Lübnan’daki Şiiler üzerinde son dönemde giderek artan bir hoşnutsuzluk ve rahatsızlık hali gözlemleniyor. Bu durum, yalnızca geleneksel siyasi söylemlerle sınırlı kalmayarak, Hizbullah ve Emel Hareketi’nin ötesine geçip doğrudan İran’a yönelik eleştirilerin de yükselmesine yol açıyor. Birçok Şii, İran’a destek amacıyla açıldığı belirtilen savaşın sonuçlarının köylerin yıkımı, ailelerin yerinden edilmesi ve çocuk kayıplarıyla sonuçlandığını, buna karşılık halkın savaşın, göçün, yoksulluğun ve yıkımın yükünü tek başına taşıdığını ifade ediyor.
Bu huzursuzluk özellikle sosyal medya platformlarında daha görünür hale gelmiş durumda. Emel Hareketi destekçileri ile Hizbullah taraftarları arasında da benzer bir tepki dalgası oluştuğu, artık ideolojik ve siyasi sloganların birikmiş öfke ve umutsuzluğu kontrol altına almakta yetersiz kaldığı belirtiliyor.
Söz konusu tepki, Hizbullah yetkililerinin İran’a teşekkür etmeyi ve Tahran’ın ‘direnişe’ verdiği desteği vurgulamayı sürdürdüğü bir dönemde ortaya çıkıyor. Aynı şekilde İran’ın, savaşın durdurulması için baskı yapacağına yönelik beklentiler de dile getiriliyor.
Buna karşın Şii topluluğun önemli bir kısmı, bu söylem ile günlük yaşam arasında ciddi bir çelişki olduğunu düşünüyor. On binlerce yerinden edilmiş kişi, geri dönüş veya yeniden imar konusunda net bir ufuk olmadan ağır insani koşullar altında yaşam mücadelesi veriyor.
İdeolojik söylemler Güney Lübnan’da öfkeyle karşılanıyor
Bu bağlamda, Hizbullah’a bağlı Şeyh Esed Kasir’in açıklamaları geniş çaplı tartışma yarattı. Kasir, İran’daki İslam Cumhuriyeti’nin korunmasının bireylerin korunmasından önce gelen dini bir görev olduğunu savunarak, bunun İslam’ın kendisini muhafaza eden bir güvence niteliği taşıdığını öne sürdü.
Kasir, görüşlerini eski İran lideri Humeyni’ye atfedilen düşünceler ve Kerbela olayında somutlaşan fedakârlık anlayışına dayandırdı.
Ancak bu söylem, savaşın artık insan ve maddi kayıplar üzerinden değerlendirildiğini düşünen geniş bir kesim tarafından tepkiyle karşılandı.

Güneyden yerinden edilen Zeynep isimli bir kadın yaşadıkları durumu şu sözlerle anlattı: “Savaş İran’a destek başlığı altında açıldı, ancak bugün kendimizi tamamen yalnız hissediyoruz. Hizbullah ve Emel Hareketi milletvekilleri bile kamplarda yaşayan insanları sormuyor.”
Zeynep, “Kendi evimizin altında ölmek, bugün yaşadığımız göç hayatından daha kolay geliyor. Artık bu psikolojik ve yaşam yükünü kaldıramıyoruz. Ne yaşadığımızı kimse hissetmiyor” ifadelerini kullandı.
Güney Lübnan, tüm çatışmalardan daha önemlidir
Lübnan Dağı’nda kiralık bir evde yaşayan ve iki çocuk annesi olan Muna ise güneyde son aylarda yaşananların ‘direniş yanlısı’ çevrelerde dahi birçok kişinin düşüncelerini değiştirdiğini söyledi. Muna, “Savaş büyük sloganlarla başladı, ancak sonuç köylerimizin yıkılması, gençlerimizi kaybetmemiz ve ailelerimizin yerinden edilmesi oldu. Bugün insanlar Güney Lübnan için her şeyden daha fazla bir ezilmişlik hissi yaşıyor” dedi.

Sözlerine acı bir tonla devam eden Muna, “Birçok kişi artık Güney Lübnan ve halkının tüm bölgesel çatışmalardan daha önemli olduğu kanaatine ulaştı. Güney Lübnan halkı bugün şunu söylüyor: Güney kalsın, İran ve tüm dünya yansın” ifadelerini kullandı.
‘Tek eksen’ sloganının çöküşü
Ümmü Muhammed de ‘tek eksenli bölge’ fikrine yönelik derin bir hayal kırıklığı dile getirdi. Ümmü Muhammed şu ifadeleri kullandı: “Yıllarca bize tek bir eksen olduğumuzu ve bu eksenin yürüttüğü her savaşı desteklememiz gerektiğini söylediler. Ancak savaş bize dokunduğunda kendimizi yalnız hissettik.”
Ümmü Muhammed sözlerini şöyle sürdürdü: “Tahran, Lübnan’da ateşkes sağlanmadan hiçbir müzakereye girmeyeceğini söylüyordu. Sonrasında ise ABD ile yürütülen müzakereler sonucunda ateşkes sağlandığını açıkladı. Oysa bu süreçte İsrail’in bombardımanı ve işgali her geçen gün genişliyordu.”
Devlet tercihi
Lübnanlıların büyük bölümüne benzer şekilde Leyla da devletin İsrail ile doğrudan müzakereleri devralmasını ve savaşın sona erdirilmesini savunuyor. Leyla, “İran kendi çıkarları için hareket ediyor, bu onun hakkı. Ama biz neden kendi halkımızın ve ülkemizin çıkarlarını düşünmeyelim? Güney’in kaderini başka ülkelerin hesaplarına bağlamaktan yorulduk” dedi.
Leyla ayrıca, birçok kişinin artık savaş ve müzakere sürecinin tamamen Lübnan devleti tarafından yürütülmesini talep ettiğini belirterek, mevcut durumun devam etmesinin herhangi bir net ufuk olmaksızın daha fazla yıkım ve kayıp anlamına geldiğini ifade etti.
İran’ın desteğinin azalmasına duyulan öfke
Siyasi analist Ali el-Emin, Şii çevrelerin İran’a bakışında belirgin bir değişim yaşandığını ve Güney Lübnan’da yaşanan gelişmelerin Hizbullah tabanında öfke ile hayal kırıklığını artırdığını söyledi.
El-Emin, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, İran’ın nüfuz gücünün yalnızca mezhepsel ya da siyasi boyuta dayanmadığını, aynı zamanda Hizbullah’ın İran desteğiyle oluşturduğu geniş hizmet ve destek ağından beslendiğini belirtti. El-Emin’e göre bu yapı, uzun yıllar boyunca birçok aile için bir tür güvenlik ve sosyal koruma işlevi gördü.

El-Emin, bu duygunun Güney Lübnan’daki köylerin yıkımı, sivillerin yerinden edilmesi ve çok sayıda ölü ve yaralıya dair görüntülerle birlikte giderek zayıfladığını belirtti. Ona göre, birçok kişi bu kayıpların büyüklüğüne karşılık İran’dan gelen fiili desteğin aynı ölçekte olmadığını düşünüyor.
El-Emin, Hizbullah tabanının önemli bir kısmının, ‘saha birliği’ ve İran’ın füze kapasitesine dair sürekli söylemlere rağmen, İran’ın doğrudan bir yanıt vermemesini ya da İsrail üzerinde gerçek bir askeri baskı kurmamasını sorgulamaya başladığını ifade etti.
Eşi benzeri görülmemiş eleştiriler
El-Emin, bu durumun bazı kesimlerde İran’ın Hizbullah’ı ve Şii toplumu bölgesel hesaplarının bir parçası olarak kullandığı, ancak Lübnan’ı koruma ya da savaşın etkilerini azaltma konusunda somut bir maliyet üstlenmeye hazır olmadığı yönünde bir algı oluşturduğunu söyledi.
Ona göre bu hayal kırıklığı, Şii toplumu içinde İran’ın rolüne ve bazı politikalarına yönelik daha önce görülmemiş eleştirilerin ortaya çıkmasına zemin hazırladı. Bu eleştirilerde, söz konusu yaklaşımların Lübnan’ın güneyindeki halkın çıkarlarından çok İran devletinin çıkarlarıyla bağlantılı olduğu düşüncesi öne çıkıyor.
El-Emin ayrıca, İran’ın Lübnan’daki ateşkesin Tahran ile ABD arasında İslamabad’da varılan bir anlaşma sonucunda sağlandığını ifade ettiğini hatırlatarak, “Eğer İsrail ateşkesi ihlal ediyorsa, İran’ın da benzer şekilde karşılık vermesi ve en azından saldırıları durduracak bir baskı kurması beklenirdi” değerlendirmesinde bulundu. Ona göre bu baskı, Güney Lübnan’daki onlarca köyde yaşanan yerinden edilmenin ve saldırıların azalmasını sağlayabilirdi.









