Çin Güney Sudan'da: Müdahalesizlikten stratejik düzene

Gerçek sınav, Pekin'in dallanan ekonomik çıkarlarını kurumsal olarak yeniden yapılanmada ortak rolüyle dengelemek zorunda kalacağı çatışma sonrası dönemde belirginleşecek

Güney Sudan'da 2013 yılından bu yana devam eden kriz, Çin'i son derece karmaşık bir denklemle karşı karşıya bıraktı (Independent Arabia)
Güney Sudan'da 2013 yılından bu yana devam eden kriz, Çin'i son derece karmaşık bir denklemle karşı karşıya bıraktı (Independent Arabia)
TT

Çin Güney Sudan'da: Müdahalesizlikten stratejik düzene

Güney Sudan'da 2013 yılından bu yana devam eden kriz, Çin'i son derece karmaşık bir denklemle karşı karşıya bıraktı (Independent Arabia)
Güney Sudan'da 2013 yılından bu yana devam eden kriz, Çin'i son derece karmaşık bir denklemle karşı karşıya bıraktı (Independent Arabia)

Emani et-Tavil

Çin'in Güney Sudan'da görev yapan Birleşmiş Milletler (BM) barış gücündeki varlığı, Çin dış politikasında niteliksel bir dönüm noktasını simgeliyor. Pekin, Afrika meselelerinde değişmez bir ilke olarak sıklıkla öne sürdüğü müdahalesizlik prensibini aşarak kıtanın en karmaşık çatışmalarından birinin yönetimine doğrudan dahil oldu.

Bu dönüşümü inceleyen biri, bunun bir boşluktan doğmadığını anlıyor. Bu daha çok yoğun ekonomik varlık, çıkarları koruma ve sorumlu uluslararası güç imajı inşa etme çabalarını harmanlayan dikkatli bir stratejik birikimin ürünü. Çin’in küresel ölçekteki rolünün niteliğinde yaşanan köklü dönüşümü gözler önüne seren bir tablo.

Müdahalesizlik ilkesinden etkin katılıma tarihi dönüşüm

Çin, on yıllarca diplomatik sisteminin temel direği olarak gördüğü iç işlere müdahalesizlik ilkesine sıkı sıkıya bağlı kaldı. Bu ilke, Batılı güçlerin alışkanlıkla dayattığı siyasi koşullardan bağımsız biçimde Afrika'da geniş bir ekonomik manevra alanı sağladı.

Ancak 2013'ten bu yana Güney Sudan'da patlak veren kriz, Pekin'i son derece karmaşık bir denklemle yüzleştirdi. Ülkeyi Güney Sudan enerji sektörünün en büyük yabancı yatırımcısı konumuna taşıyan muazzam petrol çıkarları, süregelen silahlı çalkantı ortamında tehdit altına girdi.

Bu bağlamda Pekin tutumunu çarpıcı biçimde değiştirdi. 2011 yılında BM Güney Sudan Misyonu’nun (UNMISS) kurulmasını öngören 1996 sayılı BM Güvenlik Konseyi (BMGK) kararını destekledi, ardından 2015'te UNMISS’e ilk piyade birliklerini göndererek daha da ileri gitti. Bu, Çin kuvvetlerinin barış gücü amacıyla sınır dışında fiilen muharebe konuşlanması açısından tarihi bir ilk niteliği taşıyordu. Çin Savunma Bakanlığı verilerine göre UNMISS bünyesinde konuşlanan Çinli asker sayısı zirve dönemlerinde yaklaşık bine ulaştı. Bu rakam Çin'in meseleye verdiği önemi açıkça yansıtıyor.

Saha rolü: Mühendislik, tıp ve piyade

Çin'in UNMISS'e katkısı her biri Çin stratejisinin farklı bir boyutunu gözler önüne seren üç ana eksende şekilleniyor.

Askeri mühendislik alanında Çinli birlikler, yollar, köprüler ve kamplar gibi barış gücü operasyonları için zorunlu altyapının inşasına somut bir saha katkısı sundu. Bu çalışmalar, Afrika kıtasında adeta tescilli marka haline gelen Çin mühendislik yetkinliğini bir kez daha ortaya koydu.

Saha tıbbı alanında Çinli tıbbi birlikler, kuvvetlerin konuşlandığı bölgelerdeki yerel topluluklara sağlık hizmeti sundu; bu durum Çin'in varlığına insani bir boyut katarak yerel halkın kabulünü güçlendirdi.

Bu tablonun en dikkat çekici unsuru ise Çinli piyade birliklerinin konuşlanmasıdır. Bu adım, Çin'in BM barış gücü operasyonlarına katılım tarihinde keskin bir kırılma noktası oluşturdu. Söz konusu birlikler sivil koruma görevlerinde etkinliklerini kanıtladı. Bu başarı UNMISS’in kendi raporlarında da takdirle karşılandı. Cuba'daki yetkililer, Çin'in varlığının en şiddetli çatışma dönemlerinde bile pek çok bölgede güvenliğin sağlanmasına katkı sağladığını teyit etti. Çinli askerlerin hiçbir belgelenmiş ihlal vakasına karışmamış olmaları, Çin’in askeri varlığını daha da öne çıkaran nokta oldu. Bu durum Güney Sudanlı çeşitli taraflar nezdinde güvenilirlik sermayesi oluşturuyor.

Stratejik motivasyonlar: Petrol, imaj ve deneyim üçgeni

Çin'in UNMISS'e katılmaya doğru yaptığı dönüşümün ardında, birbirinden bağımsız değerlendirilemeyecek üç iç içe geçmiş motivasyon yatıyor.

Birinci motivasyon salt ekonomik nitelik taşıyor. Çin, Ulusal Petrol Şirketi (CNPC) aracılığıyla Güney Sudan petrol sektöründe büyük pay sahibi. Bu sektördeki Çin yatırımlarının 20 milyar doları aştığı tahmin ediliyor. Pekin, Güney Sudan'ın petrol ihracatının yaklaşık yüzde 85'ini ithal ediyor. Bu durum ülkenin istikrarını doğrudan ve üzerinde kumar oynanmaya tahammülü olmayan bir Çin çıkarı haline getiriyor.

İkinci motivasyon uluslararası imajla ilgili. Pekin, uluslararası güvenliğin korunmasındaki yükümlülüklerini üstlenen sorumlu bir küresel güç olarak konumunu pekiştirmeye çalışıyor. Bu yönelim, uluslararası platformlarda tanıtımını yaptığı ‘ortak kader topluluğu’ söylemiyle de örtüşüyor. Bu bağlamda Çin'in BMGK daimî üyeleri arasında barış gücü bütçesine en fazla katkıda bulunan ülke konumuna gelmiş olması dikkati çekiyor. Pekin bu istatistiği, BM sistemi içindeki nüfuzunu güçlendirmek için siyasi bir araç olarak kullanıyor.

Üçüncü motivasyon, askeri eğitim niteliği taşıyor. Güney Sudan'daki barış gücü ortamı, Çinli kuvvetler için hiçbir iç eğitimin ne denli gelişmiş olursa olsun sağlayamayacağı gerçek saha koşullarında sınır ötesi operasyonel deneyim kazanmanın nadir fırsatını sunuyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre başta Güney Afrika'daki Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü olmak üzere Afrikalı stratejik analistler, bu operasyonel deneyimin Çin askeri kurumu için uzun vadeli stratejik bir birikim oluşturduğunu vurguluyor.

Çin’in yaklaşımının karşılaştırmalı sınavı: Vesayet yerine ortaklık

Çin'in Güney Sudan'daki yaklaşımı, Batılı güçlerin yaklaşımından iki temel boyutuyla köklü biçimde ayrışıyor.

Bunlardan birincisi, siyasi şartların olmamasıyla ilgili. Pekin, güvenlik alanındaki katılımını ya da ekonomik yatırımlarını ne yönetim gereklilikleri ne demokratik reform ne de insan hakları sicilleriyle ilişkilendiriyor. Bu durum, Batı yaklaşımını iç işlerine müdahale olarak değerlendiren Cuba hükümetinin Çin ile iş birliğine daha sıcak bakmasını sağlıyor. İkinci boyut ise sunduğu tekliflerinin bütünleşik paket niteliğiyle ilgili. Çin, petrol yatırımı, altyapı inşası ve güvenlik desteğini bir arada sunan tutarlı bir paket oluşturuyor. Bu durumsa varlığını çok boyutlu ve ikame edilmesi güç kılıyor.

Ne var ki, Afrikalı araştırmacıların nesnel biçimde kaydettiği üzere bu yaklaşım sorunsuz değil. Çin'in ekonomik çıkarları korumaya odaklanması zaman zaman barış gücü olarak tarafsızlığını zedeleyebiliyor. Siyasi şartların olmaması ise reform için baskı yapmak yerine farklı yönetim biçimlerinin ömrünü uzatmaya katkıda bulunabiliyor. Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü'nün 2024 tarihli raporu, BM rolü ile ekonomik çıkarlar arasındaki dengenin Afrika'da Çin modelinin önündeki en belirgin sınavlardan biri olmayı sürdürdüğüne işaret ediyor.

Afrika değerlendirmesi: Batı tartışmalarında eksik kalan ses

Çin'in Afrika'daki rolüne ilişkin tartışmalara çoğunlukla Afrikalı seslerin yer almadığı Batılı bakış açıları egemen oluyor; bu yokluğun etkileri bazı Batılı düşünce kuruluşlarının vardığı sonuçlarda belirgin biçimde hissediliyor. Öte yandan Afrika kıtasında demokrasi, yönetişim, ekonomi ve yaşam kalitesi üzerine halkın tutumlarını ölçen bağımsız ve tarafsız bir kamuoyu araştırma ağı Afrobarometer tarafından yapılan anketler de dahil olmak üzere Afrika’da yapılan çeşitli kamuoyu araştırmaları, Çin'in yerel şirketlerle yaşanan deneyimlere göre farklılık gösterse de pek çok ülkede Çin'in rolüne yüksek düzeyde takdir beslendiğini ortaya koyuyor.

Güney Sudan özelinde ise hükümet yetkilileri ve sivil liderler, BM misyonundaki Çin varlığına duydukları takdiri dile getiriyor. Siyasi dayatmalar olmaksızın etkilenen topluluklara sunulan somut hizmetleri gerekçe olarak gösteriyorlar. Afrika Yedek Kuvveti'nin yapısını geliştirme sürecinde Afrika Birliği (AfB) de Çin'in barış gücü içindeki deneyimini Afrika’nın kolektif güvenlik sistemine entegre edilmeye değer bir birikim olarak ele alıyor. Güney Sudan'daki gelişmelerden en doğrudan etkilenen komşu ülkeler ise Kenya, Uganda ve çevresindekiler oluyor. Bu ülkeler Pekin'le ideolojik rekabet çerçevelerinden uzak, yüksek seviyede pragmatizm içinde ilişkilerini sürdürüyor.

* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevrilmiştir.



Lübnan Başbakanı, Hizbullah'ın verdiği sözleri yerine getirmesini istedi

Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam (EPA)
Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam (EPA)
TT

Lübnan Başbakanı, Hizbullah'ın verdiği sözleri yerine getirmesini istedi

Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam (EPA)
Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam (EPA)

Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, Hizbullah’a ülkeyi kurtarma, Lübnan'ın ulusal çıkarlarını İran'ın çıkarlarının üstünde tutma ve İsrail ordusunun Güney Lübnan'dan çekilmesini sağlamak adına hükümetle aynı çizgide hareket etme çağrısında bulundu.

Reuters haber ajansına konuşan Selam, Hizbullah’ın esnek davranması gerektiğini belirterek, "Hizbullah bizden daha hızlı olmalı ya da en azından bizimle aynı hızda hareket ederek Washington’da yürüttüğümüz müzakerelere desteğini ilan etmelidir" dedi.

ABD arabuluculuğunda İsrail ve Lübnan arasında yürütülen bu doğrudan müzakerelerin bir sonraki turunun 22 Haziran'da yeniden başlaması planlanıyor.

Görüşmelere yakın Lübnanlı bir kaynak Şarku’l Avsat’a, Beyrut yönetiminin İsrail ile bağımsız bir şekilde masaya oturma kararının Tahran'da büyük bir öfkeye yol açtığını belirtti. Kaynağa göre İran, bu adımı Washington ile yürüttüğü büyük pazarlıklarda elindeki en güçlü müzakere kartlarından birinin alınması olarak değerlendiriyor.

Lübnan tarafı, İsrail’in ülkeden tamamen çekilmesini ve yüz binlerce yerinden edilmiş sivilin Lübnan ordusunun denetimi altında evlerine geri dönmesini sağlayacak kalıcı bir ateşkesi müzakerelerin temeli olarak talep ediyor. İsrail ise işgal ettiği topraklardan çekilmeden önce, en azından Güney Lübnan’da Hizbullah’ın askeri bir güç olarak tamamen tasfiye edilmesini ve askeri varlığının bittiğinin kanıtlanmasını şart koşuyor.

Biz müstakil bir devletiz, adımıza kimse müzakere edemez

Başbakan Selam, bölgedeki karmaşık diplomatik trafiğe ve özellikle İslamabad merkezli yürütülen (ABD-İran) arabuluculuk görüşmelerine de değindi. Lübnan'ın bölgedeki her gelişmeden etkilendiğini kabul eden Selam, ancak müstakil bir devlet olarak müzakere etme kararlılığını şu sözlerle yineledi:

"İslamabad’daki müzakere sürecinden elbette etkileniyoruz. En sonunda sonuçları ve acısı bizim topraklarımızda yaşanan bir savaş var. Bölgedeki savaştan da barıştan da sakinleşmeden de etkileniriz. İslamabad ya da başka bir yerdeki gelişmelerin üzerimizde yansımaları olması doğaldır. Eğer bu süreç bölgede bir ateşkese ve sakinleşmeye yol açacak ise bundan kesinlikle biz de faydalanırız. Ancak Lübnan adına hiç kimse müzakere yürütemez."

Selam, Lübnan devletinin ülke için en az maliyetli yolu seçtiğini vurgulayarak, Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını bir "İsrail şartı" olarak görmeyi reddetti ve sert bir üslupla şunları söyledi:

"Artık bu boş lafları bir kenara bırakalım. Lübnanlılar daha 1989 yılındaki Taif Anlaşması'nda Lübnan devletinin otoritesinin tüm ülke topraklarında tesis edilmesi konusunda anlaşmışlardı. Biz de hükümet programımızda bu hususu onayladık; silahın sadece devletin elinde olması ve savaş-barış kararının yalnızca devletin tekelinde kalması gerektiğini vurguladık. Şimdi soruyorum: İsrail bizimle masaya oturup hükümet programımızı yazmamıza yardım mı etti? Elbette hayır."

İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Nabatiye kenti civarına yaptığı bombardıman (Reuters)İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Nabatiye kenti civarına yaptığı bombardıman (Reuters)

Hizbullah ile sürekli iletişim halinde olduklarını belirten Başbakan, "Hizbullah'tan tek istenen taahhütlerine sadık kalmasıdır. Güney Lübnan'ın silahlardan arındırılmış bir bölge olması gerekiyor. Hizbullah, programında silahın sadece devlete ait olduğunu vurgulayan bu hükümete iki kez güvenoyu verdi. Kendisinden bundan fazlası istenmiyor" ifadelerini kullandı.

Hizbullah müzakereleri "utanç verici" buldu

Hizbullah ise Lübnan ve İsrail hükümetlerinin Washington’daki görüşmelerde üzerinde uzlaştığı ateşkes planını sert bir dille reddetti. Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, yürütülen müzakereleri "utanç verici" olarak nitelendirerek Washington’da varılan çerçeveyi, "Lübnan halkının bir kısmını yok etme, geri kalanını ise köleleştirme yol haritası" diyerek geri çevirdi.

Bu tepkiye doğrudan cevap veren Başbakan Selam, Hizbullah'a seslenerek, "Eğer gerçekten iddia ettiğin gibi kendi tabanını, halkını ve onların yaşadığı trajedileri önemsiyorsan, senden tek beklenen taahhütlerine sadık kalmandır. Senden fazlasını istemiyoruz" şeklinde konuştu.

Washington yönetimi, Lübnan-İsrail müzakerelerinin geleceğine dair henüz kesin bir garanti sunmuş değil. Ancak Selam, bu konuda siyasi dedikodulara kulak asmamak gerektiğini belirterek, "Hakem düdüğünü Amerikan arabulucuya bırakmak en doğrusudur" dedi.

Öte yandan Tahran, Lübnan’da bir ateşkes sağlanmasını, Washington ile yürüttüğü daha geniş kapsamlı bölgesel anlaşmanın ön şartı haline getirmeye çalışıyor. Dün ABD ve İran kanadından gelen açıklamalar, iki büyük güç arasında savaşı sonlandıracak bir uzlaşı metnine çok yaklaşıldığını ve Washington'un önümüzdeki günlerde bir ön anlaşmaya imza atabileceğini gösteriyor.

Başbakan Selam ise iç cephedeki asıl düğümü şu sözlerle özetledi: "Bizim Hizbullah ile sorunumuz, Hizbullah'ın silahıdır. Biz onu Lübnanlı siyasi bir güç olarak kabul ediyoruz ve sadece Lübnan'a karşı olan yükümlülüklerini yerine getirmesini istiyoruz."


Şara: Lübnan’daki savaşı durdurmaya çalışıyoruz; ona dahil olma niyetimiz yok

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara (SANA)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara (SANA)
TT

Şara: Lübnan’daki savaşı durdurmaya çalışıyoruz; ona dahil olma niyetimiz yok

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara (SANA)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara (SANA)

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara, ülkesinin Lübnan’daki savaşa dahil olabileceğine yönelik yeniden gündeme gelen tartışmalara son noktayı koydu. Suriye’nin askeri olarak Lübnan’a müdahil olacağı yönündeki iddiaların ‘yalnızca söylentiden ibaret’ olduğunu belirten Şara, mevcut aşamada Suriye’nin Lübnan’daki duruma ilişkin yaklaşımının ‘savaşa katılmak değil, savaşın durdurulması için çaba göstermek’ olduğunu vurguladı.

Şara, Şam kırsalından gelen bir heyeti kabulü sırasında yaptığı açıklamada, Suriye ile Lübnan arasındaki sınırların belirlenmesi dosyasının ‘şu anda öncelikli bir konu olmadığını’ ifade etti. Hâlihazırda daha acil meselelerin bulunduğunu kaydeden Şara, bunların başında Lübnan’da yaşayan yaklaşık 1,4 milyon Suriyeli sığınmacının durumunun ele alınması ve bu kişilerin ülkelerine dönüşünü güvence altına alacak uygun bir mekanizmanın oluşturulmasının geldiğini söyledi.

ABD Başkanı Donald Trump kısa süre önce yaptığı açıklamada, “Hizbullah’a güçlü bir darbe vurmak istiyoruz. İsrail güneyde yapılması gerekeni yaptı, ancak Hizbullah’ın tamamen ortadan kaldırılması için yapılacak daha çok şey var. ABD bunu yapmaya hazır ve bunu Suriye’den de talep etmemiz mümkün” ifadelerini kullanmıştı.

 Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara, Şam kırsalından önde gelen isimlerle bir araya geldi. (SANA)Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara, Şam kırsalından önde gelen isimlerle bir araya geldi. (SANA)

Trump’ın söz konusu açıklamaları, Şara’nın yakın zamanda Washington’u ziyaret edebileceğine ilişkin haberlerin de etkisiyle geniş yankı uyandırdı. Ancak Suriye Cumhurbaşkanlığı bu iddiaları yalanladı. Şam’daki kaynaklar Şarku’l Avsat’a yaptıkları açıklamada, ABD’li yetkililerin söylemlerini ‘kartların yeniden karılması’ olarak nitelendirirken, bu açıklamaların müzakere sürecinin bir parçası ve İran’a yönelik mesajlar içerdiğini belirtti. Kaynaklar, “Şu ana kadar Şam’a, Suriye’nin Lübnan’da herhangi bir askeri müdahalede bulunmasına ilişkin resmî bir Amerikan talebi iletilmedi” dedi. Aynı kaynaklar, ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın daha önce Şam’dan ‘Hizbullah’a karşı açık, net ve ciddi bir tutum sergilemesini’ istediğini aktarırken, Suriye yönetiminin hâlihazırda böyle bir tutuma sahip olduğunu savundu. Buna göre Şam’ın yaklaşımı; sınırların kontrol altına alınması, kaçakçılık güzergâhlarının kapatılması ve Lübnan hükümetiyle üst düzey koordinasyon yürütülmesi şeklinde tezahür ediyor.

Kaynaklar ayrıca, “Savaş bataklığına sürüklenmek ve tek taraflı olarak askeri güç konuşlandırmak tamamen ihtimal dışı. Lübnan ordusuna destek amacıyla Suriye birliklerinin sahaya sürülebileceğini konuşmak için ise henüz çok erken” ifadelerini kullandı.

Öte yandan Suriye Arap Ordusu Sınır Muhafaza Güçleri Komutanı Tuğgeneral Hasan Abdulgani, geçtiğimiz perşembe günü bazı subayların da katılımıyla Lübnan ordusundan, başkanlığını İrtibat Sorumlusu Tuğgeneral Michel Boutros’un yaptığı bir heyetle görüştü. Görüşmede, iki taraf arasında sınır güvenliğinin güçlendirilmesi ve kaçakçılık faaliyetleriyle mücadele alanlarında iş birliği ve koordinasyonun artırılması başta olmak üzere ortak ilgi alanına giren konular ele alındı.

Buna paralel olarak Suriye İçişleri Bakanlığı da yaptığı açıklamada, “Lübnan egemen bir devlettir ve önceki rejimin gördüğü gibi bir arka bahçe değildir” ifadesini kullandı. Bakanlık, Suriye’nin Lübnan’a sağlayacağı her türlü desteğin temel dayanağının iki ülke arasındaki koordinasyon olduğunu vurguladı.

Suriye Arap Ordusu Sınır Muhafaza Güçleri Komutanı Tuğgeneral Hasan Abdulgani ile Lübnan Ordusu İrtibat Sorumlusu Tuğgeneral Michel Boutros’un görüşmesinden (SANA)Suriye Arap Ordusu Sınır Muhafaza Güçleri Komutanı Tuğgeneral Hasan Abdulgani ile Lübnan Ordusu İrtibat Sorumlusu Tuğgeneral Michel Boutros’un görüşmesinden (SANA)

Şara, 9 Haziran’da Şam’da eski Lübnan Başbakanı Necib Mikati’yi kabulü sırasında, ülkesinin mevcut imkân ve koşullar çerçevesinde Lübnan’a sağlayabileceği her türlü destek ve yardımı sunmaya hazır olduğunu ifade etti. Basında yer alan haberlere göre Şara, görüşmede konuğuna, “Lübnan'ın istikrarı ve güvenliği Suriye açısından doğrudan bir çıkar meselesidir. Şam yönetimi, karşılıklı saygı, iyi komşuluk ve iç işlerine karışmama ilkeleri temelinde Lübnan devletiyle en iyi ilişkileri kurmaya önem vermektedir” mesajını verdi.

Saatler süren Şara-Mikati görüşmesinde, Şam ile Beyrut arasındaki ikili ilişkilerin mevcut durumu ve önümüzdeki dönemde geliştirilmesine yönelik perspektifler ele alındı. Görüşmede ayrıca, bölgenin tanık olduğu dönüşümler ışığında, ortak ilgi alanına giren çeşitli yatırım dosyaları da masaya yatırıldı.


Lübnan'da ateşkes için Arap Dünyası devreye girdi

İsrail'in dün Sur kenti yakınlarındaki Burc el-Şamali'deki bir binaya düzenlediği hava saldırısının ardından kalan enkaz (AP)
İsrail'in dün Sur kenti yakınlarındaki Burc el-Şamali'deki bir binaya düzenlediği hava saldırısının ardından kalan enkaz (AP)
TT

Lübnan'da ateşkes için Arap Dünyası devreye girdi

İsrail'in dün Sur kenti yakınlarındaki Burc el-Şamali'deki bir binaya düzenlediği hava saldırısının ardından kalan enkaz (AP)
İsrail'in dün Sur kenti yakınlarındaki Burc el-Şamali'deki bir binaya düzenlediği hava saldırısının ardından kalan enkaz (AP)

ABD-İran arasında yürütülen ve bir uzlaşıya varmayı hedefleyen müzakerelerle eş zamanlı olarak, Lübnan’ın iç ve dış temaslarına destek vermek amacıyla Arap ülkeleri düzeyinde diplomatik bir hareketlilik başladı. Lübnan ise Washington'da İsrail ile gerçekleştirilecek yeni tur müzakerelere katılma hazırlıklarını sürdürürken, masada öncelikle ateşkesin sağlanması konusunda ısrar ediyor.

Lübnanlı kaynaklar, Lübnan dostu Arap ülkelerinin son iki gündür yoğun bir mekik diplomasisi yürüttüğünü ve müzakerelerde Beyrut’un elini güçlendirecek ortak bir zemin hazırlamaya çalıştığını belirtti. Kaynaklar Şarku’l Avsat’a, bu ortak tutumun netleşmesinin ardından Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, Meclis Başkanı Nebih Berri ve Başbakan Nevvaf Selam arasında üçlü bir zirvenin önünün açılacağını ifade etti. Bu zirvede durum değerlendirmesi yapılması ve "öncelikle ateşkesin ilan edilmesi, ardından da ateşkes sonrasındaki aşamaların planlanması" hedefleniyor. Arap diplomasisinin yürüttüğü hareketliliğin; ateşkesin yürürlüğe girmesi, her iki tarafın karşılıklı olarak geri çekilmesi, Lübnan ordusunun bölgeye konuşlandırılması, Hizbullah’ın silah bırakması, göç edenlerin geri dönmesi ve Güney Lübnan’da istikrarın yeniden tesisi gibi çok ayaklı bir plan üzerinde yoğunlaştığı aktarıldı.

İsrail’in direnci ve Hizbullah’ın şartları masayı bloke ediyor

Bütün bu çabalara rağmen, İsrail’in katı tutumu ve Hizbullah’ın kendi şartlarındaki ısrarı ateşkes sürecini baltalıyor. Lübnanlı kaynaklar, İsrail tarafının müzakereleri ileriye taşıyacak hiçbir adım atmadığını ve "uzlaşmaz" bir tavır sergilediğini belirterek; Tel Aviv’in atılacak her adımı Hizbullah’ın önceden silahsızlandırılması şartına bağladığına dikkat çekti.

Hizbullah kanadı ise arabulucular vasıtasıyla ilettiği mesajda, Lübnan topraklarında kapsamlı ve eksiksiz bir ateşkes sağlanmadan önce hiçbir soruya veya teklife yanıt vermeyeceğini kesin bir dille bildirdi.