Yıkılan Suriye'nin yeniden inşası: Anonim bir "Gayrimenkul geliştirme" firmasının himayesinde

66 Sayılı Kararname kapsamındaki mülk sahipleri mağdur olurken, yeni zenginler için lüks konut projeleri yükseliyor

Şam'daki Yermuk Filistinli mülteci kampında büyük yıkım. (Şarku’l Avsat)
Şam'daki Yermuk Filistinli mülteci kampında büyük yıkım. (Şarku’l Avsat)
TT

Yıkılan Suriye'nin yeniden inşası: Anonim bir "Gayrimenkul geliştirme" firmasının himayesinde

Şam'daki Yermuk Filistinli mülteci kampında büyük yıkım. (Şarku’l Avsat)
Şam'daki Yermuk Filistinli mülteci kampında büyük yıkım. (Şarku’l Avsat)

Şam'ın güney çevre yolunda özel araçlara otostop çeken Necah Hasan, kendisini memleketi Dâraya kavşağına götürecek bir araç bulmaya çalışıyor. Kentin geniş bölümleri, savaşın ardından hâlâ tamamen ya da kısmen yıkılmış durumda.

Araca bindikten sonra savaş yıllarında yaşadığı zorunlu göçü ve Dâraya'nın Şamiyat Mahallesi'nde bombardımanda hasar gören evini onaramadığını anlatıyor.

Savaşta eşini ve oğlunu kaybeden Necah Hasan, kira ödeyemediği için bugün iki kızının evleri arasında yaşamak zorunda kaldığını söylüyor.

Yolun bir yanında savaşın harabeye çevirdiği Dâraya uzanırken, diğer yanında Mezze semti ile eski rejim döneminde başlatılan ve bugün yeniden hız kazanan Marota City projesinin gökdelenleri yükseliyor.

Necah Hasan, bu manzaraya bakarak şöyle sitem ediyor:

"Yerinden edilenler ve evlerini kaybedenler için konut yapılması, evini ve gelirini hiç kaybetmemiş zenginler için kuleler inşa edilmesinden daha önemli."

Şam'da bugün adeta iki farklı ülke yan yana duruyor. Reklam panolarında yeni yaşam, yatırım fırsatı ve refah vaat eden lüks konut projeleri tanıtılırken, birkaç yüz metre ötede savaşın izlerini hâlâ taşıyan mahalleler, yıkılmış binalar ve temel altyapı hizmetlerinden yoksun bölgeler bulunuyor.

Bu tablo, gayrimenkul geliştirme projelerinin gerçekten halkın konut ihtiyacına mı cevap verdiği, yoksa yalnızca belirli ekonomik kesimlere mi hitap ettiği sorularını beraberinde getiriyor.

Suriyeliler, Esed rejiminin devrilmesinin ardından yeni yönetimin önceliğinin ağır konut krizini çözmek ve milyonlarca yerinden edilmiş insan için kapsamlı bir yeniden imar programı başlatmak olacağını ummuştu.

Ancak bu iyimserlik kısa sürede yerini hayal kırıklığına bıraktı. Hükümet, yerli ve yabancı yatırımcıları çekmeye dayalı bir strateji benimsedi ve ortaya çıkan projeler, yalnızca yüksek gelir grubunun satın alabileceği lüks konutlardan oluşmaya başladı. Buna karşılık evleri yıkılan aileler, kendi imkânlarıyla yaşamlarını yeniden kurmakla başbaşa kaldı.

Suriye'nin başkenti Şam'ın banliyölerinde bulunan özel kompleksler içindeki yenilenmiş modern binalar. (Şarku’l Avsat)"Yaafur 963": 300 bin dolardan başlayan daireler

Şam-Beyrut karayolu üzerinde, Şam'ın batısındaki Yaafur bölgesinde geliştirilen Yaafur 963 projesi, Dubai merkezli Invest Group Overseas tarafından yürütülüyor.

"Emlak Kaynağı" platformuna göre yaklaşık 144 bin metrekarelik alana yayılan projede:

13 bina bulunuyor.

Bunların 12'si konut, biri sosyal kulüp olarak planlandı.

Toplam alanın yüzde 75'inden fazlası yeşil alanlar ve açık sosyal donatılara ayrıldı.

Projenin toplam yatırım tutarı açıklanmadı. Ancak bin 280 konutun yer aldığı projede iki, üç ve dört odalı dairelerin yanı sıra çatı katı suiti seçenekleri de bulunuyor.

En küçük dairelerin satış fiyatı 300 bin dolardan başlıyor

Suriye'de kamu çalışanlarının büyük bölümünün aylık maaşının 150 doları geçmediği, ortalama bir ailenin temel yaşam giderlerinin ise aylık yaklaşık 500 dolar olduğu göz önüne alındığında bu fiyatların toplumun büyük çoğunluğu için erişilebilir olmadığı net olarak ortaya çıkar.

Devlet destekli yeniden imar umutlarının zayıflamasıyla birlikte birçok aile, yıkılmış evlerine geri dönerek kendi imkânlarıyla sınırlı onarımlar yapmak zorunda kaldı. Bu çalışmaların önemli kısmı, yurt dışındaki akrabaların düzensiz para transferleri sayesinde gerçekleştiriliyor.

Cubar'daki HamşoŞam'daki "Mezzeh 56" projesinden, (Şarku’l Avsat)

Hamşo ve Cubar'daki tartışmalı yeniden imar süreci

Şam'ın kuzeydoğusunda yer alan tarihi ve ekonomik öneme sahip Cubar semtinde, hükümetin garantör değil, arabulucu rolü üstlendiği iddia edilen ve kimliği tam olarak açıklanmayan yatırım teklifleri kamuoyunda tartışılmaya devam ediyor.

Omran Stratejik Araştırmalar Merkezi kıdemli araştırmacısı Eymen ed-Dusuki, kısa süre önce savaşın yıktığı bölgelerde yaptığı saha incelemelerine dayanarak, bir şirketin Cubar sakinlerine mülkiyetlerine ilişkin uzlaşma teklifleri sunduğunu belirtti.

Buna göre tapulu taşınmaz sahiplerine mülklerinin değerinin yalnızca yüzde 50'si, tarım arazisi sahiplerine ise yüzde 35'i oranında pay öneriliyor.

Ed-Dusuki, bu yöntemin yeniden imar projeleri aracılığıyla mülkiyet haklarının zayıflatılması ya da el değiştirmesi endişesini doğurduğunu belirterek, bazı çevrelerin bunu mülklerin tek elde toplanıp hak sahiplerine gerçek değerinin yalnızca bir bölümünün ödenmesi olarak değerlendirdiğini söyledi.

Şirketin arkasında Suriyeli iş insanı Muhammed Hamşo'nun bulunduğu yönünde yaygın iddialar bulunuyor. Eski Devlet Başkanı Beşşar Esed yönetimiyle geçmişteki yakın ilişkileri nedeniyle Hamşo, Suriye'deki savaş mekanizmasının finansmanına katkıda bulunduğu yönündeki suçlamalarla gündeme gelmişti. Bu nedenle Cubar sakinlerinin itirazları yalnızca hukuki ve teknik ayrıntılarla sınırlı değil, doğrudan şirketin sahibi olduğu öne sürülen Hamşo'ya da yöneldiği belirtiliyor.

Ancak tartışma yalnızca Hamşo'nun ismiyle sınırlı değil.

Ed-Dusuki, şirketin piyasa araştırması sonucunda konutların metrekare satış fiyatını yaklaşık 1.000 dolar olarak belirlediğini, bunun ise büyük bölümü yerinden edilmiş kişilerden oluşan Cubar sakinlerinin satın alma gücünü aştığını ifade etti.

Şam'ın Cubar semtinde sokaklar hala harap durumda ve evler enkaz altında, (Şarku’l Avsat)Şam'ın Cubar semtinde sokaklar hala harap durumda ve evler enkaz altında, (Şarku’l Avsat)

Araştırmacıya göre fiyatların bu denli yüksek olmasının nedeni, savaşta yıkılan bölgelerde uygulanan yeniden imar modelinden kaynaklanıyor. Bu modelde yatırım şirketleri, devletin sağlayamadığı temel altyapı ve hizmetleri üstleniyor; bunun karşılığında ise konutların metrekare fiyatlarını yükseltiyor ve arazi sahipleriyle ortaklık kurarak mülklerden pay alıyor.

Devlet, yatırımcı ile halk arasında arabulucu rolünde

Ed-Dusuki'ye göre hükümet, savaşın mağdur ettiği toplumsal kesimlerin baskısı altında yıkılmış bölgelerin yeniden inşasını sağlamak amacıyla yatırımcıları teşvik etmeye çalışıyor. Aynı dönemde açıklanan "kampların kapatılması projesi" kapsamında da yatırımcıların altyapısı hazır alanlarda inşaat yapmasını tercih ediyor.

Ancak bu yaklaşımın, zorunlu görünmesine rağmen, projeleri yüksek gelir grubuna yönelik hâle getirdiğini; buna karşılık mülkiyet hakkına sahip ancak düşük gelirli geniş bir kesimin ihtiyaçlarını geri planda bıraktığını belirtiyor.

Ed-Dusuki, söz konusu modelin "toplumsal istikrarı sağlayamayacağını" savunarak şu değerlendirmede bulundu:

Şam'ın el-Tedamun mahallesinde, yıkılan evlerine geri dönen sakinler, (Şarku’l Avsat)Şam'ın el-Tedamun mahallesinde, yıkılan evlerine geri dönen sakinler, (Şarku’l Avsat)

"Hükümet gerçekten yıkılan bölgelerin yeniden inşa edilmesini istiyor ve bunu teşvik ediyor. Ancak yatırımcıları belirli bölgelerde çalışmaya zorlayacak yetkiye sahip değil. Şirketler tamamen kendi ekonomik çıkarlarına uygun teklifler veriyor."

Araştırmacıya göre Şam Valiliği, İskân Bakanlığı ve Yerel Yönetimler Bakanlığı gibi kurumlar, savaşta yıkılan mahallelerin sakinlerini yatırım şirketlerinin tekliflerini kabul etmeye ikna etmeye çalışıyor. Gerekçe ise mevcut koşullarda bunların "eldeki en iyi seçenek" olduğu düşüncesi.

Ed-Dusuki, devletin doğrudan yeniden imar sürecine girmemesini ise farklı bir bakış açısıyla açıklıyor. Buna göre hükümet, kendi rolünü yasa çıkarmak, düzenleme yapmak ve yatırım tekliflerini çekmekle sınırlı görüyor; yeniden inşanın fiilen yürütülmesini ve temel hizmetlerin sağlanmasını ise yerli veya yabancı özel sektörün üstlenmesi gereken bir görev olarak değerlendiriyor.

Yeni zenginler için lüks kentler

Buna karşın Suriye'de giderek yeni ve lüks yerleşim alanları ortaya çıkıyor.

Ed-Dusuki, bu projelerin hedef kitlesini savaş yıllarında özellikle ülkenin kuzeyinde büyük emlak yatırımları yaparak önemli servet biriktiren ve toplumun yalnızca yüzde 1 ila 3'ünü oluşturduğunu tahmin ettiği "yeni zenginler" olarak tanımlıyor.

Bu kesime ayrıca yurt dışında yaşayan Suriyeliler, Avrupa'da ekonomik olarak güç kazanan Suriye diasporası ve ülkede yatırım fırsatı arayan yabancı sermaye sahipleri de ekleniyor.

Ed-Dusuki'ye göre bu büyüklükteki projeler sınırlı bir kesimin konut ihtiyacını karşılıyor. Yaklaşık 100 bin konut inşa edilmesi bu grup için yeterli olabilir. Buna karşılık ülkedeki 3 milyon iç göçmen ile 5 milyon Suriyeli mültecinin barınma sorunu ise çözüm beklemeye devam ediyor.

Şam'da lüks konut komplekslerinin inşaatına yeniden başlandı, (Şarku’l Avsat)Şam'da lüks konut komplekslerinin inşaatına yeniden başlandı, (Şarku’l Avsat)

Marota City ve 66 sayılı kararname

Suriye'de savaşta yıkılan bölgelerin gayrimenkul geliştirme projeleriyle yeniden inşa edilmesi yeni bir uygulama değil. Beşşar Esed yönetimi, 2012 yılında ruhsatsız ve plansız yerleşim alanlarını dönüştürme gerekçesiyle kamuoyunda büyük tartışmalara yol açan 66 Sayılı Kararnameyi yürürlüğe koymuştu.

Eski rejimin devrilmesinin ardından kararname yeniden gündeme geldi. Tartışmalar özellikle kararname kapsamında oluşturulan iki büyük imar bölgesi üzerinde yoğunlaşıyor. Bunlardan ilki, Mezze'nin güneydoğusu ile Kafr Suse'yi kapsayan ve daha sonra Marota City adı verilen bölge. Halk arasında Mezze Bahçeleri olarak bilinen alanın yanı sıra Kafr Suse'nin bazı bölümlerini de içeriyor. İkinci bölge ise güney çevre yolu yakınındaki ve sonradan Basilia City adını alan imar alanı.

Şarku’l Avsat'a konuşan bu bölgelerdeki arsa sahipleri, Suriyeli hukukçular ve uluslararası insan hakları kuruluşları, eski rejimin 66 Sayılı Kararname ile asıl hedefinin mülk sahiplerini yerlerinden etmek, mülkiyet haklarını ortadan kaldırmak ve bölgelerin demografik yapısını değiştirmek olduğunu savunuyor.

2018 yılında yayımlanan uluslararası raporlarda da kararname için "yerinden edilmiş kişileri cezalandırdığı ve savaş suçlarına ilişkin soruşturmaları zorlaştırdığı" değerlendirmesi yapılırken, eski Suriye yönetiminin bu düzenlemeyi "mülklere el koymak ve nüfusu yerinden etmek amacıyla kullandığı" ifade edilmişti.

Yeni kamulaştırma planları nedeniyle tarım arazisi mülkiyeti parçalanma riskiyle karşı karşıya (Şarku’l Avsat)Yeni kamulaştırma planları nedeniyle tarım arazisi mülkiyeti parçalanma riskiyle karşı karşıya (Şarku’l Avsat)

ABD Hazine Bakanlığı da Haziran 2020'de, eski Şam Valisi Adil el-Alabi hakkında, Şam Holding ile Marota City ve Basilia City projelerindeki rolü nedeniyle yaptırım kararı aldı. Bakanlık açıklamasında söz konusu projeler, "Suriye'deki milyonlarca dolarlık en büyük gayrimenkul yatırımı" olarak tanımlanırken, bunların "bölgenin demografik yapısını rejime siyasi olarak bağlı ve ekonomik açıdan varlıklı bir nüfus lehine değiştirmeyi amaçladığı" öne sürüldü.

Mülk sahipleri kararnamede değişiklik bekliyor

Eski rejimin 2024 yılında devrilmesinin ardından Marota City ve Basilia City kapsamındaki arsa sahipleri, yeni yönetimin 66 Sayılı Kararname'yi tamamen yürürlükten kaldırmasını ya da hak sahiplerinin uğradığı mağduriyeti giderecek şekilde değiştirmesini bekliyordu.

Ancak Şam Valiliği'nin kararnameyi uygulamaya devam etmesi bölge sakinlerinin tepkisini çekti. Hak sahipleri düzenledikleri protestolarla adil bir çözüm talep etti.

Mezze Bahçeleri bölgesindeki arsa sahiplerinden Beşir Bâlebeki, Şarku’l Avsat'a yaptığı açıklamada, eski rejim döneminde valiliğin mülk sahiplerine arazilerinin yalnızca yüzde 17'sini verdiğini belirterek, bunu "son derece ağır bir haksızlık" olarak nitelendirdi.

Bâlebeki, başlangıçta hak sahiplerine aynı bölgede ücretsiz alternatif konut sözü verildiğini, ancak valiliğin bu taahhüdü yerine getirmediğini belirtti.

"Yerine yalnızca çok düşük tutarlı yıllık kira yardımı verildi. Bu ödeme, mülkiyet hakkımızın karşılığı olmaktan çok uzaktı."

Bâlebeki'ye göre rejim değişikliğinin ardından kira yardımı 35 kat artırıldı. Ancak yüksek enflasyon nedeniyle bu tutarın hâlâ piyasa koşullarının gerisinde kaldığını ifade ederek şöyle konuştu:

"Valilik, yakındaki bölgede alternatif konut verileceğini açıkladı. Ancak bu konutlar ince işleri tamamlanmamış halde teslim edilecek ve satış fiyatı hâlâ açıklanmış değil."

Bölge sakinleri yıkılan evlerine geri dönüyor ve fahiş kiralardan kaçınmak için kendi imkanları ile evlerini onarmaya çalışıyorlar, (Şarku’l Avsat)Bölge sakinleri yıkılan evlerine geri dönüyor ve fahiş kiralardan kaçınmak için kendi imkanları ile evlerini onarmaya çalışıyorlar, (Şarku’l Avsat)

'Devrimin kalesi' sayılan bölgeler hukuki düzenlemelerle hedef alındı

Mülkiyet hakları ve gayrimenkul geliştirme projeleri üzerine araştırmalar yapan Tomorrow Foundation (Yarın Vakfı) Direktörü Mutasım es-Seyufi, sorunun yalnızca 66 Sayılı Kararname ile sınırlı olmadığını, 2018 tarihli 10 Sayılı Kanun’un da benzer tartışmalara yol açtığını belirtti.

Seyufi'ye göre her iki düzenleme de Suriye iç savaşı sırasında olağanüstü koşullarda çıkarıldı ve rejim tarafından muhalefetin güçlü olduğu bölgeleri hedef almak amacıyla kullanıldı.

"Bu bölgeler devrimin toplumsal tabanını oluşturuyordu. Amaç, demografik yapıyı değiştirerek bu bölgelerin kimliğini dönüştürmekti."

Seyufi ayrıca çok sayıda mülk sahibinin savaş koşulları nedeniyle tapularını ibraz edemediğini, bu yüzden haklarını ispatlayamadığını ve birçok taşınmazın baskı altında el değiştirdiğini söyledi.

Eski rejimin önde gelen isimlerinden Esma Esed ile iş insanları Samir Fevz ve Hüsam el-Katerci'nin Marota City'deki kule projelerinde önemli hisselere sahip olduğunu belirten Seyufi, bu hisselerin daha sonra Suriye Egemen Varlık Fonunun yönetimine devredildiğini kaydetti.

"Dolaylı mülksüzleştirme" iddiası

Seyufi, 66 Sayılı Kararname kapsamında uygulanan değerleme sistemini ise şu sözlerle eleştirdi:

"Bugün Şam'da tarım arazisi niteliğindeki bir arsa bin dolar edebilir. Ancak imara açıldığında değeri on binlerce, hatta yüz binlerce dolara çıkabilir. Buna rağmen 66 Sayılı Kararname kapsamında araziler belirli bir bedel üzerinden değerlendirildi ve hak sahiplerine para yerine yeni projeden hisse verildi."

Ancak yeni imar alanlarında konut fiyatlarının olağanüstü yükseldiğini belirten Seyufi, mülk sahiplerine verilen hisselerin artık bir daire satın almaya yetmediğini ifade etti.

"Hak sahiplerinin elindeki hisseler, projedeki bir dairenin bırakın tamamını, bir odasını hatta banyosunu bile almaya yetmiyor. Buna karşılık aynı projelerde tek bir daire yaklaşık 1,5 milyon dolara satılıyor. Bana göre bu, mülkiyet hakkının dolaylı biçimde gasbedilmesidir ve bu uygulama hâlâ devam ediyor."

"66 Sayılı Kararname durdurulmalı" çağrısı

Mutasım es-Seyufi, eski rejim döneminde Şam Valiliği'nin Marota City projesindeki konut ve ticari parsellerin önemli bir bölümünü kendi uhdesine aldığını, daha sonra bunları altyapı yatırımlarını finanse etme gerekçesiyle Şam Holding aracılığıyla yatırımcılara sunduğunu belirtti.

Bu uygulamanın ciddi soru işaretleri doğurduğunu ifade eden Seyufi'ye göre en makul çözüm, 66 Sayılı Kararname'nin bugüne kadar uygulanmış olduğu noktada durdurulması ve ardından mülk sahiplerine valiliğin payından adil tazminat sağlayacak şekilde yeniden düzenlenmesi.

Yüksek binalar ve lüks daireler, ekonomik olarak yeterli durumda olan sakinleri bekliyor, (Şarku’l Avsat)Yüksek binalar ve lüks daireler, ekonomik olarak yeterli durumda olan sakinleri bekliyor, (Şarku’l Avsat)

Yermük Kampı: Çifte felaket

Şam'ın güneyindeki Yermük Mülteci Kampı, bir zamanlar "Filistin diasporasının başkenti" olarak anılırken, bugün Suriye savaşının en ağır yıkım yaşayan bölgelerinden biri olarak öne çıkıyor.

Son dönemde kampta yerinden edilmiş ailelerin geri dönüşüne ilişkin göstergeler artarken, yerel pazarın da kısmen hareketlendiği gözleniyor. Ancak elektrik, su, kanalizasyon ve iletişim altyapısındaki yetersizlikler ile savaşın yol açtığı yıkım büyük ölçüde hala devam ediyor.

Ana cadde ve ara sokaklarda yalnızca kaba inşaatı tamamlanabilmiş binalar dikkat çekiyor. Bazı aileler, sadece bir odasını yaşanabilir hâle getirdikleri dairelerde, asgari düzeyde donatılmış mutfak ve banyolarla yaşamlarını sürdürmeye çalışıyor. Diğerleri ise ağır hasarlı binaların çökme riski bulunmasına rağmen, evlerini kendi imkânlarıyla onarmış durumdalar.

Yaklaşık bir buçuk yıl önce kampa dönen 60 yaşındaki Yesar el-Ömer, Şarku’l Avsat'a yaptığı açıklamada hem hükümeti hem de UNRWA'yı eleştirerek, "Ne yazık ki bugüne kadar kimseyi görmedik" diyor.

El-Ömer, kamp çevresinde daire kiralarının 400 doların üzerine çıkması nedeniyle çok sayıda ailenin, sınırlı onarımlar yaptıktan sonra yıkık evlerine dönmek zorunda kaldığını anlattı.

"Önemli olan fırsatçı ev sahiplerinden kurtulmaktı. Eve bir giriş kapısı taktık, iç kapı ve pencerelere ise perde ve battaniye astık. Bazı insanlar tamirat masrafını karşılayabilmek için ekmek ve soğan yiyerek yaşamaya çalışıyor."

Yeni konut projelerini ise şu ifadelerle değerlendirdi:

"Bu konutlar ve bu hizmetler bize göre değil. Bugün, plansız yerleşim alanlarında bile küçük bir daire satın almak, artık halkın büyük çoğunluğu için mevcut fiyatlarla imkânsız bir hayale dönüştü."

Devlet planının tamamen olmayışı ve kendi çabalarıyla gerçekleştirilen inşaat ve restorasyon(Şarku’l Avsat)Devlet planının tamamen olmayışı ve kendi çabalarıyla gerçekleştirilen inşaat ve restorasyon(Şarku’l Avsat)

Yeniden imarda devletin olmayışı

Eymen ed-Dusuki, Deyrizor'da halkın kendi girişimleriyle gerçekleştirdiği konut onarımları ile bazı sivil toplum kuruluşlarının çarşıların yeniden canlandırılmasına yönelik çalışmaları bulunduğunu, ancak genel tabloya bakıldığında devletin yeniden imar sürecinde hemen hemen hiç yer almadığını belirtti.

"İster Şam'ın Cubar Mahallesi'nde ister Halep ve İdlib'in doğu kırsalında olsun, ziyaret ettiğim bütün yıkılmış bölgelerde ortak nokta, devletin yeniden imar dosyasında olmayışı idi."

Ed-Dusuki'ye göre bunun temel nedeni, yeniden inşanın son derece yüksek maliyeti.

"Devletin şu an çok ciddi mali ve idari sorunları var. Kamu maliyesi henüz toparlanmış değil. Bu nedenle yeniden imar sürecine doğrudan girmesi mevcut kapasitesini aşacak ve kaynaklarını tüketebilecek bir yük oluşturuyor."

Bu durum, hükümetin neden dış finansman veya uluslararası kredilere yönelmediği sorusunu da gündeme getiriyor.

Ed-Dusuki, hükümetin kredi kullanmaktan kaçınmasının nedenleri arasında faizli borçlanmaya ilişkin İslami hukuki değerlendirmeler ile egemenlik kaygılarının etkiili olduğunu ifade ediyor.

Bu nedenle yönetimin, yeniden imar için özel sermayeyi teşvik etmeyi ve yatırımcılarla yerel halk arasında anlaşmalar yapılmasını tercih ettiğini ifade ediyor.

Ancak ed-Dusuki’ye  göre asıl sorun, devletin mülkiyet haklarının güvencesi olma görevini yerine getirmemesi.

"Hükümet, mahalle sakinlerine yalnızca bir şirketin teklifini sunuyor ve 'Kabul ediyor musunuz?' diye soruyor. Oysa devlet, bu teklifin gerçekten mülkiyet haklarını koruyup korumadığını açık biçimde değerlendirmek ve güvence vermek zorunda."

Ortadoğu'daki savaş sırasında Şam'ın en az hasar gören mahallelerinden biri, (Şarku’l Avsat)Ortadoğu'daki savaş sırasında Şam'ın en az hasar gören mahallelerinden biri, (Şarku’l Avsat)

Türk modeli örnek gösteriliyor

Ed-Dusuki, alternatif çözüm olarak devletin yatırım şirketleriyle takas modeli geliştirebileceğini belirtiyor.

Buna göre devlet, kendi mülkiyetindeki imara hazır arsaları yatırımcılara tahsis ederken, karşılığında şirketlerden savaşta yıkılmış mahalleleri yeniden inşa etmelerini isteyebilir.

Araştırmacıya göre hükümet, yıkılmış bölgelerde yaşayan halkla arasındaki güven açığını büyümeden kapatabilmek için yatırımcılara vergi muafiyetleri ve çeşitli teşvikler sunarak bu bölgelere yönlendirmeli.

Ed-Dusuki ayrıca Suriye'nin diğer ülkelerin yeniden imar deneyimlerinden yararlanabileceğini belirterek, özellikle Türkiye'deki kamu-özel sektör iş birliği modellerine dikkat çekti.

Bu kapsamda, Türkiye'nin kamu konut üreticisi TOKİ modelini örnek gösteren ed-Dusuki, düşük maliyetli ve uzun vadeli taksit seçenekleriyle konut üretiminin Suriye için de uygulanabilir bir model olabileceğini ifade ediyor.

Yeniden inşa edilmiş bir bina ve dükkanların kapılarında Şam Valiliği mührü görülüyor (Şarku’l Avsat)Yeniden inşa edilmiş bir bina ve dükkanların kapılarında Şam Valiliği mührü görülüyor (Şarku’l Avsat)

Suriye Varlık Fonu için TOKİ benzeri yapı önerisi

Ed-Dusuki, ilerleyen dönemde Suriye Varlık Fonu bünyesinde TOKİ benzeri bir kamu gayrimenkul şirketi kurulmasının ihtimal dışı olmadığını söyledi.

Böyle bir yapının, eski rejimle bağlantılı iş insanlarıyla yürütülen uzlaşma süreçleri tamamlandıktan sonra vatandaşlara maliyetine konut üretip, uzun vadeli ödeme imkânı sunabileceğini belirtti.

Ancak bunun gerçekleşebilmesi için iki temel şart bulunduğunu vurguladı:

Varlık Fonu'nun güçlü ve şeffaf bir yönetişim yapısına kavuşması,

Böyle büyük bir projeyi finanse edebilecek yeterli sermayenin oluşturulması.

Ed-Dusuki'ye göre bu koşulların oluşmasının en az bir ila iki yıl süreceği öngörülüyor.

Suriye Varlık Fonu, Haziran 2025'te Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle kuruldu. Son dönemde çeşitli yatırım forumlarına katılan fonun, eski rejimle bağlantılı iş insanlarıyla Haksız Kazançla Mücadele Komitesi tarafından yürütülen uzlaşmalar sonucunda devralınan varlıkları yönetmeye başladığı yönünde bilgiler kamuoyuna yansıyor.



Şarku'l Avsat'a konuşan Suriyeli yetkili: SDG sonrası entegrasyon süreci sonuna kadar devam edecek

Güvenlik güçleri ve özel görev birliklerinden oluşan konvoy, Haseke’deki et-Talai Alayı karargahına girdi. (Haseke medyası)
Güvenlik güçleri ve özel görev birliklerinden oluşan konvoy, Haseke’deki et-Talai Alayı karargahına girdi. (Haseke medyası)
TT

Şarku'l Avsat'a konuşan Suriyeli yetkili: SDG sonrası entegrasyon süreci sonuna kadar devam edecek

Güvenlik güçleri ve özel görev birliklerinden oluşan konvoy, Haseke’deki et-Talai Alayı karargahına girdi. (Haseke medyası)
Güvenlik güçleri ve özel görev birliklerinden oluşan konvoy, Haseke’deki et-Talai Alayı karargahına girdi. (Haseke medyası)

Haseke Vali Yardımcısı Ahmed el-Hilali Şarku'l Avsat'a yaptığı açıklamada, 29 Ocak 2026 anlaşmasında öngörülen entegrasyon sürecinin, lağvedilen Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ve eski Kürt özerk yönetiminin ardından hem sivil hem de güvenlik ve askeri kurumlarda mutabakat ve müzakere aşamasından fiili uygulama aşamasına geçtiğini belirtti. Güvenlik durumunun şu anda çok daha iyi olduğunu ve kademeli olarak güçlenen bir istikrar ortamının bulunduğunu vurgulayan Hilali, sürecin sonuna kadar kararlılıkla sürdürüleceğini ve temel hedeflerinin bu geçişin sükunetle tamamlanması olduğunu ifade etti.

Haseke Vali Yardımcısı Ahmed el-Hilali (Facebook)
Haseke Vali Yardımcısı Ahmed el-Hilali (Facebook)

SDG lideri Mazlum Abdi’nin 25 Ağustos’ta Şam’daki Cumhurbaşkanlığı Sarayı’ndan yaptığı açıklamayla SDG ve özerk yönetimin lağvedildiğini duyurmasından bu yana Haseke, 29 Ocak Anlaşması uyarınca devlet varlığının her alanda tesis edildiği, güvenlik ve istikrarın güçlendirildiği, kurumların birleştirildiği ve idari çift başlılığın sona erdirildiği yeni bir döneme sahne oluyor.

Entegrasyon binaların devri veya isimlerin değiştirilmesinden ibaret değil

Şarku'l Avsat'a konuşan Hilali, entegrasyon sürecinin yalnızca binaların devredilmesi veya isimlerin değiştirilmesinden ibaret olmadığını, idari, güvenlik ve askeri karar mekanizmaları ile mercilerin Suriye devleti çatısı altında yeniden birleştirilmesi anlamına geldiğini belirtti. Bu doğrultuda önemli adımların atıldığını kaydeden Hilali, kurumsal veya güvenlik boyutunda bir boşluk oluşmasını engellemek ve vilayetin istikrarını korumak amacıyla kalan dosyaların düzenli bir şekilde tamamlanması için çalışmaların sürdüğünü ifade etti.

SDG’nin lağvedildiğinin açıklanmasından önce Haseke’deki birçok şehir ve bölgede Devrimci Gençlik Hareketi adlı grup tarafından çıkarılan güvenlik kargaşasının 29 Ocak Anlaşması’nın ardından arttığı ve söz konusu unsurların kurumların hükümete devredilmesini engellediği bilinirken, bu durumun mevcut süreçte tamamen ortadan kalktığı bildirildi.

Suriye Savunma Bakanlığı’ndan bir askeri heyet, Haseke vilayetinde düzenlenen bir toplantıda (Haseke Valiliği)
Suriye Savunma Bakanlığı’ndan bir askeri heyet, Haseke vilayetinde düzenlenen bir toplantıda (Haseke Valiliği)

Hilali, önceki kargaşa ortamının sona ermesindeki ana nedenin ‘sürecin değişmesi’ olduğunu belirterek, geçmişte devlet kurumlarının devralınmasını engellemeye ve bu süreci sabote etmeye yönelik bazı girişimlerin yaşandığını, ancak anlaşmanın uygulanmasında katedilen mesafe ve kurumsal ile güvenlik alanındaki çift başlılığın sona erdirilmesine yönelik kararlılığın netleşmesiyle, bu tür eylemlerin büyük oranda gerilediğini ifade etti.

Devlet kurumları çatışma alanı olmamalı

Sözlerini sürdüren Hilali, bugün herkesin, devlet kurumlarının bir çatışma veya karşı karşıya gelme alanı olmaması gerektiği konusunda giderek artan bir kanaate sahip olduğunu vurguladı. Entegrasyon sürecinin sonuna kadar kararlılıkla sürdürüleceğini belirten Hilali, bu sürecin kışkırtma ve gerilimden uzak, sükunetle tamamlanmasını hedeflediklerini, devlet kurumlarının geri dönüşünün herhangi bir toplumsal kesimi hedef almadığını, aksine hizmetin, hukukun ve istikrarın geri dönüşü anlamına geldiğini bütün vilayet halkının hissetmesini istediklerini kaydetti.

Askeri, güvenlik ve sivil kurumların entegrasyon sürecinin tamamen ne zaman biteceğine ilişkin bir soruya yanıt veren Hilali, bu ölçekte ve karmaşıklıktaki bir süreç için yapay bir tarih vermek istemediğini, zira nihai olarak kapatılmadan önce teknik, idari ve güvenlik prosedürleri gerektiren dosyaların bulunduğunu belirtti.

Haseke’deki askeri tatbikatlara katılan Kadın Koruma Birlikleri mensupları (Arşiv – Reuters)
Haseke’deki askeri tatbikatlara katılan Kadın Koruma Birlikleri mensupları (Arşiv – Reuters)

Şarku'l Avsat'a yaptığı açıklamalara “Ancak oldukça ileri bir aşamada olduğumuzu ve genel eğilimin entegrasyonu en kısa sürede tamamlamak yönünde netleştiğini söyleyebilirim” diye devam eden Hilali, çalışmaların büyük kısmının uygulama safhasına geçtiğini, geriye kalan detaylı dosyaların ise ilgili bakanlıklar ile kurumlar arasında düzenleme, inceleme ve koordinasyonun tamamlanmasını beklediğini ifade etti.

Kalan dosyalar

Hilali, “Bizim için en önemli husus, entegrasyonun geçici bir siyasi açıklamadan ibaret kalmayıp eksiksiz, gerçek ve sürdürülebilir olmasıdır” ifadelerini kullandı.

Entegrasyon sürecinin tamamlanmasının önündeki başlıca askıda kalan dosyalara değinen Hilali, geriye kalan konuların üç ana başlıkta toplanabileceğini belirtti: İlk olarak, personelin yeniden yapılandırılması ve gerekli şartları taşıyanların yerleşik usullere göre Savunma ve İçişleri bakanlıkları bünyesine katılmasına ilişkin askeri ve güvenlik dosyası; ikinci olarak, çalışanların durumları, kadroya alınmaları, özlük haklarının ödenmesi ile devlete devir işlemleri henüz tamamlanmamış kurum ve dairelerin entegrasyonunu içeren idari ve sivil dosya; son olarak ise yetki devri, çalışma sistemlerinin, verilerin ve kaynakların yeniden birleştirilmesiyle ilgili bazı hizmet, teknik ve idari dosyalar.

Haseke Vali Yardımcısı Ahmed el-Hilali, Haseke şehrine dönen yerinden edilmiş insanları karşıladı. (Haseke medyası)
Haseke Vali Yardımcısı Ahmed el-Hilali, Haseke şehrine dönen yerinden edilmiş insanları karşıladı. (Haseke medyası)

Hilali, bu dosyaların entegrasyon süreci önünde bir engel teşkil etmekten ziyade tamamlanması gereken icrai nitelikte konular olduğunu belirterek, “Siyasi karar net, genel yönelim ise kesin: Tüm vatandaşların ve vilayetteki her kesimin hakları korunarak devlet kurumları birleştirilecek ve tek merci Suriye devleti olacak” değerlendirmesinde bulundu.

Suriye’de bir ‘Kürt projesi’ kurmayı hedefleyen eski Kürt özerk yönetiminin ilk nüvesi, PYD ve Kürt Ulusal Konseyi’nin 12 Temmuz 2012’de imzaladığı Erbil Anlaşması’nın ardından kurulan Kürt Yüksek Konseyi ile atılmıştı. Konseyin askeri kanadı olarak Halk Koruma Birlikleri (YPG), Kadın Koruma Birlikleri (YPJ) ve Asayiş yapıları oluşturulmuş, ardından 2015 yılında Kürtlerin kontrolündeki SDG kurulmuştu.

Suriye ordusuna katılmalarının ardından Haseke’de devriye gezen eski SDG militanları (AP)
Suriye ordusuna katılmalarının ardından Haseke’de devriye gezen eski SDG militanları (AP)

SDG, 2025’in sonları ve 2026’nın başlarında milisleri ile Suriye ordusu arasında başlayan ve yaklaşık iki hafta süren silahlı çatışmalarda kontrol ettiği bölgelerin büyük bir kısmını kaybetti; ardından 29 Ocak 2026 Anlaşması imzalandı.

Suriye hükümeti ile SDG arasında imzalanan anlaşma; ateşkes sağlanmasını, Kürtlerin çatışma yılları boyunca kurduğu askeri ve sivil kurumların Suriye devleti bünyesine kademeli olarak entegre edilmesini, sınır kapıları ile petrol ve doğalgaz sahalarının devredilmesini ve yabancı savaşçıların bölgeden çıkarılmasını öngörüyor.


ABD’nin İsrail Büyükelçisi, Batı Şeria’daki şiddetin durdurulması için “sert” önlemler çağrısı yaptı

ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee, Turmus Ayya sakinleriyle görüştükten sonra açıklamalarda bulunuyor. (Reuters)
ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee, Turmus Ayya sakinleriyle görüştükten sonra açıklamalarda bulunuyor. (Reuters)
TT

ABD’nin İsrail Büyükelçisi, Batı Şeria’daki şiddetin durdurulması için “sert” önlemler çağrısı yaptı

ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee, Turmus Ayya sakinleriyle görüştükten sonra açıklamalarda bulunuyor. (Reuters)
ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee, Turmus Ayya sakinleriyle görüştükten sonra açıklamalarda bulunuyor. (Reuters)

ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee, bugün işgal altındaki Batı Şeria’da şiddetin durdurulması için “sert” önlemler alınması çağrısında bulundu.

Huckabee, çok sayıda ABD vatandaşının yaşadığı Batı Şeria’daki Turmus Ayya kasabasına yaptığı ziyaret sırasında, “Mesajımız açık: Suç suçtur, terör terördür. İnsanlar bu tür eylemlerde bulunduklarında ağır sonuçlarla karşılaşmayı beklemelidir” ifadelerini kullandı.

Huckabee, aralarında İsrailli yerleşimciler tarafından öldürülen çifte vatandaşlığa sahip ABD vatandaşlarının ailelerinin de bulunduğu Filistinlilerle görüştü. Turmus Ayya, İsrailli yerleşimcilerin tekrarlanan saldırılarına maruz kalan yerleşimlerden biri.

Huckabee, Turmus Ayya’da, sahibinin ABD vatandaşı olduğu ve evine ABD bayrağı asmasına rağmen yerleşimcilerin iki kez saldırdığı bir Filistinlinin evinin çatısında. (AFP)
Huckabee, Turmus Ayya’da, sahibinin ABD vatandaşı olduğu ve evine ABD bayrağı asmasına rağmen yerleşimcilerin iki kez saldırdığı bir Filistinlinin evinin çatısında. (AFP)

Batı Şeria’da şiddet, İsrail tarihinin en sağcı hükümeti olarak nitelendirilen ve Binyamin Netanyahu liderliğindeki koalisyon hükümetinin 2022’nin sonlarında iktidara gelmesinden bu yana ciddi şekilde arttı.

Ramallah yakınlarında bulunan Turmus Ayya çevresinde çok sayıda İsrail yerleşimi kuruldu. Kasaba sakinleri, aşırılık yanlısı İsrailli yerleşimcilerin tacizlerinin sık sık yaşandığını ve yerleşimcilerin kasabaya girmesini ve evlerine zarar vermesini engellemekte çaresiz kaldıklarını söylüyor.


Sudan’daki çatışma bölgesel bir savaşa mı dönüşüyor?

 Doğudaki el-Gadarif kentinde düzenlenen askerî geçit törenine katılan Sudan askerleri, 17 Ağustos 2026 (AFP)
Doğudaki el-Gadarif kentinde düzenlenen askerî geçit törenine katılan Sudan askerleri, 17 Ağustos 2026 (AFP)
TT

Sudan’daki çatışma bölgesel bir savaşa mı dönüşüyor?

 Doğudaki el-Gadarif kentinde düzenlenen askerî geçit törenine katılan Sudan askerleri, 17 Ağustos 2026 (AFP)
Doğudaki el-Gadarif kentinde düzenlenen askerî geçit törenine katılan Sudan askerleri, 17 Ağustos 2026 (AFP)

Sudan savaşının bölgesel bir çatışmaya dönüşebileceğine ilişkin endişeler, artık yalnızca gözlemcilerin dile getirdiği değerlendirmeler olmaktan çıktı. Sudan ile Çad arasında sınır ötesi karşılıklı saldırı ve suçlamalara, Etiyopya sınırı yakınlarındaki kaygı verici askeri hareketlilik de eşlik ediyor.

ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Kıdemli Danışmanı Massad Boulos, söz konusu endişeleri Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’ne taşıyarak, bu gelişmelerin çatışmayı körükleyebileceği ve komşu ülkelerin savaşa daha derin şekilde dahil olma riskini artırabileceği uyarısında bulundu.

ABD’nin bu uyarılarının temelsiz olmadığı görülüyor. Zira Washington’ın askeri hareketlilikleri, silah ve insansız hava araçlarının (İHA) sevkiyat güzergâhlarını ve sınır aşan ağları takip etmesine olanak sağlayan geniş istihbarat kapasitesini göz önünde bulundurmak gerekiyor. Bu nedenle uyarı düzeyinin BM Güvenlik Konseyi’ne taşınması, ABD’nin, yönetim dayandığı bilgilerin tamamını kamuoyuna açıklamamış olsa da gerçek ve giderek büyüyen risklerin bulunduğu yönünde değerlendirmeler yaptığını gösteriyor.

Bu uyarı, Çad toprakları içinde bir askeri saldırı düzenlendiğine ilişkin haberlerin ardından Boulos’un Çad Devlet Başkanı Muhammed İdris Debi ile gerçekleştirdiği telefon görüşmesiyle daha da güçlendi. Boulos, iki tarafın, ‘Sudan’daki savaşın sınırların ötesine taşınarak daha fazla tırmanmayı körüklemesi ve bölgesel barış ile istikrarı tehdit etmesinden derin endişe duyduğunu’ belirterek, çatışmanın taraflarına yönelik dış desteğin sona erdirilmesi çağrısında bulundu.

Omdurman’ın batısında Hızlı Destek Kuvvetleri’nden ayrılan unsurlar, 19 Ağustos 2026 (AFP)
Omdurman’ın batısında Hızlı Destek Kuvvetleri’nden ayrılan unsurlar, 19 Ağustos 2026 (AFP)

Savaşın başlamasının üzerinden üç yılı aşkın süre geçmesine rağmen çatışma artık yalnızca ordu ile Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) arasındaki iç mücadele olmaktan çıktı. Çatışmaların Çad ve Etiyopya sınırındaki bölgelere taşınması ve gelişmiş silahların kullanımının yaygınlaşmasıyla Sudan, komşu ülkelerin hesaplarının yanı sıra bölgesel ve uluslararası güçlerin çıkarlarının da iç içe geçtiği bir çatışmanın merkezine dönüştü.

Genişleyen uluslararasılaşma

Savaşın uluslararası bir boyut kazandığına ilişkin göstergeler, BM Sudan Uluslararası Gerçekleri Araştırma Misyonu’nun, silah ve askeri teknolojilerin yanı sıra yabancı savaşçıların ve dış tedarik ağlarının çatışmanın uzamasına ve tarafların kapasitesinin güçlenmesine katkıda bulunduğunu açıklamasıyla daha da belirginleşti. Misyon, kişi, kuruluş ve devletlerle bağlantılı sınır aşan bir ağdan söz ederek, bu ağın HDK’ye silah, askeri teçhizat, lojistik destek ve yabancı unsurlar sağladığını belirtti. Söz konusu ülkeler ise suçlamaları reddederek tarafsızlık ilkesine bağlı olduklarını ve barış çabalarını desteklediklerini vurguladı. Misyon, orduya yönelik dış desteğin kaynaklarına ilişkin soruşturmasının ise henüz ilk aşamada olduğunu bildirdi.

Sudanlı araştırmacı ve Confluence Advisory Direktörü Kholood Khair geçtiğimiz nisan ayında Financial Times’a yaptığı açıklamada, savaşın ‘Kızıldeniz, Afrika Boynuzu ve Sahel bölgesine yayıldığını’ belirterek, Sudan’ın yedi komşusu arasında çatışmanın etkilerinden veya hesaplarından tamamen uzak olan hiçbir ülke bulunmadığını söyledi. Uluslararası Kriz Grubu (ICG) Afrika Boynuzu Projesi Direktörü Alan Boswell de savaşın artık bölgeyi böldüğünü ve çevre ülkelerin iki savaşan taraf etrafında daha fazla kutuplaşmasına yol açtığını belirtiyor. Boswell, Çad ve Güney Sudan’ın savaşın sonuçlarına en fazla maruz kalabilecek ülkeler olduğunu, Etiyopya’nın yanı sıra Somali’deki gerilimlerin de yakından izlenmesi gerektiğini ifade ederek, çatışmanın sürmesinin bölgeyi ‘şiddet sarmalına’ sürükleyebileceği uyarısında bulunuyor.

 Doğudaki el-Gadarif kentinde düzenlenen askerî geçit törenine katılan Sudan askerleri, 17 Ağustos 2026 (AFP)
Doğudaki el-Gadarif kentinde düzenlenen askerî geçit törenine katılan Sudan askerleri, 17 Ağustos 2026 (AFP)

Öte yandan Stratejik Araştırma ve Çalışmalar Merkezi’nde kriz yönetimi ve müzakere uzmanı olan Tümgeneral Emin İsmail Meczub, çatışmanın Sudan ile komşu ülkeler arasında doğrudan bir askeri savaşa dönüşmesini ihtimal dışı gördü. Meczub, en olası senaryonun mali ve askeri desteğin sürdürülmesi, paralı askerler ve silahlı gruplardan yararlanılması yoluyla ‘vekâlet savaşının’ tırmanması ve bunun savaşın uzamasına yol açması olduğunu belirtti. Meczub, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Hartum’un Çad ve Etiyopya’ya yönelik suçlamalarının, Sudan makamlarına göre Afrika Birliği (AfB), Hükümetlerarası Kalkınma Otoritesi (IGAD) ve BM Güvenlik Konseyi’ne sunulan kanıtlara dayandığını söyledi. Ayrıca, HDK’ye destek sağlanmasında bazı üs ve havalimanlarının kullanıldığına ilişkin raporlara da dikkat çekti.

Meczub, söz konusu tarafların dolaylı destekten açık askeri müdahaleye geçmesinin, Sudan’ın bölgesel müttefiklerini de ülkeye destek vermeye itebileceğini ve bu durumda çatışmanın Afrika Boynuzu ile Sahra Altı Afrika’yı kapsayacak şekilde genişleyebileceğini belirtti. Ancak bu senaryoyu reddeden Meczub, “Bu gerçekleşmeyecek” dedi. Bölge ülkelerinin kapsamlı bir bölgesel savaşın çıkmasını istemediğini vurguladı. Bununla birlikte çatışmanın etkilerinin komşu ülkelerde görülmeye başladığına dikkat çeken Meczub, Çad’da muhalif grupların seslerinin yükseldiğini ve bu grupların, kendilerinin ifadesiyle, HDK’ye bağlı Arap gruplara verilen desteğe karşı çıktığını belirtti.

Sudan ordusundan emekli Tümgeneral Kemal İsmail ise bölgesel çıkarların kesişmesinin çatışmayı giderek Sudan sınırlarının dışına taşıdığını belirterek uyarıda bulundu. İsmail, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Çatışmanın Sudan’ın içinden bölgeye yayılacağı konusunda defalarca uyarıda bulunduk. Göstergeler bu yönde ilerliyor” dedi. Çatışma alanının genişlemesinin daha kapsamlı bir iç savaşa yol açabileceğini ve zaten karmaşık olan tabloyu daha da içinden çıkılmaz hale getirebileceğini ifade etti. İsmail, çıkar çatışmasının tırmanmasının, bazı bölgesel aktörleri kendi çıkarlarını koruma gerekçesiyle doğrudan müdahaleye yöneltebileceğini belirterek, “Savaş ne kadar uzarsa, taraflar savaşın gidişatını kontrol etme veya onu durdurma kabiliyetini o kadar yitirir” uyarısında bulundu. İsmail, Sudanlılara çatışmaları sona erdirmek ve ülkeden geriye kalanları korumak için birlik olma çağrısı yaptı.

Etiyopya ve Çad

Operasyonların Etiyopya sınırı yakınındaki Mavi Nil eyaletine taşınması, en kaygı verici gelişmelerden birini oluşturuyor. Yale Üniversitesi’ne bağlı İnsani Araştırmalar Laboratuvarı, uydu görüntüleri ve açık kaynaklardan elde edilen bilgilerin analizine dayanan raporlarında, Etiyopya Savunma Kuvvetleri’ne ait Assosa’daki bir üs içerisinde tugay büyüklüğünde bir askeri gücün toplandığını ve bunun HDK’nin faaliyetleriyle bağlantılı olduğunu belirtti. Assosa, Mavi Nil Nehri’ne ve Kurmuk kentine yakınlığı nedeniyle önem taşıyor. Bu nedenle bölgede savaşla bağlantılı herhangi bir askeri varlığın bulunması, eğer doğrulanırsa, yeni bir sınır cephesinin oluşmasına zemin hazırlayabilir.

Batıda ise Çad, Darfur’la olan uzun sınırı ve sınırın iki tarafındaki aşiret bağları nedeniyle krizin merkezinde yer alıyor. Egemenlik Konseyi Başkanı ve Ordu Komutanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan’ın, Encemine’yi HDK’ye sağlanan desteğin kolaylaştırılmasına yardımcı olmakla suçlamasının ardından gerilim tırmandı. Çad ise silahların sevkiyatı için topraklarının veya havalimanlarının kullanıldığını reddediyor. Eski ABD’li yetkili ve Sudan uzmanı Cameron Hudson, Çad topraklarındaki saldırıların sonuçlarının artık yalnızca sahadaki gelişmelerle sınırlı kalmadığını, diplomatik bir karşılaşmaya dönüştüğünü belirtiyor.

Savaştan etkilenen ülkeler

Güney Sudan, savaşın sonuçlarına en fazla maruz kalabilecek ülke olabilir. Zira ülke ekonomisi, petrolün Sudan’daki tesis ve limanlar üzerinden ihraç edilmesine dayanıyor. Ayrıca çatışmaların başlamasından bu yana Sudanlılar ile ülkelerine dönen Güney Sudanlılardan oluşan 1 milyondan fazla kişiyi kabul etti. Petrol ihracatının durması veya çatışmaların sınıra taşınması, Cuba’daki kırılgan istikrarı tehdit edebilir.

Sudan’la doğrudan sınırı bulunmayan Kenya ise siyasi kutuplaşmanın, finansman ağlarının ve savaşçı hareketliliğinin yayılmasının yanı sıra ticaretin sekteye uğraması riskiyle karşı karşıya. Ayrıca Nairobi’nin önemli bir dayanağını oluşturduğu IGAD’ın bölgedeki rolünün zarar görmesi de söz konusu olabilir.

Uganda da Güney Sudan üzerinden benzer risklerle karşı karşıya. Cuba’da yaşanabilecek yeni bir patlama, ülkeye yönelik yeni bir sığınmacı dalgasına yol açabilir. Uganda hâlihazırda Güney Sudan’dan 1 milyondan fazla mülteciye ev sahipliği yapıyor. Böylece savaşın etkileri, düzenli ordular sınırları geçmeden Sudan’dan Güney Sudan’a, oradan da Uganda ve Kenya’ya yayılabilir.

Mısır ise mülteciler, güney sınırının güvenliği, Nil suları ve Etiyopya ile bölgesel dengeler açısından çeşitli sonuçlarla karşı karşıya. Eritre ise istikrarsızlığın doğu Sudan’a ve Kızıldeniz kıyılarına yayılmasından endişe ediyor. IGAD İcra Sekreteri Workneh Gebeyehu, barış ve güvenlik alanındaki sorunların artık tek bir ülke veya kurumun tek başına mücadele edemeyeceği kadar iç içe geçtiğini belirterek Sudan’ı askeri çatışma, insani felaket, kurumsal çözülme, bölgesel yayılma ve jeopolitik rekabetin bir araya geldiği en açık örneklerden biri olarak nitelendirdi.

Sudan savaşı henüz tam anlamıyla bölgesel bir savaşa dönüşmüş değil. Ancak uzun zaman önce iç çatışmanın sınırlarını aştı. Halkalar giderek birbirine bağlanırken gelecekte sorulacak soru artık “Savaş bölgeye yayılacak mı?” olmayacak; asıl soru şu olacak: “Yayılma başladı mı?”