Mazlum Abdi: Ahmed eş-Şara Suriye’nin Cumhurbaşkanıdır ve Suriye'de iki ordu olmayacak

ABD’nin kendisini Şam ile temas kurmaya teşvik ettiğini söyleyen SDG Lideri Abdi, IKBY deneyimini tekrarlamak istemediğini belirtti

Görsel: Yusra Naim
Görsel: Yusra Naim
TT

Mazlum Abdi: Ahmed eş-Şara Suriye’nin Cumhurbaşkanıdır ve Suriye'de iki ordu olmayacak

Görsel: Yusra Naim
Görsel: Yusra Naim

Londra: İbrahim Hamidi

SDG lideri Mazlum Abdi, Al Majalla’ya konuştu. Ahmed eş-Şara'nın Suriye'deki geçiş sürecinin cumhurbaşkanı olduğunu söyleyen Abdi, Cumhurbaşkanı Şara’yı tebrik etmekte ‘gecikmesinin’ Şara’nın geçiş döneminin cumhurbaşkanı ilan edildiği 29 Ocak'ta düzenlenen ‘Zafer Konferansı’na katılmamasından’ kaynaklandığını belirtti.

Mazlum Abdi ile 17 Şubat'ta internet üzerinden yapılan röportaj, Cumhurbaşkanı Şara ile Şam’da SDG’nin orduya entegre edilmesini öngören anlaşmanın imzalanmasından hemen önce Al Majalla’da yayınlandı.

Abdi, Cumhurbaşkanı Şara ile anlaşmanın imzalanmasının ardından X hesabından yaptığı açıklamada, “Bu hassas dönemde, halkımızın adalet ve istikrar özlemlerini yansıtan bir geçişi sağlamak için birlikte çalışıyoruz. Tüm Suriyelilerin haklarını güvence altına alan, barış ve onurlu bir yaşam özlemlerini karşılayan daha iyi bir gelecek inşa etmeye kararlıyız. Bu anlaşmayı, tüm kesimleri kucaklayan ve iyi komşuluk ilişkilerini garanti eden yeni bir Suriye'nin inşası için gerçek bir fırsat olarak görüyoruz” ifadelerini kullandı.

Abdi, kendisine yöneltilen bir soruya verdiği yanıtta, bundan birkaç hafta önce Şam'da Cumhurbaşkanı Şara ile yaptığı görüşmenin aralarında ‘Suriye'nin toprak bütünlüğü, Suriye'de tek bir ordunun, tek bir devletin, tek bir başkentin ve tek bir bayrağın olması gerektiği şeklinde egemenlik konularının’ da bulunduğu bazı ilkeler üzerinde anlaşmaya varılmasıyla sonuçlandığını söyledi.

Abdi, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Üzerinde mutabık kaldığımız noktalar var ama uygulama mekanizmasının ve zamanlamasının görüşülmesi ve belirlenmesi gerekiyor. Sorunlar çözülene kadar müzakerelere ve diyaloğa devam etme konusunda mutabık kaldık. Toplantıyı olumlu bir toplantı olarak değerlendirdik.”

SDG'nin Suriye ordusuna katılmayı isteyip istemediği sorusuna Abdi, şu yanıtı verdi:

"Temel bir ilke olarak iki ordu değil, tek bir ordu olması gerektiğinde hemfikiriz. Şu an ordunun yeniden yapılandırılması için yerleşik bir yöntem var. Biz SDG güçleri olarak ordunun yapılandırıldığı temel yönteme kesinlikle bağlı kalacağız.”

Hazırlık sürecinin ve tartışma platformunun bir parçası olmanın önemini vurgulayan SDG lideri, Suriye'de kalıcı bir ateşkes sağlandığında SDG'deki yabancı savaşçıların ayrılacağını açıkladı.

Kürtlerin ve Suriye'nin kuzeydoğusundaki bölgelerin ‘Esed rejimi döneminde olduğu gibi ötekileştirilmesini’ reddettiğini bir kez daha ifade eden Abdi, Baas Partisi döneminde yaşananların tekrarlanmamasının önemli olduğunu vurguladı.

ABD’nin kendisini ve SDG'yi Şam ile diyalog kurmaya teşvik ettiğini ve bu konuda ‘arabuluculuk’ yaptığını belirten SDG lideri, Donald Trump'ın ilk başkanlık döneminde Türkiye'yi Ekim 2019 anlaşması kapsamındaki ‘ateşkese uymaya’ cesaretlendirdiğini belirtti.

Abdi ile Şara arasında anlaşmanın imzalanmasından iki gün önce, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı General Michael Corella Suriye'nin kuzeydoğusunu ziyaret ederek, SDG liderini Şam ile anlaşmaya varmaya teşvik etti.

Trump'ın başkanlığında ABD’nin yeniden ‘ihanet etmesinden’ endişe duyup duymadığı sorusuna Abdi, “İyimserim ve umarım böyle bir şey olmaz” yanıtını verdi.

İran ile hiçbir iş birliği olup olmadığına dair bir soruya ise Abdi, “Hayır ne o zaman ne de şimdi. İran ile gelecekte bu yönde bir ilişkimiz olmayacak. Şu an bazılarının bizi suçladığı gibi muhalefet olmaya değil, yeni yönetimin ve siyasi görüşmelerin bir parçası olmaya odaklanmış durumdayız” şeklinde cevap verdi.

Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) deneyimini Suriye’de tekrarlama niyetinde olmadıklarını ifade eden SDG lideri, “Ne Suriye Irak'tır ne de Suriye'nin kuzeydoğusu IKBY’dir” dedi.

İşte Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı 17 Şubat 2025 tarihinde Zoom platformu üzerinden gerçekleşen röportajın tam metni:

Basında yer alan haberlerde Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara'yı tebrik ettiğinizi, Afrin ziyaretinden duyduğunuz memnuniyeti dile getirdiğinizi ve kendisini Suriye'nin kuzeydoğusunu ziyaret etmeye davet ettiğinizi okuduk. Ayrıca SDG, Suriye Demokratik Konseyi (SDK) ve Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi (KDSÖY) toplantılarının ardından yapılan açıklamayı öğrendik. Tüm bunların arka planında olan bitenleri açıklayabilir misiniz?

- Genel olarak ana hedefimizin Şam’daki yeni yönetimle diyalog kurmak olduğunu biliyorsunuz. Elbette siyasi sürecin ve yeni Suriye'nin bir parçası olmak istiyoruz. Biz (yani her iki taraf da) şimdiye kadar bu konuda istekliyiz.

Cumhurbaşkanlığı yemin törenin yapıldığı konferansta (Zafer Konferansı) biz yoktuk biliyorsunuz. Dolayısıyla (Cumhurbaşkanı Şara'yı) tebrik etme konusunda bir gecikme oldu. Ancak genel olarak, şu anda müzakereler, diyalog ve bir sonuca varmak için çalıştığımız ve diyalog içinde olduğumuz taraf Şam'daki yeni yönetim olduğu sürece, kendisini bu konuda tebrik etmemiz gayet doğal.

Biz kendi adımıza bu bölgeyi (Suriye’nin kuzeydoğusu) Suriye'nin bir parçası olarak görüyoruz ve Şam'daki yeni yönetimin Cumhurbaşkanı’nın diğer tüm bölgeleri ziyaret ettiği gibi bu bölgeyi de ziyaret etmesi bizim ve Şam'daki yeni yönetimin görevidir.

Geçiş dönemi Cumhurbaşkanı olmasından sonra Ahmed eş-Şara'yı tebrik ettiniz mi?

- Tabii ki. Şu anda seçimler yapılana, anayasa onaylanana ve diğer yasal prosedürler üzerinde anlaşmaya varılana kadar Suriye'nin geçici Cumhurbaşkanı olarak kabul ediliyor.

Temelde diyalog ve bölgenin geleceği için sonuçlara ulaşmayı istiyoruz. Müzakere yürüttüğümüz taraf şu anda Şam'daki yeni yönetim ve bu yönetimin başında yer alan isim.

Suriye'nin toprak bütünlüğü, Suriye'de tek bir ordunun, tek bir devletin, tek bir başkentin ve tek bir bayrağın olması gibi geniş çizgiler var. Bunlar egemen ve temel noktalar.

O halde SDG lideri Mazlum Abdi, Cumhurbaşkanı Şara'yı tebrik ediyor ve devrimin bayrağının Suriye bayrağı olduğunu kabul ediyor, doğru mu?

- Evet, tam olarak böyle ve bunu teyit ediyorum.

Sizin de söylediğiniz gibi 29 Aralık'ta bir müzakere turu oldu. Şam'a gidip Şara ile görüştünüz. İki kadın yardımcınızla gittiniz, o da ekibiyle beraberdi. Bize bu görüşmeler hakkında daha fazla ayrıntı verebilir misiniz?

- Bu ilk ziyaretti. Sayın Şara ile ilk görüşmemdi. Olaylar henüz yeniydi ve ilk görüşme olduğu için yeni yönetimin bakış açısını öğrenmeye ve onları durumumuzu göstermeye çalıştık. Görüşümüzü onlara bildirdik. Olumlu bir toplantı olduğunu düşündük.

En azından iki taraf birbirlerinin görüşlerini ve çekincelerini kabul etti. Temel olarak, toplantı sırasında müzakerelere devam etme konusunda mutabık kaldık. Ana noktalarda bir sorun yok, genel hatlar üzerinde mutabıkız.

Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG Genel Lideri Mazlum Abdi, 10 Mart 2025 tarihinde Suriye'nin başkenti Şam'da SDG'nin devlet kurumlarına entegre edilmesini öngören anlaşmayı imzalarken (AFP)

Nedir o genel hatlar?

- Suriye'nin toprak bütünlüğü, Suriye'de tek bir ordunun, tek bir devletin, tek bir başkentin ve tek bir bayrağın olması. Tüm bunlar egemenlik noktaları ve temel noktalardır.

Ancak birçok detay ve uygulama mekanizması, zamanlama ve daha birçok konu var. Detaylarda görüş farklılıklar söz konusu. İki bakış açısında da farklılık var. Bunlar çözülene kadar müzakerelere ve diyaloğa devam etme konusunda mutabık kaldık. Bu bakımdan toplantıyı olumlu olarak değerlendirdik.

O toplantıda Afrin'i ve yerinden edilmiş insanların Afrin'e dönüşünü konuştuk. Afrin halkının Afrin'e dönüşü için garantiler ve sözler aldık ve sözlerin yerine getirildiğini gördük. Bu da memnuniyetle karşıladığımız bir tutum.

Yerlerinden edilenleri geri döndürme sözü yerine getirildi mi?

- En azından 200 bin yerinden edilmiş insanın kendi bölgelerine dönmüş olması Kürt halkı için önemli bir noktadır. Bu konu gündeme geldi. (Cumhurbaşkanı Şara'nın) Afrin ziyareti sırasında Afrin halkına aynı vaatlerin tekrarlanması olumlu bir nokta olarak değerlendirildi.

Temel ilkeler üzerinde bir mutabakatın olduğunu söylediniz. Bunlar tam olarak nedir? Temel ilkeler üzerinde mutabık kalınan beş ilke var mı?

- Bu konuda açık konuşacağım. Bunlar orduyla ilgili bazı konuların yanı sıra tek bir ordumuzun olması, kurumların birbirine entegre edilmesi, devlet kurumlarının ya da genel olarak devletin bölgelerimize geri dönmesiyle ilgiliydi.

Mevcut sınırlar korunarak tek bir çatı altında idari, askeri ve güvenlik konularında mutabıkız. Diğer noktalara gelince, açıklamalarımızda da belirttiğimiz üzere, mutabık olduğumuz noktalar var ama uygulama mekanizmasının ve zamanlamasının tartışılması ve belirlenmesi gerekiyor.

Savunma Bakanlığı'nın bir parçası olmamız gerektiğine inanıyoruz, dolayısıyla kullanılan yöntemlerde söz sahibi olmalıyız. Bunun bir parçası olduğumuz sürece ve kilit konularda görüşümüz alındığı sürece, kararlılığımızı sürdüreceğiz.

Ordunun bir parçası olma ve hazırlık

SDG'nin orduya bir bütün olarak değil, üyelerinin bireyler olarak girmesi gerektiği, özerk yönetimin feshedileceği, stratejik doğal kaynakların devlet kontrolüne geçeceği ve SDG'deki tüm yabancı savaşçıların Suriye’den sınır dışı edileceği yönünde size bilgi verildiğini duydum. Bu doğru mu? Bunlarla ilgili yanıtınız nedir?

Şu anda sonuç almak ya da devam etmekte olan diyalog ve müzakerelerin başarılı olmasını bekliyoruz. Bizim için asıl mesele bu. Detaylarda konuşulması gereken pek çok nokta var. Orduya gelince, bence şu anda orduyu yeniden yapılandırmanın bir yolu var ve biz SDG güçleri olarak ordunun yapılandırıldığı temel yola kesinlikle bağlı kalacağız.

Bu bölgenin kendine has özellikleri bulunuyor. Bu da askeri kurumların birleştirilmesi konusunu incelerken ele alacağımız bir konu. Askeri meselenin, daha önce de ifade ettiğim gibi, uygulama mekanizması ve zamanlaması açısından tartışılması gerekiyor. Temel ilke olarak iki ordu değil, tek bir ordu olması gerektiği üzerinde mutabıkız. Bunlar üzerinde mutabık kaldığımız hususlar.

Savunma Bakanı Tümgeneral Murhaf Ebu Kasra ile görüştüğümüzde yeni ordunun eksiksiz bir yapıya kavuşturulması için sistematik bir plandan bahsetti. SDG'nin Savunma Bakanlığı tarafından yürütülen bu yapının bir parçası olmasına hazır mısınız?

- Hazırlık ve tartışmaların bir parçası olduğumuz sürece, evet hazırız. Savunma Bakanlığı'nın bir parçası olmamız gerektiğine inanıyoruz. Bu nedenle kullanılan yöntemler ve bunların nasıl ele alınacağı konusunda söz sahibi olmalıyız. Bunun bir parçası olduğumuz sürece ve kilit konularda görüşümüz alındığı sürece, bu sürecin bir parçası olmaya karar verdik. Daha doğrusu, sürecin bir parçası olduğumuz sürece biz de bu sürece bağlı kalacağız.

Ancak Savunma Bakanlığı ile aranızda askeri düzeyde hiçbir görüşme yapılmadı, öyle değil mi?

- Bu düzeyde müzakerelerin başlatılmasını istedik.

Peki ya yabancı savaşçılar ne olacak?

- Bu bağlamda ifade etmiştim, şimdi Suriyeli olmayan savaşçıların varlığının bir nedeni var. Temelde Kürt savaşçılardan, Kürt kardeşlerimizden bahsediyoruz, onlar bize yabancı değiller. Savaş sırasında bu bölgeyi ve Kürt halkını savunmak için buraya geldiler.

Tüm bu savaşçılar geldikleri yerlere dönmeye hazırlar. Şu an Suriye genelinde ateşkes söz konusu. Sükûnet ve bir tür istikrar var. Ateşkes sağlanır sağlanmaz bu savaşçılar geldikleri yerlere geri dönecekler. Biz ateşkes bekliyoruz ama şu anda ateşkes yok. Ateşkes olduğu zaman bölgeyi terk etmeye hazırlar.

Yabancı savaşçılarla ilgili belirli bir sayı var mı? 250 kişi olduklarını duymuştum, doğru mu?

- Sayıları yüzlerle ifade ediliyor, binlerle değil. Rakamlara girmeyeceğim, sadece sayılarının binlerce değil, yüzlerce olduğunu ve Heyet Tahrir eş-Şam (HTŞ) da dahil olmak üzere diğer bölgelerdeki savaşçılar gibi büyük bir sayı olmadığını söyleyeceğim. Temelde bu konuda bir tür mükerrerlik ve bir tür adaletsizlik var. Orada bulunan yabancı savaşçıların bir kısmına vatandaşlık veriliyor. Onlarla ilgili çekincelerimiz var ama Kürt kardeşlerimizden bölgemize gelenler akrabalarını korumak için geldiler. Ateşkes olduğu sürece geri dönecekler ve dediğim gibi sayıları yüzlerle ifade ediliyor, binlerle değil.

Peki ya stratejik öneme sahip yer altı kaynaklarına (ülkenin zenginlikleri) ne olacak? Şam bu yer altı kaynaklarının tamamını almayı ve ardından kaynakların bir kısmını Suriye'nin kuzeydoğusuna harcamayı istiyor. Bununla ilgili ne düşünüyorsunuz?

- Prensipte Şam'da gerçekleşen ilk görüşmemizde de söylediğimiz gibi, bu konuyla ilgili bir sorunumuz yok. Biz eski rejim döneminde ötekileştirilen bu bölgenin tekrar ötekileştirilmesini istemiyoruz. Yeraltı kaynaklarının bu bölge de dahil olmak üzere tüm bölgelere adil bir şekilde dağıtılması gerekiyor.

Esed rejiminin düşmesi bekleniyordu, ancak kimsenin bu kadar hızlı düşmesini beklediğini sanmıyorum. Eski rejimi devirenler bile bunun bu kadar çabuk olmasını beklemiyorlardı.

Baas Partisi deneyiminin tekrarlanmaması

Şimdi KDSÖY’ü ne bekliyor? Şam, özerk yönetimi feshedip âdem-i merkezileştireceğini söylüyor. Siz bununla ilgili ne söyleyeceksiniz?

- Bu konular anayasa tartışmaları sırasında ve geçiş döneminde ele alınmalı. Her şeyin aynı kalması konusunda ısrarcı değiliz. Bizim 10-12 yıldır var olan bir siyasi ve bir de idari organımız var. Bu organın olmasının birtakım nedenleri vardı. Hizmet sağlamak ve bu bölgeyi var olan askeri ve idari kurumlardan korumak için bir gereklilikti. Şimdi genel olarak Suriye'deki durumda bir değişiklik olduğuna göre biz de Suriye'deki yeni duruma kesinlikle uyum sağlayacağız.

Açıkçası, Baas Partisi'nin ve eski Baas rejiminin tüm yetkileri başkentte tekelleştirmesi deneyimini yeniden yaşamak istemiyoruz. Başkentin bazı yetkileri diğer bölgelerle paylaşılmalı. Burada sadece bizim bölgemizi kastetmiyorum, tüm bölgeleri kastediyorum. Bu konular anayasanın hazırlanması sırasında ya da Ulusal Diyalog Konferansı'nda ele alınmalı.

Genel olarak bölgelerde bir tür yerel yönetim olmalıdır, ancak Esed rejiminin düşmesinden sonra Suriye’de meydana gelen değişiklikler doğrultusunda bölgemizdeki idari durumu tartışmaya hazırız.

Siz her zaman Esed rejiminin düşmesinden bahsettiniz. Geçtiğiniz aralık ayında Esed rejiminin bu kadar çabuk düşmesini bekliyor muydunuz?

- Esed rejiminin düşmesi bekleniyordu, ancak kimsenin bu kadar hızlı düşmesini beklediğini sanmıyorum. Eski rejimi devirenler bile bunun bu kadar çabuk olmasını beklemiyorlardı.

belge

Rejimin çöküşü sizi şaşırttı mı?

- Rejimin bu kadar çabuk düşmesi karşısında şaşırdık.

Diyalog konusuna geri dönelim. Yeni Suriye yönetimi bir ulusal diyalog konferansının yapılacağını ve bir hazırlık komitesinin kurulacağını duyurdu. Sanırım hazırlık komitesinin parçası olmayı ve konferansa katılmayı talep ettiniz. Siz bu hazırlık komitesi ve önerilen diyalog hakkında ne düşünüyorsunuz?

Komitenin bu şekilde oluşturulmasına ilişkin kesinlikle çekincelerimiz var. Biz sadece Kürt kesiminin değil, genel olarak bu bölgenin tüm kesimlerinin temsil edilmesini istiyoruz. Diyalog komitesinde temsil edilmesi gereken başka kesimler de var. Aramızdaki müzakereler ve diyalog başarıya ulaşırsa bunu talep edeceğiz. Mevcut yapının tüm Suriyelileri ve talepleri temsil etmediğini düşünüyoruz. Tüm kesimlerin temsilcileri bu sürece dahil edilmeli ve kapsayıcı olmalı.

Bu bağlamda Şam'la temasa geçtiniz mi?

- Geçeceğiz. Bu konuda kesinlikle bir görüşümüz olacak.

Kürt halkı anadil, eğitim dili ve hatta vatandaşlık gibi temel haklarından mahrum bırakılmıştır. Elbette tüm bunlar anayasa yazımı sırasında yeniden ele alınmalıdır.

Bildiğiniz gibi bir yasama organının oluşturulması düşünülüyor. Bir geçiş hükümeti kurma fikri de var. Bu iki organın oluşturulması konusunda sizinle herhangi bir görüşme oldu mu?

- Henüz detayları tartışmadık. Gözden geçirilmesi gereken ve eksik ele alındığını düşündüğümüz temel konu, sürece anlaşanların dahil olması. Anlaşmaya varmayanlar ise sürece katılmıyor. Bu da diyalog ilkesinin ve Ulusal Diyalog Konferansı ilkesinin özüyle çelişiyor. Anlaşmasanız bile anlaşmaya varmak için konferansa katılırsınız.

Bununla birlikte, temel çizgiler üzerinde bir anlaşmaya varmaya çalışıyoruz. Bu konferansa katılmaya istekliyiz, böylece katılmazsak eleştirilen taraf biz olmayacağız.

Müzakereler sırasında Kürtlerin haklarının anayasada yer almasını istediğinizi biliyorum. Hangi anayasa maddelerini talep ediyorsunuz?

İki farklı konu var. Suriye’nin kuzeydoğusun başka etnik kesimler ve başka bölgeler de var. Bir yönetim mevcut. Onlarca yıldır elde edilen kazanımlar söz konusu ve bu ayrı bir konu. Kürtlere gelince, onların özel bir durumu var. Kürtler, Suriye’de bağımsızlığın kazanılmasından bugüne kadar birbirini izleyen dönemlerde hep baskı gördü. Anadil, anadilde eğitim ve hatta vatandaşlık gibi temel haklarından mahrum bırakıldı. Anayasa yazılırken Kürtlerin hukuku, anadili ve hatta bölgesel yönetim meselesinin yeniden ele alınması gerekiyor. Kürt halkının siyasi ve kültürel ulusal hakları kapsamına dahil ettiğimiz ve anayasanın yeniden yazılması sırasında yeniden ele alınması gereken başka konular da bulunuyor.

Bu fikirler ortaya atıldığında Şam nasıl tepki verdi?

Prensipte karşı değillerdi ve Kürt halkının haklarının anayasada yer almasından yana olduklarını düşünüyorum ama detaylarla ilgili konuşmadık.

Dış güçler

Dış güçlerin Suriye'de olup bitenler hakkındaki görüşleri konusuna gelelim. Türkiye'nin yeni yönetim ile sizin aranızdaki diyaloğu desteklediğini düşünüyor musunuz?

- (Türkiye’nin) buna karşı çıkmaması gerekiyor ama bizim durum değerlendirmemize göre bir karşıtlık söz konusu. Bence bir engel var ve biz Türkiye'yi buna karşı çıkmamaya teşvik ediyoruz.

Peki ya ABD? O sizi Şam ile diyalog kurmaya teşvik ediyor mu?

- Tabi ki ABD bize bunu teşvik ediyor. Diyaloğa arabuluculuk ediyor ve her iki tarafı da buna cesaretlendiriyor.

ABD’liler bugünlerde size ne gibi tavsiyelerde bulunuyor?

- ABD temel olarak iletişimin olması ve müzakerelerin kesintiye uğramaması gerektiğini tavsiye ediyor. ABD’ye göre en önemli nokta müzakerelerde ilerleme kaydedilebilecek yönlere odaklanmak. Genel olarak olumlu bir tutum sergiliyor.

Anladığım kadarıyla İngiltere, Fransa ve ABD, sizinle Şam arasında arabuluculuk yaptıkları gibi Şam ile sizin aranızda da arabuluculuk yapmış ve mesajlar iletmişler. Bununla ilgili ne söylemek istersiniz?

- Evet yaptılar ve halen yapmaya devam ediyorlar.

Yaptıkları en önemli atılım ya da sizi ikna ettikleri şey neydi?

- Şu an başlıca meselenin diyaloğun sürdürülmesi ve sonuçlara ulaşılması olduğunu ve ikinci işaretin de genel olarak detaylara bakmamak olduğunu düşünüyorlar. ‘Önce diyalog konusuna odaklanın ve sonra detaylara bakın’ şeklinde düşünüyorlar.

ABD, diyalog için bir zaman çizelgesi belirledi mi?

- Hayır, buna henüz belirlenmedi.

ABD’li yetkililer her fırsatta Ortadoğu’da sonsuza kadar kalmayacaklarını vurguluyorlar. Ama bence ABD’yi Suriye'ye girmeye iten nedenler terörizm ve DEAŞ meselesi ve bu nedenler halen varlığını sürdürüyor.

Donald Trump yeniden başkan oldu. İlk döneminde 2019 yılının ekim ayında aniden Suriye’den çekilme kararı alarak Türkiye'nin Rasulayn ve Tel Abyad arasında bir bölge kurmasına izin verdiğini hatırlıyoruz. Trump'ın bir kez daha aynısını yapmasından endişe ediyor musunuz?

- Başkan Trump, (ilk) başkanlık döneminin sonlarında, o dönemde savaşın durması ve Türkiye'ye ateşkes yükümlülüğü getirilmesiyle ilgili olarak aldığı kararları yeniden gözden geçirdi. Hatta ABD Kongresi, Türkiye'nin ateşkes sürecine uymaması halinde uygulanacak bazı tedbirler ve yaptırımlarla ilgili bir yasa çıkardı. Olumlu kararlar alınmıştı. Başkan Trump'ın (ilk) döneminin sonlarında bize verdiği sözleri şimdi yerine getirmesini istiyoruz.

Nedir o sözler?

- Türkiye'nin genel olarak ateşkese ve dönemin ABD Başkan Yardımcısı (Mike Pence) ile Ankara arasında imzalanan ve ‘Ekim Anlaşmaları’ olarak adlandırdığımız anlaşmalara bağlı kalması.

Kürtler tarih boyunca ABD tarafından tekrar tekrar ‘ihanet’ uğradılar. ABD'nin yeniden ‘ihanet etmesinden’ endişe ediyor musunuz?

- Bu konuda iyimserim ve umarım böyle bir şey olmaz.

Kamışlı'da, elinde Abdullah Öcalan'ın resmini tutan SDG destekçilerini gösteren bir duvar resminin önünden geçen bir adam, 16 Aralık 2024 (AFP)Kamışlı'da, elinde Abdullah Öcalan'ın resmini tutan SDG destekçilerini gösteren bir duvar resminin önünden geçen bir adam, 16 Aralık 2024 (AFP)

ABD’nin sonsuza kadar bölgede kalacağını mı, yoksa bir gün gideceğini mi düşünüyorsunuz?

Bunu öngöremem. ABD’liler her zaman bu bölgede sonsuza kadar kalmayacaklarını vurguluyorlar. Fakat bana kalırsa ABD’lileri Suriye'ye girmeye iten nedenler, terörizm ve DEAŞ meselesi. Bu nedenler hala varlığını sürdürüyor. Hem tüm bölge hem de ABD’nin çıkarları için terör tehdidi devam ediyor. ABD güçlerinin bölgedeki varlığının nedenleri halen mevcut ve bu nedenler ortadan kalktığında kesinlikle bölgeyi terk edecekler.

Yeni yönetimin size DEAŞ’la Mücadele Uluslararası Koalisyonu (DMUK) ile ilişkileri ve DEAŞ ile mücadele çabalarını devralabileceğini söylediğini duydum. Bu doğru mu?

- Bu yönde bir talep olduğunu ve buna hazır olduklarını sanıyorum.

Yeni Suriye yönetimi ile DMUK arasındaki ilişki hakkında ne düşünüyorsunuz?

- Onların da DMUK’ta yer almalarını istiyoruz ki, bu işte birlikte olalım. Bildiğiniz gibi şimdiye kadar Suriye'de DMUK bünyesinde yer alan ya da onunla ortak olan ve onunla çalışan sadece biz varız.

SDG ve HTŞ'nin DEAŞ ile mücadelede birlikte çalışması mümkün mü?

- Kesinlikle mümkün.

Bu yönde atılmış herhangi bir adım var mı?

- Şimdiye kadar herhangi bir icrai adım atılmadı, ancak prensip olarak bu konuda birlikte çalışabiliriz.

Peki ya el-Hol Kampı’na ne olacak?

- Henüz radikal bir değişiklik yok. Kampta halen DEAŞ üyelerinin ailelerinden on binlerce sivil kalıyor. Bu aileleri ülkelerine geri döndürmek için elimizden geleni yapıyoruz. Fırat'ın batısından gelen Suriyeliler de var. Daha önce Baas rejimi döneminde onları bu bölgelere geri gönderemiyorduk. Şimdi Fırat'ın batısındaki memleketlerine dönüşlerini koordine etmek için yeni yönetimle birlikte çalışıyoruz. Bu konuda yeni yönetimle temas halindeyiz.

Ortadoğu'da çok fazla değişim yaşandı, zemin çok değişti, ittifaklar çok değişti ve yeni bir bölgesel sisteme doğru gittiğimizi düşünüyorum

Bu noktadaki iş birliği düzeyinden memnun musunuz?

- Elbette yeterli değil ama iyi bir başlangıç.

İran

Peki ya İran hakkında ne dersiniz?

- Bu soruyu sorduğunuz için gerçekten teşekkür ederim.

Açıkçası İran'ın SDG'yi desteklemek ve yeni yönetime karşı SDG ile iş birliği yapmak için hazırlık yaptığını ve yeni bir iletişim kanalı açtığını söyleyenler var...

- Bunlar bize karşı ortaya atılan iddialar ve biz bunların kaynağını çok iyi biliyoruz. Bu bağlamda İran ile geçmişte ve şimdi temasımız olmadığı gibi gelecekte de olmayacak. İran’ın SDG’ye destek verdiğine ve hatta bununla ilgili girişimlerde bulunduğuna dair çıkan tüm haberler gerçek dışı ve bu haberler kasıtlı olarak ortaya atılıyor.

Yani yeni Suriye yönetimine karşı İran ile iş birliği yapmayacağımızı mı söylüyorsunuz?

- Kesinlikle açık ve net olarak bu tutumdayız.

Suriye'de savaşın başlamasının üzerinden 14 yıl, Saddam (Hüseyin) rejiminin yıkılmasının üzerinden 20 yılı aşkın bir süre geçtikten ve Gazze savaşı, Lübnan savaşı ve Suriye'deki rejim değişikliğinden sonra yeni bölgesel düzenle ilgili ne düşünüyorsunuz?

- Yeni bir bölgesel düzen var mı bilmiyorum ama birçok değişiklik oldu. Ortadoğu'da zemin ve ittifaklar çok değişti. Yeni bir bölgesel düzene doğru ilerliyoruz ve bunu genel olarak olumlu buluyorum.

Ne Suriye Irak'tır ne de Suriye'nin kuzeydoğusu IKBY’dir. İkisi de hem demografik hem de coğrafi bölünme açısından birbirinden farklılar.

Birkaç gün önce PKK lideri Abdullah Öcalan'ın yakalanmasının yıldönümüydü, bir açılımdan söz ediliyor. Siz ne düşünüyorsunuz?

- Edindiğimiz bilgilere göre (Öcalan’ın) tutuklanmasından bu yana geçen 26 yılın ardından bir tür inceleme yapıldı. Şu an Kürt-Türk ilişkilerinde bir atılıma tanık oluyoruz. Belki de bir ateşkes uygulanacak ve yeni bir aşama başlayacak. Bu yeni aşamanın Türkiye'de Sayın Öcalan liderliğindeki Kürt ulusal hareketi ile Türk devleti arasında başlamasını bekliyorum. Tüm bunlar Kürdistan'ın dört parçasındaki Kürtlerin durumunu ve tabii ki genel olarak Ortadoğu bölgesini etkileyecek.

IKBY’deki Kürt liderler, size Şam ile müzakere etmeyi ve Suriye’nin askeri gücü olarak hareket etmeyi tavsiye ettiklerini söylediler. Bu doğru mu?

- Bu tavsiyeyi kardeşlerimden gelen olumlu bir tavsiye olarak görüyor ve gereken ciddiyetle ele alıyorum.

İyimser misiniz? Bir yıl içinde Suriye’yi nelerin beklediğini düşünüyorsunuz? Dört yıl içinde neler olabileceğini öngörüyorsunuz? Geçici Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara seçimlerin dört yıl içinde yapılabileceğini söylüyor. Bugünden başlayarak dört yıla kadar olan süreci nasıl görüyorsunuz?

- Dört yılın uzun bir süre olduğunu ve geçiş döneminin bundan daha kısa olması gerektiğini düşünüyorum. Ancak genel olarak bizim açımızdan kesinlikle bazı endişeler söz konusu. Çünkü siyasette siyah ve beyaz olmaz. Yine de bu konuda iyimser olmaya çalışıyoruz.

Mazlum Abdi ve Ahmed eş-Şara Şam’da SDG'nin devlet kurumlarına entegrasyonu için bir anlaşma imzaladı, 10 Mart 2025 (AFP)Mazlum Abdi ve Ahmed eş-Şara Şam’da SDG'nin devlet kurumlarına entegrasyonu için bir anlaşma imzaladı, 10 Mart 2025 (AFP)

Yeni Suriye'nin inşasına nasıl katkıda bulunacaksınız?

- Yeni Suriye'nin inşasına katılmaya hazır olduğumuzu ifade ettik. Bildiğiniz gibi bu bölge büyük bir potansiyele sahip. Kendi adımıza 12 yıldır her alanda büyük bir deneyim edindik. Yeni Suriye'nin inşasına hizmet etmek üzere idari ve askeri kadrolarımızla ve genel olarak bölgemizde var olan uzmanlığımızla bu hizmeti sunmaya hazırız. Biz kendi payımıza hazır olacağız ama elbette bu tek taraflı değil, iki taraflı bir mesele.

Şam'daki bazı taraflar, Suriye'nin kuzeydoğusundaki KDSÖY'ün Irak'ın kuzeybatısındaki IKBY gibi olmak istediğinden endişe duyuyor. Sizin niyetiniz bu mu?

Yukarıda söylediğim gibi ne Suriye Irak’tır ne de Suriye'nin kuzeydoğusu IKBY’dir. İkisi de hem demografik hem de coğrafi       bölünme açısından birbirinden farklılar.



İsrail ateşkese rağmen İHA'larla Lübnan'da istihbarat ve psikolojik savaş yürütüyor

İsrail'e ait insansız hava araçları, Lübnan'ın farklı bölgelerinde yaşayan halk üzerinde psikolojik baskı unsuruna dönüştü. (AP)
İsrail'e ait insansız hava araçları, Lübnan'ın farklı bölgelerinde yaşayan halk üzerinde psikolojik baskı unsuruna dönüştü. (AP)
TT

İsrail ateşkese rağmen İHA'larla Lübnan'da istihbarat ve psikolojik savaş yürütüyor

İsrail'e ait insansız hava araçları, Lübnan'ın farklı bölgelerinde yaşayan halk üzerinde psikolojik baskı unsuruna dönüştü. (AP)
İsrail'e ait insansız hava araçları, Lübnan'ın farklı bölgelerinde yaşayan halk üzerinde psikolojik baskı unsuruna dönüştü. (AP)

Ateşkesin yürürlüğe girmesine rağmen, İsrail'e ait insansız hava araçlarının (İHA) uğultusu Lübnan'da güneyden Beyrut'un güney banliyölerine ve Bekaa Vadisi'ne kadar günlük hayatın değişmeyen unsurlarından biri olmayı sürdürüyor.

Bu uçuşlar artık yalnızca askeri keşif faaliyeti olarak görülmüyor. İsrail'in istihbarat toplama, hedef listesini güncelleme ve ihtiyaç halinde suikast ya da nokta operasyonları gerçekleştirmeye hazır olma stratejisinin temel unsurlarından biri olarak değerlendiriliyor.

Bunun yanında İHA'lar, savaşın henüz sona ermediği ve Lübnan hava sahasının hâlâ İsrail'in kontrolü altında bulunduğu hissini canlı tutarak siviller üzerinde sürekli psikolojik baskı oluşturuyor.

Askeri uzmanlar, bu uçuşların sürmesinin, İsrail'in Hizbullah ile mücadelenin henüz sonuçlanmadığı ve silah meselesine nihai bir çözüm bulunmadan hava sahasındaki hareket serbestisini terk etmeyeceği yönündeki yaklaşımını yansıttığı konusunda görüş birliği içinde.

"İHA'lar bitmeyen savaşın parçası"

Güvenlik ve savunma uzmanı Riyad Kahveci, İsrail İHA'larının Lübnan hava sahasındaki yoğun varlığının olağanüstü bir durum olmadığını, bunun İsrail'in ateşkese rağmen Hizbullah'a karşı sürdürdüğü mücadelenin doğal bir parçası olarak gördüğü keşif ve istihbarat faaliyetleri kapsamında değerlendirildiğini söyledi.

Kahveci, Şarku'l Avsat’a yaptığı açıklamada, "İHA'lar Lübnan semalarında kalmaya devam edecek. İsrail bunları sürekli keşif ve gözetleme amacıyla kullanıyor. Güney banliyöleri, Beyrut ve çevresi, güney Lübnan ile Bekaa'daki Hizbullah hareketliliğini bu araçlarla izliyor. İsrail'e göre Hizbullah'la savaş sona ermiş değil. Bugün yaşanan yalnızca bir ateşkes veya gerilimin geçici olarak düşmesidir. İsrail'in bakış açısına göre çatışma devam ediyor" dedi.

cdfvfrb
İsrail'e ait insansız hava araçları Lübnan semalarından eksik olmuyor. (EPA)

İsrail'in Lübnan hava sahasında serbest hareket ettiğini düşündüğünü belirten Kahveci, "Geçmişte daha çok uzak mesafeden keşif faaliyetlerine ağırlık veriliyordu. Bugün ise donmuş bir savaş süreci yaşanıyor. Suikastlar ve sınırlı askeri operasyonlar devam ettiği için keşif faaliyetleri de İsrail'in askeri faaliyetlerinin ayrılmaz bir parçası olmayı sürdürüyor" ifadelerini kullandı.

Yakın zamanda  bu uçuşların sona ermesini beklemediğini belirten Kahveci, "Bunların kısa vadede duracağını kesinlikle düşünmüyorum. Silah meselesine ilişkin bir çözüme ulaşılıncaya kadar devam edecekler. Bu nedenle mevcut aşamada İHA uçuşlarının sona ermesini beklemiyorum" diye konuştu.

Sessiz İHA diye bir şey yok

Teknik açıdan da değerlendirmelerde bulunan Kahveci, kamuoyunda dile getirilen "sessiz İHA" iddialarının gerçeği yansıtmadığını söyledi.

"Sessiz İHA diye bir şey yoktur. Bütün İHA'lar ses çıkarır; fark yalnızca motor tipine bağlı olarak ses seviyesindedir." diyen Kahveci, casusluk amacıyla kullanılan küçük bataryalı İHA'ların daha düşük ses çıkardığını, ancak İsrail'in Lübnan üzerinde kullandığı araçların farklı modellerden oluştuğunu ve keşif-gözetleme görevleri için tasarlandığını ifade etti.

Kahveci, İHA'nın daha yüksek ya da daha düşük ses çıkarmasının tek başına askeri bir anlam taşımadığını belirterek, bunun yalnızca kullanılan platform ve motor tipiyle ilgili olduğunu söyledi.

Keşif ve saldırı görevini birlikte yürütüyorlar

Kahveci, Lübnan üzerinde uçan İsrail İHA'larının tamamının yalnızca keşif amaçlı olmadığını da vurguladı.

Bu araçların kameralarla donatıldığını belirten Kahveci, "Bazıları silahlıdır ve küçük füzeler taşır. Dolayısıyla gerektiğinde doğrudan hedef vurabilirler. Keşif görevinin yanında saldırı kapasitesine de sahiptirler." dedi.

fvfevbef
İsrail'e ait insansız hava araçlarının Lübnan semalarındaki varlığı, henüz sona ermeyen savaşın bir parçası olarak görülüyor. (AFP)

İsrail'in bu İHA'ları düşük irtifada yoğun şekilde kullandığını belirten Kahveci, bunun nedeninin Hizbullah'ın hava savunma kapasitesinin oldukça sınırlı olması olduğunu söyledi.

Kahveci, "Her İHA'nın belirli bir görevi vardır. Bazıları belirli kişileri izlerken, bazıları belli bölgeleri gözetler. Her platformun kendine özgü operasyonel görevi bulunuyor." ifadelerini kullandı.

Amaç hedef listesini sürekli güncellemek

Emekli Tuğgeneral Said Kazah da İsrail İHA'larının Lübnan üzerindeki faaliyetlerinin, İsrail'in Hizbullah'la savaşın henüz sona ermediğine inandığını gösterdiğini belirtti.

Kazah, bu İHA'ların aynı anda istihbarat, saldırı ve psikolojik savaş görevleri yürüttüğünü söyledi.

"İHA uçuşlarının ilk mesajı, İsrail'in savaşın hâlâ sürdüğünü göstermek istemesidir. İsrail ile Hizbullah arasındaki savaşın resmen sona erdiği ya da taraflar arasında nihai bir düşmanlıkların sona erdirilmesi anlaşmasının yapıldığı açıklanmış değildir." dedi.

Bu uçuşların amacı yalnızca siyasi mesaj vermeyi hedeflemediğini İfade eden Kazah, "Asıl hedef, hedef bankasını sürekli güncellemektir. Aynı zamanda İsrail'in kendisi açısından tehdit olarak değerlendirdiği her türlü faaliyeti, ister Beyrut'un güney banliyölerinden ister Lübnan'ın başka bölgelerinden kaynaklansın, kesintisiz biçimde izlemektir" ifadelerini kullandı.

İHA'ların her gün hava fotoğrafları çektiğini belirten Kazah, bu görüntülerin önceki kayıtlarla karşılaştırıldığını, daha sonra yapay zekâ sistemleri ve askeri analistler tarafından incelenerek askeri nitelik taşıyan yeni hedeflerin belirlenmeye çalışıldığını söyledi.

Psikolojik savaşın da önemli bir parçası

Kazah, daha düşük ses çıkaran İHA modellerinin bulunduğunu ancak bunların bugün Lübnan üzerinde görev yapan araçların yerine kullanılmasının uygun olmadığını belirtti.

Bunun nedeninin mevcut İHA'ların yalnızca keşif değil, aynı zamanda saldırı görevlerini de yerine getirmesi olduğunu vurgulayan Kazah, bu platformların gelişmiş keşif sistemleri ve füzelerle donatıldığını, böylece tehdit olarak değerlendirilen hedeflere anında müdahale edebildiğini söyledi.

Kazah, İsrail'in bu İHA'ları yalnızca operasyonel gerekçelerle kullanmadığını belirterek şu değerlendirmede bulundu:

"Bu araçlar psikolojik savaşın da önemli bir unsurudur. İsrail, Lübnanlıların İsrail ordusunun hâlâ sahada olduğu, savaşın kapanmadığı ve düşmanlıkların tamamen sona ermesini ve silah meselesinin çözüme kavuşmasını garanti altına alacak nihai bir anlaşma sağlanmadan operasyonlarını durdurmayacağı mesajını sürekli hissetmesini istiyor."


Barrack, Bağdat-Erbil petrol anlaşmazlığında uzlaşma sürecini hızlandırıyor

Irak Kürdistan Bölgesi Başbakanı Mesrur Barzani, 16 Haziran 2026’da Erbil’de ABD’nin Irak ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’la görüştü (Kürdistan Bölgesi Hükümeti Medyası)
Irak Kürdistan Bölgesi Başbakanı Mesrur Barzani, 16 Haziran 2026’da Erbil’de ABD’nin Irak ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’la görüştü (Kürdistan Bölgesi Hükümeti Medyası)
TT

Barrack, Bağdat-Erbil petrol anlaşmazlığında uzlaşma sürecini hızlandırıyor

Irak Kürdistan Bölgesi Başbakanı Mesrur Barzani, 16 Haziran 2026’da Erbil’de ABD’nin Irak ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’la görüştü (Kürdistan Bölgesi Hükümeti Medyası)
Irak Kürdistan Bölgesi Başbakanı Mesrur Barzani, 16 Haziran 2026’da Erbil’de ABD’nin Irak ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’la görüştü (Kürdistan Bölgesi Hükümeti Medyası)

Kürt siyasetçiler, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın geçen hafta Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin (IKBY) başkenti Erbil’e yaptığı ziyarette Bağdat ile Erbil arasındaki petrol anlaşmazlığının çözüm imkânlarını ele aldığını belirtti. Ancak aynı kaynaklar, ülkenin içinde bulunduğu ağır mali krizin doğal kaynakların yönetimini kalıcı biçimde düzenleyecek federal bir yasanın çıkarılmasını sağlayacağı konusunda iyimser değil.

Federal hükümetin dönemin Başbakanı Nuri al-Maliki liderliğinde ilk petrol ve doğal gaz yasa taslağını sunduğu Mart 2007’den bu yana, Irak Parlamentosu’nun farklı dönemleri boyunca doğal kaynakların üretimi ve gelir dağılımını düzenlemesi beklenen yasa bir türlü kabul edilemedi. Bunun yerine siyasi aktörler, kırılgan siyasi uzlaşmalarla süreci yönetmeyi tercih etti.

Petrol ve doğal gaz yasası yeniden gündeme, Barrack’ın 16 Haziran 2026’da Erbil’e yaptığı ziyaretin ardından geldi. ABD’li temsilci burada bölgesel hükümet yetkilileri ve iki büyük Kürt partisiyle görüşmeler gerçekleştirdi. Yerel kaynaklar, Barrack’ın Başbakan Ali ez-Zeydi’nin Bağdat ile Erbil arasındaki geleneksel anlaşmazlıkları çözebileceği konusunda iyimser olduğunu aktardı.

Eski Irak Kürt milletvekili, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Barrack’ın Erbil temaslarında ABD-Irak enerji iş birliğinin güçlendirilmesini görüştüğünü söyledi. Görüşmelerde hem Bağdat hem de Erbil ile enerji alanındaki ortaklıkların yanı sıra, Irak petrolünün Suriye üzerinden Akdeniz’e taşınmasını sağlayan Kerkük-Baniyas boru hattının modernizasyonu da ele alındı.

Eski milletvekili Miyade en-Neccar ise Bağdat-Erbil petrol anlaşmazlığının “durgunluk aşamasından ciddi müzakere aşamasına geçtiğini” ifade etti.

Neccar, son haftalarda iki taraf arasındaki temasların belirgin biçimde hız kazandığını, üst düzey ziyaretler ve görüşmelerin yeniden petrol ihracatının başlatılması, mali dosyaların çözümü ve petrol-doğal gaz yasasının çıkarılması için uygun zeminin hazırlanmasına odaklandığını belirtti.

Anlaşmazlığın kökeni

Gözlemcilere göre petrol ve doğal gaz yasasının çıkarılamamasının temel nedeni siyasi anlaşmazlıklar oldu. Bunun yanında, Irak Anayasası’nın özellikle IKBY’nin yetkileriyle ilgili maddelerinin farklı yorumlanması da bugüne kadar çözülemeyen sorunlar arasında yer alıyor.

Taraflar arasında hâlen şu temel konularda görüş ayrılığı bulunuyor:

  • IKBY’nin yabancı şirketlerle doğrudan sözleşme yapma hakkına sahip olup olmadığı,
  • Bölgesel yönetimin bağımsız petrol projeleri yürütüp yürütemeyeceği,
  • Federal hükümetin anayasa ve yasalar gereği tek yetkili makam olup olmadığı,
  • Keşfedilen sahaların statüsü,
  • Hizmet sözleşmeleri ile üretim paylaşımı anlaşmaları arasındaki hukuki farklılıklar.

IKBY, Ağustos 2007’de kendi petrol ve doğal gaz yasasını çıkararak hukuki boşluğu doldurmaya çalıştı. Ancak Bağdat’taki Federal Yüksek Mahkeme, Şubat 2022’de aldığı kararla bu yasanın meşruiyetini reddetti ve uygulanmasını geçersiz kıldı.

Milletvekili  Macid Şengali, yakın gelecekte petrol ve doğal gaz yasasının çıkarılması konusunda umutlu olmadığını belirterek, bunun nedenini Bağdat’ın bölgedeki petrol kaynakları üzerinde tam ve merkezi kontrol kurma eğilimine bağladı.

Kürdistan Demokrat Partisi üyesi olan Şengali, Başbakan Ali ez-Zeydi’nin parlamentodaki siyasi bloklar arasında uzlaşma sağlanmadan yasayı geçirmesinin mümkün olmadığını söyledi. Mevcut parlamentonun, Erbil, Bağdat ve petrol üreten vilayetler arasında kabul görecek ortak bir formül geliştiremediğini belirten Şankali, 20 yılı aşkın süredir devam eden anlaşmazlıkların sona erdirilemediğini vurguladı.

sfrgthy
Mesud Barzani ve yanında Mazlum Abdi, Erbil'de ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack ile yapılan görüşmeler sırasında (Arşiv fotoğrafı – Kürdistan Demokrat Partisi)

Şengali’ye göre siyasi güçler, geçmişte olduğu gibi krizi geçici anlaşmalarla yönetmeye devam edecek. Bu çerçevede, Muhammed Şiya es-Sudani hükümeti döneminde kabul edilen üç yıllık bütçe yasasına temel oluşturan son anlaşmanın uygulanması sürecek.

Haziran 2023’te Bağdat’taki siyasi güçler, özellikle Koordinasyon Çerçevesi ile Kürdistan Demokrat Partisi arasında yapılan uzlaşı kapsamında, IKBY’nin yerel tüketim payı düşüldükten sonra günlük 250 bin varil petrolü federal hükümete teslim etmesi kararlaştırılmıştı. Buna karşılık Kerkük petrolünün bölgesel boru hattı üzerinden Türkiye’deki Ceyhan Limanı’na taşınmasına izin verilmiş, federal hükümet de bölgenin bütçe payını ödeme taahhüdünde bulunmuştu.

Şengali, mevcut mali kriz nedeniyle tüm tarafların yeni bir uzlaşma arayışında olduğunu ve önümüzdeki dönemde bu anlaşmanın daha da geliştirilebileceğini söyledi.

Olumlu işaretler

Kürdistan Demokrat Partisi üyesi Subhi el-Mendelavi, Ali ez-Zeydi’nin göreve başlamasından bu yana olumlu gelişmeler gözlemlediklerini belirtti.

Mendelavi’ye göre yeni Irak hükümeti, görevinin ilk dönemlerinden itibaren iç siyasi çevrelerle ve Erbil ile ilişkiler gibi ihtilaflı dosyalarla yapıcı bir şekilde ilgilenmeye başladı. IKBY Başbakanı Mesrur Barzani yönetimi de bu gelişmeleri olumlu değerlendiriyor.

Bununla birlikte Mendelavi, Bağdat ile Erbil arasındaki sorunların çözüm sürecinin özellikle ABD başta olmak üzere uluslararası toplumun baskıları sayesinde hız kazanacağını düşünüyor.

Kürdistan Demokrat Partisi’nin tüm yeni hükümetlerle petrol ve doğal gaz yasasının çıkarılması konusunda iş birliği yaptığını belirten Mendelavi, mevcut yasama döneminde de yasanın kabul edilmesini umduğunu söyledi. Ancak geçmişte yasaya karşı çıkan siyasi güçlerin bugün de süreci engellemek için çalışacağını ifade etti.

Eski milletvekili Miyade en-Neccar da güvenlik ve ekonomi alanlarında artan koordinasyonun anlaşmazlıkların sona erdirilmesi için umut verici işaretler sunduğunu söyledi.

Haziran 2026’nın ortalarında, Irak Genelkurmay Başkanı Abdülemir Reşid Yarallah başkanlığındaki askeri heyet Erbil’de çeşitli temaslarda bulundu ve bazı petrol sahalarını ziyaret etti. Heyet, güvenlik durumunu değerlendirdi ve tesisler ile çalışanların korunmasına yönelik önlemleri görüştü.

Siyasi temasların hız kazanmasıyla birlikte Neccar, petrol anlaşmazlığında gerçek ve kesin bir ilerlemenin ancak Kürdistan Demokrat Partisi lideri Mesud Barzani ile Başbakan Ali ez-Zeydi arasında petrol ve doğal gaz krizini tamamen çözecek kapsamlı bir anlaşmanın resmen ilan edilmesiyle mümkün olacağını belirtti.


İran ve Arap komşuları arasındaki buzlar erir mi?

Başkent Kuveyt’te güneş ünlü Kuveyt Kulesi'nin arkasına inerken Basra (Arap) Körfezi sularında ilerleyen bir tekne, 9 Haziran 2026 (AFP)
Başkent Kuveyt’te güneş ünlü Kuveyt Kulesi'nin arkasına inerken Basra (Arap) Körfezi sularında ilerleyen bir tekne, 9 Haziran 2026 (AFP)
TT

İran ve Arap komşuları arasındaki buzlar erir mi?

Başkent Kuveyt’te güneş ünlü Kuveyt Kulesi'nin arkasına inerken Basra (Arap) Körfezi sularında ilerleyen bir tekne, 9 Haziran 2026 (AFP)
Başkent Kuveyt’te güneş ünlü Kuveyt Kulesi'nin arkasına inerken Basra (Arap) Körfezi sularında ilerleyen bir tekne, 9 Haziran 2026 (AFP)

Zeyd bin Ali el-Fadıl

Siyasetteki temel sabite, sabitesizliktir. Ne kalıcı bir dostluk ne de kalıcı bir düşmanlık vardır. İbn Haldun'un toplumsal gelişim yasasına göre toplumsal hareketlilik de bu ilkeden muaf değil. İran ile bölgedeki Arap ülkeleri de ne siyaset yasasının ne de toplumsal gelişim teorisinin dışında.

Bu durum, siyasi ve toplumsal gerçekliğin yanı sıra İran ile Arap ülkelerinin entelektüel gerçekliğinin nereye evrileceğini titizlikle incelemeyi zorunlu kılıyor. Zira bugün her iki taraf arasında entelektüel yapı, siyasi yönelim ile iç çatışmanın mahiyeti ve biçimi bakımından derin farklılıklar göze çarpıyor.

1979'da devrimin şekillendirdiği İran ile siyasi ve askeri şartların benzer olmasına rağmen bugünkü İran aynı değil. Günümüzde İran'da iç cephede siyasi akımların çeşitliliğinden ve artan protestolardan, dış cephede ise ABD ve İsrail kaynaklı uluslararası tehdidin sürmesinden beslenen çatışma şiddetini korusa da bunun iç kamuoyundaki yansıması devrimin ilk döneminden çok farklı bir görünüm sergiliyor. Devrim yıllarında muhafazakâr akımları besleyen devrimci coşku zayıflarken İran toplumunda modernleşme ruhu güç kazandı. Dini şahsiyetin yüceltilmesi de bir zamanlar tüm İran toplumunda gördüğü itibar ve saygınlığa kıyasla bugün belirgin biçimde soldu.

Arap dünyası da benzer bir dönüşüm geçirdi. Bölgenin sağcı milliyetçi rejimleri ortadan kalktı. İran İslam devriminin yarattığı dalgaya karşı mücadelede öncülük eden Iraklı Baas rejimi yıkıldı. Bölgede ‘Şii hilalinin’ kapsamının genişlemesinden duyulan dinî ve siyasi endişe yatıştı. Böylece her iki tarafta da ötekine yönelik daha az gergin bir bakış açısı oluşmaya başladı. Bu, ABD ile İsrail'in İran'a karşı sürdürdüğü savaş sürecinde Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinin ve Ürdün'ün maruz kaldığı saldırılara rağmen böyle.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Arap ülkelerinin her yönüyle reddettikleri İran saldırılarına karşın savaşa dahil olmamaları, bu savaşın yapısı itibarıyla geleneksel İran hedefleme anlayışının dışında kaldıklarının farkında olmalarından kaynaklanıyor. Başka bir deyişle, 21. yüzyılın İranı artık bütünüyle 1979'un aşırılıkçı söylemine bağlı değil. İran’ın toplumsal yapısında köklü bir dönüşüm yaşandı ve bu dönüşüm kendini ve fikirlerini rejime kabul ettirdi.

Bu çerçevede geçmişte Arapların siyasi düşüncesinin en büyük sorunlarından biri, İran’daki farklı siyasi oluşumlara tek tip bir gözle bakmasıydı. Arap dünyası, sağ ve sol arasındaki ince ayrımları fark edemedi. Çünkü bu ayrımlara İran'daki gerçek anlamıyla değil, uluslararası kavramsallaştırma merceğiyle baktı. Burada sözü edilen sağ ve sol, İslami çerçeve içinde ve Şii perspektifinden tanımlanan kavramlar olduğundan genel bağlamdan farklı anlamlar taşıyor. Örneğin devrim yıllarında köktenci muhafazakârlar, uluslararası arenada sol bir kavram olarak değerlendirilen sosyalist eğilimli kooperatif ekonomi modelini destekledi. Reformcular ise tarihsel olarak muhafazakâr kesimde sınıflandırılan çarşı tüccarlarının da desteğiyle, sağ kapitalist bir kavram olan yönlendirilmemiş açık piyasa ekonomisini güçlendirmeye çalıştı.

Bu, İran zihniyeti içindeki çok sayıda örüntüden yalnızca biridir ve biçimsel bir yapıya ya da belirli bir entelektüel kimliğe indirgenemez. Ne ilahiyat öğrencileri olan mollaların tamamı muhafazakâr eğilimli ne de sivil kesimlerin tümü reformcu. Bu durum, siyaset araştırmacılarını önceden belirlenmiş sınıflandırmaların ve bunlara bağlı zihinsel kalıpların kısıtlı çerçevesinden çıkıp daha derin bir düşünsel sorgulamaya yönelmeye davet ediyor.

Reformcular dini, toplumsal ahlakın inşasına yönelik bir çerçeve olarak ele aldılar. Aşırılıkçıların katı düşünceyi yumuşatmayı, Arap ülkeleriyle yakınlaşmayı ve Batılı devletlerle diyalog ve müzakere kapısını açmayı hedeflediler.

Burada reformcular ile muhafazakârlar arasındaki anlaşmazlığın İslam Cumhuriyeti'nin kuruluşunun ilk anından itibaren belirdiğini de burada vurgulamak gerekiyor. Ayetullah Humeyni 1979 yılında aydın İslami kimliğiyle öne çıkan Dr. Mehdi Bazirgan'ı hükümet başkanlığına getirdi. Bazirgan, Şah döneminde hapis cezasına çarptırılıp işkenceye maruz kalarak ağır bedeller ödemişti. Şah dönemindeki siyasi mücadelesinin temelini oluşturan İslami bir vizyona da sahipti. Bununla birlikte ilk andan itibaren aşırı sağcı İslamcıların damgasını vurduğu İran İslam Devrimi'nin ilke ve kurallarıyla bütünleşemedi. Aynı yıl istifasını sunarak siyasi sürecin dışına çekildi ve 1990'ların ortalarında hayata gözlerini yumana kadar bir daha siyaset sahnesine geri dönmedi.

thyju87k
Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan Al Suud, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi'yi 10 Mayıs 2025'te Cidde'de kabul ederken (AFP)

O tarihten itibaren muhafazakârlar ile reformcular arasındaki çatışma çeşitli meselelerde su yüzüne çıkmaya başladı. Özellikle siyasi istikrarın hâkim olduğu ve Batı ile herhangi bir dış çatışmanın ufukta görünmediği dönemlerde iki kesim arasındaki farklar belirginleşip derinleşti. Ancak ABD’nin müdahalesinin gündeme geldiği anlarda bu farklılıklar hızla silindi. İsrail'in devreye girdiği durumlarda ise daha da hızlı yok oldu.

Reformcular dine, toplumsal ahlakın inşasına yönelik bir çerçeve, seçimsel demokrasi anlayışının ve çoğulcu yönetimin pekiştirilmesine katkı sağlayan bir unsur olarak baktılar. Bunu, rejimin siyasi yönelimleriyle çelişen siyasi güçleri dışlamayan aydınlanmacı bir İslami vizyon içinde benimsediler. Dini bilinçleri ve şer'i iradeleri dışında hiçbir toplumsal değişimin meşruiyetini kabul etmeyen radikallerin sertliğini yumuşatmayı hedeflediler. Bu doğrultuda dini anlayışın modernleştirilmesini, siyasi pratiklerin geliştirilmesini, kamusal özgürlüklerin ve hukukun üstünlüğünün güçlendirilmesini, kadın haklarının iyileştirilmesini, Arap ülkeleriyle yakınlaşmayı ve Batılı devletlerle diyalog ve müzakere kapısının açılmasını savundular.

Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi, reformcuların yolculuğunun merkezinde yer aldı. Önce Kültür Bakanlığı (1982-1992) ardından Cumhurbaşkanlığı (1997-2005) görevleri boyunca ifade özgürlüğünü, hoşgörü kültürünün yaygınlaştırılmasını, sivil toplumun inşasını ve medeniyetler arası diyalog temelli Batı ve Doğu'yla yapıcı diplomatik ilişkilerin geliştirilmesini savundu. Ne var ki bu fikirler, muhafazakârların yargı kurumu ve güvenlik güçleri aracılığıyla Hatemi'nin destekçilerine ve reformist kanadın liderlerine yönelttiği seferberlik kampanyası karşısında tutunamadı. Bu baskılar muhafazakârların Hatemi'nin ardından gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanmasını sağlarken reformcu adayın seçimi kaybetmesinde büyük kitlelerin oy kullanmaktan kaçınması belirleyici oldu.

Bugünkü durum, 1979 yılındaki dünkü durumla aynı değil. Bunun yanında İran’ın mevcut Dini Lideri Mücteba Hamaney de devrimin lideri ve komutanı Ayetullah Humeyni’ye de benzemiyor.

Bugün ise reformcular, kalp cerrahı Dr. Mesud Pezeşkiyan'ın 28 Temmuz 2024'te cumhurbaşkanlığına gelmesiyle yeniden siyasi sahnenin ön saflarına çıktı. Pezeşkiyan, süregelen savaşın İran ile diğer Körfez ülkeleri arasında yarattığı derin gerilime rağmen bu dönemde Suudi Arabistan ve KİK üyeleriyle iyi ilişkilerin ritmini korumayı başardı. Gelişmelerin ardışıklığı ve açıklamalarından açıkça görüldüğü üzere İran'da köktenci muhafazakârlar ile reformcular arasında siyasi kararlar üzerinde, askeri kararlar bir yana bırakılırsa, hâkimiyet mücadelesi sürüyor. Savaşın kızışmasıyla birlikte şu an denge muhafazakâr kanat lehine kayıyor.

Buna karşın bugünkü koşullar 1979'daki koşullarla aynı değil. Günümüzün İran Dini Lideri Mücteba Hamaney, Ayetullah Humeyni gibi bir devrim önderi ve lideri olarak görülmüyor. Bu durum ayrıca ilk reformcu Mehdi Bazirgan'ın içinde bulunduğu koşullarla günümüzün reformcusu Mesud Pezeşkiyan'ın durumunu karşılaştırmayı da zorunlu kılıyor. Bazirgan Ayetullah Humeyni gibi büyük bir devrimci şahsiyetin yönlendirdiği ve tüm mekanizmalarını harekete geçirdiği genç devrimcilerin coşkulu gücüyle ve bölgesel-uluslararası düzeydeki keskin gerginlikler ortamında baş başa kalmıştı. Pezeşkiyan ise İran toplumsal yapısının değişen niteliği, çağdaş kuşakların kimliğindeki belirgin dönüşüm ile düşünce biçimleri ve eğilimlerinin farklılaşması, üstelik bölgesel ve uluslararası düzeyde sert karşıtlık ve muhalefetin zayıflamış olmasıyla bambaşka bir konjonktürle karşı karşıya.

Şimdi sorulması gereken asıl soru, “Bu değişimler İran ile Arap komşuları arasındaki buzların erimesine zemin hazırlar mı ve bu durum ilerleyen süreçte, özellikle Batılı ülkelerle ilişkilerde uluslararası bağlama yansır mı?” sorusudur.