Trablusşam... Şam ile yabancılaşmadan yeni Suriye üzerine bahis oynamaya

Lübnan'ın kuzeyindeki Trablusşam şehri, Şam ile yeni bir sayfa açılmasını bekliyor

Suriyeliler ve Lübnanlılar, 8 Aralık 2024 tarihinde Lübnan’ın kuzeyindeki Trablus şehrinde Suriye rejiminin düşüşünü kutlarken (AFP)
Suriyeliler ve Lübnanlılar, 8 Aralık 2024 tarihinde Lübnan’ın kuzeyindeki Trablus şehrinde Suriye rejiminin düşüşünü kutlarken (AFP)
TT

Trablusşam... Şam ile yabancılaşmadan yeni Suriye üzerine bahis oynamaya

Suriyeliler ve Lübnanlılar, 8 Aralık 2024 tarihinde Lübnan’ın kuzeyindeki Trablus şehrinde Suriye rejiminin düşüşünü kutlarken (AFP)
Suriyeliler ve Lübnanlılar, 8 Aralık 2024 tarihinde Lübnan’ın kuzeyindeki Trablus şehrinde Suriye rejiminin düşüşünü kutlarken (AFP)

Feyza Diyab

“Beşşar Esed'siz Suriye”

8 Aralık 2024 sabahının erken saatlerinde, Suriye rejiminin çöküşü yalnızca Suriye'nin ve Suriyelilerin kaderini değiştirmekle kalmadı, aynı zamanda Şam'ın Lübnan'ın Trabluşşam kentiyle ilişkisinde de yeni bir sayfa açtı. Kuzeydeki bu şehir, ilk andan itibaren, Trablus bilincinde katliamlar, mahalleler arasında fitne kışkırtma, şiddet ve iç çatışma eksenlerine destek ve terör saldırılarının yanı sıra kalkınma ve yatırım fırsatlarından mahrum bırakan siyasi ve ekonomik dışlanmayla özdeşleşen Hafız ve Beşşar Esed rejimleriyle on yıllarca süren yabancılaşma hafızasını yeniden canlandırdı.

Sünni nüfusun çoğunlukta olduğu şehirde Suriye rejimi yönetiminin bu şiddetli güvenlik mirası, özellikle 2011 yılından bu yana Suriye devrimini destekleyip yerinden edilenleri barındıranlar başta olmak üzere, şehir sakinlerini Saldırganlığı Caydırma Operasyonu mücadelesini an be an takip etmeye itti. Birçok kişi için bu mücadele, komşu bir ülkedeki sıradan bir askeri gelişme değil, hiçbir zaman Baas yönetiminin projelerine veya politikalarına boyun eğmeyen bir şehre karşı uygulanan uzun bir baskı ve dışlanma tarihinden manevi bir intikam anıydı.

Bu yüzden rejimin çöktüğü gecedeki kutlamalar sıradan değildi. Trablus sokakları binlerce kutlayan insanla doldu. Şehrin göğü havai fişek ve silah sesleriyle aydınlandı. Birçok kuzeyli, Şam, Emevi Camii, Humus ve Halep meydanlarındaki kutlamalara katılmak için yürüyerek El-Areyda Sınır Kapısı’nı aştı.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı habere göre Siyasetçi ve aktivist Haldun eş-Şerif, “Trablus'un Esed rejiminin çöküşü karşısındaki sevincini, şehir ile o rejim arasındaki ilişkinin tarihini anlamadan kavramak mümkün değil. Trablus, eski rejimi yalnızca komşu bir devleti yöneten bir otorite olarak görmedi, aksine, 1976 yılında şehrin bombalanmasından 1980’li yılların olaylarına, Bab et-Tebbane katliamından güvenlik hakimiyeti ve tutuklamalar yıllarına, Suriye devriminin sonuçlarından ve Tel Kelah katliamından 2013'teki Takva ve Selam camileri bombalamalarına kadar tarihinde doğrudan iz bırakan bir rejim olarak gördü. Bu nedenle şehrin birçok sakini, rejimin çöküşünün hafızalarındaki acı verici bir sayfayı kapattığını hissetti. Kutlamalar, bilinç altlarında baskı, vesayet ve korkuyla özdeşleşen bir dönemin sona erişinin bir ifadesiydi” ifadelerini kullandı.

Yeni bir sayfa

Yıllarca süren yabancılaşma ve düşmanlığın ardından, Şam ile Trablusşam arasındaki ilişki, Suriye'deki siyasi dönüşümlerin dayattığı farklı bir aşamaya girmeye başladı. Şam'da yeni bir yönetimin iktidara gelmesiyle birlikte, şehir artık iki ülke arasındaki ilişkilerin yeniden inşasında potansiyel bir ortak olarak görülmeye başlandı. Bu durum, Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani'nin 3 Temmuz'da gerçekleştirdiği ziyaretle somutlaştı. Bu ziyaret, onlarca yıl aradan sonra bu düzeyde bir Suriyeli yetkilinin Trablus'a yaptığı ilk ziyaret oldu.

Trablusşam açısından bahis, sadece geçmişin sayfasını kapatmak veya Şam ile siyasi ilişkileri yeniden inşa etmekle sınırlı kalmayıp birçoklarının iki ülke arasındaki yeni ilişkinin gerçek sınavı olarak gördüğü ekonomik boyuta da uzanıyor.

Ziyaret, şehir ile Suriye arasındaki ilişkilerin tarihinde istisnai bir aşama oluşturdu. Zira ziyaret, on yıllardır güvenlik vesayeti ve siyasi çatışmanın hakim olduğu bir dönemin ardından, iki taraf arasındaki ilişkinin açıklık ve güvenin yeniden inşasını konu edinen yeni bir aşamaya girdiğine işaret eden siyasi ve ekonomik mesajlar taşıyordu.

Esad eş-Şeybani'nin ziyaretinin protokol amaçlı bir durak olmadığını, aksine açık siyasi anlamlar taşıdığını değerlendiren Şerif, “Bu, Esed rejiminin çöküşünün ardından üst düzey bir Suriyeli yetkilinin şehre gerçekleştirdiği ilk ziyaret; eş-Şeybani, bu ziyareti Suriye devrimini destekleyenlere bir vefa borcu olarak nitelendirmeye özen gösterdi. Çoğu siyasi, dini ve ekonomik liderin Daru’l-Fetva'da bir araya gelmesi de yeni bir sayfa açma yönünde ortak bir isteği yansıttı” şeklinde konuştu.

Ziyaretin üç temel mesaj taşıdığını ifade eden Şerif, bunları ‘Trablus'un savaş yılları boyunca Suriyelilere kucak açmadaki rolünün tanınması, eski rejimle gergin ilişkinin sayfasının kapatılması ve Lübnan ile gelecekteki ilişkinin güvenlik vesayeti veya Lübnan siyasi yaşamına müdahale yoluyla değil, devlet kurumları ve karşılıklı saygı temelinde inşa edilmesi gerektiğinin teyit edilmesi’ şeklinde sıraladı.

Şerif, temelde ‘biz Suriye halkının yanında duranları biliyoruz ve Trablus ile Lübnan'la yeni bir sayfa açmak istiyoruz’ mesajı verildiğini değerlendirdi. Ancak bu yaklaşımın başarısının, yalnızca Sünnilere yönelik bir söyleme dönüşmemesine, aksine devlet ve kurumları aracılığıyla tüm Lübnanlılarla bir ilişkiye dönüşmesine bağlı olduğunu vurguladı.

Trablusşam ve Lübnan'daki Sünnilerin geniş bir kesiminde yeni Suriye rejimine karşı duyulan rahatlama hissinin, eski rejimin çöküşünün kendileri için ne ifade ettikleri göz önüne alındığında anlaşılabilir olduğunun altını çizen Şerif, ancak Trablusşam'ın kendine özgü niteliğinin yalnızca Sünni bir şehir olmasından değil, tarihinden, ödediği bedelden, Suriye ile toplumsal ve ekonomik bağlarından kaynaklandığını ekledi. Bu nedenle şehir, vesayet veya mezhepsel hizalanma değil, ortaklık ve karşılıklı saygıya dayalı yeni bir ilişki bekliyor.

fvhj
Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani, Lübnan'ın kuzeyindeki Trablusşam şehrine gelişi sırasında toplanan kalabalığı selamlarken, 2 Temmuz 2026 (AFP)

Bu olumlu atmosfere rağmen Şerif, Şeybani’nin ziyaretinin bir başlangıç olduğunu, ancak tek başına Trablusşam ile Şam arasında yeni bir ilişki kurmaya yetmediğini, çünkü doğal ilişkinin, önceki rejiminden ne kadar farklı olursa olsun bir Lübnan şehri ile bir Suriye yönetimi arasında değil, Lübnan devleti ile Suriye devleti arasında olması gerektiğini vurguladı.

Öte yandan eski Trablusşam Milletvekili Mustafa Aluş, Şeybani'nin ziyaretinin ‘Trablus'a gerekli olmadığını, çünkü iki ülke arasındaki ilişkinin resmi olması, anayasal ve hukuki temeller üzerine kurulması gerektiğini’ değerlendiriyor. Al Majalla'ya konuşan Aluş, ‘halk karşılamasını kimin organize ettiğine dair soru işaretleri bulunduğunu, bunun kendiliğinden gerçekleşmediğini, aksine Şam'daki yönetime mesajlar iletmek amacıyla bilinen siyasi taraflar aracılığıyla düzenlendiğini’ ekledi. Bu yüzden şehrin, Suriye'nin ve Lübnan'ın çıkarının, ilişkileri resmi kanallarla sınırlamayı gerektirdiğini vurguluyoruz. Çünkü daha önce Trablusşam’ın yıkımı ve masum insanların öldürülmesine karışan kişilerin yeniden gündeme getirilmesi tehlikeli bir durum ve hiç kimsenin çıkarına hizmet etmiyor.

Bellekten ekonomiye

Trablusşam açısından bahis, sadece geçmişin sayfasını kapatmak veya Şam ile siyasi ilişkileri yeniden inşa etmekle sınırlı değil. Bu bahis, birçoklarının iki ülke arasındaki yeni ilişkinin gerçek sınavı olarak gördüğü ekonomik boyuta da uzanıyor. Akdeniz kıyısındaki en yoksul şehirler arasında sınıflandırılan bu şehir, Lübnan'ın kuzeyindeki en büyük limana ve Suriye sınırında stratejik bir konuma sahip olmasına rağmen, ulaşım, enerji, yeniden inşa ve ticari değişim projeleri aracılığıyla on yıllardır özlemini çektiği ekonomik rolü yeniden kazanmayı umuyor.

Yıllardır dondurulmuş bölgesel projelerin yeniden hayata geçirilmesine ilişkin somut işaretler belirmeye başladı. Son dönemde Irak ile Suriye, Kerkük-Baniyas ham petrol boru hattının yeniden tahkimatını ve canlandırılmasını içeren bir mutabakat muhtırası imzaladı.

Bu rolün önemi şehrin kendi sınırlarını aşıyor. Zira Beyrut ile Şam arasında herhangi bir ekonomik açılım, Lübnan'ın kuzeyindeki ticari hareketlilik haritasını yeniden çizebilir ve Trablusşam'a, Suriye savaşı, geçiş noktalarının kapanması ve altyapı projelerinin sekteye uğraması sonucunda ticari hareketliliğin uzun yıllar süren gerilemesinin ardından, Lübnan sahili ile Suriye'nin iç kesimleri arasında ekonomik bir kapı olarak tarihsel konumunu yeniden kazanma fırsatı tanıyabilir.

Bu çerçevede Lübnan'ın kuzeyi ile Suriye arasındaki ekonomik ve toplumsal ilişkilerin, tarihi olarak, Lübnan savaşı ve Suriye güçlerinin Lübnan'a girmesinden önce temel nitelikte olduğunu belirten Aluş, “Trablus, on yıllar boyunca eğitim, tedavi ve alışveriş için kapılarını Suriyelilere açan bir şehirdi. Bu nedenle iki ülke arasındaki ilişkilerin yeniden tesisi önemli, özellikle ekonomik ortaklıklar inşa etme yoluyla; Trablus'un imzalanmış veya gelecekte imzalanacak herhangi bir anlaşmadan pay almasını umuyoruz. Rene Muavad Uluslararası Havalimanı faaliyete geçtiğinde ve demiryolları konusu yeniden gündeme geldiğinde, bu durum, her iki taraftan hukuki ve idari engellerin kaldırılması koşuluyla yeni bir iş birliği aşamasının kapılarını açacaktır” yorumunda bulundu.

Aluş, ‘herhangi bir ekonomik kazanımın, vaatlerin fiili projelere dönüştürülmesine ve Lübnan devletinin Trablus'un stratejik konumunu Suriye'nin yeniden inşa süreci ve beklenen ekonomik açılım çerçevesinde kullanma kapasitesine bağlı kalacağını, çünkü bu faydanın yalnızca şehre değil, Lübnan ekonomisinin tamamına yönelik olacağını’ da sözlerine ekledi.

rtbtrgbn
Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam ve Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani, Lübnan'ın Beyrut kentinde, Suriye-Lübnan Ortak Komisyonu'nun kurulmasına ilişkin bir belge imzaladılar, 2 Temmuz 2026 (Reuters)

Şerif bu görüşe katılsa da Trablusşam ile yeni Suriye arasındaki ilişkinin geleceğinin güvenlik değil, ekonomi üzerine kurulması gerektiğini vurguladı.

Şerif, sözlerine şöyle devam etti:

“İlişkinin geleceğinin silah veya güvenlik dosyaları üzerinden değil, ekonomi, yeniden inşa ve lojistik entegrasyon üzerinden geçtiğini düşünüyorum. Eğer Irak petrol hattı Trablusşam ve Baniyas'a yeniden işletilir, demiryolları geri döner, Trablus limanı canlanır ve şehir Suriye'nin yeniden inşa çalışmasına katılırsa, bu, konuşulan herhangi bir askeri rolden çok daha önemli olacaktır. Trablusşam’ın ihtiyacı yatırım ve iş fırsatlarıdır, eksen ve çatışma mantığına dönmek değil.”

Şerif sözlerini şöyle tamamladı:

“Bugün gereken, iki ülkenin egemenliğine saygı gösteren ve ortak çıkarlarını gerçekleştiren anlaşma ve kurumlar aracılığıyla, siyasi sembolizmden ekonomik ortaklığa geçmektir.”

Dolayısıyla artık hedefler yalnızca siyasi söylemle sınırlı değil. Yıllardır dondurulmuş halde olan bölgesel projelerin yeniden hayata geçirilmesine ilişkin somut işaretler ortaya çıkmaya başladı. Son dönemde Irak ile Suriye, bölgedeki en önemli petrol bağlantı projelerinden birini, günde iki milyon varile ulaşabilecek işletme kapasitesiyle yeniden devreye sokmayı amaçlayan stratejik bir adımla, Kerkük-Baniyas ham petrol boru hattının yeniden tahkimatını ve canlandırılmasını içeren bir mutabakat muhtırası imzaladı.

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara'nın birkaç gün önce bir medya görüşmesinde, şehri Kerkük-Baniyas hattı güzergahına dahil etme konusunda çalışmaların sürdüğünü açıklamasının ardından, bu adım Trablus için ek bir önem kazanıyor. Proje hayata geçerse, bu durum şehre bölgesel enerji taşıma ağında ek bir rol kazandıracak.

Çatışmayla yüklü bir hafıza ile henüz vaat aşamasını aşmamış ekonomik bahisler arasında, Trablus bugün on yıllardır belki de en büyük fırsatın karşısında duruyor

Bununla eş zamanlı olarak, iki taraf arasındaki ekonomik ilişkiler genişleme yönünde ilerliyor. 10 Temmuz'da Trablus ve Kuzey Lübnan Ticaret, Sanayi ve Ziraat Odası ile Şam ve Kırsalı Sanayi Odası, ekonomik iş birliğini güçlendirmeyi, bilgi ve deneyim paylaşımını, Lübnan ile Suriye arasındaki ortak çıkarlara hizmet edecek şekilde ticari ilişkileri geliştirmeyi amaçlayan bir mutabakat muhtırası imzaladı.

Trablus ve Kuzey Lübnan Ticaret, Sanayi ve Ziraat Odası Başkanı Tevfik Debbusi, Şam ve Kırsalı Sanayi Odası Başkanı Muhammed Eymen Mulevi'yi kabulü sırasında, anlaşmanın ‘eşitlik, güven, entegrasyon ve ortak çıkarların gerçekleştirilmesine dayalı bir ekonomik ortaklığı pekiştirmek için Suriye-Lübnan ulusal bir durak’ teşkil ettiğini vurguladı.

rebgtr
Akdeniz kıyısındaki Lübnan'ın ikinci büyük şehri Trablus Limanı'nda demirlemiş gemiler, 22 Ağustos 2022 (AFP)

Ancak bu göstergelere rağmen, Trablusşam’ın ekonomik rolünü yeniden kazanma yolunda halen uzun bir mesafe var. Enerji ve ulaşım projelerinin başarısı ile şehrin Suriye'nin yeniden inşasına katılımı, Beyrut ile Şam arasındaki resmi ilişkilerin iyileşmesine, gerekli finansmanın sağlanmasına, altyapının hazırlanmasına, bunun yanı sıra bu projeleri geçtiğimiz yıllar boyunca sekteye uğratan siyasi ve bölgesel zorlukların aşılmasına bağlı kalmaya devam ediyor.

Çatışmayla yüklü bir hafıza ile henüz vaat aşamasını aşmamış ekonomik bahisler arasında, Trablus bugün on yıllardır belki de en büyük fırsatın karşısında duruyor. Bağlantı, enerji ve yeniden inşa projeleri başarıya ulaşırsa, şehir Suriye'nin Akdeniz'e açılan ekonomik kapısı olarak tarihi rolünü yeniden kazanabilir. Ancak bu projeler anlaşma ve açıklamalar düzeyinde kalırsa, siyasi olarak yeni bir ilişkiler sayfası açılabilir, ancak bu durum, on yıllardır hem coğrafyanın hem de siyasetin bedelini ödeyen şehre yansımayabilir.



Suriye, İsrail’i İdlib’teki Ebu’z Zuhur Askeri Havaalanı’nı bombalamakla suçladı

2012 yılından beri hizmet dışı olan havalimanında, Suriye Savunma Bakanlığı’na bağlı güvenlik güçleri bulunuyor.
2012 yılından beri hizmet dışı olan havalimanında, Suriye Savunma Bakanlığı’na bağlı güvenlik güçleri bulunuyor.
TT

Suriye, İsrail’i İdlib’teki Ebu’z Zuhur Askeri Havaalanı’nı bombalamakla suçladı

2012 yılından beri hizmet dışı olan havalimanında, Suriye Savunma Bakanlığı’na bağlı güvenlik güçleri bulunuyor.
2012 yılından beri hizmet dışı olan havalimanında, Suriye Savunma Bakanlığı’na bağlı güvenlik güçleri bulunuyor.

Suriye, İsrail’i ülkenin kuzeybatısında bulunan ve yıllardır hizmet dışı olan Ebu’z Zuhur Askeri Havalimanı’na sekiz hava saldırısı düzenlemekle suçladı. Suriye resmi medyası, saldırılara ilişkin bilgiyi bir askeri kaynağa dayandırdı.

Kaynak, “İsrail işgal güçlerine ait savaş uçakları bugün şafak vakti İdlib’in doğu kırsalındaki Ebu’z Zuhur Askeri Havalimanı’nın pistini sekiz saldırıyla hedef aldı” dedi. Kaynak, saldırının ‘havalimanının altyapısında maddi hasara yol açtığını, herhangi bir yaralanma olmadığını’ belirtti.

AFP’ye konuşan güvenlik kaynaklarına göre, 2012’den bu yana hizmet dışı olan havalimanında Suriye Savunma Bakanlığı’na bağlı koruma birlikleri bulunuyor.

İsrail güçleri, Suriye’deki önceki yönetimin 2024’ün sonlarında devrilmesinin ardından, ‘askeri hedefler’ olarak nitelendirdiği noktalara yüzlerce saldırı düzenledi.

Öte yandan Washington öncülüğündeki uluslararası koalisyon güçleri de Suriye’de hava saldırıları düzenliyor. Bu saldırılar çoğunlukla DEAŞ’ın önde gelen isimlerini hedef alıyor.

Suriye’deki yeni yönetim, çatışma yılları boyunca ağır hasar gören havalimanında iktidara gelmesinin ardından kontrolü sağladı.

Eski rejim güçleri, İdlib vilayetinin büyük bölümünün muhalif grupların kontrolüne geçmesinin ardından Eylül 2015’te kaybettiği havalimanının kontrolünü 2018’in sonlarında yeniden ele geçirmişti.


Savaşın gizli yolları: Diffa'dan Darfur'a Arap Diasporası

Fotoğraf: Sınır Tanımayan Doktorlar
Fotoğraf: Sınır Tanımayan Doktorlar
TT

Savaşın gizli yolları: Diffa'dan Darfur'a Arap Diasporası

Fotoğraf: Sınır Tanımayan Doktorlar
Fotoğraf: Sınır Tanımayan Doktorlar

Muna Abdulfettah

Nijer'in güneydoğusunda yer alan Diffa bölgesinde yaşayan Mahamid Arapları dosyası kimlik tespitinde bulunmak, nüfus belgelerini geri almak ve onları Çad ile Sudan’a geri göndermeye zemin hazırlamak amacıyla Nijer makamları tarafından verildiği bildirilen talimatlar doğrultusunda geçtiğimiz temmuz ayında yeniden açıldı. Resmi olarak açıklanmış bir prosedür olmaksızın toplu vatandaşlıktan çıkarma söylentileri ortalıkta dolaşmaya devam ediyor. Ancak dosyanın yaklaşık 20 yıl sonra yeniden gündeme gelmesi, Niamey yönetiminin Mahamidleri sınır dışı edeceğini açıkladığı ve bölgesel ile uluslararası baskılar sonucu kararı askıya almadan önce bir kısmını fiilen sınır dışı etmeye başladığı 2006 krizini akıllara getiriyor. O dönemde bu mesele toprak, otlaklar ve su konusundaki anlaşmazlıkların yanı sıra kabile üyelerinin vatandaşlığı ve kökenlerine ilişkin tartışmalarla da ilişkiliydi.

Bu noktada Sudan söz konusu denklemde farklı bir konum üstleniyor. Ülkede 2023 yılının nisan ayından bu yana devam eden Sudan savaşı demografik bir boşlukta ortaya çıkmadı ve sınır ötesi hareket eden savaşçılar ile gruplar buraya gelip geçici göçmenler olarak girmiyorlar. Nitekim askere alma, bünyesine katma, vatandaşlık verme ve sadakatleri yeniden şekillendirmeyle dolu geçmiş, savaşın yayılmasıyla birlikte Sudan'ı, devlet krizinin bölgesel krizle kesiştiği bir arenaya dönüştürdü. Burada “Toprağın sahibi kim, vatandaşlık hakkına kim sahip, aidiyeti kim belirliyor ve kimliğin bir çatışma aracına dönüştürülmesinin bedelini kim ödüyor?” sorusu yanıt arıyor.

“Stratejik tehlike, yalnızca Arap diasporasındaki savaşçıların sınır ötesine geçmesinde yatmıyor, aksine Nijer’de vatandaşlıklarını kaybetmelerinin, ikinci bir ülkede silah edinmelerinin ve Sudan'da toprak gasp etmelerinin tek bir sürecin halkaları haline geldiği bir ortamın ortaya çıkmasında yatıyor. Eğer bu düzen kökleşirse savaş, yalnızca çatışmaların sona ermesiyle bitmez. Çünkü bunun siyasi ve demografik etkileri yıllarca sürmeye devam eder.

Afrika Sahel savaşları ve Sudan savaşının ortaya koydukları; cephelerin genişlemesini ve taraflarının çeşitliliğini aşıyor. Öyle ki bu savaşlar siyasi sınırları zorlu bir sınava tabi tutarken Mahamid kabilesi de dahil olmak üzere birçok grubun vatandaşlığını istikrarlı yasal bir bağdan çıkarıp toprak ile kaynaklar üzerindeki güvenlik ile çatışma baskısı altında yeniden gözden geçirilebilecek bir meseleye dönüştürüyor. Bu grupların bizzat kendileri, bölge içindeki güç hareketinin bir parçası haline geliyor. Nijer'de yasal desteklerini kaybettiklerinde krizleri sınır dışı edilmekle sona ermiyor, hatta toprak, tanınma ve sığınak arayışının çatışmanın bir uzantısı haline geldiği ve Arap diasporasının hareketinin bölgesel dengeleri yeniden düzenleyen bir unsura dönüştüğü başka bir aşama başlıyor.

Göç hareketinde artış

Mahamid Araplarının Nijer'deki varlığı ne tek bir göç dalgasının sonucu ne de bölgedeki savaşların dayattığı ani bir olguydu. Zira 1970’li yıllarda Afrika Sahel bölgesinde yaşanan kuraklıktan bu yana, büyük bir kısmı Çad ve Sudan'daki Rizeykat kabilesiyle bağlantılı Mahamidlerden oluşan göçebe Arap grupları su ve otlak arayışıyla doğuya ve batıya doğru hareket etmeye başlamıştı. Ardından, seksenli yıllarda yaşanan Çad iç savaşlarıyla birlikte göç hareketi daha da genişledi ve binlercesi Diffa bölgesine yerleşti. Bununla birlikte, yaşamlarının bir kısmı Çad, Nijer, Libya ve kuzey Nijerya arasındaki sınır aşan bir mera alanına bağlı kalmaya devam etti. Birleşmiş Milletler'in (BM) 2006 yılı tahminlerine göre Diffa'da, sayıları 100 bini bulan deve sürüleriyle birlikte 100 bin ile 150 bin arasında Mahamid yaşıyor.

Ancak yerleşik hayata geçmek aidiyet sorununu ortadan kaldırmadı. Çünkü büyük bir kesimi kanıtlanmış bir Nijer vatandaşlığı veya tanınmış bir mülteci statüsü olmadan yaşamaya devam etti. Bu durum, onların devletle olan ilişkilerini ülkede kaldıkları süreden ziyade resmi belgelere bağlı hale getirdi. Bu mesele, 2006 yılının ekim ayında açık bir krize dönüştü. Niamey yönetimi Mahamidleri Çad'a sınır dışı edeceğini açıkladı ve onları silah bulundurmak, yerel halkı tehdit etmek ve kuyular ile otlaklar yüzünden sürtüşmelere yol açmakla suçladı. Hükümet birkaç gün sonra geri adım atarak bu işlemi yalnızca yasal belgeleri olmayanlarla sınırlandırmaya ve toprak ile su anlaşmazlıklarını çözecek bir mekanizma kurmaya karar vermeden önce, toplama ve sınır dışı etme operasyonları fiilen başlamıştı.

Bu durum yalnızca idari bir anlaşmazlıktan ibaret değildi. BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR), Çad'a geri gönderilmelerinin vatansızlık durumlarına yol açma ihtimali konusunda uyardı ve söz konusu kişilerin sınır dışı edilmeden önce kimliklerinin ve yasal statülerinin belirlenmesini talep etti. Sonrasında bu kitlelerin bir kısmı güneye ve doğuya doğru hareket etti. BM, 2007 ve 2008 yıllarında çatışma bölgelerinde askere alma ve yeniden yerleştirme konusundaki karşılıklı suçlamaların gölgesinde, Çad ve Nijer'den yaklaşık 30 bin Arap’ın Darfur'a geçiş yaptığını tespit etti.

Uzantı halkaları

Sudan’da savaş patlak verdiğinde, Sahel bölgesine yayılan Arap kabileleri sahneye Sudan'a yeni gelmiş göçmen gruplar olarak girmedi. Zira savaşın öncesinde Darfur, Çad, Nijer ve Libya arasında bir kabile bağları, askere alma ve geçiş yolları ağı bulunuyordu. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre  Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK), 2013 yılında kurulduğundan bu yana büyük ölçüde Darfur'daki sosyal ve kabile ağlarına dayanıyor. Ardından asker toplama faaliyetleri Çad, Nijer, Libya ve diğer ülkelerden gelen savaşçıları kapsayacak şekilde genişledi. Savaşın bu ağları yeniden canlandırdığı ve Sahel bölgesinden Arap savaşçıları HDK’nın saflarına çektiği belirtiliyor.

Nijer, bu uzantının en önemli halkalarından biri olarak burada öne çıkıyor. Diffa Arapları ve aralarında Mahamidler ile devrik Nijer Cumhurbaşkanı Muhammed Bazum'un mensup olduğu Evlad Süleyman kabilesinin de bulunduğu gruplar, tarihi olarak modern sınırları aşan bir göçebe yaşam alanına (mera) bağlı kalmaya devam ettiler. Zamanla bu ilişki, nüfus ve hayvan hareketliliğinden siyaset ve silaha dönüştü. Raporlar, Nijer'den 4 binden fazla savaşçının HDK’ya katıldığını ve bunların bir kısmının mevcut savaş patlak vermeden önce de Darfur'da savaştığını ortaya koydu. Aynı kaynaklar, Hartum’daki ilk çatışmaların ardından HDK’nın kayıplarını telafi etmek amacıyla yerel dilde ‘Feza’ olarak bilinen yardım seferberliği kapsamında yeni birliklerin ülkeye ulaştığını aktardı.

Siyaset de bu ağlardan bağımsız değildi. Ne var ki HDK lideri Muhammed Hamdan Dagalo (Hemedti), 2020 seçimlerinin ardından cumhurbaşkanlığını üstlenen ve 2021 yılının nisan ayında göreve başlayan dönemin Cumhurbaşkanı Muhammed Bazum ile yakın bir ilişki kurmuş ve yemin törenine bizzat katılmıştı. Çeşitli aktarımlar, Hemedti'nin seçim kampanyası sırasında Bazum'a verdiği destekten de söz ediyor.

Nijerli generaller, 26 Temmuz 2023 darbesinin ardından Bazum'u, HDK’nın saflarında savaşmaları için Mahamid Araplarından askerler göndermekle suçladı. Sudan savaşının sınır aşan kabile uzantısını göz ardı edilemeyecek askeri bir unsura dönüştürdüğü bir anda gerçekleşen bu durum, söz konusu siyasi süreci kesintiye uğratarak Çad sınırının kapanmasına yol açtı. O zamandan bu yana mesele yalnızca Sudan'ın oradan gelen bireyleri kabul etmesiyle sınırlı kalmadı, hatta Sudan, kabile akrabalığının silah altına alma, para, silah ve altın rotalarıyla iç içe geçtiği bir arenaya dönüştü. Bu durum Arap diasporasını homojen tek bir kütle olarak değil, çıkarları ve sadakatleri farklılık gösteren ağlar halinde bölgesel savaş ekonomisinin bir parçası haline getiriyor.

Silah altına alma ağları

Çad, Nijer ve Orta Afrika sınırları ötesindeki asker toplama (silah altına alma) ve geçiş faaliyetlerinin takibi, HDK’nın bölgedeki demografik bağlarını sadece sosyal bağlar olarak ele almadığını, bilakis bunları kendi saflarına asker çekme ve insan kaynağı sağlama kanallarına dönüştürmeyi başardığını ortaya koyuyor.

BM uzmanları, Çad içinde özellikle Arap gruplar arasında HDK için asker toplama ağlarının kurulduğunu belgelerken silah altına alınanların sınır ötesinden Darfur'a geçişini tespit etti. Ayrıca Orta Afrika'daki sınır bölgelerinde de askere alma faaliyetleri belgelendi. Bu durum, savaşın kısa sürede Sudan'ın iç seferberlik gibi bir hareketliliğin ötesine geçtiğini doğruluyor.

Bu açıdan bakıldığında, devletlerin sınırları arasında yaşayan bazı grupların içinde bulunduğu çıkmaz, savaş için bir kaynağa dönüşebiliyor. Ne var ki örgütlü asker toplama ağlarının yanı sıra para, kabile bağları, korunma, intikam ve yerel liderlerin çıkarları gibi farklı motivasyonlarla hareket eden bu grupların bir kısmı, ‘alternatif bir vatan’ kurma projesi güdüsüyle harekete geçmiştir.

Bu seferberlik, bölgeyi kontrol etme stratejisiyle eş zamanlı olarak gerçekleşti. BM uzmanları, Darfur'da, sivilleri ve yerinden edilmiş kişileri hedef alan saldırıları, geniş çaplı şiddeti ve geçmişten bu yana tartışmalı olan bölgelerde kontrol sağlama çabalarını belgeledi. BM ayrıca savaşın başından bu yana geniş çaplı cinayet, yağma ve zorla yerinden etme eylemlerini de kayıt altına aldı. İşte bu noktada yerinden edilme olgusunun bizzat kendisi savaş ekonomisinin bir parçası haline geliyor. Toprağı gerçek sakinlerinden arındırmak, evlerine ve mülklerine el koymak, ardından nüfus ile iktidar dengelerini yeniden düzenlemek için güç kullanmak amaçlanıyor.

Bu yüzden HDK’yı sadece bir iç isyan olarak nitelendirmek artık yeterli değil. Zira yapının operasyonel işleyişi sınırı aşan bir boyuta ulaştı, asker toplama ve ikmal ağları Sudan devletinin sınırlarını aştı ve Sahel'den Darfur'a uzanan coğrafya ise insan ve askeri hareketlilik açısından tek bir sahaya dönüştü. Ancak en doğru ifadeyle savaş, sınır ve vatandaşlık krizlerini yoktan var etmedi, bilakis halihazırda var olan bu krizleri kendi çıkarına kullandı. Bu durum, çatışmanın çözümünü zorunlu olarak, onun sürdürülebilirliğine imkan tanıyan bölgesel zeminin yeniden düzenlenmesine bağlı hale getiriyor.

Muhtemel senaryolar

Arap diasporası ve Mahamidler meselesinin, Sudan savaşından bağımsız demografik bir dosya olarak kalmaması kuvvetle muhtemel. Zira dördüncü yılına giren savaş, Nijer'den Darfur'a, oradan da Çad ve Libya'ya uzanan bir güvenlik alanı çoktan yaratırken sınırların bizzat kendisi ikmal, silah altına alma ve hareketliliğin bir parçası haline geldi. Bu durum, HDK’nın Darfur'un büyük bir kısmı üzerindeki kontrolünü sürdürmesi, sınır aşan destek ağlarını elinde tutması, Çad içinde asker toplama ağları kurması ve bölgesel koridorlar üzerinden savaşçı ile teçhizat sevkiyatına devam etmesiyle paralel ilerliyor.

Bu noktada üç ana senaryo öngörülebilir. Bunlardan birincisi, Sahel bölgesi ülkelerinin, özellikle de paramiliter güçlerin potansiyel insan kaynağı olarak gördükleri kesimlere karşı vatandaşlık, nüfus kaydı ve sınır politikalarını sıkılaştırma yoluna gitmesi. Bu adım, söz konusu ağların asker toplama kapasitesini sınırlayabilir, ancak diğer yandan kabile kimliğinin bir aidiyetsizlik karinesi olarak ele alınması halinde yeni yerinden edilme dalgaları doğurabilir.

İkincisi, savaşın sınır bölgesini silah, savaşçı, altın ve kaçakçılıktan oluşan entegre bir ekonomiye dönüştürmeyi sürdürmesi. Bu senaryonun tehlikesi, savaşın devam etmesinin bu ekonomiyi kökleştirmek için kesin bir askeri zafere ihtiyaç duymamasında yatıyor. Bilakis Darfur ve Kordofan'ın ihtilaflı bölgeler olarak kalması ve dış ikmal yollarının açık olması yeterli. Son gelişmeler de HDK’nın bölge dışından gelen yabancı savaşçıların yanı sıra Çad ve Libya'yı da kapsayan uluslararası bir taşımacılık ağından faydalandığını halihazırda ortaya koydu.

Sudan için en önemlisi olan üçüncü senaryo ise, çatışmanın kademeli olarak bir iktidar savaşından, devletin yapısı ve demografisi üzerinde bir çatışmaya dönüşmesi. Yerinden edilenlerin ve Sudanlı mültecilerin sayısının milyonları bulmasıyla birlikte halkın geri dönüşü, mülklerin sahiplerine iadesi ile silahların ve sınırların kontrol altına alınması siyasi çözümün sonradan ele alınacak alt dosyaları değil, bizzat bir parçası haline geliyor.

Bu nedenle stratejik tehlike, yalnızca Arap diasporasındaki savaşçıların sınır ötesine geçmesinde yatmıyor. Aksine, Nijer'de vatandaşlıklarını kaybetmelerinin, ikinci bir ülkede silah edinmelerinin ve Sudan'da toprak gasp etmelerinin tek bir sürecin halkaları haline geldiği bir ortamın ortaya çıkmasında yatıyor. Eğer bu düzen kökleşirse savaş, yalnızca çatışmaların sona ermesiyle bitmez. Çünkü bunun siyasi ve demografik etkileri yıllarca sürmeye devam eder.


Suriye DEAŞ'ın üst düzey askeri liderlerinden birinin yakalandığını duyurdu

DEAŞ'ın üst düzey askeri liderlerinden, "Ebu Cihad el-Muhacir" lakaplı Hamza Abdullah Muhammed, yakalandıktan sonra (SANA) 
DEAŞ'ın üst düzey askeri liderlerinden, "Ebu Cihad el-Muhacir" lakaplı Hamza Abdullah Muhammed, yakalandıktan sonra (SANA) 
TT

Suriye DEAŞ'ın üst düzey askeri liderlerinden birinin yakalandığını duyurdu

DEAŞ'ın üst düzey askeri liderlerinden, "Ebu Cihad el-Muhacir" lakaplı Hamza Abdullah Muhammed, yakalandıktan sonra (SANA) 
DEAŞ'ın üst düzey askeri liderlerinden, "Ebu Cihad el-Muhacir" lakaplı Hamza Abdullah Muhammed, yakalandıktan sonra (SANA) 

Suriye İçişleri Bakanlığı bugün yaptığı açıklamada, güvenlik güçlerinin uluslararası ortaklarla iş birliği içinde Halep'in kuzeyindeki operasyon kapsamında DEAŞ'ın üst düzey bir askeri yöneticisini yakaladığını duyurdu.

Bakanlığın açıklamasında, İç Güvenlik Güçleri ile Genel İstihbarat Teşkilatı'nın “uluslararası ortaklarla iş birliği içinde” düzenlediği operasyonla, “Ebu Cihad el-Muhacir” lakaplı Hamza Abdullah Muhammed'in Münbiç kırsalında yakalandığı belirtildi.

Yakalanan kişinin örgütün “önde gelen askeri liderlerinden biri” olduğu kaydedilen açıklamada, Muhammed'in DEAŞ bünyesinde “Şam Vilayeti'nin genel askeri sorumlusu” ve daha önceki genel askeri sorumlunun yardımcısı olarak görev yaptığı, ayrıca örgütün sözde “İdlib Vilayeti”nden sorumlu olduğu ifade edildi.

Bakanlık, operasyonun DEAŞ'ın hücre ve liderlerinin takibine, ağlarının dağıtılmasına, örgütün yeniden yapılanma girişimlerinin engellenmesine ve vatandaşların güvenliği ile ülkedeki istikrarın tehdit edilmesinin önüne geçilmesine yönelik olarak sürdürülen güvenlik çalışmaları kapsamında gerçekleştirildiğini bildirdi.

Irak ve Suriye'de geniş bir bölgeyi kontrol eden DEAŞ, Suriye'deki son kalesinin 2019'da düşmesinin ardından zaman zaman özellikle Suriye güvenlik güçlerini hedef alan saldırılar düzenliyor. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre örgüt, Aralık 2024'te devrik Devlet Başkanı Beşşar Esed yönetiminin sona ermesinin ardından militanlarına yeni yönetime karşı savaşma çağrısında bulundu.

Temmuz ayında, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un Şam ziyareti sırasında konakladığı otelin çevresi, eş zamanlı olarak düzenlenen iki bombalı saldırının hedefi olmuştu. Suriye makamları, saldırılara karışan hücrenin DEAŞ'a bağlı olduğunu açıkladı.

Suriye hükümeti ise geçen yılın sonlarında, terör örgütüyle mücadele eden uluslararası koalisyona resmen katıldığını duyurdu.