12 günlük savaşın ardından İran’ı dayatılan bir savaş mı yoksa dayatılan barış mı bekliyor?

İran, ABD ile uzun soluklu bir gerilime doğru mu gidiyor?

Görsel: Eduardo Ramon
Görsel: Eduardo Ramon
TT

12 günlük savaşın ardından İran’ı dayatılan bir savaş mı yoksa dayatılan barış mı bekliyor?

Görsel: Eduardo Ramon
Görsel: Eduardo Ramon

Araş Azizi

ABD'nin 22 Haziran'da İran'ın nükleer tesislerine düzenlediği saldırıların ve 12 gün süren İran-İsrail Savaşı’nın sona ermesinin ardından acil cevaplanması gereken bir soru ortaya çıktı: Tahran nasıl tepki verecek?

Tahran'ın bugün karşı karşıya olduğu en önemli soru ise stratejik geleceğiyle ilgili olan ‘İran, ABD üslerini barındıran komşu ülkelerle gerginliklere yol açabileceği halde ABD ile uzun soluklu bir gerilime doğru gidebilecek bir yola mı devam edecek yoksa Washington ile tarihi bir anlaşma arayışına girerek tırmanan gerginliği sona erdirecek ve devam eden savaşa bir son verecek farklı bir yol mu seçecek?’ sorusudur.

Orta yolun bir marjı olması gayet doğal karşılanabilir. İran İslam Cumhuriyeti'nin siyasi deneyimi, ‘Amerika'ya ölüm’ gibi düşmanca sloganların yanında gerektiğinde Washington ile pratik iş birliği yapma becerisine sahip olduğunu daha önce kanıtlamıştı. İran rejimi, ABD ve İsrail ile kapsamlı bir çatışmayı bir kez daha önleyerek, yaralarını sararken Batı karşıtı söylemlerini sürdürmeyi başarabilir. Fakat, özellikle sabırsızlığıyla tanınan ve daha önce reddettiği bir seçenek olarak ‘rejim değişikliği politikasını’ düşünmeye başlayan Donald Trump gibi bir ABD başkanı varken bu denge oyununu sürdürmek oldukça zorlaştı.

İran’ın krizlerle boğuşan 86 yaşındaki Dini Lideri siyasi kariyerinin sonuna yaklaşırken pek çok kişinin beklentilerini boşa çıkarmış olması son derece ironik.

İran’ı bugünkü duruma Dini Lideri (Rehber) Ayetullah Ali Hamaney getirdi. İran geçtiğimiz yıldan bu yana nükleer silaha sahip üç ülke tarafından saldırıya uğradı. Pakistan’ın geçtiğimiz yıl saldırdığı İran’a geçtiğimiz haftalarda İsrail ve ABD de saldırılar düzenledi. İran bugün İsrail'in saldırıları altında ezilirken Tahran, ABD’nin bölgedeki çıkarlarına saldırmaya karar vermesi halinde buna şiddetle karşılık verebilecek olan değişken bir ruh hali içindeki bir ABD başkanıyla karşı karşıya.

İran’ın krizlerle boğuşan 86 yaşındaki Dini Lideri siyasi kariyerinin sonuna yaklaşırken ironik olan ABD ile ilişkilerin normalleşmesini umut edenlerin de İran'ın bölgede daha güçlü bir rol oynamasını isteyenlerin de beklentilerini boşa çıkarmış olmasıdır. Hamaney, ideolojik katılık ve Batı'ya karşı sert bir düşmanlık şeklindeki bir yaklaşıma sahip. Taktik düzeyde aşırı ihtiyatlıydı. Bu çelişkinin sonucu olarak, rejim içindeki çeşitli akımlar nezdindeki itibarı zedelendi. Onun dışlanması büyük bir kurumsal şok yaratabilir, bu yüzden birçok kişi onun ölümünü beklemeyi tercih ediyor. Bununla birlikte, gerçek güç merkezlerinin iktidar içindeki diğer taraflara geçmesiyle birlikte, giderek marjinalleşebilir.

Karşı karşıya gelme seçeneği

Öte yandan Tahran'da kararları kimin verdiği önemli değil. Bu savaştan sonra İran’ın geleceği iki ana yolda şekillenecek gibi görünüyor.

İran önce, dış politika alanında tutumunu sürdürmekte ısrarcı olabilir ve dış politika alanında reddedici yaklaşımını sürdürebilir. Hatta ABD'nin bölgedeki ve uluslararası arenadaki çıkarlarını hedef alarak ABD ile çatışmayı genişletmeye çalışabilir. Ancak bu yolda ilerlemek, Tahran’ın son yıllarda, özellikle Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile, hatta uzun süredir yakın ilişkiler sürdürdüğü Türkiye ve Katar gibi ülkelerle kurmayı başardığı bölgesel ilişkiler ağını zedeleme riski taşıyor.

Bu ilişkilerle ilgili kayıp önemsiz bir kayıp olmaz. Riyad ve Abu Dabi ile ilişkilerin yeniden başlaması, İran rejimine yönelik tecridin azalmasına katkıda bulunmuş ve son dönemde İran'ın en önemli diplomatik başarılarından biri olmuştu. Bu durum, Washington ile yakın ortaklığına rağmen, İsrail ve ABD’nin İran'a yönelik saldırılarını kınamaktan çekinmeyen Suudi Arabistan'ın tutumunda açıkça görülüyordu.

Ayrıca İran, dışişleri bakanları düzeyinde yapılan tekrarlı toplantıların ardından Mısır ve Bahreyn ile ilişkilerini yeniden kurma yolunda ilerliyordu. Hatta İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin Kahire sokaklarında dolaşırken Mısır mutfağına olan sevgisini coşkuyla anlatması artık alışılmış bir manzara haline gelmişti. Dolayısıyla, bölgesel bir savaşa sürüklenerek Arap ülkeleriyle olan bu dostluğunu kaybetmek Tahran için ağır bir darbe olur.

Eğer savaş çıkarsa, İran büyük olasılıkla kendini tek başına savaşırken bulacak. Bazı ideologların sert söylemlerine ve vaatlerine rağmen, Rusya veya Çin'in Tahran'a doğrudan destek verme olasılığı yok. Moskova, iki ülke arasındaki ilişkilerin en yakın olduğu dönemde bile İsrail'in Suriye'deki İran güçlerini hedef almasına izin verdi ve Tahran'ın talep ettiği hava savunma sistemlerini sağlamayı reddetti. Çin ise, ABD ile küresel bir çatışmaya girse bile, Ukrayna için yapmadığı gibi İran'ı da savunması söz konusu değil.  Böylece, stratejik açıdan İran izole kalacak ve içerde geniş bir destek bulamayacağı kesin olan bir savaşla karşı karşıya kalmış olacak.

İran rejiminin destekçileri, uzun ve eşit olmayan savaşlarda rejimin direnme kabiliyetiyle gurur duysalar da rejim artık ilk yıllarında sahip olduğu esnekliğe sahip değil. Son yıllarda yaşanan bir dizi bölgesel ve uluslararası değişim, ‘direniş ekseni’ olarak bilinen yapının dağılmasına yol açtı. Bu eksenin merkezi ve en belirgin örneği, geçtiğimiz yıl halk ayaklanması karşısında çöken Beşşar Esed rejimiydi. İsrail de bu eksenin geri kalan bileşenlerinin parçalanmasında önemli bir rol oynadı.

Irak'ta Tahran'a yakın Şii milisler ABD üslerini hedef alabilirler, ancak özellikle seçimler yaklaşırken ülkeyi yeniden topyekûn bir savaş ortamına sürükleyen bir izlenim vermemeye özen göstereceklerdir. Arap dünyasında daha geniş bir sahnede ise çoğu ülke kalkınma ve ekonomi önceliklerini benimsiyor. Körfez ülkelerinden ve ABD'den yatırım çekmeye çalışıyor, bu da onları İran ile İsrail arasındaki silahlı çatışmaya dahil olmaya hazırlıksız kılıyor.

Bu yüzden Arap ülkelerindeki Tahran ile ittifak halinde olan milislerin ABD'ye karşı açık bir savaşa girmeleri için siyasi alan daralıyor. Bu da Hizbullah'ın tırmanışa katılmakta tereddüt etmesini açıklıyor. Yemen'deki Husiler ise şu anda ABD ve Suudi Arabistan ile ayrı ayrı ateşkes anlaşmaları yapmaktan yararlanarak, doğrudan çatışmanın dışında kalıyor.

Mevcut seçenekler pek cazip olmasa da Hamaney kendini ‘dayatılan bir savaş ya da dayatılan bir barış’ şeklinde iki seçenek arasında seçim yapmak zorunda bulabilir.

Alternatif yol

Askeri gerilim olasılıklarının yarattığı bu karanlık gerçeklik karşısında, İran rejimi en uygun seçeneğin savaş mantığından uzaklaşmak ve alternatif bir yol izlemek olduğunu düşünebilir. Başkan Trump'ın İran'ın nükleer programı ve Batı'yı endişelendiren diğer konuları kapsayan kalıcı bir anlaşma müzakere etmeyi amaçlayan ilk girişimini ciddiye alabilir ve Trump'ın ekonomik refah yoluna girme teklifinden yararlanmayı düşünebilir.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre ABD'nin İsrail'in İran'a yönelik saldırılarını onaylaması ve bu saldırılara doğrudan katılması, Tahran'da Başkan Trump'ın samimiyeti konusunda derin şüpheler uyandırdığına şüphe yok. Bu durum, önceki turlarda müzakereleri hedef almaktan çekinmeyen bir başkanla müzakerelerin yeniden başlatılmasının yararlılığı konusunda ciddi soruların sorulmasına neden oluyor.

Abbas Arakçi ile Trump'ın Ortadoğu Özel Temsilcisi Stephen Witkoff arasında beş turluk nükleer konulu müzakereler yapıldıktan sonra Trump, İran tarafının kendisiyle oynadığını düşündü. Zaman geçtikçe, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun tavsiyeleri kararlarını etkilemeye başladı. Beşinci turdan sonra, İran'ın müzakere stratejisini destekleyenler ‘saldırgan diplomasi’ politikasıyla övünmeye başladılar. ABD’nin dayattığı herhangi bir anlaşmayı ‘reddetme’ ilkesine dayalı bir tutum benimsediklerini açıkladılar. Bu yüzden Trump'ın kasıtlı manevralar olarak gördüğü bu durum karşısında sinirlerine hakim olamaması şaşırtıcı değil.

İran’ın kalıcı bir anlaşmaya varmak için en iyi seçeneği, yeni arabuluculara kapılarını açmak olabilir. Umman, Tahran ile Washington arasındaki diyaloğu kolaylaştırmada önemli ve belirgin bir rol oynarken, Suudi Arabistan, sahip olduğu siyasi nüfuz ve bölgesel ağırlığıyla, müzakere sürecini kesin sonuçlara doğru itmek için daha etkili ve ciddi bir garantör olabilir. Riyad, Başkan Trump'ın yurt dışı gezilerinin ilk durağıydı. Bu bağlamda Trump ile İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ı bir araya getirecek yeni bir barış zirvesine ev sahipliği yapabilir ve belki de en önemlisi, çatışmayı sona erdirecek bir müzakere anlaşmasının temellerini atabilir.

İran’ın Dini Lideri Hamaney, ABD’nin İran’daki nükleer tesisleri hedef alan saldırılarından önce sert bir konuşma yaparak İran'ın ne dayatılan bir savaşa ne de dayatılan bir barışa teslim olacağını bir kez daha vurguladı. Hamaney, konuşmasında meydan okuyan bir ton kullansa da yüzünde yorgunluğun izleri vardı ve ülkesini büyük bir savaşa sürüklemeye hazırlanan bir lideri değil krizlerden yıpranmış bir lideri andırıyordu. Belki de artık bu yaşlı adamın uzun kariyerinin sonuna yaklaştığını kabul etmesinin zamanı gelmiştir. Mevcut seçenekler cazip olmasa da Hamaney kendini ‘dayatılan savaş ya da dayatılan barış’ şeklinde iki seçenek arasında seçim yapmak zorunda bulabilir.



Gazze’ye yönelik İsrail ablukasını kırmayı hedefleyen yeni bir yardım filosu yola çıkıyor

Küresel Direniş Filosu Yönlendirme Komitesi üyeleri ile Open Arms (Açık Kollar) örgütü temsilcileri, insani yardım filosunun Barselona’dan Gazze’ye hareketine hazırlanılırken düzenlenen basın toplantısına katıldı (Reuters)
Küresel Direniş Filosu Yönlendirme Komitesi üyeleri ile Open Arms (Açık Kollar) örgütü temsilcileri, insani yardım filosunun Barselona’dan Gazze’ye hareketine hazırlanılırken düzenlenen basın toplantısına katıldı (Reuters)
TT

Gazze’ye yönelik İsrail ablukasını kırmayı hedefleyen yeni bir yardım filosu yola çıkıyor

Küresel Direniş Filosu Yönlendirme Komitesi üyeleri ile Open Arms (Açık Kollar) örgütü temsilcileri, insani yardım filosunun Barselona’dan Gazze’ye hareketine hazırlanılırken düzenlenen basın toplantısına katıldı (Reuters)
Küresel Direniş Filosu Yönlendirme Komitesi üyeleri ile Open Arms (Açık Kollar) örgütü temsilcileri, insani yardım filosunun Barselona’dan Gazze’ye hareketine hazırlanılırken düzenlenen basın toplantısına katıldı (Reuters)

Filistinlilere insani yardım ulaştırmayı amaçlayan ikinci bir filonun, bugün (Pazar) İspanya’nın Barselona Limanı’ndan hareket etmesi planlanıyor. Girişim, İsrail’in Gazze Şeridi üzerindeki ablukasını kırmayı hedefliyor.

Akdeniz’e kıyısı bulunan limandan, tıbbi malzemeler ve diğer insani yardımlarla yüklü yaklaşık 30 teknenin “Küresel Direniş Filosu” kapsamında yola çıkması bekleniyor. Filoya, Gazze’ye uzanan güzergâh boyunca daha fazla teknenin katılması öngörülüyor.

dervf
Gazze’ye doğru yola çıkmaya hazırlanan insani yardım filosuna ait bir teknede, Yeni Zelanda hükümetine İsrail’e yaptırım uygulama çağrısı yapan bir pankart asılı görülüyor. Girişim, İspanya’nın Barselona kentinde gerçekleşti (Reuters)

İsrail ordusu, aynı organizasyon tarafından geçen yıl Ekim ayında Gazze’ye ulaşmaya çalışan yaklaşık 40 tekneyi durdurmuş, İsveçli aktivist Greta Thunberg ile birlikte 450’den fazla katılımcıyı gözaltına almıştı.

“İnsani koridor açılması”

Gazze’nin tüm giriş-çıkış noktalarını kontrol eden İsrail, bölgeye yönelik yardım akışını engellediği yönündeki iddiaları reddediyor. Ancak Filistinliler ve uluslararası yardım kuruluşları, Ekim ayından bu yana yürürlükte olan ve yardımın artırılmasını da içeren ateşkes anlaşmasına rağmen, bölgeye ulaşan yardımların hâlâ yetersiz olduğunu belirtiyor.

Game of Thrones dizisindeki rolüyle tanınan İrlandalı oyuncu Liam Cunningham, filoya destek veren isimler arasında yer alıyor. Reuters’a değerlendirmede bulunan Cunningham, teknelerde taşınan yardımların, devletlerin uluslararası hukuk kapsamında yerine getirmesi gereken yükümlülüklerin gönüllüler tarafından üstlenildiğini gösterdiğini belirterek, bunu “bir başarısızlık göstergesi” olarak nitelendirdi.

vfvf
Gazze’ye insani yardım ulaştırmayı amaçlayan filo, İspanya’nın Barselona Limanı’ndan hareket etmeye hazırlanıyor (Reuters)

Dünya Sağlık Örgütü ise, devletlerin silahlı çatışmalar sırasında dahi uluslararası insancıl hukuk kapsamında insanların sağlık hizmetlerine güvenli erişimini sağlamakla yükümlü olduğunu vurguluyor.

Filonun organizasyon komitesinde yer alan Filistinli aktivist Saif Ebu Keşk, Reuters’a yaptığı açıklamada, “Bu görev, yardım kuruluşlarının bölgeye ulaşabilmesi için bir insani koridor açmayı amaçlıyor” ifadelerini kullandı.

Geçen yılki filoya katılan İsviçreli ve İspanyol aktivistler, İsrail güçleri tarafından gözaltında tutuldukları süre boyunca insanlık dışı koşullara maruz kaldıklarını öne sürerken, İsrail Dışişleri Bakanlığı sözcüsü bu iddiaları reddetti.


İsrail’in Güney Lübnan’a düzenlediği hava saldırısında aynı aileden altı kişi hayatını kaybetti

 İsrail’e ait bir Apache helikopteri Lübnan üzerinde uçarken işaret fişekleri ateşliyor. (Reuters)
İsrail’e ait bir Apache helikopteri Lübnan üzerinde uçarken işaret fişekleri ateşliyor. (Reuters)
TT

İsrail’in Güney Lübnan’a düzenlediği hava saldırısında aynı aileden altı kişi hayatını kaybetti

 İsrail’e ait bir Apache helikopteri Lübnan üzerinde uçarken işaret fişekleri ateşliyor. (Reuters)
İsrail’e ait bir Apache helikopteri Lübnan üzerinde uçarken işaret fişekleri ateşliyor. (Reuters)

Şarku’l Avsat’ın yerel medyadan aktardığına göre, İsrail’in Güney Lübnan’a düzenlediği hava saldırısında aynı aileden altı kişi hayatını kaybetti.

Lübnan Ulusal Haber Ajansı (NNA), güneydeki Sur ilçesine bağlı Marub köyüne düzenlenen saldırıda ‘altı kişinin şehit olduğunu’ duyurdu. Saldırının, yedi kişiden fazla nüfusa sahip bir ailenin yaşadığı bir evi hedef aldığı belirtildi.

NNA ayrıca, İsrail güçlerinin Bint Cubeyl’de kalan mahallelere sızma ve kontrol sağlama girişimlerini sürdürdüğünü, bölgede şiddetli çatışmaların yaşandığını ve İsrail tarafının ağır kayıplar verdiğini aktardı.

Açıklamada, İsrail topçusunun kentin çevresini, giriş noktalarını ve yakın köylerin kenar bölgelerini yoğun şekilde bombaladığı da ifade edildi.

İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırılarını sürdürdüğü, bu operasyonlarda Hizbullah unsurlarının hedef alındığını açıkladığı ve söz konusu faaliyetlerin İran ile ABD arasındaki ateşkesin bir parçası olmadığı yönündeki tutumunu koruduğu belirtildi.

İran ise Lübnan’daki askeri operasyonların durdurulması gerektiğini savunuyor.

İsrail ordusu, dün geceden bugün sabah saatlerine kadar Hizbullah’a ait roket fırlatma rampalarını vurduğunu açıkladı. Bugün Beyrut’un güney banliyölerinden yükselen dumanlar görülürken, İsrail’in sınıra yakın yerleşimlerinde ise Lübnan’dan gelen roket tehdidi nedeniyle hava saldırısı sirenleri çaldı.


İslamabad ateşkesi umut yarattı, ama asıl soru hâlâ ortada: İran’ın vekil güçleri ne olacak?

Irak'ın Bağdat şehrindeki Yeşil Bölge'de, Iraklı Şii silahlı grupların destekçileri ABD Büyükelçiliğine doğru yürüyüş yapmaya çalışırken, bir protestocu merhum İran Dini Lideri Ali Hamaney'in resmini taşıyor (Reuters)
Irak'ın Bağdat şehrindeki Yeşil Bölge'de, Iraklı Şii silahlı grupların destekçileri ABD Büyükelçiliğine doğru yürüyüş yapmaya çalışırken, bir protestocu merhum İran Dini Lideri Ali Hamaney'in resmini taşıyor (Reuters)
TT

İslamabad ateşkesi umut yarattı, ama asıl soru hâlâ ortada: İran’ın vekil güçleri ne olacak?

Irak'ın Bağdat şehrindeki Yeşil Bölge'de, Iraklı Şii silahlı grupların destekçileri ABD Büyükelçiliğine doğru yürüyüş yapmaya çalışırken, bir protestocu merhum İran Dini Lideri Ali Hamaney'in resmini taşıyor (Reuters)
Irak'ın Bağdat şehrindeki Yeşil Bölge'de, Iraklı Şii silahlı grupların destekçileri ABD Büyükelçiliğine doğru yürüyüş yapmaya çalışırken, bir protestocu merhum İran Dini Lideri Ali Hamaney'in resmini taşıyor (Reuters)

Enver el-Ansi

Ortadoğu'daki savaşın iki hafta, hatta bir gün veya bir saatliğine de olsa durması iyi bir şey; ancak ABD ve İran arasında Pakistan arabuluculuğuyla varılan ateşkes görüşmelerinin şartları ve koşullarıyla ilgili birçok ayrıntı belirsizliğini koruyor. Tahran'ın müzakere için önerdiği noktalar ve Washington'un bunlara ilişkin tutumu etrafındaki tartışma ve ihtilafın boyutu ne kadar olursa olsun, bu her savaşın sonunda ve her barış görüşmesinin başlangıcında veya geçici bir ateşkes anlaşmasının başlangıcında bilinen, beklenen ve alışılmış bir olaydır.

Uluslararası alanda geniş çapta memnuniyet uyandıran ateşkes duyurusunun ardından, ilgili başkentlerdeki konuşmalar öncelikle İslamabad'daki müzakerelere odaklandı. Bu müzakereler İsrail'in güvenliğini ve ABD'nin çıkarlarını güvence altına alacak şekilde temel olarak Tahran'ın nükleer ve füze programları üzerinde çalışacaktır. İran'ın bölgedeki vekil güçleri konusuna ise değinilmeyecek yahut bu konu ABD ve İran arasında görüşülüp kararlaştırılacak ayrı, ek bir konu olarak değerlendirilecektir.

Bu arada, Tel Aviv, anlaşmanın Lübnan cephesini kapsamadığını ve onun İran cephesinden ayrı olduğunu vurgulamakta gecikmedi. Washington ise İsrail ordusunun ateşkes duyurusundan sonraki sabah Lübnan'a kanlı ve şiddetli hava saldırılarına devam etmesine rağmen, bunun Tahran ile müzakere edilen ateşkesin bir parçası olduğunu yineledi. Ateşkes duyurusunun ertesi gününün sabahından itibaren bunun altını çizdi.

Ne var ki Washington, Tel Aviv, Tahran ve hatta arabulucular Pakistan, Mısır ve Türkiye’nin Tahran ile vekilleri arasındaki ilişkinin geleceği hakkında sessiz kalmaları, Irak ve Yemen'deki bu “vekiller” meselesinin ciddiyetine rağmen çözümsüz kalması veya daha sonra iç süreçler veya ertelenmiş çeşitli anlaşmalar yoluyla ele alınacağı yönünde soruları ve hatta korkuları gündeme getiriyor. Bu konudaki sessizlik, tüm çatışma dosyalarının aynı anda masaya getirilmesinin İslamabad müzakerelerini karmaşıklaştıracağı ve Washington ile Tel Aviv için en önemli iki konu olan Tahran'ın nükleer ve füze programları hakkındaki görüşmeleri dallandırıp budaklandıracağı korkusundan kaynaklanıyor olabilir.

Hadiselerin genellikle sonuçlarına göre değerlendirildiği ve sonuç hakkında tahminlerde bulunmak için erken olduğu doğru olsa da, öncüllerin pratik ve mantıksal olarak sonuçları önceden gösterdiği daha da doğru. Dolayısıyla vekiller meselesinin kapsamlı, tarihi bir anlaşmanın bir parçası olmayacağı açıkça görünüyor

 Lübnan cephesi

İsrail'in sadece Beyrut'un güney banliyölerinde değil, Lübnan genelinde askeri harekâtını sürdürme ısrarı göz önüne alındığında, Tahran'ın Hizbullah'a İsrail'e karşı tek taraflı ateşkes direktifi vermesi boşuna olabilir. Bu, 14 gün olması gereken ateşkes sırasında İran'ın nükleer ve füze programlarıyla ilgili olarak Pakistan başkentinde veya Washington'da Lübnan ve İsrail arasında ne müzakere edileceğinden bağımsız bir durumdur.

Lübnan'daki durum son derece zor; bu küçük, bitkin ülke Hizbullah ve devlet arasında bölünmüş durumda. İsrail, Lübnan ile ilgili kararlarının, ABD Başkanı Donald Trump yönetimindeki müttefikleriyle olan genel çıkarlarından ayrı, kendi özel meselesi olduğunu ısrarla vurguluyor ve Trump yönetimi de bunu hep kabul etmiştir. Hatta ABD, İsrail'e baskı yapamayacağını veya İsrail'in güney Lübnan, işgal altındaki Golan Tepeleri sınırında bulunan güney Suriye’ye komşu olan kuzey sınırlarında yüksek ulusal güvenlik ve stratejik çıkarları olarak gördüğü konularda kendisine müdahale edemeyeceğini de itiraf etmiştir. Kaldı ki Trump yönetimi, İsrail'in Golan Tepeleri'ni ilhak etmesini ve Tel Aviv'in bu bölge üzerindeki egemenliğini zaten tanımıştır.

Görünüşe göre İsrail, İran silahlarının bu sınır kapısından kaçak bir şekilde Hizbullah'a ulaştırılmasını durdurma bahanesiyle, Lübnan-Suriye sınırındaki Masna Sınır Kapısı’nı tekrar tekrar hedef alıp kapatma konusunda kararlı olmaya devam edecektir.

İsrail Başbakanı'nın hükümetinin, Washington'da iki taraf arasındaki eşi benzeri görülmemiş görüşmelerin ortasında bile, Lübnan'da Hizbullah'ı ortadan kaldırma planlarına devam edeceğine şüphe yok. Bunun için çeşitli bahaneler öne sürüyor ve bunların başında da Netanyahu'nun bakış açısına göre, Lübnan hükümetinin güneyde, Bekaa Vadisi'nde ve başka yerlerde ordusunun kontrolünü genişletme gücü olmadığını kanıtlamış olmasıdır.

Irak'ta da durum en az bu kadar vahim görünüyor; Bağdat'taki “federal” hükümetin, Tahran'a son derece sadık olan ve ülke genelinde geniş bir etkiye sahip Şii fraksiyonlar üzerinde hiçbir kontrolü yok gibi görünüyor. Hatta Bağdat, bu fraksiyonların bazılarının Irak'ın askeri ve güvenlik kurumlarının meşru ve ayrılmaz bir parçası olduğunu ısrarla savunuyor.

İran'ı desteklemek amacıyla Bağdat, Basra ve Kürdistan Bölgesi'ndeki Amerikan üslerine ve çıkarlarına karşı bu fraksiyonların düzenlediği saldırılar sırasında durumun nasıl iç içe geçtiğini ve Amerikalıların nasıl karşılık verdiğini gördük. Yine Tahran, Irak'ın egemenliğini açıkça ihlal ederek, Süleymaniye şehri ile başka yerlerdeki İranlı Kürt muhaliflerin mevzilerini bombalamaktan da çekinmedi; bu, Irak ile son derece yakın ilişkileri olan bir ülke için açık bir ihlaldir.

Aynı zamanda, Irak hükümeti de Amerika Birleşik Devletleri ile olan ilişkilerine ilişkin yükümlülüklerinden muaf değildir; nitekim ABD, geçen yıl 11 Kasım'da yapılan seçimlerden bu yana Koordinasyon Çerçevesi’nin İran yanlısı adayı Nuri el-Maliki'nin başbakan olarak atanmasını engellemektedir.

Yemen'deki Husi ikilemi

İran ile ittifak halindeki Yemen'deki Husi milis grubuna gelince, İran Devrim Muhafızları'nın Yemen'in batı kıyısındaki ve İran'ın ABD ve İsrail ile olan çatışmasında kullanmakla defalarca tehdit ettiği Babul Mendeb Boğazı'nda geride kalan en tehlikeli kolunu temsil eden bu silahlı örgütün geleceğiyle ilgili pozisyonlar halen belirsizliğini koruyor.

Lübnan hükümetinin Hizbullah ile başa çıkmakta yetersiz kalması gibi, meşru Yemen hükümeti de, özellikle kontrolü altındaki sorunlu bölgelerde koşulları normalleştirmeye odaklanması ve Husi karşıtı güçlerin hissettiği hayal kırıklığı göz önüne alındığında, Husiler ile herhangi bir siyasi veya askeri yolla başa çıkmakta daha da güçsüz görünüyor.

İran ile ittifak halindeki Yemen'deki Husi milis grubuna gelince, İran Devrim Muhafızları'nın Yemen'in batı kıyısında geride kalan en tehlikeli kolunu temsil eden bu silahlı örgütün geleceği halen belirsizliğini koruyor

Yemen, uzun zamandır Husi milislerinin Güney Arap Yarımadası ve Kızıldeniz bölgesindeki küresel barış ve güvenliğe yönelik tehdidinden şikayetçidir. Ancak, BM Güvenlik Konseyi'nde Yemen dosyasından sorumlu Amerika Birleşik Devletleri ve daha sonra ondan bu görevi devralan İngiltere, bu şikayetlere hep kulak tıkadı. Dahası Washington ve Londra, Husi milis grubuyla askeri çatışmalar sırasında bazı hatalar yaşandığı, Amerikan ve İngiliz silahlarının kötüye kullanıldığı gerekçesiyle, Yemen'deki meşru hükümeti destekleyen Suudi Arabistan liderliğindeki Arap koalisyonuna ekipman, mühimmat ve lojistik destek teminini kısıtlama ve durdurma kertesine varmıştır. Bu arada, Husi milisleri İran ve Lübnan'daki Hizbullah'tan giderek artan miktarda silah, mühimmat ve askeri uzmanlık desteği almaya devam etmiştir.

Şarku'l Avsat'ın Al Majalla'dan aktardığı analize göre İngiliz hükümetinin yanlış değerlendirmeleri, Aralık 2018'de Yemen hükümetine ve Arap koalisyonuna İran destekli milislerin elinden Hudeyde Limanı’nı geri almak için ilerleyen güçlerini durdurmaları yönünde baskı yapması ve Husilerin açıklandığı andan itibaren manipüle ettiği Stockholm Anlaşması'nı dayatmasıyla doruk noktasına ulaştı.

dvefvb
Husi destekçileri Kudüs Günü'nü anmak için Yemen'in Sana şehrinde 28 Mart'ta düzenledikleri gösteriden bir kare (Reuters)  

 Bugün, ABD ve İsrail'in yanı sıra arabulucu ve komşu ülkeler, Tahran ile müzakere ederken İran'ın vekil güçlerinin geleceğine sorumlu bir şekilde yaklaşmalıdır. Zira bu vekil güç projesi, esasında Tahran'ın ajandasına hizmet etmek için herkesi hedef almak üzere İran tarafından tasarlanmıştı. İran sürekli olarak “direniş ekseni” olarak adlandırdığı ülkelerde milyonlarca insanı yerinden ederek, ülkeleri ve başkentleri devirerek, devletleri zayıflatarak, savaşlar başlatarak, yüz binlerce insanı öldürüp yaralayarak bölgeyi istikrarsızlaştırdı.

On yıllardır milyarlarca dolar yatırım yaptığı bu vekiller projesi, kısmen de olsa bu vekillerin bulunduğu ülkeler için içsel bir sorun teşkil ediyor olabilir. Ancak büyük bir kısmı, ideolojisi, kökeni, silahları, milisleri ve etkisiyle tamamen İran'a özgüdür. Tahran ve onunla müzakere yürütenler gerçekten komşularıyla ve dünyayla kalıcı ve nihai bir barış istiyorlarsa, bu konuya değinmelidirler. Bu konu, İslamabad müzakereleri sırasında – sonrasında değil - Tahran'dan kesin olarak talep edilmesi gerekenlerin merkezinde yer almalıdır.

Bu vekiller projesi, İran'ın sözde nükleer programı ve füze programı kadar tehlikelidir; son programın birçok bileşeni şu anda Irak, Lübnan ve Yemen'deki İran yanlısı grupların ve milislerin elindedir. Hizbullah'ın elindeki füzelerin ve insansız hava araçlarının İsrail'e önemli ölçüde zarar verme, aynı zamanda İsrail'e, Lübnan'a karşı sürdürdüğü açık saldırganlığı ve acımasız, yıkıcı savaşı için bir bahane sağlama konusundaki etkinliği bunun bir kanıtıdır.