Lozan Antlaşması: Dünya için biraz düzen

Türkiye ile İtilaf Devletleri arasında imzalanan Lozan Antlaşması'nın etkileri, yürürlüğe girmesinin üzerinden yüz yıl geçmesine rağmen Türkiye ve çevresinde halen sürüyor

Getty Images/Majalla
Getty Images/Majalla
TT

Lozan Antlaşması: Dünya için biraz düzen

Getty Images/Majalla
Getty Images/Majalla

Husam İtani

Türkiye ile İtilaf (Müttefik) Devletleri arasında imzalanan Lozan Antlaşması'nın etkileri, yürürlüğe girmesinin üzerinden yüz yıl geçmesine rağmen Türkiye ve çevresinde halen sürüyor. Antlaşmanın bugün dahi geçerliliğini korumasının nedeni, Birinci Dünya Savaşı'nın ardından çökmeye başlayan dünyaya yeni bir düzen getirmeyi amaçlayan büyük bir proje olmasından kaynaklanıyor.

Kürtler, Lozan Antlaşması ile 1920 yılında imzalanan Sevr Anlaşması geçersiz sayıldığından bu anlaşma çerçevesinde kendilerine verilenlerin bir kısmını kaybettiler. Yunanistan Anadolu'da işgal ettiği yerlerden geri çekilerek buraları yenilen Osmanlı İmparatorluğu’na bıraktı. İstanbul’un işgalinin yanı sıra Çanakkale Boğazı ve İstanbul Boğazı’ndaki askeri kontrole son verildi. Bunun yanında 1920 yılında Sovyet güçleri tarafından işgal edildikten sonra son nefesini veren bağımsız Ermeni devleti görmezden gelindi.

Lozan Antlaşması, bir başka deyişle, Osmanlı İmparatorluğu ile Müttefik Devletler arasındaki düşmanlıkları sona erdiren ve Kurtuluş Savaşı'nı Lozan Barış Antlaşması öncesinde fiilen sona erdiren 30 Ekim 1918 tarihinde Ateşkes Antlaşması’nın (Mondros Mütarekesi) imzalanmasından sonra köklü bir şekilde değişen koşulların yeniden okunmasıydı.

Mondros Mütarekesi'ni imzalayan Osmanlı İmparatorluğu son günlerini yaşıyordu. Sultan Vahdettin, İttihat ve Terakki hükümetinin Almanya ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun aralarında bulunduğu İttifak Devletleri saflarına katılmayı seçmesinin ardından Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa'daki tüm topraklarını kaybetmesine yol açan ve Birinci Dünya Savaşı’nın da geriye kalanı yok ettiği Balkan Savaşı'ndan yorgun çıktıktan sonra tüm cephelerde yenilen ordusunun eski ihtişamlı günlerinin yalnızca soluk bir gölgesi olarak kalmıştı.

Savaşın son günlerinde bazı Türk subayları ve siyasetçiler, Yıldırım Ordular Grubu eski komutanı Mustafa Kemal'in önderliğinde Kurtuluş Savaşı'nı başlatmak için (Avrupa'daki Türk toprakları) Anadolu ve Rumeli'yi Fransızlar, İngilizler, Yunanlar ve İtalyanlar arasında paylaştıran Sevr Antlaşması'nı reddettiler.

Türkiye ile İtilaf Devletleri arasında imzalanan Lozan Antlaşması'nın etkileri, yürürlüğe girmesinin üzerinden yüz yıl geçmesine rağmen Türkiye ve çevresinde halen sürerken bugün dahi geçerliliğini korumasının nedeni, Birinci Dünya Savaşı'nın ardından çökmeye başlayan dünyaya yeni bir düzen getirmeyi amaçlayan büyük bir proje olmasından kaynaklanıyor.

Oldu bitti diplomasisi

Başta Yunanistan olmak üzere İtilaf Devletleri'ni peş peşe yenilgiye uğratan Mustafa Kemal komutasındaki ordu, Anadolu’yu, İstanbul’u ve güney kıyı şehirlerini geri aldığı, ardından Türkiye Cumhuriyeti'nin ilan edildiği, hilafetin kaldırıldığı ve Mustafa Kemal'in Türklerin atası anlamına gelen ‘Atatürk’ soyadını aldığı, bugüne kadar en çok bilinen anlatımdır.

Bu yeni dönemin istikrara kavuşturulması, Türklerin zaferinin pekiştirilmesi ve Sevr Antlaşması'nın feshedilmesi için Müttefik Devletlerle müzakere masasına oturulması gerekti. Ancak tablonun tamamına bakıldığında, o döneme ait birçok özelliği görülebilir olsa da bu geleneksel anlatı Lozan Antlaşması'nın imzalanmasına götüren süreçteki genel atmosferden göz ardı ediyordu. Antlaşmanın doğru anlaşılması için etkilerine ve sonuçlarına değinmeden önce hangi atmosferde imzalandığından bahsedilmeli.

Burada 1884 yılındaki Berlin Konferansı’nı, Lozan Antlaşması’na giden süreçteki mevcut atmosferin temel direklerinden biri olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü Berlin Konferansı bize, büyük ülkelerin etki alanlarını kendi aralarında paylaştıkları o dönemde dünyaya hakim olan bakış açısının nasıl olduğuyla ilgili bize bir özet sunuyor.

Berlin Konferansı, küçük ve fakir ülkelerin ve halklarının çıkarlarının açıkça hiçe sayıldığı tipik bir örnekti. Konferansın katılımcıları, müzakere masası üzerine haritalar yerleştirdiler ve güçlerine, askeri imkanlarına ve ekonomik çıkarlarına uygun haritalar çizme konusunda anlaştılar. Berlin Konferansı’nın Birinci Dünya Savaşı'na yol açan koşulları olgunlaştırdığından ise hiç bahsedilmedi.

zxsacd
18 Ekim 1912 tarihinde İtalya Krallığı ile Osmanlı İmparatorluğu arasında Trablusgarp Savaşı sonunda İsviçre'nin Lozan kentinin Uşi (Ouchy) kasabasında barış antlaşması imzalandı. Antlaşma, (Türk tarihinde) Uşi Antlaşması ya da (İtalyan tarihinde) Birinci Lozan Antlaşması olarak biliniyor (Getty Images)

Birinci Dünya Savaşı dört büyük imparatorluğun çöküşüne yol açtı. Bunlardan biri 1917 yılında Bolşevik İhtilali'ne tanık olan Rus İmparatorluğuydu. Rus İmparatorluğu o dönem savaştan çekilmiş ve kendi iç çatışmalarıyla ilgilenmek zorunda kalmıştı. Diğeri, Versay Barış Antlaşması'nın savaşın tüm yükleri için bir günah keçisi haline getirdiği Alman İmparatorluğuydu. Bir diğeri, topraklarında yaşayan halkların milli özlemlerine artık yanıt veremeyen Avusturya-Macaristan İmparatorluğuydu. Sonuncusu ise kendini modernleştirmeyi başaramayan ve bağımsızlık isteyen halkların önünde varlığını meşrulaştıramayan Osmanlı İmparatorluğuydu.

Birinci Dünya Savaşı’nın yaşandığı başlıca iki savaş arenası olan Avrupa ve Ortadoğu'da düzenin yeniden sağlanması gerekiyordu. Savaşın galipleri, Versay ve Sevr antlaşmalarının ortaya çıktığı Berlin Konferansı yöntemine başvurdular. Versay Barış Antlaşması, (Alman) Weimar Cumhuriyeti’nin yaşadığı boğucu ekonomik kriz ve aşırı sağcı ve solcu akımlar arasındaki şiddetli çatışmalardan kaynaklanan istikrarlı bir demokratik yönetim kurulamaması gibi korkunç sonuçlar doğururken İkinci Dünya Savaşı’nın da zeminini hazırladı.

Birinci Dünya Savaşı dört büyük imparatorluğun çöküşüne yol açarken bunlardan biri 1917 yılında Bolşevik İhtilali'ne tanık olan Rus İmparatorluğu, diğer ise Versay Barıis Antlaşması'nın savaşın tüm yükleri için bir günah keçisi haline getirdiği Alman İmparatorluğuydu.

Fakat Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki atmosfer, Berlin Konferansı'nın yapıldığı atmosferden farklıydı. ABD, Avrupa arenasındaki savaşın son kısmına müdahale etmek için yüzbinlerce asker gönderdi ve ilk kez uluslararası bir güç olarak sahneye çıktı. Eski ABD Başkanı Woodrow Wilson, Paris'teki barış konferansına katıldığı sırada açıkladığı On Dört Madde ya da On Dört Nokta olarak da bilinen Wilson İlkeleri çerçevesinde Türklerin olmadığı bölgelerin kendi kaderini tayin hakkının garanti altına alınması karşılığında Osmanlı İmparatorluğu'nun Türklerin yaşadığı topraklarının bütünlüğünü korumaya çalıştı.

Wilson İlkeleri’nin özellikle Avrupa’nın hasta adamının (Osmanlı İmparatorluğu) önünde can çekiştiğini görünce eski yöntemlerinden ve sömürgeci projelerinden vazgeçmeyen büyük Avrupa güçlerinin çıkarlarıyla çeliştiği için ciddi şekilde hasar gördüğünü söylemeye gerek yok.

Düzene ihtiyacı olan bir dünya

Diğer taraftan Avrupa ve Ortadoğu haritasının yeniden çizilme süreci tüm hızıyla devam ediyordu. Dikkatler genellikle (Wilson'ın dünya barışı ile ilgili fikirlerine dayanan) Milletler Cemiyeti'nin kurulmasını öngören Versay Barış Antlaşması ile Sevr ve Lozan antlaşmaları üzerine yoğunlaşmıştı. Çünkü Kurtuluş Savaşı veren Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) zaferinden sonra Türk haritasının çizilmesiyle ve dolaylı olarak da Arap dünyasıyla bağlantılıydılar. Burada Paris Konferansı'nın, Avrupa’da ve Ortadoğu'da savaşın tüm etkilerini sürdürmeyi amaçlayan birçok yol açtığının altını çizmek gerekiyor.

Bu sırada Almanya’nın artık savaşmama sözü verdiği Locarno Antlaşması, Bulgaristan'ın Osmanlı İmparatorluğu’ndan ele geçirdiği toprakları Yunanistan'a bıraktığı Neuilly Antlaşması, Avusturya'yı Macaristan'dan ayıran ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nu fiilen sona erdiren Saint-Germain Antlaşması ve Macaristan haritasının komşuları lehine yeniden çizildiği Trianon Antlaşması imzalandı.

Paris Konferansı ve ardından imzalanan anlaşmalar, dünyanın yeniden düzenlenmesi ve İngiliz yazar H.G. Wells’in ortaya attığı, daha sonra Müttefik Devletler tarafından benimsenen ‘bütün savaşları sona erdirecek savaş’ sloganını gerçeğe dönüştürmek için büyük bir girişimdi. Ancak işin ironik olan yanı ‘tüm savaşları bitirmenin’ gelecekteki savaşların tohumlarının ekilmesi anlamına gelmesiydi. Müttefik Devletlerin mağlup ülkelerle imzaladıkları anlaşmalar, Versay Barış Antlaşması'nda çok açık bir şekilde görüldüğü gibi, genellikle intikamcı bir dürtüye sahipti. Tarihçiler, bugün anlaşmayı hazırlayanların, hazırladıkları bu anlaşmaların geniş kapsamlı etkilerine dikkat etmediklerini, sadece savaşa neden olduğu için Almanya'yı küçük düşürmeyi ve cezalandırmayı amaçladıkları konusunda hemfikirler.

sxad
1922'de Konstantinopolis'i (şimdinin İstanbul’u) terk etmeye çalışan Yunan yerleşimciler (Getty Images)

Aynı durum, İstanbul'un işgalinin Anadolu'daki geniş toprakların geri iadesini ve Kurtuluş Savaşı'nın başlamasına yol açacağını hesaba katmayan Sevr Antlaşması için de geçerliydi. Lozan Antlaşması, Türkiye'nin itibarını bir nebze geri kazandırsa da Fransa ve İngiltere'nin Ortadoğu'yu kendi aralarında paylaştıran ve Rusya'nın Türkiye'nin doğusunu ilhak etmesini öngören Sykes-Picot Anlaşması’ndan habersizdi. Anlaşma, Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı İmparatorluğu sırasında kaybettiği topraklar üzerinde hak iddia etmesini yasaklıyordu.

Lozan Antlaşması’nın on dokuzuncu yüzyıl boyunca ve yirminci yüzyılın başlarında hüküm süren aynı değerleri ve uygulamaları benimsemiş olması durumu daha da kötüleştiriyor. Lozan Antlaşması çerçevesinde, Türkiye ile Yunanistan arasında bir nüfus mübadelesi gerçekleşti. Yüzbinlerce Yunan Müslüman, Osmanlı İmparatorluğu'nun 1913 savaşında yenilgiye uğradığı Balkanlardan gelen seleflerine katılmak üzere Türkiye'ye sürülürken çok sayıda Rum ise Trabzon'dan ve Türkiye’nin güney kıyılarından Yunanistan'a sürüldü.

Türkiye Cumhuriyeti, Lozan Antlaşması çerçevesinde bugün Irak sınırları içinde yer alan Musul üzerindeki hak iddiasından vazgeçmek zorunda kalırken İngiltere, sanayi ve ulaşımda temel bir ihtiyaç olarak ortaya çıkan petrolün bol olduğunu bildiğinden Musul’u almak için can atıyordu.

Türklerden daha zayıf ve yıkılmakta olan bir imparatorluğun himayesinde yaşayan halkların haklarını hiçe sayan Lozan Antlaşması, ulusal ve kültürel haklarla ilgili yeni çatışmalara zemin hazırladı. Bunlardan belki de en önemlisi, yaklaşık bir asırdır silahlı isyanlardan Türkiye'deki siyasi sürece katılıma kadar uzanan bir yelpazede ifade biçimleri değişen Kürtlerle olan çatışma olduğu söylenebilir.



Cezayir güneye doğru ilerliyor… Enerji sektörü Afrika’daki nüfuzunu yeniden şekillendiriyor

Fotoğraf: Al Majalla
Fotoğraf: Al Majalla
TT

Cezayir güneye doğru ilerliyor… Enerji sektörü Afrika’daki nüfuzunu yeniden şekillendiriyor

Fotoğraf: Al Majalla
Fotoğraf: Al Majalla

Rabia Abdusselam

Cezayir ile Niamey arasındaki son enerji anlaşmaları artık yalnızca geçici enerji anlaşmaları olmaktan çıktı. Bu anlaşmalar, Cezayir’in Sahel bölgesinin ve Afrika kıtasının iç kesimlerindeki nüfuzunu yeniden inşa etmeyi hedeflediği daha geniş bir stratejinin temel unsurlarından birine dönüştü. Cezayir’in bu konumlanması, Sahel bölgesinde yaşanan hızlı siyasi ve güvenlik dönüşümlerine doğrudan bir yanıt niteliği taşıyor. Cezayir, bazı geleneksel güçlerin bölgedeki rollerinin gerilemesinden yararlanarak ortaya çıkan jeopolitik boşluğu doldurmayı ve yeni bir kalkınma ortaklığı modeli oluşturmayı hedefliyor.

Bu çerçevede, Cezayir’in bölgedeki yaklaşımı siyasi ve güvenlik alanlarındaki iş birliğiyle sınırlı kalmayarak, somut ve uygulamaya dönük adımlarla çok katmanlı ekonomik ve enerji ortaklığına evrildi.

Bu yaklaşımın somut göstergelerinden biri, yerel olarak RA1D adıyla bilinen Adrar Rafinerisi’nden Nijer’e ilk jet yakıtı (JET A1) sevkiyatlarının başlatılması oldu. Sevkiyatlar, Cezayir ulusal petrol ve doğal gaz şirketi Sonatrach ile Nijer Ulusal Petrol Şirketi (SONIDEP) arasında imzalanan alım-satım anlaşması kapsamında gerçekleştirildi. Bu adım, Cezayir’in petrol ürünlerinin Nijer’e düzenli şekilde tedarik edilmesinin önünü açıyor.

Söz konusu hareketlilik yalnızca hayati enerji tedarikinin güvence altına alınmasıyla sınırlı kalmadı; arama ve üretim alanlarında stratejik bir ortaklığın oluşturulmasına da uzandı. Bu kapsamda, Nijer’in kuzeyindeki Agadez bölgesinde bulunan ve Cezayir sınırına yalnızca 85 kilometre mesafede yer alan Kafra Güneydoğu-1 (Kafra South East-1) arama kuyusunun sondaj çalışmalarına başlandı. 23 bin 737 kilometrekarelik bir alanı kapsayan sedimanter havzada yürütülen sondaj çalışmalarında yaklaşık 3 bin 900 metre derinliğe ulaşılması hedefleniyor. Nijer makamlarının resmi tahminlerine göre Kafra Bloğu’nda yaklaşık 260 milyon varillik petrol rezervi bulunuyor. Üretim paylaşım anlaşması 2015’te imzalanan proje, 2022’de yenilenmişti.

Bu adım, Sonatrach bünyesinde faaliyet gösteren Ulusal Sondaj Şirketi ENAFOR’un öncülük ettiği önemli bir lojistik başarının ardından geldi. ENAFOR, sondaj ekipmanları ve yaşam ünitelerinin, Cezayir’in güneydoğusundaki Hassi Messaoud sahalarından Agadez’in iç kesimlerine kadar 2 bin kilometreden fazla mesafede, zorlu çöl güzergâhları üzerinden başarıyla taşınmasını sağlayarak mühendislik ve operasyonel kapasitesini ortaya koydu. Sonatrach’ın Nijer petrol sektörünün geliştirilmesine katılımı, Cezayir açısından önemli stratejik boyutlar taşıyor.

Bu yaklaşımı ekonomik açıdan değerlendiren finans uzmanı Dr. Boubaker Mustafa, Al Majalla’ye yaptığı açıklamada, “Bu varlık, teknoloji transferi, bilgi birikiminin yerelleştirilmesi ve Cezayir’in onlarca yıl boyunca biriktirdiği deneyimin aktarılmasına dayanan, eşitlikçi bir Güney-Güney iş birliği modelinin pratikte ortaya konulması anlamına geliyor. Aynı zamanda tamamen Afrika içi bir seçenek sunuyor” dedi.

Mustafa sözlerini şöyle sürdürdü: “Cezayir güneyindeki komşularıyla ilişkilerini Batı’nın vesayet anlayışı veya ulusötesi şirketlerin ağır koşulları üzerinden yürütmüyor. Aksine, yerel kadroların eğitimi ve teknik açıdan yetiştirilmesine yönelik açık bir kurumsal taahhütle komşularının enerji egemenliğini güvence altına almaya çalışıyor. Bu da ekonomik eksene, karşılıklılık ve ulusal kaynaklara karşılıklı saygı temelinde gerçek bir bölgesel entegrasyonun önünü açacak sürdürülebilir bir boyut kazandırıyor.”

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre ortak kazanımlar açısından bakıldığında, projenin önemli miktarda gelir sağlaması bekleniyor. Mustafa’ya göre, petrol fiyatlarının varil başına 70 dolar seviyesinde istikrar kazanması halinde, günlük 90 bin varil olarak tahmin edilen üretime dayanarak yıllık toplam gelirin yaklaşık 2,3 milyar dolara ulaşması bekleniyor. Fiyatların 80 dolar seviyesine çıkması durumunda ise yıllık gelirin yaklaşık 2,63 milyar dolara yükselmesi öngörülüyor.

Enerji koridorlarının mühendisliği

Cezayir’in bölgesel açılımını pekiştirmeyi hedeflediği diğer enerji projeleri arasında, Nijerya’dan başlayarak Nijer üzerinden Cezayir’deki enerji merkezi Hassi R’Mel’e ulaşacak Trans-Sahra Doğalgaz Boru Hattı (TSGP) öne çıkıyor. Cezayir’in en büyük gaz sahası olan Hassi R’Mel, ülkenin gaz rezervlerinin yüzde 57’sini barındırıyor ve üretim açısından dünyanın dördüncü büyük sahası konumunda bulunuyor. Buradan gaz, Avrupa’ya ihracata hazır uluslararası boru hattı şebekesine bağlanıyor.

acdfgthy
Cezayir’in bin 600 kilometre (994 mil) güneydoğusundaki Ayn Amenas bölgesinde, Zarzaitine yakınlarında bir doğalgaz boru hattı, 22 Ocak 2013 (Reuters)

Buna, Cezayir kıyılarını İspanya’ya doğrudan bağlayan Medgaz boru hattının yanı sıra, Tunus üzerinden İtalya’nın güneyine uzanan dev TransMed (Enrico Mattei) hattı da dahil. Projenin hayata geçirilmesi, Cezayir toprakları içinde halen faal olmayan Batı Uluslararası Gaz Hattı’nın yeniden işletmeye alınmasının da önünü açabilir. Bu adımla batıdaki kentlerin doğal gaz ihtiyacının güvence altına alınması ve Batı Cezayir’de uluslararası ortaklık güzergâhıyla bağlantılı sürdürülebilir kalkınma ve altyapı projelerinin hızlandırılması hedefleniyor.

Bu kıtasal enerji koridorunun işletme kapasitesi ve yatırım hacmi açısından yıllık yaklaşık 30 milyar metreküp taşıma kapasitesine sahip olması öngörülüyor. Projenin, Afrika ülkeleri arasındaki stratejik enerji ortaklığının geliştirilmesine katkı sağlaması bekleniyor. Proje, kıtanın en büyük ekonomilerinden ve doğalgaz ile sıvılaştırılmış doğalgazın (LNG) önde gelen üretici ve ihracatçılarından biri olan Nijerya ekonomisine güvenli ticari erişim imkânı sunarak Avrupa Birliği (AB) ülkelerinin boru hatları üzerinden gaz tedariki pazarında önemli bir pay elde etmesinin önünü açacak.

Nijerya, 2024’te dünyada altıncı sırada yer alırken yaklaşık 650 milyar fit küp doğalgaz ihraç etti. İhracatın büyük bölümü LNG şeklinde gerçekleşirken, bu miktar yaklaşık 18,4 milyar metreküpe denk geliyor. Bonny Adası’ndaki Nigeria LNG tesisinin yıllık nominal kapasitesi ise yaklaşık 1,4 trilyon fit küp seviyesinde bulunuyor.

Buna karşılık söz konusu hat, Cezayir ekonomisinin Avrupa’ya güvenli enerji tedarik zincirlerini kontrol etme alanındaki rekabet gücünü artıracak. Toplam kapasitenin yıllık 60 milyar metreküpü aşması beklenirken, bunun 30 milyar metreküplük bölümünü Cezayir’in boru hatları üzerinden gerçekleştirdiği egemen gaz ihracatı oluşturuyor. Cezayir, bu kapasiteyle halihazırda Norveç’in ardından Avrupa’nın en güvenilir ikinci gaz tedarikçisi konumunda bulunuyor. Bu adım, AB ülkelerinin mevcut dönüşüm sürecinde tedarikçi listesini yeniden şekillendirdiği bir dönemde büyük önem taşıyor.

dfvgth
Cezayir ile İspanya’yı birbirine bağlayan Medgaz boru hattı, İspanya’nın Almeria kenti, 10 Haziran 2022 (Reuters)

Projenin geleneksel bakış açısıyla değerlendirilmesinin ötesine geçen uluslararası ilişkiler ve stratejik çalışmalar araştırmacısı Berhail Hamza, Al Majalla’ye yaptığı açıklamada, “TSGP yalnızca gaz taşımaya yönelik teknik bir altyapı olmaktan çıkarak hidrojen ekonomisine ve enerji piyasalarında yaşanması beklenen dönüşümlere uyum sağlayabilecek stratejik bir koridorun çekirdeğine dönüşüyor” dedi. Hamza’nın analizine göre bu jeopolitik dönüşümler ışığında ‘koridor yaklaşımı’ olarak adlandırdığı gelecek vadeden bir stratejik anlayış ortaya çıkıyor. Bu yaklaşım, önümüzdeki yıllarda uluslararası rekabetin yalnızca kaynaklara sahip olmakla değil, enerji, mal ve verilerin kıtalar arasındaki hareketini düzenleyen koridor ve altyapılara sahip olmakla belirleneceği fikrine dayanıyor.

Cezayir ekonomisi, topraklarından geçen hat nedeniyle elde edeceği transit ücretleri ve uluslararası boru hattı şebekesinin kullanım gelirlerinden doğrudan faydalanacak. Bunun yanı sıra Cezayir’in komşu Afrika ülkelerinin enerji ihtiyaçlarının karşılanmasında üstleneceği merkezi rol, bu hattı Afrika kıtasının tamamı için gerçek bir güvenlik supabına dönüştürebilir.

Bu büyük enerji projelerinin boyutları yalnızca finansal kazanımlarla sınırlı kalmıyor; aynı zamanda Cezayir’in kıtadaki tarihsel nüfuzunu ve jeopolitik ağırlığını yeniden tesis etmeyi güçlü biçimde hedefleyen yeni diplomatik doktrinle doğrudan örtüşüyor.

Hamza, “Cezayir, yalnızca enerji ihraç eden bir ülke olmanın ötesine geçerek Afrika ile Avrupa arasında bağlantı sağlayan bir geçiş ülkesi olma konusunda stratejik bir fırsata sahip. Coğrafi konumunu ve enerji ağlarını kullanarak uluslararası sistem içindeki rolünü yeniden şekillendirebilir” ifadelerini kullandı.

Ekonomik araçlar: Yumuşak güç

Bu yaklaşım çerçevesinde Cezayir açısından asıl hedefin artık yalnızca enerji ihracatına dayalı bir doktrinle sınırlı olmadığı görülüyor. Hedef, enerji akışlarını yönetmek ve ülkenin benzersiz coğrafi konumunu kalıcı bir nüfuz ve uluslararası itibar kaynağına dönüştürmek üzerine şekilleniyor. Hızla değişen dünyada en etkili devlet, en büyük kaynak rezervlerine sahip olan değil, dünyanın vazgeçemeyeceği ayrıcalıklı bir koridora sahip olan devlet olabilir.

Bu kıtasal açılım çerçevesinde Cezayir’in enerji alanındaki hedefi artık yalnızca ihracatla sınırlı kalmıyor. Bu hedef, Cezayir’in Libya ve Sahel ülkelerinde yürüttüğü yoğun enerji diplomasisinin sahadaki somut adımlarında da kendini gösteriyor.

Bu doğrultudaki en güncel gelişmelerden biri, Libya Ulusal Petrol Kurumu (NOC) ile Sonatrach’ın Libya’daki iştiraki Sonatrach Petroleum Exploration and Production Corporation’ın (SIPEX), Gadames Havzası’nda önemli bir petrol ve doğal gaz keşfi gerçekleştirdiklerini resmen açıklaması oldu. El-Vefa Sahası’nın 70 kilometre uzağında bulunan A1-69/02 arama kuyusunda gerçekleştirilen sondaj çalışmaları sonucunda, Uwaynat Wanin ve Uwayn Kaza formasyonlarında günlük 13 milyon fit küp doğal gaz ve 327 varil kondensat üretim potansiyeline ulaşıldı. Kuyunun nihai derinliği ise yaklaşık 8 bin 440 fit olarak kaydedildi.

Sonatrach’ın sözleşmeden doğan yükümlülükleri kapsamında gerçekleştirdiği altıncı kuyu olan bu saha başarısı, yalnızca ticari boyut taşımıyor. Aynı zamanda Sonatrach’ın geleneksel bir enerji şirketi olmaktan çıkarak Sahel bölgesi ve Afrika’nın iç kesimlerindeki nüfuz haritasını yeniden şekillendiren stratejik bir araç ve yumuşak güç unsuru haline geldiğini de ortaya koyuyor. Bu rol, Cezayir’in bölgedeki jeopolitik boşlukları doldurmasına ve ülkeyi izole etmeyi ya da bölgedeki öncü rolünü zayıflatmayı amaçlayan bölgesel ve uluslararası girişimlerin önünü kesmesine katkı sağlıyor.

h
Cezayir ulusal petrol ve doğal gaz şirketi Sonatrach’ın genel merkezi, 25 Kasım 2019 (Reuters)

Bu enerji dinamiği, Cezayir’in benzersiz coğrafi konumunun sunduğu imkânları değerlendirmeyi hedefleyen daha geniş jeoekonomik yaklaşımdan ayrı düşünülemez. Cezayir, bir yandan Avrupa pazarlarına açılan Akdeniz kapısı, diğer yandan ise Afrika Sahel bölgesine açılan stratejik bir hinterlant ve kaçınılmaz kuzey geçidi olarak konumunun avantajlarından yararlanmaya çalışıyor.

Bu bütünleşik mühendislik altyapısı Cezayir-Nijerya ekseniyle sınırlı kalmıyor; jeopolitikayı sınırları aşan ve birbiriyle bağlantılı çıkarlar ağına dönüştüren daha geniş bir kıtasal vizyonun parçasını oluşturuyor. Nijer’deki bu enerji ağı, Cezayir’den kıtanın batısına açılan stratejik bir kapı niteliğindeki Moritanya’ya uzanan paralel tedarik hatlarıyla da kesişiyor.

Tindouf-Zouerat kara yolu projesi üzerinden ortaklığın güçlendirilmesi ve Nuakşot’ta Cezayir ürünlerine yönelik düzenli fuarların organize edilmesi, Moritanya’nın Cezayir ihracatının Batı Afrika pazarlarına ve Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu (ECOWAS) ülkelerine açılacağı bir ticaret ve lojistik platformuna dönüşmesini sağlıyor. Bu lojistik açılım, Cezayir’in Moritanya ve Senegal’de ulusal bankalarının varlığını genişletmesiyle yürüttüğü finansal ve bankacılık yapılanmasıyla da tamamlanıyor. Buna paralel olarak Cezayir’in güneyinde serbest ticaret bölgelerinin oluşturulması, sınır ötesi ticaret ağı kurulmasını güçlendirirken, Cezayir ürün ve hizmetlerinin Batı Afrika pazarlarına ulaşması için bankacılık ve lojistik kanallarının önünü açıyor.

Yoğun kıtasal rekabet

Cezayir’in bu jeoekonomik hareketliliği, özellikle Fransa’nın Sahel bölgesindeki varlığının gerilemesiyle birlikte, stratejik koridorlar ve nüfuz alanları üzerinde rekabetin giderek arttığı kıtasal tabloyla kesişiyor. Bu açık alanda stratejik yaklaşımlar ve alternatifler çeşitlenirken, Fas’ın Afrika-Atlantik Doğalgaz Boru Hattı projesi öne çıkıyor. Fas ayrıca karayla çevrili Sahel ülkelerinin kendi altyapısı ve limanları üzerinden Atlas Okyanusu’na erişimini sağlamaya yönelik girişimini sürdürüyor. Bunun yanı sıra Türkiye ve Körfez ülkelerinin yatırımlar, altyapı ve limanlar üzerinden faaliyetleri artarken, Rusya güvenlik ve ekonomi alanlarındaki varlığını sürdürüyor. Çin ise altyapı, ulaşım, enerji ve maden projelerinin finansmanı ve geliştirilmesinde etkinliğini artırıyor. Mısır da kıtadaki varlığını ve stratejik çıkarlarını güçlendirmeye yönelik adımlar atıyor.

Koridorların yeniden şekillendirilmesi etrafındaki yoğun rekabete ilişkin bu değerlendirmeyi destekleyen analitik bir okumada Hamza, “Afrika kıtası artık geleneksel olarak görüldüğü gibi yalnızca ham madde kaynağı değil; altyapı, kaynaklar ve stratejik bağlantı alanlarında uluslararası rekabetin en önemli sahalarından biri haline geldi” ifadesini kullandı.

xcdvfgh
Cezayir çölünün derinliklerinde, Libya sınırına yakın Ayn Amenas’ın eteklerinde bulunan bir petrol tesisi, 18 Ocak 2013 (AFP)

Hamza, “Çin, ABD ve AB’den Körfez ülkelerine kadar büyük güçler bugün limanların, ulaşım ağlarının, enerji koridorlarının, denizaltı kablolarının, veri merkezlerinin ve çok kutuplu uluslararası sistemin güvenlik doktrini ile ekonomik ve stratejik nüfuzunun temel unsurlarından haline gelen diğer altyapıların geliştirilmesi konusunda kıyasıya rekabet ediyor” dedi. Uluslararası rekabet alanının genişlemesi karşısında temel bir soru öne çıkıyor: Cezayir mevcut enerji ve lojistik nüfuzunu sürdürülebilir ve nesiller boyunca devam edecek bir ekonomik nüfuza dönüştürebilir mi?

Bu sorunun yanıtı, ülkenin ekonomik diplomasisini, sahip olduğu özgün avantajlarla karmaşık bölgesel gerçekliğin yarattığı engeller arasında hassas bir denge kurmaya zorluyor. Sahip olunan kaynaklar ve egemenlik unsurları açısından Cezayir’in göz ardı edilemeyecek önemli kozları bulunuyor. Bunların başında, Sonatrach’ın köklü petrol ve pazarlama deneyimi geliyor. Bunu, kuzeyde Akdeniz’e açılan kaçınılmaz bir kapı ve Batı Afrika kaynaklarını Avrupa pazarlarına bağlayabilecek en hızlı enerji güzergâhlarından biri olabilecek coğrafi konumu izliyor. Ayrıca Cezayir’in güvenilir tarihsel ve diplomatik birikimi, ülkenin yaklaşımlarına Sahel halkları ve devletleri nezdinde siyasi ve tarihsel açıdan ayrıcalıklı bir kabul sağlıyor.

Bununla birlikte, bu konumlanmanın sürdürülebilirliği diğer tarafta son derece karmaşık yapısal sorunlarla karşı karşıya. Bunların başında bölgedeki siyasi istikrarsızlık ve tekrarlanan darbeler ile sınır aşan silahlı grupların faaliyetlerinden kaynaklanan ve tedarik koridorlarının güvenliğini ve sahadaki projeleri tehdit eden güvenlik riskleri geliyor. Buna ek olarak, Sahra’yı aşan devasa projelerin yönetimi için gereken yüksek ölçekli finansman da önemli bir sorun olarak öne çıkıyor. Bu alanlar, bölgede faaliyet gösteren egemen varlık fonları ve çok uluslu şirketlerle rekabet edebilmek ve onlara ayak uydurabilmek için daha fazla yasal ve bankacılık esnekliği ile Cezayir’in yurtdışındaki yatırımlarının kapsamının genişletilmesini gerektiriyor.


El Kaide, Afganistan'da yeniden toparlanıyor: Bizi unutmadılar

11 Eylül sonrasında ABD, El Kaide'ye ev sahipliği yapan Afganistan'ı işgal etmişti (AP)
11 Eylül sonrasında ABD, El Kaide'ye ev sahipliği yapan Afganistan'ı işgal etmişti (AP)
TT

El Kaide, Afganistan'da yeniden toparlanıyor: Bizi unutmadılar

11 Eylül sonrasında ABD, El Kaide'ye ev sahipliği yapan Afganistan'ı işgal etmişti (AP)
11 Eylül sonrasında ABD, El Kaide'ye ev sahipliği yapan Afganistan'ı işgal etmişti (AP)

El Kaide, 11 Eylül 2001'de düzenlediği saldırıların üzerinden 25 yıl geçtikten sonra yeniden güçlenmeye çalışıyor. 

Washington Post'un ABD'nin de aralarında bulunduğu Batı ülkelerinin istihbarat yetkililerine dayandırdığı habere göre, örgüt yeniden Taliban'ın kontrolüne geçen Afganistan'da bir kez daha eğitim kampı ağı oluşturdu. 

2021'de ABD askerlerinin çekilmesinin ardından oluşan güvenlik boşluğundan yararlanan örgüt ve kollarının, son üç yıl içinde en az 8 eğitim merkezi kurduğu bildiriliyor.

Yeni kamplarda silah, patlayıcı ve gerilla taktiklerinin yanı sıra şifreleme, yapay zeka ve insansız hava araçları gibi yeni teknolojilere yönelik eğitimler verildiği belirtiliyor. 

IŞİD'e bağlı İslam Devleti Horasan Vilayeti'nin (IŞİD-H) de etkili olduğu Afganistan'daki 34 vilayetten en az 14'ünde terör örgütlerinin yapılandığı vurgulanıyor. 

Bir Birleşmiş Milletler raporuna göre Taliban bu örgütlere yeniden elverişli bir ortam sağlıyor. Böylece El Kaide de "Afganistan genelinde güvenli evler ve eğitim kamplarıyla" yeniden güçlenmeyi başardı.

Ancak mevcut tablo, 11 Eylül öncesiyle birebir aynı değil. 

Amerikan gazetesine konuşan yetkililere göre örgütler, ABD ve müttefiklerine kapsamlı saldırılar planlamaktansa bölgesel çatışmalara odaklanıyor. 

El Kaide'nin dünyanın dikkatini çekmemek için yabancı savaşçıların bölgeye gelmesini teşvik etmekten kaçındığı aktarılıyor.

Ayrıca ABD'nin 2 Mayıs 2011'de Pakistan'da düzenlenen operasyonla öldürdüğünü açıkladığı El Kaide lideri Usame bin Ladin gibi bir figürün henüz ortaya çıkmadığı belirtiliyor.

Çekirdek kadrosu yüz militanı geçmediği tahmin edilen El Kaide'nin, daha büyük örgütlere destek sağlayan bir yapı olarak faaliyet gösterdiği öne sürülüyor.

Bu gruplardan biri, Pakistan Talibanı olarak da bilinen Tehrik-i Taliban Pakistan. Afganistan'da binlerce savaşçısı bulunan örgüte El Kaide'nin intihar bombacılığının da aralarında bulunduğu konularda eğitim verdiği iddia ediliyor.

Georgetown Üniversitesi'nde çalışan terörle mücadele uzmanı Bruce Hoffman, El Kaide için şu yorumu yapıyor:

11 Eylül öncesindeki, uzak düşmanı hedef alma stratejisini izlemiyorlar. Ancak yerel ve bölgesel kazanımlar elde ederek yeniden ivme kazanmayı umduklarını düşünüyorum. Bizi unutmadılar.

Independent Türkçe, Washington Post, AP


Kamala Harris'in konutuna giren kadını güvenlik görevlileri durdurdu

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters
TT

Kamala Harris'in konutuna giren kadını güvenlik görevlileri durdurdu

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters

Yerel haberlere göre eski ABD Başkan Yardımcısı Kamala Harris'in Malibu'daki evine, bir kadının davetsiz şekilde mülke girdiği ihbarının ardından polis çağrıldı.

Harris'in sözcüsünün, eski başkan yardımcısının güvenlik ekibinin mülke "yasadışı şekilde giren bir kişiyi eve ulaşmadan durdurduğunu" TMZ'ye doğruladığı bildirildi.

Sözcü, olay sırasında ne Harris'in ne de Emhoff'un evde olduğunu söyledi.

Sözcü, TMZ'ye "Harris ve Emhoff, hızla müdahale eden güvenlik görevlileriyle kolluk personeline minnettar" dedi.

Los Angeles County Şerif Departmanı (LASD), TMZ'ye olayın saat 22.30 sıralarında eski başkan yardımcısının evinde meydana geldiğini söyledi. LA Times da bu bilgiyi doğruladı.

Mülke izinsiz giren kadın, buradan kendi isteğiyle ayrılmayı kabul etti. Kolluk kuvvetlerine dayandırılan LA Times ve TMZ haberlerine göre kadın gözaltına alınmadı.

LASD Teğmeni Jason Duron, LA Times'a "Güvenliği sağlamak amacıyla mülk çevresindeki devriyeleri artırıyoruz" dedi.

Harris ve Emhoff, Malibu'daki evlerini geçen yıl satın aldı. Evin değerinin 8 milyon doların üzerinde olduğu bildirildi.

Eski başkan yardımcısı ve eşinin evlerine daha önce de davetsiz misafirler gelmişti.

KTLA'nın haberine göre Ocak 2025'te, Harris'in Brentwood'daki eski evinde olası bir hırsızlık ihbarının ardından sokağa çıkma yasağının uygulandığı saatlerde iki kişi gözaltına alınmıştı. Sokağa çıkma yasağı, o sırada kenti kasıp kavuran Palisades ve Eaton yangınları nedeniyle uygulanıyordu.

İki kişi de tutuklanmamış ve suç işlediklerini gösteren bir kanıt bulunamamıştı.

Independent Türkçe