İran'da ‘First Lady’ tartışması

Cumartesi günü Tahran'da kadınlara yönelik olarak düzenlenen medya festivalinin oturum aralarında İranlı kadın yetkililerle selfie çekilen bir yabancı medya mensubu. (IRNA)
Cumartesi günü Tahran'da kadınlara yönelik olarak düzenlenen medya festivalinin oturum aralarında İranlı kadın yetkililerle selfie çekilen bir yabancı medya mensubu. (IRNA)
TT

İran'da ‘First Lady’ tartışması

Cumartesi günü Tahran'da kadınlara yönelik olarak düzenlenen medya festivalinin oturum aralarında İranlı kadın yetkililerle selfie çekilen bir yabancı medya mensubu. (IRNA)
Cumartesi günü Tahran'da kadınlara yönelik olarak düzenlenen medya festivalinin oturum aralarında İranlı kadın yetkililerle selfie çekilen bir yabancı medya mensubu. (IRNA)

İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin eşi Cemile Alemu’l Huda’nın katıldığı medya etkinliklerinde ‘First Lady’ tanımlamasının kullanılması İran çevrelerinde tartışmalara yol açtı.

Söz konusu tartışma, Uluslararası Hurşid (Farsça’da güneş) Medya Festivali’nde program sunucusunun İran cumhurbaşkanının eşi için ‘First Lady’ ifadesini kullanmasının ardından başladı. İran medyasında yer alan haberlere göre festivalde Cemile Alemu’l Huda'nın girişimiyle 40 ülkeden ‘kadın medya profesyonelleri’ ağırlandı.

Bu olay, Mahsa Amini adlı genç kadının başörtüsü standartlarına uymadığı gerekçesiyle gözaltına alındıktan sonra öldürülmesinin ardından geçen yıl ülkeyi sarsan son protestolar sırasında gözaltına alınan kadın gazetecilerin içinde bulunduğu kötü durum nedeniyle karşılaşılan eleştirilerle tezat oluşturuyordu.

Cemile Alemu’l Huda, ‘First Lady’ olarak sunulduktan sonra şunları söyledi: “First Lady olarak tanıtıldığımı yeni öğrendim. Şunu söylemek gerekir ki İran İslam Cumhuriyeti yapısında first lady denecek kişi (ben değil), Rehber Ali Hamaney’in eşidir.”

Yanıt, İran rejiminin bir numaralı makamı olan Rehberlik koltuğundaki Ali Hamaney'in Basın Sorumlusu Mehdi Fedaili'den geldi. Fedaili, İran'da yasaklı olan X platformunda (eski adıyla Twitter) tartışmalı bir paylaşımda bulunarak şunları söyledi: “Büyük adamların yanında rol oynayan büyük kadınlar az değildir. Ancak devlet adamlarının onları onurlandırmak için Batı’nın uygun olmayan modelini kopyalaması yanlış olur.”

Fedaili’nin yorumu Reisi’nin müttefiklerinden gelen eleştiri fırtınasının başlangıcıydı. Tartışmaya İran Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) bağlı Tesnim haber ajansı da katıldı. Ajansın internet sitesinde konuya dair bir yorumda şu ifadeler yer aldı: “Cumhurbaşkanlığı görevini üstlenen bir kişinin, anayasanın yapısı açısından eşine özel bir statü verebileceğini zannetmek yanlıştır.”

İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin eşi Cemile Alemu’l Huda Cumartesi günü Tahran'da düzenlenen festivalde konuştu. (Fars Haber Ajansı)
İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin eşi Cemile Alemu’l Huda Cumartesi günü Tahran'da düzenlenen festivalde konuştu. (Fars Haber Ajansı)

Yönetim kurulu başkanlığını Rehber Danışmanı Ali Ekber Velayeti'nin yaptığı Farhikhtegan gazetesi ise İran Cumhurbaşkanı’nın eşine yönelik eleştirisini “Hamaney’in eşinin hiçbir fotoğrafının İran medyasında yayınlanmamasına” dayandırdı.

Gazetede şu ifadeler yer aldı: “Cumhurbaşkanının eşinin uygulamalarının amacı yöneticilerin kadın alanındaki zayıflığını örtmekse, konumunu ve nüfuzunu kadın alanındaki temel sorunları çözmek için kullanması kendisi için daha iyidir. First Lady'nin anlamının İran'ın siyasi gelenekleriyle hiçbir ilgisi yoktur. Cemile Alemu’l Huda'nın bu tanımlamayı kabul etmesine şaşırdık. Herkes bunun ABD'de var olduğunu biliyor ve genellikle hükümetteki modern atmosferi tanımlamak için kullanılıyor.”

Bu öfkeli tutumlara yanıt olarak eski İran Meclis Başkanı Ali Laricani'ye yakın olan Khabar Online internet sitesi şunları yazdı: “Cemile Alemu’l Huda'nın bir cümlesi, dikkatlerin cumhurbaşkanının eşine çevrilmesi için yeterli. New York ziyaretinde kendisine eşlik eden heyette eşi ve kızının da bulunması nedeniyle cumhurbaşkanına yönelik eleştiriler hâlâ devam ediyor.”

Son yaşananlar, ilk değil. Zira ‘First Lady’ tanımı İran çevrelerinde daha önce de tartışmalara yol açtı. Geçtiğimiz Ocak ayında, genç kadın Mahsa Amini'nin ölümünün ardından başlayan protesto hareketinin ortasında İranlı kadın aktivistlerin başını çektiği başörtüsü özgürlüğü çağrılarına karşı İranlı yetkililerin başlattığı kampanya sırasında İran, Birinci Uluslararası Etkili Kadınlar Konferansı’na ev sahipliği yaptı.

İran medyası daha sonra yetkililerin daveti üzerine konferansa katılan yabancı konukların konuşmalarında İran cumhurbaşkanının eşinin ismini vermek için ‘First Lady’ tanımının kullanıldığına dikkat çekti.

İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan, konferans öncesinde yaptığı konuşmada bunun İran Cumhurbaşkanı’nın eşi Cemile Alemu’l Huda'nın özel girişimiyle gerçekleştiğini söyledi. Abdullahiyan, “Bu konferansta Cemile Alemu’l Huda ‘First Lady’ olarak çağrıldı. Ancak o bize ülkede bir First Lady'nin olduğunu ve onun da Rehber Ali Hamaney’in eşi olduğunu hatırlattı” ifadelerini kullandı.

İran’ı Cumhurbaşkanı değil Rehber yönetiyor

Şah rejiminin 1979’da yaşanan devrim ile son bulmasının ardından kurulan İslam Cumhuriyeti rejiminde Cumhurbaşkanı’nı halk seçiyor. Ancak Cumhurbaşkanı’nın da üzerinde Şii Velayet-i Fakih makamı bulunuyor ve ülkeyi gerçekte Rehber yönetiyor. “Veliyy-i Fâkih” ve “Rehber” sıfatlarıyla anılan dinî lider, 88 üst düzey Şii din adamının oluşturduğu Uzmanlar Meclisi (Meclis-i Hubregân) tarafından belirleniyor. Rehber ömür boyu iktidarda kalırken, Ordu, Devrim Muhafızları, polis, medya ve istihbarat teşkilatı doğrudan Rehber’e bağlı olmakla beraber Anayasa Mahkemesi konumundaki 12 üyeli Anayasa’yı Koruma Konseyi’nin (Şûrâyı Nigehbân) 6 üyesini Rehber atıyor. 1979’da rejimin kurucu Ayetullah Humeynî “İmam” sıfatıyla bu makamdayken, 1991’de ölümünün ardından “Rehber” sıfatıyla Ali Hamaney bu koltuğa oturdu.    



Maskat görüşmeleri sona erdi… Devamı diğer başkentlerde yapılacak istişarelere bağlı

ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
TT

Maskat görüşmeleri sona erdi… Devamı diğer başkentlerde yapılacak istişarelere bağlı

ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi

Umman Sultanlığı'nda bugün gerçekleştirilen İran ve ABD arasındaki görüşmeler sona erdi. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, iki tarafın bugünkü görüşmelerde dile getirilen mesajlar konusunda her iki ülkenin başkentleriyle istişarede bulunduktan sonra görüşmelere devam etme konusunda anlaştığını açıkladı.

İran ve Amerikan heyetleri, Umman arabulucusu Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi aracılığıyla mesaj alışverişinde bulundular. El-Busaidi, bugünkü görüşmelerin "çok ciddi" olduğunu ve her iki tarafın pozisyonlarını netleştirmeye ve ilerleme kaydedilebilecek olası alanları belirlemeye yardımcı olduğunu söyledi.

Arakçi, görüşmelerin atmosferinin "iyi" olduğunu ve bir sonraki oturumun tarih ve yerinin birkaç gün içinde belirleneceğini ifade etti.

Washington, Tahran ile yapacağı görüşmelerde İran'ın nükleer programını, balistik füzelerini, bölgedeki silahlı gruplara verdiği desteği ve kendi halkına yönelik muamelesini de ele almak istiyor. Ancak İran, yalnızca nükleer konuları görüşmek istiyor.


Haritalarla değil, anlaşmalarla şekillenen jeopolitik sınırlar

Sarah Gironi Carnaville/Dergi
Sarah Gironi Carnaville/Dergi
TT

Haritalarla değil, anlaşmalarla şekillenen jeopolitik sınırlar

Sarah Gironi Carnaville/Dergi
Sarah Gironi Carnaville/Dergi

Steve Hewitt

“Asla satılık olmayan yerler vardır.” Bu sözlerle Kanada Başbakanı Mark Carney, Mayıs 2025'te Oval Ofis'te ABD Başkanı Donald Trum’a karşı durdu; bu sahne sembolik bir anlam taşıyordu.

Bu sözler Davos'ta söylenmedi, Grönland ile ilgili olarak Danimarka Başbakanı'na yöneltilmedi. Aksine, Carney'nin Trump'ın Kanada'ya yönelik bölgesel emellerini dizginlemeye çalıştığı bir anda Washington'da söylendi; bu emeller, Başkan’ın ikinci dönem için Beyaz Saray'a dönüşünden bu yana iki ülke arasındaki ilişkileri yeniden etkilemeye başladı. Trump'ın bu söze karşılığı ise kısa ve net bir işaret taşıyordu: “Asla deme.”

Toprak satışları ile ilgili sözlü atışmanın ardında, büyük ölçüde fark edilmeyen tarihi bir ironi yatıyordu. Trump ve Carney, modern sınırları büyük ölçüde başkalarından ister satın alma yoluyla isterse zorla, elde edilen topraklarla şekillenen iki ülkeyi yönetiyorlar.

Kanada örneğinde, bu durum tek bir devasa anlaşmayla cisim buldu. 1670 yılında kürk ticareti şirketi olarak kurulan ve 2025 yılında tasfiye edilen Hudson Bay Şirketi, 1870 yılında 3,8 milyon kilometrekarelik bir alanı kapsayan Rupert's Land olarak bilinen bölgeyi Kanada hükümetine sattı. Bu anlaşma, Kuzey Amerika tarihindeki en büyük toprak satın alımı sayılıyor. Günümüz Kanada'sının üçte birini temsil ediyor ve değerinin bugünkü dolar karşılığı yaklaşık 35 milyon Kanada dolarıdır. Ancak, bu topraklarda yaşayan yerli halkın görüşleri dikkate alınmamıştı ve bu durum, yeni yönetim düzenlemelerine karşı 1870 ve 1885 yıllarında iki ayaklanmaya yol açtı.

Kanada bu büyük anlaşmayı yaptığında, Amerikan toprak genişleme modeli zaten yerleşmişti. Orijinal on üç koloni, günümüz Amerika Birleşik Devletleri'nin yalnızca yaklaşık yüzde 12'sini temsil ediyordu. Bunu takiben kademeli bir ilhak, savaş ve satın alma süreci yaşandı. İlhak, Hawaii ve Teksas da dahil olmak üzere birçok bölgeyi kapsıyordu. Savaş yoluyla genişleme, 1846-1848 yılları arasında gerçekleşen Meksika-Amerika Savaşı’yla yaşandı ve bu savaş, Washington'un yaklaşık 1,3 milyon kilometrekarelik bir alanı (bugün Kaliforniya, Nevada ve Utah da dahil olmak üzere birçok eyaleti kapsayan bölgeyi) ele geçirmesiyle sonuçlandı. Ardından, ABD'yi bugün bile kontrolü altında olan Pasifik ve Karayipler'deki topraklarıyla kıtalararası bir emperyal güç konumuna getiren 1898 İspanya-Amerika Savaşı yaşandı.

Fetih ve ilhakın yanı sıra, toprak satın alımları da Amerikan devletinin inşasında sağlam şekilde yerleşmiş bir araç olmayı sürdürdü. Bu tarihi miras, Donald Trump'ın toprak edinme yaklaşımıyla doğrudan bağlantılı ve Grönland hakkındaki açıklamalarını, haritaların antlaşmalar ve savaşlarla değiştirildiği ve toprakların, halkları için bir vatan haline gelmeden önce uluslar arasında müzakere konusu olduğu eski bir siyasi geleneğin bağlamına yerleştiriyor.

En etkili emsaller 19. yüzyıla kadar uzanıyor ve Trump'ın 21. yüzyılda Grönland hakkındaki açıklamalarında dayandığı tarihsel bir arka plan sunuyor

Trump'ın Grönland ile ilgili girişimleri, 19. yüzyılda ABD'de yaygın olan bir siyasi modele dönüşü yansıtıyor. O zamanlar ülke bugünkünden daha küçüktü, ancak kıtasal ağırlık kazandıran ve emperyal bir güç olarak konumunu sağlamlaştıran hızlı bir genişleme sürecine girmişti.

Ne var ki ABD bağımsız bir oluşum olarak var olmadan önce bile, efsanevi hayal gücünde bir toprak satın alma anlaşmasıyla bağlantılıydı. 1626'da bir Hollandalı yerleşimci, Manhattan Adası'nı neredeyse hiçbir değeri olmayan mallar karşılığında satın almıştı. Popüler anlatı bunu, topraklarının gaspını haklı çıkarmak için saf Yerli Amerikalıların kandırılması olarak tasvir etse de gerçek çok daha karmaşıktı ve toprak mülkiyetinin ne anlama geldiğine dair kökten farklı ve birbirinden uzak anlayışları içeriyordu.

En etkili emsaller 19. yüzyıla kadar uzanıyor ve Trump'ın 21. yüzyılda Grönland hakkındaki açıklamalarında dayandığı tarihsel bir arka plan sunuyor. Gerçek şu ki, Başkan da geçmişi günümüzle ilişkilendirmekten çekinmiyor. Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'nun tutuklanmasıyla ilgili olarak, Avrupalı güçleri Batı Yarımküre'ye müdahale etmemeleri konusunda uyaran 1823 tarihli Monroe Doktrini'ne atıfta bulundu; Washington bu bölgeyi kendi etki alanı içinde görüyordu. Trump kendi versiyonuna “Donroe Doktrini” adını verdi. Ayrıca, en sevdiği Amerikan başkanının, ABD'nin İspanya ile savaşı sırasında kıta sınırlarının ötesine genişlediği bir dönem olan 1897-1901 yılları arasında görev yapan Başkan William McKinley olduğunu da açıkladı.

ABD Başkanı Donald Trump, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nun yıllık toplantısında konuşma yapıyor (AFP)ABD Başkanı Donald Trump, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nun yıllık toplantısında konuşma yapıyor (AFP)

19. yüzyıl, yeni kurulan Amerika Birleşik Devletleri'nin üçüncü başkanı Thomas Jefferson dönemindeki ilk büyük toprak satın alımına tanık oldu. 1803'te, Napolyon yönetimindeki Fransa, Kuzey Amerika'nın kalbinde, daha önce İspanya kontrolünde olan 2,14 milyon kilometrekarelik geniş bir bölgeyi kendisine sattı. Anlaşmanın değeri 15 milyon dolardı; bu da günümüzde yaklaşık 350 milyon dolara denk geliyor. Bu alan, orijinal on üç koloninin yüzölçümünü iki katından fazla artırdı ve daha sonra kurulan on beş Amerikan eyaletinin temeli oldu.

Ardından, İspanya'nın bölge sakinlerinin İspanyol hükümetine sunduğu mali talepleri Washington'un karşılaması karşılığında 1819 tarihli Adams-Onís Antlaşması ile devrettiği Florida bölgesi ABD topraklarına katıldı. Amerika Birleşik Devletleri, Madrid'e bu topraklardan vazgeçmesi için sürekli baskı uyguluyordu ve İspanya mali krizi sırasında nihayet bunu kabul etmeden önce Washington bölgenin batı kesimi üzerinde zaten kontrol kurmuştu.

Colón'daki Panama Kanalı'nın havadan görünümü, 1 Şubat 2025 (Reuters)Colón'daki Panama Kanalı'nın havadan görünümü, 1 Şubat 2025 (Reuters)

1854'te ise Meksika'daki ABD elçisi James Gadsden'in adını taşıyan Gadsden Anlaşması imzalandı. Bu anlaşma kapsamında Meksika, günümüzde güney Arizona ve New Mexico'yu oluşturan yaklaşık 77 bin kilometrekarelik topraklarını sattı. Washington, Güneybatı'yı Pasifik Okyanusu'na bağlayan bir demiryolu inşaatını kolaylaştırmak için bu toprakları satın almaya çalışıyordu.

Bir diğer büyük toprak satın alımı yine 19. yüzyılda gerçekleşti. 1867'de Amerika Birleşik Devletleri Alaska'yı Rusya'dan satın aldı. Bölge 1,5 milyon kilometrekareden fazla bir alanı kapsıyordu ve bugünkü değeriyle 132 milyon dolara mal olmuştu. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre anlaşmayı ABD Dışişleri Bakanı William Seward müzakere etmişti ve o dönemde satın alınan toprakları işe yaramaz, donmuş bir bölge olarak gören muhaliflerden gelen eleştiri dalgasıyla karşı karşıya kalmıştı. Ancak Alaska daha sonra 49. eyalet ve yüzölçümü bakımından ülkenin en büyük eyaleti oldu.

1916'da Washington, Panama Kanalı'na yakınlığı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın burayı denizaltı üssü olarak kullanabileceği korkusuyla Danimarka’ya ait Batı Hint Adaları'na el koymaya çalıştı

1916'da Washington, Panama Kanalı'na yakınlığı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın burayı denizaltı üssü olarak kullanabileceği korkusu nedeniyle Danimarka’ya ait Batı Hint Adaları'na el koymaya çalıştı. Washington ve Kopenhag arasında bir anlaşma imzalandı ve ardından Danimarkalılar tarafından ulusal bir referandumla onaylandı. Anlaşmaya göre, adalar 25 milyon dolara (bugünkü değeriyle yaklaşık 633 milyon dolar) ABD egemenliğine devredildi ve Amerikan Virgin Adaları olarak yeniden adlandırıldı.

ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Grönland'daki ABD Ordusu’na ait Pituffik Uzay Üssü’nde, 28 Mart 2025 (AFP)ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Grönland'daki ABD Ordusu’na ait Pituffik Uzay Üssü’nde, 28 Mart 2025 (AFP)

O dönemdeki anlaşma, Danimarka'nın Grönland üzerindeki egemenliğini tanıyan bir madde içeriyordu. Ancak bu tanıma, Washington'un İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra adayı satın alma girişimini engellemedi ve bu fikir, Trump'ın ABD'nin nüfuzunu genişletme vizyonunun bir parçası olarak son yıllarda yeniden gündeme geldi.

Bu bağlamda, Trump tarafından sunulan ABD'nin toprak satın alımları yoluyla genişlemesi, ülkenin siyasi tarihinde uzun süredir devam eden bir geleneğin uzantısı gibi görünüyor. Aynı şekilde Washington'un, satmakta tereddüt eden taraflarla başa çıkarken siyasi ve ekonomik baskı taktiklerine başvurmasının, Kopenhag, Nuuk, Ottawa veya Panama City’de (sonuncusu, Trump'ın 1977 anlaşmasıyla Panama'ya devredildikten sonra yeniden Amerikan kontrolüne geri dönmesini istediğini söylediği Panama Kanalı ile bağlantılı) çok sayıda örneği bulunmaktadır. Başkanın, ülkesinin topraklarını genişletme çabalarında- ki bunu ABD’nin bağımsızlığının 250. yıldönümüyle ilişkilendirmiş de olabilir- kesin bir “hayır” cevabıyla karşılaşıp karşılaşmayacağı sorusu hâlâ ortada duruyor.


Woody Allen’ın kızı, üniversiteye Epstein’in torpiliyle girmiş

Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
TT

Woody Allen’ın kızı, üniversiteye Epstein’in torpiliyle girmiş

Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)

Jeffrey Epstein, Woody Allen'ın kızının ABD'deki bir üniversiteye girmesini sağlamış.

ABD Adalet Bakanlığı'nın geçen hafta yayımladığı dava belgelerinde, Allen'ın eşi Soon-Yi Previn'in Epstein'le yazışmaları ortaya çıktı. 

2017 tarihli yazışmada Previn, evlatlık kızları Bechet Allen'ın New York'taki Bard College'a kabul sürecine katkısı nedeniyle Epstein'e teşekkür ediyor. 

E-postalara göre Epstein, üniversitenin rektörü Leon Botstein'la kişisel bağlantısı sayesinde Allen'ın kızının okula kabul edilmesini sağlamış.

Previn'in mesajında şu ifadeler yer alıyor: 

Bechet'ın biraz zorlanmasının ve önceden okula kabul aldığını bilmemesinin en iyisi olduğunu düşünüyorum. Böylece Bard'a girene dek biraz ter dökmüş ve bunu gerçekten istemiş olur. Bizim adımıza bu işi hallettiğin teşekkür ederim. Bunun benim için ne kadar önemli olduğunu anlatamam.

Botstein'ın sözcüsü David Wade, New York Times'a gönderdiği açıklamada, Mayıs 2021'de mezun olan Bechet'ın okula kendi başarısı sayesinde kabul edildiğini savunarak iddiaları yalanladı. 

Wade, Botstein'ın onlarca yıldır başvuru sürecindeki ailelerle görüştüğünü, kampüs ziyaretleri ve kabul görüşmeleri konusunda çok sayıda talebe yanıt verdiğini belirterek, "Buradaki tek fark, Epstein'in kendi etkisinin önemli olduğuna aileyi inandırmaya çalışması" dedi.

Sözcü, Epstein hakkında "Her gün güneşin doğuşunu bile kendine mal eden seri bir yalancıydı" ifadelerini kullandı. 

Haberde, Bard College'ın başvuruların yaklaşık yüzde 40'ını kabul ettiği de vurgulanıyor.

Timothée Chalamet'ye sert sözler

Previn'in 2018'de Epstein'e gönderdiği e-postada oyuncu Timothée Chalamet hakkında sarf ettiği ifadeler de dikkat çekti. 

Allen'ın eşi, mesajında "O şerefsiz Chalamet'nin filminin iyi eleştiri almamasına sevindim" diyor. 

Yazışmada bahsedilen filmin, Chalamet'nin başrolde oynadığı 2018 yapımı Sıcak Bir Yaz Gecesi (Hot Summer Night) olduğu düşünülüyor.

Diğer yandan Chalamet, Woody Allen'ın çekimlerini 2018'de tamamladığı New York'ta Yağmurlu Bir Gün'ün (A Rainy Day in New York) kadrosunda da yer alıyordu. 

Amazon, #MeToo hareketinin yükselişi ve Allen'a yönelik geçmiş cinsel istismar suçlamalarının yeniden gündeme gelmesi nedeniyle filmi rafa kaldırılmıştı. Yapım daha sonra farklı şirketler tarafından 2020'de ABD'de vizyona sokulmuştu. Chalamet de filmden kazandığı parayı hayır kurumlarına bağışlamıştı.

Independent Türkçe, New York Times, Variety, NME