"Küresel Güney" adını, gücünü ve bağımsızlığını nasıl kazandı?

Washington’ın politikasının değişmesi, karar sahiplerinin Güney ülkelerinin bakış açılarına maruz kalmasını gerektiriyor

"Küresel Güney" terimi, tümü Güney Yarım Küre'de yer almayıp Afrika, Asya ve Latin Amerika'ya yayılmış farklı ülkeleri ifade ediyor / Fotoğraf: AFP
"Küresel Güney" terimi, tümü Güney Yarım Küre'de yer almayıp Afrika, Asya ve Latin Amerika'ya yayılmış farklı ülkeleri ifade ediyor / Fotoğraf: AFP
TT

"Küresel Güney" adını, gücünü ve bağımsızlığını nasıl kazandı?

"Küresel Güney" terimi, tümü Güney Yarım Küre'de yer almayıp Afrika, Asya ve Latin Amerika'ya yayılmış farklı ülkeleri ifade ediyor / Fotoğraf: AFP
"Küresel Güney" terimi, tümü Güney Yarım Küre'de yer almayıp Afrika, Asya ve Latin Amerika'ya yayılmış farklı ülkeleri ifade ediyor / Fotoğraf: AFP

Tarık eş-Şami 

ABD'nin "Küresel Güney"deki ortaklarına, büyük güçlerin politikalarındaki piyonlar muamelesi yapma eğiliminde olduğu ve Amerika'nın dünya liderliğine boyun eğmeleri için baskı yaptığı bir zamanda Afrika, Asya ve Latin Amerika'daki öncü birçok ülkenin Ukrayna'daki savaşta NATO'yu destekleme konusundaki isteksizliği, Küresel Güney teriminin bir kez daha, ama yeni özellikler barındıran farklı şekillerde ortaya çıkmasına yol açtı.

Güney ülkeleri, dünya sahnesinde varlığını pekiştiriyor ve herhangi bir büyük gücün tarafını tutmamayı tercih ediyor.

"Küresel Güney" ile kastedilen ne ve bu ad nereden geliyor?

"Üçüncü Dünya" ve "gelişmekte olan ülkeler" terimleri neden ortadan kayboldu?

"Küresel Güney", günümüz dünyasında kendisinden söz ettiren ve etkili bir güç kaynağı haline nasıl geldi ve ABD'yi ona karşı yaklaşım biçimini gözden geçirmeye sevk eden ne oldu? 

Dönüşüm alametleri

ABD, onlarca yıldır kendi dünya liderliğine boyun eğmeleri için Küresel Güney ülkelerine baskı uyguladı.

Bunu çoğu Güney Yarım Küre'de yer alan bu ülkeler için uygun tek ortağın kendisi olduğu gibi eski varsayımlara dayanarak ve bağımlılık teorisyenlerinin tanımladığı şekliyle küresel siyasi ekonomide merkez-çevre ilişkisine odaklanan bakış açısına bağlı kalarak yaptı.

Bununla birlikte Ukrayna'da patlak veren savaş ve krize yönelik farklı tepkiler, Küresel Güney ülkelerinin uluslararası karar alım sürecinde temsil edilmemesi nedeniyle dünyadaki mevcut durumun had safhasına ulaştığını gösterdi. 

Bu gelişmenin ışığında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nden Uluslararası Para Fonu'na kadar küresel yönetimin odak noktasını oluşturan uluslararası kurumların eksikliklerini telafi etmek için sesler yükselmeye başladı.

Nitekim güçlü ülkelerden oluşan bir azınlığın küresel sistem içindeki egemenliğini kendi çıkarlarını pekiştirmek ve büyük ölçüde Güney Yarım Küre ülkelerine yansıyan olumsuz sonuçlara sahip güvenlik çözümleri veya ekonomik kurallar için gündem oluşturmak üzere kullanmaları artık ne mümkün ne de kabul edilebilir.

Bundan hareketle zorluğu olsa da ortak gündem belirlemek için reform çağrıları yükseldi. Yetmedi, böyle bir reforma bağlı kalacağını göstermesi ve bu gündemi ilerletmek için önceden verdiği sözlerin arkasında durarak adım atması için Biden yönetimine yönelik baskılar arttı. 

Peki, bu "Küresel Güney" terimi ile ne kastediliyor?

Küresel Güney nedir?

Boston Üniversitesi'ndeki The Frederick Pardee Gelecek Araştırma Merkezi Müdürü Georgie Hein'e göre "Küresel Güney" terimi, tümü Güney Yarım Küre'de yer almayıp Afrika, Asya ve Latin Amerika'ya yayılmış farklı ülkelere işaret ediyor.

Bununla birlikte bu ülkeler, genel olarak daha fakir oldukları için gelişmekte olan, az gelişmiş ya da geri kalmış ülkeler olarak tanımlanır.

Bu ülkelerde gelir eşitsizliği seviyeleri daha yüksektir ve "Küresel Güney" ülkelerine, yani Okyanusya ve Avustralya ile Yeni Zelanda gibi başka yerlerle birlikte ağırlıklı olarak Kuzey Amerika ve Avrupa'da yer alan daha zengin ülkelere göre ortalama yaşam süresi daha düşük ve yaşam koşulları daha zorlu.  

Siyasi aktivist Carl Oglesby, "Küresel Güney" terimini ilk kez 1969 yılında kullandı. Oglesby, liberal Katolik dergisi Commonweal'de Vietnam'daki savaşın, kuzey ülkelerinin Küresel Güney üzerindeki egemenlik tarihinin doruk noktası olduğunu yazmıştı.

Bununla birlikte bu terim, ancak 1991 yılında İkinci Dünya'nın sonuna dair bir işaret taşıyan Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra hız kazandı.

O zamana kadar gelişmekte olan ülkeler, yani henüz tam olarak sanayileşmemiş ülkeler için en yaygın terim "Üçüncü Dünya" idi. 

"Üçüncü Dünya"nın ortadan kayboluşu

"Üçüncü Dünya" terimini 1952 yılında Fransız demograf Alfred Sauvy, Observateur gazetesinde "Üç Dünya, Tek Gezegen" başlığıyla yayınlanan bir makalesinde ortaya attı.

Sauvy, "Birinci Dünya" terimini gelişmiş kapitalist ülkelere, "İkinci Dünya" terimini Sovyetler Birliği liderliğindeki sosyalist ülkelere ve "Üçüncü Dünya" terimini de gelişmekte olan ülkelere işaret etmek için kullanmıştı.

O dönemde bunlardan birçoğu hâlâ sömürgeciliğin boyunduruğu altındaydı. Terimi daha da popüler hale getiren şey ise, sosyolog Peter Worsley'nin 1964 tarihinde yayımladığı "Üçüncü Dünya: Uluslararası İlişkilerde Yeni Bir Hayati Güç" adlı kitabı oldu.

Kitapta "Üçüncü Dünya"nın, Soğuk Savaş dönemindeki iki kutup taraftarlığına bir tepki olarak sadece üç yıl önce kurulmuş olan Bağlantısızlar Hareketi'nin belkemiğini oluşturduğu vurgulanıyordu. 

Worsley'nin bu Üçüncü Dünya'ya bakışı olumlu olsa da terim daha sonra yoksulluk ve istikrarsızlıkla boğuşan ülkelerle ilişkilendirilmeye başladı ve böylece "Üçüncü Dünya" terimi, demokratik olmayan rejimler tarafından yönetilen "Muz Cumhuriyetleri" ile eşanlamlı hale geldi.

Bununla birlikte 1990'lı yıllarda Sovyetler Birliği'nin dağılması ve beraberinde İkinci Dünya'nın da sona ermesiyle "Üçüncü Dünya" terimi ortadan kalktı.

Ancak aynı zamanda dünyanın gelişmiş, gelişmekte olan veya az gelişmiş ülkeler gibi adlandırmalara bölünmesi yaygın eleştirilere maruz kaldı.

Zira bu taksim, Batı ülkelerini ideal, bu kulübün dışındakileri ise geri kalmış olarak tasvir ediyordu. Bunun için kullanılan alternatif ve tarafsız terim "Küresel Güney" oldu. 

Coğrafi değil, jeopolitik

"Küresel Güney" terimi, coğrafi bir taksime işaret etmez. Nitekim Küresel Güney'in en büyük iki ülkesi olan Çin ve Hindistan, tamamen Kuzey Yarım Küre'de yer alıyor.

Bu terim, devletler arasındaki siyasi, jeopolitik ve ekonomik ortak paydaların bir karışımını ifade eder. Küresel Güney ülkeleri, genellikle emperyalizmin ve sömürgeci yönetimin hedefi oldu; bunun belki de en bariz örneği Afrika ülkeleri.

Bununla beraber bu terim şu an, bağımlılık teorisyenlerinin küresel siyasi ekonomide merkez ile çevre arasındaki ya da "Batı ve diğerleri" arasındaki ilişki olarak tanımladığı şeyden tamamen farklı bir bakış açısı sunuyor.  

Gerek imparatorluklar çağında gerekse Soğuk Savaş döneminde Küresel Güney ile Küresel Kuzey ülkelerinin birçoğu arasındaki eski dengesiz ilişkiye bakıldığında Küresel Güney'deki pek çok ülkenin, "Üçüncü Dünya" ya da "Küresel Güney" için geçerli olmayan 'geri kalmış dünya' adı altında peşini bırakmayan ekonomik zayıflık imajından kurtulduktan sonra şimdi herhangi bir süper gücün tarafında olmamayı tercih etmesi şaşırtıcı değil.  

Dünya servetlerinin mekânı

21'inci yüzyılın başından beri dünyadaki servet merkezlerinin Atlantik Okyanusu'nun iki kuzey kıyısından Asya'ya ve Pasifik Okyanusu'na kayması, dünyadaki zenginliğin üretildiği mekâna dair geleneksel görüşü büyük oranda alt üst etti.

Dünya Bankası'na göre 2030 yılına kadar dünyanın en büyük dört ekonomisinden üçünün Küresel Güney'den olması bekleniyor ki bu dört ülke sırasıyla Çin, Hindistan, ABD ve Endonezya'dır. 

Ayrıca Güney'in egemen olduğu ve Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika'nın içinde bulunduğu BRICS ülkelerinin alım gücü bakımından GSYİH, Kuzey Yarım Küre'deki benzeri G7'yi geride bırakıyor.

BRICS ülkelerinin genişleyerek farkı Güney ülkeleri lehine artıracak şekilde başka ülkeleri içermesi de cabası.

Küresel servet üretimin mekânlarının değiştiğine dair bir başka gösterge de Çin'in Pekin kentindeki milyarder sayısının ABD'nin New York kentindeki milyarder sayısını geçmesidir. 

Güneyin siyasi vizyonunun güçlenmesi

Üstelik bu ekonomik dönüşüm, gerek Çin'in Suudi Arabistan ile İran arasındaki arabuluculuğu gerekse Brezilya'nın Ukrayna'daki savaşı sona erdirmek için bir barış planını harekete geçirme girişimi üzerinden dünya sahnesinde giderek daha fazla boy gösteren Küresel Güney ülkelerinin siyasi vizyonunun gelişmesiyle omuz omuza gidiyor. 

Bu ekonomik ve siyasi güç dönüşümü, Parag Khanna ve Kishore Mahbubani gibi jeopolitik uzmanlarını "Asya Yüzyılı" olarak tarif ettikleri şeyin gelişine dair yazılar yazmaya yönlendirdi.

Bu esnada siyaset bilimci Oliver Stuenkel gibi başka isimler de Güney Yarım Küre'deki ülkelerin, 'gelişmekte olan ülkelerin' ya da 'Üçüncü Dünya'nın sahip olmadığı siyasi ve ekonomik kaslarını gösterdiği bir zamanda "Batı sonrası bir dünya" hakkında öngörülerde bulunuyor. 

Washington'daki siyaset yapıcılar

Küresel Güney ülkelerinin uzun bir süredir güçlerini küresel sahnede uygulamaya çalıştığı bir ortamda Washington'daki siyaset yapıcıların da yeni bir çerçeveye ihtiyacı var.

Nitekim Ukrayna savaşı, gıda krizi, Batılı güçlerle yaşanan gerilimler ve Küresel Güney'deki birçok ismin eşitsizliği kınayarak uluslararası kurumlarda iyileştirme talep etmesi ile birlikte ABD'nin Afrika ülkelerine kur yaptığı ve Küresel Güney ülkelerinin bakış açılarını daha iyi bir şekilde kendisine aktaran daha fazla çalışma ve araştırma merkezi açmaya ilgi duymaya başladığı ortaya çıktı. 

Stimson Odd Darnell (?) Center'daki bir araştırmacıya göre bu, Güney ülkelerinin önemli ortaklar olduğunun kabul edildiği ve ABD'nin bu ülkelere baskı uygulamaktan veya siyasi bağımsızlık isteklerini görmezden gelmekten kaçınması gerektiği anlamına geliyor.

ABD dış politikasının yön değiştirmesi için Kongre'deki yasa yapıcıların, ilk adım olarak Küresel Güney'in küresel sistemdeki rolüne ayrılmış yeni siyaset alanlarını güçlendirmek adına, yanlış anlayışlara dayalı politikalar geliştirmek yerine Küresel Güney'den daha fazla bakış açısına maruz kalması lazım.  

Ancak bu sürecin gerektirdiği reform, yeni uluslararası kurumların inşa edilmesini gerektiriyor.

Bu da ilkeler, temsil ve çalışma yöntemleri üzerinde bir fikir birliğine varma ihtiyacına bakılacak olursa karmaşık bir zorluğu temsil ediyor.

Nitekim henüz çözülmemiş BM Güvenlik Konseyi reformu meselesi, böyle bir sürecin en az beş reform önerisiyle karmaşık hale gelebileceğini gösteriyor. 

Merkezi Çin'de olan Asya Altyapı Yatırım Bankası ve BRICS ülkelerinin kurduğu Yeni Kalkınma Bankası gibi Batılı olmayan çok taraflı kurumlar gelişmekle birlikte bunların yaygınlığı, geleneksel uluslararası kuruluşlarla karşılaştırıldığında hâlâ sınırlı.

Bunun için belki de reformun ilk adımı, Küresel Güney'in bakış açılarını uluslararası siyasete daha iyi bir şekilde entegre ediyor.

Böylece bu ülkelerin kalkınma, yönetim, güvenlik, ticaret ve iklim değişikliği gibi konulardaki seslerini yükseltecek alanlar oluşturulabilir.

Bu, ABD içinde ve dışındaki siyaset yapıcılar arasında Küresel Güney'i oluşturan ülkelerin değerlerine dair farkındalığın artmasına vesile olur.

Bu yolla ABD için barış, güvenlik ve insani ilerleme konusunda karşılıklı menfaat sağlamaya dönük bir dış politika şekillendirilir. 

 

 

Independent Arabia - Independent Türkçe



Uzmanlardan Venedik'in sadece denizaltıyla görülebileceği uyarısı

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters
TT

Uzmanlardan Venedik'in sadece denizaltıyla görülebileceği uyarısı

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters

Bilim insanları, deniz seviyesi yükselmeye devam ederse Venedik'in anıtlarına yalnızca denizaltıyla ulaşılabileceğini öngörüyor.

İtalyan şehri Venedik, kıvrımlı kanalları ve adalar ağıyla ünlü. Ancak şehir, yükselen deniz seviyesi ve aşırı turizmin yarattığı baskı nedeniyle sular altında kalma riskiyle karşı karşıya; son yıllarda hem turistlerin hem de suların sokakları doldurmasıyla bu risk daha da görünür hale geldi.

Salento Üniversitesi'nin 16 Nisan Perşembe günü yayımlanan raporu, öngörülen deniz seviyesi yükselmesinin, mirasın korunması, sosyal refah ve bakımın maliyeti arasında denge kurarak "benzeri görülmemiş" uzun vadeli uyarlamalar gerektireceğini belirtiyor.

Araştırmacılar, Venedik'in şehri lagünden izole etmek için büyük sel bariyerleri kullanmayı veya lagünü kalıcı kıyı barajlarıyla çevrelemeyi düşünmesi gerektiğini tavsiye ediyor.

Şehrin tamamen sular altında kaldığı en kötü senaryoda, tarihi yerlerin sökülüp yeniden birleştirilerek daha iç kesimlere taşınması gerekecektir.

Bu tehlike kapıda olmasa da mevcut iklim politikaları ve Antarktika buz tabakasında beklenen çöküş gerçekleşirse 22. yüzyılda aşırı deniz seviyesi yükselmesi kaçınılmaz olabilir.

Venedik, Bizans tarzı Aziz Mark Bazilikası ve Gotik Palazzo Ducale gibi birçok tarihi anıta ev sahipliği yapıyor.

Makalede, bazı anıtların yerlerinin değiştirilmesi durumunda kurtarılabileceği belirtilse de, "Tarihi kentsel doku, lagün temelli kültür, geleneksel yaşam tarzları ve çoğu ekonomik faaliyet geri dönüşü olmayan bir şekilde kaybolacaktır" deniyor.

Araştırmacılar, böyle bir projenin maliyetinin 100 milyar euroyu bulabileceğini tahmin ediyor. Anıtların yanı sıra konutların da terk edilmesi gerekecek ve özel mülklerin kaybının maliyeti 6,5 milyar euroyu bulabilir.

Sular altında kalan kalıntıları ziyaret etmek isteyen herkes, bunu ancak sınırlı bir süre için tekne ve denizaltıyla yapabilecektir.

Salento Üniversitesi'nde araştırmayı yürüten Piero Lionello, The Times'a, "Bu senaryoyu geciktirmek için yapabileceğimiz şeyler var ancak bunlar sonsuza dek işe yaramayacak; gelecek kaçınılmaz görünüyor" diye konuştu.

Venedik, 2020'de, şehri ve adalarını yüksek gelgitlerden ve büyük sel baskınlarından korumak için lagünün çeşitli girişlerine yerleştirilen bir sel bariyer sistemi olan Mose'yi uygulamaya sokmuştu.

Şehrin yarısından fazlası ortalama deniz seviyesinin yalnızca 80 ila 120 santimetre üzerinde bulunuyor, bu da kenti sel baskınlarına karşı çok hassas hale getiriyor. Lionello, 2100'e kadar Venedik'teki ortalama deniz seviyesinin 42 ila 81 cm yükselebileceğini söyledi.

Mose ve diğer bariyer sistemleri Venedik'e uzun vadede yardımcı olabilirken, araştırmacılar en kötü uzun vadeli sonuçlardan kaçınmak için hızlı hareket etmenin hâlâ çok önemli olduğunu belirtti.

Independent Türkçe


Çin, drone'ları havada şarj eden sistemi tanıttı

Çin yapımı bir insansız hava aracı, askeri geçit töreninde (AFP/Arşiv)
Çin yapımı bir insansız hava aracı, askeri geçit töreninde (AFP/Arşiv)
TT

Çin, drone'ları havada şarj eden sistemi tanıttı

Çin yapımı bir insansız hava aracı, askeri geçit töreninde (AFP/Arşiv)
Çin yapımı bir insansız hava aracı, askeri geçit töreninde (AFP/Arşiv)

Çinli bilim insanları, drone'ları havada mikrodalgayla şarj etmek için özel bir enerji iletim platformu geliştirdi. Bu, bir gün insansız hava araçlarının süresiz uçmasına yol açabilecek bir prototip tasarım.

Çin'in Xidian Üniversitesi'nden araştırmacılar, platformun drone'ları fırlatabilen ve onların operasyonel menzilini uzatabilen kara tabanlı bir araca dönüştürülmesini öngörüyor.

Bilim insanlarının yürüttüğü testler, otomobile monte edilen sistemin sabit kanatlı drone'ları 15 metre yükseklikte 3 saatten biraz fazla havada tutabildiğini gösterdi.

Araca monte edilen enerji iletim sistemi, hem drone hem de şarj platformu hareket halindeyken, enerjiyi hava aracının altındaki anten dizisine iletmek için mikrodalga yayıcı kullandı.

Ancak araştırmacılar, Aeronautical Science & Technology adlı akademik dergide yayımlanan çalışmada, mikrodalga yayıcıyla drone arasındaki hizalamayı korumanın zor olduğunu belirtti.

Bu, GPS konumlandırma ve drone içi uçuş kontrol sistemleri arasında yakın bir koordinasyon gerektiriyordu.

Bilim insanları, ışınlanan enerjinin yalnızca yaklaşık yüzde 3 ila 5'inin drone'a ulaştığını ve mikrodalga enerjisinin büyük çoğunluğunun boşa gittiğini belirterek, sistemin hâlâ başlangıç ​​aşamasında olduğunu kaydetti.

Sonuç olarak drone tarafından alınan enerji, rüzgar ve konumlandırma hataları nedeniyle de dalgalanma gösterdi.

Ekibe, anten yapıları ve mikrodalga tabanlı kablosuz enerji iletimi araştırmalarında uzman olan Xidian Üniversitesi profesörü Song Liwei liderlik etti.

Son yıllarda ortamdaki ve yönlendirilmiş elektromanyetik enerjiyi kullanılabilir doğrudan elektrik enerjisine dönüştürme kavramı, araştırma prototip aşamasından standartlaştırılmaya hazır bir teknolojiye dönüşüyor.

Geçen yıl ABD Savunma İleri Araştırma Projeleri Ajansı (DARPA), lazer ışınıyla 8,6 km'lik bir mesafeye 30 saniyeden fazla süre boyunca 800 vat güç ileterek enerji aktarımında yeni bir rekor kırmıştı.

Sistemin verimliliği yalnızca yaklaşık yüzde 20 olsa da DARPA, teknoloji daha düşük maliyetli hale geldikçe iyileştirmelerin mümkün olduğunu belirtti.

Devam eden bir ABD savunma projesi, neredeyse anlık enerji iletimi için bir "kablosuz enerji ağı" geliştirmeyi hedefliyor.

Son Çin çalışmasından farklı olarak DARPA tasarımı, yerdeki bir lazerin havadaki birden fazla düğümden geçerek tekrar yerdeki bir alıcıya inmesini sağlayarak uzun mesafeli güç iletimi gerçekleştirmeyi umuyor.

ABD ajansı, bu ağın drone filoları için sınırsız menzil veya dayanıklılık sağlamasını umuyor.

Independent Türkçe


İtalya Savunma Bakanı’ndan Şarku’l Avsat’a konuştu: Aspides misyonunu Hürmüz Boğazı’nı kapsayacak şekilde genişletme tartışmaları var

Crosetto, Suudi Arabistan ile savunma ilişkilerinin üretim ve teknoloji transferi de dâhil olmak üzere belirgin bir şekilde geliştiğini vurguladı. (Şarku’l Avsat)
Crosetto, Suudi Arabistan ile savunma ilişkilerinin üretim ve teknoloji transferi de dâhil olmak üzere belirgin bir şekilde geliştiğini vurguladı. (Şarku’l Avsat)
TT

İtalya Savunma Bakanı’ndan Şarku’l Avsat’a konuştu: Aspides misyonunu Hürmüz Boğazı’nı kapsayacak şekilde genişletme tartışmaları var

Crosetto, Suudi Arabistan ile savunma ilişkilerinin üretim ve teknoloji transferi de dâhil olmak üzere belirgin bir şekilde geliştiğini vurguladı. (Şarku’l Avsat)
Crosetto, Suudi Arabistan ile savunma ilişkilerinin üretim ve teknoloji transferi de dâhil olmak üzere belirgin bir şekilde geliştiğini vurguladı. (Şarku’l Avsat)

Roma’da gökyüzü, Ortadoğu’daki gerilimin ritmini andırır şekilde sürekli değişiyordu; güneş bir anda bulutların ardına çekiliyor, ardından sert bir yağmurla şehri kaplıyordu. Aynı gün içinde bile yön değiştiren ABD ve İran açıklamalarıyla bu hava arasında dikkat çekici bir paralellik oluşuyordu.

Bu dalgalı süreç eşliğinde İtalya Savunma Bakanı Guido Crosetto, Şarku’l Avsat’a verdiği kapsamlı röportajda, Avrupa Birliği’nin deniz operasyonlarını ve seyrüsefer güvenliğini genişletmesini sağlayacak şekilde Aspides Avrupa misyonunun kapsamının Hürmüz Boğazı’nı da içerecek biçimde genişletilmesine yönelik görüşmelerin sürdüğünü açıkladı. Crosetto ayrıca, Asya’nın boğazın hayati önemi nedeniyle daha fazla sorumluluk üstlenmesi gerektiğini vurguladı.

Bakan Crosetto, Suudi Arabistan’ın “kışkırtıcı” olarak nitelendirdiği İran saldırılarına karşı tutumunu “son derece ciddi ve önemli” olarak değerlendirdi. Riyad’ın savaşın tırmanmasını engellemeye çalıştığını, kendini savunurken provokasyonlara yanıt vermekten kaçındığını ve bugün savaşın sona ermiş olabileceği yönündeki koşulların oluşmasına katkı sağladığını söyledi.

Crosetto ayrıca Roma ile Riyad arasındaki savunma sanayii ilişkilerinin hızla derinleştiğini belirterek, İtalya’nın yalnızca satış yapan bir ülke olmadığını, ortak üretim ve geliştirmeye dayalı stratejik ortaklıklar kurmayı hedeflediğini ifade etti. Bu yaklaşımın Suudi Arabistan’ın “Vizyon 2030” hedefleriyle uyumlu olduğunu ifade etti.

dfvfdv
Guido Crosetto, ülkesinin son savaş sırasında füze ve insansız hava araçlarına karşı kullanılan sistemler de dâhil olmak üzere savunma kabiliyetleri gönderdiğini açıkladı. (Şarku’l Avsat)

İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçişe ücret uygulaması fikrini kesin bir dille reddeden Crosetto, “İran’ın Hürmüz Boğazı’na herhangi bir ücret ya da kısıtlama getirmesi kesinlikle kabul edilemez. Bu boğaz serbest bir geçiş yolu olarak kalmalıdır” dedi.

Suudi Arabistan ve Körfez’in İran saldırılarına yaklaşımı

Crosetto, Suudi Arabistan’ın İran saldırılarına karşı tutumunu övgüyle değerlendirerek, Riyad’ın çatışmanın tırmanmasını önlemeye çalıştığını, kendini savunmakla yetindiğini ve Körfez’de normalleşme koşullarının oluşmasına katkı sunduğunu söyledi.

“Barış, savunma ve caydırıcılık üzerine inşa edilir”

Crosetto’ya göre Körfez ülkeleri bu savaştan önemli bir ders çıkardı: Barışın yalnızca savunma ve caydırıcılık temelinde mümkün olduğu. İran’ın saldırıları, bu ülkelerin herhangi bir saldırganlık göstermemiş olmasına rağmen gerçekleşti.

Bakan, enerji tesisleri ve su arıtma tesislerinin hedef alınmasının beklenmedik olduğunu, bu durumun Körfez ülkelerine hem sivil hem askeri altyapıyı koruma ihtiyacını gösterdiğini belirtti.

İtalya’nın rolü

Crosetto, İtalya’nın Körfez ülkelerine savunma desteği sağladığını, hava savunma sistemleri ve insansız hava araçlarına karşı teknolojiler gönderdiğini, bunun satış değil “yardım” niteliğinde olduğunu ifade etti.

Savunma ilişkilerinde hızlı büyüme

İtalya ile Suudi Arabistan arasındaki savunma ilişkilerinin hızla geliştiğini belirten Crosetto, yakın zamanda uydu alanında anlaşma imzalandığını, hava savunma, deniz ve havacılık alanlarında müzakerelerin sürdüğünü söyledi.

“Farklı türde bir ortaklık”

Crosetto, İtalya’nın Suudi Arabistan ile yalnızca ticari değil, ortak geliştirme ve teknoloji transferine dayalı stratejik bir ortaklık kurmak istediğini vurguladı. Bu yaklaşımın “Vizyon 2030” ile uyumlu olduğunu belirtti.

Avrupa’da caydırıcılığın yeniden şekillenmesi

Bakan, son savaşın Avrupa’daki caydırıcılık anlayışını değiştirdiğini, savunmanın ülkeler arasında ne kadar entegre olursa o kadar güçlü hale geldiğini söyledi. NATO’ya güvenin sürdüğünü ancak Avrupa’nın daha etkin bir rol üstlenmesi gerektiğini ifade etti.

İran’da fiili yönetim Devrim Muhafızları’nda

Crosetto, İran ile ilişkilerin sınırlı olduğunu belirterek, ülkede fiili gücün Devrim Muhafızları’nda olduğunu ve bunun diplomatik diyaloğu zorlaştırdığını söyledi.

Hürmüz Boğazı’nda serbest geçiş vurgusu

İran’ın boğazı kontrol ederek savaş aracı haline getirmesinin kabul edilemez olduğunu belirten Crosetto, benzer uygulamaların başka boğazlara da yayılabileceği uyarısında bulundu.

NATO’nun geleceği

Crosetto, NATO’nun uzun vadede varlığını sürdüreceğini ve hem Avrupa hem ABD için değerli bir yapı olduğunu ifade etti.

Hürmüz Boğazı için yeni güvenlik modeli

Bakan, “Aspides” misyonunun Hürmüz Boğazı’nı da kapsayacak şekilde genişletilmesinin tartışıldığını, ancak bunun yalnızca Avrupa değil, Asya ülkelerinin de sorumluluk üstleneceği daha geniş bir uluslararası yapıyı gerektirdiğini söyledi.

İran’ın füze kapasitesi ve küresel tehdit

Crosetto, İran’ın nükleer ve uzun menzilli füze kapasitesinin yalnızca İsrail için değil, Avrupa şehirleri için de tehdit oluşturduğunu belirtti.

İnsansız hava araçları savaşın doğasını değiştiriyor

Bakan, Ukrayna ve Körfez savaşlarının modern savaşların doğasını değiştirdiğini, özellikle insansız hava araçlarının ve yapay zekâ destekli sistemlerin savaş alanında belirleyici hale geldiğini ifade etti.