İsviçre peyniri ve özel bir ada... Kuzey Kore lideri Kim Jong-un’un abartılı ve tuhaf hobileri

Kuzey Kore lideri, halkı açlıkla boğuşurken bile yüz milyonlarca dolar harcıyor.

Kuzey Kore lideri Kim Jong-un. (Reuters)
Kuzey Kore lideri Kim Jong-un. (Reuters)
TT

İsviçre peyniri ve özel bir ada... Kuzey Kore lideri Kim Jong-un’un abartılı ve tuhaf hobileri

Kuzey Kore lideri Kim Jong-un. (Reuters)
Kuzey Kore lideri Kim Jong-un. (Reuters)

Kuzey Kore lideri Kim Jong-un’un hobileri sadece Pyongyang ile Moskova arasında zırhlı tren sürmekle sınırlı değil. Kim Jong-un boş zamanlarında füze ve nükleer denizaltı fırlatmakla da yetinmiyor. Tartışmalı liderin daha pek çok abartılı hobisi var. Uzun hobiler listesine ek olarak Kuzey Kore medyası Kim’in olağanüstü yeteneklerinin olduğunu iddia ediyor.

Kim ve basketbol

Kim, İsviçre’deki öğrencilik yıllarından beri basketbola meraklı. Öğrencilik yıllarında sosyal bir yapıya sahip olmadığı için basketbol onun en büyük arkadaşı oldu. Kim, kilosuna ve boyuna rağmen bir süre basketbol ile ilgilendi. Odasının duvarlarını ABD’li basketbolcu Michael Jordan’ın fotoğraflarıyla doldurdu, sınıf arkadaşları arasında devasa spor ayakkabı koleksiyonuyla tanınıyordu.

Fotoğraf Altı: Kuzey Kore devlet televizyonu tarafından yayınlanan Kim Jong-un’un çocukluk fotoğrafları. (EPA)
Kuzey Kore devlet televizyonu tarafından yayınlanan Kim Jong-un’un çocukluk fotoğrafları. (EPA)

Daha önce İngiliz medyasına konuşan okul arkadaşları, Kim’in gergin bir oyuncu olduğunu, yarışmayı sevdiğini ve kaybetmekten de nefret ettiğini aktardı. Kim, çocukluk kahramanı Michael Jordan’ı, 2011 yılında babasından iktidarı devraldıktan sonra Pyongyang’a davet etti. Ancak Jordan ziyaret davetini kabul etmediği için onun yerine Chicago Bulls takımındaki meslektaşı Dennis Rodman’a davet gönderdi.

Fotoğraf Altı: Kim Jong-un ve ABD’li basketbolcu Dennis Rodman. (AP)
Kim Jong-un ve ABD’li basketbolcu Dennis Rodman. (AP)

Rodman’ın 2013 yılında ülkesi ile Pyongyang arasındaki kalın, yüksek demir duvarı nasıl aştığı uzun süre dünya gündemini meşgul etti. Rodman, Pyongyang’da sıcak bir şekilde karşılandı. Rodman’ın ziyarette Kim’e yönelik, “Ömür boyu bir dostun var” sözleri insan hakları grupları tarafından eleştirilmişti. Ancak Rodman bunu umursamadı, Kuzey Kore’ye geri döndü ve kendisiyle Kim arasındaki dostluk antlaşmasını yineledi.

Rodman Kim’in halka açık bir şekilde kutladığı doğum gününde ‘Doğum günün kutlu olsun sevgili mareşal’ şarkısını söyledi.

Atlara aşık bir lider

Kim, medyada genellikle at sırtında beliriyor. 2019’daki bir medya kampanyasında, Kuzey Kore’nin en yüksek zirvesine beyaz bir atla tırmandığı söylendi. 2021’de Kuzey Kore televizyonu tarafından yayınlanan bir belgeselde, aynı kare ekranlarda yerini aldı.

Beyaz atlar ülkenin sembolü. Kurucu büyükbabası Kim İl-sung’un beyaz bir ata bindiği ve İkinci Dünya Savaşı sırasında Japon sömürgeciliğine karşı savaşlara öncülük ettiği söylendiği için beyaz atlar ülkenin kuruluş dönemini hatırlatıyor.

Fotoğraf Altı: Kim Jong-un, seçim kampanyalarında genellikle beyaz bir atın üzerinde görünüyor. (AFP)
Kim Jong-un, seçim kampanyalarında genellikle beyaz bir atın üzerinde görünüyor. (AFP)

Lüks otomobil filoları

Kuzey Kore liderinin koleksiyonunda Rusya’dan onlarca ithal at, zırhlı bir tren, özel bir uçak ve çok çeşitli lüks arabalar yer alıyor. Basında yer alan haberlere göre araba koleksiyonunda iki Maybach, bir Mercedes filosu, bir dizi Rolls Royce ve Land Roverlar bulunuyor.

Şarku’l Avsat’ın Telegraph gazetesinden edindiği bilgilere göre tren Kim’in, uçak, araba ve atların yanı sıra altı milyon dolar değerinde bir yatı da var. Bu yatın Kim’in tatillerini geçirdiği özel adasına götürecek ulaşım aracı olması muhtemel.

Arkadaşı Kim ile birlikte bu adayı ziyaret eden Rodman, adada birçok yüzme havuzu ve su tesisinin yanı sıra bir futbol ve basketbol sahası olduğunu belirtti. Adada ayrıca Kim’in özel partilerinin düzenlendiği bir alan da yer alıyor.

Fotoğraf Altı: Lüks arabaları seven Kim’in ve geniş bir araç koleksiyonu var. (DPA)
 Lüks arabaları seven Kim’in ve geniş bir araç koleksiyonu var. (DPA)

Milyon dolarlık geniş bir bütçe

Kim, hiçbir lüksten kaçınmıyor. Halkı açlıkla boğuştuğu zamanlarda bile hayatının ve saltanatının hiçbir aşamasında lüksü terk etmedi. 2014 yılında yayınlanan bir Birleşmiş Milletler (BM) raporu, Pyongyang rejiminin büyük miktarlarda pahalı mal satın aldığını ortaya koydu. Raporda, Kim’in bir kayak ve binicilik merkezi inşa ettiği, Kuzey Kore’deki yönetici seçkinlerin birçok pahalı araba, 35’ten fazla piyano ve bir dizi gelişmiş kayıt cihazı ithal ettiği yer aldı.

Rapora göre iktidar rejimi 2012 yılında, yani 3. Kim saltanatının ilk yılında lüks eşyalara yaklaşık 645 milyon dolar harcadı. Kim, lükse olan bu düşkünlüğünü babasından miras aldı, ancak masraflarında babasını geçti. Kim, sevdiklerine değerli saatler, özel içkiler, kürk mantolar ve mücevherler hediye ediyor.

Fotoğraf Altı: Kim Jong-un özel jeti bulunuyor. (KCNA)
Kim Jong-un özel jeti bulunuyor. (KCNA)

Yemekler, filmler ve şarkılar

Kim’in ithal etmediği tek ürün sigara olabilir. Zira çok fazla yerel üretim tütün içiyor. Ancak geriye kalan yiyecek ve içecekler, yurt dışından büyük miktarlarda saraylarının depolarına getiriliyor. Kuzey Kore lideri hakkında dolaşan bilgilerde, alkollü içeceklerin hayranı olduğu ve sadece pahalı olanları tükettiği de yer alıyor. Sadece 2016 yılında bir milyon dolar değerinde alkollü içecek ithal etti.

Yemek masasının vazgeçilmezleri arasında İsviçre peynirleri yer alıyor. Bu, İsviçre’deki öğrencilik yıllarından kalma bir alışkanlık. Öğle yemeklerin de ise ıstakoz ve havyar neredeyse her zaman mevcut olan iki yemek.

Fotoğraf Altı: Kim Jong-un ev yapımı yiyecekleri titizlikle hazırlanıyor. (AFP)
Kim Jong-un ev yapımı yiyecekleri titizlikle hazırlanıyor. (AFP)

Eğlence, Kim’in hayatının büyük bir bölümünü kapsıyor, sarayda bin kişilik bir sinema salonu bile var. Belki de onları kitlesel parti toplantıları için kullanıyor, ancak asıl amacı çok sevdiği Godzilla ve Jackie Chan’ın filmlerini izlemek. Yakınlarının aktardığına göre Kim’in ekrana olan düşkünlüğü, çocukluğundan beri bilgisayar oyunlarına olan ilgisine kadar uzanıyor.

Kuzey Kore liderinin hobileri arasında hiç ihmal etmediği müzikte yer alıyor. Hatta bir kadın grubu kurup şarkıcılarını kendisi seçecek kadar ileri gitti ve gruba Moranbong adını verdi.

Süper yetenekler

Kim, ülkesinin medyasına ve halkının inançlarına göre doğaüstü yeteneklere sahip. Kim’in üç yaşındayken araba kullandığı ve dokuz yaşında yelkenli yarışlara katıldığı söyleniyor. Ayrıca arkeolog ekibiyle birlikte efsanevi gergedanın yerini keşfettiği haberleri de yer alıyor.

Kim’in efsanevi yetenekleri tüm alanlara yayılıyor. Kim ve bir grup Kuzey Koreli bilim insanı, AIDS’i, belirli kanser türlerini, soğuk algınlığını, yaşlanmanın etkilerini ve diğer birçok hastalığı iyileştiren bir mucize ilaç icat etti.

Fotoğraf Altı: Kim Jong-un, Kuzey Kore’nin en yüksek dağı olan Baekdu’nun zirvesinde. (AFP)
Kim Jong-un, Kuzey Kore’nin en yüksek dağı olan Baekdu’nun zirvesinde. (AFP)

Kuzey Kore devlet televizyonu bu olağanüstü güçlerin zirvesi olarak, soğuk kış günlerinden birinde Kim’in yüksek zirvelerden birine tırmandığı anda fırtınanın dindiğini ve güneşin açtığını duyurdu. Medyada yer alanlara göre Kim bu olağanüstü güçleriyle doğayı kontrol edebiliyor.



Yemen, ABD ile İran arasında... Arabuluculuk ve gerginliğin artışı

Görsel: Al Majalla
Görsel: Al Majalla
TT

Yemen, ABD ile İran arasında... Arabuluculuk ve gerginliğin artışı

Görsel: Al Majalla
Görsel: Al Majalla

Enver el-Ansia

Ortadoğu’nun -Yemen’in de bu tablonun önemli bir parçası olduğu dikkate alındığında- İran ile ABD/İsrail arasında yaşanan önceki savaş turlarında görülenlerden daha kötü bir senaryoya sürüklenmesini önlemek için zamana karşı yarışıldığı açık. Bu süreçte Katar diplomasisi, ABD ile İran arasında dolaylı müzakereler için bir fırsat yaratma umuduyla belki de son girişimlerini yürütüyor. Ancak İran ve ABD’nin birbirlerine yönelttiği, müzakereler öncesinde alışılmış bir pazarlık manevrası olarak değerlendirilemeyecek ölçüde ağır ve karşılanması güç talepler, bu çabaları zorlaştırıyor.

Bugün ortaya çıkan tablo tamamen farklı. Mesele artık siyaset ve medya gündeminde yaşanan küçük bir fırtınadan ibaret değil. Tahran, bu karşılaşmaya hazır olduğunu söylüyor. İran Dini Lideri Mücteba Hamaney, ordu komutanlarına ‘hedef listesinin güncellenmesiyle birlikte coğrafi sınırlama olmaksızın doğrudan ve etkili karşılık verilmesi’ talimatını verdi. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ise en sert ve uzlaşmaz açıklamalarından birinde, diplomatik üslubun dışına çıkarak, “Güçlerimiz, ülkemize saldırmaya cesaret edenlere yıkıcı bir darbe indirecek. Artık hiçbir kırmızı çizgi yok” dedi.

Öte yandan Washington ve Tel Aviv, Tahran’a en ağır darbeyi indirmek için askeri hazırlıklarını tamamladı. ABD Başkanı Donald Trump’ın muğlak ve çelişkili açıklamaları artık öngörülerde bulunmak için sağlam bir dayanak oluşturmuyor. Bu açıklamalar, ABD ve İsrail ordularının hareketliliğini ve tetiği çekmeye hazır olduklarını da gizleyemiyor. Sahadaki gelişmeler ve somut göstergeler, bu adımın eş zamanlı ya da aşamalı olarak atılmasının neredeyse kesinleştiğine işaret ediyor.

dsxv
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 28 Temmuz 2026 tarihinde Washington’daki Beyaz Saray’da (AFP)

İran’ın savaş hazırlıkları, Tahran’ın mevcut duruma ilişkin değerlendirmelerinin yersiz olduğu anlamına gelmeyebilir. Bölgede 50 bin Amerikan askerinin ve 20 savaş gemisinin bulunması, operasyonların aylık maliyetinin 2 ila 3 milyar dolar arasında değişmesi, sınırlı bir harekât düzenlemek amacı taşımıyor. Aksine amaç, önceki hava harekâtlarında ulaşılamayan hedefleri gerçekleştirmek. İsrail ve ABD’nin açıklamalarına göre bu kez asgari hedef, İran’ın nükleer tehdidini kesin olarak ortadan kaldırmak. Bunun bedeli ülkeyi yarım asır geriye götürmek olsa bile… Başka bir ifadeyle ideolojik, askeri ve ekonomik tüm alanlarda dişleri, pençeleri ve bölgesel uzantıları olmayan bir İran yaratmak.

Bu noktada, İran’ın köşeye sıkışmış ve yaralı bir canavar gibi elindeki imkânlarla karşılık vereceğine yönelik tehditlerini göz ardı etmek akılcı değil. Üstelik bu karşılık, İran açısından intihar ve kaçınılmaz bir ölüm anlamına gelmediği sürece mümkün olan tüm kapasitenin kullanılması şeklinde gerçekleşebilir. Tel Aviv ve Washington bu ihtimali dikkate almayabilir, ancak ABD’nin Körfez bölgesindeki diğer müttefikleri açısından durum böyle görünmüyor. ABD merkezli CNN’in üst düzey bir güvenlik yetkilisine dayandırdığı haberine göre İran, bölgedeki yapay zekâ altyapısını, ABD veya İsrail'in saldırısına uğraması halinde düzenleyeceği misilleme saldırılarının olası hedefleri arasına aldı. İranlı yetkili, yapay zekâ altyapısının hedef alınmasının enerji krizi ve Hürmüz Boğazı’yla sınırlı kalmayacak sonuçlar doğurabileceğini, etkilerinin tüm dünyaya yayılabileceğini belirtti. Yetkiliye göre çatışmaların yeniden başlaması, uzun süreli ve sürprizlerle dolu bir savaşa dönüşecek; bu süreçte İran, ‘öngörülebilir bir davranış biçimi’ izlemeyecek.

Peki, böyle bir senaryonun gerçekleşme ihtimali nedir? Özellikle Körfez ülkelerinin İran'ın doğrudan saldırılarının yanı sıra Irak’taki Şii gruplar ve Yemen’deki Husiler üzerinden eş zamanlı saldırılarla karşı karşıya kalması durumunda, bu ülkelerin söz konusu tehditle başa çıkma kapasitesi ne düzeydedir?

Katar diplomasisi, Washington ile Tahran arasındaki savaş çığlıklarıyla yarış içinde

Yemen’de gözlemciler, ülkelerinin içinde bulunduğu savaş koşullarına rağmen bölgede yaşanan gelişmeleri takip ediyor. Ancak bu gelişmelere yönelik belirgin bir ilgisizlik söz konusu. Günlük yaşamlarını kuşatan cehennem koşulları, dikkatlerini daha çok ülkelerinin geleceğine ve Washington ile Tahran arasında silahlı çatışmaların yeniden başlamasının Yemen üzerindeki olası etkilerine yöneltiyor. Körfez ülkelerinde ise Tahran ile ABD/İsrail arasındaki giderek artan gerilim, bölgedeki siyasi elitlerin ve basın-yayın kuruluşlarının gündemine hâkim durumda. Bölgedeki tüm hükümetler bu gerilimi ciddiye alıyor ve söz konusu tehditlere karşı gerek müttefiklerinden destek alarak gerekse kendi imkânları ölçüsünde hazırlık yapıyor.

sxdv
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, 27 Ekim 2026 tarihinde Rusya’nın Moskova kentinde Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamad Al Sani ile bir araya geldi. (Reuters)

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre bölge ülkelerinin, Katar hükümetinin şu anda yürüttüğü olağanüstü diplomatik girişimlerin belirli ölçüde tansiyonu düşürmesini, gerilimi azaltmasını ve ihtimali giderek artan askeri çatışmayı ertelemesini umut ettikleri kesin. Ancak İran ve ABD’nin tutumları hâlâ birbirinden oldukça uzak. Müzakerelerin başlaması ve tarafların en karmaşık anlaşmazlık konularını ele alması halinde ise ayrıntıların yaratacağı sorunların gölgesi müzakere masasının üzerinden eksik olmayacak.

Ancak hiç kimsenin arzu etmediği bir savaşın çıkması durumunda bu ülkeler, yalnızca meşru müdafaa haklarını kullanmakla yetinmeyebilir; uluslararası hukuk ve Birleşmiş Milletler (BM) Şartı’nın güvence altına aldığı bu hak çerçevesinde karşılık verme ve caydırıcılık yoluna da başvurabilir. Katar’ın girişimlerinde ilerleme kaydedildiğine ilişkin açıklamalar ve Doha’nın İranlı ve Amerikalı taraflarla yürüttüğü temaslarda hakim olduğu belirtilen ‘olumlu’ hava, tek başına iyimserlik için yeterli değil. Zira bu tür açıklamalar, diplomatik müzakere süreçlerinde olağan ve alışılmış bir uygulama niteliği taşıyor. Ancak bunlar, askeri hazırlıkların çatışmaya doğru belirgin bir hızla ilerlediği gerçeğini değiştirmiyor. Söz konusu açıklamalar, çatışmanın önlenmesi, hatta yalnızca ertelenmesi için bile yeterli görünmüyor. Çünkü bu hazırlıklar için harcanan yüz milyonlarca doların, aslında ulaşılması mümkün olan bir anlaşmayı sağlamak amacıyla kullanıldığını düşünmek mantıklı değil. Böyle bir anlaşmaya ulaşma ihtimali bulunsaydı, üç uçak gemisinin bölgeye sevk edilmesi ve on binlerce Amerikan askerinin bölge çevresinde konuşlandırılması için bu kadar büyük kaynak ayrılmazdı.

Washington ile Tahran arasındaki müzakere masasındaki tutumlar yalnızca birbirine zıt ya da taban tabana karşıt olmakla kalmıyor, aynı zamanda tarafların birbirlerine yönelttiği tehdit ve gözdağı içeren ifadeler nedeniyle daha çatışmalar başlamadan silahlı bir hesaplaşmanın eşiğine gelmiş durumda. Herhangi bir müzakere öncesinde savaşın durdurulmasını şart koşan ve nükleer programını Washington ile görüşmeyi kesin bir dille reddeden Tahran’a karşılık ABD, İran’ın nükleer programının müzakerelerin merkezinde yer almadığı hiçbir görüşmeyi kabul etmiyor. ABD ile birlikte Batı’daki başlıca güçler ve dünyadaki ülkelerin büyük bölümü de İran’ın nükleer silaha sahip olmasına izin verilmemesi gerektiği konusunda hemfikir.

dc
Uluslararası alanda tanınan Yemen hükümetine bağlı bir savaşçı, 26 Ekim 2026 tarihinde, Yemen’in batısındaki Taiz vilayetinde, Husilerle çatışma hattındaki bir mevziye doğru ateş ediyor. (AFP)

Dolayısıyla taraflar arasındaki uçurum son derece derin ve bu mesafenin kolayca kapatılması ya da aşılması mümkün görünmüyor. Bu uçurum, ne ciddi bir irade ve karşılıklı tavizlerin getireceği bedelleri göze alma cesareti olmaksızın yürütülen göstermelik ve kurnazca diplomatik müzakerelerle ne de iki farklı tutum arasındaki çatışmayla giderilebilir. İran, nükleer projesini korumayı varoluşsal bir mücadele olarak görürken ABD açısından olası bir çatışma, uzun süreli bir savaşın yalnızca bir muharebesi ya da bir aşaması olabilir. Washington, bu çatışmanın uzamasından rahatsızlık duymuyor. Ancak her iki durumda da temel sorun şu: Tahran bunun bedelini ekonomisinin öz kaynakları ve ulusal imkânlarıyla öderken Washington, sermayesinden değil, sahip olduğu servet ve güç fazlasından harcama yapıyor.

Bunun Yemen’de olup bitenlerle ne ilgisi var?

Yemen’deki savaşa gelince, Trump’ın İran-ABD çatışmasının en ciddi sınamalarından ya da yerel düzeydeki en tehlikeli yan etkilerinden biri olarak gördüğü bu konuda, Husilerin Suudi Arabistan’ı savaşın tarafı haline getirme ısrarına rağmen, asıl krizlerinin Suudi Arabistan’la değil, özünde Yemen ve Yemenlilerle yaşandığının farkında oldukları görülüyor. Buna karşın Husiler, İran’ın boğaza yönelik emellerini gerçekleştirmek amacıyla askeri çabalarının büyük bölümünü Babu’l Mendeb’e yöneltiyor. Bu durum, söz konusu savaşın İran ile ABD arasındaki daha geniş çaplı çatışmayla bağlantılı olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Husilerin İran destekli savaşının Babu’l Mendeb yakınlarında şiddetlenmesi ve milislerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarını tekrarlaması, Tahran’ın bu stratejik boğaza ne pahasına olursa olsun yeniden hâkim olma çabasının boyutunu gösteren bir ölçüt niteliği taşıyor. İran, böylece ABD ile beklenen karşılaşmada kendisine belirli bir avantaj sağlayabilecek bir konum elde etmeyi umuyor.

Husilerin, ülke içinde ve dışında herhangi bir sınır veya kısıtlama gözetmeksizin ilan ettiği ‘tırmanma savaşı’ nedeniyle Yemen’in tamamının çalkantı içinde olduğu doğru. Bu durum özellikle Taiz vilayetinde daha belirgin şekilde yaşanıyor. Ancak bu savaşın en ağır bedelini ödeyen cephe olma özelliğini koruyan Taiz’de yaşananların ve Yemen genelinde işlenen ihlallerin sorumluluğunun en büyük bölümü İran ve onun vekili konumundaki Husilere ait.

Bu ve başka nedenlerle Yemenlilerin büyük bölümü, İran’ın bugün karşı karşıya olduğu ağır askeri ve siyasi kuşatmayla ya da ABD ve İsrail’le muhtemel çatışmasının nasıl sonuçlanacağıyla ilgilenmiyor. Bununla birlikte Yemen hükümetinin, daha ciddi askeri saldırı ve baskılarla karşı karşıya kalabileceğine yönelik endişeler bulunuyor. Husilerin hükümete yönelik saldırıları da bu tehditlerin ayrılmaz bir parçasını oluşturuyor.


İngiliz İşçi Partisi, Siyonizme ilişkin kararın ardından yerel meclislerde Yeşiller Partisi ile iş birliğini durdurdu

İngiltere Yeşiller Partisi lideri Zack Polanski, 2 Ekim 2026'da İngiltere'nin Brighton kentinde düzenlenen Yeşiller Partisi konferansında konuşuyor. (Reuters)
İngiltere Yeşiller Partisi lideri Zack Polanski, 2 Ekim 2026'da İngiltere'nin Brighton kentinde düzenlenen Yeşiller Partisi konferansında konuşuyor. (Reuters)
TT

İngiliz İşçi Partisi, Siyonizme ilişkin kararın ardından yerel meclislerde Yeşiller Partisi ile iş birliğini durdurdu

İngiltere Yeşiller Partisi lideri Zack Polanski, 2 Ekim 2026'da İngiltere'nin Brighton kentinde düzenlenen Yeşiller Partisi konferansında konuşuyor. (Reuters)
İngiltere Yeşiller Partisi lideri Zack Polanski, 2 Ekim 2026'da İngiltere'nin Brighton kentinde düzenlenen Yeşiller Partisi konferansında konuşuyor. (Reuters)

İngiltere İşçi Partisi, çevreci partiden seçilmiş yerel yöneticilerin, partilerinin “Siyonizmin bir ırkçılık biçimi olduğunu” belirten kararını kınamayı reddetmesi üzerine dün 11 yerel mecliste Yeşiller Partisi ile yürüttüğü iş birliğini ve iktidar paylaşımı düzenlemelerini sona erdirdi.

İşçi Partisi Genel Başkan Yardımcısı Bridget Phillipson, yayımladığı açıklamada, iktidardaki partinin “ülkenin bütün toplumsal kesimlerine ve yönetimin her kademesinde hizmet etmek için var olduğunu” belirtti. Phillipson, “Yerel düzeyde hiçbir iktidar paylaşımı anlaşması, tüm toplumsal kesimlerin üyelerini ve ortak değerlerimizi savunma yönündeki ahlaki sorumluluğumuzu yerine getirmemizin önüne geçemez” ifadelerini kullandı.

Partisinin saflarındaki antisemitizmi ortadan kaldırmak için yoğun çaba gösterdiğini belirten Phillipson, “Yaptıklarımız, İşçi Partisi'nin bugün diğer partilerle ilişkilerinde de aynı standartları uygulama sorumluluğundan geri adım atmadığının kanıtıdır” dedi.

Yeşiller Partisi, 4 Ekim'de düzenlenen yıllık konferansında Siyonizmi “bir ırkçılık biçimi” olarak nitelendiren kararı kabul etmişti. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre karar, İngiltere'deki Yahudi kuruluşlarının ve İsrail hükümetinin sert tepkisine yol açtı.

Parti, aynı kararda tarihî Filistin topraklarının tamamında “tek ve demokratik bir Filistin devleti” kurulmasını da desteklemişti.

Söz konusu karar, parti içinde ciddi görüş ayrılıklarını da ortaya çıkardı. Karar, bin 22 üyenin desteğini alırken, 813 üye tarafından reddedildi.

Zack Polanski liderliğinde yükselişe geçen Yeşiller Partisi, sol çizgisini güçlendirmiş ve Filistin yanlısı söylemiyle öne çıkmıştı. Ancak son dönemde yaşanan çeşitli tartışmaların ardından partinin kamuoyundaki imajı zedelenirken, kamuoyu yoklamalarındaki desteğinde de gerileme yaşandı.


New York eyaletinde 30 yıl aradan sonra ilk kez kızamık nedeniyle bir çocuk hayatını kaybetti

New York eyaletinde 30 yıl aradan sonra ilk kızamık kaynaklı ölüm kaydedildi. (Pixabay)
New York eyaletinde 30 yıl aradan sonra ilk kızamık kaynaklı ölüm kaydedildi. (Pixabay)
TT

New York eyaletinde 30 yıl aradan sonra ilk kez kızamık nedeniyle bir çocuk hayatını kaybetti

New York eyaletinde 30 yıl aradan sonra ilk kızamık kaynaklı ölüm kaydedildi. (Pixabay)
New York eyaletinde 30 yıl aradan sonra ilk kızamık kaynaklı ölüm kaydedildi. (Pixabay)

New York eyaletinin kuzeyindeki kırsal bir bölgede yaşayan çocuk, kızamık hastalığına yakalanmasının ardından hayatını kaybetti. Eyalet yetkililerinin dün yaptığı açıklamaya göre bu ölüm, ABD'nin New York eyaletinde son 30 yılda kızamık nedeniyle kaydedilen ilk ölüm oldu.

New York Valisi Kathy Hochul, çocuğun Syracuse kentinin yaklaşık 150 kilometre kuzeyinde bulunan Lewis County'de hayatını kaybettiğini açıkladı. (Associated Press)

ABD, yüksek aşılama oranlarını koruyarak 2000 yılında kızamığın ülke içindeki yayılımını durdurmayı başardı. Ancak aşılama oranları son yıllarda, bu viral hastalığın salgına dönüşmesini önlemek için gerekli olan yüzde 95 seviyesinin altına geriledi.

Demokrat Partili Vali Hochul çocuğun ölümünün, “Washington'un Amerikalıları önlenebilir hastalıklardan korumak için onlarca yıldır elde edilen ilerlemeyi kasıtlı olarak baltalaması durumunda nelerin tehlikeye girdiğini acı bir şekilde hatırlattığını” söyledi.

ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri (CDC), ülkede bu yıl kızamıkla bağlantılı üç ölüm kaydedildiğini doğruladı. Ancak eyalet sağlık müdürlükleri daha yüksek sayılar bildirdi.

Pensilvanya eyaletindeki sağlık yetkilileri, bu yıl kızamık nedeniyle 5 kişinin hayatını kaybettiğini açıkladı. Yetkililer, altıncı bir ölüm vakasının söz konusu olup olmadığını da araştırıyor.

Vali Hochul, New York'un komşu eyaletlerinde ve eyaletin kırsal bölgelerinde kızamık vakalarının görülmesi üzerine ekim ayının başında “afet acil durumu” ilan etmişti.

Yayımlanan kararnameyle kızamık aşısı yapma yetkisi sağlık görevlileri, ebeler ve diğer sağlık çalışanlarını da kapsayacak şekilde genişletildi. Ayrıca hemşirelerin de doktorlarla birlikte tıbbi test yapılmasına yönelik talimat verebilmesine izin verildi.