ABD-Suudi Arabistan anlaşması önündeki beş zorluk

ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken geçtiğimiz aylarda Suudi Arabistan’ı ziyaret etti. (AFP)
ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken geçtiğimiz aylarda Suudi Arabistan’ı ziyaret etti. (AFP)
TT

ABD-Suudi Arabistan anlaşması önündeki beş zorluk

ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken geçtiğimiz aylarda Suudi Arabistan’ı ziyaret etti. (AFP)
ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken geçtiğimiz aylarda Suudi Arabistan’ı ziyaret etti. (AFP)

Bilal Saab

İsrail ile Suudi Arabistan Krallığı arasındaki olası normalleşme etrafında kopan tüm gürültüye rağmen böyle bir anlaşmanın imzalanması için olmazsa olmaz destekçi ve garantör ABD’nin, Krallığın İsrail ile ilişkileri normalleştirme şartlarını kabul edip edemeyeceği veya bunu isteyip istemediği halen belirsiz.

Suudi Arabistan Krallığı, İsrail’le normalleşmesi karşılığında Washington’dan resmî bir savunma anlaşması imzalamasını, sivil bir nükleer program inşasına yardım etmesini ve F-35 gibi beşinci nesil savaş uçakları da dahil olmak üzere gelişmiş Amerikan silahlarına hızlı bir erişim talep ediyor.    

ABD’lilerin gözünde bu talepler, aşırı. Bu da Başkan Joe Biden’ı bunları kabul edip etmeme konusunda kararsız kılıyor.

Geçtiğimiz temmuz ayının 9’unda CNN kanalında Ferid Zekeriya'ya verdiği röportajda ABD Başkanı, bu konu hakkında konuşmak için henüz erken olduğunu söyledi. ABD Başkanı bundan kısa bir süre sonra The New York Times gazetesinden Thomas Friedman'a verdiği bir başka röportajda da tutumunu değiştirmedi.

Suudi Arabistan’ın ortaya koyduğu üç şart arasında, ABD-Suudi Arabistan ilişkilerini, Suudi Arabistan için resmi ABD güvencelerini otomatik olarak içeren bir ittifak sözleşmesi düzeyine çıkarma şartı en ciddi, sıkıntılı ve tartışmalı şart olarak görülüyor.

Bu kararsızlığa rağmen ABD Başkanı’nın böyle bir anlaşmanın imzalanması ihtimalini araştırmak üzere geçtiğimiz aylarda baş diplomatı Antony Blinken ile Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan’ı Suudi Arabistan’a göndermesi (Sullivan’ın Krallığa yönelik ziyareti kısa bir süre önce tekrarlandı), seçenekleri arasında denge kurma çabasını açıkça gösteriyor.

Suudi Arabistan’ın üç şartı arasında, ABD-Suudi Arabistan ilişkilerini, Suudi Arabistan’a verilen resmî ABD güvencelerini otomatik olarak içeren bir ittifak sözleşmesi düzeyine çıkarma şartı en ciddi, sıkıntılı ve tartışmalı şart olarak görülüyor. Bununla birlikte gerek sivil bir nükleer program inşasında Suudilere yardım etmeye gerekse onlara ABD hava silahlarının mücevherini ve dünyanın en güçlü savaş uçağını tedarik etmeye ilişkin diğer iki şart da oldukça önemli.

Bu iki şartı birinci şarttan daha az önemli kılan şey, bunlar üzerinde müzakere ve çözüm imkânının bulunmasıdır. Halbuki iki ülke arasında resmî bir savunma anlaşması meselesinde durum böyle değil. Bu mesele müzakereye yer bırakmıyor. Zira ikili bir anlaşmaya bağlı: Suudi Arabistan Krallığı, ABD ile resmî bir sözleşme temelinde ya müttefiktir ya da değildir.

Dikkatli bir düşünme

ABD’nin bu takas konusundaki karmaşık tutumunu tartışmadan önce izin verin, Suudi Arabistan Krallığı’nın bence kapsamlı bir resmî ABD caydırıcılığı elde etmeyi neden istediğini kısaca açıklayayım. Özellikle bu nokta, Suudi yetkililerin büyük bir manevra alanına neden sahip olmadığını ve bu konuda taviz vermelerinin neden neredeyse imkânsız olduğunu anlamak için bir anahtar. Son birkaç yıldır Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın cesur fikirlerini ve iddialı planlarını takip ettik.

Washington’ın Suudi Arabistan’ın taleplerini reddetmesi, bunların başka bir müzakere taktiği ya da 2020’de İsrail’le ilişkileri normalleştiren ve ABD’den güvenlik iş birliğini güçlendirme vaatleri alan Abu Dabi ile Manama’nın başarılarına üstün gelme girişimi olarak değerlendirildiği anlamına geliyor.

Washington’ın Suudi Arabistan’ın taleplerini reddetmesi, bunları başka bir müzakere taktiği ya da 2020’de İsrail ile ilişkileri normalleştiren ve ABD’den güvenlik iş birliğini güçlendirme vaatleri alan Abu Dabi ile Manama’nın başarılarına üstün gelme girişimi olarak değerlendirmek anlamına geliyor.

Ama ben, Riyad’ın müzakere maharetlerini göstermeye ya da daha iyi bir anlaşma elde etmeye çalıştığını sanmıyorum. Suudi Arabistan’ın talebinde bir mantık ve derin düşünce var.

Fotoğraf Altı: F-35 ve F-16 tipi Amerikan savaş uçakları. (Alamy/Majalla)
F-35 ve F-16 tipi Amerikan savaş uçakları. (Alamy/Majalla)

Riyad, İsrail’le ilişkileri normalleştirmenin ne anlama geldiğinin ve bunun İran’la yakın zamanda yapılan ve iki azılı düşmanı sakin tutan diplomatik anlaşmaya olan etkilerinin farkında.

Aslında Krallığın İsrail’i resmî olarak kucakladığı anda İran, İslam dünyasının lideri Suudi Arabistan’a rakip olmaya ve onu hedef almaya çalışacak.

Mescid-i Haram ile Mescid-i Nebevi’nin Hizmetkârı, sadece İslam’ın en kutsal iki mekânı olan Mekke ile Medine’nin himayesi ve bakımından sorumlu olmayıp, aynı zamanda Kudüs’ün kaderinin de en büyük bekçisidir.

Kudüs; İslam’ın en kutsal üçüncü mekânı, İsrail ile Filistin arasındaki herhangi bir anlaşmasının köşe taşı ve hem Suudi toplumu hem de tüm dünyadaki Müslümanlar için derin bir dinî öneme sahip yer olan Mescid-i Aksa’nın bulunduğu yerdir.

Suudiler; Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn gibi, İsrail’le sadece Batı Şeria ile Ürdün Vadisi’ndeki İsrail yerleşimlerini askıya almak ya da dondurmak için bir normalleşme anlaşması yapamaz.

Dolayısıyla Suudi yetkililerin, bir Filistin devleti kurulmadıkça ya da en azından bu devletin kurulmasının yolunu açan etkin bir süreç garanti edilmedikçe normalleşme olmayacağı yönündeki ısrarı tamamen gerçeğe uygun bir ısrardır ve meseleyi konuşmaktan ibaret değildir. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan’ın Ocak 2023’teki şu açıklaması da bu yüzden: “Gerçek bir normalleşme ve istikrar, ancak Filistinlilere umut ve onur verilerek sağlanabilir.”

Suudiler; BAE ve Bahreyn gibi, İsrail’le sadece Batı Şeria ve Ürdün Vadisi’ndeki İsrail yerleşimlerini askıya almak ya da dondurmak için bir normalleşme anlaşması yapamaz.

Abraham Anlaşmaları

Eylül 2020’de Beyaz Saray’da eski ABD Başkanı Donald Trump’ın himayesinde İsrail ile BAE ve Bahreyn arasında ilişkileri normalleştirme anlaşmaları imzalandı. Bunu takiben Fas ile de ilişkiler başladı ve Sudan’la normalleşmeye ilişkin bir karar duyurusu imzalandı.

Şu an Sudan’da ordu ile Hızlı Destek Kuvvetleri arasında cereyan eden savaş, Sudan’ın Abraham Anlaşmaları adıyla bilinen bu anlaşmalara resmî olarak katılmasını engelledi.

Trump, o dönemde bu adımı ‘özel bir tarihî an’ olarak nitelemişti. BAE ile İsrail, tam anlamıyla diplomatik ilişkiler kurduktan sonra teknoloji, iletişim, sivil havacılık, sağlık ve turizm gibi birçok alanda ikili iş birliğinin güçlenmesinin yolu açıldı.  

Arap ve İsrail medyası, İsrail’le ilişkileri normalleştiren ülkelerdeki yetkililerin, Ortadoğu’da İsrail’le barış zamanının geldiğine ve bu adımın bölgedeki diplomatik dengeyi değiştiren büyük bir jeopolitik sıçrayışı temsil ettiğine dair ifadelerini aktardı. Gözlemcilere göre bu anlaşmalar ABD’nin, Çin ile liderlik yarışı sebebiyle Ortadoğu’dan çekildiği bir zamanda yapıldı.

Haziran ayında Fas, İbrahim Anlaşmaları’nı imzalayan ülkelerin zirvesinin ertelendiğini resmî olarak duyurdu. Dışişleri, Afrika İşbirliği ve Yurtdışında Yaşayan Faslılar Bakanı Nasser Bourita (Nasır Burita), Fas’ın önümüzdeki dönemde Necef Forumu’nun ikinci zirvesine ev sahipliği yapmaya hazır olduğunu söyledi.

Joe Biden yönetimi de bu anlaşmaları güçlendirmeyi ve başka Arap ülkelerini içine alacak şekilde genişletmeyi istiyor. Ancak mevcut İsrail hükümetinin geçtiğimiz aralık ayında iktidarı ele geçirmesinden sonra anlaşmayı imzalayan ülkeler, İsrail’deki aşırı sağın kışkırtmaları yüzünden adımlarının hızını yavaşlatmaya başladı. Ülkesi adına İbrahim Anlaşmaları’nı imzalayan Binyamin Netanyahu liderliğindeki mevcut hükümet, İsrail tarihindeki en sağcı hükümet olup, aralarında yakın zamanda Filistinlileri bir ‘icat’ olarak tanımlayan Maliye Bakanı Bezalel Smotrich’in de bulunduğu radikal bakanlardan oluşuyor. Son aylarda radikal yerleşimciler tarafından Mescid-i Aksa’ya yapılan baskınların hızı da arttı.

Fotoğraf Altı: ABD Başkanı Joe Biden, 23 Temmuz’daki NATO zirvesinin sonunda konuşma yaptı. (AFP/Majalla)
 ABD Başkanı Joe Biden, 23 Temmuz’daki NATO zirvesinin sonunda konuşma yaptı. (AFP/Majalla)

Fas haziran ayında, İbrahim Anlaşmaları’nı imzalayan ülkelerin zirvesinin ertelendiğini resmî olarak duyurdu. Dışişleri, Afrika İşbirliği ve Yurtdışında Yaşayan Faslılar Bakanı Nasser Bourita (Nasır Burita), Fas’ın önümüzdeki dönemde Necef Forumu’nun ikinci zirvesine ev sahipliği yapmaya hazır olduğunu söyledi.

Necef Çölü’nde geçtiğimiz yılın mart ayında yapılan ilk toplantıya İsrail Dışişleri Bakanı ile Bahreyn, Mısır, BAE ve Fas dışişleri bakanları katıldı.

Rol ve güvenlik

Önemli rolleri ve güvenlik önceliklerinden ötürü Suudilerin daha önemli bir şeye ihtiyaçları var. Suudi Arabistan Krallığı ile ABD arasındaki dostluk, İran’ın gözünde kötü bir şeyse İsrail’i tanımak, kuşkusuz çok daha kötü olacaktır.

İran, İsrail’i tanımıyor. Bununla da kalmayarak onu haritadan silmek istediğini de tekrar tekrar dile getiriyor. Bu iki ülke, son yedi yıldır birbirlerine karşı bir gölge savaşı yürütüyor. Geçen yılki haberlere göre İsrail ordusu, Suriye’de ve Ortadoğu’nun başka yerlerinde İran’a ve müttefiklerine ait hedeflere yönelik 400’den fazla hava saldırısında bulundu.

Siyasi açıdan bakılırsa, Cumhuriyetçi rakiplerinin İsrail-Suudi Arabistan normalleşmesini zorlayacak büyük şeyler yapma çabası göz önüne alındığında Biden’ın, Suudilerin şartını kabul etmek için hareket alanı var gibi görünüyor.

İran’ın düşmanlığına karşı ABD’den himaye elde etme çabası, Suudiler için oldukça önemli. Peki, Washington Riyad’ın bu temel şartını kabul etmeye hazır mı?

Siyasi açıdan bakılırsa; Cumhuriyetçi rakiplerinin İsrail-Suudi Arabistan normalleşmesini zorlayacak büyük şeyler yapma çabası göz önüne alındığında Biden’ın, Suudilerin şartını kabul etmek için hareket alanı var gibi görünüyor. Ancak bunun ABD Senatosu’nda, yabancı bir ülkeyle herhangi bir savunma sözleşmesinin onaylanması için gerekli  çoğunluk olan oyların üçte ikisini almak için yeterli olup olmadığını bilmiyorum. Ama ABD’nin iç politikasını ve Filistinlilerin haklarını umursamayan bir İsrail sağcı hükümetiyle ya da bir zamanlar Suudi Arabistan’ı ‘yalnızlaştırmakla’ tehdit eden ABD yönetimiyle iş birliği yapma ihtimalini bir kenara bırakalım ve izin verin, ABD ile Suudi Arabistan Krallığı arasında bir ittifak sözleşmesi imzalamanın derin stratejik zorluklarını ele alalım. Bunlar, ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) ile Ulusal Güvenlik Konseyi’nin zihnine takılan zorluklardır.

Şarku’l Avsat’ın Al-Majalla’dan aktardığına göre Biden yönetimi, Suudi Arabistan’la yapılan bir savunma sözleşmesinin, riskleri kabul ve maliyetleri idare etmek ya da bu risklerle maliyetlerden korkup Riyad’a ‘hayır’ demeye meyletmek gibi tüm sonuçları üzerine düşündü. Tüm bunlar bir yana, Washington’ın tüm bunların üstesinden gelmesini neyin sağlayacağını ve nelerle uğraşması gerekeceğini bilmek iyi olacaktır.

Beş zorluk

ABD ile Suudi Arabistan Krallığı arasında, ABD’nin NATO üyeleri, Güney Kore, Japonya, Avustralya vd. ile olanlara benzer bir ortak savunma sözleşmesinin imzalanması, şartlarına bakılırsa asla hafife alınmaması gereken oldukça önemli bir taahhüt olacaktır. Bu yüzden ABD-Suudi Arabistan savunma anlaşmasının getirebileceği belirli riskler ve endişeler mevcut. Bunları ciddi bir şekilde düşünüp ele almalı.

Birinci olarak; şu an ABD’nin en önemli jeopolitik önceliği, Hint-Pasifik bölgesinde Çin’in meydan okumasına ve Ukrayna’da Rusya’ya karşı koymaktır. Suudi Arabistan Krallığı ile sınırlı da olsa bir savunma sözleşmesi, önemli ABD askerî ve diplomatik varlıklarını bu öncelikli alanlardan alıp Ortadoğu’ya yerleştirmek anlamına gelecektir.

Fotoğraf Altı: Nablus’ta 23 Ağustos’ta düzenlenen protestoya katılan Filistinli bir gösterici. (Getty Images/Majalla)
Nablus’ta 23 Ağustos’ta düzenlenen protestoya katılan Filistinli bir gösterici. (Getty Images/Majalla)

Bu, ulusal güvenlik ve milli savunma stratejisiyle tamamen çatışabilir. Ayrıca böyle bir anlaşmanın ABD devlet aygıtında, özellikle de Pentagon’daki labirent benzeri bürokratik sistemde dolaşıma sokulması, uzun ve epey zorlu bir süreç olacaktır.

İkinci olarak; diyelim ki İran (ABD-Suudi sözleşmesinin caydırıcılığıyla) Suudi Arabistan Krallığı’na karşı doğrudan askerî operasyondan kaçındı; bunun yerine gri alanda faaliyette bulunmaya devam etti ve bölgesel vekilleri aracılığıyla Krallığın istikrarını sarsan faaliyetlerini artırdı. O zaman Washington nasıl karşılık verecek?

Bir diğer ifadeyle Krallık ile İran’a bağlı Husiler arasındaki ateşkes (İran, olası herhangi bir Suudi-İsrail normalleşmesini reddettiği için) ihlal edilirse ve Suudi sivil hedefler Husiler tarafından bir kez daha İran’ın balistik füzeleriyle saldırıya maruz kalırsa bu durum, ABD’nin İran’a ve Husilere askerî bir karşılık vermesini gerektirecek ve teşvik edecek mi?

Daha geniş anlamda ABD, Suudi Arabistan için İran’a karşı bir savaşa girmeye hazır mı? Washington’ın bu sorulara cevap vermesi, Riyad’ın cevap verilmesini istemesi kadar kolay olmayacak.

Üçüncü olarak; bir savunma anlaşması, Suudi Arabistan Krallığı’nın Washington’a olan güvenlik bağımlılığını derinleştirebilir ve gerekli savunma iyileştirmelerini engelleyebilir. 

Washington’ın Arap bölgesel ortaklarıyla ilgili isteklerinden biri, kendilerini daha iyi koruyabilmeleri ve bölgesel güvenliğin yükünü paylaşabilmeleri için kendi askerî yeteneklerini geliştirmeleridir. Washington’la bir savunma sözleşmesinin bu yönelimi geciktirmesi, kesin olmasa da mümkündür.

Dördüncü olarak; Suudi Arabistan’la bir savunma sözleşmesi yapılması İsrail, Mısır ve BAE gibi önemli oyuncularla mevcut güvenlik ilişkilerini bozabilir. Zira Washington, bu eski bölgesel ortakları böyle bir düzenlemenin dışında bırakma kararını gerekçelendirmek zorunda kalacaktır.

Hatta bu, Tayvan ve Ukrayna gibi ülkelere kadar uzanabilir. Washington, onlarla aynı şeyi yapıp, onlara benzer güvenlik taahhütleri sunabilecek olsa da ABD askerî varlığının bölgede ve dünyada aşırı bir şekilde genişlemesi riskiyle karşı karşıya kalacaktır. Dahası, ortak savunma anlaşmalarının sayısının artması, ABD için daha büyük güvenlik zaaflarının ortaya çıkmasına sebep olacaktır.

Mantıksal olarak bir savunma sözleşmesine katılan tarafların sayısının artması, sadece İran’la değil diğer düşmanlarla da ikili silahlı çatışmalarının çıkması olasılığını artırabilir. Dolayısıyla ABD, yalnızca Suudi Arabistan ile İran arasındaki gerilimi yönetmekle kalmayıp, aynı zamanda İran, Mısır, İsrail ve BAE arasındaki muhtemel çatışmalarla da uğraşmak zorunda kalacak.   

Velhasıl, Washington’ın güvenlik yükümlülükleri ve karmaşaları önemli ölçüde artacak.

Beşinci olarak; savunma anlaşmasında potansiyel bir kusur var. Zira istemeden Tahran’ın nükleer yeteneğe sahip olma çabasını hızlandırmasına alan açabilir. Nitekim İran, rejimini hayatta tutmak ve kendisini hayali dış tehditlerden korumak için ideal yolun askerî bir nükleer gidişata öncelik vermek olduğunu düşünebilir. Bu senaryoyla bölgesel güvenlik önemli ölçüde istikrarsızlaşacak, küresel stratejik istikrar baltalanacak ve ABD’nin bölgede bir nükleer silahlanma yarışını engellemek için gösterdiği tüm çabalar boşa çıkacaktır.

Etkili alternatifler

Bu zorluklar çözümsüz olmasa da ben halen ABD ile Suudi Arabistan Krallığı arasında resmî bir savunma sözleşmesi yapılmasını haklı çıkaracak gerekçe göremiyorum. Hele de daha etkili alternatifler varken. İki ülke arasındaki güvenlik ilişkilerini güçlendirecek bu alternatifleri dikkatle inceledim.

Gereken şey, bir sözleşmeye mahkûm resmî bir ittifak değil. Daha ziyade ABD’nin, reform girişimlerine güçlü bir şekilde katılmasıdır. Bu yol, ABD ile Suudi Arabistan arasında ortak bir acil durum planlamasını ve kurumsal yetenekleri güçlendirmeye dönük yatırımları içeren daha koordineli güvenlik stratejisinin geliştirilmesini gerektirebilir.

Aslında gereken şey, bir sözleşmeye mahkûm resmî bir ittifak değil. Daha ziyade ABD’nin, reform girişimlerine güçlü bir şekilde katılmasıdır. Bu yol, ABD ile Suudi Arabistan arasında ortak bir acil durum planlamasını ve kurumsal yetenekleri güçlendirmeye dönük yatırımları içeren daha koordineli güvenlik stratejisinin geliştirilmesini gerektirebilir.

Bununla beraber Biden yönetimi farklı bir bakış açısına sahip olabilir. Eğer öyleyse ve ABD yönetimi, Suudi Arabistan Krallığı ile resmî bir caydırıcı düzenleme yapmaya tercih ederse, umarım bu karar, bununla bağlantılı tüm maliyetler ve faydalar derinlemesine incelendikten sonra verilir. Daha da önemlisi, kaçınılmaz ve olası en kötü senaryolarla yüzleşmek için dikkatli bir planlama ve ön hazırlık yapılmalıdır.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al-Majalla dergisinden çevrildi.



Uydu görüntüsü olay yarattı: Malezyalılar yeni Venezuela olmaktan korkuyor

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters
TT

Uydu görüntüsü olay yarattı: Malezyalılar yeni Venezuela olmaktan korkuyor

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters

ABD Büyükelçiliği'nin ülkenin çarpıcı bir uydu görüntüsünü paylaşmasının ardından, Donald Trump yönetimini tiye  alan Malezyalılar petrollerinin olmadığını iddia ediyor.

Kuala Lumpur'daki elçilik, Uluslararası Uzay İstasyonu'ndan çekilen ve Malezya'nın göklerinde yükselen bulutların arasından şimşeklerin çaktığını gösteren 2016 tarihli çarpıcı bir uydu fotoğrafını paylaştı.

Büyükelçilik, sosyal medya platformlarında paylaşılan gönderiye şöyle yazdı:

Malezya, hiç bu kadar elektrikli görünmemiştin. Bu parlak beyaz noktalar şehir ışıkları değil, bir fırtına sisteminin içinde meydana gelen devasa şimşek çakmaları. Bu açıdan bakana kadar canlı, nefes alan bir gezegende yaşadığımızı unutmak kolay. İster fırtınanın altında olun ister üstünde, manzara muhteşem.

Görünüşte zararsız olan bu paylaşım, internette Malezyalıların kendileriyle dalga geçen bir mizah dalgasına yol açtı ve kullanıcılar, Trump yönetiminin Venezuela'ya saldırısından sonra Washington'ın dikkatini ülkelerine çevirmemesi için şaka yollu çağrıda bulundular.

Facebook'ta en çok beğenilen yorum şöyleydi:

Lütfen başkanınıza petrolümüz olmadığını söyleyin. Sadece Saji yemeklik yağımız var.

Bazılarıysa Malezya'nın insanların ağaçlarda yaşadığı az gelişmiş bir ülke olduğu klişesini kullandı.

Bir kullanıcı, "Gördüğünüz gibi, ormanda yaşıyoruz. Vücutlarımızı ısıtmak için ateş yakıyoruz" dedi.

Bir diğeriyse, "Şehirlerimiz yok. Hepimiz ağaçlarda yaşıyoruz. (Not: Petrolümüz yok)" diye şaka yaptı.

Alif Sazali adlı bir kullanıcıysa, "Sevgili Trump... Ormanda yaşıyoruz... Petrol yok, sadece kaplan ve timsah var" diye espri yaptı.

Facebook'ta Mohd Raffi Merusin, Malezya'nın ham petrolü olmadığını, "sadece bol miktarda palm yağı ve fırtınaları" olduğunu iddia etti.

Instagram'da ise aynı fotoğraf yüzlerce yorum aldı ve bazıları "Biz bir sonraki Venezuela mıyız?" diye sordu.

Bir başkasıysa ABD'ye, "Brunei veya Singapur'u tercih edebilirsiniz" diye öneride bulundu.

Bazı yorumcular, gözetim ve müdahaleye yönelik eleştirilerde bulundu. Ina Abd Rahman adlı kullanıcı, "Hiçbir uyarı yapılmadan, ABD Büyükelçiliği'nin Malezya'nın uydu görüntüsünü yayımlaması epey garip" dedi.

Petrol şakaları, ABD'nin bu ay Devlet Başkanı Nicolas Maduro'nun yakalanmasının ardından Venezuela'nın petrolünü "süresiz" kontrol etme sözü vermesinin ardından geldi.

Başkan Trump, ABD'nin Venezuela'yı ele geçireceğini ve petrol rezervlerinden yararlanacağını iddia etti. Ayrıca Venezuela'nın ABD'ye 30-50 milyon varil "yaptırımlı petrol" sağlayacağını duyurdu.

Trump, daha sonra Grönland'ı ele geçirme arzusunu yineleyerek, ABD'nin "isteseler de istemeseler de Grönland'la ilgili bir şeyler yapacağını" söyledi.

Trump yönetimi, Danimarka topraklarını ele geçirmek için askeri güç kullanma ihtimalini masadan kaldırmayı defalarca reddetti.

Independent Türkçe


Kim Jong-un'un kız kardeşinden sert mesaj: Çılgın hayallere kapılmayın

Kim Yo-jong (AFP)
Kim Yo-jong (AFP)
TT

Kim Jong-un'un kız kardeşinden sert mesaj: Çılgın hayallere kapılmayın

Kim Yo-jong (AFP)
Kim Yo-jong (AFP)

Kuzey Kore devlet medyasına göre diktatör Kim Jong-un'un kız kardeşi, Güney Kore'nin iki rakip ülke arasındaki ilişkilerin iyileştirilmesine ilişkin "umut dolu çılgın hayallerinin asla gerçekleşemeyeceğini" söyledi.

Kuzey Kore'nin iktidar partisinde yönetici olan Kim Yo-jong, bir Güney Kore hükümeti yetkilisine atfedilen, Pyongyang'la görüşmelerin yeniden başlaması için Seul'ün bir fırsat gördüğü yönündeki yorumu eleştirdi. Bu yorum, iddiaya göre drone'ların Kuzey Kore hava sahasını ihlal etmesine Kim Yo-jong'un daha az sert bir tepki vermesi üzerine yapılmıştı.

Kuzey Kore'yle ilişkileri denetleyen Güney Kore Birleşme Bakanlığı yetkilisi gazetecilere yaptığı açıklamada, Kuzey'e uçtuğu iddia edilen drone'ları soruşturması için hafta sonu Seul'e çağrı yapan Kim'in tonunu yumuşatmış gibi göründüğünü söylemişti.

Ancak söylemini sertleştirmekte gecikmeyen Kim, salı günü yaptığı açıklamada Seul'ün Kuzey'le ilişkileri düzeltme yönündeki her türlü çabasını geri çevirdi.

Salı günü geç saatlerde yayımlanan açıklamasında Güney Kore'nin, "Kuzey Kore'nin egemenliğini ihlal ederek ciddi bir provokasyon gerçekleştirdiğini" söyleyip drone'larla ilgili önceki eleştirilerini yineledi.

"Düşman devletin holiganlarına bir kez daha açıkça söylüyorum" diyen Kim, Güney Kore hükümetinden özür dilemesini talep etti.

Kuzey Kore ordusu geçen hafta Seul'ü, drone'ları iki ülke arasındaki sınırı aşarak uçurmakla suçlamıştı.

Yaşandığı iddia edilen bu ihlal, Güney Kore Devlet Başkanı Lee Jae Myung'un düşman komşusuyla ilişkileri düzeltme çabalarının önündeki son engel gibi görülüyor. Kuzey Kore, bu çabaları neredeyse her zaman geri çevirdi.

Ancak hafta sonu, bir sivilin Kuzey Kore hava sahasına drone'ları uçurmuş olma ihtimaliyle ilgili kapsamlı bir soruşturma yapılacağını duyuran Seul, provokasyon niyeti olmadığına dair tutumunu netleştirmişti.

Güney Kore'nin açıklamasının ardından, Seul'ün akıllıca bir karar vermesini takdir ettiği anlaşılan Kim, herhangi bir provokasyonun "korkunç sonuçlar" doğuracağı uyarısında bulunmuştu.

Devlet Başkanı Lee'nin yönetimi, Pyongyang'ın Güney Kore'yle savunma anlaşmasını 2023 sonunda askıya almasının ardından, askeri görüşmelerin yeniden başlatılmasını da öneriyor.

Güney Kore Devlet Başkanlığı Ofisi çarşamba günü yaptığı açıklamada Lee'nin, Kuzey Kore'yle 2018'de imzalanan askeri anlaşmanın yeniden yürürlüğe konması olasılığını incelemek üzere bir değerlendirme yapılmasını emrettiğini duyurdu.

Diğer yandan Seul'ün Birleşme Bakanlığı, Kuzey Kore diktatörünün güvenliğini sağlayan üç devlet kurumunun yeni yöneticileri olduğunu açıkladı. Kim Jong-un'un suikast planlarından giderek daha fazla korkması nedeniyle eski yöneticilerin görevden alındığı öne sürülüyor.

AFP'ye göre Seul, bu değişikliklerin ekimde düzenlenen bir askeri geçit töreninde fark edildiğini söylüyor.

Independent Türkçe


İran'da bir dönemin sonu mu, yoksa bir rejimin çöküşü mü?

İran'da bir dönemin sonu mu, yoksa bir rejimin çöküşü mü?
TT

İran'da bir dönemin sonu mu, yoksa bir rejimin çöküşü mü?

İran'da bir dönemin sonu mu, yoksa bir rejimin çöküşü mü?

Husam İytani

İran'daki hükümet yanlısı gösteriler, kısmen Batı'nın Tahran rejiminin çöküşünü öngörmekteki aceleciliğine bir tepki niteliğinde. Yüz binlerce kişi, ekonomik ve siyasi iflasına, 30 yılı aşkın süredir yatırım yaptığı eksenin çöküşüne rağmen mevcut rejimi desteklemek için yürüyüş düzenledi.

Başkan Donald Trump'ın İran ile ticaret yapan ülkelere uygulanan gümrük vergilerinde yüzde 25'lik bir artış açıklamasının ardından, Alman Şansölyesi Friedrich Merz bir adım daha ileri giderek Tahran rejiminin sona yaklaştığını ve “İran liderliğinin son günlerini yaşadığını” söyledi. Merz’in bu açıklaması, güvenlik güçlerinin göstericileri bastırmak için artan güç kullanımını protesto etmek amacıyla Batı başkentlerindeki İran büyükelçilerinin çağrılması dalgasının ortasında geldi. Bu arada, İsrail'de sadece tehdit dili, askeri planlama ve gelecekteki İsrail hava saldırıları operasyonları için hedef seçimi duyuluyor.

İki önemli gözlem var; birincisi, mevcut protestoların, önceki birçok gösteri ve huzursuzluğa kıyasla belirleyici özelliği, kronik ekonomik başarısızlığın ve bunun üstesinden gelememenin, “direniş ekseni” olarak bilinen emperyal projenin çöküşüyle ​​birleşmesidir. Bu eksenin temel işlevi, Irak, Lübnan, Suriye ve Yemen'de görüldüğü gibi, sınırları etrafında tampon bölgeler oluşturarak İran'ı dış tehditlerden korumaktı. Bu bölgeler, 1980-1988 yılları arasında Irak ile yaşanan çatışmada olduğu gibi, İran topraklarında herhangi bir savaşın yaşanmasını önlemek ve İran'ın düşmanlarını nispeten uzak bölgelerde oyalamak için bir kalkan görevi görüyordu.

Bu bağlamda, İran para biriminin rekor seviyelerdeki düşünün ortaya çıkardığı ekonomik çöküşün, rejimin doğası, sosyo-ekonomik politikaları, üretim yöntemleri, kamu malının eşitsiz dağılımı ve yolsuzluk düzeyiyle ilgili yapısal sorunlardan mı kaynaklandığı, yoksa on yıllarca süren ve yabancı yatırımları engelleyen, ülkenin izolasyonunu daha da artıran ağır yaptırımlar ve ambargoların bir sonucu mu olduğu fark etmiyor. Şimdi ön plana çıkan şey, vatandaşların temel ihtiyaçlarını karşılayamamasıdır.

Tahran'daki yetkililer, İran'a karşı eski müttefikleri Beşşar Esed ve Lübnan'daki Hizbullah'a davrandıkları gibi davranacak olan Çin veya Rusya'dan herhangi bir destek beklemiyorlar

İkinci gözlem ise, ABD ve İsrail'in, mevcut protestoları 1979'da iktidara gelen rejimin sonu haline getirmek için ellerinden gelen her şeyi yaptıklarıdır. Batılı müttefikleriyle birlikte, nihai çöküş ister iç baskıdaki artıştan ister bir dış faktörden kaynaklansın, Tahran'daki rejimi devirmek için her türlü çabayı gösterecek ve mevcut tüm güvenlik, ekonomik ve askeri araçları kullanacaklardır. Geçen yıl haziran ayındaki İsrail saldırıları sırasında ortaya çıkan, İran ordusunun ve Devrim Muhafızlarının üst düzey komutanlarının çoğunun ölümüne ve hatta Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan'ın hayatının tehlikeye girmesine yol açan İran’ın korkunç istihbarat ve askeri açığı sonrasında, Venezuela modelinin İran'da da uygulanması oldukça cazip bir seçenek gibi görünüyor.

Şarku’l Avsat’ıın Al Majalla’dan aktardığı analize göre son Şah Muhammed Rıza'nın oğlu Rıza Pehlevi'ye alternatif bir otorite kurma konusunda aşırı güven duyulması, muhtemelen 2009'daki “Yeşil Hareket”in arkasındaki iç muhalif figürlerin, yaşanan olaylar hakkında net bir tavır almadıkları bir dönemde alternatif bir seçenek sunma ihtiyacından kaynaklanıyor. İç muhalefetin net bir tavır almamasının arkasında ise devirmeyi hedefledikleri rejimle olan bağlantıları yatıyor. Dolayısıyla bu noktada, İranlıların çoğunluğunun mevcut rejimi ne pahasına olursa olsun devirmeye mi meyilli olduğu, yoksa 2022'de başörtüsü ve bireysel özgürlüklere getirilen kısıtlamalar sebebiyle patlak veren “Kadın, Özgürlük, Yaşam” gösterilerinden sonra olduğu gibi, şartlı uzlaşmalara varmayı ve tavizler koparmayı mı desteklediği konusunda önemli sorular beliriyor.

Şüphesiz ki, Tahran'daki yetkililer, İran’a karşı eski müttefikleri Beşşar Esed'e ve Lübnan'daki Hizbullah'a davrandıkları gibi davranacak olan Çin veya Rusya'dan herhangi bir destek veya arka çıkma beklemiyorlar.

Trump'ın İran ile ticaret yapanlara gümrük tarifesi uygulama hamlesi ve protestocuların mevcut ivmede öldürülmeye devam edilmesi halinde Tahran'a saldırmak için “çok güçlü planlar” geliştirmeye yönelmesi, Amerika Birleşik Devletleri'nin Dini Lider Ali Hamaney ve rejimini devirmek için mevcut fırsatı kaçırmak istemediğini gösteriyor. Ancak bu, hem modern dünyada hem de antik dünyada muazzam öneme sahip jeostratejik bir kavşakta yer alan, 1,6 milyon kilometrekarelik bir yüzölçümüne sahip ve nüfusu 90 milyondan fazla olan İran için makul bir resim çizmek için yeterli değil.