlâ uzak’ olduğunu belirterek, ‘yolsuzluğun kurumsallaşması ve gelecekte kalıcı olması gereken kurumlar içinde otoriter yönetim biçimlerinin yeniden üretilmesi’ riskine dikkat çekti.

Kuzeyt, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Libyalıların geniş bir kesiminin tartışmalı ya da yolsuzlukla suçlanan isimlerin kalıcı devlet yapısında yer almasına karşı çıktığını ifade etti.

Öte yandan, geçiş sürecinin sona erdirilmesine yönelik resmî temaslar da sürüyor. Bu kapsamda, Libya Başkanlık Konseyi Başkanı Muhammed el-Menfi ile DYK Başkanı Muhammed Takala arasında yapılan görüşmelerde, ulusal seçimlerin gerçekleştirilmesi için gerekli şartların oluşturulmasına yönelik ‘somut adımlar’ ele alındı.

Ayrıca, Cebel-i Garbi bölgesindeki yerel yetkililer ve aşiret liderleri de Libya Başkanlık Konseyi Başkan Yardımcısı Abdullah el-Lafi ile yaptıkları son görüşmede, geçiş sürecinin sona erdirilmesine yönelik çabalara destek verdiklerini açıkladı.

‘Genel bıkkınlık’ durumu

Araştırmalara göre bu siyasi hareketlilik, ardışık geçiş süreçlerinden kaynaklanan ‘genel bir bıkkınlık’ hissini gizleyemiyor. Libya Araştırma ve Geliştirme Merkezi Direktörü es-Senusi Biseykri, ülkenin ‘siyasi yorgunluk, güvenlik ve askeri bölünmeler’ içinde olduğunu ve bunun doğrudan yaşam koşullarına yansıdığını, enflasyon, nakit sıkıntısı ve hizmetlerde gerileme gibi sorunlara yol açtığını belirtti.

Biseykri, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, bu krizlerin yüksek düzeyde yolsuzlukla daha da derinleştiğine dikkat çekti. Ayrıca, BM taslak raporunda bazı askeri kişilerin petrol kaçakçılığına karıştığının yer aldığını ve ‘yapılandırılmış diyalog’ süreciyle ilgili sızıntıların, her ne kadar üzerinde uzlaşı sağlanmamış olsa da, siyasi mesajlar içerdiğini ifade etti.

ABD’nin Libya Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Jeremy Brent, geçtiğimiz şubat ayında Trablus’ta düzenlenen yapılandırılmış diyalog oturumlarına katıldı. (UNSMIL)ABD’nin Libya Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Jeremy Brent, geçtiğimiz şubat ayında Trablus’ta düzenlenen yapılandırılmış diyalog oturumlarına katıldı. (UNSMIL)

Biseykri, ülkenin doğu ve batısındaki iki hükümeti birleştirme çabalarının da aksadığını belirtti. Bu süreçte, Mossad Boulos, ABD Başkanı Donald Trump’ın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Başdanışmanı olarak yürüttüğü girişimlerle öne çıktı, ancak taraflar arasındaki anlaşmazlıklar devam ediyor.

Boulos, daha önce Avrupa başkentlerinde doğu ve batı Libya’daki siyasi aktörler arasında hükümetleri birleştirmeyi hedefleyen görüşmeler yürüttü. Ancak bu girişimler, özellikle DYK içindeki bir kesim tarafından eleştirildi.

Siyasi analist Hazım er-Rayis, halktaki memnuniyetsizliğin ‘açık şekilde’ gözlemlendiğini belirterek, sürecin bir krizi çözmek yerine ‘tekrarlamak’ yönünde bir eğilim olarak algılandığını söyledi. Mevcut siyasi yapılarla devam etmenin, seçimlere götürecek herhangi bir sürece duyulan güveni zayıflattığını vurguladı.

Er-Rayis, ‘yapılandırılmış diyaloğun’ bu endişeleri gidermediğini, özellikle çıktılarının bağlayıcı olmamasının önceki seçim yasası deneyimlerini hatırlattığını ifade etti. Uluslararası aktörlerin, başta Boulos’un girişimleri olmak üzere, sürece müdahalelerinin, ulusal çıkarlar yerine dış aktörlerin çıkarlarını gözetebileceği uyarısında bulundu.

Er-Rayis, UNSMIL’in performansını değerlendirirken, sürecin ‘tereddütlü ve çelişkili’ yürütüldüğünü; hem mevcut kurumlarla devam etme hem de onları aşma ihtimali arasında gidip gelindiğini belirtti. Ayrıca, BM Güvenlik Konseyi içindeki kararlı uluslararası destek eksikliğinin, sürecin ‘uluslararası dengelere bağlı bir çözüm’ izlenimi verdiğini ve iç politik iradeden ziyade dış faktörlere dayandığını ortaya koyduğunu söyledi.

Daha önce Tetteh, geçtiğimiz şubat ayında BM Güvenlik Konseyi’ne verdiği brifingde, Temsilciler Meclisi (TM) ve DYK’nin seçim yol haritasında ilerleme sağlayamamasını eleştirerek, yol haritasının iki temel adımını doğrudan ele almak üzere küçük bir grup oluşturma niyetini açıklamıştı. Ancak bu adım henüz fiilen uygulanmadı.


İran’daki savaşın Sudan'daki duruma üç düzeydeki etkisi

Hartum'da HDK ile çatışma hattını izleyen bir Sudan askeri, 3 Kasım 2024 (AFP)
Hartum'da HDK ile çatışma hattını izleyen bir Sudan askeri, 3 Kasım 2024 (AFP)
TT

İran’daki savaşın Sudan'daki duruma üç düzeydeki etkisi

Hartum'da HDK ile çatışma hattını izleyen bir Sudan askeri, 3 Kasım 2024 (AFP)
Hartum'da HDK ile çatışma hattını izleyen bir Sudan askeri, 3 Kasım 2024 (AFP)

Emced Ferid et-Tayyib 

ABD ve İsrail ile İran arasındaki savaş, diplomatik bir boşluk anında değil, Umman’ın arabuluculuğunda müzakere kanalları halen açıkken patlak verdi. 26 Şubat 2026 tarihinde sona eren ve bir miktar ilerleme kaydedildiği ve teknik olarak tamamlanmaya değer olduğu belirtilen Cenevre’deki müzakere turunun ardından 28 Şubat'ta müzakerelerden askeri operasyonlara doğru şok edici bir geçiş yaşandı. Bir anda diplomatik araçlarla gerilimi yönetme mantığından, belirli hedefleri veya gerçekçi sonları olmayan açık savaş mantığına geçildi. Bu ani geçiş ve bunun İran rejiminin Dini Lideri (Rehber) Ali Hamaney'in öldürülmesi ve İran komuta yapısının kısmen parçalanması anlamında taşıdığı imalar ve ardından gelen siyasi mantıktan yoksun geniş çaplı misillemeler, sadece Arap Körfezi'nin durumunu değiştirmekle kalmadı, aynı zamanda 2023 yılının nisan ayından bu yana kendi iç savaşının sonucu olarak yapısal bir zayıflık döneminden geçen Sudan da dahil olmak üzere, tüm bölgede bölgesel güvenlik ve istikrar denklemini yeniden tanımladı.

İlk savaşın kıvılcımı konusunda yorumlar ne kadar farklı olursa olsun, İran’ın ardından gelen tepkisi, tamamen stratejik bir bakış açısıyla değerlendirildiğinde, siyasi orantıdan ve bölgesel yönelimden yoksun görünüyordu. İran, misillemesinde ABD ve İsrail'i hedef almakla kalmayıp Katar, Suudi Arabistan, Ürdün, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Kuveyt gibi Arap ülkelerindeki altyapı, sivil tesisler ve enerji tesislerini de vurdu. Ayrıca, savaşın patlak vermesini önlemek için müzakerelerde en önemli arabulucu olmasına rağmen Umman’ın da Salalah Limanı'na saldırı düzenledi. Doha, gerginliğin azaltılması gerektiğini açıkça vurgularken Suudi Arabistan, 14 Ocak 2026 tarihinden itibaren doğrudan diplomatik kanallar aracılığıyla İran'a, ABD’nin İran topraklarına karşı olası herhangi bir operasyonunda hava sahasının, topraklarının veya üslerinin kullanılmasına izin vermeyeceğini resmen bildirdi. Riyad, Doha ve Maskat, krizi önlemek için bölgesel çabalara katılmıştı. Ancak İran'ın yanıtı, bu ülkeleri hedef almak oldu. Bu da rasyonel bir caydırıcılık değil, savaşı uzlaşı kapısını aralık bırakmaya ya da en azından bölgesel düzenin tamamen çökmesini önlemeye çalışan ülkeleri bile kapsayacak şekilde genelleştirme eğilimini yansıtıyordu.

Sudan açısından, ABD-İran savaşının etkileri yalnızca coğrafi faktörler ve ülkenin Arap güvenlik çevresi içindeki konumu nedeniyle değil, aynı zamanda 2023'ten beri süren Sudan savaşının felaketi sırasında ortaya çıkan zamansal bağlamdan da kaynaklanıyor. Bu, bölgesel roller ve hırsların iç içe geçtiği, gerçeği yeniden şekillendirmeye çalışan siyasi anlatıların çatıştığı, ayrıca savaşın yol açtığı iç baskı ve ekonomik krizin de eklenmiş olduğu karmaşık bir bağlam. Burada Sudan, Arap Körfezi'ndeki izole krizi uzaktan izleyen bir gözlemci değil, Körfez'den Kızıldeniz'e uzanan Arap güvenlik çevresinin temel bir parçasıdır ve aynı anda Hürmüz Boğazı, Babu’l-Mendeb Boğazı ve ikisi arasında uzanan tedarik zincirlerinden etkileniyor. Dünya enerji ticaretinin yaklaşık yüzde 20’sinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nın kapatılması ve Husilerin savaşa dahil olmasıyla birlikte Kızıldeniz’deki deniz trafiğinin istikrarına dair endişelerin artması, Sudan’a sadece yüksek fiyat şoku değil, içinde ve çevresindeki güvenlik alanında da bir deprem etkisi yaratıyor.

Bu açıdan bakıldığında Sudan’ın resmi tutumu son derece net bir şekilde ortaya kondu. Sudan hükümeti, krizin patlak verdiği ilk günlerden itibaren İran’ın Arap ülkelerine yönelik saldırılarını en sert ifadelerle kınadı ve bunları ‘açık ve gayrimeşru bir saldırı’ olarak nitelendirdi. Bu ifadeyle Hartum, tutumuna yönelik herhangi şüpheye yer bırakmayacak şekilde erken bir adım attı. Ardından Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan, Körfez ve Arap liderleriyle görüşerek bu tutumu pekiştirdi ve dayanışma içinde olduklarını ifade etti. Ayrıca, bu konuda devlet adına konuşmanın sonuçları konusunda içerdeki tüm taraflara açık bir uyarıda bulunarak, Sudan'ın Arap devletlerinin güvenliğini desteklediğini ve buna yönelik herhangi bir müdahaleyi reddettiğini vurguladı. Bu nokta diplomatik bir ayrıntı değil, Sudan'ı manevra veya uzlaşma payı bırakmadan Arap güvenlik alanının içine yerleştiren açık bir siyasi duruşun ilanıdır.

Sudan'ın resmi tutumu son derece net bir şekilde ortaya koyuldu. Sudan hükümeti, krizin patlak verdiği ilk günlerden itibaren İran'ın Arap ülkelerine yönelik saldırılarını en sert ifadelerle kınadı ve bunları ‘açık ve gayrimeşru bir saldırı’ olarak nitelendirdi.

Tam da bu anda, bazı Sudanlı politikacıların iktidar koltuklarına tırmanma çabalarında sergilediği fırsatçılık, en çirkin haliyle ortaya çıktı. Siyasi anlaşmazlık ile ülkeyi dış düşmanlıklardan korumak arasında ayrım yapmak yerine, Sudan'ı İran ekseniyle ilişkilendirmeye çalışan eskimiş bir anlatıyı şişirmeye, tekrarlamaya, yaymaya ve hatta bunun için kanıtlar uydurmaya girişerek, İsrail ve ABD'nin Sudan'a saldırmasını kışkırtmaya çalıştılar.

Sanki iktidarla olan çekişmeleri, iktidara karşı çıkmakla vatan düşmanlığı arasındaki temel farkı görmelerini engellemiş gibi. Bu durum, Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) milislerinin Sudan devletine -halkı, toprağı ve hükümeti olmak üzere üç bileşeniyle- yönelik saldırılarını destekleyen bölgesel bir eksene verdikleri destek ve taraf tutmaları göz önüne alındığında, onlar için şaşırtıcı değildi. Ancak burada, siyasi değerlendirme bozulmadan önce ahlaki denge açıklanamaz bir şekilde bozuluyor. Çünkü vatan, onların bunalımlı hayal dünyasında, sadece dış şantaj malzemesi ve çekişme sahnesinde kullanıma açık bir kâğıt parçası haline geliyor. Bu ne siyasi muhalefet ne de entelektüel bir duruştur. Bu, vizyondaki bir kusurdur. Bu manzaranın arka planında, HDK milisleri ve onu destekleyen eksenlerin önderlik ettiği, aynı anlatıyı tekrarlayıp abartan paralel bir siyasi yapı da duruyor. Bu yapı, yabancı silahlı güçlerin ve dış desteğin arkasına sığınarak siyasi bir alternatif yaratma hayallerine dayanıyor.

İran'ın başkenti Tahran'ın mahallelerinin bombalanmasının ardından mahallelerde dumanlar yükselirken, 1 Mart 2026 (AFP)İran'ın başkenti Tahran'ın mahallelerinin bombalanmasının ardından mahallelerde dumanlar yükselirken, 1 Mart 2026 (AFP)

Bu yüzden Sudan'daki durumda savaşın İran üzerindeki en tehlikeli etkisi askeri değil, anlatısal ve siyasi niteliktedir. Hartum ile Tahran arasında bir bağlantı kuran söylemin yeniden gündeme getirilmesinin amacı içeriği betimlemek değil, Sudan'ı uluslararası kamuoyunda İran'a karşı savaşın bir uzantısı olarak göstermektir. Bu fikir, milislerin ve otoriter dayanak arayan bazı siyasi çevrelerin ağzından yayıldığında, kışkırtıcı bir ortam yaratır. Amaç, Sudan devletine karşı ABD-İsrail düşmanlığını kışkırtmak ya da en azından bazı karar çevrelerinde bunun teorik olarak kabul edilmesini kolaylaştırmaktır.

Sudan'daki durumda savaşın İran üzerindeki en ciddi etkisi askeri değil, anlatısal ve siyasi nitelikte.

Ekonomik açıdan, savaş Sudan'a en acımasız yoldan, yani günlük yaşam yoluyla ulaşıyor. Petrol fiyatları büyük ölçüde yükseldi ve 30 Mart'ta Brent ham petrolü varil başına yaklaşık 115,66 dolara çıktı. Bu da yaklaşık yüzde 59'luk bir artışa tekabül ediyor. Öte yandan Hürmüz Boğazı’nın geniş çapta tıkanık kalmasıyla birlikte, piyasanın günlük yaklaşık 12 milyon varil ham petrol ve ürün kaybına uğradığı tahmin ediliyor.

Bu rakamlar sadece dünya piyasalarına ait değil, doğrudan Sudan'a da ait, çünkü bu ülke, nakliye, sigorta, yakıt, elektrik ve kırılgan ekonominin işleyiş maliyetleri yoluyla, malın kendisini ithal etmeden önce şokun etkisini ithal ediyor. Enerji şoku, zaten savaşın yıprattığı ülkede yeni bir enflasyon dalgasına dönüşürken uzaklardaki savaş, Sudan'da ekmek, ilaç ve ulaşım üzerinde baskı yaratıyor.

Güney Sudan'ın Maban kentindeki bir depoda, Dünya Gıda Programı'na ait binlerce torba ince mısır dağıtılmaya hazır durumda, 20 Ağustos 2025 (AFP)Güney Sudan'ın Maban kentindeki bir depoda, Dünya Gıda Programı'na ait binlerce torba ince mısır dağıtılmaya hazır durumda, 20 Ağustos 2025 (AFP)

Ancak en ağır darbe, Sudan’da günümüzde en önemli ekonomik faaliyet olan tarıma isabet ediyor. Tarım, tarihsel olarak da ülkenin omurgası ve ekonomik istikrarının kaynağı oldu. Dünya Bankası'na göre Sudan'da tarım gayri safi yurtiçi hasılanın yaklaşık yüzde 35'ini oluşturuyor ve işgücünün yüzde 40'ından fazlasını istihdam ediyor. Bu oranlar savaşın ardından daha da yükseldi. Savaşın ağırlığı altında sanayi ve hizmet sektörlerinin gerilediği bir ülkede, tarım artık sadece bir ekonomik sektör olmaktan çıkıp, toplumu ayakta tutabilecek son geniş üretim üssü haline geldi. Bu yüzde yakıt, gübre veya ulaşıma yönelik herhangi bir şok, sadece piyasaya değil, ulusal dayanıklılık yeteneğine de darbe vuruyor.

İşte bu noktada gübre ve gıda krizinin ciddiyeti ortaya çıkıyor. Üre fiyatları, savaşın patlak vermesinden bu yana yüzde 47 artışla ton başına yaklaşık 684 dolara yükseldi. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) ise krizin devam etmesi halinde, 2026 yılının ilk yarısında küresel gübre fiyatlarının ortalama olarak yüzde 15 ila 20 daha yüksek kalabileceği uyarısında bulundu. Şarku’l Avsat’ın al Majalla’dan aktardığı analize göre bu durum, Sudan'da iki kat daha fazla önem kazanıyor. Dünya Gıda Programı'na (WFP) göre 21,2 milyon kişi ciddi gıda güvensizliği ile karşı karşıya ve 12 milyondan fazla kişi evlerini terk etti. Faşir ve Kadugli şehirlerinde kıtlık yaşandığı da teyit edildi. Buğday ihtiyacının yaklaşık yüzde 80'ini ithal eden bir ülkede, enerji ve gübre krizi sadece tarımsal kârlılığın düşmesi anlamına gelmiyor, aynı zamanda açlığın eşiğine bir adım daha yaklaşılması anlamına geliyor.

Enerji krizi, zaten savaşın yıprattığı ülkede yeni bir enflasyon dalgasına dönüşüyor ve uzaktaki savaş, Sudan’ın iç kesimlerinde ekmek, ilaç ve ulaşım üzerinde baskı yaratıyor.

Kara taşımacılığı maliyetlerinin yaklaşık yüzde 30 artması ve bazı güzergâhlarda nakliye ücretlerinin yüzde 25 ila 30 oranında yükselmesi ile birlikte, Sudan’a insani yardımın ulaştırılma maliyeti de önemli ölçüde arttı. Bu anlamda, Sudan'da İran'a karşı yürütülen savaş sadece bir dış haber olarak kalmıyor, aynı zamanda kırsal bir klinikte antibiyotiklerin tükenmesi, aşıların gecikmesi veya bir çocuğun sıtma ilacının kesilmesi gibi olasılıklara da yol açıyor.

İran’daki savaşa rağmen, Fransız gazetesi Le Monde yakın tarihli bir haberinde, HDK milislerine yönelik dış desteğin devam ettiği, hatta İran savaşının patlak vermesinden sadece dört gün sonra bu desteğin daha da arttığı belirtildi. Bu durum, milislerin Etiyopya topraklarından başlayan doğu cephesini açabilmelerinde yansıdı ve milisler, Mavi Nil eyaletinde Etiyopya sınırı yakınlarındaki Kermek şehrinin kontrolünü ele geçirmeyi başardılar. Jeopolitik çelişki en üst düzeye ulaşmış durumda. Zira Sudan, Sudan savaşındaki aktörler için tehlikeli zamanlarda ertelenebilecek marjinal bir mesele değil, ateş altında bile yatırım yapılan uzun vadeli stratejik bir varlık.

Sonuç olarak, İran'ın savaşı Sudan'daki savaşın özünü değiştirmedi, aksine yaşam koşullarını ve bazılarının dışarıdan yeniden tanımlamaya çalıştığı iç savaş felaketini daha da kötüleştirdi. Ayrıca, şu anda geniş çaplı yaşamın son dayanağı olarak tarıma dayanan ekonomisinin, çok uzak bir yerden vurulabileceğini gösterdi. Ayrıca, milislerin yabancı destek ağlarının acil, geçici veya duygusal olmadığını, aksine tüm bölge büyük bir savaşla meşgulken bile desteğini sürdürme konusunda stratejik olarak son derece kararlı olduğunu ortaya koydu.

İran'daki savaşın Sudan'daki duruma etkisi, üç düzeyde özetlenebilir:

1- Anlatı çatışması, yani savaşın kendisine ait olmayan bir eksenin uzantısı olarak yeniden pazarlanması.

2- Ekonomik kriz, yani açlık çeken bir ülkenin kalbinde enerji, gübre ve buğdayın vurulması.

3- Güvenlik coğrafyasının ihlali, yani tüm bölge çatışma içindeyken milis destek ağlarının doğudan ve batıdan faaliyetlerine devam etmesi.

Sudan’ın menfaati, ülkenin Arap dünyasına aidiyetini gölgeleyen sözde tarafsızlıkta yahut kesinlikle kendisini doğrudan ilgilendirmeyen bir savaşa herhangi bir şekilde dahil olmakta da değil, daha katı ve net bir denklemin tesis edilmesinde yatıyor. Sudan, bölgesel Arap güvenliğinin önemli bir parçası olsa da bölgesel hesaplaşmaların yapıldığı bir arena ya da içeriye girmeyi bekleyenlerin hayalleri ve düşmanların propagandalarında kullanılabilecek bir malzeme asla değil!

*Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


Husi milisleri, beş gün içinde İsrail'e düzenledikleri üçüncü saldırının sorumluluğunu üstlendi

Sana'da İran'la dayanışma gösterisi düzenleyen Husi militanları (EPA)
Sana'da İran'la dayanışma gösterisi düzenleyen Husi militanları (EPA)
TT

Husi milisleri, beş gün içinde İsrail'e düzenledikleri üçüncü saldırının sorumluluğunu üstlendi

Sana'da İran'la dayanışma gösterisi düzenleyen Husi militanları (EPA)
Sana'da İran'la dayanışma gösterisi düzenleyen Husi militanları (EPA)

Husiler bugün İsrail'e yönelik bir saldırının sorumluluğunu üstlendi. Bu, İran'la birlikte savaşa dahil olduklarını ilan etmelerinden bu yana üçüncü saldırı oldu. Bu gelişme, İran liderliğindeki "direniş ekseni" olarak bilinen Lübnan "Hizbullahı"nın yanı sıra Irak'taki silahlı grupları ve Yemen'deki Husileri de içeren gruplar arasındaki artan koordinasyonu yansıtıyor.

İsrail ordusu, bu sabah Yemen'den İsrail topraklarına doğru fırlatılan bir füzeyi hava savunma sistemlerinin önlediğini duyurdu. Açıklamada, füzenin herhangi bir yaralanma veya hasara yol açmadan durdurulduğu vurgulandı. Ordu açıklamasında, erken tespit sayesinde tehdidin bertaraf edilebildiğini ve daha sonra halkın sığınaklardan ayrılmasına izin verildiğini belirtti.

Bu olay, Husi milislerinin yeni bir füze saldırısı düzenlediklerini açıklamasıyla eş zamanlı olarak gerçekleşti. Milisler, saldırının “kutsal cihat savaşı” kapsamında İsrail'in güneyindeki “hassas hedefleri” vurduğunu belirterek, saldırının İran ve Lübnan'daki “Hizbullah” ile koordineli olarak gerçekleştirildiğini vurguladılar.

Husi medyasına göre bilinmeyen bir yerden İsrail'e doğru bir Husi İHA’sı fırlatıldı.Husi medyasına göre bilinmeyen bir yerden İsrail'e doğru bir Husi İHA’sı fırlatıldı.

Son saldırı, geçen cumartesi gerçekleşen iki saldırının ardından geldi; bu saldırılarda örgüt, savaşın gidişatına ilk kez doğrudan müdahil olarak balistik füzeler ve İHA’lar fırlattığını üstlendi; buna karşılık İsrail, yalnızca iki füze ve iki İHA önlediğini açıkladı.

Bu gerilim artışına rağmen gözlemciler, örgütün çok sayıda ve eşzamanlı füze fırlatma kapasitesinin bulunmaması nedeniyle bu saldırıların askeri etkisinin sınırlı kalacağını değerlendiriyor.

Gözlemcilerin tahminlerine göre bu operasyonların en fazla başarabileceği şey, halihazırda İran füzeleri ve «Hizbullah» saldırıları da dahil olmak üzere çok sayıda kaynaktan gelen saldırılarla başa çıkmak zorunda kalarak zaten baskı altında olan İsrail hava savunma sistemlerini kısmen yıpratmak olacaktır.

Ortak koordinasyon

Husilerin operasyonlarını İran ve Hizbullah ile "iş birliği içinde" gerçekleştirdikleri yönündeki açıklamaları, Tahran'ı destekleyen eksen içindeki koordinasyonun ileri bir seviyede olduğunu gösteriyor. Bu durum, İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü komutanı İsmail Kaani'nin Yemen'in bu çatışmadaki "zamanında müdahalesini" övdüğü açıklamalarıyla da pekiştirildi.

Husilere hitaben yazdığı mesajda Kaani, bu angajmanı "bölgedeki dönüşümlerin doğru bir değerlendirmesi" olarak nitelendirdi ve bunu ABD ve İsrail'e karşı "İslami Direniş Cephesi" olarak adlandırdığı oluşumun daha geniş bir gidişatıyla ilişkilendirdi. Ayrıca İran'ın desteğinin çeşitli çatışma cephelerinde devam edeceğini belirterek, bu eksenin tarafları arasındaki birlikteliği vurguladı.

Husi savaşçıları Kızıldeniz liman kenti Hudeyde'de geçit töreninde (Arşiv - Reuters)Husi savaşçıları Kızıldeniz liman kenti Hudeyde'de geçit töreninde (Arşiv - Reuters)

Açıkça gerginliği artıran bu açıklamalar, Tahran’ın müttefiklerinin birliğini sergileme ve bölgedeki ABD ve İsrail’in askeri hamlelerine karşı caydırıcı mesajlar gönderme çabasını yansıtıyor.

Buna karşılık Husi grubu, darbe hükümetinin Dışişleri Bakan Yardımcısı Abdülvahid Ebu Ras’ın Birleşmiş Milletler ve birçok uluslararası kuruma gönderdiği mektuplar aracılığıyla askeri müdahalesini haklı çıkarmaya çalıştı. Ebu Ras, bu mektuplarda söz konusu müdahalenin, İran ve bölge ülkelerine yönelik “ABD-İsrail saldırganlığı”na yanıt niteliğinde olduğunu vurguladı.

Husi yetkilisi, 28 Mart'ta yürürlüğe giren müdahale kararının, kendi ifadesiyle "dini ve ahlaki sorumluluk" ve uluslararası hukuk kurallarına dayandığını belirterek, amacının bölgedeki askeri operasyonları durdurmak için baskı uygulamak olduğunu, gerilimi artırmak olmadığını kaydetti.