Sahel bölgesi ülkelerindeki güvenlik sorunlarıyla karşı karşıya olanlar kimler?

Cunta rejimlerinin söylediği gibi demokrasi yıkılırsa istikrar sağlanamaz. Uluslararası toplum, radikal rejimlerin ortaya çıkışını önlemek için Sahel bölgesinde kalkınmayı desteklemeli

Nijer'de Fransa'nın kullandığı hava üssünün önünde Fransız askerlerinin ülkeyi terk etmesi talebiyle düzenlenen protestolar sırasında elinde Nijer bayrağı tutan bir çocuk (AFP)
Nijer'de Fransa'nın kullandığı hava üssünün önünde Fransız askerlerinin ülkeyi terk etmesi talebiyle düzenlenen protestolar sırasında elinde Nijer bayrağı tutan bir çocuk (AFP)
TT

Sahel bölgesi ülkelerindeki güvenlik sorunlarıyla karşı karşıya olanlar kimler?

Nijer'de Fransa'nın kullandığı hava üssünün önünde Fransız askerlerinin ülkeyi terk etmesi talebiyle düzenlenen protestolar sırasında elinde Nijer bayrağı tutan bir çocuk (AFP)
Nijer'de Fransa'nın kullandığı hava üssünün önünde Fransız askerlerinin ülkeyi terk etmesi talebiyle düzenlenen protestolar sırasında elinde Nijer bayrağı tutan bir çocuk (AFP)

Emani Tavil

Afrika ülkelerinin Batı ülkelerinin askerlerini topraklarından çekmesi yönündeki taleplerinin meşru bir hak olmasına ve Fransa'nın Afrika ülkelerindeki zayıf performansına rağmen Fransız ordusunun Sahel bölgesi ülkelerinden bu kadar dramatik bir şekilde çekilmesi, Batı Afrika'daki Afrikalıların güvenliklerini ve siyasi istikrarlarını koruyup koruyamayacaklarına ilişkin şu soruların gündeme gelmesine yol açabilir.

Mali, Burkina Faso ve Nijer arasında kısa bir süre önce imzalanan Liptako-Gourma Anlaşması ile Sahel Devletleri İttifakı'nın (AES) kurulması bir yandan Fransa'nın bu ülkelerden askeri olarak çekilmesinin yarattığı boşluğu doldurup diğer yandan Batı Afrika Devletleri Topluluğu'na (ECOWAS) kısmen de olsa bir alternatif oluşturabilir mi?  

Peki, birincisi genel olarak Batı'nın siyasi söylemleri ve basınında çıkan haberler, özel de ise Fransızların Afrika'daki askeri rejimlere karşı söylemleri, ikincisi ise devlet üzerinde büyük etkisi olan terör örgütlerinin imkanlarının gözle görülür bir şekilde artması olmak üzere bu iki faktör çerçevesinde bölgede siyasi istikrarın şansı nedir?

Mevcut zorluk

Öncelikle Sahel bölgesindeki ülkelerin tam olarak neyle karşı karşıya olduğunu açıklığa kavuşturmak ardından mevcut zorluğa karşı harekete geçmek için şu anki politika eğilimlerinin neler olduğu belirlemek önemli olabilir.

Aslında bölgesel ya da yerel düzeyde geçici olabilecek sorun türüne model diyebileceğimiz ülkelerimiz var.

Örneğin Mali, kuzeyindeki bazı bölgeleri kontrol eden Tuaregler'in ilan ettiği ve 'Azavad' diye adlandırdıkları bölgenin bağımsız olması ya da en azından özerk yönetim olarak tanınması talepleri karşısında toprak bütünlüğüne yönelik bir meydan okumayla karşı karşıya.

Nijer'in en önemli sorunu ise Boko Haram örgütünün devletin eklemlerine sızmış halde olması.

Bu durum, belki de Boko Haram'ın başta öğrencilerin kaçırılması olmak üzere eylemlerini başarıyla gerçekleştirmesinin nedenini açıklıyordur.

Çad, girdiği çatışmada öldürülen baba Muhammed İdris Debi'den seçimlerle başa gelmediği için anayasal meşruiyeti olmayan 'Kaka' lakaplı oğlu Muhammed Debi İtno'ya miras kalan Debi ailesinin yönetimine dayanan silahlı muhalefetle karşı karşıya.

Afrika'daki terör eylemlerinde hayatını kaybedenlerin sayısının en yüksek olduğu Burkina Faso ise büyük bir terör sorunuyla karşı karşıya.

Terör, geçen haftalarda başarısız bir darbe girişiminden kurtulan ve kendisi de darbe ile iktidara gelen geçici devlet başkanı olan İbrahim Traore'un ülkenin yönetimine geçmesine neden oldu.

Traore'un, güvenliğin demokrasiden önce geldiğini söylemesi, ülkede yakın gelecekte anayasal meşruiyete dönüşün olmayacağı şeklinde okundu.

Sahel bölgesi ülkelerinin bazılarında son dönemde gerçekleşen askeri darbeler ve bu darbelerden etkilenen çıkarlar bakımından radikal terör örgütlerinin gündemleri olarak sınıflandırılan terör eylemleri ile büyük ülkelerin çıkarlarıyla bağlantılı ve belki de bazı ülkeler tarafından ya askeri darbelere yanıt vermek ve yeni askeri seçkinler için varoluşsal zorluklar yaratmak ya da yıpranmış olan varlığını ve nüfuzunu geri kazanma girişimi olarak kullanılan terör eylemleri arasında ince bir çizgi var. 

Nijer'de 30 askerin ülkenin batı sınırında düzenlenen terör eylemine kurban gitmesi gibi terör eylemleri bu bağlamda karşımıza çıkıyor.

IŞİD terör örgütü üyelerinin aynı bölgedeki eylemleri de unutulmamalı. Nijer'deki askeri darbeden günler sonra darbeci yetkililer, IŞİD'in bu hareketliliğini gözlemledi ve Paris'i bu işin arkasında olmakla suçladı.

Batı basınında yer alan haberlerde El Kaide'nin 2024 yılında, Iyad Ag Gali sayesinde konuşlandığı Mali'de bir IŞİD devleti kurulacağına işaret edildi.

Cezayir'in güneyindeki terör eylemlerinde büyük bir etkinlik göstererek Cezayir İç Savaşı'nda (Kara 10 yıl) merkezi bir rol oynayan Cezayirli bir Tuareg olan Iyad Ag Gali, daha sonra Cezayir'den kaçtı ve 2012 yılında Mali'de Ensaruddin örgütünü kurdu.

Iyad Ag Gali, Fransa'nın Mali'de Barkhane Operasyonu çerçevesinde 4 bin 500 kişilik askeri birliğiyle terörle mücadeleye girişmesinin ardından Fransa'ya karşı savaş açtı.

Mali'deki terörü ortadan kaldırmayı başaramayan Fransa, askerlerini ülkeden geri çekti.

Iyad Ag Gali'nin 2017 yılında Afrika'nın Sahel bölgesindeki El-Murabitun, Macina Kurtuluş Cephesi ve Nusret'el-İslam ve'l-Müslimin (İslam'ın ve Müslümanların Galibiyeti/CNIM) grubu gibi radikal terör örgütlerini bir araya getirmeyi başarmış olması, bölgede bir terör devletinin kurulması halinde onun bu devletin liderliğini yapmaya aday kılıyor.

Darbelerin meşrulaştırılması

Burkina Faso'da radikal terör örgütlerinin üye yetiştirme merkezlerinin bulunması, ülkedeki terör eylemlerinde artışa neden oluyor.

2022 yılı verilerine göre bu durum, yaklaşık bir buçuk milyon kişinin daha güvenli bölgelere yerlerinden edilmelerine ve her yıl yaklaşık 50 bin kişinin Fildişi Sahili'ne geçmesine yol açtı.

Özellikle Burkina Faso'da darbenin terörle mücadele gerekçesiyle yapıldığı önüne alındığında askeri darbeleri meşrulaştırıldığından artan zorluklarla birlikte Afrika'daki çatışma politikalarının ele alınması önem arz ediyor.

Darbe yapılan ülkelerin daha sonra Fransa'nın ilerleyen süreçteki politikalarına karşı koymanın yanı sıra, darbecilerin Fransa'nın nüfuz için kullandığı araçlardan biri olarak gördükleri terör tehditleriyle mücadele için hepsinin çıkarlarına hizmet edecek bir savunma ittifakı geliştirmeye yöneldiklerini tahmin ediyoruz. 

Nijer, Mali ve Burkina Faso'nun oluşturduğu savunma ittifakı AES'in hedefi bölgede her türlü terörle ve organize suçla mücadele amacıyla ortak savunma sistemi kurmak.

Bu hedef, Liptako-Gourma Anlaşması'nın ikinci ve dördüncü maddeleriyle örtüşürken beşinci madde devlete karşı her türlü silahlı isyan ya da şiddet yanlısı ayaklanmayı önleyecek tedbirlerin alınmasını öngörüyor.

Liptako-Gourma Anlaşması'nın belki de en tehlikeli yanı, AES üyesi ülkelerden (Nijer, Mali ve Burkina Faso) herhangi birinin hedef alınmasının herkese yönelik bir saldırı olarak değerlendirilmesi ve saldırıya uğrayan ülkeyi savunmak için savaş da dahil olmak üzere her türlü yönteme başvurulmasının öngörülmesi.

Bunun yanında AES, coğrafi ve kültürel benzerliklere göre diğer Sahel ülkelerine de kapıyı açık bırakıyor.

Afrika'daki üçüncü politika eğilimi ise Rus paralı asker grubu Wagner'in Fransa ordusuna alternatif bir askeri mekanizma olarak görülmesi. Bunun belki de en açık örneği Mali'dir. 

Batı Afrika bölgesindeki mevcut eğilimlere genel bir bakış atıldığında müttefik ülkelerin ekonomik ve askeri alanlardaki eksiklikler bakımından yeni savunma ittifakının uluslararası bir destekçiye ihtiyacı olduğu anlaşılıyor.

Dolayısıyla Afrika'da darbecilerin yönettiği ülkelerin en azından iki seçeneği olacağı görülebilir.

Ya Burkina Faso ve Mali'nin eğilimlerinde görüldüğü üzere Rusya ve Wagner devreye girecek ya da özellikle Nijer'deki darbeci yetkililerle arasındaki esnek ilişkiler bakımından son dönemde öne çıkan eğilim olan ABD. 

Wagner'in başarısızlığı

Burada şu soru beliriyor:

Wagner'in Mali'de askeri başarısızlığı ve Malili yetkililerin hem ayrılıkçılardan hem de teröristlerden kaynaklanan çifte güvenlik sorunuyla karşı karşıya kalması nedeniyle Rusya eğiliminde bir değişiklik olur mu?

Mali'de örneğin Azavad Hareketleri Koordinasyonu (CMA), geçtiğimiz ağustos ayından bu yana orduya ait dört askeri üssü ele geçirdi.

Fransa Savunma Bakanı Sebastien Lecornu'ya göre son zamanlarda teröristlerin orduya yönelik güvenlik tehdidi ülkenin kuzeyinde yer alan ve stratejik öneme sahip olan başkent Bamako'nun kuşatılması noktasına kadar vardı.

Eğer Nijer, AES'in, ABD'nin Nijer topraklarındaki askeri varlığı çerçevesinde ABD'ye yönelmesini sağlayabilirse Washington, genel olarak Afrika'nın ve özelde Sudan'ın geleneksel olarak yer aldığı 'başlıca' Afrika meseleleriyle ilgilenen Afrika kökenli Amerikalıların, özellikle de genç kesimlerinin oylarının önemli bir seçim kartı olacağı ABD başkanlık seçimlerinin de yaklaşmasıyla AES üyesi ülkelerin darbeci yetkililerini ne kadar destekleyebileceğiyle ilgili büyük bir zorlukla karşı karşıya gelecek.

Bu paradoks, ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin'in Afrikalılara hitap ederken demokratik dönüşümün Batı ülkelerinin ya da ABD'nin şartları gereği değil, Afrika'nın kendi çıkarları için gerektiği şeklindeki sözlerinde de ortaya çıktı.

Bu ifadelerin, bu tür konuşmalarda sık sık dile getirilen sözler olduğu bir gerçek.

Afrika'nın imkanlarının güvenlik sorununun üstesinden gelmekte yetersiz olmadı gayet doğal bir sonuç.

Afrika ülkeleri, terör örgütleri karşısında bölgeyi korumak ve savunmak için ortak bir güç oluşturmaya başlayan, fakat Fransa'nın G-5 grubu oluşturma adımının ardından askıya alınan 2017 formülüne belki de geri dönmek zorunda kalacaklar.

G-5, Fransa ve Almanya'nın Sahel bölgesindeki beş ülkeyi güvenlik ve kalkınma stratejiler bakımından desteklemeyi amaçlayan uluslararası çabaları birleştirmek üzere 'Sahel İttifakı' adıyla kurulmasını önerdikleri bir platformdu. 

Anayasal meşruiyet

Sahel İttifakı'nın Fransa, Almanya, Avrupa Birliği (AB), Dünya Bankası, Afrika Kalkınma Bankası (Afdb), Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP), İspanya, İtalya, İngiltere, Lüksemburg, Danimarka, Hollanda, Avrupa Yatırım Bankası (IAK), ABD, Kanada ve Norveç olmak üzere 26 üyesi vardı.

Gözlemci üyeler arasında ise Japonya, Belçika, Finlandiya, İsviçre ve İrlanda bulunuyordu.

İttifak, Sahel ülkelerinde uygulanmak üzere 22 milyar dolar bütçeli, başta tarım ve enerji sektörleri olmak üzere ekonomik alanların yanı sıra, iç güvenliğin sağlanmasına yönelik bin ayrı proje ortaya koydu.

Ancak bu iddialı proje etkili olmadı. Projenin sahada bir etki yaratamamasıyla başlayan süreç bölgede Mali (2021), Burkina Faso (2022) ve Nijer'de (2023) gerçekleşen askeri darbelerle sonuçlandı.

Bu çıkmazın tek çözüm olabilir. Bu çözümün ise iki yönü var.

Bunlardan birincisi Afrika düzeyinde. Afrika'da Anayasal meşruiyetin yeniden sağlanması. Burkina Faso'nun darbeci Devlet Başkanı İbrahim Traoré'nin söylediği gibi güvenlik olmadan, demokrasi olmaz.

İkincisi ise uluslararası düzeyde. Sonuçlarına diğer ülkelerden önce Batı'nın katlanmak zorunda kalacağı Mali'de olası radikal bir devletin kurulmasını önlemek için Sahel İttifakı'nın bin kalkınma projesinin hayata geçirilmesi.

Bununla birlikte örneğin Çad'da anayasal meşruiyetin sağlanması da büyük önem arz ediyor.

Independent Arabia - Independent Türkçe



Kesin bir sonuca varmayan savaşlar (2)

İran insani ve maddi anlamda önemli kayıplar yaşadı ve bölgesel ağlarının gücü azaldı (AFP)
İran insani ve maddi anlamda önemli kayıplar yaşadı ve bölgesel ağlarının gücü azaldı (AFP)
TT

Kesin bir sonuca varmayan savaşlar (2)

İran insani ve maddi anlamda önemli kayıplar yaşadı ve bölgesel ağlarının gücü azaldı (AFP)
İran insani ve maddi anlamda önemli kayıplar yaşadı ve bölgesel ağlarının gücü azaldı (AFP)

Nebil Fehmi

Bu yazı dizisinin ilk makalesinde, askeri gücün muazzam insani, askeri ve ekonomik maliyetlere rağmen net bir siyasi çözüm üretemediği bir savaş modeli olarak Ukrayna'daki savaşa odaklanılmıştı.

İran ile olan savaş farklı jeopolitik ve askeri doğasına rağmen, aynı ikilemi yansıtıyor: Açıklanan hedefler ile gerçek sonuçlar arasında genişleyen uçurum ile “zafer ve sonuca varma” fikrinin, çatışmayı yönetme ve tehlikelerini kontrol altına alma lehine kademeli olarak gerilemesi.

Mayıs 2026'ya kadar, gerek nükleer ve askeri altyapıyı hedef alma, gerekse vekalet savaşları veya karşılıklı füze ve insansız hava araçları saldırıları olsun, İran ile bağlantılı askeri çatışmalar İran'ın bazı kabiliyetlerini zayıflattı, ancak Tahran'ın oluşturduğu stratejik meydan okumayı ortadan kaldırmadı. Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, İran'ın nükleer silah gücü kazanmasını engellemeyi, bölgesel etkisini geriletmeyi ve gelecekteki bir yüksek gerilimi önlemek için daha yüksek bir caydırıcılık düzeyi oluşturmayı amaçladı. Buna karşılık, İran insani ve maddi anlamda önemli kayıplar verdi, bölgesel ağları zayıfladı, askeri ve nükleer altyapısının bazı bölümleri hasar gördü. Dolayısıyla, herkes için büyük bir maliyet var, ancak bu savaştan kimse galip çıkmadı.

İran yenilmedi veya siyasi olarak boyun eğdirilmedi, ancak umduğu gibi istikrarlı bir caydırıcılık denklemi kurmayı veya bölgesel nüfuzunu genişletmeyi başaramadı. Belki de en önemli siyasi kaybı, daha önce bazı Körfez Arap devletleri ile başlayan yakınlaşma sürecinin tersine dönmesi, stratejik davranışına ilişkin bölgesel şüphelerin yeniden ortaya çıkması ve bölgesel konumunun gerilemesi oldu.

Burada Ukrayna'da ortaya çıkan aynı paradoks öne çıkıyor; taktiksel başarılar mutlaka sürdürülebilir siyasi sonuçlara dönüşmez. Askeri saldırılar bir nükleer programı geciktirebilir, altyapıyı yok edebilir veya güçlü caydırıcılık mesajları gönderebilir, ancak otomatik olarak istikrarlı bir bölgesel düzen oluşturmazlar. Zayıflamış olsa bile, İran hâlâ etki araçlarına, yaptırımlar ve baskı ile birlikte yaşama yeteneğine sahip. Bu nedenle, “İran sorununun” askeri güç ve rejim değişikliği yoluyla çözülebileceği inancı, gerçekçi bir stratejiden ziyade bir yanılsama gibi görünüyor.

Dolayısıyla en uygulanabilir ve gerçekçi yol, kapsamlı bir anlaşma peşinde koşmak değil, daha geniş bir bölgesel savaşa kaymayı önlemek için kademeli bir gerilim azaltma ve risk yönetimi süreci oluşturmaktır.

İran'ın uranyum zenginleştirme seviyelerine net sınırlar koymanın yanı sıra, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu'nun (UAEK) rolünü güçlendirmek, denetim ve doğrulama mekanizmalarını genişletmek bunun ilk adımı olabilir. Bu süreç ayrıca, İran'ın sorumsuz ve uluslararası alanda kınanan nükleer ve sivil tesisleri hedef alma eylemlerinden tamamen ve kararlı bir şekilde vazgeçmesinin yanı sıra, sivil gemi taşımacılığı veya petrol tesislerinin korunması da dahil olmak üzere karşılıklı saldırılarda bulunmama uzlaşılarını da içermelidir. Buna ilave olarak, krizler sırasında yanlış anlamaları önlemek için doğrudan veya dolaylı iletişim kanalları kurulması da çok önemlidir.

Yaptırımların kademeli ve geri döndürülebilir şekilde hafifletilmesi, açık uyum mekanizmalarına bağlanması, siyasi ufuktan yoksun, ucu açık baskı politikalarından daha pratik bir teşvik sağlayabilir. Bu tür gergin ortamlarda, insani önlemler ve rehine takasları, krizin kök nedenlerini ele aldıkları için değil, iletişim kanallarının tamamen kopmasını önlemeye yardımcı oldukları için önemli siyasi araçlar haline gelir.

Bölgesel boyut, gerçekçi yaklaşımda hayati bir unsur olmaya devam ediyor. Arap Körfez ülkeleri İran’ın saldırılarına maruz kaldılar ve iç güvenliklerini veya enerji piyasalarının istikrarını korumak, ekonomik kalkınma süreçlerini sürdürmek için gerilimin tırmanmasını önlemek onların doğrudan çıkarınadır. Başkan Trump yakın zamanda, birkaç Arap ve Körfez ülkesinin talebi üzerine İran'a karşı yeni bir saldırıyı ertelediğini vurguladı. Ayrıca, ABD Başkanı ile İsrail Başbakanı arasında, ikincisinin askeri tırmandırmayı sürdürme konusundaki ısrarı sebebiyle sert bir telefon görüşmesi yapıldığına dair haberler de yayınlandı.

Türkiye ve Irak’a gelince hem İran hem de Batı ile karmaşık dengeleri yönetiyorlar ve bu da onları gelecekteki herhangi bir bölgesel denklemin parçası haline getiriyor. Bu nedenle, ciddi bir gerilimi azaltma süreci yalnızca ABD-İran kanalıyla sınırlı kalamaz; daha geniş bir bölgesel çerçeve gerektiriyor.

Bu bağlamda, Arap ve Körfez ülkelerinin rolü, herhangi bir tarafın açıkça büyük bir siyasi taviz vermesini gerektirmeden gerilimlerin azaltılmasına olanak tanıyan sınırlı teknik anlaşmaları kolaylaştırabileceği için göründüğünden daha önemli hale gelmiştir. Benzer şekilde, Yemen, Lübnan ve Irak gibi arenalarda deniz güvenliği veya angajman kurallarıyla ilgili kısmi anlaşmalar somut pratik sonuçlar doğurabilir ve daha geniş bir çatışmaya kaymayı önleyebilir.

Ancak, en kesin teknik düzenlemeler bile genellikle göz ardı edilen bir faktöre, iç politikaya bağlı kalacaktır. İran liderlerinin herhangi bir anlaşmayı baskıya boyun eğme olarak değil, ulusal onurun ve stratejik direncin korunması olarak sunmaları gerekir. Karşı tarafta, ABD yönetimi de zayıf görünmeyi göze alamaz. Arap devletlerine gelince, İran'a ilave nüfuz sağlamadan güvenliklerini artıracak düzenlemelere ihtiyaçları var.

İşte tam da bu noktada, bütün taraflara iç manevralar için siyasi alan tanıyan sınırlı, kademeli anlaşmaların önemi ortaya çıkıyor. Diplomasi, rekabet eden ulusal anlatıları göz ardı edemeyen devletler arasındaki bir müzakeredir. Son saatlerde, İran ve Amerika Birleşik Devletleri'nin savaşı sona erdirmek ve aynı zamanda kapsamlı, ayrıntılı bir anlaşmaya varmak için ek süre sunacak bir plan üzerinde uzlaşıya varabileceğine dair haberler gelmeye başladı.

Ukrayna ile benzerlik açıkça ortada. Her iki durumda da askeri güce aşırı güvenmek, nihai çözümler dayatmak yerine siyasi kimlikleri derinleştirdi ve pozisyonları sertleştirdi. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre iki kriz de savaş alanındaki kazanımları uzun vadeli siyasi kabule dönüştürmede askeri gücün sınırlılıklarını ortaya çıkardı.

İran örneğinde bu, stratejik rekabet devam ederken, acil riskleri azaltan sınırlı nükleer ve bölgesel uzlaşılar anlamına gelebilir. Her iki durumda da çatışmaların tekrarını önlemek ve sorunlara kapsamlı çözümler bulma yolunda ilerlemeye devam etmek için zaman alsa bile, bu adımları bölgesel ve uluslararası düzeyde birbirine bağlamak ve geliştirmek çok önemli.

Bu gerçeklik, aşırı görüşlere sahip olanları veya tam zafer savunucularını tatmin etmeyebilir, ancak alternatiflerin çok daha tehlikeli olması nedeniyle çoğu zaman eksik uzlaşılarla sonuçlanan modern savaşın doğasıyla örtüşüyor. Ateşkes barış değildir ve sınırlı bir anlaşma uzlaşma değildir, ancak daha geniş kaosa sürüklenmeyi önlemenin tek yolu olabilirler.

Sonuç olarak, Ukrayna ve İran'daki savaşlar, çağdaş uluslararası sistem hakkında temel bir gerçeği ortaya koyuyor: Savaşları sona erdirmek artık dramatik, belirleyici bir an değil, aksine savaşı devam ettirmenin maliyetini artırmaya, kendine hâkim olmak ve anlaşmazlıklarla birlikte yaşamak için kademeli süreçler inşa etmeye dayalı uzun bir yoldur. Yavaş ve çok da ideal olmayan bu yaklaşım, bu çalkantılı dönemde dünyanın sahip olduğu tek gerçekçi seçenek olabilir.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevrilmiştir.


KİK Müzakere Heyeti Başkanı: KİK-Birleşik Krallık Anlaşması, çalkantılı bir dünyada stratejik bir adım

Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Genel Sekreteri Casim Muhammed el-Budeyvi ve Birleşik Krallık Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanı Chris Bryant, Londra’da anlaşmayı imzaladıktan sonra müzakerecilerin alkışları eşliğinde birbirlerine sarıldılar. (Birleşik Krallık Ekonomi Bakanlığı)
Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Genel Sekreteri Casim Muhammed el-Budeyvi ve Birleşik Krallık Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanı Chris Bryant, Londra’da anlaşmayı imzaladıktan sonra müzakerecilerin alkışları eşliğinde birbirlerine sarıldılar. (Birleşik Krallık Ekonomi Bakanlığı)
TT

KİK Müzakere Heyeti Başkanı: KİK-Birleşik Krallık Anlaşması, çalkantılı bir dünyada stratejik bir adım

Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Genel Sekreteri Casim Muhammed el-Budeyvi ve Birleşik Krallık Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanı Chris Bryant, Londra’da anlaşmayı imzaladıktan sonra müzakerecilerin alkışları eşliğinde birbirlerine sarıldılar. (Birleşik Krallık Ekonomi Bakanlığı)
Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Genel Sekreteri Casim Muhammed el-Budeyvi ve Birleşik Krallık Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanı Chris Bryant, Londra’da anlaşmayı imzaladıktan sonra müzakerecilerin alkışları eşliğinde birbirlerine sarıldılar. (Birleşik Krallık Ekonomi Bakanlığı)

Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleri ile Birleşik Krallık, Londra’da iki taraf arasında serbest ticaret anlaşması müzakerelerinin resmen tamamlandığının duyurulmasının ardından kapsamlı stratejik iş birliğinde yeni bir döneme girdi. Anlaşma, yatırım akışlarını güçlendiren ve yedi pazardaki iş dünyası için geniş fırsatlar sunan yapısal bir dönüşüm niteliği taşıyor. Ayrıca bu anlaşma, Körfez ülkelerinin G7 üyesi bir devletle imzaladığı ilk serbest ticaret anlaşması olma özelliğini taşıyor.

KİK Müzakere Heyeti Başkanı Dr. Reca el-Merzuki, anlaşmayı ortak ticaret ve yatırım hareketlerini yeniden yönlendirecek kaçınılmaz stratejik bir adım olarak nitelendirdi. El-Merzuki, küresel ekonominin yüksek belirsizlik ve korumacı dalgalanmaların baskısı altında bulunduğu bir dönemde anlaşmanın önemine dikkat çekti.

El-Merzuki, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, KİK ülkeleri ile Birleşik Krallık arasındaki ticaret hacminin hâlihazırda yaklaşık 80 milyar dolar seviyesinde olduğunu belirtti. Serbest ticaret anlaşmasının, dünyadaki benzer anlaşmaların sonuçlarına dayanarak ticaret hacmini yüzde 60’tan fazla artırmasının beklendiğini ifade etti.

Olumsuz etkilerin hafifletilmesi

El-Merzuki, anlaşmanın küresel ekonomi açısından kritik bir dönemde imzalandığını belirtti. ABD’nin gümrük vergilerini artırma ve bazı önceki ticaret anlaşmalarını iptal etme yönündeki kararlarının riskleri yükselttiğine dikkat çeken el-Merzuki, bunun uluslararası ekonomik ilişkileri düzenleyecek istikrarlı ve net bir hukuki çerçeveye duyulan ihtiyacı daha da artırdığını söyledi.

sdvdf
Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleri, Birleşik Krallık ile imzalanan serbest ticaret anlaşmasını ticaret ve yatırım akışını yeniden yönlendirmek için stratejik bir adım olarak görüyor. (KİK)

Anlaşmanın, içerdiği ayrıntılı ve karşılıklı hukuki yükümlülükler sayesinde bu değişimlerin olumsuz etkilerini hafifletmeye katkı sağlayacağını ifade eden el-Merzuki, serbest ticaret çerçevesinin riskleri azaltarak taraflara geleceğe yönelik daha net bir perspektif sunduğunu kaydetti. El-Merzuki ayrıca, anlaşmanın kapsamlı yapısına dikkat çekerek, düzenlemenin yalnızca geleneksel mal ticaretiyle sınırlı kalmadığını; yatırım, hizmetler ve modern finansal hizmetler sektörleri için de bütüncül çerçeveler oluşturduğunu vurguladı.

Teknoloji ve bilgi transferi ile yatırım çekmeye yönelik bir platform

El-Merzuki, serbest ticaret anlaşmalarının yabancı yatırımları çekme ve teknoloji transferini hızlandırma açısından en önemli araçlardan biri olduğunu belirtti. Benzer anlaşmaları imzalayan birçok ülkenin deneyimlerinin, doğrudan yabancı yatırım akışlarında yüzde 30’un üzerinde artış yaşandığını ortaya koyduğunu ifade etti.

El-Merzuki, KİK- Birleşik Krallık Anlaşması’nın öneminin, Birleşik Krallık’ın teknoloji ve yabancı yatırım ihraç eden başlıca ülkeler arasında yer almasından kaynaklandığını vurguladı. Bu durumun Körfez ekonomilerine nitelikli yatırım tabanını genişletme, bilgi birikimini artırma ve ileri teknolojileri transfer etme konusunda ek fırsatlar sunduğunu söyledi.

dv
Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Müzakere Heyeti Başkanı Dr. Reca el-Merzuki, KİK- Birleşik Krallık Anlaşması’nın imzalanması sırasında KİK Genel Sekreteri Casim Muhammed el-Budeyvi’nin arkasında duruyor. (DPA)

El-Merzuki, KİK ülkelerinin başta Çin olmak üzere büyük doğu ekonomileriyle imzaladığı diğer ticaret anlaşmalarıyla eş zamanlı atılan bu adımın, bölgenin Doğu ile Batı arasında bir köprü niteliği taşıyan stratejik konumundan azami ölçüde faydalanılmasını güçlendirdiğini belirtti. Bu yaklaşımın aynı zamanda farklı uluslararası ortaklarla dengeli ekonomik ilişkilerin geliştirilmesini desteklediğini ifade etti.

Yeni aşama

HSBC Grubu CEO’su Georges Elhedery ise KİK ülkelerinin, sunduğu uzun vadeli büyüme fırsatları sayesinde stratejik açıdan giderek daha büyük önem kazandığını belirtti. Elhedery, bankacılık grubunun Körfez’deki altı ülkede köklü ve güçlü bir varlığa sahip olduğunu, Birleşik Krallık’ın da bankanın ana pazarlarından biri olduğunu ifade etti.

Elhedery, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, bankanın bölgedeki varlığının yeni anlaşmanın doğuracağı fırsatları doğrudan görmesine imkân sağladığını kaydetti. Bankanın ekonomik bağların derinleştirilmesine katkı sunmaya, şirketler ve kurumlar arasında yeni ortaklıkların kurulmasını desteklemeye, yatırımları güçlendirmeye ve daha fazla büyümenin önünü açmaya hazır olduğunu vurguladı.

Ortak bildirinin imzalanması

KİK Genel Sekreteri Casim el-Budeyvi ile Birleşik Krallık Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanı Chris Bryant, geçtiğimiz çarşamba günü Londra’da iki taraf arasındaki serbest ticaret anlaşması müzakerelerinin tamamlandığını ilan eden ortak bildiriyi imzaladı. Anlaşma, yıllar süren müzakere turlarının ardından sonuçlandı.

El-Budeyvi, anlaşmayı KİK- Birleşik Krallık ilişkilerinde ‘niteliksel bir sıçrama’ olarak tanımladı. Anlaşmanın iki bölge arasındaki ekonomik ilişkileri gelecek nesiller boyunca güçlendireceğini belirten el-Budeyvi, düzenlemenin tesadüfi olmadığını, Körfez’deki altı ülke ile Birleşik Krallık arasında ‘yıllar süren çalışma ve ortak siyasi iradenin’ ürünü olduğunu ifade etti.

Londra taahhüdü

Birleşik Krallık Dışişleri, İngiliz Milletler Topluluğu ve Kalkınma Bakanlığı daha önce yaptığı açıklamada, KİK ülkeleriyle imzalanan serbest ticaret anlaşmasının Londra’nın Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Kuveyt, Katar, Bahreyn ve Umman ile uzun vadeli ortaklık taahhüdünü yansıttığını belirtti. Bakanlık, bunun KİK’nin bir G7 ülkesiyle yaptığı ilk serbest ticaret anlaşması olduğunu vurguladı.

Açıklamada, anlaşmanın iki taraf arasındaki siyasi ve güvenlik koordinasyonunun giderek arttığı bir dönemde şirketler ve yatırımcılar için hukuki güvence ile istikrar sağlayacak bir çerçeve sunacağı ifade edildi.

İngiliz verilerine göre, Birleşik Krallık ile Körfez ülkeleri arasındaki mevcut ticaret hacmi yaklaşık 52,9 milyar sterlin (72 milyar dolar) seviyesinde bulunuyor. Ticaret hacminin yüzde 20 artarak yıllık yaklaşık 15,5 milyar sterlinlik (21 milyar dolar) ek büyüme sağlaması bekleniyor.

sdvdsfv
HSBC Grubu CEO’su Georges Elhedery

Anlaşmanın ayrıca Körfez ülkelerinin Birleşik Krallık pazarına ihracatını kolaylaştıracağı, hizmet ve meslek sektörlerini destekleyeceği, vize işlemleri ile iş ziyaretlerini basitleştireceği belirtildi.

Birleşik Krallık İş ve Ticaret Bakanı Peter Kyle, anlaşmanın Birleşik Krallık ile Körfez ülkeleri arasındaki ortaklıkta ‘büyük bir adım’ olduğunu belirterek ticaret, yatırım ve inovasyon alanlarında yeni fırsatlar yaratacağını söyledi.

Birleşik Krallık’ın Ortadoğu ve Pakistan Ticaret Komiseri Sarah Mooney ise anlaşmanın gümrük vergilerini düşüreceğini ve iki tarafın ihracatını güçlendireceğini belirtti. Mooney, bunun yatırımcılara uzun vadeli kararlar alma konusunda daha fazla güven sağlayacağını ifade etti.


İsrail, Filistin'in el-Velece köyünü yıkım ve kuşatmayla yok etme tehdidi altında tutuyor

18 Mayıs'ta İsrail'e ait ağır buldozerler, işgal altındaki Batı Şeria'da bulunan Filistin köyü Velaca'da bir binayı yıktı (Reuters)
18 Mayıs'ta İsrail'e ait ağır buldozerler, işgal altındaki Batı Şeria'da bulunan Filistin köyü Velaca'da bir binayı yıktı (Reuters)
TT

İsrail, Filistin'in el-Velece köyünü yıkım ve kuşatmayla yok etme tehdidi altında tutuyor

18 Mayıs'ta İsrail'e ait ağır buldozerler, işgal altındaki Batı Şeria'da bulunan Filistin köyü Velaca'da bir binayı yıktı (Reuters)
18 Mayıs'ta İsrail'e ait ağır buldozerler, işgal altındaki Batı Şeria'da bulunan Filistin köyü Velaca'da bir binayı yıktı (Reuters)

İsrail makamları, Yahudi yerleşim birimlerinin genişletilmesi ve refahı adına, Batı Şeria’da binlerce yıldır varlığını sürdüren Filistin kasabalarını tasfiye etme politikası kapsamında, Kudüs’ün güneybatı mahallelerine komşu olan el-Velece köyündeki evleri yıkmaya başladı.

El-Velece sakinleri, İsrail işgal güçlerinin bin yıllık köylerini parçalamak için sistematik bir şekilde çalıştığını ifade ediyor. Tarihi Osmanlı kayıtlarında 500 yıl öncesine dayanan ismiyle yer alan ve dünyanın en yaşlı ikinci zeytin ağacına ev sahipliği yapan köyde, son birkaç gün içinde yıkım faaliyetleri hız kazandı. İsrail makamları, köydeki 60 evden 38’ine yönelik yıkım operasyonlarını yoğunlaştırdı.

Kalkınmayı engelleme ve boğma politikası

El-Velece köyünü tamamen nefessiz bırakmayı amaçlayan bu adımlar, kasabadaki üçüncü neslin de tıpkı önceki iki nesil gibi yeni evler inşa etmesini engellemeyi hedefliyor. Köy halkı, 1948 yılındaki Nekbe (Büyük Felaket) sırasında, köylerinin karşısındaki dağın yamacına, Beyt Cela şehrinin hemen yakınına zorla göç ettirilmişti.

1948 savaşı sonunda İsrail ile Ürdün Krallığı arasında imzalanan ateşkes anlaşmaları çerçevesinde, el-Velece sakinleri köylerini terk etmek zorunda kaldı. Bölge halkının bir kısmı doğuya göç ederek, Yeşil Hat’tın diğer tarafında kalan ve o dönem 18 bin dönüm olan köy arazisinin yaklaşık 6 bin dönümlük kısmında "Yeni" el-Velece’yi kurdu.

1967 yılında Batı Şeria’yı işgal eden İsrail, yeni köy topraklarının yaklaşık üçte birini Kudüs Belediyesi sınırlarına dahil etti. Ardından köy arazilerini parça parça gasp etmeye başlayan İsrail, 1968 yılında "Har Gilo", 1971 yılında ise "Gilo" yerleşim birimlerini inşa etti. Günümüzde Har Gilo bin 600 Yahudi yerleşimcinin yaşadığı küçük bir kasaba konumundayken, Gilo 33 bin yerleşimcinin barındığı devasa bir şehre dönüştü.

sdvbgth
İsrail'e ait ağır iş makineleri, 18 Mayıs'ta işgal altındaki Batı Şeria'da bulunan Filistin köyü Velece'de bir binayı yıktı (Reuters)

İsrail makamları, el-Velece'nin büyümesini engellemek için köyü adeta abluka altına aldı. Bugün nüfusu sadece 3 bin olan köyün Kudüs belediye sınırlarına dahil edilen kısmına, onlarca yıldır hiçbir belediye hizmeti sunulmadı.

İsrail’in imar planlarını onaylamayı reddetmesi nedeniyle, bölge halkı yıllar boyunca ruhsatsız evler inşa etmek zorunda kaldı. El-Velece’nin Kudüs sınırlarına katılan ve yaklaşık bin kişinin yaşadığı Ayn el-Cüveyze mahallesindeki 60 evden 38’i hakkında, İsrail Adalet Bakanlığı Arazi Özel İşlemler Birimi tarafından yıkım kararı çıkarıldı. Kalan 22 evin de ruhsatsız olduğu ve benzer bir kaderi paylaşabileceği belirtiliyor. Yıkım kararlarının uygulanması halinde 380 kişi evsiz kalacak.

Yıkımlar, ruhsatsız inşaat yapanlara veya evini kendi yıkmayanlara ağır para cezaları öngören ve "Kaminitz Yasası" olarak bilinen düzenlemeye dayandırılıyor. Köy sakinleri 2018 yılında Yüksek Mahkeme’ye başvurarak yıkımların durdurulmasını ve bir imar planı hazırlanmasını talep etti. Mahkeme önce geçici durdurma kararı vermiş, Mart 2022'deki son duruşmada ise yetkililere imar planı imkanlarını incelemeleri için 6 aylık ilave süre tanımıştı.

axdfrgt
Bu ay Eski Kudüs'teki "Şam Kapısı"nda Yahudi aşırılık yanlıları (EPA)

Bu süreçte köy halkı, mimar Claude Rosenkovitch ve İsrailli insan hakları örgütleri "Bimkom" ile "Ir Amim"in desteğiyle kendi imar planlarını hazırlayıp belediye ve bölge planlama komitelerine sundu. Ancak bu planların tamamı, "doğal manzara ve çevresel değerlerin korunması" gibi gerekçelerle reddedildi.

Yerleşimcilere özel çevre yolu

İsrailli insan hakları kuruluşu B'Tselem, "doğal ve çevresel değerler" argümanının, Filistinlilerin imar ve kalkınma haklarını gasp etmek için kullanılan bir bahaneden ibaret olduğunu belirtiyor. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre örgüt, yerleşim projeleri söz konusu olduğunda bu değerlerin tamamen göz ardı edildiğini vurgulayarak şu örneği veriyor:

"Kudüs sınırlarına dahil edilmeyen köy topraklarında, Gush Etzion yerleşimcilerinin Kudüs’e ulaşımını sağlamak amacıyla 25 yıl önce El-Velece Çevre Yolu inşa edildi. Bu yol, askeri emirlerle kamulaştırılan araziler üzerinde, onaylı bir plan olmadan yapıldı. Gush Etzion Yerel Konseyi, Har Gilo yerleşimini genişletmek ve 560 yeni konut inşa etmek için bu yolun durumunu 'yasallaştırmak' üzere yakın zamanda bir imar planı sundu. Bu yeni konutlar, el-Velece köyünü batıdan tamamen kuşatacak."

dfvrbtyj
Batı Şeria'daki Beytüllahim şehri arka planda görünürken, Gush Etzion yerleşim bloğundaki İsrail'e ait Efrat yerleşimi, (Reuters)

İsrail makamları, bir kısmı Kudüs sınırlarında kalan bu yeni yolu gelecekte her iki nüfusa da hizmet edecek bir ana ulaşım damarı olarak sunsa da Filistinlilerin bu yolu kullanarak Kudüs’e girmesi yasak olduğu için el-Velece halkı yoldan faydalanamıyor.

Ayrım Duvarı tarımı ve hayvancılığı bitirdi

İsrail yetkilileri, 2011 yılında Ayrım Duvarı’nın (Utanç Duvarı) inşasına başladığında, bölgenin tarihi simgesi olan antik taş duvarları (teraslar) korumayı da dikkate almadı. Ayn el-Cüveyze mahallesinin kuzeybatı ve güneyini çevreleyen 9 metre yüksekliğindeki beton duvar, el-Velece’nin 500 dönümlük arazisi üzerine kuruldu.

Duvar yüzünden köy sakinlerinin giriş çıkışları tek bir koridora indirgendi. Köylüler; zeytin ve badem ağaçlarının bulunduğu tarım arazilerinden tamamen yalıtıldı. Artık arazilerine yalnızca hasat döneminde, önceden koordinasyon sağlamak şartıyla ve Beyt Cela’daki tek bir kapıdan girmelerine izin veriliyor. Duvar aynı zamanda köydeki hayvancılığı bitirdi, mera alanlarını yok etti ve su kaynaklarına erişimi engelledi. Ayrıca yağmur suyu drenaj krizine yol açarak tarihi taş teraslara ciddi zararlar verdi.

Üç nesildir ev yapmaları yasak

İsrailli liberal yazar Naomi Susman, 18 Mayıs'ta el-Velece'de gerçekleştirilen yıkımlara tanıklık ettiği haberinde durumu şu sözlerle özetledi:

"Mülkiyet hakkını kimse inkâr edemediği halde, üç nesildir hiç kimsenin kendi ve atalarının toprağı üzerine yasal olarak ev inşa etmesine izin verilmedi. Ruhsatsız ev yapan herkes risk aldığını biliyor, ancak yaşamak için bir eve muhtaç olduklarından başka çareleri de yok."

we4rt
İsrail askerleri, işgal altındaki Batı Şeria'daki el Hali kentinde haftalık denetimleri sırasında yerleşimcileri koruyor (Reuters)

Susman, İsrail Sivil İdaresi sorumluluğundaki "C Bölgesi"nde kalan bir evin yıkımı sırasında yaşanan şiddeti ise şöyle aktardı:

"Yıkım ekipleri geldi. Yollar dar ve dik olduğu için dozerlerin ilerlemesi zordu. Bu zorluğu aşmak için özel bir mülke zorla girip evlerin arasından yeni bir yol açtılar. Bahçesi dozerler tarafından ezilen bir köy sakini nereye gittiklerini sorduğunda, İsrail güçleri ona ses bombalarıyla karşılık verdi. 4 daire olması planlanan iki katlı bir binanın iskeletini, iç duvarlar için hazırlanan keresteler dahil her şeyi ezip yıktılar. O saatlerde evlerinde oturan çocuklar ve yaşlılar büyük bir korku içindeydi. Evleri şimdilik kurtulmuştu ama bir sonraki sefere nereye gideceklerini kimse bilmiyor."