Doha’daki toplantı, Gazze Şeridi ve savaş sonrası güvenlik mühendisliği

Doha’daki toplantı ‘teorik diplomasiden operasyonel planlamaya’ geçişte bir dönüm noktası

İsrail güçlerinin çekilmesinden sonra Gazze'de yıkılmış binaların yakınında yer alan yerinden edilmiş kişiler için kurulan çadırların havadan bir fotoğrafı, Ekim 2025 (Reuters)
İsrail güçlerinin çekilmesinden sonra Gazze'de yıkılmış binaların yakınında yer alan yerinden edilmiş kişiler için kurulan çadırların havadan bir fotoğrafı, Ekim 2025 (Reuters)
TT

Doha’daki toplantı, Gazze Şeridi ve savaş sonrası güvenlik mühendisliği

İsrail güçlerinin çekilmesinden sonra Gazze'de yıkılmış binaların yakınında yer alan yerinden edilmiş kişiler için kurulan çadırların havadan bir fotoğrafı, Ekim 2025 (Reuters)
İsrail güçlerinin çekilmesinden sonra Gazze'de yıkılmış binaların yakınında yer alan yerinden edilmiş kişiler için kurulan çadırların havadan bir fotoğrafı, Ekim 2025 (Reuters)

Omar Harkous

Katar'ın başkenti Doha’da 16 Aralık Salı, yani bugün ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM) daveti üzerine 25'ten fazla ülkenin temsilcilerinin bir araya geleceği bir toplantı düzenlenecek. Toplantıda, ABD Başkanı Donald Trump'ın Gazze'deki çatışmayı sona erdirme planının ‘ikinci aşamasının’ kaderini belirlemek üzere Uluslararası İstikrar Gücü’nün (UİG) ana hatları çizilecek.

Plan, geçtiğimiz ekim ayında varılan ateşkesi sürdürülebilir güvenlik ve siyasi düzenlemelere dönüştürmeyi amaçlıyor.

Toplantı, sahada ve siyaset sahnesinde karmaşıklığın hâkim olduğu bir atmosferde gerçekleşiyor. İlk aşama, büyük çaplı çatışmaları durdurmayı ve rehineler ile tutukluların takasını sağlamayı başardıysa da Gazze, Şeridin kuzeyini, doğusunu ve güneyini batıdan ayıran İsrail’in ‘sarı çizgisi’ ile fiilen bölünmüş durumda.

Washington, Hamas’ın silahsızlandırılması, Türkiye'nin rolü ve Trump'ın bizzat başkanlık edeceği ‘barış konseyinin’ yapısı konusunda tartışmalar sürerken, güvenlik boşluğunu doldurmak için uluslararası bir gücün konuşlandırılmasını istiyor.

Doha toplantısı, ‘teorik diplomasiden operasyonel planlamaya’ geçişin bir dönüm noktası. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin (BMGK) 17 Kasım 2025’te ‘Trump planına’ uluslararası meşruiyet kazandıran 2803 sayılı kararı kabul etmesinin ardından, ABD artık somut bir uygulama mekanizması sunmakla yükümlüdür. Operasyon odasına dönüşen toplantı, dosyanın dışişleri bakanlıklarının koridorlarından generallerin haritalarına taşınmasıyla birlikte bir sonraki aşamanın askeri ve güvenlik niteliğini yansıtıyor.

Operasyon odası

Toplantı, Uluslararası İstikrar Gücü için operasyon konseptine odaklanırken, ABD katılımcı ülkelerden sağlanacak asker sayısı, silahlanma angajman kuralları ve finansman konusunda somut taahhütler talep ediyor.

Toplantının yeri olarak Doha'nın seçilmesi ise bazı anlamlar taşıyor. Bunların başında Hamas ile önemli bir arabulucu rolü oynayan Katar’ın, Gazze’yi yönetmek üzere Hamas'ın yerini alması beklenen gücün askeri planlamasına ev sahipliği yapması geliyor ve Doha'nın siyasi etkisi ile Washington ile olan stratejik ilişkisi arasındaki dengeyi yansıtıyor.

Toplantıya, tarafların çatışan çıkarlarının mozaiğini temsil eden ve ‘heterojen’ olarak tanımlanan bir listede 25’ten fazla ülke katılıyor. Bu ülkelerin başında da katılımcı ülkelerden asker sayısı, silahlanma, angajman kuralları ve finansman konusunda somut taahhütler almaya çalışan ABD geliyor. Toplantıya katılan Arap ülkeleri arasında ise Katar, Mısır, Ürdün, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) yer alıyor, ancak farklı gündemler de mevcut.

Sahadaki ana garantör olmak isteyen Türkiye, İsrail'in güçlü muhalefetine rağmen toplantıya katılıyor. En önde gelen katılımcı olarak tanımlanan Endonezya, barış gücü olarak 20 bin asker göndermeyi teklif ediyor. Avrupa Birliği (AB) de yeniden yapılanma için ayrılan fonlarının yeni bir çatışma dalgasına gitmemesini sağlamak için ‘finansör ve gözlemci’ olarak toplantıya katılıyor.

Dört çelişki

Doha'daki toplantıda tartışılacak en önemli konular, ertelenemeyecek dört temel çelişki söz konusu.

Bunların ilki, (Endonezya ve Pakistan gibi) İsrail'i tanımayan Müslüman ülkeler ordularının, İsrail ordusu ile yakın güvenlik koordinasyonu gerekliliklerini nasıl yerine getireceğini ele alacak bir komuta ve kontrol yapısı. ABD’nin buna ortak gücün komutasını ABD’li bir generale verme önerisinde bulundu. ABD, bu generalin ‘emniyet valfi’ görevi görmesini ve tüm taraflarca kabul edilebilir bir figür olmasını sağlamayı planlıyor.

İkincisi, İsrail için en tartışmalı konu olan angajman kuralları. Reuters'a konuşan ABD'li yetkililer, UİG’nin Hamas ile savaşmayacağını, bunun Lübnan'ın güneyinde Birlemiş Milletler Lübnan Geçici Barış Gücü (UNIFIL) tarafından oynanan role benzer olduğunu söyledi.

Üçüncüsü, coğrafi konuşlanma konusu, yani UİG’nin ilk olarak hangi bölgeleri ele geçireceğinin belirlenmesi. Veriler, gücün, tampon ve deneme bölgesi olarak hizmet etmek üzere, İsrail ordusunun ‘sarı hattın’ doğusundan çekildiği bölgelerden başlayacağını gösteriyor.

Dördüncü ise lojistik finansmanı. Katılımcılar, yüzde 83'ü tahrip olmuş bir bölgede uluslararası askeri bir güç için askeri üslerin inşası ve askeri saha operasyonlarının maliyetlerini hangi ülkelerin karşılayacağını tartışıyor.

Toplantıya, tarafların çatışan çıkarlarının mozaiğini temsil eden ve ‘heterojen’ olarak tanımlanan bir listede 25’ten fazla ülke katılıyor.

Askeri analiz

Trump yönetimi ‘Önce Amerika’ sloganını öne sürerek dış taahhütlerini azaltmak istese de, Gazze'deki gerçekler farklı bir denklem dayatıyor. Washington’ın istikrar gücü komutanlığına bir Amerikan general atama planı, farklı sonuçlar doğuruyor. Bunlardan ilki, İsrail'e tüneller ve kaçakçılıkla ilgili istihbarat bilgilerinin ciddiye alınacağına dair güvence vermek ve katılımcı ülkelere İsrail’in değil ABD’nin himayesi altında faaliyet gösterebilmeleri için siyasi destek sağlıyor.

fgthy
Gazze Şeridi'nin merkezindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’ndan Netzarim Koridoru’nu kullanarak Gazze şehrine giden Filistinliler, 11 Ekim 2025 (AFP)

ABD’li yetkililer, sahada ABD askeri bulunmayacağını ısrarla söylüyorlar. Bu da ABD'nin rolünün komuta, kontrol, iletişim ve istihbaratla sınırlı olacağı, devriye görevleri, doğrudan çatışmalar ve sahadaki risklerin ise ortak ülkelerin omuzlarına bineceği anlamına geliyor.

Türkiye... iki adım geriden

NATO üyesi Türkiye, UİG’de vazgeçilmez bir ortak olarak kendini gösteriyor, ancak İsrail Türkiye’nin katılımına karşı çıkıyor.

Anlaşmazlık ideolojik ve operasyonel nitelikte. Zira İsrail, AK Parti iktidarındaki Türkiye'yi Hamas'ın destekçisi olarak görüyor ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) Gazze'deki varlığının kalıcı bir etkiye dönüşmesinden korkuyor.

Öte yandan Washington, Türkiye'yi NATO yeteneklerine sahip güçlü bir lojistik ortak olarak görüyor ve İsrail ordusuyla doğrudan sürtüşmeyi azaltmak için Türkiye'yi operasyonların deniz veya hava unsurlarına entegre etmeye çalışabilir.

Trump'ın planı ve yönetim yapısı

Mevcut hamleler, Trump’ın ‘Barış ve Refah Bildirgesi’ne dayanıyor. Bu bildiri, Rusya ve Çin'in çekimser kalmasıyla BM Güvenlik Konseyi tarafından kabul edilmiş ve Gazze'yi kökten yeniden şekillendirmeyi amaçlayan 20 maddeden oluşuyor.

gthyj
ABD Başkanı Donald Trump, Gazze savaşını sona erdirmek için Mısır'ın Şarm eş-Şeyh kentinde düzenlenen zirveye katılımı sırasına, 13 Ekim 2025 (Reuters)

Doha’daki zirveden sonra yürürlüğe giren planın ikinci aşaması, Hamas'ın askeri altyapısının yok edilmesi ve yeniden silahlanmasının önlenmesi, İsrail ordusunun işgal ettiği bölgelerden kademeli olarak çekilmesi ve sivil idarenin uluslararası denetim altında çalışan apolitik (teknik) bir Filistin komitesine devredilmesini öngörüyor. Ayrıca, Hamas'ın fonlardan yararlanmamasını sağlamak için yeniden yapılanma ‘Gazze Barış Kurulu’ tarafından denetlenecek. Planın en tartışmalı yeniliklerinden biri, Donald Trump’ın bizzat başkanlık edeceği ve geçiş döneminde Gazze’yi denetleyecek en yüksek otorite olarak tasarlanan Gazze Barış Kurulu. Dikkatler, Barış Kurulu ile birlikte çalışacak ve Jared Kushner ve Steve Witkoff gibi Trump'a yakın isimlerin yanı sıra bağışçı ülkelerin temsilcilerini de içerecek bir Uluslararası Yürütme Konseyi’nin kurulmasına çekildi. Bu değişiklik, Trump yönetiminin konuyu ‘gayrimenkul anlaşması’ ve yatırım geliştirme zihniyetiyle yönetme arzusunu yansıtıyor.

Planın en tartışmalı yeniliklerinden biri, Donald Trump'ın bizzat başkanlık edeceği Gazze Barış Kurulu.

Sarı Hat ve aşiretler

Uluslararası istikrara yönelik zorluklar, Gazze'nin mevcut haritasına bakmadan anlaşılamaz. Sarı Hat sadece hayali bir çizgi değil, yaşam koşulları ve güvenlik açısından tamamen farklı iki bölgeyi ayıran bir ateş duvarıdır. Yeşil bölge (İsrail kontrolü altında), Gazze Şeridi’nin yüzölçümünün yüzde 53 ila 58'ini oluşturuyor.

Bu bölge, doğudaki tarım arazilerini, Beyt Hanun ve Beyt Lahiya şehirlerini, Gazze şehrindeki Şucaiyye ve ez-Zeytun mahallelerinin büyük bir bölümünü kapsamakta ve güneyde Philadelphi (Selahaddin) Koridoru’na kadar uzanıyor. Bu bölgeler neredeyse tamamen nüfussuz ve yıkılmış durumdadır ve İsrail bunları ‘güvenlik tampon bölgesi’ olarak görüyor. Kırmızı bölge (Hamas/aşiretlerin kontrolü altında), hizmetlerin çöktüğü ve Hamas'ın silahlı klanlarla nüfuz mücadelesi verdiği, yaklaşık iki milyon Filistinlinin yaşadığı bir bölgedir.

frgt
Gazze şehrinin ed-Derec Mahallesi’nde İsrail'in hava saldırısında yıkılan binaların enkazı arasında kurtarılabilir eşyaları arayan Filistinliler, 16 Temmuz 2025 (AFP)

İsrail, Hamas’ın Gazze Şeridi’ndeki kontrolünün zayıflaması ve Filistin Yönetimi'nin yokluğunun yarattığı güvenlik boşluğunda yardımların dağıtımını ve yerel güvenliğin sağlanmasını üstlenmeleri için Gazze’nin ileri gelen ailelerinin liderleriyle ‘aşiretleri harekete geçirme’ stratejisine yöneldi. Ancak bu strateji kanlı sonuçlara yol açtı. Refah'taki Halk Güçleri lideri Yasir Ebu Şebab'a düzenlenen suikast ve İsrail ile iş birliği yapılmasını önlemekle görevli Hamas İç Güvenlik Teşkilatı’nın üst düzey yetkilisi Ahmed Zemzem'e düzenlenen suikast buna örnek olarak gösterilebilir. Zemzem suikastını, Hamas karşıtı bir milis grup olan Halk Güçleri üstlendi.

Sonuç olarak, UİG sadece Hamas ve İsrail ile karşı karşıya kalmayacak, aynı zamanda kendini aşiretler arası kan davaları ve değişen sadakatlerin oluşturduğu bir ‘mayın tarlasının ortasında bulacak ve bu da ‘Gazze Şeridi’nde istikrarı sağlama’ görevini zorlaştıracak.

Silahlar depolara mı kaldırılacak imha mı edilecek?

Dikkat çekici bir gelişme olarak Hamas, uzun vadeli bir ateşkesin çerçevesinde silahlarını üçüncü bir tarafın denetimi altındaki depolara kaldırma konusunu görüşmeye hazır olduğunu açıkladı. Bunun karşılığında, liderlerinin hedef alınmayacağı ve İsrail'in geri çekileceği garantisi verilmesi şartıyla, silahları kullanmayacağına dair taahhütte bulundu. Bu hamle, Hamas’ın gelecekte askeri yapısını ‘dondurmak’ ve silahlarını teslim etmekten kaçınmak için yaptığı bir girişimdi.

v
New York’ta BMGK’nın, İsrail'in Gazze Şeridi'nde yürüttüğü savaşı sona erdirme önerisini görüştüğü toplantıdan bir kare, 17 Kasım 2025 (AFP)

Ancak İsrail, silahların depolara kaldırılması önerisini reddediyor. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Trump’ın planının amacının silahsızlanma olduğunu, silahların depolara kaldırılması olmadığını savunuyor.

İsrail, uluslararası güçler ayrıldıktan veya koşullar değiştiğinde depolanan silahların kolaylıkla geri alınabileceğinden endişe ediyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre ABD, Trump'ın planıyla İsrail'in tutumunu destekliyor ve ‘askeri altyapının imha edilmesini’ istiyor. Bu da Doha’daki toplantının karşı karşıya olduğu bir ikilem. UİG, Hamas'la savaşmayacaksa, onu silahlarını teslim edip imha etmeye nasıl zorlayacak? Bu çelişki, ikinci aşamadaki en büyük boşluk olarak karşımıza çıkıyor.

Gelecek senaryolar

Doha’daki toplantı sadece geçici bir durak değil, aynı zamanda Washington’ın bu bölgede bir güvenlik sistemi kurma yeteneğini test edeceği bir an. UİG’nin kurulmasında başarılı olunursa, Gazze'de nispeten bir istikrar sağlanabilir. Ancak Haması’ı silahsızlandırma görevi ile ona karşı savaşmama kuralı arasındaki çelişki, Sarı Hat ile nüfus patlamasının gerçekliği arasındaki uçurum ve İsrail'in Türkiye'nin rolünü reddetmesi gibi çok büyük zorluklar söz konusu.

Senaryolar farklı görünse de Gazze Şeridi’nin tamamına veya sadece İsrail’in kontrolündeki bölgeye uluslararası bir güç konuşlandırılması ve yardımların yoğun bir şekilde Gazze Şeridi’ne girmesine izin verilmesi veya İsrail ordusunun her bir zerreyi kontrol etmesi gibi zorlu gerçeklerle çelişiyor.

Öte yandan Ateşkesin çökmesi ve askeri saldırıların yeniden başlaması, Gazze'yi kaos ve yoksulluğa sürüklemesi, UİG’nin iki devletli çözümle başlayan barışa yönelik net bir adımın aksine, gerçek bir yetkisi olmayan sembolik bir uluslararası yapı olarak kalması korkusu tüm varlığıyla kendisini hissettirmeye devam ediyor.



Suriye'nin eski Devlet Başkanı Haddam: Suriye'nin 12 milyar dolarlık rezervi Hafız Esad'ın adına kayıtlıydı

Hafız Esad, 1999'da Moskova ziyareti sırasında (AFP)
Hafız Esad, 1999'da Moskova ziyareti sırasında (AFP)
TT

Suriye'nin eski Devlet Başkanı Haddam: Suriye'nin 12 milyar dolarlık rezervi Hafız Esad'ın adına kayıtlıydı

Hafız Esad, 1999'da Moskova ziyareti sırasında (AFP)
Hafız Esad, 1999'da Moskova ziyareti sırasında (AFP)

Suriye'nin eski Devlet Başkan Yardımcısı Abdülhalim Haddam'ın anılarında para ve iktidar ilişkilerine ilişkin en dikkat çekici anlatımlardan biri, dönemin Suriye devlet rezervinin, kitapta yer alan bilgilere göre 12 milyar dolar tutarında olmasına rağmen devlet kurumlarının adına değil, eski Devlet Başkanı Hafız Esad'ın şahsi adına kayıtlı olduğu yönünde.

Haddam'ın kaleme aldığı, Al Majalla (Mecelle) Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Hamidi tarafından yayına hazırlanan ve Suudi Araştırma ve Medya Grubu'na (SRMG) bağlı Raf Yayınevi tarafından eylül ayı başında yayımlanacak anılarında şu ifadeler yer alıyor:

“Hiç kimsenin, bu büyüklükteki bir meblağın devlet başkanının şahsi adına yatırılmasını düşünmesi mümkün değildi. Bu, onun değil, Suriye devletinin parasıydı.”

Haddam'ın anlatımına göre mesele bununla sınırlı kalmadı ve yurtdışında Esad'ın adına açılmış hesaptan bir miktar paranın çekildiğini bildiren belgenin cumhurbaşkanına ulaşmasıyla bir iç krize dönüştü.

grthyju
Kitabın kapağı

Hafız Esad duruma şaşırarak bankadan para transfer talimatının kendisine gönderilmesini istedi. Birkaç gün sonra talimatın bir kopyası ulaştı. İmzanın incelenmesi üzerine belgenin sahte olduğu ortaya çıktı. Bankaya, 65 milyon doların hangi hesaba aktarıldığı sorulduğunda, paranın dönemin Başbakanı Mahmud Zubi'ye ait bir hesaba gönderildiği belirlendi.

Haddam, Hafız Esad'ın öfkelendiğini ve güvenlik teşkilatlarından birinin başkanından Zubi'yi çağırmasını ve parayı geri vermemesi halinde idam edileceği konusunda kendisini uyarmasını istediğini anlatıyor. Para da bunun üzerine bankaya geri yatırıldı.

Anılarda bu olay, Zubi'nin siyasi kariyeri ve görev süresiyle bağlantılı olarak ele alınıyor. Zubi, Kasım 1987'den Mart 2000'e kadar başbakanlık görevinde kalmış ve 1918'de kurulan Suriye devletinden bu yana en uzun süre görev yapan başbakan olmuştu.

cs
Hafız Esad ve yanında merhum Başbakan Mahmud Zubi (AFP)

Haddam, Zubi hakkında sert bir portre çizerek onun sadece yolsuzluğun kolaylaştırılmasına değil, bizzat uygulanmasına da sürüklendiğini belirtiyor. Zubi'nin, güven ilişkilerini Basil Esad ve Muhammed Mahluf'un çevresine kadar genişlettiğini anlatan Haddam, kendisinin ise 1989'dan itibaren Hafız Esad'ın önünde yolsuzluk dosyalarını gündeme getirdiğini söylüyor. Ancak Esad'ın buna, “Bu bilgileri nereden getiriyorsun? Gerçek, söylediğinden farklı” şeklinde yanıt verdiğini aktarıyor.

Haddam, Zubi'nin sonunu da içeriden anlatıyor. Mayıs 2000'in ortalarında, ölüm belirtilerinin belirginleştiği Hafız Esad, iktidardaki Baas Partisi liderliğinin bazı üyelerini evine çağırdı ve onlara, “Mahmud Zubi bana ihanet etti. Onu soruşturun ve hesap sorun” dedi. Ancak suçlamanın ne olduğunu açıklamadı.

Zubi partiden ihraç edildi ve hakkında soruşturma açılmasına karar verildi. Karar kendisine bildirildiğinde, “Ben ne yaptım?” diye tekrarlamaya başladı. Ardından Haddam'a, “Beni soruşturmaya çağırırlarsa intihar ederim” dedi.

24 Mayıs 2000'de Şam Emniyet Müdürü, iki subayla birlikte Zubi'yi soruşturmaya götürmek üzere evine geldi. Zubi, evinin ikinci katına çıktı ve başına ateş ederek intihar etti.

Haddam, sahtecilik olayı ve devlet rezervine ilişkin bilgiyi intiharın ardından “kısa süre içinde” öğrendiğini yazıyor.

Anılarda Zubi dönemine ilişkin başka dosyalara da yer veriliyor. Bunların başında, 1990'ların başında Airbus uçaklarının satın alınmasına ilişkin sözleşme geliyor.

Haddam'ın aktardığına göre başbakanın başkanlığında bir komite kuruldu. Ancak Ulaştırma Bakanı, Fransız şirketiyle komisyon almak amacıyla temasa geçmesinin ardından komiteden çıkarıldı. Hükümet, belgelenmiş itirazlara rağmen sözleşmeyi onayladı. Bunun, Zubi'nin hükümet üyelerine cumhurbaşkanının sözleşmeye onay verdiği izlenimini vermesinin ardından gerçekleştiği belirtiliyor.

dbrfgb
Hafız Esad ve solunda Abdülhalim Haddam, 1999 (Getty)

Haddam, Zubi'nin intiharından birkaç gün sonra Başbakan Yardımcısı Selim Yasin ile Ulaştırma Bakanı Müfid Abdülkerim'in gözaltına alınmasını ise dikkat çekici bir çelişki olarak kaydediyor. Söz konusu iki isim, Airbus sözleşmesine itiraz etmişti. Haddam'a göre, haksız yere gözaltına alınan Yasin ve Abdülkerim, 15'er yıl hapis cezasına ve uçakların değerini aşan bir para cezasına çarptırıldı.

Haddam aynı bağlamda, dönemin Lübnan Başbakanı Refik Hariri'nin, cumhurbaşkanının onayıyla görevlendirdiği uzmanların hazırladığı bir ekonomik reform çalışmasından da söz ediyor. Üç milyon dolara mal olan çalışmayı, hükümet ve parti liderliği üyeleri arasında “kendisinden başka hiç kimsenin okumadığını” belirtiyor.

Söz konusu banka belgelerinin bağımsız olarak doğrulanması mümkün olmadı. Dolayısıyla olayla ilgili anlatım, sahibinin sorumluluğunda bulunuyor. Olayın ayrıntıları, Zubi'nin başbakanlığı dönemindeki gelişmeler ve bu döneme eşlik eden yolsuzluk dosyaları, kitabın “Mahmud Zubi'nin intiharı” başlıklı bölümünde yer alıyor.


Kaddafi yandaşlarının Fatih Devrimi kutlamalarının öncesinde silahlı tehditler

(foto altı) Libya’nın Beni Velid kentinde Eylül 2025’te düzenlenen Fatih Devrimi kutlamalarından (Sosyal medyadaki güvenilir sayfalar)
(foto altı) Libya’nın Beni Velid kentinde Eylül 2025’te düzenlenen Fatih Devrimi kutlamalarından (Sosyal medyadaki güvenilir sayfalar)
TT

Kaddafi yandaşlarının Fatih Devrimi kutlamalarının öncesinde silahlı tehditler

(foto altı) Libya’nın Beni Velid kentinde Eylül 2025’te düzenlenen Fatih Devrimi kutlamalarından (Sosyal medyadaki güvenilir sayfalar)
(foto altı) Libya’nın Beni Velid kentinde Eylül 2025’te düzenlenen Fatih Devrimi kutlamalarından (Sosyal medyadaki güvenilir sayfalar)

Merhum lider Muammer Kaddafi’nin ülkeyi 40 yılı aşkın süre yönetmesini sağlayan 1 Eylül Fatih Devrimi’nin (1969) 57’nci yıl dönümü yaklaşırken, ülkede endişe ve bekleyiş hâkim. Bu süreçte ‘tehdit ve uyarı, hazırlık seviyesinin yükseltilmesi ve olağanüstü hâl ilanı’ söylemleri öne çıkıyor.

Alışılmadık bir şekilde Libya Devrimcileri Operasyon Odası, ‘Nafusa Dağları, sahil bölgesi ve orta kesimdeki tüm devrimci taburları ve birlikleri’ olağanüstü hâl ilan ederek tam teyakkuz durumuna geçmeye çağırdı. Operasyon Odası, bu uygulamanın 24 Ağustos Pazartesi gününden başlayarak gelecek 10 Kasım’a kadar sürmesini istedi.

defrgthy
Muammer Kaddafi (EPA)

Operasyon Odası, bu yığınağın gerekçesini ‘ülkenin istikrarını hedef alan şüpheli hareketlilik ve güvenlik tehditlerinin tespit edilmesi, sivillerin korunması ve ülke güvenliğinin muhafaza edilmesi’ olarak açıkladı.

Oda tarafından pazartesi akşamı yayımlanan açıklamada, ‘başkentte sabotaj eylemleri, kaos çıkarma girişimleri ve kamu düzenini bozma çabaları yoluyla güvenliği istikrarsızlaştırmaya çalışan dış kaynaklı bir gündem ve eski rejim kalıntılarının bulunduğuna dair kesin bilgiler’ elde edildiği belirtildi.

17 Şubat Devrimi’ne yakın sayfalar tarafından yayımlanan açıklamada Oda, kendisine bağlı ‘tüm saha birliklerine en üst düzeyde teyakkuz seviyesine geçmeleri, tabur ve birlikler arasında derhal koordinasyon sağlamaları, kritik noktalar ile sınır kapıları ve stratejik yolların güvenliğini sağlamaları’ çağrısında bulundu.

Libya’da her yıl 1 Eylül’de, çeşitli kentlerde Kaddafi yanlıları tarafından Fatih Devrimi’nin yıl dönümü dolayısıyla kutlamalar düzenleniyor. 2011’de Kaddafi rejimini deviren ve Cemahiriye olarak bilinen yönetim dönemine son veren 17 Şubat Devrimi yanlılarıyla Kaddafi destekçileri arasında bu kutlamalar sırasında alışılmadık sözlü atışmalar ve tartışmalar yaşanabiliyor.

Oda ayrıca, ‘şüpheli unsurların kontrol altına alınması için gerekli önlemlerin alınması, güvenlik devriyelerinin yoğunlaştırılması ve kamu kurumları ile kritik tesislerin tavizsiz şekilde korunması’ talimatını verdi. Eski rejim yanlıları ise bu adımı, beklenen Fatih Devrimi yıl dönümü kutlamalarını engellemeye yönelik ‘güvenlik tehdidi’ olarak değerlendirdi.

Operasyon Odası, açıklamasının sonunda tüm birliklerinden ‘bu talimata derhal uymalarını ve bağlı kalmalarını, durum sona erip istikrar yeniden sağlanana kadar ulusal sorumluluk bilinciyle hareket etmelerini’ istedi.

fgrthyju
Libya’da Eylül 2025’te Fatih Devrimi’nin yıldönümü vesilesiyle düzenlenen kutlamalardan (Sosyal medyadaki güvenilir sayfalar)

Libyalı siyaset araştırmacısı ve yazar Mustafa el-Fituri, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, söz konusu güvenlik biriminin attığı adımın ‘eski rejim yanlısı olarak sınıflandırılan muhalifleri korkutma girişiminden’ ibaret olduğunu savundu. Fituri, Libyalıların ‘kendilerini devrimci olarak tanımlayanların her konuda başarısız olduklarını gördüğünü ve bu kişilerin vatandaşları korkutmak istediğini’ söyledi.

Eski rejim yanlısı olan Fituri, kendilerini ‘devrimci’ olarak adlandıranların bu yıl kutlamaların daha büyük, daha kapsamlı ve katılım açısından daha geniş olacağı yönünde bir kanaate sahip olduklarını belirterek, “Bu nedenle vatandaşları korkutmak istiyorlar. Yaklaşık iki haftadır bu tehditlere zemin hazırlıyorlardı” dedi.

Fituri, “Halkın ezici çoğunluğu ekonomik, siyasi, sosyal ve psikolojik açıdan son derece kötü durumda. Bunun nedeni yaşadıkları krizler ve özellikle ekmek başta olmak üzere hayat pahalılığının artması. Elektrik krizi de dahil olmak üzere çeşitli sorunlarla karşı karşıyalar” ifadelerini kullandı.

Libya Devrimcileri Operasyon Odası, 17 Şubat Devrimi’nin ardından 2013 yılında Trablus’ta kurulan silahlı bir yapılanma. Yapılanma, dönemin Genel Ulusal Kongre Başkanı Nuri Ebu Sehmeyn’in kararıyla, başkentin ve giriş-çıkışlarının güvenliğini sağlamak amacıyla oluşturuldu. Kararda, operasyon odasının resmen ordunun başkomutanına bağlı bir güç olması ve Batı Libya’daki Savunma ve İçişleri bakanlıkları ile Genelkurmay Başkanlığıyla koordinasyon içinde çalışması öngörülüyordu.

cdfvrgthyj
Libya’nın Beni Velid kentinde Eylül 2025’te düzenlenen Fatih Devrimi kutlamalarından 

‘Büyük Libya Arap Sosyalist Halk Cemahiriyesi’ başlığıyla yayımlanan bir açıklamada eski rejim yanlıları, ‘güvenlik ve istikrarı sarsabilecek, ülkeyi kaos ve iç çatışmaya sürükleyebilecek her türlü hareket, silahlı operasyon veya medya üzerinden kışkırtma girişimine karşı’ sert biçimde uyarıda bulundu. Açıklamada, ‘güvenliğin ve vatandaşların korunmasının kimsenin tekelinde olmadığı, bunun yalnızca meşru devlet kurumlarının, başta silahlı kuvvetler, polis ve düzenli güvenlik birimleri olmak üzere, sorumluluğunda bulunduğu’ vurgulandı.

Cemahiriye adına yayımlanan ve eski rejim yanlısı medya kuruluşları ile platformlar tarafından dolaşıma sokulan açıklamada, Libya Devrimcileri Operasyon Odası tarafından yayımlanan ve ‘tehditler, askeri hazırlık seviyesinin yükseltilmesi ve olağanüstü hâl ilanını’ içeren bildiri şaşkınlıkla karşılandı ve reddedildi. Açıklamada, söz konusu adımın ‘ülkenin ve vatandaşların güvenliğine yönelik doğrudan tehdit oluşturan, tehlikeli ve kabul edilemez bir girişim olduğu ve meşruiyet ile hukuk çerçevesinin dışında zor kullanarak yeni bir fiili durum yaratma çabası’ niteliği taşıdığı belirtildi.

Cemahiriye açıklamasında, devletin dışında tehdit, seferberlik veya olağanüstü hal ilanı içeren her türlü çağrı ve bildirinin kesinlikle reddedildiği vurgulanarak, bunların ‘toplumsal barışı ve ülkenin birliğini tehdit eden, kabul edilemez ve kınanması gereken eylemler’ olduğu belirtildi. Açıklamada ayrıca, ‘bu kışkırtıcı bildirilerin arkasında bulunan tarafların derhal ortaya çıkarılması ve ülkenin güvenliğini tehdit ettiği veya fitne çıkarmaya teşvik ettiği kanıtlanan herkesin hesap vermesi’ talep edildi.

Eski rejim yanlıları, ‘tüm Libya’daki vatanseverleri dayanışma göstermeye ve meşru devlet kurumları etrafında kenetlenmeye, kaos çıkarma ve istikrarı bozma girişimlerini reddetmeye, Libya’yı bölmeyi veya yeniden çatışma sarmalına sürüklemeyi amaçlayan her türlü projeye karşı koymaya’ çağırdı. Açıklamada, “Libya odalar ve bildirilerle değil, hukuk, seçilmiş ve meşru kurumlar ile özgür Libya halkının iradesiyle yönetilecektir” ifadesine yer verildi.

Libya’daki eski rejim yanlıları, başta ‘Cemahiriye rejimi yanlıları’ ve ‘Yeşiller’ olmak üzere çeşitli isimlerle anılıyor. Bu kesim, Libya içinde ve dışında Muammer Kaddafi’ye bağlı veya onun yönetimine sempati duyanların yanı sıra oğlu Seyfülislam Kaddafi’yi destekleyenlerden oluşuyor. Söz konusu hareket, tek bir çatı altında birleşmiş yapılardan oluşmuyor; eski rejimin mirasına ve siyasi anlayışına farklı düzeylerde destek veren siyasi ve sosyal aktörlerin yanı sıra askeri geçmişe sahip kişi ve grupları da bünyesinde barındırıyor. Bu çevrelerin benimsediği görüşler arasında Yeşil Kitap’ta ortaya konulan fikirler ve Cemahiriye sistemi de bulunuyor.

Söz konusu yıl dönümünde, 2011’de Kaddafi’yi deviren 17 Şubat Devrimi yanlıları ile onu onlarca yıl önce iktidara taşıyan 1 Eylül Fatih Devrimi’nin destekçileri arasında genellikle sözlü atışmalar ve sosyal medya üzerinden sert eleştiri kampanyaları yaşanıyor.

57 yıl önce Libya, Kral Muhammed İdris es-Senusi’nin yönetimi altındaydı. Kaddafi ise Libya ordusundaki Hür Subaylar Hareketi’ne öncülük ederek Eylül 1969’un başından itibaren yaklaşık 42 yıl boyunca ülkeyi yönetti.


Kahire, Libya'da doğu ve batı kampları arasındaki uçurumu kapatabilecek mi?

Mısır, Libya'nın birliğini ve toprak bütünlüğünü korumanın zorunlu olduğuna inanıyor. Krizin tek çözüm yolu olarak gördüğü kurumların birleştirilmesi ve meclis ile cumhurbaşkanlığı seçimlerinin düzenlenmesi yönündeki çalışmalarını sürdürüyor (AFP)
Mısır, Libya'nın birliğini ve toprak bütünlüğünü korumanın zorunlu olduğuna inanıyor. Krizin tek çözüm yolu olarak gördüğü kurumların birleştirilmesi ve meclis ile cumhurbaşkanlığı seçimlerinin düzenlenmesi yönündeki çalışmalarını sürdürüyor (AFP)
TT

Kahire, Libya'da doğu ve batı kampları arasındaki uçurumu kapatabilecek mi?

Mısır, Libya'nın birliğini ve toprak bütünlüğünü korumanın zorunlu olduğuna inanıyor. Krizin tek çözüm yolu olarak gördüğü kurumların birleştirilmesi ve meclis ile cumhurbaşkanlığı seçimlerinin düzenlenmesi yönündeki çalışmalarını sürdürüyor (AFP)
Mısır, Libya'nın birliğini ve toprak bütünlüğünü korumanın zorunlu olduğuna inanıyor. Krizin tek çözüm yolu olarak gördüğü kurumların birleştirilmesi ve meclis ile cumhurbaşkanlığı seçimlerinin düzenlenmesi yönündeki çalışmalarını sürdürüyor (AFP)

Ahmed Abdulhekim

Kahire, Libya’da yıllardır süren bölünmüşlük halini sona erdirmek ve devlet kurumlarının birleşmesinin önünü açacak siyasi bir süreci başlatmak amacıyla doğu ve batı kampları arasındaki görüşleri yakınlaştırmak ve iki taraf arasındaki uçurumu kapatmak için krize yönelik çabalarını ve siyasi hareketliliğini yoğunlaştırıyor.

Libyalı tarafları siyasi bir çözüme teşvik etmeyi amaçlayan bölgesel ve uluslararası çabalarla eş zamanlı olarak yürütülen Kahire'nin girişimleri Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi'nin, Trablus merkezli Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid Dibeybe ile görüşmesinden üç hafta bile geçmeden Libya Ulusal Ordusu (LUO) Genel Komutanı Mareşal Halife Hafter ile gerçekleştirdiği temaslarla son günlerde kendini gösterdi. Gözlemcilere ve siyasetçilere göre bu hareketlilik, Kahire'nin seçimlerin yapılmasına ve devlet kurumlarının birleştirilmesine yol açacak siyasi bir süreci hızlandırmak amacıyla Libya'daki bölünmüşlüğün her iki tarafıyla da iletişimi sürdürdüğünü yansıtıyor.

“Mısır'ın yoğun çabalarına rağmen, Kahire'nin Libya krizinde bir dönüm noktası yaratma kapasitesi konusunda gözlemcilerin görüşleri farklılık gösteriyor. Çünkü bu kriz artık tamamen bir iç çatışma olmaktan çıkıp yerel güçlerin çıkarlarının bölgesel ve uluslararası hesaplarla iç içe geçtiği bir hal almış durumda. Öte yandan devletin yapısı, iktidar ve servetin dağılımı, seçimler, güvenlik ve askeri düzenlemelerin geleceği konularındaki anlaşmazlıklar nihai bir çözüm üretmeye yönelik her türlü girişimi sekteye uğratmaya devam ederken bu durum, Mısır'ın Libyalı taraflarla olan ilişkileri üzerinden bölünmeyi fiilen sona erdirecek siyasi bir anlaşmaya ne ölçüde önayak olabileceği veya Libya sahnesindeki karmaşıklıkların bunun gerçekleşmesinin önünde bir engel olarak kalmaya devam edip etmeyeceği sorularını gündeme getiriyor.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Mısır, birbirine rakip iki hükümet ile güvenlik, askeri ve mali kurumların bulunduğu Libya'daki bölünmüşlük halinin devam etmesinin, yalnızca kapsamlı bir siyasi çözüme ulaşma ihtimalini tehdit etmekle kalmadığına, aynı zamanda Libya'yı bölgesel ve uluslararası çekişmelere açık bir saha olarak tuttuğuna, ülkenin birlik ve istikrarını tehlikeye attığına ve başta Mısır olmak üzere kaosun yansımalarının komşu ülkelere sıçrama riskini artırdığına inanıyor.

Mısır’ın yoğun çabaları

Son haftalarda Libya krizi, ülkeyi yıllardır süregelen siyasi ve kurumsal bölünmeyi sona erdirecek bir çözüme ulaştırmayı hedefleyen bölgesel ve uluslararası çabalarla eş zamanlı olarak yeniden Mısır'ın öncelikli gündem maddelerinden biri haline geldi. Zira Kahire, doğu ve batı hükümetleriyle iletişimini yoğunlaştırarak aralarındaki uçurumu daraltmayı ve onları ulusal kurumları birleştirmeye, parlamento ile cumhurbaşkanlığı seçimlerini gerçekleştirmeye teşvik etmeyi amaçlıyor.

thyju
Libya Ulusal Ordusu Komutanı Mareşal Halife Haftar (AFP)

Independent Arabia’ya konuşan Mısırlı diplomatik kaynaklar, Kahire'nin Libya dosyasındaki yoğun hamleleri ve doğu ve batı hükümetleriyle sürdürdüğü temaslar aracılığıyla ‘iki taraf arasındaki uçurumu daraltmayı, ciddi bir siyasi süreç başlatmak için üzerine inşa edilebilecek bir uzlaşı alanı yaratmayı ve ülkenin birliğini ile bağımsızlığını koruyup bölünmesini önleyecek şekilde krizin çözümüne yönelik girişimlerle etkileşim kurmayı’ hedeflediğini ifade ediyor. Kaynaklar, bu durumun Mısır'ın ulusal güvenliği için kilit bir öneme sahip olduğunu da belirtiyor.

Mısırlı bir kaynağa göre Mısır, Libya krizinde etkin rol oynayan bölgesel ve uluslararası aktörlerle iş birliği yaparak tarafları, ‘parlamento ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinin eş zamanlı olarak düzenlenmesini, silahlı milislerin dağıtılmasına yönelik bir planın onaylanmasını, yabancı güçler ile paralı askerlerin Libya'dan çekilmesini ve istikrarı pekiştirecek şekilde devlet kurumlarının birleştirilmesini’ öngören bir yol haritasını kabul etmeye ikna etmeye çabalıyor.

Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, geçtiğimiz hafta LUO Genel Komutanı Mareşal Halife Hafter ile gerçekleştirdiği görüşmede, Mısır'ın Libya'nın birliğini ve toprak bütünlüğünü korumayı savunan tutumunu vurgulayarak, Libya kurumlarının birleştirilmesi ile parlamento ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinin düzenlenmesi yönünde çalışılması gerektiğinin altını çizdi. Kahire'nin Libya'nın güvenliğine ve istikrarına yönelik desteğinin yanı sıra bunu sağlamayı amaçlayan girişimleri desteklediğini teyit eden Sisi, ülkede güvenlik ve kalkınmanın tesis edilmesine yönelik çabalara katkı sunma konusundaki kararlılıklarını yineledi.

Mısır Cumhurbaşkanlığı’ndan yapılan açıklamaya göre sahil kenti El Alameyn'in ev sahipliğinde gerçekleşen, Libya tarafından LUO Genelkurmaybaşkanı Halid Hafter ve ‘Libya Yeniden İnşa Fonu’ Başkanı Bilkasım Hafter'in, Mısır tarafından ise Genel İstihbarat Başkanı Hasan Reşad'ın katıldığı Sisi-Hafter görüşmesinde, Mısır ile Libya arasındaki iş birliğini güçlendirme ve iki ülke arasındaki ortaklığı geliştirme fırsatlarına odaklanıldı. Bu durum, Kahire'nin Libya dosyasına ve bu dosyadaki siyasi, güvenlik ve hatta ekonomik gelişmelere atfettiği önemin bir göstergesi olarak nitelendiriliyor.

Sisi ve Hafter görüşmesinin ardından Mısır Devlet Enformasyon Servisi, Mısır Genel İstihbarat Başkanı Hasan Reşad'ın geçtiğimiz cumartesi günü LUO Genel Komutan Yardımcısı Orgeneral Saddam Hafter ile bir araya geldiğini duyurdu. Görüşmede, ‘Libya’daki gelişmeler ile siyasi süreci ilerletmek, istikrara zemin hazırlamak ve Libya'da cumhurbaşkanlığı ile parlamento seçimlerinin gerçekleştirilmesini sağlamak amacıyla yürütülen yerel ve uluslararası çabaların’ ele alındığı belirtildi. Açıklamada ayrıca Reşad'ın, ‘mevcut girişimlerin etrafında oluşan siyasi ivmenin, istikrar ve Libya saflarının bütünlüğü yönünde itici bir fırsat olarak değerlendirilmesinin önemini’ vurguladığı aktarıldı.

Sisi, Hafter'i ağırlamadan önce, geçtiğimiz ayın sonlarında Trablus merkezli UBH Başbakanı Abdulhamid Dibeybe'yi kabul etmişti. O dönemde Mısır Cumhurbaşkanlığı'ndan yapılan açıklamada, Cumhurbaşkanı Sisi'nin, Mısır'ın Libya'nın istikrar ve refahına yönelik daimi hassasiyetini ile barış ve istikrarı sağlama, ülkenin toprak bütünlüğünü koruma çabalarına verdiği desteği vurguladığı bildirilmişti. Sisi ayrıca, Kahire'nin ‘kardeş ülke Libya'nın istikrarı ve refahı konusunda her zaman hassas davrandığını’ ve barış ile istikrarı desteklemeye, ülkenin birliğini ve toprak bütünlüğünü güvence altına almaya büyük önem atfettiğini belirtmişti.

Dibeybe'nin Mısır ziyareti, Mısır İstihbarat Başkanı'nın geçtiğimiz haziran ayında Trablus'a gerçekleştirdiği ziyaretten haftalar sonra yapıldı. Söz konusu ziyaret ise, Libya Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih'in geçtiğimiz mayıs ayında Mısır'a yaptığı ziyaretin akabinde gerçekleşmişti. Salih bu ziyareti kapsamında Mısırlı yetkililer ve milletvekilleriyle görüşmüş; Mısır Temsilciler Meclisi'nde yaptığı konuşmada ‘iki ülke arasındaki tarihi ilişkilerin ve ortak bağların derinliğine, ayrıca Mısır'ın Libya'nın istikrarına yönelik kesintisiz desteğine’ vurgu yapmıştı.

df
Trablus merkezli Ulusal Birlik Hükümeti Başbakanı Abdulhamid Dibeybe (AFP)

Gözlemcilere göre bu temas trafiği, yıllarca büyük ölçüde, temel olarak Hafter liderliğindeki LUO ile Akile Salih liderliğindeki Temsilciler Meclisi'nden oluşan Doğu kampına bel bağlayan Mısır'ın dış politikasındaki büyük bir dönüşümü ve çeşitli Libyalı taraflarla doğrudan iletişim kanallarının açıldığını yansıtıyor. Gözlemciler, bölünmüşlüğün taraflarından birinin tek başına dayatmaya çalışması halinde gelecekteki hiçbir çözümün sürdürülebilir olmayacağına dikkati çekerek, siyasi, güvenlik ve askeri kurumların birleştirilmesinin doğu ile batıdaki güç merkezleri arasında bir uzlaşıyı gerektirdiğine işaret ediyor.

Mısır'ın hamleleri başarılı olacak mı?

Mısır'ın yoğun çabalarına rağmen, Kahire'nin Libya krizinde bir dönüm noktası yaratma kapasitesi konusunda gözlemcilerin görüşleri farklılık gösteriyor. Çünkü bu kriz artık tamamen bir iç çatışma olmaktan çıkıp yerel güçlerin çıkarlarının bölgesel ve uluslararası hesaplarla iç içe geçtiği bir hal almış durumda. Öte yandan devletin yapısı, iktidar ve servetin dağılımı, seçimler, güvenlik ve askeri düzenlemelerin geleceği konularındaki anlaşmazlıklar nihai bir çözüm üretmeye yönelik her türlü girişimi sekteye uğratmaya devam ederken bu durum, Mısır'ın Libyalı taraflarla olan ilişkileri üzerinden bölünmeyi fiilen sona erdirecek siyasi bir anlaşmaya ne ölçüde önayak olabileceği veya Libya sahnesindeki karmaşıklıkların bunun gerçekleşmesinin önünde bir engel olarak kalmaya devam edip etmeyeceği sorularını gündeme getiriyor.

Eski Mısır Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Reha Ahmed Hasan'ın değerlendirmelerine göre mevcut koşullar, ‘zor olmasına rağmen Libya krizinin çözümü yönünde adım atmaya ve uzlaşılara varmaya elverişli’ görünüyor. Hasan, Independent Arabia’ya yaptığı açıklamada, “Geçtiğimiz yıldan bu yana, anlaşmazlık yaşanan meselelerin çözümünde ilerleme kaydetmek ve cumhurbaşkanlığı ile parlamento seçimlerinin gerçekleştirilmesinin yolunu açmak amacıyla Birleşmiş Milletler misyonu tarafından Libya krizini çözmeye yönelik gerçekçi ve pratik girişimler ile çabalar ortaya konuyor. Ancak Libyalı tarafları sunulan program ve fikirleri kabul etmeye teşvik etmek için, bu çabaların komşu ülkelerin (Mısır, Tunus ve Cezayir) yanı sıra ABD gibi büyük ve etkili güçlerin desteğine ihtiyacı vardı. Son aylarda şekillenmeye başlayan şey de tam olarak bu oldu” ifadelerini kullandı.

Hasan, sözlerine şöyle devam etti:

“Çözüm için sunulan her girişimde, bunun sonuca ulaşamamasının temel nedeni, Libya'da gücü elinde bulunduran hiç kimsenin bundan vazgeçmek istememesiydi. Herkes seçim talep ederken aynı zamanda seçimlerin yapılmaması veya o aşamaya gelinmemesi için var gücüyle çalışarak tabloyu karmaşıklaştırıyor.”

Ancak şu anki bağlamın biraz daha farklı olduğunu, çünkü Libya krizinin aşılması ve tarafların çözüm planını kabul etmeye teşvik edilmesi konusunda bölgesel ve uluslararası bir uzlaşıya benzer bir durumun olduğunu belirten Hasan, “Gerek cumhurbaşkanlığı gerekse parlamento seçimlerinin gerçekleştirilme aşamasından daha da önemlisi, tarafların önceden bu seçimleri kabul etme ve sonuçlarına saygı duyma taahhüdünde bulunmalarıdır" dedi.

Birleşmiş Milletler (BM) tarafından sunulan önceki planın ‘doğudaki veya batıdaki üst düzey aktörlerden hiçbirinin planın maddelerine uymaması nedeniyle başarısız olduğuna, bunun da sahneyi daha da karmaşık hale getirerek Libya krizini bir kısır döngüye soktuğuna’ dikkati çeken Hasan, Mısır’ın ABD, Türkiye ve Birleşmiş Milletler ile iş birliği içinde yürüttüğü mevcut çabaların, tarafların kriz bağlamında bir atılım sağlama arzusu ışığında somut sonuçlara ulaşabileceğini değerlendirdi.

Hasan'a göre son dönemde Kahire ile Trablus'taki Libya hükümeti arasındaki ilişkilerde yaşanan nispi iyileşme, Mısır'ın Doğu ve Batı kampları arasında bir uzlaşıya ve somut sonuçlara ulaşabilme ihtimali açısından ‘olumlu bir gösterge’ olmaya devam ediyor. Hasan, Kahire'nin artık Libyalı taraflarla ilişkilerinde ‘Libya'nın çıkarına’ hizmet edecek ve kendi tabiriyle ülkeyi kasıp kavuran ‘çatışma ve krizlerin kısır döngülerinden’ çıkmasını sağlayacak bir denge kurmaya çalıştığını ifade etti.

Mısır'ın çabalarının önündeki en belirgin zorluklara değinen Hasan, bunların, ‘devlet kurumlarını birleştirecek uzlaşıya dayalı bir plana ulaşma, rakip tarafları seçimlere gitmeyi ve halkın iradesine başvurmayı kabul etmeye teşvik etme ve milislerin istikrarı bozucu rolünü sahneden silme yeteneği’ olduğunu düşünüyor.

Mısır'ın hamleleri, Libya krizini siyasi bir çözüme yönlendirmeyi amaçlayan bölgesel ve uluslararası çabalarla eş zamanlı olarak yürütülüyor. Bu çabaların başında, BM’nin bir yıl önce onayladığı ve 18 ay içinde genel seçimlere ulaşmayı hedefleyen üç temel sütuna dayanan ‘Yol Haritası’nın yanı sıra ABD Başkanı Donald Trump’ın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Başdanışmanı Massad Boulos'un Libya'daki iki otoriteyi birleştirmeyi amaçlayan girişimi geliyor.

ABD’nin girişiminden sızan bilgilere göre öneriler arasında, Halife Hafter’in oğlu Saddam Hafter'in Başkanlık Konseyi yönetiminde bir görev üstlenmesi ve Dibeybe başkanlığında birleşik bir hükümetin kurulması yer alıyor. Söz konusu girişim Hafter tarafından memnuniyetle karşılanırken, Dibeybe cephesinden konuya ilişkin kamuoyuna açıklanmış net bir tutum gelmedi.

Mısırlı eski bir diplomat olan Seyyid Kasım el-Mısri ise, ‘Libya krizinin çözümsüz kalan sorununun Libyalı taraflardan değil; bir tarafı diğerinin aleyhine silah, para ve siyasetle destekleyen dış aktörlerden kaynaklandığı’ görüşünü savunuyor. Independent Arabia’ya konuşan Mısri, ‘Libya'daki mevcut duruma ilişkin gerek Mısır'ın gerekse bölgesel ve uluslararası hareketliliği farklı kılan yönün, krizin kökenlerine inilmesi ve bölünmüşlüğün devamını hedefleyen uluslararası aktörlerin sahneden caydırılmaya çalışılması olduğunu’ değerlendirmesinde bulundu.

Mısri'ye göre taraflardan birini diğerinin aleyhine destekleyen uluslararası aktörler sahneden dışlanmadan Libya krizinin çözülmesi mümkün değil. Mevcut tablodaki farklılığa değinen Mısri, “Hem doğu hem de batı kampı artık çözüm vaktinin geldiğini, bunu gerçekleştirmek için şartların olgunlaştığını ve herkesin bu durumu değerlendirmesi gerektiğini hissetmeye başladı” ifadelerini kullandı.

Mısri, tarafların bu kanaate varması halinde, Libya'nın birliğini ve egemenliğini koruyacak şekilde, ülkeye istikrar ile güvenliğin geri dönmesinde çıkarı olan uluslararası ve bölgesel tarafların da teşvikiyle krizin çözümüne ulaşmanın son derece kolaylaşacağını belirtti.

Libyalı yazar ve analist Muhammed ez-Zubeydi de bu görüşe katılarak, ‘Libya'daki krizi derinleştiren noktanın, dar öz çıkarlar veya yayılmacı emeller doğrultusunda bir tarafı diğerinin aleyhine destekleyen dış aktörlerin rolleri olduğunu’ söyledi. Zubeydi, Independent Arabia’ya yaptığı açıklamada, “Libya'nın ulusal güvenliğinin Mısır'ın ulusal güvenliğiyle bağlantılı olması ve Libya'nın istikrarı ile güvenliğinin Mısır için mutlak bir çıkar teşkil etmesi göz önüne alındığında hükümetleri ve devlet kurumlarını birleştirme çabalarının yanı sıra dış emellerle mücadele etme konusunda Mısır, etkin ve temel bir role sahip” dedi.

Libya, yıllardır ülkenin doğusu ile batısındaki rakip otoriteler arasında yaşanan siyasi bir bölünmüşlük halinde yaşıyor. Ülkede iktidar iki hükümet arasında paylaşılıyor. Bunlardan biri batıda Dibeybe liderliğindeki UBH, diğeri Temsilciler Meclisi tarafından görevlendirilen ve Usame Hammad tarafından yönetilen Ulusal İstikrar Hükümeti (UİH). UİH, aynı zamanda Hafter'in desteğini de arkasına alarak ülkenin doğusunu ve güneyinin büyük bir bölümünü kontrol ediyor.

Libya krizi, son aylarda, tarafları siyasi bir çözüme itmek amacıyla ivme kazanan uluslararası hamlelere sahne oldu. Bu hamlelerin en önemlisi ise ülkenin doğusu ile batısı arasındaki bölünmüşlüğü sona erdirmenin iki kapısı olarak görülen kurumların birleştirilmesi ve seçimlerin düzenlenmesi amacıyla girişimler sunan BM ve ABD'nin çabalarıydı.