Athena: Netflix, Fransa'daki şiddet dalgasını tahmin etti mi?

Netflix platformunda yayınlanan Athena filmi, öfkeli kalabalığın Fransız polisine karşı eylemini tarafsız bir bakış açısıyla ekrana yansıtırken daha çok iki taraf arasındaki çatışmayı izleyiciye aktarıyor

Athena film ile Fransa'nın güncel gerçekliği arasında Cezayirli iki genç olayların itici gücü olarak karşımıza çıkıyor (Netflix)
Athena film ile Fransa'nın güncel gerçekliği arasında Cezayirli iki genç olayların itici gücü olarak karşımıza çıkıyor (Netflix)
TT

Athena: Netflix, Fransa'daki şiddet dalgasını tahmin etti mi?

Athena film ile Fransa'nın güncel gerçekliği arasında Cezayirli iki genç olayların itici gücü olarak karşımıza çıkıyor (Netflix)
Athena film ile Fransa'nın güncel gerçekliği arasında Cezayirli iki genç olayların itici gücü olarak karşımıza çıkıyor (Netflix)

Sağir el-Hidri 

Fransa'da banliyö sakinleri ile polis arasında çıkan çatışmaları ve olayları yakından takip edenler, 23 Eylül 2022 tarihinde Netflix tarafından yayımlanan 'Athena' adlı filmdeki olaylarla arasında garip bir benzerlik fark edeceklerdir.

Bu benzerlik, çok sayıda Fransız sosyal medya kullanıcısı tarafından söz konusu filmden sahneleri yayınmlamaya itti.

Hatta bu filmin ikincisinin, Fransa'daki olayların seyriyle ilgili hicivli bir bakış açısıyla çekilebileceği bile söylenebilir. 

Romain Gavras'ın yönettiği film birçok eleştirmenden tam not aldı. Yönetmen Gavras, ilk olarak ilginç öyküsünün yanı sıra çekim formatı ve görüntü kalitesiyle iki ödül kazandığı Venedik Uluslararası Film Festivali ile uluslararası film festivallerine katılmaya başladı.

Film, bu dramatik bir hikaye üzerinden Fransa'da halen pek çok kişi tarafından göz ardı edilen bir dosyayı, yani özellikle Kuzey Afrika (Mağrip Bölgesi) ülkelerinden gelen göçmenlerin çocukları olan Fransız vatandaşı gençleri konu ediniyor ve özellikle Fransız yetkililere ve resmi makamlara karşı her zaman şiddet yanlısı ve isyankar olarak etiketlenen bu gençlere yönelik güvenlik güçlerinin muamelesini ele alıyor.

İdir ve Nael

Athena filmi ile Fransa'nın güncel gerçekliği arasında Cezayirli iki genç olayların itici gücü olarak karşımıza çıkıyor.

Filmde, İdir adında 13 yaşındaki bir çocuk, Fransız polisi tarafından öldürülür. Bunun üzerine İdir'in abilerinin başlattığı yaygın bir öfkeye yol açar.

Fransa'da son günlerde yaşanan olayların kaynağında ise 17 yaşındaki Nael M. adlı Cezayir kökenli bir gencin Fransız polisi tarafından öldürülmesinin yarattığı öfke Fransa'nın banliyölerinde kaosa neden oldu.

Film, İdir'in ölümünün ardından Fransız yetkililerin gerilimi azaltmak amacıyla düzenlediği basın toplantısıyla başlıyor.  

Ancak İdir'in kardeşi Karim'in Kuzey Afrika kökenli arkadaşlarıyla baskın düzenlediği basın toplantısında molotofkokteyli atmasıyla durum daha da kötüleşiyor.

Ardından emniyet müdürlüğüne biri saldırı düzenleniyor. Emniyet merkezinde güvenlik güçlerine ait silahlara ve arabalara el koyan kurbanın abisi, film yönetmeninin hayalindeki 'Athena' adlı mahalleye dönüp orada saklanıyor.

Olayların gelişmesiyle bir Fransız polisi, İdir'in katillerinin adalete teslim edilmesi karşılığında takas edilmek amacıyla kaçırılır.

Ancak yetkililer, kendi hikayelerine bağlı kalmakta ısrar ettikçe işler sarpa sarar. Bu da Fransa'ya aidiyet konusunda karışık duygular yaşamakla suçlananların daha fazla şiddete başvurmalarına ve farklı kökenlerden gelen Fransız ailelerin kendi içlerinde çatışmalarına yol açar.

Olayları daha da ilginç kılan, filmdeki çatışmanın, Kuzey Afrika kökenli Fransızlar ile diğerleri ve devlet arasındaki krizle sınırlı olmayıp, ailelerinin de kendilerinin başına bela olabilecek uçurumu ortaya koyarak daha da ileriye gitmesi.

İdir'in üç abisi vardır. Bunlardan biri küçük kardeşinin intikamını almaya çalışan Karim, diğeri yurtdışındaki operasyonlardaki gösterdiği cesaret ve kahramanlıklardan ötürü madalyalar alan ve ailesinin gurur, fakat düşmanları olarak gördükleri Fransız güvenlik ve askeri teşkilatlarıyla birlikte kendilerine ihanet ettiğini düşünen diğerleri için bir hayal kırıklığı kaynağı olan Fransa ordusuna mensup Abdel ve üçüncüsü kendi çıkarları için her şeyi yapmaya hazır olan bir uyuşturucu satıcısıdır.

Film, tıpkı şu an polisle çatışmaların yaşandığı Fransa'nın banliyöleri gibi otoritelere karşı başkaldıran bir bölge olarak tasvir edilen Athena'da geçtiği için gücünü zamanın ve mekanın birlikteliğinden alıyor.

Bu da hali hazırda asi, isyankar ve şiddet yanlısı çevreler olarak imajlarını pekiştiren klişelerden şikayetçi olan Kuzey Afrikalı toplulukların bu filme karşı duyduğu öfkeyi açıklıyor.

Göçmen çocukları arasındaki iç mücadeleyi yansıtan sahnelerden birinde Karim ve Abdel, Athena mahallesinin Fransız güvenlik güçlerine karşı ayaklanmasında karşı karşıya geliyorlar.  

Karim, yetkililerin kardeşinin güvenlik güçleri tarafından değil, aşırı sağcı bir grup tarafından öldürüldüğünü ortaya çıkardıklarında bunu reddediyor. Abdel ise buna ikna oluyor ve Kerim'i de ikna etmek için çabalıyor. 

Bu arada yetkililer, hem polisin özellikle Fransa'daki dördüncü nesil göçmenlerin çocuklarına karşı aşırı şiddet uyguladığını kabul etmiyor hem de Athena'daki durumu kontrol etme girişimlerinde çok sayıda güvenlik gücünü seferber etmekten çekinmiyor. Tıpkı son dönemde Fransa'da yaşanan olaylarda olduğu gibi.

Yönetmen Romain Gavras, coşkulu bir film müziği eşliğinde ve büyük bir cesaretle, Fransa'yı eski bir Yunan trajedisi (antik Yunan'da tiyatronun popüler bir şekli) biçiminde tasvir ediyor.

Belki de basın açıklamalarından birinde kendisinin ve Athena ekibinin filmin neden olabileceği tepkileri hiç düşünmediğini söylemesine neden olan da buydu.

Destansı sahneler

Athena filmi sadece gündeme getirdiği sorunla değil, muhteşem denebilecek sahnelerin üretildiği çekim tarzıyla ve özellikle Fransız polisinin mahalleye baskın yaptığı ve basın toplantısına düzenlenen saldırı sırasındaki öfke ve gerilim atmosferini yansıtan detayların yer aldığı 12 dakikalık tek seferde çekilen açılış sahnesiyle de övgüyü hak ediyor.

Görüntü yönetmeni Mathias Boucard'ın çekim ekibinin çıkardığı iş, baş rollerle ve yardımcı oyuncularla serbestçe hareket ederken, filmin trajik olaylarıyla tutarlı görünüyordu.

Uzun sahneler, ışığın doğru kullanılması ve oyuncuların ne yapacaklarını daha önce uzun uzadıya prova etmesi gibi konularda büyük bir özen gösterildiğini ortaya koyuyor. 

Filmin sahnelerindeki detayları dikkatle inceleyenler, uzun metrajlı filmlerden çok belgesellere daha yakın bir tarzda olduğunu düşünebilirler, fakat öfkeli kalabalığın Fransız polisine karşı tutumu karşısında tarafsızlığını korurken, daha çok iki taraf arasındaki çatışmayı izleyiciye aktarıyor.

Filmin vermek istediği mesajlarla özdeşleşen sahneler ve Fransız toplumundaki çelişkiler, özellikle de Abdel'in yaşadığı şüphe durumu ve polisten intikam almak konusunda kardeşiyle karşı karşıya gelmesi, ardından tutumunu değiştirmesi ve kaçırılan polisi kurtarmak için bir Fransız subaydan İdir'in katillerini getirmesini isterken telefonda ağlaması filmdeki olaylara trajik bir hava kazandırıyor.

İç savaşın habercisi

Halen uluslararası yarışmalarda ve festivallerde ödüller kazanan Athena filmi, taraflardan her birinin kendisini ve fikirlerini bu filmde görmesi Fransız siyasi çevrelerinde büyük yankı uyandırdı.

Aşırı sağcılara göre film, göç dalgasına karşı uyararak ve buna son verilmesi çağrısında bulunarak içinde yaşadığı kabusu yansıtıyordu.

Solcular için ise bu film, temel aldığı 'özgürlük, eşitlik ve kardeşlik' ilkelerine rağmen, Fransız toplumunun yaşadığı çelişkilerin ve dördüncü kuşak göçmenler ile Beşinci Cumhuriyet arasındaki derin uçurumun dikkate değer bir yansıması niteliğinde ve göçmen vatandaşlarla güvenlik güçleri arasındaki bu durum, bu önemli değerlerden biri olan eşitliği baltalıyor.

Belki de aşırı sağcı Eric Zemmour liderliğindeki Reconquête (Yeniden Fetih) Partisi'nin üyesi Gilbert Collard, filmin Fransa'da yaklaşmakta olan bir iç savaşın habercisi olduğu konusunda uyardı.

Collard, bu filmin partinin mesajlarının alındığının en önemli kanıtı olduğunu, fakat kimin bunu anlayacağının meçhul olduğunu söyledi.

Collard, özellikle Kuzey Afrika ve diğer ülkelerden gelen göçmenlerin topluma entegrasyonu ve tüm Fransızlara gerçek eşitliğin getirilmesi arasındaki ikilem nedeniyle bunu anlamanın biraz geç olabileceğini de sözlerine ekledi.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, aşırı sağcı partilerin göçmenlik konusundaki söylemlerinden birkaç kez uzak durmaya çalıştı, hatta daha da ileriye gitti ve Fransız cumhurbaşkanları ile banliyöler arasındaki muğlak ilişkiye son verme planlarını ilerleterek, yatırımcıları yetkililere işsizlikle mücadelede yardım etmeye ve banliyölerdeki gençlerin diğer Fransızlarla eşit şartlara sahip olmaları için istihdam olanakları sağlamaya çağırdı.

Ancak bu planlar, özellikle göçmenlerin çocukları ile Fransızların geri kalanı arasındaki eşitsizlikle mücadele istenen hedefe ulaşamadı.

Uluslararası arenada parıldayan ancak içeriden parçalanmış halde olan Fransa'da 'bir iç savaşın habercisi' olan Athena filminin verdiği mesaj da bu.

Aslında Fransız sinemasının varoş halkı ile Fransız devleti arasındaki kopuşa dair haykırışlar Athena filmiyle sınırlı değil ve devam ediyor.

Bunun yanında film, mevcut durumun sonucunu daha net ve açıklayıcı anlatabilirdi.

Adını doğrudan ünlü Fransız yazar Victor Hugo'nun romanından alan ve 2019 yılından beri sinemalarda gösterilen 'Sefiller' filmi, banliyö sakinleri ile Fransız kolluk kuvvetleri arasındaki ayrıma karşı uyarıda bulunuyor

Les Miserables filminin yönetmeninin de muhtemelen her an olayların patlayabileceğine dair net bir mesaj vermek isteyen Athena filminin senaryosunun yazarlarından Ladj Ly olması da dikkat çekici.

Hala uzun metrajlı film yazarlığı ve yönetmenliği konusunda el yordamıyla yol arayan bu yönetmenin düşünceleri gerçeğe büyük ölçüde yansıdığından bu mesajlar gerçeklikten ayrı tutulamaz.

Fransa'nın eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy'nin 2005 yılında 'pislik' dediği banliyö sakinlerine yönelik ayrımcı ve ırkçı açıklamalarla tetiklenen olaylar, Fransızların hafızasında halen tazeliğini koruyor.

O sıra patlak veren kanlı olaylar 2 bin 700 kişinin tutuklanmasına yol açarken, en az 8 bin 700 araba yakıldı.

Cezayir asıllı genç Nael'in öldürülmesiyle de ülke şu an adeta kaynayan bir cadı kazanı gibi.

 

 

Independent Arabia - Independent Türkçe



İran siyaseti: Tek bir ideolojik yörüngede sürekli aktivizm

Tahran'da bir kadın, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen baba Ali Hamaney ile oğlu Mücteba Hamaney’e ait afişlerin önünden geçiyor (AP)
Tahran'da bir kadın, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen baba Ali Hamaney ile oğlu Mücteba Hamaney’e ait afişlerin önünden geçiyor (AP)
TT

İran siyaseti: Tek bir ideolojik yörüngede sürekli aktivizm

Tahran'da bir kadın, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen baba Ali Hamaney ile oğlu Mücteba Hamaney’e ait afişlerin önünden geçiyor (AP)
Tahran'da bir kadın, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen baba Ali Hamaney ile oğlu Mücteba Hamaney’e ait afişlerin önünden geçiyor (AP)

Alex Vatanka

İsrail'in Ali Laricani ve Kemal Harrazi'ye yönelik suikastı, İslam Cumhuriyeti'nin siyasi sahnesinden iki önemli ismin uzaklaştırılmasıyla sınırlı değildi. Tahran'daki bazı siyasi ve analitik çevreler bunu daha az görünür ve geniş kapsamlı bir şeyi, rejimin uzlaşı dili ile konuşma yeteneğini silme girişimi olarak anladı. Bu iki suikast aynı zamanda Tahran'ın yıllardır dış dünyaya hitap etmesine yardımcı olan kişilerin etkisiz hale getirilmesiyle ilgili daha geniş bir bağlama da dahildi.

Uzun yıllar boyunca Laricani, İran'ın sert gücü ile onu yurt dışında yönetmek için gereken diplomatik dil arasında tercüman rolünü oynadı. Onlarca yıllık deneyime sahip eski Dışişleri Bakanı Harrazi ise, rejimin stratejik sinyallerinin koruyucusuydu ve bu sinyallerin sırları ve bunları iletmenin yolları konusunda bilgi sahibiydi. Yıllarca bu iki adam merhum Dini Lider Ayetullah Ali Hamaney'in en önemli dış politika danışmanları olarak hizmet etti. Suikastları ilk bakışta, diplomasinin yerini saha mantığına bıraktığı daha kapalı ve daha katı bir rejime doğru bir geçişi teyit ediyormuş gibi görünüyordu.

Ancak suikastın ardından yaşananlar daha karmaşıktı. Rejim dimdik ayakta kaldı ve karar alma mekanizmaları aksamadı. Onlarca yıldır İran devlet yönetimini karakterize eden dolaylı kanallar, siyasi sinyaller ve dikkatli hesaplar gibi kırılgan ateşkesten önce savaş da devam etti. Bu sonraki aşama, İslam Cumhuriyeti hakkında temel bir gerçeği ortaya çıkardı: Direncinin kişisel olmaktan ziyade kurumsal olduğu. Otorite, statüsü ne kadar yüksek olursa olsun tek bir kişinin elinde değil, bu tür şokları absorbe etmek için tasarlanmış kademeli bir yapının elinde. Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi, Devrim Muhafızları gibi kurumlar ve güvenliği siyasete bağlayan daha geniş ağ, İran stratejisinin temel itici güçleri olmaya devam ediyor. Laricani ve Harrazi'nin yokluğu zamanla siyasetin tonunu ve sunumunu değiştirebilir, ancak temel yönünü değiştirmedi.

Mevcut anı yanlış okumanın tehlikesi de işte burada yatıyor. Savaşın dayattığı sertleşmeyi gerçek bir ideolojik değişimle karıştırmak kolay. Sahne aynı zamanda hem net hem de sert görünüyor: Yeni Dini Lider Mücteba Hamaney, merhum babasının sahip olduğu bağımsızlık ve nüfuzdan yoksun; bu durum, kendisi konumunu sağlamlaştırmaya çalışırken de büyük olasılıkla devam edecek. Ayrıca ortada en deneyimli siyasi ve askeri figürlerinin çoğunu kaybettikten sonra küçülen bir siyasi sınıf var. Dahası Devrim Muhafızları liderliğindeki güvenlik kurumları karar alma süreçlerinde daha aktif ve kendi vizyonlarını empoze etmeye daha yatkın hale geldi. Rejimin resmi söylemi artık daha disiplinli ve belirsizliğe veya dışarıya taviz verme yönündeki herhangi bir belirtiye karşı daha az toleranslı. Bu tablonun ışığında, yaşananları ideolojik katılığın, yani kendisini daha İslamcı olarak tanımlayan, ülke içinde baskıya daha yatkın, Batı ve İsrail'e karşı daha da düşman bir rejimin kanıtı olarak değerlendirmek kolay görünüyor.

Fakat şu ana kadar elde edilen veriler bu sonucu tam olarak desteklemiyor, aksine daha açık bir şekilde baskıların dayattığı bir iç bütünlüğe işaret ediyor. Savaş ve iktidarın devri, sürekliliği sağlama konusunda en yetenekli kurumların, özellikle de Devrim Muhafızları'nın, istihbarat servislerinin ve onlarla müttefik siyasi figürlerin konumunu güçlendirdi. Bu da alternatif yaklaşımları kamuoyuna sunabilecek daha az sesin olduğu, daha dar bir yönetim ortamı yarattı.  Uzlaşıcı dile gelince, o da ortadan kaybolmadı, baskı ve denetime maruz kaldı ve her şeyden önce kişisel doğasından arındırıldı.

dvfvbf
Ali Laricani, Lübnan'ın başkenti Beyrut'taki İran büyükelçiliğinde, merhum İranlı General Kasım Süleymani'nin fotoğrafının önünde, 17 Şubat 2020 (AFP)

Donald Trump'ın Tahran'da bir “rejim değişikliği” gerçekleştiği iddiası ne kadar doğru olursa olsun, buradaki ayrım önemli çünkü İslam Cumhuriyeti'nin ideolojik çekirdeği fiili bir dönüşüme tanık olmadı. Batı hegemonyasına karşı direniş, İsrail düşmanlığı ve İslami referanslı rejime dayalı egemenlik anlayışı gibi kurucu unsurları, mevcut savaştan çok önce iyice kökleşmişti.

Mevcut anı yanlış okumanın tehlikesi, savaşın dayattığı sertleşmeyi gerçek bir ideolojik değişimle karıştırmakta yatıyor

Bunlar, çatışmanın ateşinde doğan yeni doktrinler değil, daha ziyade 1979'dan bu yana rejimin yapısına yerleşmiş ve onlarca yıldır süren çatışma ve uyumla pekişmiş, miras alınmış normlardır. Değişmekte olan bu ideolojinin içeriği değil, kendisini ifade ettiği koşullardır. Aynı şekilde rejimin hem içeride hem de dış baskılar karşısında taviz vermeye hazır olduğunu gösterdiği şartlardır. Bugün İran'ın Hürmüz Boğazı’nı kontrol etme kartına güvenmesi, siber baskıları ve asimetrik askeri tırmandırması, ideolojik çekirdeğindeki bir değişimi yansıtmaktan ziyade, savaş yürüten bir devletin araçlarını yansıtıyor.

Mücteba Hamaney'in yükselişi bu değişimi açıkça somutlaştırıyor. Uzun yıllar süren yönetimi ona çeşitli kanatlar arasında benzersiz bir otorite kazandıran babasının aksine, kendisi büyük ölçüde Devrim Muhafızlarına güveniyor. Yükselişini kolaylaştıran güvenlik teşkilatıyla daha yakından bağlantılı. Bu, kendi başına onu daha ideolojik kılmıyor ama ideolojinin ifadesinin, kimliği şimdiye kadar söylem disiplinine, toplum üzerindeki kontrolün sıkılaştırılmasına ve dış düşmanlarla mücadele ruhuna dayanan kurumlara daha fazla bağlı hale geldiği anlamına geliyor. Böyle bir ortamda, pratikte var olsa bile esnekliğin gösterilmesi zorlaşır.

Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’a davranış şekli de bu sonucu destekliyor. Savaş sırasında Körfez Arap ülkeleriyle gerilimi hafifletmeye yönelik erken girişimi - ki bu, İran'ın bölgesel diplomasisinin pratiğinden temel bir sapma teşkil etmiyordu - hızlı ve sert bir tepkiyle karşılandı. Bu hadise, söylemi yeniden kalibre etmek için mevcut marjın ne kadar dar olduğunu ortaya koydu. Önceki aşamalarda bu tür sinyalleri, rejimin mesajlarını yönlendirmek için kullandığı daha geniş bir sicile yerleştirmek mümkündü. Bugün ise zayıflığın kanıtı olarak okunma tehlikesi taşıyor. Pek çok ideolojik rejimde olduğu gibi bu rejimler sadece kendileri hakkında açıkladıkları ile değil, bu açıklamalarda yasakladıkları ve kısıtladıklarıyla da kendilerini ortaya koyarlar. Bu, daha derin bir ideolojik değişimin kanıtı olmasa da, rejimin baskı altında olduğunun, saflarını sıklaştırdığının ve iç sınırlarındaki kontrolleri sıkılaştırdığının bir göstergesidir.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Laricani ve Harrazi gibi isimlerin yokluğu bu süreci daha da netleştiriyor. Her iki adam da rejimin çekirdek üyeleriydi ve İslam Cumhuriyeti içindeki güç yapılarının derinlerine kök salmışlardı. Ancak bu rejim içinde, direniş söylemini sürdürürken bile diplomasiyi çatışmayı yönetmenin bir aracı olarak gören özel bir geleneği de temsil ediyorlardı. Onların yokluğu bu geleneğin ortadan kalkması anlamına gelmiyor. Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi gibi isimler hâlâ mevcut ve Şura Meclisi Başkanı Muhammed Bakir Kalibaf gibi diğer isimler de güvenlik arka planını siyasi pragmatizmle birleştiriyor. Ancak denge değişti. İran diplomasisinin en belirgin yüzünü oluşturan siyasi sınıf küçüldü ve bununla birlikte kamusal alanda esneklik de azaldı. Bu dengeleyici ağırlığın ortadan kalkmasıyla rejim, doğası gereği artık daha ağır ve daha sağlam bileşenlere doğru meylediyor.

dfvfdv
İranlı bir kadın, Washington ile Tahran arasındaki barış görüşmelerinin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından, Tahran'da Mücteba Hamaney'in posterinin yanından geçiyor, 13 Nisan 2026 (AFP)

Pek çok ideolojik rejimde olduğu gibi bu rejimler de sadece kendileri hakkında açıkladıklarıyla değil, bu açıklamalarda yasakladıkları ve kısıtladıklarıyla da kendilerini ortaya koyarlar

Burada öne çıkan diplomasinin ortadan kalkması değil, dönüşümüdür. Müzakereler, İslamabad'daki son ABD-İran görüşmelerinde olduğu gibi, nerede gerçekleşirse gerçekleşsin, gittikçe daha fazla güvenlik ve siyasetin kesişim noktasında duran ve her iki alanda da rahat hareket eden, melez olarak tanımlanabilecek isimler tarafından yürütülüyor. Onlar için uzlaşma bir taviz değil, gücün bir uzantısı olarak sunuluyor. Kelime dağarcığı değişir ama derin hesaplar aynı kalır.

Bu, mevcut anın paradoksunu açıklamaya yardımcı olabilir. Zira yüzeyde rejim daha katı, daha baskıcı, daha merkezi ve belki de dışarıyla ilişki kurmada daha isteksiz görünüyor. Ancak bu yüzeyin altındaki stratejik mantık, açık bir süreklilik düzeyini ortaya koyuyor. İran hâlâ bir kısıtlamalar sistemi içerisinde hareket ediyor. Ekonomik baskı, askeri güç dengesizliği ve bölgesel karışıklıkların tümü, saf bir direniş politikasının başarabileceklerine sınırlamalar getiriyor. Hayatta kalmak en büyük öncelik olmaya devam ediyor ve hayatta kalmak her zaman bir dereceye kadar dikkatli kalibrasyon gerektirmiştir. Pakistan'da Amerikalılarla müzakere için büyük ve üst düzey bir İran heyetinin gönderilmesi de bu değerlendirmeyi pekiştiriyor.

Bütün bunlara rağmen rejimin ideolojik aşırılık aşamasına girdiği sonucuna varmak için henüz çok erken görünüyor. Aşırılığın tezahürleri gerçektir, ancak bunların doktrinin kendisindeki bir değişiklikten ziyade kurumsal ve prosedürel değişiklikler olarak anlaşılması daha doğrudur. Kimliği diplomasiyle bağlantılı olan isimlerin azalmasının ardından rejim, daha fazla güvenlik servislerinin hakimiyeti altına girerken, retorik sapmalara karşı daha az toleranslı ve dengede daha zayıf hale geldi. Bu değişiklikler devlete daha ideolojik bir görünüm kazandırır ancak bu görünüm daha derin bir sürekliliği maskeleyebilir. Daralma dönüşümle eş anlamlı değildir.

Bununla birlikte bu süreç geniş kapsamlı riskler taşıyor. İç alanları aşırı daralan rejimler zamanla hem ifade esnekliğini hem de düşünce esnekliğini kaybedebilir. Diplomatik seslerin ikinci plana itilmesi, güvenlik aktörlerinin statüsünün yükselmesi ve yumuşak olarak yorumlanabilecek her şeye karşı duyarlılığın artması, zamanla uyumun zorlaştığı bir ortamın zeminini hazırlar. Savaşın dayattığı birlik olarak başlayan şey, uzun sürerse sertleşerek daha yerleşik ve kalıcı bir özelliğe dönüşebilir.

Şu anda yapılabilecek en dengeli değerlendirme, İslam Cumhuriyeti'nin doktrinlerinin özünde açıkça daha ideolojik bir hale gelmediğidir. Değişen, bu doktrinlerin nasıl yönetilip ifade edildiğine odaklanma düzeyidir. Sonuç olarak Laricani ve Harrazi'nin diğer birçok yetkiliyle birlikte suikasta uğraması, rejimin müzakere kabiliyetini ortadan kaldırmadı, aksine bu görevi yürütenlerin kimliğini değiştirdi. 28 Şubat'tan bu yana yaşanan gerçek dönüşüm, yeni ve daha sert bir ideolojinin ortaya çıkması değil, ideolojinin kendisinin artık daha az sayıda ve en sağlam, sert aktörler tarafından empoze edilmesi ve ifade edilmesidir.


ABD ve İran görüşmelerde ilerleme kaydedildiğini belirtiyor... Nükleer dosya ve Hürmüz Boğazı konusunda ise anlaşmazlıklar var

ABD ve İran görüşmelerde ilerleme kaydedildiğini belirtiyor... Nükleer dosya ve Hürmüz Boğazı konusunda ise anlaşmazlıklar var
TT

ABD ve İran görüşmelerde ilerleme kaydedildiğini belirtiyor... Nükleer dosya ve Hürmüz Boğazı konusunda ise anlaşmazlıklar var

ABD ve İran görüşmelerde ilerleme kaydedildiğini belirtiyor... Nükleer dosya ve Hürmüz Boğazı konusunda ise anlaşmazlıklar var

Ateşkesin sona ermesine birkaç gün kala, İranlı baş müzakereci Muhammed Bakır Kalibaf, son dönemde ABD ile yapılan görüşmelerde ilerleme kaydedildiğini, ancak nükleer dosya ve Hürmüz Boğazı konusunda önemli anlaşmazlıkların sürdüğünü açıkladı. ABD Başkanı Donald Trump ise Tahran ile ‘çok iyi görüşmeler’ yapıldığını belirtirken, hayati öneme sahip deniz ticaret koridoru konusunda ‘şantaj’ girişimlerine karşı uyarıda bulundu.

İran dün Hürmüz Boğazı’nı bir gün açık tutmasının ardından yeniden kapattığını duyurdu. Tahran yönetimi, bu adımın İran limanlarına yönelik ABD ablukasına yanıt olduğunu ve söz konusu ablukanın ateşkesin ihlali anlamına geldiğini savundu. İran Dini Lideri Mücteba Hamaney ise ülkenin donanmasının düşmanlarına ‘yeni ve ağır yenilgiler’ yaşatmaya hazır olduğunu söyledi.

Diğer taraftan Trump, diplomatik temaslara olumlu yaklaşmasına rağmen boğazın kapatılmasını sert şekilde eleştirdi ve uzun vadeli bir anlaşmaya varılamaması halinde yeniden ‘bombalama operasyonlarına başlanabileceği’ yönünde tehditte bulundu.


Kudüs Gücü Komutanı, savaşın etkilerini görüşmek üzere Bağdat’ta

İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani (Reuters)
İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani (Reuters)
TT

Kudüs Gücü Komutanı, savaşın etkilerini görüşmek üzere Bağdat’ta

İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani (Reuters)
İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani (Reuters)

İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani, Ortadoğu’daki savaşın yansımalarını görüşmek ve Tahran’a bağlı silahlı grupların liderleri ile temaslarda bulunmak üzere Bağdat’ı ziyaret etti. Iraklı bir yetkili dün AFP’ye yaptığı açıklamada ziyareti doğruladı.

Kaani’nin ayrıca, Nuri el-Maliki’nin yeniden göreve gelme ihtimalinin zayıflamasının ardından, Irak’ta başbakan adayının belirlenmesi sürecinde yaşanan ‘siyasi tıkanıklık krizini’ de ele alacağı belirtildi.

Söz konusu ziyaret, İran ile ABD-İsrail arasında 8 Nisan’da yürürlüğe giren ve iki hafta sürmesi öngörülen ateşkesin ardından Kaani’nin kamuoyuna yansıyan ilk yurt dışı ziyareti oldu.

Bağdat yönetimi, uzun süredir dış politikasında etkili olan iki rakip güç (İran ile ABD) arasında denge kurmaya çalışıyor.

40 günden uzun süren savaşın etkilerinden Irak da kaçınamadı. Bu süreçte, Halk Seferberlik Güçleri (Haşdi Şabi) ve İran’a yakın silahlı gruplara ait noktalar, ABD ve İsrail’e atfedilen saldırıların hedefi oldu. Buna karşılık, ABD çıkarları Iraklı grupların üstlendiği saldırılarla hedef alınırken, Tahran da ülkenin kuzeyinde İranlı Kürt muhalif gruplara yönelik operasyonlar düzenledi.

Kaani’nin, Bağdat’ta ‘siyasi güçlerin liderleri ve bazı silahlı grup komutanlarıyla bir dizi görüşme gerçekleştirmeye başladığı’ bildirildi. Üst düzey bir Iraklı yetkili, temaslarda ‘bölgesel gerilimin düşürülmesi ve bunun Irak’a yansımalarının’ ele alındığını aktardı.

Yetkili, İran heyetinin ayrıca ‘Irak içinde Tahran’a yakın gruplar arasında tutum birliği sağlanması ve durumun Irak ile bölgede güvenlik açısından tırmanmaya sürüklenmemesini garanti altına alma’ hedefi taşıdığını ifade etti.

Ziyaret, İran’a yakın etkili bir silahlı gruptan bir kaynak ile Koordinasyon Çerçevesi’ne yakın iki kaynak tarafından da doğrulandı. Söz konusu ittifak, parlamentodaki en büyük blok konumunda bulunuyor ve Tahran’a yakın Şii partilerden oluşuyor.

Kaani, DMO bünyesinde dış operasyonlardan sorumlu Kudüs Gücü’nün başında bulunuyor. Kaani, görevi devraldığı Kasım Süleymani’nin Ocak 2020’de Bağdat Havalimanı yakınlarında ABD saldırısında öldürülmesinin ardından Irak’a birçok kez ziyaret gerçekleştirdi. Ancak bu tür ziyaretler nadiren kamuoyuna açıklanıyor.

Iraklı yetkili, mevcut ziyaretin aynı zamanda ‘Iraklı taraflar arasında uzlaşı sürecini desteklemeye ve görüş ayrılıklarını gidermeye yönelik yoğun İran diplomatik trafiğinin bir parçası’ olduğunu, özellikle hükümetin kurulması ve güç dengeleri konusundaki anlaşmazlıkların sürdüğünü belirtti.

Koordinasyon Çerçevesi, ocak ayında Nuri el-Maliki’yi, seçimlerin ardından başbakanlık için Muhammed Şiya es-Sudani’nin yerine aday göstermişti. Ancak ABD’nin Maliki’nin yeniden göreve gelmesi halinde Bağdat yönetimine desteği kesme tehdidinde bulunması, Irak siyasetinde belirsizliğe yol açtı.

Iraklı siyasi kaynaklar, pazartesi günü AFP’ye yaptıkları açıklamada, Maliki’nin 2006-2014 yılları arasında iki dönem yürüttüğü başbakanlık görevine geri dönme ihtimalinin zayıfladığını belirtti.

Irak parlamentosu, 11 Nisan’da Nizar Amidi’yi cumhurbaşkanı olarak seçti. Anayasaya göre Amidi’nin, seçilmesinden itibaren 15 gün içinde parlamentodaki en büyük blok tarafından gösterilen adayı hükümeti kurmakla görevlendirmesi gerekiyor.