İsrail ile ABD arasındaki gerilimin nedenleri ve sınırları

ABD’nin marj alanında hareket etme imkanının azalması

ABD Başkanı Donald Trump, Kudüs'teki İsrail parlamentosu Knesset'te İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile tokalaşırken, 13 Ekim 2025 (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, Kudüs'teki İsrail parlamentosu Knesset'te İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile tokalaşırken, 13 Ekim 2025 (Reuters)
TT

İsrail ile ABD arasındaki gerilimin nedenleri ve sınırları

ABD Başkanı Donald Trump, Kudüs'teki İsrail parlamentosu Knesset'te İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile tokalaşırken, 13 Ekim 2025 (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, Kudüs'teki İsrail parlamentosu Knesset'te İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile tokalaşırken, 13 Ekim 2025 (Reuters)

Macid Kayali

Başlangıçta, ABD ile İsrail arasındaki ilişkilerin, zaman zaman öncelikler, görüşler ve çıkarlar konusunda farklılıklar veya çatışmalar olsa da güçlü, derin ve çok yönlü olduğu vurgulanmalı. Bu durum, mevcut ve öngörülebilir uluslararası ve bölgesel koşullar ve şartlar göz önüne alındığında, güvenilmemesi veya hesaba katılmaması gereken mevcut gerginlikler için de geçerli.

ABD’nin karşılaştırılamayacak kadar güçlü bir taraf olduğu ve her bakımdan karar verici konumda olduğu da kabul edilmesi gerekiyor. Ancak bu aynı zamanda ABD ile İsrail arasındaki ilişkiyi bir tür küresel komplo veya ABD'deki Yahudi lobisinin nüfuzunun sonucu olarak yorumlamaktan kaçınmamız gerektiği anlamına gelir. Ayrıca İsrail'den sanki ABD'nin bir uydu devleti veya kara uçak gemisiymiş gibi bahsetmekten de kaçınmalıyız.

Ancak İsrail şu an ekonomik, teknolojik ve askeri gücü ve Ortadoğu'daki bariz hakimiyetine rağmen, birçok iç ve dış sorun ve krizle karşı karşıya.

Bu dış sorunların başında şunlar geliyor:

1- Statüsünün gerilemesi ve sömürgeci, ırkçı ve soykırımcı bir devlet olarak imajının ortaya çıkması, ardından uluslararası kamuoyunda ve toplumlar ve hükümetler arasında dışlanma ve meşruiyetinin yitirilmesi, geçmişte Güney Afrika'daki apartheid rejiminde yaşananlara benzer bir durumdur.

2- Yahudiler için güvenli bir liman olarak imajı solduğu ve Yahudi soykırımı olarak bilinen Holokost kurbanlarının temsilcisi olarak etkisi azaldığı için, dünyadaki Yahudilerle ilişkisi kopmuştur. Bu durum, içerideki birliğin bozulmasında da kendini gösteriyor.

3- ABD'nin uydu devleti olarak konumu her zamankinden daha güçlü. Artık savaş açıp açmayacağına, düşmanlıkları durdurup durdurmayacağına ve Gazze'nin geleceğine ABD karar veriyor. Filistin’in siyasi varlığının biçimini ve Filistin devleti meselesini de ABD belirliyor. Her şeyden öte, Ortadoğu'nun mimarisini ve Arap-İsrail ilişkilerinin gelecekteki şeklini de ABD kontrol ediyor.

Burada, Gazze, Filistinlilerin geleceği ve Ortadoğu'nun bölgesel yapısı konusunda meseleleri kendi eline alan İsrail ile ABD arasındaki ilişkilerdeki değişikliklere odaklanmak gerekiyor. Bu da İsrail'in siyasi, ekonomik ve askeri konumunun açığa çıkmasına ve Ortadoğu'daki gücünün ve imkanlarının sınırlarının ortaya çıkmasına neden olabilir.

Sol görüşlü İsrailli gazeteci Gideon Levy, Haaretz gazetesinin 20 Kasım 2025 tarihli sayısında durumu şöyle özetliyor:

“İsrailliler ve Filistinliler, çatışmanın hızla uluslararasılaşması sürecinden geçiyorlar, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) doğru yönü belirleyen bir karar alıyor, İsrail hızla gerçek boyutuna geri dönüyor ve Filistinlilerin kaderi, adım adım, İsrail'in tekelinden kurtuluyor. Süper güç yeniden süper güç haline geldi ve uydu devleti doğal yerine geri döndü. Megalomani sona buldu ve kendini her şeyi yapabilecek durumda gören devletin kibri ortadan kalktı... Bu bitti.”

Aksa Tufanı Operasyonu iki çelişkili sonuca yol açtı. Bir yandan, İsrail'in gücünün zayıflığını ve yeteneklerinin sınırlarını ortaya çıkardı. Öte yandan, İsrail'in bölgedeki etkinliğinin ABD'nin desteğine ihtiyaç duyduğunu ortaya koydu.

İsrail ve İran'ın rolleri arasında

İsrail, 1967 yılındaki Altı Gün Savaşı’ndan sonra gerçek boyutundan daha büyük göründü ve bu da ABD’nin bölgeye yönelik politikasındaki konumunu güçlendirdi. Ancak Ortadoğu’nun kontrolü konusunda bu konum, İran'ın öne çıkmasıyla, özellikle de ABD'nin Afganistan’ı işgalinden (2001) ve ardından Irak'ı işgali ve Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesi (2003) ile birlikte ABD yönetimi içinde, silahlı milisler ve mezhepçiliği kışkırtarak Levant bölgesinde yer alan Arap ülkelerindeki devlet ve toplumu istikrarsızlaştırmak ve ardından İran tehdidiyle Arap ülkelerine şantaj yapmak için İran'ın politikalarına yatırım yapmanın mümkün olduğu görüşünün ortaya çıkmasına yol açtı. Zira bu hedefler, İsrail'in çıkarlarıyla örtüşüyordu.

ABD’nin İsrail'in rolünü azaltma ve İran'ın rolüne daha fazla alan tanıma yönündeki bu eğiliminin, iki kutuplu dünyanın, Soğuk Savaş'ın ve ardından ABD'nin uluslararası ve bölgesel sistemler üzerindeki hegemonyasının sona ermesinden sonra ortaya çıktığı iyi biliniyor. Bu dönüşümler, Ortadoğu'da yeni bir bölgesel sistemin kurulmasına ve 30 Ekim 1991'de Madrid Barış Konferansı düzenlenmesine zemin hazırladı.

Bu çerçevede Aksa Tufanı Operasyonu (7 Ekim 2023) iki çelişkili yol oluşturdu. Bir yandan, İsrail'in gücünün zayıflığını ve yeteneklerinin sınırlarını, öte yandan, İsrail'in bölgedeki etkinliğinin, finansal, teknolojik, istihbarat, askeri ve siyasi olarak ABD'nin desteğine ve korumasına ihtiyaç duyduğunu ortaya çıkardı.

Aksa Tufanı Operasyonu’nun yansımalarından biri de, İran'ın Levand bölgesindeki nüfuzunu sınırlayarak onu eski boyutuna, sınırlarının arkasına geri döndürerek İsrail'in bölgedeki ana aktör olarak bölgesel konumunu güçlendirmek olsa da ABD dış politikasında İsrail'in konumunu zayıflattı. İran'ın bölgesel tehdidi ortadan kalkmasıyla Arap ülkeleri seçimlerinde ve ABD ile çıkarları konusunda pazarlık yaparken daha özgür hale geldi. Bu gelişmeler, İsrail'in aleyhine Türkiye'nin bölgedeki konumunu da güçlendirdi. İsrailli gazeteci Anna Barsky'nin Maariv gazetesinin 19 Kasım 2025 tarihli sayısında kaleme aldığı makaleye göre İsrail, yeni Ortadoğu'da oyunun kurallarını belirleyen bir aktör haline gelirken ılımlı Arap devletleri, ABD ile ilişkilerini derinleştiriyor ve yeni bir bölgesel güvenlik mimarisine uyum sağlıyor. İsrail'in süregelen siyasi krizler ve iç anlaşmazlıklar içinde boğulduğu bir dönemde Washington, İsrail'i hala yeri doldurulamaz bir stratejik ortak olarak mı, yoksa artık ABD'nin bölgedeki politikasının ağırlık merkezi olmayan önemli bir ülke olarak mı görüyor? Mevcut ABD yönetiminin görüşüne göre Suudi Arabistan'daki istikrar, bu ülkeyle iş birliği ve diğer bölgesel etkilerin sınırlandırılması bugün daha önemli olabilir. ABD, yalnızca İsrail'in bakış açısıyla değil, Ortadoğu için kapsamlı bir stratejik vizyonla hareket ediyor.

ABD ve İsrail

Dolayısıyla, İsrail'in meşruiyetini yitirme sürecinden kaynaklanan korkularının yanı sıra, onun için daha az tehlikeli olmayan başka bir süreç daha var. O da bağımsızlığının zedelenmesi ve ABD’nin yanında rol oynama yeteneğinin azalması. Netanyahu, alışık olduğu üzere Batı toplumlarının özgürlük, demokrasi ve haysiyet değerlerine meydan okumaya başlayarak, bu değerlere bir istisna olarak kendini dayatıp Holokost kurbanlarının temsilcisi olduğunu iddia ederek, Batı'ya, ABD’ye ve hatta Batı'daki Yahudi topluluklarına güvenlik, siyasi, mali ve ahlaki bir yük olmaya başladıktan sonra Filistinlilerin özgürlüğünü ve haysiyetini ihlal etme hakkını kendinde görüyor. Öyle ki iki yıldır onlara karşı acımasız bir soykırım savaşı yürütüyor. Ayrıca, kendisine yönelik her türlü eleştirinin bir tür antisemitizm ve Yahudi karşıtı duygu olduğunu öne sürerek Batı'da ifade özgürlüğünü kontrol etmeye çalışıyor. Bu iddialar, İsrail'in itibarını ve imajını, ayrıca dünya Yahudilerinin temsilcisi ve onların güvenli limanı olarak konumunu zedeledi.

sfr
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD’nin New York kentinde düzenlenen BM Genel Kurulu'nun 80. oturumunda konuşurken, 26 Eylül 2025 (Caitlin Ochs-Reuters)

ABD’de dahi İsrail'in, Ortadoğu'daki Amerikan çıkarlarını veya demokrasi ve insan haklarıyla ilgili değerleri hiçe sayarak, Filistin topraklarını işgalini ve Filistinliler üzerindeki kontrolünü güçlendirmek için aşırı güç kullanan sömürgeci ve ırkçı bir devlet olduğu anlaşıldıkça ABD’lilerin algılarında bazı gelişmeler ve değişiklikler olduğu gözlemlendi. Bunlar arasında Amerikan toplumunda, özellikle Demokrat Parti destekçileri ve gençler arasında İsrail'e olan desteğin azalması da vardı.

Tüm bunların yanında İsrail'de, ABD’nin Ortadoğu politikalarında başta Mısır ve Suudi Arabistan olmak üzere müttefiki olan Arap ülkelerini ve başta Türkiye olmak üzere bölgesel aktörleri, dikkate alma eğiliminin artmasından endişe duyuluyor. Çünkü Filistin Yönetimi'nde reformlar yapıldıktan sonra Trump'ın Gazze'deki imha savaşını sona erdirme ve bölgenin gelecekteki yapısına Filistin boyutunu dahil etme planı, bunu açıkça ortaya koydu. Bu, Türkiye'nin Gazze'de ertesi gün için gerekli güçlere katılımı, Suudi Arabistan'ın silahlandırılması ve Suudi Arabistan ile özel ilişkiler kurulması konusunda da geçerli. Bu durum, Suudi Arabistan Veliaht Prensi'nin Washington'a yaptığı son ziyaretinde çarpıcı ve benzeri görülmemiş bir şekilde gözler önüne serildi.

ABD’de dahi İsrail'in, Filistin topraklarını işgalini ve Filistinliler üzerindeki kontrolünü güçlendirmek için aşırı güç kullanan sömürgeci ve ırkçı bir devlet olduğu anlaşıldıkça ABD’lilerin algılarında bazı gelişmeler ve değişiklikler olduğu gözlemlendi.

İsrailli gazeteci Avner Golub, Yedioth Ahronoth gazetesinin 19 Kasım 2025 tarihli sayısında, bu gelişmeleri şöyle değerlendirdi:

“Amerikan sağındaki muhafazakarlar ve etkili isimler, kuruluşunun 80. yılını kutlayan İsrail'in 1980'lerdeki ülkeyle aynı ülke olmadığına inanıyor. Artık güçlü ve zengin bir ülke olan İsrail'in, ABD’nin ‘vesayeti’ altında kalmaya devam etmesi ve bağımsızlığını zedeleyebilecek ve ABD’ye yeterli fayda sağlamayan yardıma ihtiyaç duyması mantıklı olmaz. Demokratik açıdan bakıldığında, İsrail'in popülaritesi savaş sırasında önemli ölçüde azaldı ve bununla birlikte, Filistin sahnesindeki İsrail politikasında bir değişiklikle bağlantılı olmadan yardımı güncelleme isteği de azaldı. İsrail'in ‘payları’ azalıyor. Dahası, İsrail'in iki partili uzlaşı konusu olma statüsünü, ilerici ayrılıkçılar ve gençlerden oluşan partiler arası muhalefet cephesi karşısında kaybetmesi, İsrail'i çift seçim yılı arifesinde bölücü bir konu haline getirmekle tehdit ediyor. İsrail'in uluslararası toplum tarafından tecrit edilmesi, ABD’ye olan stratejik bağımlılığını daha da derinleştiriyor. Savaşın sonucunda bölgesel konumuna verilen zarar, Tel Aviv'in Arap ülkeleri için Washington'a açılan kapı olma konumunu marjinalleştirdi.”

Gazze düğümü

İsrail'i en çok endişelendirense, belki de ABD’nin Gazze Şeridi'ne daha fazla müdahalesi ve bunun Filistinlilerin geleceği üzerindeki etkisi. Zira Başkan Trump, İsrail'in Gazze'deki imha savaşını sona erdirmeye ve Hamas'ın Gazze'de tuttuğu İsrailli rehineleri serbest bırakmaya karar veren kişi gibi görünüyordu. Bu plan, savaşın sona erdirilmesi, yardımların ulaştırılması, Gazze'nin yeniden inşası ve Filistin devletinin kurulması vaatlerini içeriyordu. Plan, Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün, Katar, Türkiye, Endonezya ve Pakistan dahil olmak üzere ilgili Arap, bölgesel ve uluslararası tarafların onayını aldı. İsrail hükümeti ise planın taleplerinin çoğunu içermesine rağmen ikincil bir taraf gibi davranıyor.

Aslında Trump, İsrail'in hesaplamalarıyla hiçbir ilgisi olmayan bölgesel sistemin mimarisini kontrol eden kişi haline gelmiştir. Zira İsrail'in Hamas ve Lübnan'daki Hizbullah'ı zayıflatmasını, İran'ın Arap Doğu'daki etkisini zayıflatmasını ve ona karşı savaşa ve nükleer tesislerine müdahale ederek onu sınırlarının arkasına itmesini sağlayan, ABD'nin İsrail'e verdiği destektir (Haziran 2025). Bu denklemler, Suriye rejiminin ani çöküşüne yol açtı (2024 sonu). Başka bir deyişle, bu bölgesel değişikliklerin çoğu İsrail'in politikalarıyla örtüşse de İsrail'in gücünün sınırlarını ortaya çıkardı ve ABD'nin siyasi, ekonomik, askeri, teknolojik ve istihbarat gücüyle gerçekleştirildi.

The Times gazetesinin 22 Ekim 2025 tarihli sayısına göre aslında Trump, İsrail'in hesaplarıyla hiçbir ilgisi olmayan bölgesel sistemin mimarisini kontrol eden kişi haline geldi. Çünkü İsrail'in Gazze Şeridi’nde Hamas’a ve Lübnan'daki Hizbullah'a ağır darbe indirmesinin yanı sıra İran'ın Ortadoğu'daki nüfuzunu zayıflatmasını ve ona karşı geçtiğimiz haziran ayındaki savaşa ve nükleer tesislerine müdahale ederek onu sınırlarının arkasına itmesini sağlayan ABD'nin İsrail'e verdiği destekti. Bu denklemler, 2024 yılı sonlarında Suriye rejiminin ani çöküşüne yol açtı. Başka bir deyişle, bu bölgesel değişikliklerin çoğu İsrail'in politikalarıyla örtüşse de İsrail'in gücünün sınırlarını ortaya çıkardı. Zira tüm bunlar ABD'nin siyasi, ekonomik, askeri, teknolojik ve istihbarat gücüyle gerçekleştirebildi. Trump, ikinci başkanlık döneminde İran'ı zayıflatarak, Hizbullah liderliğine darbe vurarak, Beşşar Esed'in ülkeden kaçmasını ve yeni bir Suriye yönetiminin kurulmasını sağlayarak bir yıldan kısa bir sürede bölgeyi yeniden şekillendirdiğine dair defalarca kez övündü.

Trump şu an İsrail'in hesaplarıyla hiçbir ilgisi olmayan bölgesel sistemin mimarisini kontrol ediyor.

Kudüs Strateji ve Güvenlik Enstitüsü’nün (JISS) internet sitesinde 11 Kasım 2025’te yer alan bir rapora göre detaylara daha fazla inildiğinde İsrail, Gazze'de kontrolünü kaybediyor gibi görünüyor. Tabii ki bu durum, ABD ve Trump’ın ‘Ortadoğu’nun Rivierası’ projesi, Gazze sahasında bir varlık edinme girişimi lehine, özellikle de Washington'ın İsrail'in güneyindeki Kiryat Gat'ta, ABD Kara Kuvvetleri Merkez Komutanı General Patrick Frank liderliğinde ‘Sivil-Askeri Koordinasyon Merkezi’ adlı devasa bir askeri üs kurmasıyla gerçekleşti. Aralarında ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve Başkan Trump’ın temsilcileri Steve Witkoff ve Jared Kushner’ın olduğu ABD’li bakanlar ve Trump'ın temsilcileri, İsrail'e baskı uygulamak ve Trump'ın planına bağlı kalmasını sağlamak için İsrail'e arka arkaya ziyaretlerde bulundular.

cdf
İsrail ordusunun geri çekilmesinden sonra Gazze'de yıkılmış binaların yakınlarında yerinden edilmiş kişiler için kurulan çadırların havadan görünümü, Ekim 2025 (Reuters)

The Times gazetesinin 22 Ekim 2025 tarihli sayısına göre bu gelişmenin dramasına, Başkan Trump'ın Gazze'nin gelecekteki statüsünü kontrol etmek üzere yakında kurulacak olan ‘Barış Konseyi’nin başkanlığını üstlenme niyetinde olduğunu defalarca kez açıklaması da ekleniyor.

Bu konuda Başkan Trump'ın Filistinli siyasi tutuklu Mervan Bergusi'nin serbest bırakılması kararının kendisine ait olduğunu belirtmesi ve Netanyahu'yu savaşı sürdürmemesi konusunda uyararak küresel izolasyonla karşı karşıya kalacağı ikazında bulunması dikkat çekiciydi.

Anlaşmazlıkların tarihi arka planı

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre İsrail'in 1948 yılında Batı ülkelerinin desteğiyle kurulmasından bu yana ABD’de 15 başkan görev yaptı ve bunların hepsi, İsrail'in güvenliğini ve komşuları üzerindeki niteliksel üstünlüğünü sağlamak için İsrail'e her türlü siyasi, ekonomik ve güvenlik desteğini sağladı.

Ancak, bazılarının İsrail'i çoğu eyaletten daha fazla ayrıcalığa sahip ABD’nin 51’nci eyaleti olarak gördüğü bu özel ve benzersiz ilişkiye ve İsrail'in ekonomik, mali, teknolojik, istihbarat ve askerî açıdan ABD’ye bağımlı olmasına rağmen, İsrail belirli noktalarda ABD’nin Ortadoğu politikasından sapmaya veya buna karşı çıkmaya çalıştı.

Birçok siyasi, kültürel ve dini hususun yanı sıra bölgesel ve uluslararası müdahalelerin çakışması nedeniyle karmaşık olan bu denklem, İsrail'in gerçek manada ABD’nin bir vasal devleti olmadığı ve politikalarında tamamen bağımsız olmadığı anlamına gelir.

İsrail'in kurulduğu günden bu yana, Beyaz Saray'ın İsrail'in Ortadoğu'daki politikalarını kolaylaştırmadığı veya İsrail'in güvenliğini ve dolayısıyla ABD'nin çıkarlarının istikrarını tehdit edecek şekilde sorumsuzca davrandığı yönündeki algısı nedeniyle, İsrail'in ABD ile ilişkileri gerginliklerle dolu olageldi.

İsrail'in politikalarıyla ilk kez çatışan eski Başkan Dwight Eisenhower (1953-1961) yönetimi altında, Mısır'a karşı üçlü saldırının ardından ABD’nin 1956 yılında İsrail'i Sina Yarımadası ve Gazze Şeridi'nden çekilmeye zorlamasıyla gerçekleşti.

Aynı durum, dönemin İsrail Başbakanı Menachem Begin'i Sina Yarımadası’ndan çekilmeye ve buradaki yerleşim birimlerini lağvetmeye zorlayan Başkan Jimmy Carter (1977–1981) yönetimi sırasında Mısır ile 1978 yılında Camp David Anlaşması'nın imzalanmasında da yaşandı.

Yine eski ABD başkanlarından George H. W. Bush'un başkanlığı döneminde (1989-1993) da bu durum tekrarlandı. ABD 1991 yılında Irak ordusunu Kuveyt'ten çıkarmak için bir savaş başlattı ve Irak ordusu tarafından bombalanan İsrail'in misillemede bulunmasına izin vermedi. Bu hamle, ABD'nin bölgedeki istikrarı korumak için İsrail'e ihtiyaç duymadığını gösteriyordu.

Bunun yanında Başkan Bush, 1991 yılında, kredi garantilerini askıya alma tehdidiyle, dönemin İsrail Başbakanı İzak Şamir'i, karşı çıkmasına rağmen Madrid Barış Konferansı'na katılmaya zorladı. Başkan Bush ve dönemin Dışişleri Bakanı James Baker'ın, yerleşim yerleri konusunda İsrail'deki Likud hükümetiyle sık sık çatıştığı da unutulmamalı.

İsrail, kelimenin tam anlamıyla ABD’ye bağlı değilse de politikalarında da tamamen bağımsız değil. Bu, birçok siyasi, kültürel ve dini faktörün yanı sıra bölgesel ve uluslararası müdahalelerin iç içe geçmesi nedeniyle karmaşık bir denklem.

Bu durum, Barack Obama yönetimi (2009-2017) ve ardından Joe Biden yönetimi (2021-2025) döneminde de belirgindi. Bu dönemlerde, Netanyahu hükümeti, Demokratlar ve Cumhuriyetçiler arasındaki iç çekişmeleri kullanarak İsrail ile ilişkiler en yüksek gerilim seviyesine ulaşmıştı. Bu anlaşmazlıkların temelini yerleşim birimi inşa faaliyetlerinin dondurulması, Kudüs ve Batı Şeria'daki demografik ve kentsel değişikliklerin durdurulması ve İsrail'in şiddetle karşı çıktığı 2015 İran nükleer anlaşmasına ilişkin talepleri oluşturuyordu. Önceki Başkan Biden'ın görev süresi boyunca bu gerilimler arttı, çünkü Biden İsrail'deki yargı reformlarına ve Netanyahu'nun İsrail'in demokratik bir devlet olma özelliğinden çok bir Yahudi devleti olma özelliğine öncelik verme girişimine karşı çıktı ve yargıyı ötekileştirmeye ve İsrailli yetkileri kontrol etmeye çalıştı.

Trump, ilk başkanlık dönemi (2017-2021) boyunca, Filistin Yönetimi ve Oslo Anlaşmaları’na yönelik desteğini geri çekecek kadar, her açıdan İsrail'e koşulsuz destek verdi. Yerleşim birimlerini ve İsrail’in Golan Tepeleri'ni ilhakını tanıdı. Washington'daki Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ofisini kapattı ve ABD’nin, BM Filistin Mülteciler Yardım ve Çalışma Ajansı'na (UNRWA) verdiği desteği durdurdu.

Trump, ikinci başkanlık döneminde ise bölgesel durum değiştiğinde İsrail'e muazzam askeri, teknolojik, istihbarat, siyasi ve mali destek sağladı.

İran ile İsrail arasında geçtiğimiz haziran yaşanan 12 günlük savaşın ardından İran'ın bölgesel etkisinin zayıflaması ve ardından Suudi Arabistan, Mısır ve Türkiye'nin öne çıkmasıyla ‘direniş ekseninin’ çöküşünden sonra, iki taraf arasında gerilimler başladı, ancak bu kez Netanyahu, kendisini tamamen kontrol altına alan Trump'a karşı isyan edemedi.

Trump ve Netanyahu

Ancak burada, öncelikle, ABD’nin uzun vadede İsrail'in güvenliğini sağladıktan ve bölgede yeni müttefikler ortaya çıktıktan sonra, bölgedeki politikasının daha liberal hale geldiği belirtilmeli. İkinci olarak İsrail'in ABD'nin Ortadoğu politikasında azalan statüsü, Soğuk Savaş ve iki kutuplu dünyanın sona ermesinden sonra, yani ABD'nin uluslararası ve bölgesel sistemleri domine etmesinin ardından George H. W. Bush yönetimi döneminde Irak'ın Kuveyt'i işgal etmesiyle aynı zamana denk geldi. Üçüncüsü ise sınırlı ama önemli olan ABD-İsrail anlaşmazlıkları hem Demokrat hem de Cumhuriyetçi yönetimlerin (Eisenhower, H. W. Bush ve şimdi Trump) dönemlerini kapsadı. Bu da bu ilişkilerin mutlak veya ebedi olmadığı, ABD'nin çıkarları, öncelikleri ve uluslararası ve bölgesel imajına bağlı olduğu anlamına gelir. Filistinlilerin kendi devletlerini kurma hakkına ilişkin ilk BMGK kararının (12 Mart 2002 tarihinde alınan 1397 sayılı karar), Başkan George W. Bush yönetimi sırasında alındığını hatırlatmakta fayda var.

cdfgt
İşgal altındaki Batı Şeria'nın güney kısmı ve İsrail'in güneyindeki Hahav kibbutzu yakınlarından görülen ayrılık duvarı, 23 Ocak 2025 (Reuters/Amir Cohen)

Dördüncü olarak da Netanyahu'nun bundan 16 yıl önce, 2009 yılında iktidara gelmesinden bu yana İsrail ile ABD arasındaki anlaşmazlıkların giderek arttığı ve milliyetçi ve dindar partilerden oluşan aşırı sağcı bir hükümetin iktidara gelmesi dikkat çekici. Bu hükümet, dış politikada Filistinlilere karşı, iç politikada ise bölgede normal bir devlete dönüşmeye karşı olmak üzere iki açıdan aşırı tutumlara sahip. Bu aşırılık da normalleşme karşılığında barış fikrini (2002 Beyrut Zirvesi'nde Arap Barış Girişimi'ni) bile reddetmesi ‘güç kullanarak barış’ peşinde koşması ve işgal altındaki topraklarda (1967) bile Filistinlilerin haklarını elinden almasıyla uyumlu.

İsrail'i seküler ve demokratik bir devlet olma özelliğini feda ederek dini ve milliyetçi bir Yahudi devletine dönüştürme çabasında aşırılık sergilemesi, yargı gücünü elinden alması ve Batı'nın modern değerlerini ortadan kaldırması, ırkçı bir Yahudi devleti olma özelliğini teyit etmesi, Gazze'deki Filistinlilere karşı bir yok etme savaşı yürütmesi ve Batı Şeria'daki Filistinlileri kısıtlamaya çalışması eş zamanlı oldu.

Trump şimdi uluslararası, bölgesel ve Arap bölgesindeki gelişmelere yatırım yaparak kendi izini bırakmaya çalışıyor gibi görünüyor. Bölgeye kendi vizyonunu dayatmaya çalışsa da bu vizyon, İsrail'in aşırı sağcı hükümetinin istekleriyle her zaman örtüşmüyor. Bu da İsrail'in uluslararası alanda giderek zayıflayan konumunun bir başka göstergesi. Trump için ABD'nin çıkarları bizimkilerden ve diğer herkesinkinden önce geliyor.



Cezayir ile doğu komşusu Tunus’un arasını kim bozmaya çalışıyor?

Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said, Cezayir Cumhurbaşkanı Abdulmecid Tebbun’u  Tunus-Kartaca Uluslararası Havalimanı'nda karşılıyor, 22 Nisan 2024 (AFP)
Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said, Cezayir Cumhurbaşkanı Abdulmecid Tebbun’u  Tunus-Kartaca Uluslararası Havalimanı'nda karşılıyor, 22 Nisan 2024 (AFP)
TT

Cezayir ile doğu komşusu Tunus’un arasını kim bozmaya çalışıyor?

Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said, Cezayir Cumhurbaşkanı Abdulmecid Tebbun’u  Tunus-Kartaca Uluslararası Havalimanı'nda karşılıyor, 22 Nisan 2024 (AFP)
Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said, Cezayir Cumhurbaşkanı Abdulmecid Tebbun’u  Tunus-Kartaca Uluslararası Havalimanı'nda karşılıyor, 22 Nisan 2024 (AFP)

Rabia Abdusselam

Bugünlerde sosyal medya platformları, kamuoyunu manipüle etmeyi ve Tunus ile Cezayir’in arasını bozmayı amaçlayan yanıltıcı çıkarımlar ve sahte veya hileli hesaplarla dolup taşmış durumda. Bazı Tunuslu analistler ile eleştirel seslerin, Cezayir'den İtalya'ya gönderilen ve Tunus topraklardan geçen doğalgazın transit ücretlerine ilişkin imzalanan anlaşmaların “yeniden gözden geçirilmesini” talep etmesi, tamamen beklenmedik bir gelişmeydi. İtalya Başbakanı Giorgia Meloni’nin Cezayir'e yaptığı son ziyaretin ardından gelen bu talepler, mali ve lojistik transit ücretlerinin “gözden geçirilmesi”ne odaklanıyor.

Bu hikaye, Tunus'taki hükümet karşıtı ve mevcut otoriteye muhalif tutum sergileyen partilerin çoğunun, Tunus-Cezayir anlaşmasıyla ilgili uydurma bir belge etrafında yürüttüğü dezenformasyon ve yalan kampanyasından farklı değil. Cezayir ve Tunus muhalefetine bağlı sosyal medya ve internet sitelerinde yayınlanan ve “çok gizli” ibaresi taşıyan bu uydurma belge, “Cezayir ordusuna ciddi iç karışıklık, isyan, darbe girişimi veya kurumsal istikrarı ve mevcut anayasal düzenin devamlılığını tehdit edebilecek herhangi bir durumda Cumhurbaşkanı Kays Said rejimini korumak için müdahale etmesi yetkisi verildiğini” iddia eden bir belge. Söz konusu belge, önceden koordinasyon sağlanmadan bu anlaşmanın hükümleriyle ilgili güvenlik veya savunma alanlarında yabancı bir tarafla herhangi bir anlaşma veya ortaklık kurulmasını da yasaklıyor. Bir diğer maddesi ise, “birinci tarafın askeri ve güvenlik birimlerinin, ikinci tarafın yetkili makamlarıyla önceden koordinasyon sağladıktan sonra, tehlikeli terörist unsurları takip etmek ve etkisiz hale getirmek amacıyla sınır hattından 50 kilometreyi geçmeyecek bir mesafeye kadar ikinci tarafın topraklarına girebileceğini” öngörüyor.

Cezayir'e karşı keskin bir düşmanlık

Yukarıda zikredilen maddeler, Cezayir'in bağımsızlığından bu yana dış politikasını yöneten en önemli ilke olan komşu ülkelerin iç işlerine karışmama ilkesiyle tamamen çelişiyor. Ayrıca, mevcut anayasanın 31. maddesi, ordunun ülke sınırları dışında herhangi bir operasyona katılmasını yasaklamaktadır. Madde şu şekildedir: “Cezayir, diğer halkların meşru egemenliğini ve özgürlüğünü ihlal etmemek için savaşa başvurmaktan kaçınır ve uluslararası anlaşmazlıkları barışçıl yollarla çözmek için çaba gösterir. Cezayir ayrıca, Birleşmiş Milletler, Afrika Birliği ve Arap Birliği çerçevesinde ve bunların ilke ve amaçlarına tam uyum içinde, yurtdışı barış koruma operasyonlarına katılabilir.”

En sıradan okuyucu bile belgenin geçersizliğini ve aleyhindeki güçlü kanıtları teyit edebilir. Son maddedeki BM'ye bir kopyasının teslim edilmesini öngören yazılı ifade de bunun kanıtı

Cezayirli gazeteci Osman Lahyani

Bu “sahte” belge, anlaşmanın özünü gizlemesine rağmen, Tunus muhalefeti için değerli bir kaynak olmaya devam ediyor. Bu durum, jeopolitik konulara ve Cezayir'in uluslararası ilişkilerine (özellikle Fransa ile Tunus ve Libya gibi komşu ülkelerle) odaklanan yazılarıyla tanınan Cezayirli gazeteci ve yazar Osman Lahyani tarafından da doğrulandı. Yerel “el-Haber TV” kanalında yayınlanan “Sağ ve Sol” programına konuk olarak katıldığında, “Ekim 2025'te imzalanan askeri anlaşma, 2002'de imzalanan önceki anlaşmanın bir güncellemesidir. Bu güncelleme, elbette, terör tehditlerinin yeni biçim ve yöntemleri, kontrolsüz silah ve uyuşturucu kaçakçılığı ve insan kaçakçılığı ile ilgili güvenlik ve askeri değişikliklerden kaynaklanmaktadır” açıklamasını yaptı. “Bu tehditler, sadece Cezayir ve Tunus değil, tüm komşu ülkelerin ortak sınırlarını güvence altına almak için askeri anlaşmalarını güncellemesini gerektiriyor. Bunu Suudi Arabistan ve Pakistan örneğinde de gördük; 17 Eylül'de, yakın güvenlik ittifakı kurmak için ortak bir stratejik savunma anlaşması imzalandı ve taraflardan birine yönelik herhangi saldırının diğerine de yönelik saldırı olarak kabul edileceği belirtildi” diye ekledi. Lahyani sözlerine şöyle devam etti: “En sıradan okuyucu bile belgenin sahte olduğunu teyit edebilir. Son maddedeki BM’ye bir kopyasının teslim edilmesini öngören ifade bunun inkar edilemez bir kanıtıdır.”

fdvbdf
Tunus askerleri, Batı Tunus'taki Cebel-i Şambi bölgesinden görüldüğü üzere, Cezayir sınırına yakın bir yerde devriye geziyor, 11 Haziran 2013 (Reuters)

Zaman zaman, bazı Tunuslu elitlerden sert eleştiriler geliyor. Eski Tunus Cumhurbaşkanı Munsif Marzuki'nin, kuruluşundan beri Arap Mağrip Birliği'ne egemen olan donukluk ve tıkanmadan sürekli olarak Cezayir'i sorumlu tutması buna bir örnek teşkil ediyor. Muhalif siyasi aktivist ve eski cumhurbaşkanı adayı Safi Said'in pozisyonları ve her zaman tartışma yaratan eski Tunus Dışişleri Bakanı Ahmed Venis'in “iddiaları” da önemli.

Cezayir ve Tunus cumhurbaşkanları, Tunus'taki muhalefet grubuna büyük bir şüphe, kaygı ve gerilim ile karışık güvensizlikle bakıyorlar

Cezayir Cumhurbaşkanı Abdulmecid Tebbun'un  30 Aralık 2025'te iki kanadı ile parlamentoya yaptığı konuşma, Tunuslular için normal ya da geçici değildi. Görünüşte sıradan olan konuşması, hem doğrudan hem de dolaylı mesajlar içeriyordu. Nitekim “Cezayir ve Tunus arasında parayla satın alınmış kişiler kullanılarak anlaşmazlık yaratma girişimleri olduğunu” vurguladı. “İki ülke arasındaki ilişkileri bozmayı amaçlayan tehlikeli bir komplo” konusunda uyardı. Anlaşmanın şartlarına atıfta bulunarak, “Cezayir ordusunun Tunus topraklarına ayak basmadığını ve basmayacağını” vurguladı. Ayrıca, bu provokasyonların nihai amacının “iki taraf arasında siyasi çekişme çıkarmak olduğunu ve asıl hedefin Tunus Cumhuriyeti olduğunu” belirtti. Sonra da, “Tunus'a zarar vermek isteyen herkes önce Cezayir'i aşmak zorundadır” diye etti. Bu, Cezayir'in Libya, Mali ve Burkina Faso gibi komşu ülkelerde meydana gelen ve özellikle düzensiz göçmen akını nedeniyle sosyal düzeyde ciddi sonuçlar doğuran darbe senaryolarının tekrarlanmasından duyduğu korkuyu açıkça yansıtıyor.

Düşmanlığın arka planı ve sırları

Cumhurbaşkanının konuşmasında ilettiği mesajlar arasında, “Tunus çok güçlü ve bazıları onu kolay av olarak göstermeye çalışıyor, ancak Cezayir'in komşusu olduğu için bunda yanılıyorlar. Cumhurbaşkanı Kays Said ne İsrail ile ilişkileri normalleştirenlerden ne de bunun peşinde koşanlardandır” vurgusu da yer alıyordu. İşte meselenin özü de burada yatıyor. Cezayir Cumhurbaşkanı Tunuslulara, ülkelerini ve Cezayir ile ilişkilerini hedef alan, Batılı güçler tarafından organize edilen ve temel amacı bölgeyi parçalamak ve İsrail ile “normalleşmeyi” pekiştirmek olan bir komplodan açık ve net olarak bahsetti. Cezayir'in güneydoğusundaki Biskra Üniversitesi'nde Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Profesörü olan Nur Sabah Aknuş yaptığı değerlendirmede, “Cezayir ve Tunus arasındaki organik bağı ve sistematik entegrasyonu koparmak ve her ikisini de zayıflatmak için çalışan kilit ülkeler var. Böylece Cezayir, jeopolitik derinliği olan kardeş ve müttefik Tunus'tan izole edilirken, diğer yandan Tunus, içine sızmayı kolaylaştırmak için zayıflatılmak isteniyor” dedi. Ona göre, iki ülkenin sürekli ve tekrarlanan bir şekilde hedef alınmalarının temel nedeni: “İsrail'i tanımayı ve ilişkileri normalleştirmeyi reddeden tutumları, dünya çapındaki haklı davalara verdikleri destek ve neo-kolonyal güçlere karşı duruşlarıdır. Ne Tunus ne de Cezayir, resmi veya halk düzeyinde, iç krizlerini kullanarak onları normalleşme yönünde tavizler vermeye iten dış baskılara rağmen, Filistin davasını destekleyici tutumlarından vazgeçmediler.”

Cezayir ve Tunus cumhurbaşkanları, Tunus'taki muhalefet grubuna büyük bir şüphe, kaygı ve gerilim ile karışık bir güvensizlikle bakıyorlar. Şarku’l Avsat’ın al Majalla’dan aktardığı analize göre stratejik ve güvenlik çalışmaları konusunda uzman Cezayirli araştırmacı Zenasni Muhammed, konuyu şöyle açıkladı: “Cezayir, bazı Tunuslu grupların, özellikle de muhalefet bloğuna bağlı olanların, dış güçlerden destek arayışında olmalarından endişe ediyor. Cumhurbaşkanı Tebbun daha önce Tunuslu güçleri, diğer ülkelerde gördüğümüz gibi, çoğu zaman kötü niyetli olan ve ülkeyi istikrarsızlaştıran dış baskılara boyun eğmemeleri konusunda uyarmıştı.”

Zaman zaman görülen sert tutumlara rağmen, iki ülke arasındaki resmi ilişkiler eşitlik, iç işlerine karışmama ve egemenliğe karşılıklı saygı temelinde güçlü kalmaya devam ediyor

Tunus'taki siyasi sisteme yönelik artan muhalefetle birlikte, bir siyasi analist şu gözlemde bulunuyor: “Cezayir kendisini zor bir güvenlik ikileminin içinde buldu. Özellikle Tunus, diğer komşularına kıyasla Cezayir'in en güvenli sınırını oluşturduğu için doğu komşusuyla iyi komşuluk ilişkilerini sürdürmek zorunda. Aynı zamanda Cezayir, Tunus'un iç işlerine karışmama ile her iki ülkenin karşı karşıya kaldığı ortak baskılar ve meydan okumalar ile mücadelede dış ittifakların gereklilikleri arasında hassas bir denge kurmaya çalışıyor. Bu durum, Tunus muhalefetine Cezayir'in Tunus'taki mevcut rejimin tarafını tutuyor gibi görünebilir.”

f
Tunus'un güneyindeki Gabes şehrinde bulunan devlete ait fosfat işleme tesisinin (gübre fabrikası) bacasından tüten duman, 31 Ekim 2025 (AFP)

Zaman zaman görülen sert tutumlara rağmen, iki ülke arasındaki resmi ilişkiler eşitlik, iç işlerine karışmama, egemenliğe karşılıklı saygı ve ortak çıkarları güvence altına almak için yapılan üst düzey ziyaretler temelinde güçlü kalmaya devam ediyor. İki ülke arasındaki stratejik ortaklık, derin tarihi ve ekonomik bağlarla da karakterize ediliyor. Cezayir, Tunus'a yılda yaklaşık 2 milyar metreküp doğalgaz tedarik ederek enerji ihtiyacının büyük bir kısmını karşılıyor.

Şubat 2025'te yayınlanan son raporlar, Cezayir'den yapılan elektrik ithalatının ulusal tüketimin yaklaşık yüzde 14'ünü karşıladığını ortaya koyuyor. Diğer rakamlar, Cezayir'in Tunus'un elektriğinin yüzde 94 ila 96'sını üretmek için kullandığı doğalgazın tedarikinde oynadığı hayati rolü teyit ediyor ki, bu da iki ülke arasındaki enerji entegrasyonunu stratejik hale getiriyor. İki ülke arasındaki anlaşmalar ayrıca Cezayir'in, Tunus toprakları üzerinden İtalya'ya yaptığı doğal gaz ihracatı için Tunus'a yıllık yaklaşık 420 milyon dolar transit ücreti ödediğini de ortaya koyuyor. Bütün bunlar, iki ülke arasındaki ilişkinin ekonomik ve endüstriyel entegrasyonu hedefleyen karşılıklı faydaya dayalı olduğunu açıkça teyit ediyor.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


Mazlum Abdi ve İlham Ahmed entegrasyon sürecini ele almak üzere Şam’da görüşmelerde bulunuyor

Tuğgeneral Ziyad el-Ayiş, SDG komutanı Mazlum Abdi ile Haseke Valisi  Nureddin İsa Ahmed ve bazı askeri ile güvenlik komutanlarının katılımıyla bir toplantı düzenlendi (SANA)
Tuğgeneral Ziyad el-Ayiş, SDG komutanı Mazlum Abdi ile Haseke Valisi  Nureddin İsa Ahmed ve bazı askeri ile güvenlik komutanlarının katılımıyla bir toplantı düzenlendi (SANA)
TT

Mazlum Abdi ve İlham Ahmed entegrasyon sürecini ele almak üzere Şam’da görüşmelerde bulunuyor

Tuğgeneral Ziyad el-Ayiş, SDG komutanı Mazlum Abdi ile Haseke Valisi  Nureddin İsa Ahmed ve bazı askeri ile güvenlik komutanlarının katılımıyla bir toplantı düzenlendi (SANA)
Tuğgeneral Ziyad el-Ayiş, SDG komutanı Mazlum Abdi ile Haseke Valisi  Nureddin İsa Ahmed ve bazı askeri ile güvenlik komutanlarının katılımıyla bir toplantı düzenlendi (SANA)

Suriye Demokratik Güçleri (SDG) lideri Mazlum Abdi ve Özerk Yönetim’in dış ilişkiler sorumlusu İlham Ahmed, Suriye’deki devlet kurumlarına entegrasyon sürecinin takibi kapsamında Salı günü Şam’a gitti.

29 Ocak’ta imzalanan anlaşmanın uygulanmasından sorumlu başkanlık ekibinin sözcüsü Ahmed Hilali, Kürt yetkililerin Şam’daki temaslarının entegrasyon sürecini takip etmek, şu ana kadar kaydedilen ilerlemeyi değerlendirmek ve sonraki adımları ele almak amacı taşıdığını söyledi.

Hilali, resmi medya platformlarında yayımlanan açıklamasında, Mazlum Abdi’nin Cumhurbaşkanlığı temsilcisi Ziyad el-Ayiş ile görüştüğünü, ayrıca Abdi’nin Dışişleri Bakanı Esad Şeybani ve Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ile ayrı ayrı görüşmeler gerçekleştirdiğini belirtti. Bu görüşmelerin öneminin, SDG dosyasının uluslararası ve bölgesel etkiler alanından çıkarılarak ulusal bir iç sürece taşınması olduğunu ifade etti.

29 Ocak anlaşmasının uygulanması kapsamında, Suriye İçişleri Bakanlığı’nın önümüzdeki günlerde Haseke vilayetindeki tüm cezaevlerini devralmaya hazırlandığı bildirildi.

sdvfv
Haseke’de, Suriye hükümetiyle yapılan anlaşma kapsamında SDG tarafından serbest bırakılan tutukluların ardından ailelerinin toplanması (11 Nisan) (Reuters)

Sözcü Hilali daha önce yaptığı açıklamada, hükümetin SDG’den cezaevi dosyasını devralma yönünde ilerleme sağladığını, bunun taraflar arasında daha önce yaşanan düzensiz ve kontrolsüz tahliyeleri sona erdirmeyi amaçladığını söylemişti. Başkanlık gözetiminin bazı tıkanma noktalarını aştığı ve serbest bırakma sürecini hızlandırdığı da belirtildi.

Haseke basın ofisinden yapılan açıklamaya göre SDG kendi kontrolündeki cezaevlerinden altı tutukluyu serbest bıraktı. Bu, dördüncü tahliye grubu olarak kaydedildi. Süreç, başkanlık ekibi ve Tuğgeneral Mervan el-Ali’nin gözetiminde gerçekleştirildi. Böylece hükümet ve SDG cezaevlerinden serbest bırakılanların sayısı yaklaşık 1500’e ulaştı. SDG cezaevlerinde farklı suçlamalarla yaklaşık 500 tutuklu kaldığı, ayrıca SDG’ye bağlı yaklaşık 300 tutuklunun da yakın zamanda serbest bırakılmasının planlandığı aktarıldı.

Rudaw’a konuşan Hilali, sürecin son aşamaya yaklaştığını, sayıların mutlak kesinlik taşımadığını çünkü listelerin karşılıklı doğrulama ve güncellemelerden geçtiğini söyledi. Ancak genel olarak “tahliyelerde somut ilerleme” bulunduğunu vurguladı.

vfdb f
Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şeybani’nin, Münih Güvenlik Konferansı kapsamında ABD Kongresi’nden bazı üyelerle yaptığı görüşmelere SDG lideri Mazlum Abdi ve İlham Ahmed de katıldı. (Suriye Dışişleri Bakanlığı)

Yetkili ayrıca askeri yapıya da değinerek, entegrasyon sürecinin teknik açıdan ileri aşamaya geldiğini ve Haseke vilayetinde üç tugaydan oluşan bir yapı üzerinde çalışıldığını ifade etti. Ancak resmi duyurunun, nihai mutabakatların tamamlanması ve kurumsal onay süreçlerinin bitirilmesine bağlı olduğu belirtildi.

Suriye hükümeti, 29 Ocak’ta SDG ile ateşkes ve kapsamlı bir anlaşma konusunda uzlaştığını açıklamıştı. Anlaşma, askeri ve idari güçlerin kademeli entegrasyonunu, Haseke ve Kamışlı merkezlerine güvenlik güçlerinin girişini ve devletin tüm sivil kurumlar, sınır kapıları ve idari yapıları devralmasını içeriyor.


Hizbullah, Lübnan’ın İsrail’le müzakerelerine siyasi ve askeri gerilimle karşılık veriyor

Güney Lübnan’daki beldelerde yıkıma ait bir görüntü (AFP)
Güney Lübnan’daki beldelerde yıkıma ait bir görüntü (AFP)
TT

Hizbullah, Lübnan’ın İsrail’le müzakerelerine siyasi ve askeri gerilimle karşılık veriyor

Güney Lübnan’daki beldelerde yıkıma ait bir görüntü (AFP)
Güney Lübnan’daki beldelerde yıkıma ait bir görüntü (AFP)

Hizbullah, ABD’nin himayesinde Lübnan ile İsrail arasında yürütülen doğrudan müzakerelere iki yönlü siyasi ve askeri bir yaklaşım ile karşılık veriyor. İlk yaklaşım, müzakereleri reddetme ve devleti “İsrail ile müzakere kararını gözden geçirmeye” çağırma şeklinde ortaya çıkarken, bu adımın “Lübnanlılar arasındaki ayrışmayı artıracağı” savunuluyor. Öte yandan örgüt, İsrail’e yönelik roket saldırılarını artırarak sahadaki yanıtın devam edeceği mesajını veriyor.

Siyasi açıklamalar

Hizbullah’ın parlamentodaki Direnişe Vefa Bloku milletvekillerinden Hüseyin Fadlallah, yaptığı açıklamada “Beyrut’taki iktidarın yeterli olmadığını, bireysel ve zaman zaman mezhepsel çıkarların ulusal çıkarların önüne geçtiğini” söyledi.

Meclis’te düzenlediği basın toplantısında, hükümetin düşmana taviz vermeyi artırdığını ve Lübnanlılar arasındaki ayrışmayı derinleştiren yanlış bir yola girdiğini belirten Fadlallah, “Lübnan makamları hesaplarını yeniden gözden geçirmeli ve halkına dönmelidir” dedi.

Fadlallah güneyden ordunun çekilerek bölgenin işgale açık hale getirildiğini ve böylece düşmana fırsatlar verildiğini ileri sürdü.

“Düşman, Bint Cubeyl sahasını yok etse de içinde fotoğraf çekmeyi başaramadı” diyen Fadlallah, İsrail’in “sahadaki yenilgisini Washington’daki müzakerelerle telafi etmeye çalıştığını” iddia etti.

Milletvekili, Lübnan hükümetine “İsrail ile müzakere kararını yeniden gözden geçirme” çağrısını yineleyerek, bunun “Lübnanlılar arasındaki ayrışmayı artıracağını” savundu.

vd
Güney Lübnan’da yıkılmış binaların enkazı arasında dalgalanan bir İsrail bayrağı (AFP)

Bu açıklamalar, Hizbullah Siyasi Konseyi üyesi Vekif Safa’nın, örgütün devam eden müzakerelerle ilgilenmediğini söylemesinin ardından geldi. Safa, AP’ye yaptığı açıklamada “Müzakerelerin sonuçlarıyla hiç ilgilenmiyoruz, bizi bağlamıyor. Anlaşmalar ne olursa olsun bağlı değiliz” ifadelerini kullanmıştı.

Askeri gerilimi

Hizbullah, bu tutumunu sahada da yaklaşık bir saat içinde İsrail’e 40’a yakın roket atarak göstermeye çalıştı. Özellikle kuzeydeki yerleşim yerleri hedef alındı.

Örgüt ayrıca, Yukarı Celile’de bir askeri noktaya yönelik bir seyir füzesinin fırlatıldığını gösteren bir video yayımladı ve İsrail’in “Maskaf Am” mevkiinde askerlerin toplandığı bir alanın hedef alındığını duyurdu.

Buna ek olarak, insansız hava aracı (İHA) saldırıları ve farklı bölgelere roket salvoları düzenlendiği de açıklandı.

Devlet dışı müzakere denklemi

Gelişmelerin anlamına ilişkin değerlendirmede bulunan emekli tuğgeneral Said Kazzah, “Hizbullah’ın bu aşamada İsrail’e net bir denklem dayatmaya çalıştığını; kendisini Lübnan devleti üzerinden yürütülen müzakerelerden bağımsız, ateşkes konusunda muhatap alınması gereken tek taraf olarak konumlandırmak istediğini” söyledi.

Kazzah’a göre örgüt Lübnan devletinin bu dosyada yetkinliğini ve özellikle güney sınırındaki güvenlik müzakerelerini yürütme kapasitesini fiilen tanımıyor. Bu yaklaşımın iki hedefi olduğunu belirten Kazzah, bunlardan ilkinin örgütün müzakere şartlarını dayatabilen bir aktör olarak konumunu güçlendirmek, ikincisinin ise bu kartı İran’ın ABD ile yürüttüğü daha geniş müzakere sürecinde kullanmak olduğunu ifade etti.

dvfv
Güney Lübnan’da yıkılmış binaların yanından geçen bir yolda ilerleyen İsrail ordusuna ait zırhlı araçlar (AFP)

Kazzah ayrıca zamanlamaya dikkat çekerek, güneydeki askeri operasyonların sürdüğünü ve “Hizbullah’ın İsrail ordusuyla fiili çatışma halinde olmaya devam ettiğini” söyledi. Sabah saatlerinde yaklaşık 40 roket atılmasının, İsrail yerleşimlerinde okulların yeniden açılmasıyla aynı zamana denk gelmesinin sembolik bir anlam taşıdığını belirterek bunun “savaşın sona ermediği ve Washington’daki müzakere sürecinin otomatik bir ateşkes anlamına gelmediği” mesajını taşıdığını ifade etti.

Kazzah, örgütün geçmişte olduğu gibi dolaylı müzakere modelini yeniden üretmeye çalıştığını, 1993, 1996 ve 2000 yılları ile 2006 savaşı örneklerinde olduğu gibi uluslararası arabulucular üzerinden bir iletişim kanalı kurulduğunu hatırlattı. Lübnan devletinin ise çoğu zaman bu süreçte doğrudan taraf olmaktan ziyade, sonuçların resmileştirildiği bir yapı olarak kaldığını söyledi.

Bu yaklaşımın daha yakın dönemde deniz sınırlarının belirlenmesi sürecine de yansıdığını belirten Kazzah, burada da fiilen Hizbullah’ın dayattığı bir denklem oluştuğunu, devletin ise çoğunlukla süreci tamamlayan resmi bir aktör rolünde kaldığını ifade etti.

Siyasi mesajlar, askeri örtüyle

Emekli Tuğgeneral Naci Melaab ise farklı bir değerlendirme yaparak, askeri gerilimin belirleyici bir savaş kapasitesinden ziyade “siyasi ve varoluşsal bir mesaj” taşıdığını söyledi.

Melaab, İran’ın füze doktrininde çoklu salvo saldırılarının hava savunma sistemlerini yıpratmaya yönelik olduğunu, ancak mevcut operasyonların bu düzeyde bir etkinlik taşımadığını belirtti.

“Hizbullah’ın bugün yürüttüğü askeri faaliyetler, İsrail’e yalnızca sınırlı zararlar verebiliyor; güç dengesi üzerinde belirleyici bir değişiklik yaratmıyor” diyen Melaab, İsrail’in gelişmiş savunma sistemleri ve sivil altyapı hazırlığı sayesinde bu tür saldırılara karşı yüksek bir dayanıklılık sergilediğini ifade etti.

İsrail’in özellikle insansız hava araçları alanındaki teknolojik üstünlüğüne dikkat çeken Melaab, bunun sahada bu tür operasyonlara karşı koymayı zorlaştırdığını söyledi.

Tırmanışın müzakere bağlamıyla bağlantılı olduğunu belirten Melaab “Yaşananlar askeri olmaktan çok siyasi bir mesajdır; devlet değil, savaş ve barış kararının hâlâ Hizbullah’ın elinde olduğu vurgulanmaktadır. İsrail saldırılarını sürdürürse biz de devam ederiz” mesajını taşıdığını ancak bunun sahada belirleyici bir askeri sonuç üretmediğini ifade etti.