Kuzeydoğu Suriye: Federalizm çözüm değil entegrasyonun zamanı geldi

Mevcut zorluklar için bir yol haritası

Dergi/a.F.B
Dergi/a.F.B
TT

Kuzeydoğu Suriye: Federalizm çözüm değil entegrasyonun zamanı geldi

Dergi/a.F.B
Dergi/a.F.B

James Jeffrey

Gazze ateşkesi, Ortadoğu'daki siyasi sahnenin dramatik bir şekilde yeniden şekillenmesinin doruk noktasını işaret ediyor. Zira DEAŞ’ın 2019'da siyasi bir güç olarak nihai yenilgisinden bu yana, İran nükleer programı, silahlı ağları ve balistik füze cephaneliğiyle desteklenen geniş vekil ağı aracılığıyla Suriye ve Yemen'de, 2023'ten bu yana da Gazze'de çatışmaları körükleyen en önemli bölgesel tehdit olarak öne çıktı.

Ancak 2025’in ortalarına gelindiğinde, Husiler hariç, bu İran tehdidinin unsurları önemli ölçüde geriledi ve bu da Ortadoğu sahnesinin, Kuveyt'in kurtuluşundan bu yana ilk kez, ulusal veya ideolojik düzeyde doğrudan bir bölgesel tehditten arınmasını sağladı. Bu, yalnızca bölgesel siyasette değil aynı zamanda Başkan Trump'ın Riyad, Kudüs ve Şarm el-Şeyh'teki konuşmalarında da belirttiği gibi, yüz milyonlarca insanın hayatında radikal bir dönüşümün kapısını aralıyor.

Bu dönüşümlerle birlikte, bölgenin geleceği, ideolojik çatışmaların azaldığı ve bir miktar istikrar ve refahın hakim olduğu Güney Amerika'nın son otuz yıldır tanık olduklarına daha yakın olabilir. Ancak Ortadoğu, Ekim 1973’teki savaşın ve ardından 1991'de Kuveyt'in kurtuluşunun akabinde de benzer iyimserlik dönemleri yaşamıştı. Ne var ki bu iyimserlik on yıl içinde hızla dağıldı ve yerini yeni radikalizm ve şiddet dalgalarına bıraktı. Bugün birçok kişi, özellikle bu yeni umudu tehdit etmeye devam eden iki önemli konu olan Filistin-İsrail çatışması ile Suriye'deki durum sebebiyle tarihin tekerrür etmesinden endişe ediyor.

Ancak Gazze'deki ateşkesin sağladığı göreceli sakinliğe ve Trump'ın “Yirmi Maddelik Planı”nın tetiklediği iyimserliğe rağmen, Suriye bölgede uzun vadeli istikrarın sağlanmasının önündeki en önemli engel olmaya devam ediyor. Bu nedenle, aralarında üst düzey ABD’li yetkililerin de bulunduğu uluslararası gözlemciler, yeniden inşa ve sürdürülebilir istikrar için Suriye'nin toprak bütünlüğünün korunmasının bir ön koşul olduğunu vurguluyorlar.

Aynı zamanda, bu gözlemciler bireysel hakların korunmasının, azınlıkların kültürel özelliklerine saygı gösterilmesinin ve bazı bölgelere bir dereceye kadar yerel yönetim ve öz güvenlik yetkileri verilmesinin kabul edilmesinin önemine dikkat çekiyorlar. Bu dengeyi sağlamak ise kolay değil.

Yine de mantıklı başlangıç ​​noktası, mart ayında çok az ilerleme kaydeden müzakere turlarını başlatan bir birleşme anlaşması imzalayan, Kürt çoğunluğa sahip kuzeydoğu Suriye'de bulunuyor.

Dolayısıyla Kürtlerin, Şam'ın bölgeleri üzerindeki egemenliğini kabul eden sembolik bir bildirge yayınlamaları ve buna paralel olarak, yerel yönetim ve güvenlik güçlerinin entegrasyonu gibi daha karmaşık konularda diyaloğu sürdürmeleri gerekiyor.

2006 sonrası Irak modeli, Irak Kürt Yönetimi Bölgesi’nin (IKBY) Suriye'de tekrarlanması zor olan özel durumu açısından olmasa da merkezi hükümet ile Irak'ın geri kalanındaki yerel hükümetler arasında yetki dağılımı mekanizmaları ve merkezi hükümete dolaylı olarak bağlı yerel güvenlik güçlerinin varlığına müsamaha gösterilmesi açısından faydalı olabilir.

Suriye'nin Ortadoğu'nun geleceğindeki rolü

Suriye, uzun bir zaman iç ve bölgesel istikrarı sarsmakta merkezi bir rol oynadı. Üç komşusuna (İsrail, Ürdün ve Lübnan) karşı savaşlara girişti ve uzun bir süre terör örgütü olan Kürdistan İşçi Partisi'nin (PKK) liderine ev sahipliği yaptı. 2011'den 2024'e kadar süren Suriye iç savaşı sırasında Suriye, el-Kaide'nin halefi olan DEAŞ’ın ortaya çıktığı kuluçka merkezi haline geldi. İran'ın “Şii Hilali” olarak bilinen vekiller imparatorluğunun omurgasını oluşturdu.

Bu tarih, yüksek eğitimli nüfusu, Arap ve İslam dünyasındaki geleneksel konumu ve Maşrık (Levant) bölgesinin kalbindeki coğrafi konumuyla birleştiğinde, Suriye'nin istikrarlı bir bölgesel düzene entegrasyonunun başarısı veya başarısızlığı tüm Ortadoğu'nun geleceği için hayati önem taşıyor.

Suriye Devlet Başkanı Ahmed eş-Şara (sağda) ve Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Başkomutanı Mazlum Abdi, SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesi için bir anlaşma imzalıyor, Şam, 10 Mart 2025 (AFP)Suriye Devlet Başkanı Ahmed eş-Şara (sağda) ve Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Lideri Mazlum Abdi, SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesi için bir anlaşma imzalıyor, Şam, 10 Mart 2025 (AFP)

Nüfusun yarısını yerinden eden, 500 binden fazla insanın ölümüne yol açan, çoğu şehri yerle bir eden ve boğucu ekonomik yaptırımların devam etmesine neden olan iç savaşın yıkıcı koşullarına rağmen Suriye, Esed rejiminin devrilmesinden bu yana Devlet Başkanı Ahmed Şara'nın liderliği ve Şam'daki yeni hükümeti destekleme konusunda nadir görülen bir mutabakat gösteren uluslararası toplumun desteği sayesinde birliğini korudu.

İsrail'in tutumu hâlâ tartışmalı olsa da Washington'un teşvikiyle askeri saldırıların durdurulması ve Şara hükümetiyle müzakereler yürütmesi, yeni Suriye'ye bir şans vermeye hazır olduğunu gösteriyor.

Türkiye, İsrail, ABD, Arap devletleri, Avrupa ve BM arasında iç savaş sırasında ortak bir mutabakatın yokluğu savaşın uzamasına katkıda bulunduğu için bu uluslararası mutabakat önemli bir değişimi temsil ediyor.

İsrail'in tutumu hâlâ tartışmalı olsa da Washington'un teşvikiyle askeri saldırıların durdurulması ve Şara hükümetiyle müzakereler yürütülmesi, yeni Suriye'ye bir şans vermeye hazır olduğunu gösteriyor

Suriye bugün, etkileri bakımından iç içe geçen ve birbirinden ayrılması zor iki temel zorlukla karşı karşıya bulunuyor. Bu zorluklardan ilki, özellikle Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ve sivil yönetimi tarafından kontrol edilen ülkenin kuzeydoğusu ile İsrail sınırında bulunan ve İsrail’in doğrudan destek verdiği Dürzi bölgesi başta olmak üzere, yarı özerk silahlı bölgelerin varlığının devam etmesi sebebiyle ulusal birliktir. Sahil kesimindeki Alevi bölgeleri de sivil ve silahlı direniş hareketlerine sahne oluyor. Bu durum merkez-çevre ilişkilerindeki artan gerginliği yansıtıyor.

Mart ayında, Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ve SDG Lideri Mazlum Abdi, kuzeydoğu bölgesini siyasi, ekonomik ve askeri olarak Suriye devletine entegre etmek için bir anlaşma imzaladı. Gelgelelim mart ayında merkezi hükümet ile Alevi milisler arasında, ardından hükümet güçleri ve Bedevi milisler ile haziran ayında Süveyda'da Dürziler arasında çıkan çatışmalar, Şam'ın üniter devlet görüntüsünü pekiştirme çabalarına büyük bir darbe vurdu, uluslararası bir eleştiri dalgasına yol açtı ve SDG ile yapılan anlaşmanın uygulanmasını dondurdu.

Buna rağmen yeni hükümet, bu etkilerle, Suriyelilerin önceki rejim döneminde alışkın oldukları yaklaşımdan farklı bir yaklaşımla başa çıktı. Askeri olarak tansiyonu yükseltmek yerine, hükümet güçleri gerginlik bölgelerinden çekildi ve bunlardan etkilenen taraflarla diyalog kanalları açtı. Bu taraflar arasında, Dürzileri desteklemek için Esed döneminden kalma ağır silahlara ve İran nüfuzunun kalıntılarına karşı askeri operasyonlar yürüten İsrail de vardı.

Hükümet ayrıca şiddet olaylarıyla ilgili soruşturmalar başlattı, resmi raporlar yayınladı ve bazı sanıkları tutukladı. Şarku’l Avsat’ın al Majalla’dan aktardığı analize göre bu adımlar birçok gözlemcinin gözünde tam bir çözüm olmaktan uzak olsa da Suriye ve Lübnan ile Irak gibi komşu ülkelerin iç krizleri sırasında sahne olduklarına kıyasla, devletin davranışlarında somut bir değişimi yansıtıyordu.

Aynı zamanda, Şara hükümeti bazı eksikliklerine rağmen geçiş seçimleri düzenledi, son zamanlarda askeri güçlerin entegrasyonu ve bazı sembolik konularda ilerleme kaydeden SDG ile diyaloğunu sürdürdü.

Çökmüş ekonomi

İkinci zorluk, ülkenin sanayi ve enerji sektörleri ile ulusal para biriminin neredeyse tamamen felç olması nedeniyle yaşanan kapsamlı ekonomik çöküştür. Suriye, yıkıcı iç savaşın etkilerinden tek başına kurtulamaz; yatırım, yeniden inşa ve halen kaldırılmayan ABD ve BM yaptırımlarının kaldırılması da dahil olmak üzere insani yardımın ötesine geçen geniş kapsamlı uluslararası desteğe ihtiyaç duyuyor.

Bu iki zorluk -iç birlik ve ekonomi- birbiriyle yakından ilişkili. Uluslararası ekonomik destek ve hatta yaptırımların hafifletilmesi, Suriye'nin iç bölünmeleri aşma ve tekrar çatışmaya girmekten kaçınma becerisine bağlı kalacaktır.

Öte yandan, ekonomide kademeli bir iyileşme ve devam eden uluslararası destek, yeni devlet ile entegrasyon seçeneklerini değerlendirirken, azınlıklar için Suriye'yi daha cazip hale getirecektir.

Son olarak, bağımsız yargı, ifade ve medya özgürlüğü, din ve dil özgürlüğü ve özgür seçimler gibi temel bireysel özgürlüklere yönelik bir hükümet ve toplum taahhüdü, azınlıklar açısından güveni artıracak, uluslararası toplumla bağları güçlendirecek ve özellikle ulusal toparlanmanın hayati bir ayağı olan özel sektör aracılığıyla ekonomik büyümeyi teşvik edecektir.

Hem Şam hem de SDG, ABD Merkez Komutanlığı Komutanı’nın, DEAŞ’a karşı ortak eğitim de dahil olmak üzere, istihbarat ve operasyonel iş birliğini güçlendirme konusundaki önerilerini takip etmelidir

Suriye ve bölgede istikrara giden yol, iki eş zamanlı adımla başlıyor gibi görünüyor; geçiş meclisinin kurulması ve işleyişiyle başlayarak, temel özgürlüklere yönelik sürekli hükümet desteği ile azınlıkların merkezi devletin egemenliğini tanıma adımları. SDG, bu bağlamda en önemli taraf sayılıyor. Benzer zorluklara rağmen Dürzi bölgesinin sınırlı bir büyüklüğe sahip ve İsrail tarafından destekleniyor olması, onu ertelenmiş bir konu haline getiriyor. Buna karşılık, kuzeydoğu bölgesi, milyonlarca nüfusa ve önemli bir ekonomik ağırlığa sahip, ülkenin geniş bir alanını oluşturuyor.

Mart ayında Mazlum Abdi ile yapılan “Şam Anlaşması”, entegrasyon sürecinin tamamlanması için son tarih olarak yıl sonunu belirledi. Bu kadar karmaşık bir anlaşmanın bu süre içinde tamamlanmasını hayal etmek zor olsa da Ankara'nın PKK’nın bu kolunun Türkiye'ye dost bir ulus-devlete daha etkili bir şekilde entegre edilmesini istediği göz önüne alındığında, Şam'ı rahatlatmak ve Türkiye'nin daha sabırlı olmasını sağlamak için ilk adımların atılması bir gerekliliktir.

 ABD güçleri ve SDG mensupları, Kürt güçlerine karşı yeni bir harekât düzenleme tehdidinde bulunan Ankara ile artan gerilimin ortasında, 4 Kasım 2018'de kuzeydoğu Suriye'nin Türkiye sınırına yakın Kürt beldesi Derbesiye'de devriye geziyor (AFP)ABD güçleri ve SDG mensupları, Kürt güçlerine karşı yeni bir harekât düzenleme tehdidinde bulunan Ankara ile artan gerilimin ortasında, 4 Kasım 2018'de kuzeydoğu Suriye'nin Türkiye sınırına yakın Kürt beldesi Derbesiye'de devriye geziyor (AFP)

Bu makalenin yazarının Washington Yakın Doğu Politikaları Merkezi tarafından hazırlanan bir raporda önerdiği bu adımlar arasında, Arap çoğunluklu Deyrizor şehrinin idari ve güvenlik kontrolünün Şam'a devredilmesi, merkezi hükümetin kuzeydoğuda Türkiye ve daha sonra Irak ile uluslararası sınır kapılarını yönetmesine olanak tanınması, kuzeydoğu ile Şam arasındaki gayriresmî petrol ticaretinin belgelenmesi ve Şam'ın onayı ve kontrolü olmadan hidrokarbon kaynaklarının ihraç edilmeyeceğine dair yazılı taahhütlerin sunulması yer alıyor.

Hem Şam hem de SDG, ABD Merkez Komutanlığı Komutanı’nın, DEAŞ’a karşı ortak eğitim de dahil olmak üzere, istihbarat ve operasyonel iş birliğini güçlendirme konusundaki önerilerini takip etmelidir.

Model olarak Irak

Yıl sonuna kadar her iki taraf da yerel yönetim, askeri güçlerin entegrasyonu ve merkezi hükümet ile ilişkilerinde şehirlerin yetkilerinin tanımlanması gibi temel konularda ilerleme kaydetmiş olmalılar. 2006 sonrası Irak modeli, Baas diktatörlüğünden halkçı demokratik sisteme geçiş açısından Suriye'ye en yakın örneği temsil ettiği için faydalı olabilir.

Bu makalenin yazarı federalizmi Suriye için uygun bir seçenek olarak görmese de yetkilerin net bir şekilde bölünmesi ve hakların tanımlanması, üniter bir devlet fikri ile uyumludur. Kuzeydoğu bölgesindeki Kürtlerle varılan mutabakatlar, Dürziler ve Aleviler başta olmak üzere Suriye'nin geri kalan bileşenlerine de uygulanmalıdır.

Irak Anayasası’nın 4. maddesi, azınlık hakları ile ilgili açık bir taahhüt içermekte ve Arapça ile Kürtçeyi resmi diller olarak tanımaktadır. İkinci Kısım'ın 1. ve 2. bölümleri de bireysel haklar, kuvvetler ayrılığı ve yargı bağımsızlığı gibi temel özgürlükleri ele almaktadır.

Bu makalenin yazarı, federalizmi Suriye için uygun bir seçenek olarak görmese de yetkilerin net bir şekilde bölünmesi ve hakların tanımlanması üniter bir devlet fikri ile uyumludur

Irak Anayasası'nın 122. maddesi, bölgeler dışında kalan illere, kanunla düzenlenmek kaydıyla, kendilerini ademi merkeziyetçi yönetim ilkesine göre yönetmeleri için geniş idari ve mali yetkiler veriyor. İl meclisleri mali bağımsızlığa sahipler ve bakanlıklar veya merkezi kurumlar tarafından denetlenemezler.

Bu modelin önemi, hakların ve özerkliğin Lübnan'da olduğu gibi mezhepsel veya etnik temelde değil, bireysel ve coğrafi temelde, yani iller düzeyinde verilmesinde yatıyor. Bu, etkili yönetimin ve devletin istikrarının sağlanması açısından temel bir farktır.

Irak Anayasası, tüm askeri güçlerin merkezi hükümetin yetkisi altında olmasını da öngörüyor. Ancak özellikle Şii milisler, 2007'den sonra Sünni “Sahva” güçleri ve 2006'dan beri Kürt “Peşmerge” güçlerine karşı uygulamada esnek olunmuştur.

Bazı Peşmerge unsurları, özellikle Irak ordusunda daha önce deneyimi olan subaylar, ulusal orduya entegre edildiler. Dahası bazı tugaylar orduya tamamen entegre edilmiş olsa da Kürdistan Bölgesi’nde konuşlanmayı sürdürürken, diğer birlikler ise fiilen bölge yönetiminin kontrolü altında kalmaya devam etti.

Yerel yönetimler ayrıca, illerin sakinlerinden oluşturulan yerel polis güçleri üzerinde de önemli bir kontrole sahip. Bu düzenlemeler SDG için uygun olabilir.

ABD ve büyük Arap devletlerinin öncülüğünde uluslararası toplum, Şam ve Kürt yetkilileri bu süreci başlatmaları konusunda teşvik etmeli ve desteklemelidir; çünkü bu sadece Suriye için değil, tüm bölgenin istikrarı için de kritik öneme sahiptir.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarfından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



İsrail, Gazze’de evlere yönelik saldırıların yoğunlaştığı bir ortamda 5 Hamas güvenlik gücünü öldürdü

Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki el-Bureyc Mülteci Kampı’nda İsrail hava saldırısı sonucu yıkılan bir binanın enkazını inceleyen Filistinliler, 23 Mayıs 2026 (AP)
Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki el-Bureyc Mülteci Kampı’nda İsrail hava saldırısı sonucu yıkılan bir binanın enkazını inceleyen Filistinliler, 23 Mayıs 2026 (AP)
TT

İsrail, Gazze’de evlere yönelik saldırıların yoğunlaştığı bir ortamda 5 Hamas güvenlik gücünü öldürdü

Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki el-Bureyc Mülteci Kampı’nda İsrail hava saldırısı sonucu yıkılan bir binanın enkazını inceleyen Filistinliler, 23 Mayıs 2026 (AP)
Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki el-Bureyc Mülteci Kampı’nda İsrail hava saldırısı sonucu yıkılan bir binanın enkazını inceleyen Filistinliler, 23 Mayıs 2026 (AP)

İsrail ordusunun bugün öğle saatlerinde, Gazze Şeridi’nin kuzeybatısında yer alan Cibaliye Mülteci Kampı yakınlarındaki et-Tuam bölgesinde, daha önce güvenlik noktası olarak kullanılan bir alanı hedef alan hava saldırısında 6 Filistinli hayatını kaybetti.

İsrail’e ait bir insansız hava aracı (İHA) tarafından düzenlenen saldırıda 5 kişi olay yerinde yaşamını yitirirken, aralarında bölgede bulunan sivillerin de olduğu yaklaşık 11 kişi yaralandı. Yaralıların tamamı Şifa Hastanesi ile Filistin Kızılayı’na ait sahra hastanesine kaldırıldı. Bazı yaralıların durumunun ağır olduğu, bu nedenle can kaybının artabileceği bildirildi.

Hamas’a bağlı İçişleri Bakanlığı, hayatını kaybedenler arasında kendilerine bağlı polis müdahale gücü mensubu görevlilerin de bulunduğunu açıkladı. Bakanlık ayrıca, İsrail’i saldırıyı düzenleyerek bölgede kaos yaratmayı amaçlamakla ve daha önce de sivil polisler ile güvenlik personelini hedef alan operasyonlarını sürdürmekle suçladı.

 Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nda İsrail saldırısı sonucu yıkılan bir binanın enkazını inceleyen Filistinliler (AFP)Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nda İsrail saldırısı sonucu yıkılan bir binanın enkazını inceleyen Filistinliler (AFP)

Bölgedeki saha kaynaklarının Şarku’l Avsat’a aktardığı bilgilere göre, söz konusu kişiler sürekli olarak ‘17 Numaralı Nokta’ ya da ‘Rantisi’ olarak bilinen bölgede bulunuyordu. Kaynaklar, geniş alanın büyük bölümünün yerinden edilen siviller için barınma alanına dönüştüğünü, alternatif bir yer bulunamadığı için kampların burada kurulduğunu belirtti. Polis unsurlarının ise sivil yerleşim alanından ayrı bir noktada konuşlandığı ve bunun bölge sakinlerinin güvenliğini korumayı amaçladığı ifade edildi.

Kaynaklar, saldırıda ölen ve yaralanan bazı kişilerin, dün öğle saatlerinde Şucaiye bölgesinde bir polis aracına düzenlenen benzer bir saldırıya da maruz kaldığını, ancak o saldırıda fırlatılan füzenin patlamadığını, sadece küçük bir şarapnel parçasının isabet etmesi sonucu bir sivilin hafif yaralandığını aktardı.

Bu gelişmeyle birlikte, 10 Ekim 2025’te yürürlüğe giren ateşkesin ardından İsrail’in öldürdüğü Hamas’a bağlı polis ve güvenlik personelinin sayısının 35’i aştığı, toplam can kaybının ise 895’in üzerine çıktığı bildirildi.

Öte yandan, bugün öğle saatlerinden önce İsrail’e ait bir İHA’nın Han Yunus’un el-Mevasi bölgesinde motosiklet kullanan bir Filistinliyi hedef aldığı, saldırıda söz konusu kişinin ağır yaralandığı ve yoldan geçen 3 sivilin de farklı derecelerde yaralandığı belirtildi. Saha kaynaklarına göre hedef alınan kişinin Hamas’a bağlı bir aktivist olduğu ifade edildi.

Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nda İsrail saldırısı sonucu yıkılan bir binanın enkazına bakan bir Filistinli ve kızı (AFP)Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nda İsrail saldırısı sonucu yıkılan bir binanın enkazına bakan bir Filistinli ve kızı (AFP)

Bu sabah, Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Cibaliye el-Beled bölgesinde İHA’ların Filistinlileri hedef aldığı iki ayrı olayda 3 kişi yaralandı. Aynı saatlerde İsrail güçlerinin ‘sarı hat’ olarak bilinen sınır hattının her iki tarafında, özellikle Han Yunus’ta yoğun yıkım operasyonları gerçekleştirdiği bildirildi.

Artan gerilimin, Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki kamplarda oldukça zorlu bir gecenin ardından geldiği aktarıldı. İsrail ordusunun yerleşim bloklarına yönelik tahliye emirleri verdiği, ardından el-Bureyc ve Nuseyrat mülteci kamplarında iki ayrı konut bloğunun hedef alındığı, bazı binalarda ise ağır hasar meydana geldiği belirtildi.

Son günlerde İsrail’in özellikle Gazze Şeridi’nin orta kesiminde yer alan konut bloklarına yönelik saldırılarını artırdığı, bu bölgelerin savaşın önceki aşamalarına kıyasla daha az zarar görmüş alanlar olduğu ifade edildi.

Hamas Sözcüsü Hazım Kasım, yaşananları ‘sivillerin evlerinin bombalanması ve insanların yerinden edilmesini içeren suçlar ve sürekli ihlaller’ olarak nitelendirerek bunun, arabulucuların gözetiminde varılan mutabakat ve anlaşmalara açık bir darbe olduğunu söyledi. Kasım, İsrail’i sahadaki eylemleriyle Gazze halkına dayatmalarda bulunmak, bombardıman, yıkım ve sivil bölgelerde ilerleyiş yoluyla baskıyı artırmakla suçladı.

Kasım ayrıca, “Yaşananlar münferit ihlaller değil, sistematik bir saldırı ve arabuluculuk süreçlerine açık bir saygısızlıktır; iki milyondan fazla insana yönelik kuşatma, aç bırakma ve öldürme politikalarının devamıdır” ifadelerini kullandı. Kasım, arabuluculara ve Şarm eş-Şeyh anlaşması sürecine dahil olan taraflara acil müdahale çağrısı yaparak, bu ihlallerin durdurulmasını ve İsrail’in yükümlülüklerine uymaya zorlanmasını talep etti.


ABD yaptırımları: Washington’daki güvenlik toplantısı öncesinde Lübnan’daki ‘derin devlete’ bir mesaj

Cumhurbaşkanı Joseph Avn başkanlığında toplanan Lübnan hükümeti (Lübnan Cumhurbaşkanlığı)
Cumhurbaşkanı Joseph Avn başkanlığında toplanan Lübnan hükümeti (Lübnan Cumhurbaşkanlığı)
TT

ABD yaptırımları: Washington’daki güvenlik toplantısı öncesinde Lübnan’daki ‘derin devlete’ bir mesaj

Cumhurbaşkanı Joseph Avn başkanlığında toplanan Lübnan hükümeti (Lübnan Cumhurbaşkanlığı)
Cumhurbaşkanı Joseph Avn başkanlığında toplanan Lübnan hükümeti (Lübnan Cumhurbaşkanlığı)

ABD Hazine Bakanlığı’nın Hizbullah ile bağlantılı Lübnanlı ve İranlı isimlere yönelik son yaptırımları, önceki benzer kararlar gibi yalnızca siyasi bir adım olarak değerlendirilmedi. Söz konusu yaptırımların, 29 Mayıs’ta Washington’da yapılması planlanan ve Güney Lübnan’daki güvenlik durumunun geleceği ile Lübnan devletinin yasa dışı silahların kontrolündeki rolünün ele alınmasının beklendiği güvenlik toplantısı öncesinde, Lübnan devleti ile askeri kurumlarına doğrudan mesaj niteliği taşıdığı yorumları yapıldı.

ABD Hazine Bakanlığı tarafından açıklanan yaptırımlar, ilk kez resmi güvenlik kurumlarında görev yapan subayların hedef alınmasıyla dikkat çekti. Bu gelişme, Washington yönetiminin Hizbullah ve siyasi müttefiklerine yönelik baskı aşamasından çıkarak doğrudan resmî kurumlara uyarı verme ve hükümet ile güvenlik kararlarının uygulanmasında herhangi bir ihmal ya da engellemeye karşı mesaj gönderme aşamasına geçtiği şeklinde değerlendirildi.

Lübnan tarafından resmi bir açıklama yapılmazken, bakanlık kaynakları Şarku’l Avsat’a yaptıkları değerlendirmede, yaptırımların zamanlamasının ‘soru işaretleri doğurduğunu’ belirtti. Kaynaklar, “Böyle bir adıma işaret eden herhangi bir atmosfer yoktu, ancak ABD Hazine Bakanlığı’nın kendi değerlendirmeleri var” ifadesini kullanırken, söz konusu yaptırımların müzakere sürecine olumsuz yansıyabileceğini kaydetti.

ABD’nin mesajı: Siyasi karar yeterli değil... Önemli olan uygulama

Yaptırımların, Lübnan ile ABD arasında Washington’da yapılacak güvenlik toplantısından yalnızca birkaç gün önce açıklanması dikkat çekti. Bu süreçte uluslararası toplumun, silahların yalnızca devletin kontrolünde olması yönündeki taahhütlerini yerine getirmesi için Lübnan üzerindeki baskıyı artırdığı belirtiliyor.

Washington yönetimi, ordu ve Genel Güvenlik Müdürlüğü’nde görev yapan subayları hedef alarak, sorunun artık yalnızca Lübnan hükümeti içinde siyasi bir kararın varlığıyla sınırlı olmadığını, asıl meselenin yürütme ve güvenlik kurumlarının bu kararları sahada ne ölçüde uygulayabildiği olduğunu ortaya koymak istedi. Meşrık Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkanı Dr. Sami Nadir, yaptırımların Lübnan kurumları içindeki ‘derin devleti’ hedef aldığını söyledi. Nadir, Washington açısından sorunun artık sadece siyasi karar eksikliği değil, bu kararların güvenlik ve askeri kurumlar içinde fiilen uygulanmaması olduğunu ifade etti.

Şarku’l Avsat’a konuşan Nadir, ABD’nin yaptırımlar yoluyla Lübnan hükümetinin belirli dönemlerde güvenlik yükümlülükleri ve Hizbullah’ın silahsızlandırılmasıyla ilgili kararlar aldığını, Lübnan ordusunun da uygulama planları hazırladığını kabul ettiğini belirtti. Ancak Nadir’e göre, Amerikan değerlendirmesi bu kararların devlet içindeki bazı unsurlar tarafından yavaşlatıldığı veya engellendiği, bunun da Hizbullah’ın resmî kurumlar içindeki nüfuzunun sürmesine imkân tanıdığı yönünde.

İran’a destek savaşı öncesinde hükümetin kararını uygulamak üzere ordunun Güney Litani bölgesine konuşlandırılması sırasında (Lübnan Ordu Komutanlığı)İran’a destek savaşı öncesinde hükümetin kararını uygulamak üzere ordunun Güney Litani bölgesine konuşlandırılması sırasında (Lübnan Ordu Komutanlığı)

Nadir, yaptırımların öneminin yalnızca Hizbullah’ın siyasi çevresini hedef almakla sınırlı kalmamasından kaynaklandığını belirterek, bunun aynı zamanda güvenlik ve askeri karar alma mekanizmaları içinde nüfuz bulunduğuna yönelik doğrudan bir suçlama anlamı taşıdığını söyledi. Nadir’e göre Washington, sorunun artık Bakanlar Kurulu’nda karar alınması değil, kararların yayımlanmasının ardından bunların uygulanmasından sorumlu güvenlik ve yürütme kurumlarında yaşanan süreç olduğunu vurguluyor.

Nadir, “İlk kez resmi görevdeki subayların hedef alınması büyük siyasi ve güvenlik anlamı taşıyor. Çünkü bu durum, bazı kurumlar içinde güvenlik durumunun kontrol altına alınması veya hükümet kararlarının uygulanmasına ilişkin görevlerin yerine getirilmesini engelleyen unsurlar bulunduğuna dair Amerikan kanaatini yansıtıyor” ifadelerini kullandı.

Bu çerçevede yaptırımların, Washington’daki güvenlik toplantısı öncesinde Lübnan yönetimine yönelik baskıyı artırmayı amaçlayan kademeli Amerikan stratejisinin bir parçası olarak değerlendirildiği ifade ediliyor. Nadir, bunun ‘uygulama mekanizmasını serbest bırakma’ amacı taşıdığını ve Lübnan devletini kararların uygulanması ile ‘Hizbullah’ın silahları dosyası’ konusunda daha net taahhütler vermeye zorlamayı hedeflediğini söyledi.

Yaptırımların ayrıntıları: Subaylar, milletvekilleri ve İran Büyükelçisi

Yaptırımlar kapsamında Beyrut’taki İran Büyükelçisi Muhammed Rıza Şeybani de yer aldı. Ayrıca Hizbullah milletvekilleri Hasan Fadlallah, İbrahim Musevi ve Hüseyin Hac Hasan ile eski bakan Muhammed Finiş yaptırım listesine dahil edildi.

Liste, Emel Hareketi’nden iki üst düzey ismi de kapsadı: Ahmed Baalbeki ve Ali es-Safavi. Bunun yanı sıra, Lübnan Genel Güvenlik Müdürlüğü Ulusal Güvenlik Dairesi Başkanı Tuğgeneral Hattar Nasıruddin ile Askerî İstihbarat Müdürlüğü Dahiye Şubesi Başkanı Albay Samir Hamade de yaptırımlara hedef oldu.

Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam, son savaş başlamadan önce Lübnan’ın güneyinde İsrail sınırındaki Kfar Kila kasabasına yaptığı ziyaret sırasında milletvekilleri Ali Hasan Halil ve Kasım Haşim’in arasında duruyor. (AFP)Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam, son savaş başlamadan önce Lübnan’ın güneyinde İsrail sınırındaki Kfar Kila kasabasına yaptığı ziyaret sırasında milletvekilleri Ali Hasan Halil ve Kasım Haşim’in arasında duruyor. (AFP)

ABD Hazine Bakanlığı, yaptırım listesinde yer alan kişilerin ‘Lübnan’daki parlamento, ordu ve güvenlik kurumlarının içine sızmış durumda’ olduklarını belirterek, bu isimlerin Hizbullah’ın devlet kurumları içindeki nüfuzunu korumaya çalışmak ve barış sürecini engellemekle suçlandığını açıkladı.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent ise Hizbullah’ın ‘terör örgütü’ olduğunu ve tamamen silahsızlandırılması gerektiğini vurguladı. Bessent, Washington’un, örgütün şiddet faaliyetlerini sürdürmesine ve kalıcı barışın önlenmesine imkân tanıyan yetkilileri hedef almaya devam edeceğini ifade etti.

Öte yandan ABD Dışişleri Bakanlığı, Hizbullah’ın finansal ağlarını bozacak bilgilere ulaşılması karşılığında 10 milyon dolara kadar ödül verileceğini duyurdu. Bu adımın, Washington’un önümüzdeki dönemde siyasi, mali ve güvenlik alanlarındaki baskıyı daha da artırma niyetinin bir göstergesi olduğu değerlendiriliyor.

Lübnan ordusu ve Genel Güvenlik Müdürlüğü’nün yanıtı: Devlete bağlılığın teyidi

ABD’nin suçlamalarına karşılık olarak Lübnan ordusu ve Genel Güvenlik Müdürlüğü, yayımladıkları açıklamalarla hızlı bir şekilde yanıt verdi. Açıklamalarda ‘sadakatin kuruma ve vatana olduğu’ vurgulandı.

Lübnan Ordu Komutanlığı, tüm subay ve askerlerin ‘ulusal görevlerini tam bir profesyonellik ve sorumlulukla yerine getirdiğini’ belirtti. Ordunun açıklamasında, personelin sadakatinin yalnızca ‘askeri kuruma ve vatana’ olduğu ifade edilerek, görevlerin herhangi bir baskı ya da dış etki olmaksızın yerine getirildiği kaydedildi.

Genel Güvenlik Müdürlüğü de yaptığı açıklamada, subay ve personeline tam güven duyduğunu belirtti. Kurum, çalışanların yasa ve yönetmeliklere bağlılıkla görev yaptığını ve ‘herhangi bir dış dayatma ya da baskıdan uzak’ şekilde hareket ettiğini vurguladı. Açıklamada ayrıca, tespit edilecek herhangi bir ihlalin yasal ve adli soruşturmaya tabi tutulacağı ifade edildi.

Hizbullah ve Emel: Yaptırımlar devlete yönelik sindirme ve baskı

Hizbullah, ABD’nin uyguladığı yaptırımları ‘Lübnan halkını korkutmaya yönelik bir Amerikan girişimi ve devletin egemenliği ile güvenlik kurumlarına yönelik bir saldırı’ olarak değerlendirdi.

Hizbullah, yaptırımların kendi tercihlerini etkilemeyeceğini vurgulayarak, resmi görevdeki subayların hedef alınmasını ‘güvenlik kurumlarını Amerikan vesayetinin koşullarına boyun eğdirmeye yönelik açık bir girişim’ olarak nitelendirdi.

Emel Hareketi ise kendisine yakın isimleri kapsayan yaptırımların ‘kabul edilemez’ olduğunu belirterek, bunun hareketin siyasi rolünü ve devlet içindeki konumunu hedef aldığını ifade etti.

Hizbullah Meclis Grubu da milletvekilleri ve subaylara yönelik yaptırımları kınayarak, bunların Lübnan içişlerine doğrudan müdahale niteliği taşıdığını ve devlet kurumlarına baskı kurarak Amerikan taleplerine uyum sağlamaya zorlamayı amaçladığını savundu.


Lübnan: İsrail'in 24 saat içinde düzenlediği iki saldırıda 6 sağlık görevlisi hayatını kaybetti

İsrail'in güneydeki Deyr Kanun en-Nehr beldesine düzenlediği baskında hayatını kaybedenlerin cenazeleri, Lübnan'ın güneyindeki Sur bölgesine defin törenleri için getirildi (AFP)
İsrail'in güneydeki Deyr Kanun en-Nehr beldesine düzenlediği baskında hayatını kaybedenlerin cenazeleri, Lübnan'ın güneyindeki Sur bölgesine defin törenleri için getirildi (AFP)
TT

Lübnan: İsrail'in 24 saat içinde düzenlediği iki saldırıda 6 sağlık görevlisi hayatını kaybetti

İsrail'in güneydeki Deyr Kanun en-Nehr beldesine düzenlediği baskında hayatını kaybedenlerin cenazeleri, Lübnan'ın güneyindeki Sur bölgesine defin törenleri için getirildi (AFP)
İsrail'in güneydeki Deyr Kanun en-Nehr beldesine düzenlediği baskında hayatını kaybedenlerin cenazeleri, Lübnan'ın güneyindeki Sur bölgesine defin törenleri için getirildi (AFP)

Lübnan Sağlık Bakanlığı dün , son 24 saat içinde İsrail’in ülkenin güneyine düzenlediği iki hava saldırısında sağlık alanında çalışan 6 Lübnanlının hayatını kaybettiğini açıkladı. Bakanlık, saldırıları kınayarak uluslararası hukukun ihlali olarak nitelendirdi.

Bakanlık açıklamasına göre, İsrail’in gece saatlerinde başlayıp cuma sabahına kadar süren saldırılarında Güney Lübnan’daki Hanaviye beldesinde “Sağlık Kurumu”na bağlı 4 sağlık görevlisi yaşamını yitirdi.

Ayrıca İsrail’in dün sabah düzenlediği bir başka saldırıda, Deyr Kanun en-Nehr bölgesinde “Er-Risale” Derneği’ne bağlı iki sağlık görevlisinin öldüğü bildirildi.

İsrail ordusu ise Hanaviye’deki olayla ilgili açıklamasında, Hizbullah’a ait altyapı noktalarının ve bölgede bulunan silahlı unsurların hedef alındığını duyurdu. Deyr Kanun en-Nehr’deki saldırıyla ilgili olarak da bölgede motosiklet kullanan iki Hizbullah mensubunun tespit edilerek vurulduğunu öne sürdü.

Her iki olayda da İsrail ordusu, saldırılarda hedef alınmayan ve bölgede çatışmaya katılmayan bazı kişilerin zarar gördüğü yönündeki iddiaları araştırdığını açıkladı. Açıklamada ayrıca sivillerin zarar görmesini azaltmak amacıyla bölge halkına tahliye uyarısı yapıldığı belirtildi.

Lübnan Sağlık Bakanlığı tarafından yayımlanan bir videoda, Deyr Kanun en-Nehr’de sarı yelekli iki kişinin yol kenarında yaralı bir kişiye müdahale ettiği görülüyor. Ambulansın olay yerine yaklaşmasının ardından büyük bir patlama meydana gelirken, iki sağlık görevlisinin yerde hareketsiz yattığı görüntülere yansıdı.

Şarku’l Avsat’ın Reuters’ten aktardığına göre görüntülerin çekildiği yerin Deyr Kanun en-Nehr’in batı kesimi olduğu, bina, ağaç ve yol düzenini bölgeye ait arşiv görüntüleriyle karşılaştırarak doğruladı.

Lübnan Sağlık Bakanlığı, Deyr Kanun en-Nehr’deki saldırıda sağlık görevlileri ve Suriyeli bir çocuğun da aralarında bulunduğu toplam 6 kişinin öldüğünü açıkladı. Kasaba bu hafta içinde düzenlenen başka bir hava saldırısında da 14 kişinin yaşamını yitirdiği bir saldırıya sahne olmuştu. Bu saldırının, geçen ay ilan edilen kırılgan ateşkesten bu yana düzenlenen en şiddetli hava saldırısı olduğu belirtiliyor.

Lübnan’da 2 Mart’tan bu yana, Hizbullah’ın İran’a yönelik Amerikan-İsrail savaşıyla eş zamanlı olarak İsrail’e saldırılar başlatmasının ardından hayatını kaybedenlerin sayısının 3 bin 100’ü geçtiği ifade edildi.

Sağlık Bakanlığı’nın bugün yayımladığı verilere göre ölenler arasında 123 sağlık çalışanı, 210’dan fazla çocuk ve yaklaşık 300 kadın bulunuyor.

Uluslararası insancıl hukuk, cephede görev yapan sağlık çalışanları ile sağlık merkezleri dahil sivil altyapının korunmasını öngörüyor.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ise Güney Lübnan’daki birçok hastanenin İsrail saldırıları nedeniyle hasar gördüğünü veya tamamen hizmet dışı kaldığını açıkladı.

Lübnan Sağlık Bakanlığı ayrıca, perşembe günü Güney Lübnan’daki Tebnin Hastanesi yakınında düzenlenen İsrail saldırısının, hastanenin üç katındaki tüm bölümlerde hasara yol açtığını duyurdu. Açıklamaya göre acil servis, yoğun bakım ünitesi ve cerrahi servis zarar görürken, bina dışında bulunan ambulanslara hasar verdiğini açıkladı.