ABD-Suudi Arabistan anlaşması önündeki beş zorluk

ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken geçtiğimiz aylarda Suudi Arabistan’ı ziyaret etti. (AFP)
ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken geçtiğimiz aylarda Suudi Arabistan’ı ziyaret etti. (AFP)
TT

ABD-Suudi Arabistan anlaşması önündeki beş zorluk

ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken geçtiğimiz aylarda Suudi Arabistan’ı ziyaret etti. (AFP)
ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken geçtiğimiz aylarda Suudi Arabistan’ı ziyaret etti. (AFP)

Bilal Saab

İsrail ile Suudi Arabistan Krallığı arasındaki olası normalleşme etrafında kopan tüm gürültüye rağmen böyle bir anlaşmanın imzalanması için olmazsa olmaz destekçi ve garantör ABD’nin, Krallığın İsrail ile ilişkileri normalleştirme şartlarını kabul edip edemeyeceği veya bunu isteyip istemediği halen belirsiz.

Suudi Arabistan Krallığı, İsrail’le normalleşmesi karşılığında Washington’dan resmî bir savunma anlaşması imzalamasını, sivil bir nükleer program inşasına yardım etmesini ve F-35 gibi beşinci nesil savaş uçakları da dahil olmak üzere gelişmiş Amerikan silahlarına hızlı bir erişim talep ediyor.    

ABD’lilerin gözünde bu talepler, aşırı. Bu da Başkan Joe Biden’ı bunları kabul edip etmeme konusunda kararsız kılıyor.

Geçtiğimiz temmuz ayının 9’unda CNN kanalında Ferid Zekeriya'ya verdiği röportajda ABD Başkanı, bu konu hakkında konuşmak için henüz erken olduğunu söyledi. ABD Başkanı bundan kısa bir süre sonra The New York Times gazetesinden Thomas Friedman'a verdiği bir başka röportajda da tutumunu değiştirmedi.

Suudi Arabistan’ın ortaya koyduğu üç şart arasında, ABD-Suudi Arabistan ilişkilerini, Suudi Arabistan için resmi ABD güvencelerini otomatik olarak içeren bir ittifak sözleşmesi düzeyine çıkarma şartı en ciddi, sıkıntılı ve tartışmalı şart olarak görülüyor.

Bu kararsızlığa rağmen ABD Başkanı’nın böyle bir anlaşmanın imzalanması ihtimalini araştırmak üzere geçtiğimiz aylarda baş diplomatı Antony Blinken ile Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan’ı Suudi Arabistan’a göndermesi (Sullivan’ın Krallığa yönelik ziyareti kısa bir süre önce tekrarlandı), seçenekleri arasında denge kurma çabasını açıkça gösteriyor.

Suudi Arabistan’ın üç şartı arasında, ABD-Suudi Arabistan ilişkilerini, Suudi Arabistan’a verilen resmî ABD güvencelerini otomatik olarak içeren bir ittifak sözleşmesi düzeyine çıkarma şartı en ciddi, sıkıntılı ve tartışmalı şart olarak görülüyor. Bununla birlikte gerek sivil bir nükleer program inşasında Suudilere yardım etmeye gerekse onlara ABD hava silahlarının mücevherini ve dünyanın en güçlü savaş uçağını tedarik etmeye ilişkin diğer iki şart da oldukça önemli.

Bu iki şartı birinci şarttan daha az önemli kılan şey, bunlar üzerinde müzakere ve çözüm imkânının bulunmasıdır. Halbuki iki ülke arasında resmî bir savunma anlaşması meselesinde durum böyle değil. Bu mesele müzakereye yer bırakmıyor. Zira ikili bir anlaşmaya bağlı: Suudi Arabistan Krallığı, ABD ile resmî bir sözleşme temelinde ya müttefiktir ya da değildir.

Dikkatli bir düşünme

ABD’nin bu takas konusundaki karmaşık tutumunu tartışmadan önce izin verin, Suudi Arabistan Krallığı’nın bence kapsamlı bir resmî ABD caydırıcılığı elde etmeyi neden istediğini kısaca açıklayayım. Özellikle bu nokta, Suudi yetkililerin büyük bir manevra alanına neden sahip olmadığını ve bu konuda taviz vermelerinin neden neredeyse imkânsız olduğunu anlamak için bir anahtar. Son birkaç yıldır Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın cesur fikirlerini ve iddialı planlarını takip ettik.

Washington’ın Suudi Arabistan’ın taleplerini reddetmesi, bunların başka bir müzakere taktiği ya da 2020’de İsrail’le ilişkileri normalleştiren ve ABD’den güvenlik iş birliğini güçlendirme vaatleri alan Abu Dabi ile Manama’nın başarılarına üstün gelme girişimi olarak değerlendirildiği anlamına geliyor.

Washington’ın Suudi Arabistan’ın taleplerini reddetmesi, bunları başka bir müzakere taktiği ya da 2020’de İsrail ile ilişkileri normalleştiren ve ABD’den güvenlik iş birliğini güçlendirme vaatleri alan Abu Dabi ile Manama’nın başarılarına üstün gelme girişimi olarak değerlendirmek anlamına geliyor.

Ama ben, Riyad’ın müzakere maharetlerini göstermeye ya da daha iyi bir anlaşma elde etmeye çalıştığını sanmıyorum. Suudi Arabistan’ın talebinde bir mantık ve derin düşünce var.

Fotoğraf Altı: F-35 ve F-16 tipi Amerikan savaş uçakları. (Alamy/Majalla)
F-35 ve F-16 tipi Amerikan savaş uçakları. (Alamy/Majalla)

Riyad, İsrail’le ilişkileri normalleştirmenin ne anlama geldiğinin ve bunun İran’la yakın zamanda yapılan ve iki azılı düşmanı sakin tutan diplomatik anlaşmaya olan etkilerinin farkında.

Aslında Krallığın İsrail’i resmî olarak kucakladığı anda İran, İslam dünyasının lideri Suudi Arabistan’a rakip olmaya ve onu hedef almaya çalışacak.

Mescid-i Haram ile Mescid-i Nebevi’nin Hizmetkârı, sadece İslam’ın en kutsal iki mekânı olan Mekke ile Medine’nin himayesi ve bakımından sorumlu olmayıp, aynı zamanda Kudüs’ün kaderinin de en büyük bekçisidir.

Kudüs; İslam’ın en kutsal üçüncü mekânı, İsrail ile Filistin arasındaki herhangi bir anlaşmasının köşe taşı ve hem Suudi toplumu hem de tüm dünyadaki Müslümanlar için derin bir dinî öneme sahip yer olan Mescid-i Aksa’nın bulunduğu yerdir.

Suudiler; Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn gibi, İsrail’le sadece Batı Şeria ile Ürdün Vadisi’ndeki İsrail yerleşimlerini askıya almak ya da dondurmak için bir normalleşme anlaşması yapamaz.

Dolayısıyla Suudi yetkililerin, bir Filistin devleti kurulmadıkça ya da en azından bu devletin kurulmasının yolunu açan etkin bir süreç garanti edilmedikçe normalleşme olmayacağı yönündeki ısrarı tamamen gerçeğe uygun bir ısrardır ve meseleyi konuşmaktan ibaret değildir. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan’ın Ocak 2023’teki şu açıklaması da bu yüzden: “Gerçek bir normalleşme ve istikrar, ancak Filistinlilere umut ve onur verilerek sağlanabilir.”

Suudiler; BAE ve Bahreyn gibi, İsrail’le sadece Batı Şeria ve Ürdün Vadisi’ndeki İsrail yerleşimlerini askıya almak ya da dondurmak için bir normalleşme anlaşması yapamaz.

Abraham Anlaşmaları

Eylül 2020’de Beyaz Saray’da eski ABD Başkanı Donald Trump’ın himayesinde İsrail ile BAE ve Bahreyn arasında ilişkileri normalleştirme anlaşmaları imzalandı. Bunu takiben Fas ile de ilişkiler başladı ve Sudan’la normalleşmeye ilişkin bir karar duyurusu imzalandı.

Şu an Sudan’da ordu ile Hızlı Destek Kuvvetleri arasında cereyan eden savaş, Sudan’ın Abraham Anlaşmaları adıyla bilinen bu anlaşmalara resmî olarak katılmasını engelledi.

Trump, o dönemde bu adımı ‘özel bir tarihî an’ olarak nitelemişti. BAE ile İsrail, tam anlamıyla diplomatik ilişkiler kurduktan sonra teknoloji, iletişim, sivil havacılık, sağlık ve turizm gibi birçok alanda ikili iş birliğinin güçlenmesinin yolu açıldı.  

Arap ve İsrail medyası, İsrail’le ilişkileri normalleştiren ülkelerdeki yetkililerin, Ortadoğu’da İsrail’le barış zamanının geldiğine ve bu adımın bölgedeki diplomatik dengeyi değiştiren büyük bir jeopolitik sıçrayışı temsil ettiğine dair ifadelerini aktardı. Gözlemcilere göre bu anlaşmalar ABD’nin, Çin ile liderlik yarışı sebebiyle Ortadoğu’dan çekildiği bir zamanda yapıldı.

Haziran ayında Fas, İbrahim Anlaşmaları’nı imzalayan ülkelerin zirvesinin ertelendiğini resmî olarak duyurdu. Dışişleri, Afrika İşbirliği ve Yurtdışında Yaşayan Faslılar Bakanı Nasser Bourita (Nasır Burita), Fas’ın önümüzdeki dönemde Necef Forumu’nun ikinci zirvesine ev sahipliği yapmaya hazır olduğunu söyledi.

Joe Biden yönetimi de bu anlaşmaları güçlendirmeyi ve başka Arap ülkelerini içine alacak şekilde genişletmeyi istiyor. Ancak mevcut İsrail hükümetinin geçtiğimiz aralık ayında iktidarı ele geçirmesinden sonra anlaşmayı imzalayan ülkeler, İsrail’deki aşırı sağın kışkırtmaları yüzünden adımlarının hızını yavaşlatmaya başladı. Ülkesi adına İbrahim Anlaşmaları’nı imzalayan Binyamin Netanyahu liderliğindeki mevcut hükümet, İsrail tarihindeki en sağcı hükümet olup, aralarında yakın zamanda Filistinlileri bir ‘icat’ olarak tanımlayan Maliye Bakanı Bezalel Smotrich’in de bulunduğu radikal bakanlardan oluşuyor. Son aylarda radikal yerleşimciler tarafından Mescid-i Aksa’ya yapılan baskınların hızı da arttı.

Fotoğraf Altı: ABD Başkanı Joe Biden, 23 Temmuz’daki NATO zirvesinin sonunda konuşma yaptı. (AFP/Majalla)
 ABD Başkanı Joe Biden, 23 Temmuz’daki NATO zirvesinin sonunda konuşma yaptı. (AFP/Majalla)

Fas haziran ayında, İbrahim Anlaşmaları’nı imzalayan ülkelerin zirvesinin ertelendiğini resmî olarak duyurdu. Dışişleri, Afrika İşbirliği ve Yurtdışında Yaşayan Faslılar Bakanı Nasser Bourita (Nasır Burita), Fas’ın önümüzdeki dönemde Necef Forumu’nun ikinci zirvesine ev sahipliği yapmaya hazır olduğunu söyledi.

Necef Çölü’nde geçtiğimiz yılın mart ayında yapılan ilk toplantıya İsrail Dışişleri Bakanı ile Bahreyn, Mısır, BAE ve Fas dışişleri bakanları katıldı.

Rol ve güvenlik

Önemli rolleri ve güvenlik önceliklerinden ötürü Suudilerin daha önemli bir şeye ihtiyaçları var. Suudi Arabistan Krallığı ile ABD arasındaki dostluk, İran’ın gözünde kötü bir şeyse İsrail’i tanımak, kuşkusuz çok daha kötü olacaktır.

İran, İsrail’i tanımıyor. Bununla da kalmayarak onu haritadan silmek istediğini de tekrar tekrar dile getiriyor. Bu iki ülke, son yedi yıldır birbirlerine karşı bir gölge savaşı yürütüyor. Geçen yılki haberlere göre İsrail ordusu, Suriye’de ve Ortadoğu’nun başka yerlerinde İran’a ve müttefiklerine ait hedeflere yönelik 400’den fazla hava saldırısında bulundu.

Siyasi açıdan bakılırsa, Cumhuriyetçi rakiplerinin İsrail-Suudi Arabistan normalleşmesini zorlayacak büyük şeyler yapma çabası göz önüne alındığında Biden’ın, Suudilerin şartını kabul etmek için hareket alanı var gibi görünüyor.

İran’ın düşmanlığına karşı ABD’den himaye elde etme çabası, Suudiler için oldukça önemli. Peki, Washington Riyad’ın bu temel şartını kabul etmeye hazır mı?

Siyasi açıdan bakılırsa; Cumhuriyetçi rakiplerinin İsrail-Suudi Arabistan normalleşmesini zorlayacak büyük şeyler yapma çabası göz önüne alındığında Biden’ın, Suudilerin şartını kabul etmek için hareket alanı var gibi görünüyor. Ancak bunun ABD Senatosu’nda, yabancı bir ülkeyle herhangi bir savunma sözleşmesinin onaylanması için gerekli  çoğunluk olan oyların üçte ikisini almak için yeterli olup olmadığını bilmiyorum. Ama ABD’nin iç politikasını ve Filistinlilerin haklarını umursamayan bir İsrail sağcı hükümetiyle ya da bir zamanlar Suudi Arabistan’ı ‘yalnızlaştırmakla’ tehdit eden ABD yönetimiyle iş birliği yapma ihtimalini bir kenara bırakalım ve izin verin, ABD ile Suudi Arabistan Krallığı arasında bir ittifak sözleşmesi imzalamanın derin stratejik zorluklarını ele alalım. Bunlar, ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) ile Ulusal Güvenlik Konseyi’nin zihnine takılan zorluklardır.

Şarku’l Avsat’ın Al-Majalla’dan aktardığına göre Biden yönetimi, Suudi Arabistan’la yapılan bir savunma sözleşmesinin, riskleri kabul ve maliyetleri idare etmek ya da bu risklerle maliyetlerden korkup Riyad’a ‘hayır’ demeye meyletmek gibi tüm sonuçları üzerine düşündü. Tüm bunlar bir yana, Washington’ın tüm bunların üstesinden gelmesini neyin sağlayacağını ve nelerle uğraşması gerekeceğini bilmek iyi olacaktır.

Beş zorluk

ABD ile Suudi Arabistan Krallığı arasında, ABD’nin NATO üyeleri, Güney Kore, Japonya, Avustralya vd. ile olanlara benzer bir ortak savunma sözleşmesinin imzalanması, şartlarına bakılırsa asla hafife alınmaması gereken oldukça önemli bir taahhüt olacaktır. Bu yüzden ABD-Suudi Arabistan savunma anlaşmasının getirebileceği belirli riskler ve endişeler mevcut. Bunları ciddi bir şekilde düşünüp ele almalı.

Birinci olarak; şu an ABD’nin en önemli jeopolitik önceliği, Hint-Pasifik bölgesinde Çin’in meydan okumasına ve Ukrayna’da Rusya’ya karşı koymaktır. Suudi Arabistan Krallığı ile sınırlı da olsa bir savunma sözleşmesi, önemli ABD askerî ve diplomatik varlıklarını bu öncelikli alanlardan alıp Ortadoğu’ya yerleştirmek anlamına gelecektir.

Fotoğraf Altı: Nablus’ta 23 Ağustos’ta düzenlenen protestoya katılan Filistinli bir gösterici. (Getty Images/Majalla)
Nablus’ta 23 Ağustos’ta düzenlenen protestoya katılan Filistinli bir gösterici. (Getty Images/Majalla)

Bu, ulusal güvenlik ve milli savunma stratejisiyle tamamen çatışabilir. Ayrıca böyle bir anlaşmanın ABD devlet aygıtında, özellikle de Pentagon’daki labirent benzeri bürokratik sistemde dolaşıma sokulması, uzun ve epey zorlu bir süreç olacaktır.

İkinci olarak; diyelim ki İran (ABD-Suudi sözleşmesinin caydırıcılığıyla) Suudi Arabistan Krallığı’na karşı doğrudan askerî operasyondan kaçındı; bunun yerine gri alanda faaliyette bulunmaya devam etti ve bölgesel vekilleri aracılığıyla Krallığın istikrarını sarsan faaliyetlerini artırdı. O zaman Washington nasıl karşılık verecek?

Bir diğer ifadeyle Krallık ile İran’a bağlı Husiler arasındaki ateşkes (İran, olası herhangi bir Suudi-İsrail normalleşmesini reddettiği için) ihlal edilirse ve Suudi sivil hedefler Husiler tarafından bir kez daha İran’ın balistik füzeleriyle saldırıya maruz kalırsa bu durum, ABD’nin İran’a ve Husilere askerî bir karşılık vermesini gerektirecek ve teşvik edecek mi?

Daha geniş anlamda ABD, Suudi Arabistan için İran’a karşı bir savaşa girmeye hazır mı? Washington’ın bu sorulara cevap vermesi, Riyad’ın cevap verilmesini istemesi kadar kolay olmayacak.

Üçüncü olarak; bir savunma anlaşması, Suudi Arabistan Krallığı’nın Washington’a olan güvenlik bağımlılığını derinleştirebilir ve gerekli savunma iyileştirmelerini engelleyebilir. 

Washington’ın Arap bölgesel ortaklarıyla ilgili isteklerinden biri, kendilerini daha iyi koruyabilmeleri ve bölgesel güvenliğin yükünü paylaşabilmeleri için kendi askerî yeteneklerini geliştirmeleridir. Washington’la bir savunma sözleşmesinin bu yönelimi geciktirmesi, kesin olmasa da mümkündür.

Dördüncü olarak; Suudi Arabistan’la bir savunma sözleşmesi yapılması İsrail, Mısır ve BAE gibi önemli oyuncularla mevcut güvenlik ilişkilerini bozabilir. Zira Washington, bu eski bölgesel ortakları böyle bir düzenlemenin dışında bırakma kararını gerekçelendirmek zorunda kalacaktır.

Hatta bu, Tayvan ve Ukrayna gibi ülkelere kadar uzanabilir. Washington, onlarla aynı şeyi yapıp, onlara benzer güvenlik taahhütleri sunabilecek olsa da ABD askerî varlığının bölgede ve dünyada aşırı bir şekilde genişlemesi riskiyle karşı karşıya kalacaktır. Dahası, ortak savunma anlaşmalarının sayısının artması, ABD için daha büyük güvenlik zaaflarının ortaya çıkmasına sebep olacaktır.

Mantıksal olarak bir savunma sözleşmesine katılan tarafların sayısının artması, sadece İran’la değil diğer düşmanlarla da ikili silahlı çatışmalarının çıkması olasılığını artırabilir. Dolayısıyla ABD, yalnızca Suudi Arabistan ile İran arasındaki gerilimi yönetmekle kalmayıp, aynı zamanda İran, Mısır, İsrail ve BAE arasındaki muhtemel çatışmalarla da uğraşmak zorunda kalacak.   

Velhasıl, Washington’ın güvenlik yükümlülükleri ve karmaşaları önemli ölçüde artacak.

Beşinci olarak; savunma anlaşmasında potansiyel bir kusur var. Zira istemeden Tahran’ın nükleer yeteneğe sahip olma çabasını hızlandırmasına alan açabilir. Nitekim İran, rejimini hayatta tutmak ve kendisini hayali dış tehditlerden korumak için ideal yolun askerî bir nükleer gidişata öncelik vermek olduğunu düşünebilir. Bu senaryoyla bölgesel güvenlik önemli ölçüde istikrarsızlaşacak, küresel stratejik istikrar baltalanacak ve ABD’nin bölgede bir nükleer silahlanma yarışını engellemek için gösterdiği tüm çabalar boşa çıkacaktır.

Etkili alternatifler

Bu zorluklar çözümsüz olmasa da ben halen ABD ile Suudi Arabistan Krallığı arasında resmî bir savunma sözleşmesi yapılmasını haklı çıkaracak gerekçe göremiyorum. Hele de daha etkili alternatifler varken. İki ülke arasındaki güvenlik ilişkilerini güçlendirecek bu alternatifleri dikkatle inceledim.

Gereken şey, bir sözleşmeye mahkûm resmî bir ittifak değil. Daha ziyade ABD’nin, reform girişimlerine güçlü bir şekilde katılmasıdır. Bu yol, ABD ile Suudi Arabistan arasında ortak bir acil durum planlamasını ve kurumsal yetenekleri güçlendirmeye dönük yatırımları içeren daha koordineli güvenlik stratejisinin geliştirilmesini gerektirebilir.

Aslında gereken şey, bir sözleşmeye mahkûm resmî bir ittifak değil. Daha ziyade ABD’nin, reform girişimlerine güçlü bir şekilde katılmasıdır. Bu yol, ABD ile Suudi Arabistan arasında ortak bir acil durum planlamasını ve kurumsal yetenekleri güçlendirmeye dönük yatırımları içeren daha koordineli güvenlik stratejisinin geliştirilmesini gerektirebilir.

Bununla beraber Biden yönetimi farklı bir bakış açısına sahip olabilir. Eğer öyleyse ve ABD yönetimi, Suudi Arabistan Krallığı ile resmî bir caydırıcı düzenleme yapmaya tercih ederse, umarım bu karar, bununla bağlantılı tüm maliyetler ve faydalar derinlemesine incelendikten sonra verilir. Daha da önemlisi, kaçınılmaz ve olası en kötü senaryolarla yüzleşmek için dikkatli bir planlama ve ön hazırlık yapılmalıdır.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al-Majalla dergisinden çevrildi.



Çin Cumhurbaşkanı "adil çok kutuplu bir dünya" çağrısında bulundu

Şi ve Orsi, Pekin'de bugün yaptıkları görüşmede, (AP)
Şi ve Orsi, Pekin'de bugün yaptıkları görüşmede, (AP)
TT

Çin Cumhurbaşkanı "adil çok kutuplu bir dünya" çağrısında bulundu

Şi ve Orsi, Pekin'de bugün yaptıkları görüşmede, (AP)
Şi ve Orsi, Pekin'de bugün yaptıkları görüşmede, (AP)

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, bugün Uruguaylı mevkidaşı Yamandu Orsi'ye, iki ülkenin "adil ve düzenli çok kutuplu bir dünya"ya doğru ilerlemek için birlikte çalışması gerektiğini söyledi.

İki ülke, ticaret ve çevre de dahil olmak üzere çeşitli alanlarda iş birliği anlaşmaları imzaladı.

Orsi'nin ziyareti, ABD'nin geçen ocak ayında Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'yu tutuklamasından bu yana bir Güney Amerika liderinin Çin başkentine yaptığı ilk ziyaret olma özelliğini taşıyor.

Medyada yer alan bir haberde Şi'nin, Çin'in Latin Amerika ve Karayip ülkelerini egemenliklerini, güvenliklerini ve kalkınma çıkarlarını korumada ve uluslararası gerilimleri hafifletmeye yardımcı olmada desteklediğini söylediği belirtildi.

Şi, Çin ve Uruguay'ın "adil ve düzenli çok kutuplu bir dünyaya ve kapsayıcı ve karşılıklı yarar sağlayan ekonomik küreselleşmeye doğru ilerlemek için iş birliği yapması" gerektiğini ifade etti.

Bu görüşme, bu yıl Batılı başbakanların Çin'e yaptığı bir dizi ziyaretin ardından gerçekleşti.

Haberde, Orsi'nin Çin ve Uruguay arasındaki stratejik ortaklığın "en iyi noktasında" olduğunu söylediği ve her iki ülkeyi de "ortaklığı yeni bir seviyeye yükseltmeye kararlı olmaya" çağırdığı belirtildi.

Çin ve Uruguay bugün, stratejik ortaklıklarını güçlendirmek için bir bildiri imzaladı ve bilim ve teknolojiden çevreye, fikri mülkiyete ve et ticaretine kadar çeşitli alanları kapsayan 12 iş birliği belgesini imzaladı.


İran Cumhurbaşkanı, ABD ile müzakereye şartlı olarak hazır olduğunu açıkladı

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, geçtiğimiz pazar günü hükümet toplantısına başkanlık etti. (İran Cumhurbaşkanlığı)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, geçtiğimiz pazar günü hükümet toplantısına başkanlık etti. (İran Cumhurbaşkanlığı)
TT

İran Cumhurbaşkanı, ABD ile müzakereye şartlı olarak hazır olduğunu açıkladı

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, geçtiğimiz pazar günü hükümet toplantısına başkanlık etti. (İran Cumhurbaşkanlığı)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, geçtiğimiz pazar günü hükümet toplantısına başkanlık etti. (İran Cumhurbaşkanlığı)

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, ABD Başkanı Donald Trump’ın anlaşmaya varılmaması halinde ‘kötü sonuçlar’ doğabileceği yönündeki uyarısının ardından, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’ye ABD ile müzakereler için gerekli zeminin hazırlanması talimatını verdiğini açıkladı.

Pezeşkiyan, X platformundaki paylaşımında, Dışişleri Bakanı’nı ‘adil ve eşitlikçi müzakerelere’ hazırlıkla görevlendirdiğini belirterek, bunun tehditten arındırılmış ve gerçekçi olmayan beklentilerden uzak bir ortamda, ‘ulusal çıkarlar ile izzet, hikmet ve maslahat ilkeleri’ gözetilerek yapılması gerektiğini vurguladı. İran Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Cafer Gaimpenah da X hesabından yaptığı açıklamada, “İyi bir savaş yoktur, her barış da teslimiyet değildir” ifadesini kullandı.

Washington, İran yönetiminin geçen ay zirveye ulaşan hükümet karşıtı protestolara sert müdahalesinin ardından Ortadoğu’ya uçak gemileri göndermişti. ABD Başkanı Donald Trump, saatler önce yaptığı açıklamada, büyük savaş gemilerinin İran’a doğru yola çıktığını duyurarak, temsilcilerinin Tahran’la görüşmeler yürüttüğünü ve bu temasların olumlu sonuçlar doğurmasını umduğunu söyledi. Trump dün, anlaşmaya varılamaması halinde ‘kötü şeyler’ yaşanabileceği uyarısında bulundu.

Bu gelişmelerin ardından gözler İstanbul’a çevrildi. ABD ve İranlı kaynakların doğruladığına göre, ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff’un, nükleer müzakerelerin yeniden başlatılması amacıyla İstanbul’da Abbas Arakçi ile bir araya gelmesi bekleniyor. Söz konusu görüşmeler, İsrail’in haziran ayında İran’ın askeri ve nükleer tesislerine saldırması ve ABD’nin de bu operasyona katılmasıyla patlak veren 12 günlük savaş nedeniyle kesintiye uğramıştı.

Buna karşılık Tahran, diplomatik bir çözüme ulaşmak istediğini belirtirken, kendisine yönelik herhangi bir saldırıya sert karşılık verileceği uyarısında bulundu. İran yönetimi, görüşmelerin yalnızca nükleer dosyayla sınırlı olması gerektiğini vurgulayarak, füze programı ya da savunma kapasitesine ilişkin herhangi bir müzakereyi reddetti.

Bölgesel bir yetkili bugün yaptığı açıklamada, bu hafta İstanbul’da İran ile ABD arasında yapılması öngörülen görüşmelerin önceliğinin, olası bir çatışmanın önlenmesi ve iki taraf arasındaki gerilimin düşürülmesi olduğunu söyledi.

Reuters’a konuşan ve isminin açıklanmasını istemeyen yetkili, dışişleri bakanları düzeyinde görüşmelere davet edilen ülkeler arasında Suudi Arabistan, Katar, Mısır, Umman, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Pakistan’ın bulunduğunu aktardı.

Kaynak, görüşmelerin çerçevesinin henüz netleşmediğini, ancak ‘ana toplantının’ cuma günü yapılmasının planlandığını belirterek, daha fazla gerilimin önüne geçilmesi için taraflar arasında diyaloğun başlatılmasının önemine dikkat çekti.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, ABD ile nükleer bir anlaşmaya varılmasının mümkün olduğunu söyledi. CNN’e konuşan Arakçi, “Başkan Trump nükleer silah istemediğini söyledi, biz de buna tamamen katılıyoruz. Bu çok iyi bir anlaşma olabilir” dedi. Arakçi, Tahran’ın beklentisinin yaptırımların kaldırılması olduğunu da sözlerine ekledi. Birkaç gün önce İran Dini Lideri Ali Hamaney, ABD’nin ülkesine yönelik bir saldırı düzenlemesi halinde ‘bölgesel bir savaş’ çıkabileceği uyarısında bulunmuştu.

Hamaney’in danışmanı Ali Şemhani ise İran’ın beş tur önceki müzakerelerde nükleer silah edinme peşinde olmadığını açıkça ortaya koyduğunu, ancak ‘bunun bir bedeli olması gerektiğini’ söyledi.

Şemhani, zenginleştirilmiş uranyum stokunun miktarının şu aşamada bilinmediğini belirterek, ‘Stok enkaz altında kaldığı için, tehlikeli olması nedeniyle şu ana kadar çıkarılmasına yönelik bir girişim bulunmuyor” ifadesini kullandı.

Şemhani, aynı zamanda Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) ile güvenliğin korunması ve risk oluşturulmaması kaydıyla zenginleştirilmiş uranyum stokuna erişim ve miktarın tahmin edilmesine ilişkin müzakerelerin sürdüğünü kaydetti.

Şemhani, İran’ın ABD ile doğrudan ve somut müzakerelere hazır olduğunu, başka taraflarla yürütülecek görüşmeleri ise kabul etmediğini vurguladı.

Paris, ‘baskıya son verilmesi’ çağrısında bulundu

Bu arada Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noel Barrot, cuma günü yapılması planlanan müzakerelerin, nükleer dosyaya geçilmeden önce İran’daki baskı meselesine odaklanması gerektiğini söyledi.

Barrot bugün France Televisions’a verdiği demeçte şu ifadeleri kullandı: “Elbette alınması gereken ilk kararlar, bu kanlı baskıya son verilmesi, gözaltındakilerin serbest bırakılması, iletişimin yeniden sağlanması ve İran halkına özgürlüklerin iade edilmesidir. Bundan sonra nükleer meseleler, füzeler ve terör örgütlerine verilen destek ele alınmalıdır” dedi.

Fransa Dışişleri Bakanlığı da İran’ın nükleer dosyasına yönelik bir çözümün, İran halkı pahasına olmaması gerektiğini vurguladı.

cdfrgt
Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, bugün Brüksel'de düzenlenen bakanlar toplantısının oturum aralarında Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noel Barrot ile görüştü. (EPA)

Barrot, “Bir kez daha vurguluyorum ki öncelik, devlet tarafından uygulanan bu baskı ve şiddetin sona ermesi ve cezasız kalmaması gereken bu geniş çaplı suçların durdurulmasıdır” dedi.

Barrot, bundan iki gün önce pazar günü yayımlanan Liberation gazetesine verdiği röportajda ise İran’ın topraklarına yönelik olası ABD saldırılarını önlemek için diplomatik müzakereler kapsamında ‘büyük tavizler’ vermesi gerektiğini söyledi. Barrot, ABD’nin ‘İran’a karşı askeri operasyon başlatabilecek bir konuma geldiğini’ belirterek, aynı zamanda rejimin değerlendirmesi gereken bir müzakere yolunun da sunulduğunu ifade etti. Barrot sözlerini şu ifadelerle noktaladı: “Rejimin bu fırsatı değerlendirmesi, büyük tavizleri kabul etmesi ve yaklaşımında köklü bir değişikliğe gitmesi gerekiyor. İran, bölgesel komşuları ve bizim güvenlik çıkarlarımız için bir tehdit kaynağı olmaktan çıkmalı. İran halkı özgürlüğünü yeniden kazanmalı.”


Kurbanlarla ilgili hassas verilerin ortaya çıkmasının ardından... ABD Adalet Bakanlığı Epstein’e ait binlerce belgeyi geri çekti

ABD Adalet Bakanlığı tarafından yayınlanan Jeffrey Epstein dosyalarındaki bir belgeden alınan fotoğraf, Epstein’ın 6 Temmuz 2019’da tutuklandığı sırada hazırlanan raporu gösteriyor. (AP)
ABD Adalet Bakanlığı tarafından yayınlanan Jeffrey Epstein dosyalarındaki bir belgeden alınan fotoğraf, Epstein’ın 6 Temmuz 2019’da tutuklandığı sırada hazırlanan raporu gösteriyor. (AP)
TT

Kurbanlarla ilgili hassas verilerin ortaya çıkmasının ardından... ABD Adalet Bakanlığı Epstein’e ait binlerce belgeyi geri çekti

ABD Adalet Bakanlığı tarafından yayınlanan Jeffrey Epstein dosyalarındaki bir belgeden alınan fotoğraf, Epstein’ın 6 Temmuz 2019’da tutuklandığı sırada hazırlanan raporu gösteriyor. (AP)
ABD Adalet Bakanlığı tarafından yayınlanan Jeffrey Epstein dosyalarındaki bir belgeden alınan fotoğraf, Epstein’ın 6 Temmuz 2019’da tutuklandığı sırada hazırlanan raporu gösteriyor. (AP)

ABD Adalet Bakanlığı dün, Jeffrey Epstein ile ilgili birkaç bin belge ve ‘medya’ materyalini geri çektiğini açıkladı. Şarku’l Avsat’ın AP’den aktardığına göre, New York’ta bir mahkemeye başvuran avukatlar, hükümetin son yayınladığı belgelerdeki hassas bilgilerin sansürlenmesinde yapılan hatalar nedeniyle yaklaşık 100 mağdurun hayatının ‘alt üst olduğunu’ öne sürmüştü.

Yanlışlıkla ifşa edilen materyaller arasında mağdurların yüzlerinin göründüğü çıplak fotoğraflar, isimler, e-posta adresleri ve tam olarak gizlenmemiş diğer tanımlayıcı bilgiler yer alıyordu. Bakanlık, bunun ‘teknik veya insan hatasından’ kaynaklandığını belirtti.

ABD Başsavcısı Jay Clayton, Epstein ve ortağı Ghislaine Maxwell’e karşı açılan insan ticareti davalarını denetleyen yargıçlara yazdığı mektupta, bakanlığın mağdurların veya avukatlarının belirttiği materyallerin neredeyse tamamını, ayrıca hükümetin bağımsız olarak belirlediği ‘çok sayıda’ belgeyi geri çektiğini bildirdi.

Clayton, mağdurlar ve avukatlarının değişiklik talebinin ardından, bakanlığın ‘rapor edilen belgelerle ilgili protokollerini’ revize ettiğini açıkladı.

Yeni mekanizmaya göre, belgeler mağdurlar tarafından bildirildiği anda geri çekiliyor, ardından gözden geçirilip düzeltilmiş bir kopya yeniden yayımlanıyor ve işlemin ‘24 ila 36 saat içinde tamamlanması’ hedefleniyor.

Epstein mağdurlarını temsil eden iki avukat pazar günü, hükümetin isimleri ve diğer kişisel bilgileri gizleme konusundaki binlerce hatayı gerekçe göstererek mahkemeden ‘acil yargı müdahalesi’ talebinde bulundu.

Sekiz kadın, kendilerini Epstein mağduru olarak tanıtarak, yargıç Richard M. Berman’a gönderilen mektuba yorum ekledi. Kadınlardan biri, belgelerin açıklanmasının ‘hayatını tehdit ettiğini’ yazdı. Bir diğeri ise 51 materyalde banka bilgilerinin yer alması nedeniyle ölüm tehditleri aldığını, bunun sonucunda kredi kartlarını ve banka hesaplarını dondurmak zorunda kaldığını belirtti.

ABD Başsavcı Yardımcısı Todd Blanche, pazar günü ABC’nin ‘This Week’ programına verdiği röportajda, hassas bilgilerin gizlenmesi sürecinde bazı hataların meydana geldiğini, ancak Adalet Bakanlığı’nın hızlı bir şekilde müdahale etmeye çalıştığını söyledi.

Blanche, “Bir mağdur ya da avukatı, adının doğru şekilde gizlenmediğini bildirdiğinde, bunu derhal düzeltiyoruz. Bahsettiğimiz sayı, Amerikalıların anlayabilmesi için, toplam materyalin yüzde 0,001’ini geçmiyor” ifadelerini kullandı.

Buna karşın, AP’den onlarca gazeteci dosyaları inceleyerek, bazı belgelerde isimlerin gizlenmiş olmasına rağmen aynı dosyanın diğer kopyalarında açık bırakıldığını tespit etti.