Çin, Sudan ile ilişkilerinde borç tuzağının üzerinden mi atlıyor?

Finansal birikimlerin geleceği, devletin savaş sonrası dönemde istikrarı yeniden sağlama, gelir kaynaklarını çeşitlendirme ve finansmanları sürdürülebilir getiri sağlayabilecek üretken yatırımlara yönlendirme becerisine bağlı olacaktır

Fotoğraf: Dünya Bankası tahminlerine göre, Sudan'ın kamu borcu GSYİH'sının yaklaşık yüzde 147'sine denk geliyor (Independent Arabia - Hasan Hamed)
Fotoğraf: Dünya Bankası tahminlerine göre, Sudan'ın kamu borcu GSYİH'sının yaklaşık yüzde 147'sine denk geliyor (Independent Arabia - Hasan Hamed)
TT

Çin, Sudan ile ilişkilerinde borç tuzağının üzerinden mi atlıyor?

Fotoğraf: Dünya Bankası tahminlerine göre, Sudan'ın kamu borcu GSYİH'sının yaklaşık yüzde 147'sine denk geliyor (Independent Arabia - Hasan Hamed)
Fotoğraf: Dünya Bankası tahminlerine göre, Sudan'ın kamu borcu GSYİH'sının yaklaşık yüzde 147'sine denk geliyor (Independent Arabia - Hasan Hamed)

Muna Abdulfettah

Sudan ekonomisini sarsan ve ülkeyi bağımsızlığından bu yana en derin finansal krizlerinden birine sürükleyen bir savaşın ortasında, Çin, Hartum'un kendisine olan yaklaşık 50 milyon dolarlık borcunu sildiğini duyurdu. Bu hamle, Sudan'ın dünyanın en karmaşık borç krizlerinden biriyle karşı karşıya olduğu bir dönemde geldi. Sudan’ın dış borcu yaklaşık 67 milyar dolara ulaşıyor ve bunun büyük kısmı on yıllar içinde biriken faiz ve gecikmelerden oluşuyor. Öte yandan, Sudan'ın Ağır Borçlu Yoksul Ülkeler (HIPC) Girişimi kapsamında borçlarının önemli ölçüde silinmesi yolunda ilerleme kaydedilmişken, bu süreç, Egemenlik Konseyi Başkanı General Abdulfettah el-Burhan'ın 2021'de hayata geçirdiği önlemler ve ardından Nisan 2023'te savaşın patlak vermesiyle tamamen durdu.

Tamamen finansal açıdan bakıldığında, bu miktar dış borcun büyüklüğünü önemli ölçüde değiştirmiyor, savaşın neden olduğu ciddi ekonomik daralmayı çözmüyor ve çatışmanın genişlemesiyle duran uluslararası finansman akışını da yeniden başlatmıyor. Bununla birlikte, bu adımın önemi zamanlaması ve bağlamında gizli; zira borçların yeniden yapılandırılması çabalarının sekteye uğradığı, Sudan'ın uluslararası finans kuruluşlarına erişiminin azaldığı ve devam eden savaş ve kötüleşen ekonomik faaliyet nedeniyle kamu maliyesinin artan bir baskı altında olduğu bir dönemde geldi.

Anlaşma, Çin hükümetinin verdiği dört faizsiz kredi borcunun silinmesini içeriyor ve Port Sudan'da protokolün imzalanmasının hemen ardından yürürlüğe girdi. Bu gelişme, her iki tarafın da bankacılık engellerinin giderilmesi, Çin Ulusal Petrol Şirketi'nin (CNPC) faaliyetlerinin yeniden başlatılması ve enerji, su ve tarım projelerine tahsis edilen Çin hibelerinin uygulanmasına devam edilmesi de dahil olmak üzere çeşitli ekonomik konularda devam eden iş birliğine olan bağlılıklarını teyit etmeleriyle aynı zamana denk geldi. Bu, savaş ve neden olduğu siyasi ve ekonomik karmaşıklıklar nedeniyle birçok uluslararası finansörün ve ortağın varlığının azaldığı bir dönemde, Çin'in özellikle petrol sektöründe Sudan'ın en önde gelen yatırımcılarından ve ekonomik ortaklarından biri haline geldiği, on yıllara yayılan bir ekonomik ilişkinin uzantısı olarak öne çıkıyor.

Durdurulan projeler

Sudan-Çin ilişkileri, Afrika'da siyasi ekonomi ve jeopolitik değerlendirmelerin iç içe geçişinin bir örneğini teşkil ediyor. 1990'ların ortalarından beri Pekin, Sudan'ı kıtada enerji sektöründe varlığını genişletmesine olanak tanıyan bir ortak olarak gördü. Bu arada Hartum, Batı'nın artan izolasyonu, sermayeye ve uluslararası pazarlara erişimini sınırlayan ekonomik yaptırımlardan muzdarip olduğu bir dönemde Çin'de bir finansman, yatırım ve teknoloji kaynağı buldu. Çin yatırımları, Sudan'ın petrol endüstrisi gelişiminin omurgasını oluşturdu; Port Sudan'daki petrol sahalarını, boru hatlarını ve ihracat tesislerini finanse etti. Bu durum, Çin'i uzun yıllar boyunca Sudan'ın en büyük yabancı yatırımcısı ve en önemli ticaret ortağı haline getirdi.

Ancak bu ilişki, 2011'de Güney Sudan'ın ayrılmasından sonra, petrol rezervlerinin büyük çoğunluğunun yeni devlete devredilmesiyle farklı bir aşamaya girdi. Bu durum, Sudan'daki Çin yatırımlarının ekonomik olarak faydasını azalttı, ancak ilişkilerde tam bir kopmaya yol açmadı. Pekin, siyasi istikrarsızlığa rağmen sürekli ekonomik etkileşim politikası benimseyerek altyapı, enerji ve madencilik sektörlerindeki varlığını sürdürdü. Fakat, devam eden savaş, projeleri aksatan ve birçok şirketin faaliyetlerini kısıtlayan zorluklar ortaya çıkardı. Ayrıca, kötüleşen güvenlik ortamında bazı yatırımların yeniden değerlendirildiğine dair işaretler de ortaya çıktı.

Dünya Bankası tahminlerine göre, Sudan'ın kamu borcu GSYİH'sının yaklaşık yüzde 147'sine denk geliyor ve hükümet, uluslararası piyasalardan borçlanamadığı için nakit finansmanına güvenmeye devam ediyor.

e7kı
Pekin'in Sudan'ın borcunun bir kısmını silme kararı, Çin'in Afrika'da küçük, faizsiz devlet kredilerinin silinmesine dayanan diplomatik yaklaşımının bir uzantısı olarak görülüyor (Independent Arabia - Hasan Hamed)

Çin'in Sudan'ın alacaklılarının başında geldiği yönündeki yaygın algıya rağmen, Sudan'ın dış borcunun büyük çoğunluğu aslında uluslararası finans kuruluşlarına ve diğer resmi alacaklılara ait. Çin’e borcu, toplamın sınırlı bir yüzdesini temsil ediyor ve imtiyazlı krediler, tercihli krediler ve altyapı ve enerji projelerine bağlı finansman karışımından oluşuyor. Pekin'in son kredi borcunu silme kararı, ticari krediler veya büyük yatırım projelerine bağlı finansman hariç, imtiyazsız devlet kredilerine ilişkin olağan politikası çerçevesinde yer alıyor. Bu da Çin'in ortaklarının borçlarını yönetmedeki rolünün yanı sıra, devam eden çatışmaya rağmen Sudan'daki ekonomik varlığını sürdürdüğünü yansıtıyor.

Varlığını pekiştirme

Sudan, Çin için gelişmekte olan bir pazar ve doğal kaynaklar için bir kaynak olmasının yanı sıra, Afrika Boynuzu'nu Kızıldeniz'e bağlayan stratejik bir konumda yer alıyor ve bölgesel ticaret ve enerji ağlarında önemli bir bağlantı noktası oluşturuyor. Bu anlayışa dayanarak, Pekin 1990'ların ortalarından beri petrol, altyapı, enerji ve ulaşım projelerini düşük faizli krediler ve kalkınma kredileri yoluyla finanse ederek ülkedeki varlığını pekiştirirken, aynı zamanda ekonomik iş birliğini yönetim veya iç reformlarla ilgili siyasi koşullara bağlamaktan kaçındı. Bu yaklaşım, Çin'in on yıllardır Sudan'ın en büyük ekonomik ortağı olmasına katkıda bulundu, ancak aynı zamanda finansal yükümlülükler de biriktirdi, çünkü Çin'in finansmanının çoğu hibe yerine üretken projelere bağlı krediler şeklinde oldu.

rgthyju
Çin için Sudan, gelişmekte olan bir pazar ve doğal kaynaklar için bir kaynaktır (Independent Arabia - Hasan Hamed)

Bu bağlamda, Pekin'in Sudan'ın borcunu silme kararı, Çin'in Afrika'da benimsediği diplomatik yaklaşımın bir uzantısıdır; bu yaklaşım, küçük, faizsiz devlet kredileri borcunu silmeyi, ticari krediler ve altyapı finansmanını ise silme programının kapsamı dışında tutmayı içeriyor. Bu nedenle, kararın finansal etkisi, dış borç ve Çin'e olan 5 milyar dolardan fazla borçla karşılaştırıldığında sınırlı kalıyor. Ancak, gerçek değeri zamanlamasında gizli, çünkü karar, HIPC girişiminin durduğu, Batı finansman kanallarının azaldığı ve Sudan'ın savaş nedeniyle finansal izolasyonunun arttığı bir dönemde geldi.

Buna karşılık, ekonomik çöküş ve ardından gelecek muazzam yeniden inşa ihtiyacı, Çin için limanlar, yollar, enerji ve lojistik alanlarında büyük yatırımlar gerektirecek bir ülkede varlığını pekiştirmek için stratejik bir fırsat sunuyor. Mesele, sadece sınırlı bir borç yükünü hafifletmekle ilgili değil, aynı zamanda gelecekteki yeniden inşa pazarında lider bir konumu korumak ve Kızıldeniz'de stratejik bir konumda bulunan bir ülkede uzun vadeli ekonomik nüfuz ağlarını pekiştirmekle de ilgili. Burada altyapının yeniden inşası, bir ekonomik kalkınma projesi olduğu kadar, güç dengesini yeniden şekillendirmenin bir aracı haline de geliyor.

Borç tuzağı

Sudan'ın Çin'e olan borcunu yalnızca “borç tuzağı diplomasisi” anlatısıyla yorumlamak uygun olmayabilir, aynı şekilde Çin finansmanını garantili bir kalkınma motoru olarak gösteren karşı bir anlatıya da indirgenemez. Sudan'daki durum, siyasi ekonomi değerlendirmeler ve jeopolitik değişimlerin kesişim noktasında şekilleniyor. Milenyumun başından beri Çin'den alınan borçların genişlemesi, Hartum'un sermaye ve teknik uzmanlık ihtiyaçlarını karşılayan ve aynı zamanda Çin'in enerji sektöründeki stratejik çıkarlarını güçlendiren karşılıklı bir ilişki içinde, petrol ve altyapı projelerinin finansmanıyla bağlantılı oldu. Ancak, Güney Sudan'ın ayrılmasıyla Sudan ekonomisi petrol kaynaklarının büyük bir kısmından mahrum kaldı ve bu durum denklemin dengesini büyük ölçüde bozdu. Bu dengesizlikler, ardı ardına gelen finansal krizlerle daha da kötüleşti. Ardından, borç sürdürülebilirliğini, borçların şartlarından ziyade devletin kurumsal hayatta kalmasına bağımlı hale getirecek bir şekilde ekonomik ortamı yeniden şekillendiren savaş patlak verdi.

Bu perspektiften bakıldığında, Çin'in stratejik varlıklar edinmek veya doğrudan egemen düzenlemeler dayatmak için borçları kullandığına dair kesin bir kanıt olmadığı için, “borç tuzağı” tezi Sudan deneyimini açıklamak için yetersiz görünüyor. Buna karşılık, dış yükümlülüklerin birikiminden kaynaklanan yapısal riskleri göz ardı etmek de aynı derecede aşırı bir basitleştirmedir. Borçlanmanın zayıf yönetişim, dar bir üretim tabanı ve kamu maliyesinin değişken gelirlere bağımlılığıyla birleşimi, şartlarından bağımsız olarak her türlü dış borcu, ekonomik kırılganlığı şiddetlendiren ve kamu politikası seçeneklerini kısıtlayan bir unsur haline getiriyor. Dahası Sudan'ın Çin'e olan borcunun geleceği, borç verenin niteliğinden ziyade, devletin savaş sonrası dönemde istikrarı yeniden sağlama, kamu maliyesini yeniden yapılandırma, gelir kaynaklarını çeşitlendirme ve finansmanları sürdürülebilir getiri sağlayabilecek verimli yatırımlara yönlendirme becerisine bağlı olacaktır. Borç sürdürülebilirliği, borcun kendisinin doğal bir özelliği değil, devletin borçlanmayı ekonomik büyümeye dönüştürmedeki verimliliğinin doğrudan bir sonucudur; bu da devletin egemenliğini veya kalkınma fırsatlarını tehlikeye atmadan yükümlülüklerini yerine getirme kapasitesini desteklemektedir.

Rekabet avantajı

Şarku’l Avsat Indpendent Arabia’dan aktardığı analize göre Sudan ve Çin arasındaki ekonomik ilişkilerin geleceği, herhangi bir tekli finansal anlaşmadan daha belirleyici bir değişkene bağlı kalacaktır, o da savaşın sonucu. Sudan ekonomisinin canlandırılması, siyasi olarak ne kadar önemli olursa olsun, sınırlı borç silme ile sağlanamaz. Minimum düzeyde güvenliğin yeniden sağlanmasını, devlet kurumlarının yeniden inşasını, üretimin yeniden başlatılmasını ve Sudan'ın uluslararası finans sistemine yeniden entegre edilmesini gerektiriyor. Bu adımlar atılmadığı takdirde, nedenleri ve büyüklüğü dış mali yükümlülüklerin çok ötesine uzanan yapısal bir kriz karşısında, herhangi bir borç hafifletme önleminin etkisi sınırlı kalacaktır.

Bu bağlamda, Çin, otuz yılı aşkın süredir inşa ettiği ekonomik varlığından ve koşullar uygun olduğunda yeniden inşaya katılma isteğinden yararlanarak, Sudan'ın en önde gelen dış ortaklarından biri olarak konumunu korumaya hazır görünüyor. Ancak, bu rolün niteliği, Hartum'un borcunu etkin bir şekilde yönetme, kamu harcama önceliklerini yeniden yapılandırma ve borçlanmayı, mali dengesizlikleri daha da kötüleştirmek yerine, gelecekteki borç ödemelerini güvence altına alacak getiriler üretebilen verimli projelere yönlendirme becerisine bağlı olacaktır. Ayrıca, Çin ile iş birliği, büyük olasılıkla Çinli şirketlerin rekabet avantajına ve Afrika pazarlarında geniş deneyime sahip olduğu altyapı, enerji ve lojistik sektörlerine odaklanmaya devam edecektir.

Buna karşılık, Sudan da aynı derecede önemli bir zorlukla karşı karşıya; Çin finansmanından yararlanmak ile tek bir ortağa bağımlılığın ekonomik veya müzakere açısından kırılganlık kaynağı haline gelmesini önlemek arasında hassas bir denge kurmak. HIPC girişiminin askıya alınması, borç krizinin ele alınmasının, ne kadar önemli olurlarsa olsunlar, ikili girişimlere dayanamayacağını gösterdi. Aynı zamanda, uluslararası finans kuruluşlarıyla iş birliğinin yeniden başlatılmasına ve Sudan ekonomisine olan güvenin yeniden inşa edilmesine olanak tanıyan siyasi bir çözüme ihtiyaç duyulduğunu da gösterdi.

Jeopolitik düzeyde, 50 milyon dolarlık bir borcun silinmesinin tek başına Afrika'daki güç dengesini değiştirmesi beklenmiyor, ancak Pekin'in izlediği daha geniş bir eğilimi destekliyor; krizler sırasında kırılgan devletlerde varlık göstermek ve böylece yeniden inşa aşamasında göreceli bir avantaj elde etmek. Dahası söz konusu hamlenin stratejik değeri, finansal rakamın kendisinde değil, Sudan istikrar kazanırsa daha derin ve daha geniş bir ekonomik ortaklığa dönüşebilecek veya savaş devam ederse, kalkınma mantığından ziyade kriz yönetimi mantığıyla yönetilmeye devam edecek uzun vadeli bir ilişkiyi sağlamlaştırmaya katkısında yatıyor.



Maşrık ve İran'ın doldurulmamış boşluğu

Suriye'nin güneyindeki Dera’ya bağlı el-Müsemiye kasabasında, Ürdün’ün düzenlediği söylenen bir hava saldırısında öldürülen üç çocuk da dahil olmak üzere aynı ailenin dört üyesinin cenazesine katılanları gösteren drone görüntüleri, 27 Ekim 2026
Suriye'nin güneyindeki Dera’ya bağlı el-Müsemiye kasabasında, Ürdün’ün düzenlediği söylenen bir hava saldırısında öldürülen üç çocuk da dahil olmak üzere aynı ailenin dört üyesinin cenazesine katılanları gösteren drone görüntüleri, 27 Ekim 2026
TT

Maşrık ve İran'ın doldurulmamış boşluğu

Suriye'nin güneyindeki Dera’ya bağlı el-Müsemiye kasabasında, Ürdün’ün düzenlediği söylenen bir hava saldırısında öldürülen üç çocuk da dahil olmak üzere aynı ailenin dört üyesinin cenazesine katılanları gösteren drone görüntüleri, 27 Ekim 2026
Suriye'nin güneyindeki Dera’ya bağlı el-Müsemiye kasabasında, Ürdün’ün düzenlediği söylenen bir hava saldırısında öldürülen üç çocuk da dahil olmak üzere aynı ailenin dört üyesinin cenazesine katılanları gösteren drone görüntüleri, 27 Ekim 2026

Elie Kuseyfi 

Şubat 2010'da Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed, İranlı mevkidaşı Mahmud Ahmedinejad ve Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, Temmuz 2006 savaşından sonra Arap Maşrık (Levant) bölgesinde meydana gelen dönüşümleri özetleyen üçlü bir toplantı için Şam'da bir araya geldi. Bu toplantı, Tahran'dan Şam üzerinden Beyrut'a uzanan bölgesel bir eksenin oluşumunun siyasi duyurusu ve İran'ın nüfuzunun yükselişinin, sınırları ve ülkeleri aşan siyasi ve askeri ittifaklar ağı kurma gücünün bir ifadesiydi. Başka bir deyişle bu toplantı ve bu görüntü, İran'ın sağlam bir bölgesel projeye ve ittifakları ile ağlarını bölgesel denklemlerde değerlendirme kapasitesine sahip olduğunu yansıtıyordu.

Şam'daki “üçlü toplantıdan” 16 yıldan fazla bir süre sonra, Maşrık'ın görüntüsü çok farklı görünüyor. İran ekseninin kalıntıları üzerinde yeni, sağlam bir eksenin oluşumunu duyuran hiçbir toplantı yapılmadı, hiçbir görüntü yayınlanmadı. Tahran, Esed rejiminin devrilmesiyle Suriye'deki en önemli coğrafi ve siyasi dayanağını kaybetti. Hizbullah, gücünü zayıflatan ve Lübnan'daki konumunu etkileyen eşi benzeri görülmemiş askeri ve siyasi darbelere maruz kaldı. Bu arada, İran'a sadık Iraklı fraksiyonların bölgede önceki dönemdeki ivmeyle faaliyet gösterme kapasitesi de geriledi. Bununla birlikte, İran nüfuzunun gerilemesi, alternatif bir bölgesel sistemin oluşması veya bu nüfuzu sınırlamada ortak çıkarları olan ülkeleri ve güçleri birleştiren yeni bir siyasi ve güvenlik ekseninin oluşması ile sonuçlanmadı.

Bağdat, Beyrut ve Şam arasındaki çıkar örtüşmesi göz önüne alındığında, paradoks daha da belirgin hale geliyor. Örneğin, Irak Başbakanı Ali el-Zeydi, Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn ve Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara arasında üçlü bir toplantıyı engelleyen nedir? Bu şahsiyetlerin pozisyonları arasında, silahların devletin elinde toplanması, resmi askeri ve güvenlik kurumlarının otoritesinin yeniden tesis edilmesi ve kontrolü dışında faaliyet gösteren silahlı fraksiyonların varlığına son verilmesi gerekliliği konusunda ortak bir zemin bulunuyor. Suriye örneğinde, bu yaklaşım aynı zamanda İran'ın Suriye topraklarından geçen ikmal yollarını kesme ve sınırda Tahran'a sadık Iraklı milislerin oluşturduğu tehdidi azaltma konusundaki doğrudan bir çıkarla da bağlantılı. Gerçekleşmesi durumunda böyle bir toplantı için bölgesel bir himayedarın olması bile gerekmiyor.

Avn ve Zeydi, her ikisi de kendi ülkelerinde, pratikte İran'ın Lübnan ve Irak'taki etkisini azaltmak anlamına gelen silahların devletin tekelinde olması ilkesini kapsamlı bir siyasi ve güvenlik çerçevesine dönüştürme güçlerinin kısıtlı olduğu gerçeğine tosladılar

Şara ve Zeydi'nin 28 Ekim'de Şam'da yaptığı görüşmenin, yeni Suriye yönetimi ile önceki Irak hükümeti arasında daha önce olmayan bir güvenlik ve ekonomik iş birliği temeli ortaya koyduğu doğru. Ancak bu yakınlaşma, üç ülkenin karşı karşıya kaldığı güvenlik sorunları coğrafi ve siyasi olarak iç içe geçmiş olmasına rağmen, şu ana kadar örneğin, Lübnan'ı da içeren daha geniş bir bölgesel çerçeveye dönüşmedi. Bilhassa Kerek saldırısının ardından Ürdün'ün güney Suriye'ye düzenlediği hava saldırılarının her iki sınır tarafında da yarattığı kargaşadan sonra, Ürdün'ün de böyle bir bölgesel çerçeveye katılması neden düşünülmesin? Kaldı ki bu saldırı, iki ülke arasındaki krizlerin ne kadar iç içe geçtiğini de açığa çıkardı.

Ne var ki, bu ülkeler arasındaki çıkar ve hedeflerin örtüşmesi, bunların uygulanması için gerekli araçlara sahip oldukları anlamına gelmiyor. Avn ve Zeydi, her ikisi de kendi ülkelerinde, pratikte İran'ın Lübnan ve Irak'taki etkisini azaltmak anlamına gelen silahların devletin tekelinde olması ilkesini kapsamlı bir siyasi ve güvenlik çerçevesine dönüştürme güçlerinin kısıtlı olduğu gerçeğine tosladılar. Bağdat'ta hükümet, silahlı fraksiyonların siyasi ve güvenlik aygıtına entegre olmaları ve iktidarın dayandığı kurumlar ve ittifaklar içindeki varlıkları göz önüne alındığında, onları sadece İran'ın vekil güçleri olarak görüp başa çıkmakta yetersiz kalmış görünüyor. Beyrut'ta ise Cumhurbaşkanı Avn ve Başbakan Nevvaf Selam, Hizbullah'ın askeri gücündeki önemli gerilemeye rağmen, devletin siyasi ve güvenlik yapısı içinde gizli kalan nüfuzu sebebiyle daha da karmaşık bir denklemle karşı karşıyalar.

Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed (ortada), Şam'da İran Devlet Başkanı Mahmud Ahmedinejad (solda) onuruna bir resepsiyon düzenledi ve resepsiyona Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah (sağda) da katıldı, 25 Şubat 2010 (Getty Images)
Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed (ortada), Şam'da İran Devlet Başkanı Mahmud Ahmedinejad (solda) onuruna bir resepsiyon düzenledi ve resepsiyona Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah (sağda) da katıldı, 25 Şubat 2010 (Getty Images)

Lübnan Cumhurbaşkanı'nın bu aşamadaki en büyük ve nihai umudu, Donald Trump'ın Binyamin Netanyahu'ya İsrail saldırganlığını durdurması ve Lübnan topraklarından çekilmesi için baskı yapabilme gücüne dayanıyordu. Bu adım, Lübnan devletinin diplomatik çabalarının etkinliğini göstermesine ve daha sonra otoritesini bütün Lübnan topraklarını kapsayacak şekilde genişletmesine imkan tanıyacaktı. Ancak, Trump'ın İsrail seçimlerinde Netanyahu'yu açıkça desteklemesinden sonra bu umut her zamankinden daha zor hale geldi. Bu destek, iki adam arasında kalıcı bir çıkar veya pozisyon uyumu anlamına gelmese ve ABD Başkanı, yönetiminin önceliklerine ve belki de daha geniş bölgesel stratejisine göre hesaplarını değiştirebilse de iki adam arasındaki siyasi ilişki Netanyahu'ya manevra alanı tanıyor ve Beyrut'un kendi adına kararlı bir Amerikan müdahalesine güvenme imkanını zayıflatıyor.

Bu noktada Avn, Zeydi ve Şara, farklı konumlarına rağmen, Trump yönetimiyle başa çıkma konusunda kendilerini ortak bir ikilemle karşı karşıya buluyorlar. Bir yandan Amerikan şemsiyesine ihtiyaç duyuyorlar veya en azından onu kaybetmeyi göze alamıyorlar, ancak Washington'un önceliklerini gerçekleştirmek için nüfuzunu kullanacağına dair garantileri de yok. Silahın Lübnan ve Irak devletlerinin tekelinde olmasını destekleyen ve “yeni bir Suriye”yi desteklediğini deklare eden yönetim, bu pozisyonları bu ülkelerin karşı karşıya kaldığı zorlukların ölçeğiyle orantılı siyasi ve güvenlik taahhütlerine dönüştürmeye henüz hazır görünmüyor.

Alternatifin yokluğu, İran'ın nüfuz araçlarını yeniden üretmeye çalışmadan sürekli gerilemeyi kabul edeceği anlamına gelmiyor

Ancak daha derin ikilem, İsrail'in Lübnan'daki savaşı ve Suriye'ye müdahalesi için herhangi bir siyasi ufkun yokluğunu telafi etmek amacıyla, sahada fiili durumlar dayatmaya dönük bir askeri ve güvenlik stratejisi benimsemesidir. Güney Lübnan'dan Güney Suriye'ye kadar İsrail, yeni bölgesel düzenlemelere geçişe olanak tanıyacak siyasi bir çözüm vizyonu sunma isteği göstermeden, güç kullanarak güvenlik denklemleri kurmaya çalışıyor. İsrail'in her iki arenadaki davranış bütünlüğünün, Suriye ve Lübnan'ın buna karşı tutumlarındaki bütünlükten daha belirgin olduğu da göz önüne alınmalı. İsrail, iki ülke arasındaki geniş coğrafi alanı tek bir güvenlik bölgesi olarak ele alırken, Lübnan ve Suriye hükümetleri bu karmaşık duruma karşı ortak bir siyasi ve güvenlik koordinasyon mekanizmasından halen yoksun.

Kendi açısından Şam, önceki rejimin devrilmesinden bu yana meşru bir siyasi geçiş için gerekli tüm koşullara son derece ihtiyaç duyduğu bir dönemde, Suriye’nin egemenliğini koruma gücüne yönelik acil günlük sınavlarla ve çok başlı bir çıkmazla karşı karşıya bulunuyor. Bu konu, Suriye'nin Arap-İsrail çatışmasında on yıllar boyunca oynadığı rolle karşılaştırıldığında daha da önem kazanıyor; zira Suriye'nin bölgesel varlığı büyük ölçüde çatışmayı yönetme ve İsrail ile müzakere etme konumuna dayanıyordu. Bugüne gelince, “yeni Suriye”, bölgesel konumunun gerektirdiği düzeyde kendisi ile başa çıkmasını sağlayabilecek siyasi araçlara sahip olmadan, topraklarında bir İsrail genişlemesiyle karşı karşıya bulunuyor.

Irak Başbakanı Ali Zeydi ve Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara, Şam, Suriye, 28 Ekim 2026 (Reuters)
Irak Başbakanı Ali Zeydi ve Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara, Şam, Suriye, 28 Ekim 2026 (Reuters)

Bu Suriye çıkmazı, Trump'ın Suriye'ye yönelik stratejisi etrafındaki belirsizlikle daha da büyüyor. Suriye meselesine gösterilen olağanüstü Amerikan ilgisinden sonra, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack'ın açıklamaları, Şam'daki yeni rejime yönelik Amerikan siyasi bahsi ile iktidarını sağlamlaştırmak için hayati önem taşıyan ekonomik başarısı bağlamında gerekli koşulları sağlama konusundaki gerçek Amerikan istekliliği arasında uçurum olduğunu ortaya koydu. Barrack, 29 Ekim'de CNN'e verdiği röportajda, “Suriye'ye gelip yatırım yapacak birini bulmak neredeyse imkânsız” dedi. Bu anlamda, Amerikan pozisyonun belirsizliği Lübnan ve Irak ile sınırlı değil, İran’ın nüfuzunun gerilemesinden sonra bölgenin nasıl görünmesi gerektiğine dair net bir vizyonun yokluğunda Suriye'ye de uzanıyor.

Ancak, alternatifin yokluğu, İran'ın nüfuz araçlarını yeniden üretmeye çalışmadan sürekli gerilemeyi kabul edeceği anlamına gelmiyor. Nitekim, ağır askeri, ekonomik ve insani maliyetine rağmen yeni bir savaş olasılığı, Tahran'a salt direnci zafere dönüştürmek için siyasi ve stratejik bir teşvik sunabilir. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre aldığı darbelerden sonra, rejimin hayatta kalması ve kayıpların büyüklüğüne bakılmaksızın çatışmayı sürdürebilmesi, ABD ve İsrail'in ona boyun eğdirmeyi veya rejimini devirmeyi başaramadığını iddia etme imkanı tanıyor. Bu perspektiften bakıldığında, herhangi bir yeni savaş, Tahran için varlığını ve bölgesel dinamikleri etkileme gücünü yeniden ortaya koyma fırsatı olabilir.

Bu mantık İran'ı, bölgesel ağının dağılmadığını ve Yemen'den Irak ve  Beyrut'a kadar vekillerini harekete geçirebileceğini göstermek için herhangi bir yeni askeri çatışmada Hizbullah'tan dahil olmasını istemeye bile yönlendirebilir. Bu durumda böyle bir müdahale, İran'ın nüfuz ağının varlığının devam ettiğine ve üyelerine indirilen darbelere rağmen faaliyet gösterebildiğine dair siyasi bir mesaj taşıyacaktır. Bu nedenle, İran'ın nüfuzunun azalması yalnızca Tahran ile askeri bir çatışmanın sonucuna bağlı değil, aynı zamanda, ilgili ülkelerin ve özellikle de Irak ve Lübnan’ın, herhangi bir yükselen bölgesel gerilimin, kontrol altına almaya çalıştıkları nüfuzun yeniden canlanması için bahaneye dönüşmesini önleme güçlerine bağlıdır.

Yalnızca İsrail veya Amerikan seçimlerinin sonuçlarına veya Trump ile Netanyahu arasında pozisyonlardaki farklılığa güvenmek, Suriye, Irak ve Lübnan hükümetlerinin mevcut gerçeklerle başa çıkma yetersizliğinden kaynaklanıyor

Özellikle Trump'ın İran ile askeri ve diplomatik seçenekler arasında tereddüt etmesi göz önüne alındığında, tüm bu belirsizlik ve muğlaklık ortamında, Suudi Arabistan Savunma Bakanı Halid bin Selman, MİT Başkanı İbrahim Kalın ve Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Münir'in 26 Ekim'de Tahran'a yaptığı ziyaret, İran ile ilişkilerde daha geniş bir bölgesel kanal açıyor. Bu kanal, özellikle Beyrut ve Bağdat'ın, İran ile bölgesel bir uzlaşmaya paralel olarak iç uzlaşma olasılıklarını araştırmasına imkan sağlayabilir. İran'ın etkisi her iki ülkede de gizli ve kalıcı olduğu sürece, bununla sadece iç mücadele veya Amerikan baskısı ile başa çıkılamaz; zira her ikisinin de etkisiz olduğu kanıtlandı. Bu ikisine ilave olarak, İran müdahalesine kapı açan faktörleri azaltacak ve Lübnan ve Irak devletleri ile kendi topraklarında faaliyet gösteren İran yanlısı milisler arasındaki ilişkinin yeniden yapılandırılmasına zemin hazırlayacak bölgesel uzlaşılar da gerekiyor. Şunu da belirtmek gerekir ki, Suriye, Irak ve Lübnan hükümetleri, İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki seçim sonuçlarına dayanarak seçeneklerini belirleyemezler; zira bu sonuçlar, İran ile çatışmaya kesin bir çözüm garantisi sunmadan, Amerikan ve İsrail'in hesaplarını yeniden düzenleyebilir.

Tahran'da Suudi Arabistan, Pakistan, Türkiye ve İran arasında gerçekleşen dörtlü toplantıdan, 26 Ekim 2026 (Reuters)
Tahran'da Suudi Arabistan, Pakistan, Türkiye ve İran arasında gerçekleşen dörtlü toplantıdan, 26 Ekim 2026 (Reuters)

Bu bağlamda, İsrail'in Trump'ın Tel Aviv'in hedefleriyle örtüşmeyen bir İran anlaşmasını dayatabileceğine dair endişelerinin devam etmesi dikkat çekicidir. Bu nedenle, Trump'ın İsrail seçimlerinde Netanyahu'ya verdiği destekle ilgili bazı soru işaretleri bulunuyor. Bu, İran'la çatışmanın bu aşamasında, askeri seçeneği dışlamayan Netanyahu liderliğindeki bir hükümetle çalışmayı tercih ettiğini yansıtıyor olabilir. Ancak, bu seçenek İran'la gelecekteki herhangi bir anlaşmaya veya genel olarak bölgedeki Amerikan çıkarlarına engel olursa, bu seçeneğe bağlı kalmayacaktır.

Yine de sonuç olarak, yalnızca İsrail veya Amerikan seçimlerinin sonuçlarına veya Trump ile Netanyahu arasında pozisyonlardaki farklılığa güvenmek, Suriye, Irak ve Lübnan hükümetlerinin mevcut gerçeklerle başa çıkma yetersizliğinden kaynaklanıyor. Bu nedenle, çıkarlarının ne kadar örtüştüğünü belirlemekten fiili koordinasyona geçmeyi ve başta Tahran'a yönelik Mekke İttifakı girişimi olmak üzere mevcut diplomatik girişimlerden yararlanmayı düşünmeleri daha uygun olacaktır. Zira bu girişim, özellikle Washington'un İran'la çatışmayı askeri olarak çözmek yerine yönetmeyi seçmesi durumunda, bölgesel bir çözüm için kapıyı açık tutma açısından büyük önem taşıyor. Pazartesi günü Keşm Adası'nın bombalanması bu eğilimin bir göstergesiydi; bir ABD’li yetkili “saldırıların sınırlı göründüğünü ve büyük çaplı muharebe operasyonlarının yeniden başladığını temsil etmediğini” belirtirken, başka bir yetkili ise bunların “savunma önlemlerinin bir parçası” olduğunu açıkladı. Bu tutum, ABD'nin İran'a karşı savaşa yeniden başlama konusunda temkinli olduğunu yansıtıyor; ama bu, İran hedeflerine yönelik büyük bir ABD-İsrail saldırısından önce yapılan askeri manevraların parçası da olabilir!

*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir."


Etiyopya’nın Sudan’a karşı diplomatik gerilimi artırması Afrika Boynuzu’nda tansiyonu yükseltti

Burhan ve Abiy Ahmed, Temmuz 2022’de Nairobi’de düzenlenen IGAD Zirvesi’nin oturum aralarında bir araya geldi. (Reuters)
Burhan ve Abiy Ahmed, Temmuz 2022’de Nairobi’de düzenlenen IGAD Zirvesi’nin oturum aralarında bir araya geldi. (Reuters)
TT

Etiyopya’nın Sudan’a karşı diplomatik gerilimi artırması Afrika Boynuzu’nda tansiyonu yükseltti

Burhan ve Abiy Ahmed, Temmuz 2022’de Nairobi’de düzenlenen IGAD Zirvesi’nin oturum aralarında bir araya geldi. (Reuters)
Burhan ve Abiy Ahmed, Temmuz 2022’de Nairobi’de düzenlenen IGAD Zirvesi’nin oturum aralarında bir araya geldi. (Reuters)

Sudanlı çeşitli kaynakların doğruladığı üzere, Etiyopya’nın sınır bölgesindeki Asosa kentinde bulunan Sudan konsolosluğunu kapatma kararı, komşu ülkelerle yaşanan mevcut gerilimi artırdı. Bu gelişme, Kahire’nin Hartum ile yaptığı görüşmede Sudan’la imzalanan Ortak Savunma Anlaşması’nı devreye sokabileceği mesajını vermesiyle aynı döneme denk geldi. Görüşme, Sudan’ın bir gün önce Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nde Etiyopya hakkında şikâyette bulunmasının ardından gerçekleşti.

Etiyopya veya Sudan, konsolosluğun kapatılması konusunda henüz resmî bir açıklama yapmadı. İddianın doğrulanması halinde bu adım, Addis Ababa’nın aralarında anlaşmazlıklar bulunan bir Afrika ülkesiyle ilişkilerinde yaklaşık bir ay içinde attığı üçüncü diplomatik adım olacak. Etiyopya, daha önce Eritre ile diplomatik ilişkilerini kesmiş, ekim ayının başında ise Mısır ile karşılıklı olarak diplomatları sınır dışı etmişti.

Afrika meseleleri uzmanları Şarku’l Avsat’a yaptıkları açıklamada, söz konusu gelişmenin Afrika Boynuzu’ndaki gerilimi alevlendirdiğini belirtti. Uzmanlar, ön plana çıkan iki senaryoya işaret etti: Tırmanışın sürmesiyle bir çatışmanın yaşanması veya savaşın yol açacağı ağır maliyetler nedeniyle gerilimin düşürülmesi.

48 saatlik süre

Sudan medyası, Etiyopya’nın ülkenin batısındaki sınır kenti Asosa’da bulunan Sudan konsolosluğunun çalışanlarına, tamamını istenmeyen kişiler ilan etmesinin ardından Etiyopya topraklarını terk etmeleri için 48 saat süre verdiğini bildirdi.

Bu gelişme, Kahire’nin pazartesi akşamı Mısır ve Sudan dışişleri ile sulama bakanlarının katıldığı dörtlü toplantıya ev sahipliği yapmasının ardından yaşandı. Toplantı, Hartum’un, Hızlı Destek Kuvvetleri’ne (HDK) destek vermek amacıyla topraklarının insansız hava araçlarıyla (İHA) hedef alındığı suçlamasıyla Addis Ababa’ya karşı şikâyette bulunmasından bir gün sonra gerçekleştirildi.

Mısır, toplantının ardından yayımlanan ortak bildiride, Aralık 2025’in sonlarında Cumhurbaşkanlığı tarafından yapılan açıklamayı yeniden hatırlattı. Söz konusu açıklamada, Sudan’ı desteklemek ve bu kırmızı çizgilerin ihlal edilmesini veya aşılmasını önlemek amacıyla uluslararası hukukun ve iki kardeş ülke arasındaki Ortak Savunma Anlaşması’nın öngördüğü ‘gerekli tüm tedbir ve adımları atmaya tamamen hazır olunduğu’ ifade edilmişti.

Güven krizi

Etiyopyalı Afrika meseleleri uzmanı Musa Şeyhu, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Sudan’ın Asosa kentindeki konsolosluğunun kapatılmasının, Addis Ababa ile Hartum arasındaki anlaşmazlığın karşılıklı suçlamalardan gerilimi tırmandıran diplomatik adımlara dönüştüğünü gösterdiğini belirtti. Şeyhu, Afrika Boynuzu’nda güvenlik krizlerinin ve siyasi saflaşmaların iç içe geçmesine ilişkin endişelerin arttığına dikkat çekerek, “Asosa konsolosluğunun kapatılması diplomatik ilişkilerin kesildiği anlamına gelmiyor, ancak iki ülke arasındaki güvenin azaldığını gösteriyor” dedi.

Sudan krizinin Etiyopya ile Eritre arasındaki kopuşla aynı döneme denk gelmesinin, Afrika Boynuzu’ndaki çatışmaların ve ittifakların birbirine karışmasına ilişkin endişeleri artırdığı uyarısında bulundu.

Sudan Ordu Komutanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan, Ağustos 2019’da Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed ile yaptığı görüşme sırasında (Reuters)
Sudan Ordu Komutanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan, Ağustos 2019’da Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed ile yaptığı görüşme sırasında (Reuters)

Olası senaryoları değerlendiren Şeyhu, Hartum’un Sudan’daki tesislere yönelik İHA saldırılarında Etiyopya topraklarının kullanıldığı yönündeki suçlamalarının askerî çatışma riskini artırdığını belirtti. Bununla birlikte, gerilimi düşürebilecek etkenlerin de bulunduğunu vurgulayan Şeyhu, “Özellikle Sudan’daki savaş, Etiyopya’nın güvenlik sorunları ile iki ülkenin sınır ve su kaynaklarına ilişkin ortak çıkarları, doğrudan çatışmayı her iki taraf için de maliyetli hale getiriyor” ifadesini kullandı.

Şeyhu, en büyük sorunun yalnızca savaş ihtimali olmadığını, ikili anlaşmazlıkların bölgesel saflaşmalara dönüşerek ulusal karar alma bağımsızlığını ve Afrika Boynuzu’nun istikrarını ciddi bir sınavla karşı karşıya bırakabileceğini söyledi.

Savaşın sonuçları

Buna karşılık, Mısırlı Afrika meseleleri uzmanı Ramazan Kurni, Etiyopya hükümetinin Sudan’ın Asosa kentindeki konsolosluğunu kapatma kararının, iki ülke arasındaki diplomatik gerilimde yeni bir aşamaya işaret ettiğini düşünüyor. Kurni, kararın nispeten geç alındığını belirterek, Addis Ababa’nın Eritre ve Mısır’a yönelik kararlarının ardından Sudan’ın da Etiyopya’nın tutumundan etkilenmesinin beklendiğini söyledi. Etiyopya, üç ülkeyi Tigray bölgesindeki savaşa müdahil olmakla suçlamış ve bu ülkelere karşı medya ve siyasi alanda bir kampanya yürütmüştü.

Kurni, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Etiyopya’nın bu adımının Sudan’ın BM Güvenlik Konseyi ile Afrika Birliği (AfB) Barış ve Güvenlik Konseyi’ne yaptığı şikâyete açık bir yanıt olduğunu ifade etti. Ayrıca, Etiyopya’daki gelişmelerin ve Addis Ababa’nın Rus savaş uçakları satın almasının Eritre, Sudan ve Mısır'a yönelik bir ‘caydırıcılık mesajı’ niteliği taşıyabileceği ihtimalini dışlamadı.

Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed, başlangıçta 12 adet dördüncü nesil geliştirilmiş 4++ sınıfı Su-35 savaş uçağını kapsayan teslimatın ardından, ekim ayının sonlarında yaptığı açıklamada, bu uçakların “Etiyopya’nın stratejik caydırıcılık kapasitesini” güçlendirdiğini söylemişti.

Ancak Kurni’ye göre mevcut gerilim, Etiyopya ile Sudan arasında kapsamlı bir askerî çatışma yaşanacağı anlamına gelmiyor. Böyle bir değerlendirmenin ‘erken ve birçok açıdan yersiz’ olduğunu belirten Kurni, savaşın her iki ülkeye getireceği maliyetlere dikkat çekti.

Kurni, her iki tarafın da geniş çaplı bir savaşın sonuçlarını göğüsleyebilecek durumda olmadığını ifade etti. Etiyopya’nın Tigray, Amhara, Oromiya ve Afar bölgelerinde birden fazla cephede çatışmalarla meşgul olduğunu, buna Eritre cephesinin de eklendiğini belirtti. Sudan ordusunun ise sahadaki çabalarını sınır güvenliğini sağlamaya ve HDK’yle başta Kurdufan, Mavi Nil ve Darfur olmak üzere çeşitli bölgelerde mücadele etmeye yoğunlaştırdığını kaydetti.

Kurni’ye göre, Etiyopya’nın hamleleri nedeniyle Afrika Boynuzu’nda yaşanan gerilimler karşısında öne çıkan olası senaryolardan biri, iki taraf arasındaki siyasi ve diplomatik tırmanışın, karşılıklı suçlamaların ve bölgedeki genel gerilimin daha da artması.


Bomba ihbarı üzerine İsrail'e gitmekte olan yolcu gemisinde arama yapıldı

İsrail ile Hamas arasındaki savaşta, Hayfa'dan tahliye edilen kişileri taşıyan bir yolcu gemisi, 17 Ekim 2023'te Kıbrıs'taki Limasol Limanı'na ulaşırken (Reuters – Arşiv)
İsrail ile Hamas arasındaki savaşta, Hayfa'dan tahliye edilen kişileri taşıyan bir yolcu gemisi, 17 Ekim 2023'te Kıbrıs'taki Limasol Limanı'na ulaşırken (Reuters – Arşiv)
TT

Bomba ihbarı üzerine İsrail'e gitmekte olan yolcu gemisinde arama yapıldı

İsrail ile Hamas arasındaki savaşta, Hayfa'dan tahliye edilen kişileri taşıyan bir yolcu gemisi, 17 Ekim 2023'te Kıbrıs'taki Limasol Limanı'na ulaşırken (Reuters – Arşiv)
İsrail ile Hamas arasındaki savaşta, Hayfa'dan tahliye edilen kişileri taşıyan bir yolcu gemisi, 17 Ekim 2023'te Kıbrıs'taki Limasol Limanı'na ulaşırken (Reuters – Arşiv)

Yunanistan makamları, İsrail'e gitmekte olan bir yolcu gemisine yönelik bomba ihbarının, dün Yunanistan'ın Siros Adası'ndaki limanda güvenlik operasyonu başlatılmasına neden olduğunu açıkladı. Şarku’l Avsatın Reuters'ten aktardığına göre kimliği belirsiz bir kişi geminin gövdesine patlayıcı düzenek yerleştirildiğini öne sürdü.

Panama bayraklı “Crown Iris” adlı geminin, bomba ihbarının alındığı sırada 940 yolcu ve 597 mürettebatıyla Hayfa Limanı'na hareket etmesi planlanıyordu.

Sahil Güvenlik ekipleri, patlayıcı madde tespitinde uzman bir köpek ve özel bir dalgıcın desteğiyle gemide arama yaptı. Olay yerine ayrıca Sahil Güvenlik'in özel bir birimi sevk edildi.

İlk incelemelerde herhangi bir patlayıcı düzeneğe rastlanmadı. Geminin seferine devam edebilmesi öncesinde daha kapsamlı aramalar yapılması için Sahil Güvenlik uzmanlarının bölgeye ulaşması beklendi.

Öte yandan dün Avrupa'da en az yedi uçuş bomba ihbarı aldı. Herhangi bir patlayıcı düzeneğe rastlanmamasına rağmen, ihbarlar havalimanlarındaki uçuş trafiğinde aksamalara yol açtı.