Türkiye ve İsrail-İran savaşından ‘çıkarılan dersler’

Ankara'nın ‘silahsızlandırma, feshetme ve yeniden entegrasyon’ sürecindeki başarısı, bölgesel güç dengesini yeniden şekillendirecek

Fotoğraf: AFP
Fotoğraf: AFP
TT

Türkiye ve İsrail-İran savaşından ‘çıkarılan dersler’

Fotoğraf: AFP
Fotoğraf: AFP

Burcu Özçelik

Türkiye'deki laik elitler onlarca yıl boyunca, İran’ın 1979 İslam Devrimi’ni ibretlik bir ders olarak gördüler.

İran İslam Devrimi'nin lideri Ayetullah Humeyni, Şah sonrası İran'ın gidişatını yeniden şekillendirmek ve ülkenin geleceğini ve bölgenin kaderini değiştirmek için geri döndüğünde, Türkiye bu süreci yakından takip ediyordu. Ankara'daki yönetici elit kesim, biri ‘siyasal İslam’ diğeri ‘Kürt ayrılıkçılığı’ olmak iki iç hareketin bekasına yönelik bir tehdit oluşturduğunu düşünüyordu. O zaman da, tıpkı bugün olduğu gibi, İran’ın kendi etki alanı içindeki gruplar ve hareketler aracılığıyla siyasal İslamcılığı ihraç etme girişimleri, Ankara'nın Ortadoğu'daki bölgesel düzenin doğası hakkındaki algısı ile çelişiyordu. Her iki taraf da birbirlerini defalarca kez ‘düşman-dost’ olarak nitelendirse de, ikisi de sıfır toplamlı bölgesel hegemonya mücadelesinin sürdürülemez olduğunun farkındalar.

Türkiye ve İran, Irak’ta 2003 yılındaki savaşın ardından, özellikle de her iki tarafın da Kürt ayrılıkçı hareketlere karşı uzun süredir ittifak halinde olmalarına rağmen, yerel gruplar aracılığıyla dolaylı çatışmalara sahne olan merkezi bir alan oluşturan Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nde (IKBY) nüfuz mücadelesi verdiler. Suriye'de ise her iki ülke, 2011 yılında devrimin patlak vermesinden bu yana çatışan tarafları destekledi. Türkiye, özellikle İdlib'de rejim karşıtı silahlı grupların yanında yer alırken, Tahran eski müttefiki Beşşar Esed'i tereddüt etmeden destekledi ve Hizbullah'ın Suriye'deki siviller arasında ve muhalefetin kontrolündeki altyapıda kaos ve yıkım yaratmasına izin verdi. Hem Türkiye’de hem de İran'da çok sayıda Kürt yaşıyor. Ankara, Tahran'ı ‘Kürt ayrılıkçı grupları gizlice desteklemekle’ suçluyor. İki ülke arasında bu gerginliklere rağmen kopması zor ilişkiler var. Bu ilişkinin temel faktörleri arasında başta İran'ın Türkiye'ye doğalgaz ihracatı ve 560 kilometre (350 mil) uzunluğundaki ortak sınır yer alıyor.

Ankara şu anda askeri caydırıcılık kapasitesini güçlendirmek için stratejik bir fırsat görüyor ve bunun diplomatik, ticari ve jeopolitik önemini vurguluyor olabilir.

Türkiye İsrail ve ABD'nin geçtiğimiz ay İran'a yönelik saldırılarından en çok yararlanan ülke gibi görünebilir. İran, bölgedeki iki rakibi şiddetli çatışmada ağır kayıplar verdikten sonra kendi tarafında binden fazla kişinin öldüğünü açıkladı. İsrail de İran’ın füzeli saldırıları nedeniyle 28 kişinin öldüğünü duyurdu.

İsrail'in İran'a karşı yürüttüğü askeri ve istihbarat operasyonu, geleneksel çatışmanın sınırlarını aşarak, tüm bölgedeki çatışma kurallarını yeniden şekillendirdi.

dfrgtyu
İran'ın Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney, Tahran'da düzenlenen cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında yaptığı konuşmanın ardından medya mensuplarına hitap etmek üzere kürsüye çıkarken, 28 Haziran 2024 (AFP)

Öte yandan bu gelişmeler, Ankara için ciddi tehlikeler barındırıyor. Çünkü İran'ın parçalanması ya da Kürt, Beluç veya Azeri toplulukların önderliğinde iç ayaklanmalarla tehdit edilmesi, çatışmalardan kaçan büyük mülteci dalgalarına yol açabileceği gibi, İran rejiminin giderek daha da istikrarsızlaşması ve nükleer emellerine daha da sıkı sarılmasıyla sonuçlanabileceği için Ankara'nın çıkarına değil.

Bunun yanında Washington'ın İran ile çatışmaya girmiş olması, Ankara'ya ABD'nin Ortadoğu’da, özellikle de İsrail'i desteklemek söz konusu olduğunda, doğrudan askeri olarak harekete geçmekten çekinmeyeceğini gösterdi. Bu durum, Ankara'nın güvenlik endişelerini daha da derinleştirdi. Türkiye’nin NATO üyeliğine ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD Başkanı Donald Trump ile yakın ilişkilerine rağmen, Washington'ın 7 Ekim 2023 tarihinden bu yana bölgede İsrail'in askeri tekelini dizginleyemediği gibi, Tel Aviv'in stratejik çıkarlarına aktif olarak hizmet edebileceği endişesi devam ediyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Ankara şu anda askeri caydırıcılık kapasitesini güçlendirmek için stratejik bir fırsat olduğunu düşünüyor ve diplomatik, ticari ve jeopolitik önemini vurguluyor. Türk savunma planlamacıları, bölgesel kaostan kazanç elde etmekle yetinmek yerine saldırıların İran’ın hava savunma sisteminde ortaya çıkardığı boşlukları inceleyecek ve İsrail'e yönelik misilleme saldırılarının operasyonel planını, başarılı olanları, başarısız olanları ve ciddi hasara yol açanları analiz edeceklerdir. Ayrıca İsrail'in İran'daki istihbarat yapısını aşma konusundaki görünür yeteneği, Ankara için büyük önem arz edecektir. Bu durum, stratejik öneme sahip varlıklarını hedef alabilecek olası operasyonlara karşı, casuslukla mücadele sistemlerini yeniden değerlendirmeye ve güçlendirmeye itebilir.

Ankara, İsrail'in 7 Ekim 2023'ten sonra askeri kazanımlarını kullanarak bölgedeki mevcut durumu yeniden şekillendirme çabalarını gözden kaçırmadı.

İsrail ile İran arasındaki savaş, Türkiye'nin yerli balistik füze programını geliştirme hedeflerini hızlandırdı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 20 Haziran'da yaptığı bir konuşmada, Türkiye'nin orta ve uzun menzilli füze kapasitesini güçlendirme planlarını açıkladı. Menzili 280 kilometre (170 mil) ile 800 kilometre (500 mil) arasında olduğu tahmin edilen yüksek hızlı kısa menzilli balistik füzesi Tayfun ile tanınan Türkiye, 3 Şubat'ta Karadeniz'e bakan Rize-Artvin Havaalanı’ndan Tayfun füzesinin fırlatma denemesini gerçekleştirdi. Denemenin kesin menzili açıklanmasa da, fırlatma sonrası analizler füzenin 560 kilometreyi aştığını ve önceki denemeyi geride bıraktığını gösterdi.

Türkiye, yerli savunma sistemlerinin stratejik değerini vurgulamaya devam ederken yerli üretimi temel bir rekabet gücü olarak tanıtıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan, geçtiğimiz yıl bir konuşmasında “800 kilometreden uzun menzilli füzelerimizin stokunu artırmaya ve 2 bin kilometre ve üzeri menzilli füzelerin geliştirme programını hızlandırmaya karar verdik” ifadelerini kullandı.

Ankara, uzun bir aradan sonra ABD liderliğindeki F-35 ortak taarruz uçağı (JSF) programına geri dönmek için çabalarını yoğunlaştırdı. Ancak bu, Türkiye'nin 2019 yılında satın aldığı Rus yapımı S-400 hava savunma sisteminden vazgeçmesini gerektirebilir. Ankara, İran ile İsrail arasındaki çatışmayı pasif olarak izlemek ve her iki tarafın da birbirini tüketmesini beklemek yerine, güvenilir ve bağımsız bir savunma pozisyonu benimsemenin daha uygun olduğuna ikna olmuş görünüyor. Son çatışma, Türkiye'nin caydırıcı güçlere ve operasyonel hazırlığa yatırım yapma ihtiyacını daha da acil hale getirdi.

Bölgesel görünümü yeniden düzenlemek

Ankara, İsrail’in 7 Ekim 2023 tarihinden sonra askeri kazanımlarını mevcut bölgesel gerçekliği yeniden şekillendirmek için kullanma çabalarını gözden kaçırmadı. Ahmed el-Şara liderliğindeki geçici Suriye hükümeti, Suriye topraklarının tamamı üzerinde kontrolünü sağlamaya çalışırken, İsrail de buna paralel bir tutum sergiledi. İsrail kendini, Suriye’deki azınlıkların, özellikle de ülkenin güneybatısındaki Kuneytra bölgesinde sınır ötesi toplumsal bağlarla birbirine bağlı olan Dürzilerin ve özerklik talepleri uzun süredir bölgesel bir anlaşmazlık konusu olan ülkenin kuzeydoğusundaki Kürtlerin koruyucusu olarak göstermeye çalıştı.

İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa'ar geçtiğimiz yıl aralık ayında yaptığı bir açıklamada, Kürtlerin DEAŞ'a karşı mücadelede ‘fedakarlıklar yaptıklarına’ işaret ederek “(ABD’nin eski Dışişleri Bakanı) Anthony Blinken başta olmak üzere dünyanın çeşitli ülkelerinin dışişleri bakanlarıyla yaptığım görüşmelerde, uluslararası toplumun Kürtlere karşı sorumluluğu olduğunu vurguladım” dedi. Sa’ar, ‘Kürt özerkliğinin zayıflatılmasının tehlikelerine’ karşı uyardı.

y7ı8
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara Antalya'da düzenlenen ‘Antalya Diplomasi Forumu’nun dördüncü oturumu sırasında bir araya geldiler, 11 Nisan 2025 (AFP)

Öte yandan iktidardaki AK Parti’nin en yakın müttefiki olan Milliyetçi Hareket Partisi'nin lideri Devlet Bahçeli geçtiğimiz ekim ayında, terör örgütü olarak sınıflandırılan PKK’nın 40 yılı aşkın bir süredir devam eden silahlı isyanını sona erdirmeyi amaçlayan girişimi açıkça desteklediğini açıkladı.

Bu adımın birçok nedeni olsa da hızlı bir bölgesel yeniden yapılanma sürecinde bu adımın anlamı daha net hale geliyor. Türkiye’deki siyasi ve güvenlik elitleri, Suriye sınırında güç dengelerini yeniden şekillendirme fırsatı görüyorlar. PKK ve uzantılarının oluşturduğu tehdidi etkisiz hale getirmek, Ankara için varoluşsal bir öncelik olmaya devam ediyor. Bu açıdan, hükümetin son zamanlarda silahsızlandırma sürecine yönelik adımları, Türkiye'nin, özellikle Suriye'deki siyasi geçiş döneminde, bölgenin geleceğinin şekillenmesinde İsrail'in değil, kendi rolünü pekiştirmeye çalıştığı daha kapsamlı hesapların bir parçası olarak görülebilir.

Eşit olmayan savaşlarda istihbarat, kesin ve yüksek değerli hedeflerin seçilmesini sağlayarak gücü katlayan bir faktör oluşturur ve savaşın gidişatını belirlemede merkezi bir rol oynar.

Plan işe yaramaya başlamış gibi görünüyor. PKK lideri Abdullah Öcalan 9 Temmuz’da yayınlanan videolu bir açıklamayla, bulunduğu hapishaneden Türk devletine karşı silahlı mücadeleyi sonlandırma ve demokratik siyasi faaliyetlere geçme çağrısını yineledi. Öcalan’ın bu açıklamaları her ne kadar beklenen bir şey olsa da video kaydıyla ortaya çıkması PKK içinde ve bölgedeki uzantılarında güçlü yankılar uyandıracaktır.

Öcalan’ın açıklamasında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) gerekli yasal garantilere dair bir komisyon kuracağına olan güvenini ifade etmesi be silahsızlanma adımlarının siyasi ilerlemeyle eş zamanlı olarak atılması konusundaki tereddütlere atıfla, ‘önce sen, sonra ben’ zihniyetinin aşılması gerektiğini vurgulayarak, silahsızlanma sürecinin hızlandırılacağını belirtmesi dikkati çekti.

PKK’nın birkaç gün içinde Irak'ın kuzeyinde ‘silah bırakma’ sürecinin başlaması için sembolik bir tören düzenlenmesi bekleniyor. Bu tören, silahsızlandırma sürecinin ilk aşamasının başladığını işaret edecek.

dfgthy
Kamışlı’da SDG destekçilerinin Abdullah Öcalan'ın resmini kaldırdığı duvarın önünden geçen bir adam, 16 Aralık 2024 (AFP)

Ankara'nın ‘silahsızlandırma, terhis ve yeniden entegrasyon’ sürecini etkin bir şekilde yürütmesi, özellikle İran açısından bölgesel güç dengesini yeniden şekillendirecektir. Zira bu, Tahran'ın PKK üyelerini Türkiye'yi istikrarsızlaştırmak veya dikkatini dağıtmak için bir baskı aracı olarak kullanma çabalarına darbe indirecektir.

Bu dönüşüm aynı zamanda PKK’nın İran uzantısı PJAK'ı özellikle de İran rejiminin askeri ve siyasi olarak zayıfladığına dair işaretler ortaya çıkarsa İran içindeki stratejisini gözden geçirmeye itebilir.

Ankara, bu operasyonun tam başarıya ulaşması halinde, PKK'nın uzantısı olarak gördüğü, ABD destekli ve Kürt çoğunluklu Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile Şam hükümeti arasındaki karmaşık ilişkilerde, Suriye'nin kuzeyinde hızlı gelişmeler bağlamında nüfuzunu pekiştirmiş olacak.

Bu başarı, İsrail'in Suriye'de Kürt özerk yönetimini destekleme ve Ankara'nın ulusal güvenliği için hayati öneme arz ettiğini düşündüğü bölgelerdeki nüfuzunu artırma çabalarını boşa çıkarmak için bir araç olarak değerlendirilecektir.

Ortadoğu'daki en uzun terörle mücadele operasyonlarından biri, PKK'nın tamamen silahsızlandırılmasıyla muhtemel sonuna yaklaşırken, özellikle savaşların değişen doğası konusunda çok önemli dersler çıkarılması gerektiğini gösteriyor. İsrail’in İran’a yönelik Yükselen Aslan Operasyonu öncesinde ve sırasında yürüttüğü istihbarat faaliyetleri, tüm bölgedeki istihbarat kurumları tarafından referans alınan vaka çalışmalarına dönüşebilir. Bölgesel aktörler kapasitelerini güçlendirmeye çalışırken, İsrail'in gelecekteki taktiklerini önceden tahmin etmeye ve bunlara karşı koymaya çalışacaklar. Bu aynı zamanda ileri istihbarat toplama, dezenformasyon ve derin sahtecilik gibi kampanyaları ve psikolojik operasyonları da kapsıyor.

Eşit olmayan savaşlarda istihbarat, kesin ve yüksek değerli hedeflerin seçilmesini sağlayarak gücü katlayan bir faktör oluşturur ve savaşın gidişatını belirlemede merkezi bir rol oynar. Buradan çıkarılan ders açık: Gelecekteki çatışmalar, geleneksel ateş gücüyle değil, büyük ölçüde yenilikçi ve gizli istihbarat operasyonlarıyla belirlenecektir.



Atıf Necib, Dera çocukları davasında… Anlatımlara itiraz ve ‘ilk kıvılcım’ hikâyesi

26 Nisan 2026 tarihinde Şam’daki Adalet Sarayı’nda Atıf Necib’in duruşması sırasında işkence kurbanlarının fotoğraflarını taşıyan göstericiler (Reuters)
26 Nisan 2026 tarihinde Şam’daki Adalet Sarayı’nda Atıf Necib’in duruşması sırasında işkence kurbanlarının fotoğraflarını taşıyan göstericiler (Reuters)
TT

Atıf Necib, Dera çocukları davasında… Anlatımlara itiraz ve ‘ilk kıvılcım’ hikâyesi

26 Nisan 2026 tarihinde Şam’daki Adalet Sarayı’nda Atıf Necib’in duruşması sırasında işkence kurbanlarının fotoğraflarını taşıyan göstericiler (Reuters)
26 Nisan 2026 tarihinde Şam’daki Adalet Sarayı’nda Atıf Necib’in duruşması sırasında işkence kurbanlarının fotoğraflarını taşıyan göstericiler (Reuters)

2011 yılının Mart ayında Dera’da çocukların gözaltına alınması olayı, Suriye devriminin ilk kıvılcımı ve ülkenin yakın tarihindeki en etkili dönüm noktalarından biri olarak kabul ediliyor. Söz konusu olayın ardından başlayan halk protestoları kısa sürede ülke geneline yayıldı ve daha sonra yıkıcı bir savaşa dönüştü. Bu süreç yalnızca askeri ve güvenlik boyutuyla ya da ağır can kayıplarıyla sınırlı kalmadı; aynı zamanda tarihsel anlatı ve bu anlatı üzerindeki hak mücadelesinin de merkezine yerleşti.

Bugün, eski rejimin devrilmesinin üzerinden neredeyse iki yıl geçtikten sonra, Dera’daki çocukların gözaltına alınması dosyası yeniden gündeme geldi. Bu gelişmede, o dönemde Dera’da yaşanan ağır hak ihlalleri, geniş çaplı gözaltı kampanyaları, sistematik işkence ve baskıcı uygulamalara ilişkin hukuki soruşturma dosyalarının açılması etkili oldu. Söz konusu ihlaller, Esed rejiminin önde gelen isimleriyle, başta Atıf Necib olmak üzere birçok yetkiliyle doğrudan ilişkilendiriliyor.

2011’den bu yana işlenen hak ihlallerine karışanların yargılanmasına yönelik girişimlerin sürdüğü bir dönemde, Dera çocukları dosyası, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera hükümetinin geçiş dönemi adalet kurumlarının ağır bir ihlal mirasıyla ve Suriyelilerin hafızasında hâlâ canlılığını koruyan dönemin ‘sembol isimleriyle’ ne ölçüde hesaplaşabileceğini gösterecek önemli bir sınav olarak öne çıkıyor.

xsdvfrg
Atıf Necib, geçtiğimiz nisan ayında Şam Ceza Mahkemesi’nde görülen ilk duruşmasında (EPA)

Şarku’l Avsat, o dönemde gözaltına alınan ve bugün yetişkin birer genç olan iki kişiyle görüştü. İki tanık, Dera’daki bir okulun duvarına yazılan ve çocuklara atfedilen “Sıra sana da gelecek doktor” ifadesiyle başlayan sürecin ardından, güvenlik birimlerinin kapalı kapıları ardında yaşananları anlattı. Bu ifade nedeniyle ağır bedeller ödeyen çocuklar, gözaltında maruz kaldıkları uygulamalara ilişkin dikkat çekici tanıklıklarda bulundu.

Aradan 15 yıl geçmesine ve olaylara ilişkin farklı anlatılar arasındaki tartışmalar hâlâ sonuçlanmamış olmasına rağmen, bugün asıl soru ifadeyi kimin yazdığı değil; bu ifadenin, Esed karşıtı bir toplumsal çevreden intikam almak amacıyla çocuklara yönelik gözaltı ve işkence dalgasının gerekçesine nasıl dönüştüğü olarak öne çıkıyor. Bu haber kapsamında yer verilen yeni tanıklıklar, olayların başlangıcına ve gelişim sürecine ilişkin ayrıntıları yeniden ortaya koyarken, temel gerçeği değiştirmiyor: Güvenlik birimlerinde yaşananlar, yerel bir olayı ülkenin kaderini değiştiren ulusal bir krize dönüştürdü.

Nayif Eba Zeyd... Sorgu hücrelerinde geçen bir çocukluk

Gözaltına alındığında henüz 13 yaşında olan Nayif Eba Zeyd’in adı, duvarlara yazılan ve daha sonra simge haline gelen “Sıra sana da gelecek doktor” ifadesini yazdığı iddiasıyla anıldı. Ancak Eba Zeyd, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada bu iddiayı reddederek, 2009 yılında Dera el-Beled’deki okulun duvarına yalnızca kendi adını ve bir arkadaşının adını hatıra olarak yazdığını söyledi.

Eba Zeyd, “Atıf Necib’le hiçbir zaman karşılaşmadım” derken, kendisini doğrudan sorgulayan kişinin o dönemde albay rütbesi taşıyan Luey el-Ali olduğunu belirtti. Şarku’l Avsat’a konuşan Eba Zeyd, “Yazının Erbain mahallesindeki Erbain Okulu’nun duvarına yazıldığını söyleyen herkes gerçeği yansıtmayan bir anlatıyı dile getiriyor. Dera el-Beled’deki ilk yazı, erkek ortaokulu olan Dera el-Beled Okulu’nun duvarına yazıldı; ilkokula değil. Resmiyette ortaokul öğrencisiydik ama fiilen çocuktuk. Ben yedinci sınıftaydım ve yalnızca 13 yaşındaydım. Hikâyemi benden çalanlar, sadece yazının yazıldığı yeri ve bazı tarihleri değiştirerek olayı kendilerine mal etti. Oysa hiçbir suçum olmadığı halde sonuçlarına ben katlandım” ifadelerini kullandı.

Belki de en dikkat çekici nokta, bu tanıklıkların bazı kesimlerin bekleyebileceği gibi mağdur ya da failin kimliğini değiştiren bir sonuca ulaşmaması. Tanıklıklar, Atıf Necib’i aklamıyor; ancak olayların başlangıcına ilişkin en yaygın anlatılardaki kronolojiyi yeniden şekillendiriyor. Bu ifadelerden biri, ilk sorgu sürecindeki ağırlık merkezini Atıf Necib’ten dönemin subayı Luey el-Ali’ye kaydırırken, bir başka tanıklık ise çocukların tutulduğu güvenlik şubesinin en üst düzey yetkilisi olarak Necib’in sorumluluğunu teyit ediyor ve bazı çocukları bizzat sorguladığını ortaya koyuyor.

İki anlatı arasında suçlama ortadan kalkmıyor; aksine daha net bir çerçeveye oturuyor. Tartışma artık ilk olarak copu kimin kullandığı değil, çocukların gözaltına alınmasına, işkence görmesine ve zorla ifade vermeye zorlanmasına imkân tanıyan güvenlik mekanizmasını kimin yönettiği sorusu etrafında şekilleniyor.

Eba Zeyd’e göre Atıf Necib, kendisini gözaltına alan veya sorgulayan kişi olmasa da güvenlik sisteminin temel aktörlerinden ve bu yapının başlıca yönlendiricilerinden biriydi. Necib’in, daha üst düzey yöneticilerle birlikte olayların tırmanmasında etkili rol oynadığını savundu.

Uluslararası hukuka göre ise sorumluluk, işkenceyi bizzat uygulayan kişiyle sınırlı kalmıyor. ‘Komuta zinciri’ ilkesi uyarınca, ihlalleri bilen ya da bilmesi gereken ve bunları önleme veya failleri cezalandırma yetkisine sahip olan üst düzey yetkililer de hukuki sorumluluk taşıyor.

Sıradan bir okul gününde yapılan gözaltı

Eba Zeyd, gözaltına alındığı günü, güvenlik güçlerinin okuluna baskın düzenlediği anları hatırlıyor. Aynı sabah Abbasiye Polis Karakolu ekiplerinin, kuzenini aramak amacıyla evine baskın yaptığını belirten Eba Zeyd, ilk anları şöyle anlattı: “Sınıfa girdikten sonra idareye çağrıldım. Orada okul müdürü ile daha sonra kim olduğunu öğrendiğim, o dönemde albay rütbesindeki Luey el-Ali vardı. Kendisi daha sonra tuğgeneralliğe terfi etti.”

O anları anlatmayı sürdüren Eba Zeyd, “Luey el-Ali bana, ‘Ben Millî Eğitim Bakanlığı’ndan geldim. Okulun duvarına kendi adını ve sevgilinin adını yazdığını öğrendim’ dedi. Ardından eliyle meşhur ‘Sıra sana da gelecek doktor’ yazısının bulunduğu yeri işaret etti. Ancak yazı silinmişti; ben o sabah okula geldiğimde böyle bir yazı görmemiştim” ifadelerini kullandı.

asdcfvr
Dera’da bir duvara yazılan yazı, çocukların tutuklanmasına ve rejim hapishanelerinde işkence görmesine neden oldu. (Sosyal medya)

Henüz çocuk yaşta olan Eba Zeyd, ne söyleyeceğini bilemediğini belirterek, güvenlik görevlisiyle birlikte okuldan çıkarıldığını anlattı. El-Ali’nin okul yönetimine, işlemlerin 10 dakikadan uzun sürmeyeceğini söylediğini ve ailesine saat 10.00’dan önce haber verilmemesini istediğini aktaran Eba Zeyd, yaşananların ise çok farklı geliştiğini dile getirdi. Eba Zeyd, “Beni güvenlik şubesine götürdüler. Ardından sorgu odasına alındım. Burası son derece korkutucu bir odaydı. İçeride kablolar, sopalar, lastikler gibi işkence aletleri vardı; duvarda ise kelepçeler asılıydı. Sorgu da orada başladı” dedi.

“Sıra sana da gelecek doktor” yazısını kim yazdı?

Eba Zeyd, duvara ne yazdığı sorulduğunda doğruyu söylediğini, duvara yalnızca kendi adını yazdığını ve bir sevgilisi olmadığını anlattı. Ancak güvenlik görevlilerinin buna sert karşılık verdiğini belirten Eba Zeyd, Şarku’l Avsat’a şu ifadeleri kullandı: “Onlara 2009 yılında duvara sadece ismimi yazdığımı söyledim. Bunun üzerine subay, ‘Hayır, başka bir şey de yazdın’ dedi ve beni kabloyla dövmeye başladı. Ardından omuzlarıma sopayla vurdu, sonra da beni lastiğin içine sokarak işkence etti. İşkence sırasında, ‘Bana ne yazıldığını söyleyin ki itiraf edeyim’ dedim.”

Ağır işkence altında işlemediği bir suçu kabul etmek zorunda kaldığını söyleyen Eba Zeyd, “Sıra sana da gelecek doktor” ifadesini gerçekte yazan ve o dönemde dokuzuncu sınıfta okuyan kişinin kim olduğunu ise ancak cezaevinden çıktıktan uzun süre sonra öğrendiğini belirtti.

dfbfgr
2024’te rejiminin çöküşünün ardından Rusya’ya kaçan Beşşar Esed’in bir fotoğrafı (EPA)

İşkencenin ardından sorgu görevlisinin kendisine bir kâğıt ve kalem vererek okulun duvarında yazanları 10 dakika içinde yeniden yazmasını istediğini anlatan Eba Zeyd, yaşadıklarını şöyle aktardı: “Okulun duvarında ve sıraların üzerinde yazılı olan her şeyi yeniden yazdım. Ancak subay geri döndüğünde, aradığı ifade kâğıtta olmadığı için bana yeniden hakaret etmeye, dövmeye ve işkence etmeye başladı. Ardından beni duvara astı.”

Eba Zeyd’e göre, bunun üzerine sorgu görevlisi söz konusu ifadeyi zorla ezberleterek itiraf almaya çalıştı. “Sen ‘Sıra sana da gelecek’ diye yazdın dedi, ardından ‘Sonrası ne?’ diye sordu. Ben de onun söylediği kısmı tekrar ettim. Tekrar dövdü ve cümleyi tamamlamamı istedi. Bu kez kendisi ‘sıra’ dedi, ben tekrar ettim. Sonra ‘doktor’ dedi, ben de ‘Sıra sana da gelecek doktor’ cümlesini onun ardından tekrarladım.”

Eba Zeyd, sorgu sırasında yaşadıklarının sorgu görevlilerinin yaklaşımını ortaya koyduğunu belirterek şu ayrıntıyı paylaştı: “Subay bir ara sadece ‘Beşşar’ dedi. Ben de ‘Hangi Beşşar?’ diye sordum. Aklıma Beşşar Esed gelmemişti. Bunun üzerine işkenceyi daha da artırdı. Sonra kastettiğinin Beşşar Esed olduğunu anlayıp bunu söyleyince, ‘İşte şimdi anlamaya başladın’ dedi.”

Eba Zeyd, sürecin yalnızca zorla itiraf almayla sınırlı kalmadığını, kendisinden başka kişileri de suçlamasının istendiğini belirterek, “Subay kapıyı açıp, ‘Kimler seninleydi söyle, çık git’ dedi. O anda aklıma, 2009 yılında isimlerimizi hatıra olarak duvara yazarken yanımda bulunan arkadaşım Beşir geldi” ifadelerini kullandı.

İşkence altında itiraflar

Bunun üzerine Eba Zeyd, komşularının ve mahallesindeki çocukların isimlerini verdi. Bunlar arasında İyad Halife, Abdurrahman ve diğer bazı isimler de bulunuyordu. Ancak kapısı açılan odadan çıkmasına izin verilmedi. Bunun yerine yeni bir işkence süreci başladı. Daha sonra Luey el-Ali’nin odasına götürüldüğünü anlatan Eba Zeyd, burada kendisine Tunus’taki gösterilere ait görüntülerin izletildiğini ve el yazısının karşılaştırılması için bir grafoloji uzmanı getirildiğinin söylendiğini ifade etti.

Dera’da yaşanan sürecin son aşamasını ise şu sözlerle anlattı: “Beni şubenin avlusuna çıkardılar ve güvenlik şubesinin duvarına ‘Sıra sana da gelecek doktor’ yazısını yazdılar. Daha sonra içeri girince Luey el-Ali bana, ‘Yazı senin el yazın’ dedi. O anda durmaksızın ağlamaya başladım. Ardından beni yeniden sorguya aldılar ve işkence ile tehdit altında bir kez daha itirafta bulunmak zorunda kaldım.”

Eba Zeyd daha sonra, Süheyl Ramazan’ın yönetimindeki Suveyda Güvenlik Şubesi’ne sevk edildiğini, burada da aynı işkence yöntemlerinin sürdüğünü söyledi.

Bu sırada Dera’da aileler, Nayif ile farklı gerekçelerle gözaltına alınan diğer çocukların serbest bırakılması için girişimlerde bulunmaya başladı. Eba Zeyd’in anlatımına göre Luey el-Ali, ailelere Nayif’i serbest bırakma karşılığında Beşir’in teslim olmasını teklif etti ve dosyanın yalnızca bir taahhütname imzalanmasıyla kapanacağını söyledi. Ancak gelişmeler, krizin büyüyeceğine işaret ediyordu. Bir yandan güvenlik birimleri, duvara yazılan ifadeyi herhangi bir kişiye mal etmeye çalışırken, diğer yandan işkence gören çocukların hikâyeleri dışarı sızmaya başlamış, bu durum toplumdaki öfkeyi artırarak henüz başlangıç aşamasındaki gösterilere ivme kazandırmıştı.

Filistin Şubesi’ndeki sınıf arkadaşları

Nitekim Beşir, arkadaşını kurtarmak amacıyla güvenlik güçlerine teslim oldu. Ancak teslim olur olmaz gözaltına alınarak Suveyda Güvenlik Şubesi’ne sevk edildi ve burada yeniden Nayif ile bir araya geldi. İki çocuk da ağır işkenceye maruz kaldı. Beşir de baskı altında zorla ifade vererek bazı arkadaşlarının isimlerini verdi.

fgbfgrgb
Abdullah el-Hatib, 2011 yılında işkence sonucu hayatını kaybeden kardeşi Hamza’nın fotoğrafını tutuyor.

Bunun üzerine dört arkadaşı gözaltına alındı. İtiraf etmeyen İyad Halife dışında diğerleri Şam’daki Filistin Şubesi’ne sevk edildi. Burada ağır şekilde darbedildikleri ve isimleri yerine numaralarla anılmaya başlandıkları belirtildi. Buna göre Nayif’e 16, Beşir’e ise 14 numarası verildi. Koğuştaki diğer tutukluların, suçlamaları reddetmeleri halinde davanın idam cezasına kadar varabilecek sonuçlar doğurabileceğini söyleyerek kendilerine suçlamaları inkâr etmelerini tavsiye ettiğini anlatan Eba Zeyd, güvenlik görevlilerinin ailelerini de gözaltına almakla tehdit etmesi üzerine daha önce işkence altında verdikleri ifadeleri tekrar etmek zorunda kaldıklarını söyledi.

Eba Zeyd’in anlatımına göre, Atıf Necib’e çocukların serbest bırakılması yönünde çok sayıda talep iletildi. Necib ise uzun süre oyalama ve erteleme taktiği izledikten, ailelerin çocuklarına yeniden kavuşma umutlarını neredeyse yitirdiği bir aşamada tahliyeye onay verdi. Eba Zeyd, bunun Necib’in çocuklara yönelik uygulamalardan haberdar olduğunu ve gözaltında tutulmaları ile işkencenin sürmesinden dolaylı sorumluluk taşıdığını gösterdiğini savundu.

Samir es-Sayasine’nin aynasında Atıf Necib

Samir Ali es-Sayasine de 14 Şubat 2011’de Dera el-Beled’deki Erbain Okulu’nun köşesinde bulunan bir polis kulübesini ateşe verdiği iddiasıyla keyfi olarak gözaltına alınan çocuklardan biriydi. Es-Sayasine, mahkemede verdiği ifadede Atıf Necib aleyhine tanıklıkta bulundu.

Es-Sayasine, Dera’da yaşanan olayların fitilinin ateşlenmesinden, keyfi gözaltılardan başlayarak Ömeri Camii ve Akaryakıt İstasyonu katliamlarında ateş açılması emrinin verilmesine kadar uzanan süreçten Atıf Necib’i tamamen sorumlu tuttu. Güvenlik birimlerinin Necib’in onayı olmadan hiçbir adım atamayacağını savunan Es-Sayasine, hukuki boşluklara dayanılarak Necib’in aklanmasının mümkün olmadığını belirterek, hak ihlallerindeki rolünün tartışmaya açık olmadığını ifade etti.

Es-Sayasine, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, evine ve dedesinin evine düzenlenen geniş çaplı güvenlik baskınını anlattı. “Önce altı gün boyunca Abbasiye Polis Karakolu’nda tutuldum. Daha sonra Ceza Güvenliği Şubesi’ne sevk edildim. Burada işkence gördükten sonra Siyasi Güvenlik Şubesi’ne nakledildim” dedi.

Es-Sayasine, şube başkanı Atıf Necib ile karşı karşıya geldiği anı ise şu sözlerle aktardı: “İşte asıl felaket orada yaşandı. Şube personelinin ağır işkence ve aşağılamalarına maruz kaldıktan, yaklaşık 24 saat bodrum katta tutulduktan sonra beni şube başkanı Atıf Necib’in odasına çıkardılar. Beni bizzat o sorguladı. Bunu mahkemede ve soruşturma hâkimi önünde de anlattım. Hatta kısa süre önce televizyonda görünmeden önce kıyafetini ve fiziksel özelliklerini ayrıntılı şekilde tarif etmiştim.”

Polis kulübesini ateşe verme veya duvarlara slogan yazma suçlamalarıyla hiçbir ilgisinin olmadığını savunan es-Sayasine, güvenlik görevlilerinin henüz 14 yaşını bile doldurmamış çocuklara yönelttiği soruların da dikkat çekici olduğunu belirtti.

“Atıf Necib’in odasına girdiğimde elinde bir telsiz vardı ve resmî üniformasını giyiyordu. Bana ve yanımdaki çocuklara, ‘Cündü’ş Şam’a mı bağlısınız, yoksa Fethu’l İslam’a mı?’ diye sordu” ifadelerini kullandı.

Tanıklığını, gözaltında maruz kaldığı işkenceyi anlatarak tamamlayan es-Sayasine, “Uygulanan işkence yöntemleri bizim için adeta ölüm gibiydi. Henüz 14 yaşına bile gelmemişken beni acımasızca dövdüler. Ne kadar anlatsam da Atıf’ın ve yanındakilerin işlediği suçların boyutunu tarif etmeye yetmez” dedi.

Suriye yasaları muhasebenin temelini oluşturmakta

Dosyanın hukuki boyutuna ilişkin Şarku’l Avsat’a değerlendirmelerde bulunan avukat Nuha el-Mısri, bu davada yöneltilen suçlamaların hukuki dayanağının, 2022 tarihli 16 sayılı yasa başta olmak üzere Suriye Ceza Kanunu hükümleri ile 2013 tarihli 20 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’ye dayandığını belirtti. El-Mısri’ye göre Mart 2011’de Dera’da işlenen fiiller, sivillere karşı yaygın ve sistematik şekilde gerçekleştirilmeleri nedeniyle uluslararası hukukta kabul edilen tanım çerçevesinde ‘insanlığa karşı suç’ olarak nitelendirilebilir.

El-Mısri ayrıca, uluslararası teamül hukukuna göre öldürme, işkence ve keyfi gözaltı uygulamalarının, örgütlü ve sistematik biçimde gerçekleştirilmeleri halinde insanlığa karşı suç kapsamına girdiğini ifade etti. Ancak ‘insanlığa karşı suç’ kavramının Suriye Ceza Muhakemesi Kanunu’nda açık biçimde yer almamasına karşın, halihazırda yürütülen yargılamalarda uygulanan temel hukuki çerçevenin Suriye iç hukuku olduğunu vurguladı.

xsdvdfsv
Eski bir Suriyeli general, Beşşar Esed rejiminin muhaliflerine işkence yapmakla suçlandığı davada, Avusturya’nın Viyana Bölge Mahkemesi’ne girerken… Davada bir üst düzey Suriyeli polis memuru da yargılanıyor. (AFP)

El-Mısri, cezai sorumluluğun yalnızca ihlalleri doğrudan gerçekleştiren kişilerle sınırlı olmadığını belirterek, ihlalleri planlayan, emreden, denetleyen veya bunları bildiği halde ve önleme imkânına sahip olmasına rağmen görmezden gelen herkesin de sorumluluk taşıdığını ifade etti. El-Mısri, ‘komuta sorumluluğu’ ilkesi ile karar alma hiyerarşisinin, uluslararası insancıl hukukta yerleşik temel prensipler arasında bulunduğunu vurguladı.

El-Mısri’ye göre, mağdur ifadeleri, video kayıtları, tıbbi raporlar ve resmî belgeler bir bütün olarak değerlendirildiğinde, Suriye’nin yakın tarihinde dönüm noktası niteliğinde bir yargılamaya temel oluşturabilecek kapsamlı bir dosya ortaya çıkıyor. Bu davanın, sonraki yargı süreçleri için de yol gösterici olabileceğini belirtti.

El-Mısri, Suriye hukukunun mağdurlara şahsi dava açma ve fiziksel, psikolojik, maddi ve manevi zararlar için tazminat talep etme imkânı tanıdığını ifade etti. Kanıt dosyasının güçlendirilmesi için ise tanık ifadelerinin video kayıtları, belgeler, tıbbi raporlar ve insan hakları kuruluşlarının hazırladığı raporlarla karşılaştırılarak doğrulanması gerektiğine dikkat çekti.

Duruşma... Adaletin sınanması

Atıf Necib’in Ocak 2025’te tutuklanması, geçiş dönemi adaleti sürecinde önemli bir dönüm noktası oluşturdu. Necib, bu dosya kapsamında soruşturulan ilk üst düzey güvenlik yetkilisi oldu.

26 Nisan 2026’da Şam Adalet Sarayı’ndaki Dördüncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen usul duruşmasında tarafların hazır bulunduğu teyit edildi. 10 Mayıs 2026’da ise iddianamenin okunmasına ilişkin duruşma gerçekleştirildi. Hâkim Fahreddin el-Eryan tarafından okunan kapsamlı iddianamede; savaş suçları, insanlığa karşı suçlar, kasten öldürme, işkence, zorla kaybetme, göstericilere ateş açılması yönünde emir verme ve Dera çocuklarının işkence görmesinden sorumluluk gibi ağır suçlamalara yer verildi.

Sorgu sırasında Necib, tüm suçlamaları kesin biçimde reddetti. Ateş açılması veya çocukların gözaltına alınması yönünde herhangi bir emir vermediğini savunan Necib, sorumluluğu Hava İstihbaratı, Askeri Güvenlik ve Devlet Güvenliği birimlerine atmaya çalıştı. Kendi şubesinin 24 saatten uzun süreli gözaltı yetkisine sahip olmadığını öne süren Necib, 22 Mart 2011’de görevden alındığını da iddia etti. Ancak tüm inkârlarına rağmen, Nayif ve Samir gibi mağdurların tanıklıkları ile insan hakları kuruluşlarının hazırladığı belgeler, Necib’in sorumluluktan kaçma girişimlerini çürüten güçlü bir dayanak olarak duruyor.

sdvfdv

Devrimin başlangıcına tanıklık eden çocukların yıllar sonra mahkemede de tanık sıfatıyla ifade vermesi ile sanığın sorumluluktan kaçma girişimleri arasında süren Atıf Necib davası, bugün yalnızca bir ceza davası olmanın ötesinde, Suriye’deki geçiş dönemi adaletinin ve yeni devletin uzun yıllar süren baskı ve ihlal mirasıyla nasıl yüzleşeceğinin önemli bir sınavı olarak görülüyor.


Yemen Silahlı Kuvvetleri: İran uçağının inişini engellemek için Sana Uluslararası Havalimanı'nın pisti hedef alındı

Sana Uluslararası Havalimanı'na düzenlenen saldırıların ardından yükselen duman (Reuters)
Sana Uluslararası Havalimanı'na düzenlenen saldırıların ardından yükselen duman (Reuters)
TT

Yemen Silahlı Kuvvetleri: İran uçağının inişini engellemek için Sana Uluslararası Havalimanı'nın pisti hedef alındı

Sana Uluslararası Havalimanı'na düzenlenen saldırıların ardından yükselen duman (Reuters)
Sana Uluslararası Havalimanı'na düzenlenen saldırıların ardından yükselen duman (Reuters)

Yemen Silahlı Kuvvetleri, pazartesi günü İran'a ait bir uçağın inişini engellemek amacıyla Sana Uluslararası Havalimanı'nın pistini hedef aldığını duyurdu. Açıklama, Savunma Bakanlığı'nın havalimanı ve çevresinin boşaltılması yönündeki uyarısından kısa süre sonra geldi.

Silahlı Kuvvetler tarafından yapılan açıklamada, İran'ın daha önce yapılan uyarılara rağmen Yemen hava sahasını ihlal ederek uçuşu gerçekleştirmekte ısrar ettiği öne sürülerek, İran'ın Mahan Air havayolu şirketine ait uçağın inişini engellemek amacıyla havalimanı pistine yönelik operasyon düzenlendiği bildirildi.

Operasyondan önce Yemen Savunma Bakanlığı, vatandaşlara, havalimanı çalışanlarına ve insani yardım kuruluşlarına Sana Uluslararası Havalimanı'nı ve çevresini derhal tahliye etmeleri çağrısında bulundu. Bakanlık, siviller ile insani yardım çalışanlarının güvenliğinin "en yüksek öncelik" olduğunu vurgulayarak, ikinci bir duyuruya kadar bölgeden uzak durulmasını istedi.

Bu gelişmeyle eş zamanlı olarak Reuters, görgü tanıklarına dayandırdığı haberinde Sana Havalimanı yakınlarında patlama sesleri duyulduğunu aktardı. Ancak patlamaların yol açtığı hasarın boyutu ve niteliği bağımsız kaynaklar tarafından doğrulanamadı.

Havacılık takip verilerine göre, İran'ın Mahan Air şirketine ait Airbus A340 tipi bir yolcu uçağı, Tahran'dan Sana'ya doğru uçuş gerçekleştiriyordu. Yemen makamlarının daha önce yaptığı uyarılar sonrasında uçağın rotası yakından takip edildi.

Bu gelişme, Yemen Savunma Bakanlığı'nın birkaç saat önce yaptığı ve Silahlı Kuvvetler'in Yemen hava sahasının ihlal edilmesine karşı gerekli müdahaleyi yapacağını duyurduğu açıklamanın ardından yaşandı. Bakanlık, askeri tedbirlere başvurmadan önce siyasi ve diplomatik tüm yolların tüketildiğini belirtmişti.

Bundan önce ise Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi, yayımladığı açıklamada gerilimin sorumluluğunu Husilere yüklemiş, grubun ulusal hava yolu şirketi üzerinden uçuşların düzenlenmesine yönelik hükümet girişimlerini ve devlet egemenliğine saygı çağrılarını reddettiğini savunmuştu.

Sana Uluslararası Havalimanı pistinin hedef alınması, Yemen krizinde dikkat çekici bir dönüm noktası olarak değerlendiriliyor. Bu adım, siyasi ve askeri uyarılar aşamasından çıkarak, hükümetin egemenlik ve yasal çerçeve dışında gerçekleştirildiğini savunduğu uçuşların inişini fiilen engellemeye yönelik doğrudan askeri uygulamaya geçildiğini ortaya koyuyor.


Suriye Halk Meclisi Başkanı’nın seçilmesinden önce düzenlenen öğle yemeğinin perde arkası

Suriyeli milletvekilleri, 12 Temmuz 2026’da Şam’da Halk Meclisi’nin ilk oturumuna katıldı. (EPA)
Suriyeli milletvekilleri, 12 Temmuz 2026’da Şam’da Halk Meclisi’nin ilk oturumuna katıldı. (EPA)
TT

Suriye Halk Meclisi Başkanı’nın seçilmesinden önce düzenlenen öğle yemeğinin perde arkası

Suriyeli milletvekilleri, 12 Temmuz 2026’da Şam’da Halk Meclisi’nin ilk oturumuna katıldı. (EPA)
Suriyeli milletvekilleri, 12 Temmuz 2026’da Şam’da Halk Meclisi’nin ilk oturumuna katıldı. (EPA)

Suriye Halk Meclisi’nin dün gerçekleştirilen ilk oturumundan önceki son saatlerde, Meclis Başkanlık Divanı görevleri için bazı adayların desteklenmesi ve bazı adayların ise yarıştan çekilmeleri yönünde yoğun görüşmeler yapıldı. Suriye yönetiminin, parlamento başkanlığı makamına ve bu makamın dış dünyaya vereceği mesajlara özel önem verdiği, ayrıca bazı müttefik ülkelerin rahatsızlık duyabileceği isimlerin göreve gelmesini engellemeye çalıştığı belirtildi.

Konuya yakın kaynaklar, Şarku’l Avsat’a yaptıkları açıklamada, tartışmaların Meclis üyeleri ile yürütme organı temsilcileri arasında yaşandığını aktardı. Kaynaklara göre yürütme organı, bazı adayları desteklemek ve bazı adayları ise adaylıktan çekilmeye ikna etmek amacıyla sürece müdahil oldu. Bu girişimlerin, açılış oturumundan sadece birkaç saat önce kısmen sonuç verdiği ifade edildi.

Kaynaklar, Meclis üyelerinin büyük çoğunluğunun ise ‘Meclisin bağımsızlığının korunması ve başkanlık divanının seçim ya da uzlaşı yoluyla belirlenmesi gerektiği, ancak uzlaşının da Meclis içinde sağlanmasının esas olduğu’ görüşünü savunduğunu aktardı.

fgthyju
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, 210 üyenin katıldığı ilk parlamento oturumunun açılışında bir konuşma yaptı. (EPA)

Suriye Halk Meclisi Başkanlığı’na Abdulhamid el-Avak’ın seçilmesi, gelişmeleri yakından takip eden birçok gözlemci açısından sürpriz olarak değerlendirilmedi. Toplumun farklı kesimlerinde saygı gören bir isim olarak öne çıkan el-Avak’ın, Meclis üyelerinin çoğunluğunun oyuyla göreve seçilmesi, Meclisin kamuoyu nezdindeki meşruiyetini güçlendiren bir unsur olarak görüldü. Sonuç ayrıca, Meclisin yürütme organı karşısında geniş ölçüde bağımsız hareket edebileceğine yönelik bir mesaj olarak değerlendirildi.

dfghyju
Esed rejiminin devrilmesinden sonra Suriye Halk Meclisi’nin ilk Başkanı Dr. Abdulhamid el-Avak oldu. (Arşiv)

Son günlerde el-Avak ile Dr. Mueyyed Gazlan Kıblavi’nin, Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera’nın belirlediği 70 üyelik kontenjandan Meclis Başkanlığı için öne çıkan adaylar olduğu konuşuluyordu. Ayrıca iki ismin, Meclis Başkanlık Divanı’nda birinci ve ikinci başkanvekili olarak desteklenmesi gündeme gelirken, söz konusu görevlere bir Kürt siyasetçi ile Hristiyan bir kadın adayın da önerildiği belirtildi.

Ancak yürütme organını temsil eden Cumhurbaşkanlığı Ofisi’nin cumartesi düzenlediği öğle yemeği ile bunu izleyen toplantı ve görüşmelerde, Meclis Başkanlık Divanı seçimlerine ilişkin uzlaşı sağlanması ve yürütmenin desteklediği isimler etrafında destek oluşturulması yönündeki girişimler, seçim sisteminin korunmasını savunan Meclis üyelerinin itirazıyla karşılaştı.

Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklar, Suriye yönetiminin parlamento başkanlığı seçimlerine büyük önem verdiğini belirterek, bunun temel nedeninin dış dünyaya verilecek siyasi mesajlar olduğunu ifade etti. Kaynaklara göre yönetim, hem Meclis içinde hem de kamuoyunda kabul görecek uzlaşı adayı üzerinde anlaşılmasını hedeflerken, bazı radikal akımların oluşturduğu bloklar nedeniyle müttefik ülkelerde rahatsızlık yaratabilecek isimlerin göreve gelmesini önlemeye çalıştı.

Şarku’l Avsat’ın görüştüğü Suriye Halk Meclisi üyeleri de bu değerlendirmeleri doğrulayarak, ilk oturum tarihinin pazartesiden pazara ertelenmesinin, özellikle Meclis Başkanlığı başta olmak üzere Başkanlık Divanı seçimlerinde bazı adaylar üzerinde uzlaşı sağlanmasına yönelik çabalardan kaynaklandığını belirtti. Üyeler, bu sürecin kendileri üzerinde önemli bir baskı oluşturduğunu ifade etti.

dcfghyj
Suriye Halk Meclisi Başkanı Dr. Abdulhamid el-Avak, Suriye Halk Meclisi Başkanı olarak seçildiğinin açıklanmasından önce milletvekili meslektaşlarının arasında (SANA)

Söz konusu Meclis üyeleri, “Parlamento başkanının kim olacağı ya da Başkanlık Divanı’na kimlerin seçileceğinden bağımsız olarak, herhangi bir dayatma olmaksızın göreve gelmeleri halinde tüm isimleri memnuniyetle karşılar ve tamamen destekleriz. Bizim koruduğumuz temel ilke de buydu. Meclisin bağımsızlığının tam anlamıyla muhafaza edilmesinde ısrarcı olduk” ifadelerini kullandı.

Esed rejiminin devrilmesinin ardından oluşturulan ilk Suriye Halk Meclisi’nin başkanlık seçimi için rekabet ise erken dönemde başladı. Birçok Suriye vilayetinde Meclis üyeleri, tek aday etrafında birleşmek, siyasi ittifaklarını güçlendirmek ve parlamentoda etkili bloklar oluşturmak amacıyla çalışmalar yürüttü.

Vilayetlerin öncülüğü

Suriye’nin çeşitli vilayetlerinde, Halk Meclisi’nde görev yapacak üyeler arasında iç seçimler ve istişare toplantıları düzenlendi. Bu süreçte özellikle Halep’te yoğun siyasi hareketlilik yaşanırken, görüş ayrılıkları Meclisin ilk oturumunun başladığı ana kadar sürdü.

Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgilere göre Halep Grubu, Ramiz Korc üzerinde tek aday olarak uzlaştı. Bu uzlaşı kapsamında, iç seçimlerde 30’dan fazla oy alan Halep Devrimciler Grubu’nun adayı Muhammed Yasin ile Müslüman Kardeşler’e yakınlığıyla bilinen Azzam Hancı adaylıktan çekildi. Hancı’nın, Suriye yönetimiyle yapılan görüşmenin ardından ve grubun Korc’u vilayetin ortak adayı olarak destekleme konusundaki ısrarı üzerine yarıştan çekildiği belirtildi.

Başkent Şam’da ise bazı üyeler, cumhurbaşkanının kontenjan listesindeki adaylıklarını geri çekerken, bazı isimler Meclis Başkanlık Divanı seçimlerinde, özellikle birinci ve ikinci başkanvekilliği için yarışmayı tercih etti. Bu isimler arasında, Şam Grubu ile Şam kırsalı temsilcilerinin uzlaşı adayı olarak gösterilen hukukçu Muhammed Süleyman Dahla da yer aldı.

Adayları desteklemek amacıyla bölgesel bloklar oluşturulması ve destek kampanyaları yürütülmesi yönündeki yöntemler, Meclis içinde sert eleştirilere neden oldu. Bunun yanı sıra parti ve siyasi hareketler temelinde oluşan gruplaşmalar da dikkat çekti. Ancak çok sayıda milletvekili bu oluşumlara katılmayı reddetti. Parti temelli bloklaşma girişimlerinin ise, geleneksel siyasi akımlar ve partiler arasındaki iç anlaşmazlıklar ile bu yapıların parlamentodaki sınırlı temsili nedeniyle başarısız olduğu değerlendirildi.

csdrfgth
Suriye Halk Meclisi üyeleri, 12 Temmuz’da Şam’da düzenlenen Genel Kurul’un açılış oturumuna katıldı. (Reuters)

Suriye hükümetine yakın kaynaklar, adaylar ve Meclis üyeleri üzerinde kurulan baskının gerekçesini, ‘uzlaşı adayı çıkarılması ve bölgesel ya da parti temelli kutuplaşmanın önüne geçilmesi’ olarak açıkladı. Kaynaklar, Halk Meclisi’ne giren üyelerin bağımsız adaylar olarak seçildiğini belirterek, bölgesel bloklar veya kota anlayışına dayalı bir yapılanmanın, Meclisin dengelerini daha ilk aşamada bozabileceğini savundu.

78k9lş0
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, 210 üyenin katıldığı ilk parlamento oturumunun açılışında bir konuşma yaptı. (EPA)

Suriye Halk Meclisi üyesi Abdulaziz Mağribi ise milletvekili grupları oluşturma girişimleri ile bu süreçte yaşanan görüş ayrılıkları ve baskıları olağan karşıladığını söyledi. Mağribi, ülkedeki olağanüstü koşullar ve siyasi partilerin bulunmaması nedeniyle milletvekillerinin vilayetler temelinde gruplaşarak parlamentoya girmesinin doğal bir durum olduğunu ifade etti.

Mağribi, Meclis Başkanlığı seçiminin, milletvekili grupları ile üyelerin ilk siyasi faaliyet alanı olduğunu belirterek, bu oluşumların zamanla siyasi bloklara dönüşebileceğini ve gelecekte ülkede kurulacak siyasi partilerin temelini oluşturabileceğini dile getirdi.

“Ülkede tek parti döneminin ve göstermelik seçim listelerinin sona ermesinin ardından, siyasi partilerin bulunmadığı bir ortamda seçilmiş yeni bir parlamento ile karşı karşıyayız” diyen Mağribi, “Bugün siyasi olgunlaşma sürecinde önemli bir aşama yaşanıyor. Bu durum, Başkanlık Divanı seçimleri sürecinde ortaya çıkan ve ilkel düzeyde siyasi bloklaşma olarak tanımlanabilecek oluşumları da açıklıyor” ifadelerini kullandı.

Mağribi, zaman içinde bu sürecin daha da gelişmesinin doğal olduğunu belirterek, “İlerleyen dönemde daha kurumsal milletvekili grupları ve siyasi ittifaklar ortaya çıkacak, bunlar farklı siyasi akımları temsil eden organize parlamenter oluşumlara dönüşecektir. Hatta ileride bu grupların parlamentonun iç tüzüğünde tanınması, isimlendirilmesi ve hukuki statü kazanması da mümkün olabilir” değerlendirmesinde bulundu.

Yürütme organının müdahalesi

Siyasi analist Abdulvehhab Asi ise yürütme organının sürece müdahalesinin, gerek Meclis Başkanı’nın belirlenmesine yönelik baskılar gerekse ilk oturumun ertelenmesi ve yetki alanına ilişkin müdahaleler nedeniyle parlamentonun çalışmalarını geciktirdiğini savundu. Asi, bu durumun kamuoyunda geniş çaplı rahatsızlığa yol açtığını ve milletvekillerinin güçlü ve bağımsız bir yasama organı oluşturma yönündeki sorumluluklarını daha da ağırlaştırdığını ifade etti.

Asi, “Müdahaleler, başkanlık yarışındaki aday sayısının azalmasına neden olurken, üyeler arasında blok oluşturma girişimlerine de zarar verdi. Bu bloklar bölgesel temelli olsa bile özellikle en büyük gruba sahip olan Halep’in, yüksek oy desteğine sahip adayının Cumhurbaşkanı’nın desteklediği adayla yarışabilecek konumda olması dikkat çekiyordu. Aday sayısının azaltılması nedeniyle seçim öncesinde uzlaşı sağlanması zorunlu hale geldi ve bunun bedelini Halep Grubu ödedi” değerlendirmesinde bulundu.

Suriyeli siyasetçi Derviş Halife de daha önce Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada benzer bir değerlendirmede bulunmuştu. Halife, Meclis Başkanı’nın önceden sağlanan uzlaşı temelinde ve özellikle anayasa ile hukuk alanındaki yeterlilik ve deneyim ölçütleri dikkate alınarak seçileceğini ifade etmişti. Halife’ye göre, geçiş döneminde parlamentonun temel görevi, gerekli yasa ve düzenlemeleri hazırlamak ve nihayetinde ülke için yeni bir anayasanın ulusal uzlaşıyla hazırlanmasını sağlamaktır.

Milletvekillerinin yapısına ilişkin değerlendirmede bulunan Halife, “Bilinen anlamda siyasi parlamento gruplarının oluştuğunu düşünmüyorum. Çünkü Halk Meclisi adaylıkları bireysel olarak gerçekleşti; herhangi bir parti ya da ideolojik blok temelinde şekillenmedi. Bu nedenle Meclis Başkanlığı seçimi de uzlaşı esasına dayalı olarak sonuçlandı” ifadelerini kullandı.