Kuzey Afrika ülkeleri IMF’nin kafesinde

IMF kafesinde farklı öncelikler, tökezleme ile başa dönme arasında çelişkili deneyimler görülüyor. (İllustrasyon Ewan White)
IMF kafesinde farklı öncelikler, tökezleme ile başa dönme arasında çelişkili deneyimler görülüyor. (İllustrasyon Ewan White)
TT

Kuzey Afrika ülkeleri IMF’nin kafesinde

IMF kafesinde farklı öncelikler, tökezleme ile başa dönme arasında çelişkili deneyimler görülüyor. (İllustrasyon Ewan White)
IMF kafesinde farklı öncelikler, tökezleme ile başa dönme arasında çelişkili deneyimler görülüyor. (İllustrasyon Ewan White)

Kevser Zantur

Kuzey Afrika ülkelerinin Uluslararası Para Fonu (IMF) ile tecrübeleri birbirinden farklı. Her birinin kendine has özellikleri var. Bu tecrübeler, yapısal iyileştirme programlarının uygulanmasında istenen sonuçları gerçekleştirememe ve tökezleme konusunda kesişiyor olabilir. Ancak borçlarını ödeyememe şeklindeki iflas hayaleti tarafından kovalanan ülkeler ile en iyi ihtimalle kötü anılan yapısal düzenleme politikalarına geri dönüş tehlikesi altında olan ülkeler arasında, zamanın önceliklerinin belirlenmesinde farklılık gösteriyor.

IMF’nin resmî internet sitesinde yer alan 25 Ağustos 2023 tarihli verilere göre Mısır, Tunus ve Fas, IMF’den en çok borç alan Arap ülkeleri listesinin başında yer alıyor. Toplam borcun 20,5 milyar dolar olduğu tahmin ediliyor; borcun 16,68 milyar doları Mısır’a, 1,9 milyar doları Fas’a ve 1,83 milyar doları da Tunus’a ait. Cezayir’in Fon’dan aldığı son borcun tarihi, 1990’lı yıllara uzanıyor; krizin şiddeti ne olursa olsun topu tekrar alma konusunda bir isteklilik yok. Nitekim Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun, ulusal egemenliği baltaladığı için dış borçlanma politikasının benimsenmesine karşı çıkıyor. Tebbun ayrıca, IMF’den borç almayı da kesin bir şekilde reddediyor.

Libya ise merhum Albay Muammer Kaddafi’nin son günlerine kadar Fon’un borç veren üye ülkeleri arasındaydı. Fon’un 30 Ağustos 2011 tarihli raporuna göre Mart 2011’in sonuna kadar bu kurum aracılığıyla dünyaya borç veren ülkelerden biri olarak kaldı.

Libya aynı zamanda Kuzey Afrika ülkeleri arasında 2013 yılından bu yana IMF ile herhangi bir programı olmayan tek ülke. Fon’a göre ülkedeki silahlı çatışmanın durumu nedeniyle Fon, tam on yıllık bir aradan sonra bu yılın ilk yarısında izleme faaliyetlerine yeniden başladı. Arap Baharı’nın diğer iki ülkesi Mısır ve Tunus için durum bunun tam tersi. Nitekim bu iki ülkenin Fon’dan tekrar borç almaları, devrimin bu iki ülkede sebep olduğu büyük değişimlerin etkilerinin ilk tezahürüydü.

Mısır ve Tunus: Sürekli bir tökezleme…

IMF’den borç alanlar listesinde Arjantin’den sonra dünya çapında ikinci sıraya yerleşmesine sebep olan ağır borç portföyünü hariç tutarsak Mısır’ın Fon’la olan tecrübesi, Kuzey Afrika ülkelerinin tecrübelerinden farklı. Kahire, Fon’un neredeyse her türlü finansman programından faydalandı ve yedi anlaşma imzaladı. Bunlardan ilki, 1977’den 1981’e uzanan ekonomik güçlendirme programı kapsamında merhum Cumhurbaşkanı Enver Sedat ile imzalandı. Mısır bu anlaşmayla 186 milyon dolar borç aldı. Sonuncusu ise Ekim 2023’te ‘genişletilmiş kredi kolaylığı’ çerçevesinde imzalanan 3 milyar dolarlık kredi anlaşmasıdır.

Mısır, Tunus ve Fas, IMF’den en çok borç alan Arap ülkeleri listesinin başında yer alıyor. Toplam borcun 20,5 milyar dolar olduğu tahmin ediliyor; borcun 16,68 milyar doları Mısır’a, 1,9 milyar doları Fas’a ve 1,83 milyar doları da Tunus’a ait.

Denebilir ki Mısır’ın IMF ile ilişkisi, 1945’te üyelik almayla başlayan bir gel-git ilişkisidir. Ülke en büyük alacaklılarından biriyle 78 yıllık ilişkisi boyunca katılığa, redde ve hatta sırt çevirmeye, sonra istisnai bir esnekliğe tanık oldu. Bu istisnai esneklikle Kahire, 2016 yılında imzalanan anlaşmanın başarısından ötürü Fon’un üst düzey yetkililerinden büyük beğeni ve övgü topladı. Daha sonraki gelişmeler, bir başarısızlık değilse de bu başarının nispi bir başarı olduğunu ortaya çıkardı. Zira Mısır tarihinin en yüksek borcuydu (12 milyar dolar). Üstelik bu borç karşılığında, Fon’un ‘makroekonomideki zayıf noktaları gidermek, kapsamlı büyümeyi pekiştirmek ve iş fırsatları oluşturmak’ şeklinde belirlediği hedeflerin özüne de ulaşılmadı.

Fotoğraf Altı: IMF’nin logosu ve Washington’daki ana binasının içten görünümü. (AP)
IMF’nin logosu ve Washington’daki ana binasının içten görünümü. (AP)

Şarku’l Avsat’ın Majalla’dan aktardığı habere göre 2016 anlaşması, köklü sorunlarla boğuşan Mısır ekonomisi için kaçırılmış bir fırsat sayılabilir. Kahire bu dönemde ekonomik toparlanma programını finanse etmek için (10 milyar doları aşan) önemli dış kaynakları harekete geçirme imkânı elde etti. Ayrıca kredi anlaşmasında yer alan bazı iyileştirmeleri uygulamaya da başladı. Ancak sonuçlar, 2020 yılında iki tür finansman elde etmek için yeniden Fon’a başvurmak suretiyle, benimsenen politikaların eksikliklerini ortaya çıkardı. Söz konusu finansman türünden ilki, 2,77 milyar dolar değerindeki Hızlı Finansman Aracı programı kapsamındadır. Diğeri ise ülkenin Kovid-19 salgınının sonuçlarıyla yüzleşme yeteneklerini güçlendirmek için 5,2 milyar dolar değerindeki acil yardım programı kapsamında yapılan ‘güçlendirme anlaşması’ idi. Acil yardımların en sonuncusu, Ekim 2022’de imzalanan anlaşmadır.

Mısır yakın zamanda, IMF’nin döviz kıtlığı çeken yaklaşık 70 ülkeye destek sağlamak için başlattığı ‘Sağlamlık ve Sürdürülebilirlik’ programı çerçevesinde Fon’dan bu yıl sonundan önce 1,3 milyar dolar değerinde yeni bir finansman talebinde bulundu.

Genel olarak Mısır’ın Fon’la onlarca yıllık tecrübesinin değerlendirilmesine dair okumalar farklılık göstermiyor. 1991 yılında (merhum Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek döneminde ve 375 milyon dolar değerinde) imzalanan anlaşma, yüksek toplumsal maliyetine rağmen, sonu iki kez Paris Kulübü’nde biten krizlerle dolu ülke tarihinde en parlak nokta olabilir.

IMF ile yapılan bu ikinci anlaşmanın hükümlerinin uygulanması; harcamaların doğru kanalize edilmesi yoluyla bütçe açığını azaltmayı, desteği kademeli olarak kaldırmayı, ücret bloğunu azaltmayı, kamu sektörüne yönelik harcamaları kısmayı, bankacılık sektörünü iyileştirmeyi ve yabancı yatırımları teşvik edecek mevzuatın çıkarılması, dış ticaretin serbestleştirilmesi ve gümrük engellerinin hafifletilmesini sağladı. Bunun yanı sıra vergi politikalarında etkili olarak nitelendirilen reformların da kabul edilmesiyle iş sektörü yasası çıkarılarak özelleştirme politikalarına girişmeyi mümkün kıldı.  

Anlaşma, Hüsnü Mübarek rejiminin gücü ve ülkenin sahne olduğu savaş tecrübeleri, ekonomik darbeler ve mali tökezlemelerden sonra istikrara duyduğu ihtiyaç sayesinde başarıya giden yolu biliyordu. Bazılarının 1991 anlaşmasının başarısı olarak gördüğü şey, bazılarına göre o dönemdeki siyasi rejimin Irak’a karşı savaşa girme kararıyla temsil edilen pragmatizmi (faydacılığı) olmasaydı yetersizdi. Bu, mali destek kapılarının Mısır’ın önünde ardına kadar açılması kararıdır. Nitekim Paris Kulübü üyeleri, bu kararın ardından Mısır’ın toplam dış borcunun yüzde 50 oranında azaltılmasını onayladı. Sonuç olarak bu borçlar, 1990 yılında GSYİH’nin yüzde 106,9’undan 2001 yılında yaklaşık yüzde 27’ye geriledi.

Fon’dan en çok borç alan Arap ülkeleri arasında ikinci sırada gelen Tunus, hemen hemen aynı dönemde (yani 1990’ların başında) liberal uzmanların yapısal iyileştirme programının başarısı olarak gördüğü şey sayesinde ekonomisinde nitelikli bir sıçrama kaydetti. Mali çevreler, o dönemde iktidarın dizginlerini elinde tutan merhum Cumhurbaşkanı Zeynel Abidin bin Ali’nin rejimini bu kurumun üstün bir şakirdi olarak tanımlıyor.

IMF ile yapılan 2016 anlaşması, köklü sorunlarla boğuşan Mısır ekonomisi için kaçırılmış bir fırsat sayılabilir. Kahire bu dönemde ekonomik toparlanma programını finanse etmek için (10 milyar doları aşan) önemli dış kaynakları harekete geçirme imkânı elde etti. Ayrıca bazı iyileştirmeleri de uyguladı. Ancak sonuçlar, yeniden Fon’a başvurmak suretiyle, benimsenen politikaların eksikliklerini ortaya çıkardı.

Bu durum sadece Mısır ve Tunus’la ilgili değil. Nitekim bölgede (Fas ve Cezayir) hâkim durum, benzerdi ve kamu mali bütçelerindeki ciddi açıklar ve dış borçlardaki rekor yükselişle birlikte döviz stoğunun çöküşü nedeniyle, Libya hariç çeşitli rejimleri bir kurtarıcı olarak Fon’un yardımına başvurmaya yöneltti.

Merhum Tunus Cumhurbaşkanı Reşid Safer, yapısal iyileştirme programının bir parçası olarak 1986 yılında imzalanan en önemli, en ciddi ve toplumsal açıdan en acımasız anlaşmaya öncülük etti. Fon’dan borç alma sürecinde bu, merhum lider Habib Burgiba ile ABD’yi bir araya getiren stratejik ilişkiler sayesinde, Tunus’un finansal eşlikçisi olan bu kurumdan alınan sekizinci borç sayılır. Tunus ile IMF arasındaki ilişkilerin köklü ve sürdürülebilir oluşu, ilk borcun alındığı 1964’ten son borcun alındığı 1991’e kadar bu muamelenin kesintisiz devam etmesini sağladı. Tunus, 2013’te tekrar kapısını çalana kadar tam yirmi yıl boyunca Fon’dan tek dolar bile borç almadı.

1990’lı yıllara dönecek olursak; IMF, 1984 yılında müzakerelerin başlamasıyla birlikte desteğin kaldırılmasını da içeren reformların uygulanmaya başlamasını öngördü ve bu, ‘Ekmek Devrimi’nin patlak vermesine neden oldu. Bundan iki yıl sonra Tunus, anlaşmayı imzaladı ve kamu sektöründe istihdam sayısını azaltmak, faiz oranlarını yükseltmek, iç borçlanmaya tavan koymak, kamu harcamalarını azaltmak, dolaylı vergileri artırmak, yabancı yatırımı teşvik etmek ve devlete ait o dönemde 560 şirketi özelleştirmeye başlamak suretiyle sancılı kemer sıkma politikalarına girişti.

Anlaşmanın uygulanması, ülkenin en azından en kötüsünden sakınarak darboğazdan çıkmasına imkân tanıdıysa da Dünya Bankası’nın yayınladığı bir raporda belirtilen ‘ailelerin yönetimi’ adlı aşamayı da başlattı.

2019 yılında bir kamu kurumu olan Geçiş Dönemi Adaletten Sorumlu Kurum, IMF’ye bir mektup göndererek, özür dilenmesini, 1991 anlaşması nedeniyle uyguladığı politikaların mağdurları için maddi tazminat ödenmesini ve Tunus’un, ‘yönetici ailelerin yararına kullanıldığı’ için gayri meşru gördüğü borçlarının silinmesini talep etti.

2011 yılından sonra Tunus, 2013 anlaşması, 2016 anlaşması ve Kovid-19’un sonuçlarıyla başa çıkmak için 2020 anlaşması olmak üzere IMF ile üç finansman anlaşması imzaladı. Tunus’un bu on yılda Fon’la yaşadığı tecrübe, 1960’ların sonundan 1990’ların başına kadar uzanan çeşitli tecrübelerinden farklıydı. Nitekim siyasi istikrarsızlık ve peş peşe gelen hükümetlerin yetersizliği nedeniyle reformlar uygulanmadı, 25 Temmuz 2021’den sonra ülkenin yeniden bir geçiş dönemine girmesiyle tökezlemeler arttı ve sonuç olarak 1,9 milyar dolarlık yeni bir anlaşmanın imzalanması; Cumhurbaşkanı Kays Said’in dikte olarak gördüğü şeyi reddetmesi ve 1984 Ekmek Devrimi senaryosundan korkması nedeniyle durduruldu.

Fas ve Cezayir

İki ezeli komşu Fas ile Cezayir’in IMF ile farklı ilişkileri var. Bu iki ülke, 1980’lerin sonu ile 1990’ların başında yapısal iyileştirme programını uygularken aynı trajediyi yaşadı. Cezayir, bu tecrübeyi arkasında bıraktı. Mevcut siyasi liderliği de işler ne kadar zor olursa olsun Fon’dan yeniden borç almayı reddediyor.

Fas ise 2012’den bu yana tedbir ve likidite planı kapsamında her biri yaklaşık 3 milyar dolar değerinde peş peşe dört anlaşmadan fayda sağladı. Fon’la yapılan son anlaşma, geçtiğimiz nisan ayında esnek kredi planı kapsamında imzalanan beş milyar dolarlık anlaşmaydı.

Arap Batısı (Mağrib) bölgesinin en büyük ekonomisi kabul edilen ve 1963 yılında Fon’a en son üye olan bölge ülkesi Cezayir, Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun aracılığıyla öncelikle ‘ulusal egemenliği korumak’ ve sonra da 1994 anlaşması tecrübesinin tekrarından sakınmak adına Fon’dan tekrar borç almaya yönelik itirazını açıkladı. Tebbun’un açıklaması, Kovid-19 krizi sırasında yapıldı. Cezayirli yetkililer bu krizle yüzleşmek için bütçeyi yarıya indirmek suretiyle kemer sıkma politikası benimsedi.

1990’lı yılların acı ‘yapısal iyileştirme’ tecrübesini yaşayan diğer Kuzey Afrika ülkelerinden farklı olarak IMF ile Cezayir arasındaki ilişki, döviz rezervlerindeki büyük toparlanmayla birlikte eşit bir ilişki halini aldı. Bu da ona, Maliye Bakanı Kerim Cudi’nin 2012 yılında parlamentoda hükümetin IMF’ye beş milyar dolar borç verme kararını savunurken dediği gibi, uluslararası finans kurumlarındaki nüfuzu araştırma imkânı sundu. 2018 yılında Cezayir Merkez Bankası Başkanı, diğer 60 ülke gibi kendi ülkesinin de olağanüstü küresel koşulların ortaya çıkması halinde Fon’un kullanımına beş milyar dolar ayırmayı taahhüt ettiğini belirterek, bu meblağın IMF hazinesine aktarılmasını reddetti.

Fon’a 1958 yılında katılan Fas ise serbest bir şekilde Fon’dan borç alma yaklaşımını sürdürdü. Bu yüzden bu kurumla olan ilişkisi bir yanda Arap Baharı üçlüsü; Mısır, Tunus, Libya ve diğer yanda Cumhurbaşkanı Buteflika yönetiminin sonunu getiren halk protestolarından sonra değişikliklere sahne olan Cezayir ile karşılaştırıldığında Fas’a dayanıklılık kazandıran siyasi istikrar nedeniyle esneklik özelliği taşıyor.

Fas, 1983 yılında borçlarını ödeme konusunda bir tökezleme yaşadı. Bu başarısızlık onu 1993 yılına kadar devam eden yapısal düzeltme programına yönlendirdi. Çünkü mali dengelerde şiddetli bir bozulma, 1983 yılında yüzde 12’ye ulaşan bütçe açığı, döviz stoğu iki günlük arzı zar zor karşılarken GSYİH’nin yüzde 82’sine yükselen kamu borcu ile yüzleşmesi gerekiyordu.

İstisna teşkil eden Libya

IMF’ye borcu sıfır olan Libya, Kuzey Afrika ülkeleri arasında bir istisna olarak öne çıkıyor. Fon’a 1958 yılında üye olan bu ülke, merhum Cumhurbaşkanı Abdurrahim el-Keib liderliğindeki ilk Libya geçiş hükümetinin kararıyla 2012 yılına kadar hissesini artırdı. Cumhurbaşkanı el-Keib, ülkesinin hissesinin 1 milyon 121 bin birim çekme hakkından (1 milyon 735 bin dolara eşdeğer) 1 milyon 573 bin birim çekme hakkına (yaklaşık 2 milyon 430 bin dolara eşdeğer) yükseltildiğini duyurdu.

Libya, Fon’dan hiç borç almadı ve buna ihtiyacı da yok. Dolayısıyla krediye ihtiyacı olan ve vatandaşları için zorlu kemer sıkma politikalarını takip etmesi istenen ülkelerin aksine Fon’un kurallarına ve talimatlarına aykırı hareket edebilir .

-Bingazi Üniversitesi’nde Ekonomi Profesörü Dr. Atiye el-Mehdi Feturi

Libya, IMF’ye bir ‘üstünlük’ ile yaklaşıyor. Zira Bingazi Üniversitesi’nde ekonomi profesörü olan Atiye el-Mehdi Feturi’nin Libya basın organlarına yaptığı açıklamasında yer alan ifade şöyle oldu:

“Libya, Fon’dan hiç borç almadı ve buna ihtiyacı da yok. Dolayısıyla krediye ihtiyacı olan ve vatandaşları için zorlu kemer sıkma politikalarını takip etmesi istenen ülkelerin aksine Fon’un kurallarına ve talimatlarına aykırı hareket edebilir.”

IMF ‘değersiz bir danışmanlık ofisi’

Kuzey Afrika ülkelerinin IMF ile olan ilişkilerindeki öncelikleri farklılık arz ediyor. Cezayir ve Libya’nın Fon tarafından ülke politikalarına yönelik herhangi bir müdahaleden yana endişeleri yok. Fon’la olan ilişkileri de tartışmalı. Nitekim ona yaklaşımları; onun raporlarını ve verilerini sorgulamadan onu ‘değersiz bir danışmanlık ofisi olarak’ görmeye kadar uzanan bir yelpazede. Buna karşılık Fas, önceliklerini ‘yapısal düzenleme’ programını onaylamaya geri dönmemeye odaklıyor. Programın uygulandığı 1980’li yıllarda maliye bakanı olan Fas Merkez Bankası Başkanı bu korkutucu senaryo konusunda uyarıyor.

Mısır ise Fon’dan daha fazla esneklik bekliyor. Carnegie Ortadoğu Merkezi’nin 6 Temmuz 2023’te yayımlanan bir raporuna göre Fon, ülkenin ulusal para birimi cüneyhin serbestleştirilmesi başta olmak üzere reformları uygulamadaki başarısızlığı sebebiyle Mısır’la ilişkilere alışılmadık bir katılıkla yaklaşmaya başladı. Mısır’ın birinci önceliği, kısa vadede 3,86 milyar dolar ve uzun vadede 11,38 milyar dolar olan borçlarının bu yılın geri kalan aylarında ödenmesini temin etmek.

Temerrüde düşmek, henüz IMF ile bir anlaşmaya varamayan Tunus için de bir endişe kaynağı. Bugün Tunus ile Mısır, Fon’un gözünde iki kronik vakayı ve son on yılda birçok reform programı uygulayıp herhangi bir sonuç elde edemeyen, aksine ekonomik, mali ve toplumsal krizlerini derinleştiren iki adresi temsil ediyor.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Majalla’dan çevrildi.



Trump bugün Barış Konseyi’nin ilk toplantısına başkanlık edecek

ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
TT

Trump bugün Barış Konseyi’nin ilk toplantısına başkanlık edecek

ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump bugün (Perşembe) kendi çağrısıyla oluşturulan Barış Konseyi’nin ilk toplantısına başkanlık edecek. Toplantıya 45’ten fazla ülkeden temsilcinin katılması beklenirken, Gazze’nin geleceğine ilişkin çözümsüz başlıkların gündeme damga vurması bekleniyor.

Hamas mensuplarının silahsızlandırılması, yeniden imar fonunun büyüklüğü ve savaş nedeniyle ağır yıkıma uğrayan Gazze halkına insani yardım akışının sağlanması gibi konuların, Konsey’in önümüzdeki haftalar ve aylardaki etkinliğinin sınanacağı temel dosyalar olması bekleniyor.

Trump’ın Washington’da kısa süre önce adını verdiği “Donald J. Trump Barış Enstitüsü” binasında katılımcılara hitap etmesi ve katılımcı ülkelerin yeniden imar fonu için 5 milyar dolar topladığını açıklaması planlanıyor. Söz konusu tutarın, ilerleyen dönemde milyarlarca dolarlık ek kaynağa ihtiyaç duyulması beklenen fon için ilk katkı niteliğinde olacağı belirtiliyor.

Trump’ın çağrısıyla kurulan Barış Konseyi geniş tartışmalara yol açtı. Konsey’de İsrail yer alırken Filistinli temsilcilerin bulunmaması dikkat çekiyor. Trump’ın Konsey’in ilerleyen aşamada Gazze’nin ötesindeki küresel meydan okumaları da ele alabileceğini önermesi, bunun Birleşmiş Milletler’in küresel diplomasi ve ihtilaf çözümündeki merkezi rolünü zayıflatabileceği yönündeki kaygıları artırdı.

Üst düzey ABD’li yetkililer, Trump’ın ayrıca bazı ülkelerin Gazze’de barışın korunmasına yardımcı olmak amacıyla kurulacak uluslararası bir istikrar gücüne binlerce asker göndermeyi planladığını açıklayacağını bildirdi.

Hamas mensuplarının silahsızlandırılması ve böylece barış gücü birliklerinin göreve başlayabilmesi konusu ise temel anlaşmazlık başlıklarından biri olmaya devam ediyor. Hamas, İsrail’in olası misilleme adımlarına ilişkin endişeler nedeniyle silah bırakmaya yanaşmıyor. Silahsızlandırma, Trump’ın iki yıl süren Gazze savaşının ardından Ekim ayında başlayan kırılgan ateşkese zemin hazırlayan planının maddeleri arasında yer alıyor.

Üst düzey bir yönetim yetkilisi, “Silahsızlanmaya ilişkin zorlukların tamamen farkındayız, ancak arabuluculardan gelen mesajlar bizi cesaretlendiriyor” dedi.

Güvenlik Konseyi üyelerinin çoğu yok

ABD’li yetkililer, etkinliğe 47 ülkeden heyetlerin ve Avrupa Birliği’nin katılımının beklendiğini belirtti. Listede İsrail’in yanı sıra Arnavutluk’tan Vietnam’a kadar geniş bir ülke yelpazesi yer alıyor.

Ancak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri olan Fransa, Birleşik Krallık, Rusya ve Çin listede bulunmuyor.

Etkinlikte Trump’ın yanı sıra ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ABD’nin özel temsilcileri Steve Witkoff ve Jared Kushner ile eski Birleşik Krallık Başbakanı Tony Blair’in konuşma yapması bekleniyor. Konsey’de önemli bir rol üstlenmesi öngörülen Blair’in yanı sıra, ABD’nin Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Mike Waltz ve Gazze Yüksek Temsilcisi Nickolay Mladenov’un da etkinlikte yer alacağı ifade ediliyor.

İsmini açıklamak istemeyen bir Konsey üyesi, Gazze planının ciddi engellerle karşı karşıya olduğunu belirtti. Yetkili, diğer alanlarda ilerleme sağlanabilmesi için Gazze’de güvenliğin tesis edilmesinin temel şart olduğunu, ancak polis güçlerinin henüz yeterince hazır ve eğitimli olmadığını kaydetti.

Açıklamaya göre henüz karara bağlanmamış temel soru, Hamas’la görüşmeleri kimin yürüteceği. Konsey temsilcilerinin, örgüt üzerinde nüfuz sahibi aktörler — özellikle Katar ve Türkiye — aracılığıyla süreci ilerletebileceği değerlendiriliyor. Ancak İsrail’in bu iki ülkeye mesafeli yaklaşımı sürecin önündeki başlıca engellerden biri olarak görülüyor.

İnsani yardımın ulaştırılması da çözüm bekleyen başlıklar arasında yer alıyor. Yetkili, mevcut durumu “katastrofik” olarak nitelendirirken, yardım akışının süratle genişletilmesi çağrısında bulundu. Buna karşın, dağıtımın sahada hangi yapı tarafından koordine edileceğinin netleşmediğini belirtti.


İsrail, ABD'nin yakında İran'a saldıracağı beklentisiyle hazırlık yapıyor

İsrail'in Demir Kubbe Savunma Sistemi Tel Aviv semalarında roketleri imha ederken (Arşiv - Reuters)
İsrail'in Demir Kubbe Savunma Sistemi Tel Aviv semalarında roketleri imha ederken (Arşiv - Reuters)
TT

İsrail, ABD'nin yakında İran'a saldıracağı beklentisiyle hazırlık yapıyor

İsrail'in Demir Kubbe Savunma Sistemi Tel Aviv semalarında roketleri imha ederken (Arşiv - Reuters)
İsrail'in Demir Kubbe Savunma Sistemi Tel Aviv semalarında roketleri imha ederken (Arşiv - Reuters)

İsrail gazetesi Yedioth Ahronoth, İsrailli yetkililerin, Tahran'ın Cenevre'de yapılan son müzakerelerde ABD'nin taleplerini karşılamaması üzerine, ABD Başkanı Donald Trump'ın ‘yakında’ İran'a karşı büyük çaplı bir askeri saldırı başlatabileceğini öngördüklerini aktardı. Gazeteye göre Trump yönetiminin yetkilileri, İranlıların zaman kazanmaya ve ABD'yi yanıltmaya çalıştığını düşünüyor.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu başkanlığında kısa bir süre önce gerçekleşen istişarelerde, İran'ın İsrail ordusu olası bir ABD saldırısına katılmasa bile İsrail'e füze saldırısı düzenleyebileceği yönünde bir değerlendirme yapıldı. Buna göre acil durum hizmetleri ve sivil savunmadan sorumlu askeri kurum olan İç Cephe Komutanlığı'ndan savaşa hazırlık yapması istendi. Çeşitli güvenlik kurumları da en yüksek savunma hazırlık seviyesine geçtiklerini açıklarken, güvenlik kurumları da yüksek alarm durumuna geçti.

Ne zaman olacağı bilinmiyor

ABD, Trump'ın ‘güzel filo’ olarak nitelendirdiği, İran ile kısa süreli bir çatışma yerine uzun süreli bir savaş yürütebilecek güçleri bölgeye çoktan konuşlandırdı. Ancak İsrailli yetkililer, ABD'nin saldırısının kesin zamanlamasının bilinmediğini ve nihai olarak Trump'ın kararına bağlı olduğunu belirtiyor. Karar verildikten sonra bile planlar değişebilir. İsrail'de karar anının yaklaştığı ve zamanın daraldığı yönünde bir izlenim hakim. Yetkililer birkaç gün önce iki haftalık bir süreden, ondan önce de yaklaşık bir aydan bahsetmişlerdi, ancak şimdi birkaç gün içinde harekete geçilebileceğine dair işaretler var.

Öte yandan saldırıyı geciktirebilecek birkaç faktör de söz konusu. Gazze Barış Kurulu, perşembe günü Washington'da toplanacak ve İtalya'daki Kış Olimpiyatları 22 Şubat'ta sona erecek. Trump'ın bu faktörlere ne kadar ağırlık vereceği belirsiz.

Her ne kadar kesin bir tarih belirlenmemiş olsa da ABD'nin İran ile uzun süreli bir çatışmaya hazırlandığına dair işaretler giderek artıyor. Geçtiğimiz yıl haziran ayında yaşanan 12 günlük savaştan bu yana yüksek seviyede olan gerginlik, İran rejiminin son zamanlarda protestoculara yönelik sert müdahalelerinin ardından daha da tırmandı. ABD'li yetkililer, büyük çaplı bir operasyonun hızlı bir saldırı olmayacağını, aksine haftalarca sürebilecek bir kampanya olacağını tahmin ediyorlar. Bu da Ortadoğu'daki askeri yığınağı açıklıyor.

Herhangi bir saldırının olası hedeflerinden biri İran'da rejim değişikliği olacak. Ancak ABD yetkilileri, bu hedefin tek bir saldırıyla değil, haftalarca sürecek bir dizi saldırıyla gerçekleştirilebileceğini kabul ediyor.

Bu da İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney'in yanı sıra, bazıları toplu katliamlardan sorumlu tutulan İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) kurumlarını da hedef alabilir. Washington ayrıca İranlıların sokaklara dökülmesini istiyor, ancak bunun için rejim muhaliflerini ABD'nin onları desteklemeye hazır olduğuna ikna etmek gerekiyor.

CNN'in haberine göre iki İsrailli yetkili, önümüzdeki günlerde ABD ve İsrail'in İran'a ortak bir saldırı düzenleyeceğine dair ‘artan işaretler’ üzerine İsrail'in askeri alarm ve hazırlık seviyesini yükselttiğini söyledi.

Haberin kaynaklarından biri olan bir askeri yetkiliye göre İsrail operasyonel ve savunma planlamasını hızlandırdı. Bir kaynak, Trump tarafından onaylanması halinde beklenen saldırının önceki 12 gün süren savaşın ötesine geçeceğini ve ABD ile İsrail arasında koordineli saldırılar içereceğini ekledi.

Diğer taraftan bugün yapılması planlanan İsrail Savaş Kabinesi toplantısı pazar gününe ertelendi. Bu ertelemenin nedeni, ABD ve İsrail'in herhangi bir karar vermeden önce İran'ın yanlış bir hesap yapıp önleyici bir saldırı düzenlemesini önlemek olabilir.

Hizbullah ve Husiler hesapların merkezinde

Son iki gün içinde, Ortadoğu'ya doğru takviye savaş uçakları, yakıt ikmal uçakları, keşif ve istihbarat uçakları ile komuta ve kontrol uçaklarının yola çıktığı görüldü. Bu hareketlilik, bölgede uzun zamandır görülmemiş büyüklükte bir ABD askeri gücü oluşturuyor. Bu devasa bir savaş makinesi ve bölgede sadece ‘pozisyon almak’ için konuşlandırılmış olması pek olası değil. Amaç sadece müzakerelerde baskı uygulamaksa, bu olağanüstü bir baskı olur, çünkü ABD İran'a çok daha az güçle saldırabilir.

Bu büyük ölçekli tehdit ve caydırıcı etkisinin, İran'ı son dakikada ABD'nin taleplerini kabul etmeye zorlayabileceği ihtimali göz ardı edilemez. Trump daha önce tehditlerinin boş olmadığını göstermişti ve müzakereler sırasında Washington’ın Tahran'a ilettiği mesaj açıktı: “Sabrımı sınama!”

Ancak, en azından kamuoyu önünde İran bu tür sonuçlara varmış gibi görünmüyor. Hatta Hamaney, Amerikan uçak gemilerini vurmakla tehdit etti. İsrail'de bu durum, iktidar sahibine pahalıya mal olabilecek aşırı bir kibir olarak görülüyor.

Çoğu gösterge, İsrail'in bu tür bir saldırıya katılacağını ve kenara çekilmesinin istenmeyeceğini işaret ediyor. ABD’li yetkililerin İsrail'in yeteneklerine, özellikle de İsrail ordusunun uzmanlığına ihtiyaç duyduğu söyleniyor. İsrail'in başlıca hedefi, İran'ın balistik füze sistemini yok etmek ya da ona ciddi şekilde hasar vermek olacak. Aynı zamanda, İsrail ordusundan iki cephede daha mücadele etmesi istenebilir. Bunlar Lübnan'daki Hizbullah ve Yemen'deki Husiler.

Husilerin hemen savaşa katılıp İsrail'e füze ve insansız hava araçları (İHA) ile saldıracağı tahmin ediliyor. Ayrıca, daha önce 12 gün süren savaşta olduğu gibi Hizbullah'ın bu kez tarafsız kalmayıp savaşa katılma ihtimali de var. Bu durumda İsrail, bunu hesaplaşmak için bir fırsat olarak görebilir.


İsrail muhalefet partileri kafa karışıklığı ve bölünmüşlük içinde… Netanyahu’yu devirme fırsatı kaçabilir

İsrail muhalefet lideri Yair Lapid ile Netanyahu’nun 2022’de gerçekleşen görüşmesinden (DPA)
İsrail muhalefet lideri Yair Lapid ile Netanyahu’nun 2022’de gerçekleşen görüşmesinden (DPA)
TT

İsrail muhalefet partileri kafa karışıklığı ve bölünmüşlük içinde… Netanyahu’yu devirme fırsatı kaçabilir

İsrail muhalefet lideri Yair Lapid ile Netanyahu’nun 2022’de gerçekleşen görüşmesinden (DPA)
İsrail muhalefet lideri Yair Lapid ile Netanyahu’nun 2022’de gerçekleşen görüşmesinden (DPA)

İsrail’de yaklaşan seçimler öncesinde kamuoyunda muhalefet partilerinin Binyamin Netanyahu hükümetini devirmeye yönelik mücadelede yeterince profesyonel davranmadığı ve seçim kazanma fırsatını heba edebileceği yönündeki görüşler güç kazanırken, sol eğilimli Demokratlar Partisi lideri Yair Golan, üç partinin birleşmesini önerdi. Golan, kendi liderliğini yaptığı Demokratlar Partisi’nin yanı sıra, Yair Lapid liderliğindeki Yesh Atid Partisi ve Gadi Eisenkot’un başında bulunduğu Yashar Partisi’nin tek çatı altında toplanmasını teklif etti. Golan, söz konusu ittifakın başına Eisenkot’un getirilmesi konusunda uzlaşmaya varılmasını önererek, “Çünkü anketler onun hem benden hem de Lapid’den daha fazla beğeni topladığını gösteriyor” ifadesini kullandı.

sdvfgt
İsrail muhalefet lideri Yair Lapid (Reuters)

Golan dün yaptığı basın açıklamasında, önerdiği üçlü ittifakın mevcut anketlere göre şimdiden 31-33 sandalye kazanabileceğini ve böylece en büyük parti konumuna yükselebileceğini söyledi. Golan, söz konusu bloğun kurulması ve Netanyahu’yu kendi seçmeni nezdinde de zorlayacak mücadeleci bir seçim kampanyası yürütmesi halinde, desteğini daha da artırabileceğini ve bir sonraki hükümeti kurabilecek güce ulaşabileceğini ifade etti.

Ancak Lapid teklifi kabul etmedi. Lapid, bu girişimin kendisini solcu bir parti lideri gibi göstermeyi amaçladığını savunurken, kendisini sağ liberal olarak tanımladığını belirtti. Golan’a saatler içinde yanıt veren Lapid, birlik önerisinin Golan’ın kendi popülaritesini artırma amacı taşıdığını öne sürdü. Lapid ayrıca Golan’ı ve ‘şu dönemde birlik adı altında safları dağıtmaya çalışan tüm muhalefet liderlerini’ sert sözlerle eleştirdi.

Lapid, “Kamuoyu blokların birleşmesini istemiyor; bizi olduğumuz gibi görmek istiyor. Her parti kendi ilkeleri temelinde mücadele etmeli. Seçimden sonra bloklar arasında bir birleşme yolu bulunabilir” dedi. Muhalefet liderlerini son dönemde ‘zırhlı aracın içinde ateş açmakla’ suçlayan Lapid, bunun ‘Netanyahu’nun iktidarını sonsuza dek sürdürmesine yol açabilecek bir intihar eylemi’ olduğunu söyledi.

Lapid, seçim hazırlıklarında kendisiyle çalışan uzmanların hükümetin düşmesinin ‘teorik olarak artık kesinleştiği’ görüşünde olduğunu belirterek, muhalefet partilerinin bu gerçeği pekiştirmeye odaklanması gerektiğini kaydetti. Lapid’e göre Netanyahu, yenilginin eşiğinde olduğunu biliyor ve iki hedefe yöneliyor: Araplar ile liberal kesim arasındaki katılım oranını düşürmek ve seçimlere hile karıştırmak. Bu çerçevede önceliğin, Yahudiler arasında yüzde 70, Araplar arasında ise yüzde 48 seviyesinde olan oy verme oranını artırmak ve özellikle kırsal bölgelerde seçim hilesini önlemek amacıyla sıkı denetim mekanizmaları oluşturmak olduğunu ifade etti.

juıo9
Tel Aviv’de düzenlenen Netanyahu karşıtı gösteriden (Arşiv – AFP)

Lapid iki gün önce yaptığı açıklamada, ‘liberal kamp içindeki tüm partilerin, Netanyahu’nun yer alacağı herhangi bir koalisyona katılmama taahhüdünde bulunmasını’ şart koştu. Lapid’in bu sözlerle, birlikte önceki hükümeti kurduğu müttefiki Naftali Bennett’e gönderme yaptığı değerlendirildi. Bennett, Netanyahu ile bir hükümet kurmayacağına dair açık bir taahhütte bulunmayı reddediyordu. Bennett’e yakın kaynaklar ise bu tutumun Likud’dan oy çekme amacı taşıdığını savundu. Nitekim Likudlu Bakan Idit Silman, Bennett’in açıklamalarını sert sözlerle eleştirerek sağ seçmene seslendi ve “Bennett sizi, geçmişte sağ seçmeni kandırdığı gibi kandırıyor; sol ve Araplarla hükümet kuruyor” ifadesini kullandı. Silman daha önce Lapid hükümetinde yer almış, ancak 2022 yılında koalisyondan çekilerek hükümetin düşmesine yol açmıştı.

Lapid’in bir yandan, sağ kanadın ise diğer yandan baskısı altında kalan Bennett, Netanyahu liderliğinde kurulacak bir hükümete katılmayacağını açıkladı. Ancak Likud ile Netanyahu’suz bir senaryoda iş birliğine açık olup olmadığı konusunda net bir ifade kullanmadı.

Öte yandan, Avigdor Lieberman liderliğindeki Yisrael Beiteinu Partisi de muhalefet cephesindeki yön arayışını yansıtan açıklamalarda bulundu. Lieberman, muhalefet partilerinin seçmenlere, Netanyahu ile ya da Arap partileriyle hükümet kurmayacaklarına dair açık ve samimi bir taahhüt vermeleri gerektiğini söyledi.

dfgthy
Netanyahu ve Bennett (İsrail medyası)

İsrail’de yayımlanan son Maariv gazetesi anketine göre, seçimlerin bugün yapılması halinde Arap partileri hesaba katılmaksızın muhalefet partileri 60 sandalye kazanıyor. Aynı ankette, Binyamin Netanyahu liderliğindeki koalisyonun sandalye sayısının 68’den 50’ye gerilediği belirtiliyor. Bu tablo karşısında Netanyahu’nun, özellikle Arap seçmenler arasında katılım oranını düşürmeye yönelik bir plan üzerinde çalıştığı öne sürülüyor. İddiaya göre bu plan, korku siyaseti yürütmeyi ve Arap listeleri ile adayları seçim sürecinden diskalifiye etmeyi içeriyor. Muhalefet ise Netanyahu’yu ve müttefiklerini ‘geniş çaplı bir seçim sahtekârlığı kampanyasına hazırlanmakla’ suçluyor.