Mustafa el-Kazımi Irak'a hangi nedenlerle döndüğünü ve yeni dünya düzenini nasıl gördüğünü anlattı

Al Majalla Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Hamidi, Irak’ın eski başbakanlarından Mustafa el-Kazımi ile kapsamlı bir röportaj gerçekleştirdi

Irak eski Başbakanı Mustafa el-Kazımi (Nur Eyyub – Al Majalla)
Irak eski Başbakanı Mustafa el-Kazımi (Nur Eyyub – Al Majalla)
TT

Mustafa el-Kazımi Irak'a hangi nedenlerle döndüğünü ve yeni dünya düzenini nasıl gördüğünü anlattı

Irak eski Başbakanı Mustafa el-Kazımi (Nur Eyyub – Al Majalla)
Irak eski Başbakanı Mustafa el-Kazımi (Nur Eyyub – Al Majalla)

İbrahim Hamidi

Eski Irak Başbakanı Mustafa Kazımi iki yılı aşkın bir sürelik ‘savaşçı molasının’ ardından Irak'a döndü. Titiz hesaplamaları ve adımlarıyla tanınan Kazımi'nin dönüşü birçok soru işaretine ve spekülasyona yol açtı. Tüm bunlara bir de ülkesine 7 Ekim 2023'ten sonra Ortadoğu'nun büyük dönüşümlere sahne olduğu ve ABD Başkanı Donald Trump'ın yeniden Beyaz Saray’a dönüşüyle dünyanın yeni bir döneme girdiği bir dönemde dönmüş olması eklendi.

Saddam Hüseyin’in iktidarı döneminde sürgünde gazeteci olarak çalışan Kazımi, Irak'ta, bölgede ve dünyada, müttefikler ve çatışan taraflar arasındaki geniş ilişki yelpazesiyle tanınıyor. Kazımi aynı zamanda Bağdat'taki büyük değişimin ardından iç ve dış dönüşümler, krizler ve değişimler arasında bağlantı kurabilen, sinyallerin ve değişimlerin anlamlarını okuyabilen az sayıdaki isimden biri.

Kazımi’ye Irak, Ortadoğu'daki değişimler ve yeni dünya düzeni hakkında pek çok soru sordum. Bir kısmı Londra'da gerçekleşen röportaj, 26 Mart 2025 tarihinde e-posta yoluyla yazılı olarak tamamlandı.

Kendisine Bağdat'a dönüşünün ne anlama geldiğini, seçimlere katılmayı planlayıp planlamadığını ve ne tür garantiler istediğini, ABD askerlerinin Irak’tan çekilmesini ve Irak'ta Tahran ile Washington arasındaki ilişkileri, Beşşar Esed rejiminin düşmesinden sonra Ortadoğu’yu ve Hizbullah’ın başarısızlıklarını, ABD Başkanı Donald Trump'ın İran'a yönelik ‘azami baskı’ tehditlerini, Suudi Arabistan-ABD ilişkilerini, yeni dünya düzenini, ABD, Çin ve Rusya arasındaki ilişkileri ve Arap ülkelerinin uluslararası konumunu sordum.

İşte Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı  Mustafa el-Kazımi röportajın tam metni:

*Sayın Başbakan, iki yılı aşkın bir aradan sonra Irak'a geri döndünüz. Dönüşünüz hangi sebeplere dayanıyor?

Öncelikle bana bu fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederim. Başbakanlık görevimi tamamladıktan sonra Irak'tan ayrılmaya karar verdim. Bu kararın kendince sebepleri ve gerekçeleri vardı. Kişisel olarak böyle bir çalışma döneminden sonra bir mola vermeye ihtiyacım vardı. Sorumluluk üstlendiğim dönem sadece başbakanlıkla sınırlı değildi, Milli İstihbarat Teşkilatı'nın başında bulunduğum 2016 yılından görevi mevcut Başbakan'a devrettiğim 2022 yılının ekim ayına kadar uzanıyordu.

Bazı kardeşler benim ‘savaşçı molası’ verdiğimi söylediler. Bu tanımda bir miktar doğruluk payı var. Birçok görüşmede tepede durduğumu ifade ettim. Bu da bir yandan durumun takibi ve gözlemlenmesiyle karışık bir mola, diğer yandan da görüşler, fikirler ve yaklaşımlar geliştirmenin yanı sıra deneyimin değerlendirilmesi, kaydedilmesi ve belgelenmesi için çalışma anlamına geliyordu. Özellikle bölgeyi ve dünyayı kasıp kavuran değişimler aynı zamanda sükûnet ve esneklik gerektirdiğinden, mevcut koşullara ve karmaşıklıklara rağmen uygun çözümler üretmemize yardımcı oldu. Duygulara kapılmamalı ve Irak'ın, halkının ve bölgenin genel çıkarlarını gerçekleştirmek için ahlaki, insani ve ulusal değerleri korumalıyız.

Beşşar Esed rejiminin çöküşü ve Lübnan'da Hizbullah'ın yaşadığı gerilemenin Irak’a yansımaları olacak. Henüz fırtınanın içindeyiz, dolayısıyla bu sonuçların kapsamını ve niteliğini tam olarak kestirmek zor.

Bölgedeki gelişmeler ve bunların genel olarak Arap dünyasına, özelde ise Irak'a yansımaları, engellerin aşılmasına ve hesapsız maceralardan uzak bir şekilde gerçeğe hızlı bir şekilde dönülmesine katkıda bulunacak fikirleri üretmeye açık bir şekilde çalışmak ve başlatmak için beni daha fazla motive etti.

Mola bitti İbrahim Bey. Arap dünyasındaki durumun bir parçası olmaya çalışmanın zamanı geldi. Irak, bu uzlaşıdan ve bu eğilimden sapmayan bir Arap ülkesi ve bundan uzak kalamaz. Bu derinlik başka bir derinlikle yer değiştiremez.

*Önümüzdeki seçimlere katılmak için ittifaklar kurmak istediğiniz doğru mu?

Önümüzdeki seçimlere katılma, ittifaklar kurma ya da koalisyonlara katılma konusunu zamana bırakıyorum. Çok sayıda ve çeşitli seçeneklerimiz var. Vizyonumuzla örtüşen ve farklı yaklaşımları paylaşan güçler ve partilerle açık ve kesintisiz olarak iletişim halindeyiz. Bu konu halen tartışılıyor.

İki önemli noktaya değinmek istiyorum. Bunlardan birincisi, eğer önümüzdeki seçimlere katılmaya karar verirsek özellikle 2005 yılından bu yana geçmiş seçimlerde yaşadığımız tecrübeler çerçevesinde, bu seçimlerin adil olacağına ve en üst düzeyde şeffaflığa sahip olacağına dair garantiler talep ediyoruz. Daha önce pek çok zorluk, aksaklık ve haksızlık yaşandı.

cfvgthy
Al Majalla Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Hamidi eski Irak Başbakanı Mustafa Kazımi ile bir röportaj gerçekleştirdi (Al Majalla)

İkincisi olarak seçimlere katılalım ya da katılmayalım, iktidarda olsun ya da olmasın, hükümete ya da siyasi sisteme yakın yahut muhalif olsun herkes, ulusal ve tarihi sorumluluklarını üstlenmeli. İçinde bulunduğumuz dönem ortak yarar için, Irak'ın iyiliği için çalışmamızı gerektiriyor. Çünkü fiyasko ve başarısızlığın bedelini hepimiz, Irak ve Iraklılar ödeyecek. Ben de her zaman bundan korkuyor ve buna karşı uyarıyorum.

*ABD, askerlerini bir takvim dahilinde Irak’tan geri çekmeye karar verdi. Sizce bunun Irak üzerinde nasıl bir etkisi olacak?

Hükümetim döneminde, ABD muharip güçlerinin Irak'tan çekilmesini tamamladık, ancak belirli sayıda askeri danışmanı bulundurmaya devam ettik. Onlara güvenlik güçlerimizin bazılarını eğitme ve DEAŞ çeteleriyle mücadele edebilmeleri için gerekli tavsiye ve desteği sağlama görevi verdim.

Bu anlaşmayı ve etkilerini değerlendirme sürecinde değilim. Ancak Irak'ın Amerika Birleşik Devletleri ile olan ilişkisinin stratejik ve önemli olduğu ve bundan taviz verilemeyeceğini söylemek istiyorum. Bu ilişkiyi nasıl güçlendireceklerini ve geliştireceklerini araştırıp ABD’nin yeteneklerinden, uluslararası konumundan ve Irak'a bir devlet, kurumlar ve halk olarak hizmet etme potansiyelinden yararlanmak yetkili kardeşlerimizin görevi.

Daha önemli ve talihsiz olan bir diğer konu ise Irak halkına cehaletle birlikte ikiyüzlülüğün ihraç edilmesidir. Bir yandan ABD ile bağların koparılması çağrısında bulunurken diğer yandan gizlice ve üstü kapalı bir şekilde köprüler kurmaya ve Irak içinde ve dışında ABD’li yetkililere kimliklerini sunmaya çalışan sahte slogancılardan bahsediyorum!

*Irak’a döndüğünüzde bölge çok değişmişti. Örneğin Beşşar Esed rejimi düşmüş ve Hizbullah başarısızlığa uğramıştı. Bu durum Irak'a da yansıdı mı?

Elbette. Beşşar Esed rejiminin düşmesi ve Lübnan'da Hizbullah'ın yaşadığı gerilemenin Irak'a yansımaları olacak. Henüz fırtınanın içindeyiz, dolayısıyla bu sonuçların kapsamını ve niteliğini tam olarak kestirmek zor. Sanırım önümüzdeki birkaç ay içinde bu daha da netleşecek.

Ne yazık ki, Irak'taki silahlar sınırların dışından kararlaştırılmış ve Irak'ın oyun sınırlarını aşan anlaşmaların bir parçası olarak birçok kez kullanılmıştır. Bu kesinlikle kabul edilemez.

En önemlisi başkalarının deneyimlerinden ders çıkarmaktır. Iraklılar olarak, başkalarıyla aynı hataları yapmamak için kendi deneyimlerimizden ve başkalarının deneyimlerinden ders almalıyız. Aynı hataları yapmak ne haklı gösterilebilir ne de kabul edilebilir. Bugünün dersi, başkalarının deneyimlerini iyi anlamak, koşulları, faktörleri ve sonuçları iyi okumak ve bir sonraki aşamayı doğru bir şekilde kurmaktır. Ancak bu şekilde daha sonra bir gerileme yaşamaktan kaçınırız. Devlete, devletin tercihine ve devletin kurumlarına inanmalıyız, çünkü herkesi koruyan onlardır, tersi değil.

*Irak ve İran arasındaki ilişkiyi nasıl görüyorsunuz?

Irak ve İran arasındaki ilişkinin, her iki ülkenin özgünlüklerine saygı göstererek ve her iki ülke için de en iyisini elde etme çabası çerçevesinde, olumlu etkileşim ve iyi komşuluk temelinde olması gerekiyor. Irak'ın iç işlerine her türlü müdahaleyi reddediyorum. Her iki ülkenin de çıkarlarını korumak için Irak'ın İran'ın arka bahçesi olmasına izin verilmesine karşıyım.

Burada, İran’daki ilgili kardeşlerimi, genel olarak bölgeye ve özelde Irak'a ilişkin vizyonlarını yeniden gözden geçirmeye ve ikili iş birliği ve iletişimde devlet ve kurum mantığını yerleştirmeye çağırıyorum.

Bölgemizde değişimler yaşanıyor. Herkesin bu değişimlere ayak uydurması gerekiyor. Herkes, bölge ülkeleri ile halklarının çıkarlarına hizmet eden iş birliği ve ekonomik entegrasyon ilkeleri doğrultusunda çalışmalı. Ancak bu şekilde güvenlik ve istikrarın temelleri atılıp hiç kimsenin çıkarına olmayan bir çatışmaya herkesi itebilecek pervasız maceralar önlenebilir.

*Devletin kontrolü dışındaki silahlar ne olacak?

Silahlar devletin kontrolü dışında olduğu zaman Irak öldü demektir. Uluslararası toplum ve bölgesel komşular, devletin, devlet kurumlarının ve halkın iradesi olmaksızın savaşa ve barışa karar verme konusunda risk almaya ve ileri gitmeye hazır taraflara ve milislere sahip bir devletle uğraşmamaları konusunda uyarıyor.

Ne yazık ki, Irak'taki silahlar sınırların dışından kararlaştırılmış ve Irak'ın oyun sınırlarını aşan anlaşmaların bir parçası olarak birçok kez kullanılmıştır. Bu kesinlikle kabul edilemez. ABD karşıtı sloganlar atanlar, ABD’nin hükümetle koordineli olarak bulundurduğu askerlerini ‘işgal’ olarak değerlendirirken, devlet ve hükümet bu askeri varlığı dünyanın en güçlü askeri gücüyle güvenlik iş birliği ve stratejik ortaklığın bir parçası olarak görüyor.

Bu çelişkiyi nasıl açıklayabiliriz? Daha önce de söylediğim gibi, Irak halkının kasıtlı olarak cehaletiyle birleşen bir ikiyüzlülük var ve bu onlara çok pahalıya patlayacak. Çünkü halk artık gerçekleri ayırt edebiliyor.

*Pekin’deki anlaşmanın zeminini hazırlayan Suudi Arabistan-İran görüşmelerinin Bağdat’ta yapılmasında rol oynadınız. Üzerinden geçen iki yılın ardından anlaşmayı nasıl görüyorsunuz?

Bu görüşmeler karşılıklı iyi niyetlerle yapıldı. Irak, coğrafi konumu, yakınlığı ve iki komşusuyla da olan etkileşimi sayesinde bunun görüşmelere uygun ve elverişli bir zemin hazırlayabildi. Müzakerelerin sayısı beş tura ulaştı. Bu turlarda iki taraf arasında açıklık ve şeffaflık ön plandaydı. İki taraf arasında çözüm bekleyen konuların çoğu ele alındı. Irak, aradaki boşlukları doldurmaya istekli bir arabulucu olabildi, fakat -açıkça söylemek gerekirse- Irak bu tür görüşmelerin sonuçlarının garantörü olamaz. Bu tür görüşmelerin bölgesel değil, uluslararası bir garantöre ihtiyacı olduğu bir gerçek. Çin de her iki tarafa görüşmenin sonuçlarının garantörü olmayı önerdi.

7 Ekim'den önceki bölge ile sonraki bölge aynı değil. Sadece çatışmaların yaşandığı coğrafyada değil, bir bütün olarak bölgesel sistemde de büyük değişimler yaşandı.

Bölgemizde yaşanan onca şeyden sonra, bu diyaloğun bazılarının zaman kazanmak ve bir aşamayı geçmek için kurduğu geçici bir diyalog olarak değil, yeni bir strateji ve herkese olumlu yansıyacak farklı bir bölgesel yaklaşım için temel bir diyalog olarak görülmesini umuyorum. Ben halen her iki tarafta da iyi niyetin var olduğuna ve bu anlaşmayı geliştirme potansiyelinin bulunduğuna inanıyorum.

*Irak İran'ın komşusu. Trump İran'a ya azami baskı uygulayacağını ya da bir anlaşma yapacağını söylüyor. Siz bunu ve Irak üzerindeki etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Başkan Trump, ABD'nin hasımlarına karşı azami baskı politikası uyguluyor. Bu bağlamda İran'a baskı uyguluyor ve davranışlarını değiştirmeye zorlamak için güç kullanma tehdidinde bulunuyor. Ancak bu politikayı daha tehlikeli kılan en temel değişken, 7 Ekim 2023 tarihinden bu yana Ortadoğu'da yaşanan büyük çalkantıların ortasına denk gelmesidir. Bu durum, iki taraf arasındaki gerilimi tırmandırırken bir yandan İran-Irak ilişkilerinin diğer yandan da ABD-Irak ilişkilerinin seyrini doğrudan etkiliyor.

fergt
ABD Başkanı Donald Trump, 2020 yılında ilk başkanlık döneminin sonlarında dönemin Irak Başbakanı Mustafa el-Kazımi'yi Beyaz Saray'da ağırladı (AFP)

Washington ve Tahran arasındaki gerilimin niteliği ne olursa olsun, Irak'ın menfaati bunun olumsuz yansımalarını kontrol altına almayı ve iki taraf arasında diyalog kanalları açabilecek etkin bir rol sahibi olmasını gerektiriyor. Aynı durum, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Katar gibi bölge ülkeleri için de geçerli.

Irak, ABD-İran çatışmasının somut jeostratejik ve tarihi gerçeklerine en fazla cevap veren ülke konumunda olduğundan bu boşluğu doldurmada ve perspektifleri yakınlaştırmada yapıcı bir rol oynamayı hak ediyor. Irak'ın, temel çıkarlar, ulusal güvenlik ve Arap derinliği olmak üzere bu üç temele dayanan dengeli bir vizyon temelinde değişikliklere uyum sağlama yeteneğine sahip olması da önem taşıyor.

Öte yandan İran’daki kardeşlerimizi bölgedeki, özellikle de Irak'taki deneyimlerini değerlendirmeye ve koşulları tek tarafın yararına kullanmak yerine çözümü düşünmenin ve çözüm bulmanın yanında komşularla ilişkilerde devlet ve kurumları kavramına geçmeye ve devrim fikrini kendi sınırlar içinde tutmaya ve onu ihraç edip orada burada sorun yaratmamaya dayalı kapsamlı bir vizyon geliştirmeye çağırıyorum.

*7 Ekim 2023 olaylarının ardından yeni bir bölgesel düzenin şekillenmekte olduğundan bahsediliyor. Siz bunun hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bölgenin 7 Ekim öncesiyle sonrasında aynı olmadığı kesin. Sadece çatışmaların yaşandığı coğrafyada değil, bir bütün olarak bölgesel düzende de büyük dönüşümler yaşandı. Ancak tamamen yeni bir bölgesel düzenden bahsetmek için henüz çok erken.

Bölgedeki tüm aktörler yaşananları objektif ve cesur bir şekilde yeniden okumalı. Uzun süreli savaşların ardından zayıflık dengelerine dayalı bir stratejik alana girmek yerine bölge halklarının çok boyutlu ve çoğulcu çıkarlarıyla uyumlu bir siyasi bütünleşme mantığı oluşturmak üzere bazı dersler ve ibretler çıkarmalı. Bölgedeki bazı ülkelerin tanık olduğu ekonomik-kalkınma rönesansının temeli olarak her zamankinden daha acil hale gelen siyasi-güvenlik istikrarını tesis etmek için gerçekçilik ve dengeli sorumluluğu harmanlayan stratejik seçeneklere açık olmalı.

Son otuz yıl, uluslararası sistemi Soğuk Savaş'ın gerçeklerine ve Sovyetler Birliği'nin çöküşüne uygun perspektifler temelinde şekillendirmeye yönelik yoğun girişimlerin yaşandığı bir dönem oldu.

Bölge ülkeleri arasında iş birliği, etkileşim ve ağ oluşturma alanları yaratmak ve küresel düzeyde ekonomik varlıklarını arttırmak için gerçek bir fırsatla karşı karşıyayız. Bu da çeşitli güçlerin inandığı, kendini dayatabilecek yeni bir gerçeklik üretebilecek yeni bir yaklaşım gerektiriyor.

Irak’ın devlet, hükümet, kurumlar ve aktif güçleri bunu dikkatle okumalı.

*Tüm bunlar Trump'ın ikinci başkanlık döneminin başlarında gerçekleşiyor. Trump’ın yeniden başkan seçilmesi ve bölgemiz üzerindeki etkisi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Trump’ın ikinci dönemi, birinci döneminden farklı değil. Ortadoğu'ya yönelik dış politikası ilk dönemindeki politikasının bir uzantısı. Yine “Önce Amerika” ilkesiyle yola çıkıyor. Ekonomiye öncelik veriyor ve savaşa başvurmadan düşmanlarını kontrol altına almayı amaçlayan ‘baskıcı güç’ stratejisine çerçevesinde düşmanlarına karşı azami baskı politikasını izliyor. Trump yönetiminin yeni politikası ve uygulamaları temelde 7 Ekim sonrası yaşanan önemli gelişmelerin bıraktığı siyasi iklim ve stratejik dönemeçlerden dolayı farklılaşıyor. Bu da bölgedeki denge haritasının yeniden çizilmesi için ABD'nin aktif ve yoğun olarak katılım göstermesini gerektiriyor.

Burada, ABD'nin uluslararası arenada ve önemli meselelere yönelik politikasının Trump’ın şahsına indirgenemeyeceğini belirtmemiz gerekiyor. Bu konuda temelde belirleyici olan ABD'nin bölgedeki ve dünyadaki çıkarlarını ve ABD ulusal güvenliğinin korunmasını dikkate alan derin kurumsal yapısıdır.

Bu kritik tarihi anda, bölgede barışı ve istikrarı sağlamak için ABD ile olgun bir stratejik ortaklık üzerinde düşünmeli ve bu tür bir iş birliğini kalkınma ve ilerleme yollarına hizmet etmek ve nesillere gelecek vaat eden bağlamlar oluşturabilecek yaratıcı fırsatlar sağlamak için kullanmalıyız.

*Trump, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile anlaşmaya varmak ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile rekabet etmek istiyor. Üç ülke arasındaki ilişkileri ve bunların dünya üzerindeki etkilerini nasıl okuyorsunuz?

Son otuz yıl, uluslararası sistemi Soğuk Savaş'ın gerçeklerine ve Sovyetler Birliği'nin çöküşüne uygun perspektifler temelinde şekillendirmeye yönelik yoğun girişimlerin yaşandığı bir dönem oldu.

Ancak bu rekabet tek kutuplu sistemde köklü bir değişikliğe yol açmadı. Uluslararası sistemin bu tek kutuplu yapısını değiştirme girişimleri, başta Çin ve Rusya olmak üzere, uluslararası arenadaki yerlerini ve rollerini yeniden kazanmaya çalışan ve özellikle jeostratejik etki alanlarında ABD’yi zayıflatmaya çalışan bazı uluslararası güçlerin ana hedeflerinden biri oldu ve olmaya devam ediyor.

ABD, özellikle dünyanın tanık olduğu jeopolitik ve ekonomik değişimler çerçevesinde uluslararası arenadaki gücünün ve liderlik rolünün geleceğiyle ilgili bazı zorlukla karşı karşıya.

ABD için Çin, ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) Direktörü William Burns'ün de belirttiği gibi, ‘21. yüzyılın en önemli jeopolitik tehdidini temsil ediyor’. Bu yüzden ABD vizyonu ve bundan kaynaklanan stratejiler ve taktikler açısından Rusya'dan farklı. Washington, küresel ekonomik dümene liderlik etmek için kızışan güç yarışında en tehlikeli rakip olarak Pekin ile karşı karşıya. Her ikisi de uluslararası sistemin doğasını yeniden tanımlamayı ve onu hem ekonomik hem de askeri açıdan çok kutuplu bir kimliğe taşımayı hedeflediğinden, ABD'nin tek taraflılığına karşı koymak Çin-Rusya ilişkilerinin en önemli ayağını oluşturuyor.

Rusya-Ukrayna savaşı ve Beşşar Esed rejiminin düşmesinin ardından, uluslararası piramidin tepesine doğru çıkmaya başlayan Rusya'nın, ABD'nin dünya düzeni liderliğine tehdit oluşturan uluslararası bir güç olmaktan ziyade uluslararası boyutu olan bölgesel bir güç haline geldiğini söyleyebiliriz. Gerçekte ABD, Rusya-Çin stratejik ittifakı ile çatışma halkalarını dağıtmayı başardı. Washington, ABD’ye karşı giderek büyüyen bir tehdit olarak gördüğü Çin'i kuşatmayı amaçlayan stratejilerine kendini adama fırsatı buldu. ABD yönetimi, bu bakımdan pusulayı Çin'in yükselişini engellemeye çevirmek için bölgede ve uluslararası alanda meşgul olduğu arenaları azaltmaya çalışıyor. Dolayısıyla, ABD'nin Rusya-Ukrayna çatışmasını sona erdirme girişimi ve Trump'ın Putin ile yakınlaşması, Trump'ın ‘şahsi diplomasi’ ilkesine olan inancına, yani Putin ve Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ile şahsi bağlantılar kurarak Rusya ve Kuzey Kore ile çelişkileri yönetme ve onları dizginleme çabasına ek olarak anlaşılabilir.

dfergty
Kazımi Londra'da Al Majalla Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Hamidi’ye röportaj verdiği sırada (Nur Eyyub – Al Majalla)

Trump, küresel ekonominin dümenine geçmek isteyen Çin’i engelleyecek kararlı adımlar atmak için zamana karşı yarışıyor. Çünkü ABD'yi büyük zorluklardan kurtarıp sürdürülebilir fırsatlara ulaştırmayı başaran istisnai bir lider olarak tarihe geçmek istiyor.

*Yeni dünya düzenine nasıl bakıyorsunuz?

ABD, teknolojik, ekonomik, kültürel, askeri ve diplomatik olmak üzere çeşitli alanlarda üstünlüğünü korumaya çalışarak, uluslararası kurumlara ve Varşova Paktı'nın dağılmasından sonra uluslararası arenada tek başına kalan Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü'ne (NATO) liderlik ederek ve başta Çin ve Rusya olmak üzere potansiyel rakiplerinin bir süper güç seviyesine yükselmesini engellemeye çabalayarak uluslararası sistem üzerindeki liderliğini sürdürmenin yollarını arıyor.

Günümüzün akışkan ve karmaşık dünyasında, uluslararası haritayı basit kavramlara indirgemeyen çok boyutlu bir okumayı tercih ediyorum.

ABD, özellikle dünyanın tanık olduğu jeopolitik ve ekonomik dönüşümler çerçevesinde uluslararası arenadaki gücünün ve liderlik rolünün geleceğiyle ilgili bazı zorlukla karşı karşıya. Bundan dolayı gücün artık tek bir kutbun elinde toplanmadığı, ancak üç boyuta bölünmüş bir modele göre dağıtıldığı ve böylece birden fazla gücün aynı anda etkileşime girdiği söylenebilir.

ABD, gerek bütçe gerek teknoloji gerekse dünyanın dört bir yanında sahip olduğu askeri üsler bakımından olsun askeri güç açısından açık ara tek taraflı hakim güç olmaya devam ediyor. ABD'nin askeri üstünlüğü Washington'ı eşsiz bir konuma oturtuyor. Ancak yükselen güçleri, özellikle de sessiz ve derinden devasa silah cephanelikleri geliştirmeye ve geçtiğimiz yüzyıldaki Sovyetler Birliği'nden farklı olarak ABD’nin gücüyle rekabet edebilecek bir askeri yapı inşa etmeye çalışan Çin'i izlemesi ve takip etmesi gerekiyor.

Başta Körfez’dekiler olmak üzere Arap ülkelerinin kalkınma deneyimleri cesaret verici olmanın da ötesinde, küresel düzeyde sıçramalar ve sınırlar çiziyor. Bu da kardeş Arap ülkeleri tarafından desteklenecek bir projeyle ilerlemek için bir teşvik ve motivasyon oluşturuyor.

Ekonomik güç düzeyinde, on yılı aşkın bir süredir ABD, Avrupa Birliği (AB), Çin ve Japonya gibi büyük ekonomik güçler arasındaki hararetli rekabet başta olmak üzere çok kutupluluk yönünde bir tablo çiziliyor. Buna yansımaları ve etkileri nedeniyle uluslararası arenada büyük önem kazanan Hindistan ve Brezilya gibi yeni oyuncular ekleniyor.

Burada dikkat edilmesi gereken üçüncü bir boyut daha var. O da ulus ötesi ilişkilerle ilgili boyuttur. Geleneksel anlamda devletleri temsil etmeyen geleneksel olmayan güçler bu boyutta etkileşime girer ve bu boyutta ulus ötesi terörizm, uluslararası suç ve siber güvenlik gibi zorluklar ortaya çıkar. Salgın hastalıklar ve iklim değişikliği gibi tüm insanlığın karşı karşıya olduğu ortak sorunlar uluslararası iş birliği yapılmasını gerektirdiğinden tek bir güç tarafından ele alınamamalı. Bu boyutta güç, çok çeşitli ölçeklere dağılmış olup, tek kutupluluk ya da çok kutupluluk kavramlarını, uluslararası gerçekliğin ve mücadelelerinin karmaşıklığını tanımayan basit bir kavram haline getiriyor.

*Arap ülkelerinin bu küresel sistemdeki konumlarını, rollerini ve katkılarını nasıl görüyorsunuz?

Arap dünyasının engin potansiyeline, bol kaynaklarına ve zengin medeniyet mirasına yakışacak şekilde küresel sahnede anlamlı bir etki kazanmasının en etkili yolu Arap entegrasyonu projesidir. Bu proje, çabaları birleştirecek, içerideki çelişkileri yapıcı bir farkındalıkla yönetecek ve Arap siyasi dokusunu yeniden yapılandırmak ve Arap dünyasının küresel meseleleri şekillendirmesine izin verebilecek muazzam enerjisini ortaya çıkarmak için gizli yetenekleri kullanacak. Bir süre önce, bölgemizi etkileyen kronik krizleri aşmak üzere tasarlanmış bir girişim olan ‘Yeni Levant (Maşrık) Projesi'ni önermiştim. Bölgenin çıkmaza girmiş gerçekliğine meydan okuyan Yeni Levant Projesi, maceracı ya da gerçekçi olmayan bir vizyon sunmaktan ziyade gerçekliğin akışkanlığına ve karmaşıklığına ayak uyduran, dönüşümün üretilmesine olanak tanıyan bir öneridir. Proje, bölgedeki kilit oyuncular olan Irak, Mısır ve Ürdün arasında stratejik ve yapıcı bir entegrasyon öngörüyor. Irak zengin doğal kaynaklara, Mısır büyük bir nüfusa ve önemli bir endüstriyel uzmanlığa, Ürdün ise önemli bir jeostratejik konuma sahip. Bu özelliklerin hepsi, bölgede kendi kabiliyetlerine dayalı yeni bir rota çizmek ve kendine daha fazla inanan ve yapısal ilerleme için dayanışmanın gerekliliğine daha fazla ikna olmuş bir bilinci yeniden üretebilecek hayati bir model oluşturmak için her ülkenin güçlü yanlarından karşılıklı olarak faydalanmak üzere iş birliği yapmak üzere bir araya getirilebilir.

Yeni Levant Projesi, ne yazık ki bölgesel söylemlerimizin çoğunda pratikten ziyade retorik bir değer haline gelen entegrasyon ilkesine yaptığı vurguyla öne çıkıyor.

Böyle bir projenin özellikle Körfez İşbirliği Konseyi’ndeki (KİK) kardeşlerin vizyonunu tamamlayacağını ve ortak Arap eylemine dayalı yeni bir Ortadoğu inşa etmek için ufuklar açabileceğini ve gerçek fırsatlar yaratabileceğini düşünüyorum.

Başta Körfez’dekiler olmak üzere Arap ülkelerinin kalkınma deneyimleri cesaret verici olmanın da ötesinde, küresel düzeyde sıçramalar ve sınırlar çiziyor. Bu da kardeş Arap ülkeleri tarafından desteklenecek bir projeyle ilerlemek için bir teşvik ve motivasyon oluşturuyor. Çünkü ortak çıkarlar bu tür bir gücün engellenmesini değil, yükselmesini gerektiriyor. Bu güç, daha güvenli, gelişmiş ve ileri bir stratejik ortam yaratma ve sadece stratejik kısırlık üreten çatışma alanlarını boğma çerçevesinde etkili ve verimli ekonomik, siyasi ve güvenlik dinamiklerine dayanıyor. Bu da Arap dünyasını, küresel sahnede öne çıkan eylemin sadece bir alıcısı olmanın ötesine taşıyıp uluslararası dönüşümlerin oluşumuna daha fazla dâhil ediyor.



Mısır'ın Sudan'daki saldırıları bölgesel karşı saldırının habercisi

Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ve Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı ve Ordu Komutanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan, Kahire’de bir araya geldi, 18 Aralık 2025 (AFP)
Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ve Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı ve Ordu Komutanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan, Kahire’de bir araya geldi, 18 Aralık 2025 (AFP)
TT

Mısır'ın Sudan'daki saldırıları bölgesel karşı saldırının habercisi

Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ve Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı ve Ordu Komutanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan, Kahire’de bir araya geldi, 18 Aralık 2025 (AFP)
Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ve Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı ve Ordu Komutanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan, Kahire’de bir araya geldi, 18 Aralık 2025 (AFP)

Amr İmam

Mısır'ın Hızlı Destek Kuvvetleri’ne (HDK) ait bir askeri ikmal konvoyuna 9 Ocak'ta düzenlediği hava saldırıları, aylar süren ihtiyatlı diplomasi ile uzun süredir ilan edilmiş kırmızı çizgilerin uygulanmasında kararlılığın başladığı yeni bir dönemin başlangıcı olarak bir dönüm noktası oluşturdu. Çeşitli medya haberlerine göre saldırılar Mısır, Sudan ve Libya'yı birbirine bağlayan uzak sınır üçgeninde konvoyu hedef aldı. Konvoyda, HDK’yı takviye etmek üzere Libya'dan yola çıkan zırhlı araçlar ve diğer malzemelerin bulunduğu belirtildi. Bu operasyon, Kahire'nin Sudan'da 2023 yılının nisan atında savaşın patlak vermesinden bu yana benimsediği hassas dengeleme politikasından daha kararlı bir tutuma geçtiğinin sinyaliydi.

Mısır, Sudan'ın birliğini, toprak bütünlüğünü ve devlet kurumlarını korumak için Sudan ordusunu diplomatik olarak sürekli destekledi ve HDK'nın bölgedeki başlıca destekçilerini kışkırtmamak için itidalli bir tutum sergiledi.

Kahire, Sudan’daki savaş boyunca, paramiliter bir güç olan HDK’nın ilerleyişini durdurmak ve yabancı müdahaleyi engellemek umuduyla, Sudan Dörtlüsü (Suudi Arabistan, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri/BAE ve ABD) içindeki çok sayıda görüşme turu da dahil olmak üzere tüm diplomatik yolları denedi, ancak bu çabalar kalıcı bir başarı sağlamadı.

Müzakerelerin tıkanması ve sınırlarındaki tehditlerin artmasıyla Mısır, bölgeyi istikrarsızlaştırmaya devam eden çatışmada itidal politikasını uzatmak yerine, önceliklerini doğrudan dayatmaya yöneliyor.

İlmeğin daha da sıkılması

Sudan'da üçüncü yılına giren savaş güney sınırının çok ötesine yayılarak, Mısır'ın ulusal güvenliği ve hayati damarları için varoluşsal bir tehdit haline geldi. Diplomatik girişimler çatışmayı durdurmada veya yabancı müdahaleyi engellemede başarılı olamadı. Bu da şiddetin tırmanmasına ve Sudan'ın daha küçük, daha kırılgan varlıklara bölünme tehlikesiyle karşı karşıya kalmasına neden oldu.

Çatışmanın etkileri ortada. Bir milyondan fazla Sudanlı mülteci Mısır'a geçti ve mevcut ekonomik baskılar altında kaynakları, ortak sınırları ve sosyal hizmetleri zorladı.

Ekonomik açıdan, daha önce yıllık yaklaşık 1,4 milyar dolar olarak tahmin edilen ikili ticaret keskin bir düşüş yaşadı ve mal, yakıt ve temel malzemelerin akışındaki aksaklıklar nedeniyle piyasalar yüz milyonlarca dolar kaybetti.

Jeostratejik düzeyde, Sudan'ın parçalanması, Mısır'ın tatlı su ihtiyacının yüzde 90'ından fazlasını karşılayan Nil sularındaki payını korumak için önemli bir müttefikini kaybetme potansiyeli taşıyor.

Sudan'daki savaş, Ortadoğu ve Afrika Boynuzu'nu saran yaygın kargaşadan ayrı düşünülemez.

Bu durum, Büyük Etiyopya Hedasi (Rönesans) Barajı konusunda Etiyopya ile devam eden gerginlikte Kahire'nin konumunu zayıflatıyor. Addis Ababa, kuraklık dönemlerinde su tahliyesini sınırlayan bağlayıcı bir anlaşmayı imzalamayı reddederken, baraj 2025 sonlarından bu yana tam kapasiteyle çalışıyor ve aşağı havza ülkelerine akan su miktarında önemli bir azalma tehdidi oluşturuyor.

Sudan'daki çatışma, Mısır'ın bir başka can damarı ve ulusal gelirin önemli bir kaynağı olan Süveyş Kanalı için de bir tehdit teşkil ediyor.

Husilerin Kızıldeniz’deki saldırıları küresel deniz taşımacılığının rotasını değiştirmeye zorlar ve Kızıldeniz'de karışıklıklar devam ederken, bazı uluslararası aktörler, Sudan'ın Kızıldeniz kıyılarında nüfuz elde etmek karşılığında Sudan ordusunu desteklemeye istekli görünüyorlar, bu da deniz güvenliğini tehlikeye atabilir.

Kahire'nin kuşatılma endişelerinin yanında, İsrail'in geçtiğimiz aralık ayı sonlarında Somaliland'ı tanıma kararı alması, İsrail, (Kızıldeniz'e erişim arayışında olan) Etiyopya ve diğerlerinden oluşan yeni bir eksenin ortaya çıkacağına dair korkuları artırdı. Bu eksen, Aden Körfezi'nde denizcilik alanında bir dayanak noktası oluşturabilir ve Mısır'ın denizcilik alanındaki etkisini daha da zorlayabilir.

Sudan'ın Darfur bölgesindeki Faşir sokaklarında silahlarıyla kutlama yapan HDK üyeleri, 26 Ekim 2025 (AFP)Sudan'ın Darfur bölgesindeki Faşir sokaklarında silahlarıyla kutlama yapan HDK üyeleri, 26 Ekim 2025 (AFP)

Dolayısıyla Sudan'ın parçalanması, Mısır'ın su, ekonomi ve stratejik açıdan hassas noktalarını doğrudan etkileyen bir çatışma olduğu için uzak bir kriz olarak değerlendirilmemeli.

Parçalama stratejisi

Sudan'daki savaş, Ortadoğu ve Afrika Boynuzu'nu saran yaygın kargaşadan ayrı düşünülemez.

Savaşın seyri ve aynı dış aktörlerin tekrar tekrar müdahil olması arasındaki bariz benzerlikler, Sudan'daki iç savaşın, zaten kırılgan olan devletleri zayıflatan, parçalanmalarını derinleştiren ve onları dış aktörlerin çıkarlarına hizmet eden arenalara dönüştüren, ortaya çıkan jeostratejik sistemin bir parçası olduğunu gösteriyor.

Bu model, bölgedeki paralel sıcak noktalar göz önüne alındığında netleşiyor. Suriye fiilen nüfuz alanlarına bölünmüş durumda, Yemen güneyde tekrarlanan ayrılıkçı çabalarla karşı karşıya, Somali Somaliland'ın bağımsızlık çabalarından şikayetçi ve Libya rakip gruplar arasındaki derin bölünmelerle boğuşuyor.

Sudan'da ise HDK'nın özellikle Darfur gibi ülkenin batı illerinde elde ettiği geniş kazanımlar, ülkeyi batıda HDK'nın doğuda ise Sudan ordusunun hakimiyetinde olmak üzere iki düşman taraf arasında bölünmeye sürüklüyor gibi görünüyor. Ülkenin doğusu Sudan ordusunun aylardır fiili başkenti ve ana uluslararası kapısı olarak kabul ettiği Port Sudan çevresindeki hayati Kızıldeniz kıyılarını da kapsıyor.

Eğer çatışmalar ülkenin doğusuna yayılırsa veya kıyıların kontrolü için rekabet şiddetlenirse, daha fazla parçalanma meydana gelebilir ve bu da dış güçlerin Sudan'ın Kızıldeniz limanları üzerindeki etkilerini genişletmeleri için daha fazla fırsat yaratabilir.

Görüşmelerin ardından yapılan resmi açıklamada Kahire, 1976 tarihli karşılıklı savunma anlaşmasına açıkça atıfta bulundu. Kritik kırmızı çizgileri korumak için uluslararası hukuka uygun olarak gerekli tüm önlemleri alma ‘tam hakkını’ teyit etti.

Bu tehlike, Kızıldeniz'in güney girişinde, özellikle de Yemen'in Güney Geçiş Konseyi'nin son zamanlarda yaşadığı aksiliklere rağmen ayrılma hedefiyle daha da artmaktadır, zira bu durum bölgedeki güç dengesini değiştirebilir.

İsrail'in Somaliland'ı tanıması, ardından Dışişleri Bakanı Gideon Saar'ın bu ayın başlarında Somaliland'ın başkenti Hargeisa'ya yaptığı ziyaret ve muhtemelen güvenlik düzenlemelerini de içeren iş birliğinin genişletilmesi konusundaki görüşmeler, Kahire'nin endişelerini keskin bir şekilde artırdı.

Bu gelişmeler, Aden Körfezi yakınlarında İsrail'in varlığının artacağına dair korkuları güçlendiriyor. Bu durum, İsrail'e denizdeki varlığını sağlamlaştırma veya Mısır'ın denizcilik çıkarlarını kuşatabilecek bir ittifak ağı kurma imkanı sağlayabilir.

Sudan'ın Kuzey Darfur’un Faşir şehri yakınlarındaki Zemzem Mülteci Kampı, Ocak 2024 (Reuters)Sudan'ın Kuzey Darfur’un Faşir şehri yakınlarındaki Zemzem Mülteci Kampı, Ocak 2024 (Reuters)

Husilerin Kızıldeniz'deki seyir faaliyetlerini kesintiye uğratan saldırıları, Etiyopya'nın denize doğrudan erişim sağlamak için gösterdiği aralıksız çabalar ve kıyı devletleri dışındaki aktörlerin manevraları da eklendiğinde, Mısır'ı çevreleyen stratejik kıskaç daralmakta ve seyrüsefer özgürlüğünü, Süveyş Kanalı gibi ekonomik can damarlarını ve ülkenin ulusal güvenliğini tehdit etmektedir.

Sert bir yaklaşımın başlangıcı

Birçoğu, 2023 yılının nisan ayında çatışmanın patlak vermesinden bu yana Kahire'nin güney komşusuna yönelik sertleşen söylemleri ışığında Mısır'ın Sudan iç savaşındaki rolünün derinleşeceğini bekliyordu.

Bu yoğunlaşmanın en açık işareti, 2025 yılının Aralık ayı ortasında Kahire'de Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ile Sudan Ordu K         omutanı Abdulfettah el-Burhan arasında yapılan bir toplantıda ortaya çıktı.

Görüşmelerin ardından yapılan resmi açıklamada Kahire, 1976 tarihli karşılıklı savunma anlaşmasına açıkça atıfta bulunarak, Sudan'ın birliği, toprak bütünlüğü ve devlet kurumları da dahil olmak üzere kritik kırmızı çizgileri korumak için uluslararası hukuk çerçevesinde gerekli tüm önlemleri alma ‘hakkı olduğunu’ teyit etti ve bunlara yönelik herhangi bir tehdidi Mısır'ın ulusal güvenliğine doğrudan bir tehlike olarak değerlendirdi.

Bu sertleşen üslubun ardından, 9 Ocak'ta Kahire'ye atfedilen hava saldırıları şeklinde bir saha operasyonu gerçekleştirildi.

“Riyad, Yemen hükümet güçlerine askeri destek sağladı. Bu destek, güç dengesini değiştiren ve GGK’nın Hadramaut ve diğer bölgelerde elde ettiği kazanımları ortadan kaldıran hava saldırılarını da içeriyordu.

Saldırılar, Libya Ulusal Ordusu (LUO) Komutan Yardımcısı Saddam Hafter'in, Mısır Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı ile acil görüşmeler yapması için Kahire'ye çağrılmasından sadece iki gün önce gerçekleşti.Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre görüşmelerin ana gündem maddeleri askeri iş birliği, sınır güvenliği ve Kahire ile doğu Libya liderliği arasında kronik bir gerginlik kaynağı olan güney Libya üzerinden silah akışının durdurulmasıydı.

HDK destekçilerine, özellikle Libya'dan gelen ikmal yolları konusunda aylarca tekrar tekrar uyarıda bulunan Mısır, ulusal güvenlik çıkarlarını önceliklendiren bir yaklaşıma kesin olarak geçmiş görünüyordu.

Bu tutum, 14 Ocak'ta Sisi'nin Kahire'de ABD Dışişleri Bakanlığı Afrika Kıdemli Danışmanı Massad Fares Boulos ile görüşmesi sırasında daha da güçlendi.

Mısır Cumhurbaşkanı Sisi, ABD’li yetkili Boulos'a, Mısır'ın Sudan'ın güvenliğini ve istikrarını baltalamaya yönelik girişimlerin başarılı olmasına izin vermeyeceğini açıkça belirtti ve iki ülkenin ulusal güvenliği arasındaki varoluşsal bağı vurguladı.

Sudan'ın Port Sudan kentinde, HDK’ya ait İHA’ların yakıt depolama tesislerini hedef alan saldırısının ardından yakıt deposundan yükselen alev ve dumanlar, 5 Mayıs 2025 (Reuters)Sudan'ın Port Sudan kentinde, HDK’ya ait İHA’ların yakıt depolama tesislerini hedef alan saldırısının ardından yakıt deposundan yükselen alev ve dumanlar, 5 Mayıs 2025 (Reuters)

Ancak Mısır'ın eylemleri Sudan'ın ötesine geçiyor. Çünkü bu eylemler, Yemen'in güneyinde Güney Geçiş Konseyi'nin (GGK) ayrılıkçı çabalarını durdurmak için kararlı bir şekilde müdahale eden Suudi Arabistan da dahil olmak üzere bölgesel güçler tarafından benimsenen daha geniş bir karşı stratejinin parçası.

Riyad, Yemen hükümet güçlerine askeri destek sağladı. Bu destek, güç dengesini değiştiren ve GGK’nın Hadramaut ve diğer bölgelerde elde ettiği kazanımları ortadan kaldıran hava saldırılarını da içeriyordu. Bu durum, Kahire'nin Sudan'da parçalanmayı önleme çabalarını yansıtıyor.

Bu adımlar bir arada değerlendirildiğinde, önemli Arap güçlerinin bölgesel dengeyi yeniden sağlamak, devleti korumak ve dış güçlerin çıkarlarına hizmet etmek için devletlerin kırılganlığını istismar eden parçalanma gündemini engellemek amacıyla koordineli bir çaba içinde olduklarını gösteriyor.

Hedeflerine ulaşmaya kararlı düşmanlarla yüzleşmenin önündeki zorluklara rağmen, Mısır'ın Sudan'a ve Suudi Arabistan'ın Yemen'e müdahalesi, bölgede daha fazla çöküşü önlemek için kararlı bir çabanın başlangıcını temsil ediyor.


SDG: El-Şeddadi cezaevi artık bizim kontrolümüz dışında ve Koalisyon müdahale taleplerimizi reddetti

Suriye hükümet güçleri, Kürt güçleriyle anlaşmaya varmalarından bir gün sonra, bugün Suriye'nin doğusundaki Deyrizor'a konuşlandı (AFP)
Suriye hükümet güçleri, Kürt güçleriyle anlaşmaya varmalarından bir gün sonra, bugün Suriye'nin doğusundaki Deyrizor'a konuşlandı (AFP)
TT

SDG: El-Şeddadi cezaevi artık bizim kontrolümüz dışında ve Koalisyon müdahale taleplerimizi reddetti

Suriye hükümet güçleri, Kürt güçleriyle anlaşmaya varmalarından bir gün sonra, bugün Suriye'nin doğusundaki Deyrizor'a konuşlandı (AFP)
Suriye hükümet güçleri, Kürt güçleriyle anlaşmaya varmalarından bir gün sonra, bugün Suriye'nin doğusundaki Deyrizor'a konuşlandı (AFP)

Suriye Demokratik Güçleri (SDG), dün varılan ateşkes anlaşmasına rağmen, Şam'daki merkezi hükümete bağlı silahlı grupların ülkenin kuzeydoğusundaki Ayn İsa ve Şeddadi kasabaları ile Rakka şehrinde Kürt liderliğindeki güçlere yönelik saldırılarını bugün sürdürdüğünü açıkladı.

SDG’nin yaptığı açıklamada, “Şu anda DEAŞ tutuklularının bulunduğu Rakka'daki El-Aktan hapishanesi çevresinde güçlerimiz ile bu gruplar arasında şiddetli çatışmalar yaşanıyor; bu çok tehlikeli bir gelişme” denildi. SDG daha sonra ayrı bir açıklamada, Şam'daki merkezi hükümete bağlı silahlı grupların tekrarlanan saldırıları sonrasında, binlerce DEAŞ mahkumunun bulunduğu El-Haseke vilayetindeki El-Şeddadi hapishanesinin artık kontrollerinden çıktığını belirtti. SDG, ABD liderliğindeki koalisyonun, defalarca yapılan çağrılara rağmen olaylara müdahale etmediğini kaydetti.

Suriye hükümet güçleri, 19 Ocak 2026'da Suriye'nin doğusundaki Deyrizor'da konuşlandı (AFP)Suriye hükümet güçleri, 19 Ocak 2026'da Suriye'nin doğusundaki Deyrizor'da konuşlandı (AFP)

SDG, "güvenlik felaketini önlemek" amacıyla El-Şeddadi hapishanesine düzenlenen saldırıları püskürtürken onlarca savaşçısının öldüğünü ve çok sayıda yaralı olduğunu açıkladı.

Suriye devlet televizyonunun haberine göre Savunma Bakanlığı medya departmanı direktörü Asım Galyun, Suriye ordu güçlerinin Rakka vilayetindeki El-Aktan hapishanesinin çevresine ulaşarak bölgeyi güven altına aldığını söyledi.

Suriye dün, uluslararası alanda geniş yankı uyandıran yeni bir anlaşma imzaladığını duyurdu. Anlaşmaya göre, geçen aydan beri devam eden kanlı çatışmaların ardından, tüm cephelerde ve temas noktalarında tam ve derhal ateşkes uygulanacak ve Deyrizor ile Rakka vilayetlerinin idari ve askeri yönetimi Suriye hükümetine devredilecek.

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara, Suriye devlet kurumlarının, yıllardır Suriye Demokratik Güçleri'nin (SDG) kontrolünde olan kuzeydoğu Suriye'deki Rakka, Deyrizor ve Haseke illerine gireceğini söyledi. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre SDG ile yapılan anlaşma, DEAŞ mahkumları ve kamplarından sorumlu idarenin yanı sıra bu tesisleri korumakla görevli güçlerin de Suriye hükümetine entegre edilmesini içeriyor.


Rakka'nın yeni valisi... Eski İdlib yönetiminin önde gelen ekonomi figürlerinden biri

Suriye güvenlik güçleri, dün yapılan geniş kapsamlı anlaşmanın ardından Rakka'da Suriye Demokratik Güçleri'ne (SDG) ait bir tünelde arama yaparken (Reuters)
Suriye güvenlik güçleri, dün yapılan geniş kapsamlı anlaşmanın ardından Rakka'da Suriye Demokratik Güçleri'ne (SDG) ait bir tünelde arama yaparken (Reuters)
TT

Rakka'nın yeni valisi... Eski İdlib yönetiminin önde gelen ekonomi figürlerinden biri

Suriye güvenlik güçleri, dün yapılan geniş kapsamlı anlaşmanın ardından Rakka'da Suriye Demokratik Güçleri'ne (SDG) ait bir tünelde arama yaparken (Reuters)
Suriye güvenlik güçleri, dün yapılan geniş kapsamlı anlaşmanın ardından Rakka'da Suriye Demokratik Güçleri'ne (SDG) ait bir tünelde arama yaparken (Reuters)

Suriyeli hükümet kaynakları, Abdurrahman Selame’nin Rakka Valisi olarak atandığını açıkladı. Halep Valisi Azzam el-Garib de X platformunda yaptığı paylaşımda, Selame’yi Rakka Valiliği görevine getirilmesi dolayısıyla tebrik etti. Yerel Yönetimler ve Çevre Bakanı Muhammed Ancerani ise Haseke ve Rakka vilayetlerinin yakında valiler toplantısına katılacağını belirterek, bu toplantıda Suriye genelindeki hizmet durumunun ele alınacağını söyledi.

Söz konusu gelişmeler, Suriye hükümeti ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında ateşkes ve tam entegrasyonu öngören anlaşmanın imzalanmasının ertesi gününde yaşandı. Bu süreçte Suriye ordusuna bağlı birliklerin, el-Cezire bölgesindeki konuşlanma faaliyetlerini sürdürdüğü bildirildi.

Halep Valisi Azzam el-Garib, Abdurrahman Selame’nin Rakka Valiliği görevine atanması münasebetiyle X üzerinden tebrik mesajı yayınladı.Halep Valisi Azzam el-Garib, Abdurrahman Selame’nin Rakka Valiliği görevine atanması münasebetiyle X üzerinden tebrik mesajı yayınladı.

Atamanın resmen duyurulmasından önce Halep Valisi Azzam el-Garib yaptığı açıklamada, “Kıymetli ağabeyimiz Abdurrahman Selame’yi, mücadele yolunun ve özgürleşme sürecinin bir dostu olarak Rakka Valiliği görevini üstlenmesi dolayısıyla tebrik ediyoruz” ifadesini kullandı. El-Garib, Selame’nin Halep Valiliği döneminde ortaya koyduğu değerli çabaların, ‘koşulların iyileştirilmesi ve hizmetlerin geliştirilmesinde önemli katkılar sağladığını’ vurguladı.

Yerel Yönetimler ve Çevre Bakanı Muhammed Ancarani de X platformunda yaptığı paylaşımda, Haseke ve Rakka vilayetlerinin yakında valiler toplantısına katılacağını belirtti. Ancarani, toplantıda Suriye’nin tamamında hizmetlerin mevcut durumunun ele alınacağını, iki vilayetin de görev ve sorumluluklara dahil edileceğini ifade etti. Bakan, toplantının tarihi ve vali isimlerine ilişkin ayrıntı vermedi. Ancarani, “Tüm vilayetlerde halkımıza hizmet etmek değişmez bir haktır ve vazgeçilmez bir yükümlülüktür. Suriyeli vatandaşlar nerede olursa olsun bu anlayışı yerleştirmek için çalışacağız” dedi.

1971 yılında Halep’in kırsalındaki Andan’da doğan Selame’nin, 2011’de Suriye’de başlayan halk ayaklanmasının ardından Beşşar Esed yönetimine karşı savaşan Nusra Cephesi saflarına katıldığı belirtildi. Selame’nin, 2016 yılında ise Ahmed eş-Şera’nın (Ebu Muhammed el-Culani) öncülüğünde kurulan Heyetu Tahriru’ş Şam (HTŞ) bünyesinde İdlib’de bulunduğu aktarıldı. ‘Ebu İbrahim’ lakabıyla tanınan Selame’nin, HTŞ’nin ekonomi alanında önde gelen isimlerinden biri olarak değerlendirildiği, altyapı ve inşaat alanında faaliyet gösteren er-Raki inşaat şirketinin genel müdürlüğünü yürüttüğü kaydedildi. Şirketin yol yapımı ve genişletilmesi, yüksek gerilim hatları, okul ve hastane inşaatları gibi çok sayıda hizmet projesini hayata geçirdiği ifade edildi.

Medya raporlarına göre er-Raki şirketi, Beşşar Esed yönetiminin devrilmesinden önce HTŞ’nin kontrolü altındaki İdlib’in yeniden imarı sürecinde de rol üstlendi.

Daha sonra Saldırganlığı Caydırma Operasyonu’nun ardından Ahmed eş-Şera’nın geçiş sürecinde Suriye Cumhurbaşkanlığı görevini üstlenmesiyle birlikte, Selame’nin Şera’nın yurt içi ve yurt dışı ziyaretlerinde ve resmi temaslarında yanında yer alması dikkat çekti. Selame’nin bu süreçteki resmi sıfatı netlik kazanmazken, Nisan 2025’te Afrin, Azez, el-Bab, Cerablus ve Münbiç’i kapsayan Halep’in kuzey ve doğu kırsal bölgelerinde denetimden sorumlu baş gözetmen yardımcılığı görevini üstlendiği belirtildi. Selame ayrıca, ‘Halep Hepimizin’ bağış kampanyasında da öne çıkan isimlerden biri olarak yer aldı.

Öte yandan Şam ile SDG arasında varılan ateşkes anlaşması, örgüte bağlı tüm sivil kurumların Suriye devlet kurumlarına entegre edilmesini öngörüyor. Bu kapsamda, idari yapıları yeniden Şam’a bağlanacak olan Rakka ve Haseke vilayetlerine vali atanması ve yürütme kademelerinde görevlendirmeler yapılması gerekiyor. Anlaşmaya göre, siyasi katılım ve yerel temsilin garantisi olarak, Haseke Valiliği pozisyonuna bir aday atamak üzere cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılacak.

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da ABD destekli Suriye Demokratik Güçleri'nin (SDG) lideri Mazlum Abdi ile tokalaşırken (SANA)Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da ABD destekli Suriye Demokratik Güçleri'nin (SDG) lideri Mazlum Abdi ile tokalaşırken (SANA)

Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgilere göre, SDG lideri Mazlum Abdi’nin Haseke Valiliği için aday gösterildiği, SDG mensuplarının ise daha önce olduğu gibi bağımsız tabur ya da tugaylar halinde değil, bireysel statüyle Suriye Savunma Bakanlığı bünyesine entegre edilmesinin öngörüldüğü belirtiliyor.

Karara göre, Deyrizor (doğu) ve Rakka (kuzeydoğu) vilayetlerinin idari ve askeri kontrolü derhal Suriye hükümetine devredilecek. Ayrıca tüm sınır kapıları ile petrol ve gaz sahalarının kontrolünün Suriye hükümetine geçeceği, hükümetin Doğu Halep ve Deyrizor’daki devlet kurumlarını devralmaya başladığı kaydedildi.

Diğer yandan Suriye ordusuna bağlı birlikler bugün el-Cezire bölgesindeki konuşlanma faaliyetlerini sürdürerek, M4 uluslararası kara yolu ile Haseke’nin doğu ve kuzey kırsalına doğru yeni bölgelerin güvenliğini sağladı. Suriye Ordusu Operasyonlar Dairesi tarafından yapılan açıklamada, SDG’ye, konuşlanan askeri birliklere yönelik herhangi bir müdahalede bulunulmaması ve anlaşma hükümlerine uyulması çağrısı yapıldı.