Fransa’nın Sahel’den geri çekilmesinden sonra Afrika’da Afgan senaryosu tekrarlanabilir mi?

Taliban’ın zaferi, Sahel bölgesi ülkelerine uyarı niteliğinde

Malili iki vatandaş, 11 Haziran’da başkent Bamako’da Fransızların Sahel bölgesine askeri müdahalesinin sona erdiğini duyuran manşetleri okuyor (AFP)
Malili iki vatandaş, 11 Haziran’da başkent Bamako’da Fransızların Sahel bölgesine askeri müdahalesinin sona erdiğini duyuran manşetleri okuyor (AFP)
TT

Fransa’nın Sahel’den geri çekilmesinden sonra Afrika’da Afgan senaryosu tekrarlanabilir mi?

Malili iki vatandaş, 11 Haziran’da başkent Bamako’da Fransızların Sahel bölgesine askeri müdahalesinin sona erdiğini duyuran manşetleri okuyor (AFP)
Malili iki vatandaş, 11 Haziran’da başkent Bamako’da Fransızların Sahel bölgesine askeri müdahalesinin sona erdiğini duyuran manşetleri okuyor (AFP)

Hatice et-Tayyib
Afganistan’da Taliban hareketi, çok hızlı bir şekilde ve bazen silahlı çatışmalar olmadan ve hatta barışçıl yollarla Afganistan üzerindeki kontrolünü sorunsuz bir şekilde genişletmeyi ve ülkede iktidarı ele geçirmeyi başardı. Dünyayı şaşırtan bu zaferler, hedeflerine ulaşmak ve sorunlu her bölgeye hâkim olmak için fırsat kollayan, Ortadoğu ve Afrika’daki El Kaide’yle bağlantılı örgütler için çok şey ifade ediyor.
Ülkelerin El Kaide ve Taliban’dan etkilenen silahlı grupların teröründen muzdarip olduğu Afrika Sahel bölgesinde (Moritanya, Mali, Nijer, Çad ve Burkina Faso) birçok kişi şu soruların yanıtını merak ediyor; Afgan senaryosu Sahel topraklarında gerçekleşebilir mi? Yaşananlar, bu grupları ‘Taliban hareketinin başarısı gibi’ bir şey elde etmek için daha sert bir darbe indirmeye ve daha fazla genişlemeye teşvik eder mi?
Gözlemcilerin Batı Afrika’daki, özellikle Afrika Sahel ve Çad Gölü bölgesindeki durumun, Afganistan’da yaşananlarla olan etkisine ilişkin endişelerinin, bölgenin (daha önce El-Kaide ve Taliban'a bağlılık sözü veren, aynı ideolojiyi takip eden ve aynı hedeflere sahip) gruplar tarafından işlenen şiddet ve terör eylemlerinden muzdarip olması nedeniyle bir açıklaması var gibi görünüyor.

Sahel ülkelerine uyarı
Kabil’in düşmesi sonrasında sosyal paylaşım siteleri, Afganistan’daki Taliban’ın hücumunun ve hızının Afrika Sahel’deki silahlı hareketler üzerindeki etkisi ve El Kaide ve DEAŞ gruplarının benzer bir ilerleme kaydetme yeteneklerine ilişkin şüpheler arasında şiddetli bir savaşa tanık oldu.
Bazıları, bu durumun Sahel ülkelerindeki duruma yansıyacağını umarak, Afganistan’ın kurtuluşunu ve İslam Emirliği’nin kuruluşunu kutlarken, bazıları da Afgan senaryosunun Afrika’da tekrarlanmasının zor olduğunu dile getirdi. Söz konusu taraflar, ancak sorunlu ülkeler üzerinde yeni bir yük oluşturacağını, devlet yapılarını baltalamaya, istikrar ve güvenliklerini bozmaya çalışan örgütlerle savaşlarında bu ülkelere daha pahalıya mal olacağını belirtti.
Sahel bölgesi işlerinde araştırmacı Muhammed Sidya, “Afganistan’da yaşananlar, Sahel’deki silahlı grupların saldırı riskini artıracak, sivil ve askeri kayıpları çoğaltacak ve savaşı uzatacaktır” dedi.
Sidya, “Sahel’in istikrarsızlığı, özellikle silahlı gruplar tarafından kontrol edilen sınır bölgelerinde, güvenlik ve kalkınma eksikliğinden mustarip diğer kırılgan alanlarda onu, herhangi bir tehdide karşı savunmasız hale getiriyor” şeklinde konuştu. Muhammed Sidya, “Bu gibi durumlarda, Sahel’deki radikal hareket üzerindeki etkisi yıllardır açık olduğu için Taliban’ın başarılarından faydalanmak kolay. Ancak değişim Afrika’da bu kadar kolay olmasa da Kabil’in düşüşünün Sahel ülkelerine çok pahalıya mal olacağına şüphe yok” ifadelerini kullandı. Sidya, “Afrika Sahel ülkeleri, ideolojik olarak Afganistan Taliban’ı hareketine benzer silahlı gruplara karşı bir savaş veriyor. ABD ve Fransa, bu ülkelere yardım için askeri müdahalelerine rağmen bu örgütleri ortadan kaldıramadı. Egemen elitler, Sahel’deki milyonlarca dezavantajlı insan için sosyal adaleti sağlayacak siyasi reformları da uygulamadı” dedi.
Muhammed Sidya, “Başta Mali olmak üzere bir dizi Sahel ülkesi şu anda zor koşullar ve siyasi dönüşümler yaşıyor. Mali’de ordu iktidarı ele geçirdi ve sahayı kuzeyde ve merkezde silahlı gruplara bıraktı. Ardından geçiş hükümetini tepe taklak etmek için tekrar geri döndü. Çad’da silahlı gruplar 4 ay önce Cumhurbaşkanı İdris Debi’yi öldürdü ve silahlı muhalefet, Boko Haram ve DEAŞ gruplarıyla karşı karşıya kalan geçici cumhurbaşkanı olarak oğlu iktidara geldi. Terör saldırılarına en çok maruz kalan Sahel ülkelerinden biri olan Nijer ise, iktidarı seçilmiş Cumhurbaşkanı Muhammed Bazoum’a devretme arifesinde bir darbe girişimi yaşadı” açıklamasında bulundu. Araştırmacı, “Burkina Faso, Fildişi Sahili, Nijerya ve Kamerun, askeri ve siyasi sınıftaki bölünmeler ve cesur siyasi reform çağrılarını görmezden gelmeleri nedeniyle Sahel komşularından daha iyi durumda değiller” dedi.

Benzerlikler ve farklılıklar
Öte yandan ‘Cemaat Nasru’l-İslam ve Muslimin (İslam’ın ve Müslümanların Zaferi Grubu) lideri İyad Ag Ğali, Afganistan’da yaşananlara değinirken, Taliban hareketini de zaferlerinden dolayı tebrik etti. Ğali, grubun El-Kaide ve Taliban’a bağlılık yeminine atıfta bulunarak, “Emirliğimiz İslam’dır” dedi.
Bu açıklama, Afrika’nın en güçlü örgütünün liderinin uzun sessizliği sonrasında geldi. Kendisi, sanki yeni bir biat sunmak ve takipçilerini motive eden ve 20 yıllık savaşlardan sonra hedefine ulaşan Taliban’ın başarılarını yücelten mesajlar göndermek istiyormuş gibi görünüyordu. Taliban ve Afrika Sahel’deki silahlı gruplar arasında kökenleri, saldırı yöntemleri, çevre koşulları ve bu örgütlerin karşılaştığı zorlukların doğası bakımından birçok benzerlik ve farklılık bulunuyor. Bir yandan ‘iktidara ulaşma ve İslam hukukunu uygulama’ olan aynı ideolojik yönelimi paylaşırlarken, aynı hedeflere sahipler. Bunu da silah taşıyarak ve kendi talimatlarına karşı çıkan herkese karşı koyarak başarmaya çalışıyorlar. Aynı şekilde bu örgütler, aşiretlerin ve etnisitelerin egemenliği ve son dönemdeki siyasi çoğulculuk açısından da siyasi ve toplumsal yapı bakımından oldukça benzer. Ayrıca mali yolsuzluğun yayılması ve yüksek yoksulluk, işsizlik ve cehalet oranları açısından aynı ekonomik zorluklarla karşı karşıyalar.
Bu örgütler, en son ve en gelişmiş araçlarla donatılmış Batı ordularıyla karşı karşıya. Ancak bu ordular, örgütlerin kararlılığı ve savaşın uzunluğu karşısında geri çekilme kararı aldı. Öyle ki Afganistan’da ABD ve NATO, bu kararı alırken, Mali ve Çad’da Fransa ve Nijer’de de Washington.
Ayrıca bu radikalizm yanlısı örgütler, ister Kabil’e geri dönmek için 20 yıl bekleyen Taliban olsun, isterse Mali’nin kuzeyinin kontrolünü ele geçiren Sahel’deki El-Kaide olsun, büyük bir yenilgiye uğradıktan sonra geri döndüler. Fransa, örgütleri caydırmak için askeri müdahalede bulunmadan önce El-Kaide, 2012’de Mali’de bağımsız bir devletin kurulduğunu ilan etti. Fransa’nın müdahalesiyle hücreleri dağıldı. 2017 yılında ise dört radikalizm yanlısı silahlı grubun birleşmesi ile ‘Cemaat Nasr el-İslam ve Muslimin’ grubunun kurulduğunu ilan etmek için tekrar geri döndü.
Bunların yanı sıra hezimete uğrayan Afgan ordusunun peşini bırakmayan finansal yolsuzluk suçlamaları baş gösterdi. Bu durum Sahel’deki Afrika orduları için de geçerli.
Öte yandan Taliban ve Sahel’deki silahlı örgütler (Nasr el-İslam ve Muslimin, Boko Haram ve DEAŞ) arasında hem savaşçı sayısı bakımından farklar var. Taliban, 75 bin savaşçıya sahipken, Afrikalı örgütler açısından ise bu sayı birkaç bini geçmiyor.
Ayrıca Afganistan’da olduğu gibi Fransızların Sahel’den çekilmesi de gerçekleşecek gibi görünmüyor. Saha, Taliban’a açık bırakıldı, ancak Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un ‘yedi yıl süren Barkhane Operasyonu’nun sona ermesinin Sahel’de bir boşluk bırakmak anlamına gelmediğini’ açıklamıştı. Öyle ki Macron, oradaki askeri operasyonları sürdürmek için Avrupa ve Afrika ülkeleriyle birlikte özel kuvvetlerin dağıtılacağını söylemişti.
Diğer bir fark ise, Sahel ülkeleri açısından hiçbir bölgesel gücün çatışmaya müdahale etmemiş olması karşısında Afganistan’a komşu ülkeler ile İran ve Pakistan gibi büyük bölgesel güçlerin çatışmaya dahil olması. İster Mali, Nijer, Çad, Nijerya ve Burkina Faso gibi doğrudan terörizmle karşı karşıya kalan ülkeler, isterse de bu koşulların sonucu olarak yerinden edilmiş yüz binlerce insanı sığınmacı olarak barındıran çevre ülkeler olsun, tüm ülkeler devam eden şiddet ve terör eylemlerinden muzdarip. Bu ülkeler, teröre karşı savaşa katılmanın, geniş sınırları takip etmenin, insan kaçakçılığı ve uyuşturucu taşımacılığı gibi yasa dışı faaliyetlerden para kazanan silahlı grupları takip etmenin yükünü taşıdığı için ekonomik ve askeri olarak acı çekiyor. Afganistan’daki durum, müzakerenin siyasi bir çözüm olarak kabul edilmesi açısından Afrika’daki benzerlerinden farklı. Taliban hareketi, hükümet güçleri ve ABD’lilerle doğrudan müzakerelere girdi. Fransa ve Sahel’deki silahlı gruplar müzakere etmeyi reddediyor. Son olarak silahlı hareketlerin karşısında siyasi diyaloğa katılımın kapısını açan Mali ve Çad’da, müzakerelere açıklık işaretleri ortaya çıktı.

Batıya bağımlılık yok
Militan gruplar konusunda uzmanlaşmış bir araştırmacı olan Ahmedu Andai, “Afganistan’da elde edilenler Afrika Sahel’de olamaz” diyor. Andai, “Bununla birlikte bu durum, bize şu anda silahlı grupları saran yeni umutla başa çıkma konusunda bir ders verebilir. Taliban’ın zaferi, onu hırslarından uzaklaşmaya itecek” değerlendirmesinde bulundu.
Ahmedu Andai, “Afrika Sahel ülkelerinin Afganistan’da yaşananlardan çıkarmaları gereken ilk ders, Batılı ülkelerin sağladığı askeri yardıma paralel olarak öncelikle yerel ordulara güvenmenin öneminde yatmaktadır. Batılı müttefikler her an çantalarını toplayıp ayrılabilirler. Bu durum, özellikle savaş uzun sürerse ve çok para harcanırsa, silahlı gruplar açısından bir boşluğa yol açar. Bu faktörler savaş hayatına aşina olan, bölgelerin arazisini bilen ve kendi yöntemleriyle savaşı dayatan terör gruplarının militanlarına yük oluşturmaz” ifadelerini kullandı. Andai, “‘İnisiyatif alarak ve bölge ülkeleri arasında iş birliği yaparak, yolsuzluk ve kaosla mücadeleye odaklanarak, demokrasiyi ve iyi yönetimi pekiştirerek’ bu geniş bölgenin radikalizm yanlısı grupların eline geçmesini önlemek için terörle mücadele, birinci öncelik olmalıdır” ifadelerini kullandı.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre Ahmedu Andai ayrıca, “Silahlı gruplara karşı savaş, ulusal bir uzlaşı olmadan, ayrıca uzlaşma kapısını açan ve tüm tarafları hükümetin işleyişine dahil eden siyasi reformlar olmadan kazanılamaz” değerlendirmesinde bulundu.



Pezeşkiyan: İran, küresel güçlerin baskısına boyun eğmeyecek

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
TT

Pezeşkiyan: İran, küresel güçlerin baskısına boyun eğmeyecek

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan bugün yaptığı açıklamada, ülkesinin ABD ile nükleer görüşmeler sürerken dünya güçlerinin baskısına "boyun eğmeyeceğini" söyledi.

Reuters'ın haberine göre Pezeşkiyan televizyonda yayınlanan konuşmasında, "Dünya güçleri bizi boyun eğmeye zorlamak için sıraya giriyor... ama bize yarattıkları tüm sorunlara rağmen başımızı eğmeyeceğiz" ifadelerini kullandı.

ABD Başkanı Donald Trump perşembe günü, İran'a iki taraf arasındaki devam eden müzakerelerde "anlamlı bir anlaşmaya" varması için 15 günlük bir ültimatom verdi, aksi takdirde "kötü sonuçlarla" karşılaşacakları uyarısında bulundu. Tahran ise uranyum zenginleştirme hakkını yineledi.

ABD'nin bölgedeki askeri yığılması devam ederken, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD müttefiki olan ülkesinin Tahran'ın herhangi bir saldırısına güçlü bir şekilde karşılık vereceği konusunda uyardı.

ABD ve İran, Umman'ın arabuluculuğuyla 6 Şubat'ta dolaylı görüşmelere yeniden başladı. Salı günü Cenevre'de ikinci tur görüşmeleri gerçekleştirdikten sonra müzakerelere devam etme niyetlerini açıkladılar.

İran çarşamba günü bu müzakereleri ilerletmek için bir taslak çerçeve hazırladığını açıklarken, ABD, Tahran'a saldırmak için "birden fazla neden" olduğunu belirterek uyarı tonunu korudu.

Trump, “Yıllar içinde İran'la uygulanabilir bir anlaşmaya varmanın kolay olmadığı kanıtlandı. Uygulanabilir bir anlaşmaya varmalıyız, yoksa kötü şeyler olacak” dedi.

Şöyle devam etti: “Bir adım daha ileri gitmemiz gerekebilir, gitmeyebiliriz veya bir anlaşmaya varabiliriz. Bunu muhtemelen önümüzdeki 10 gün içinde öğreneceksiniz.” Daha sonra Trump, gazetecilere sürenin “10-15 gün” olduğunu söyledi.


İnfaz fotoğrafları gündem oldu: Yunanistan "ülke mirasını" satın alıyor

İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
TT

İnfaz fotoğrafları gündem oldu: Yunanistan "ülke mirasını" satın alıyor

İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)

Yunanistan Kültür Bakanlığı, Naziler tarafından kurşuna dizilen 200 komünistin son anlarına ait olduğu belirtilen fotoğrafları bir Belçikalı koleksiyoncudan almak için ön anlaşma imzaladı.

Bu fotoğrafların ülke mirası olduğunu kabul eden Atina yönetimi, anlaşmanın detaylarını açıklamadı.

Anlaşma üzerine internetteki satış ilanı yayından kaldırıldı. 

Kültür Bakanı Lina Mendoni, koleksiyoncu Tim de Craene'nin yanına giden uzmanların, fotoğrafların gerçek olduğunu tespit ettiğini cuma günü duyurdu. 

200 komünistin, 1 Mayıs 1944'te Atina'nın banliyölerinden Kesariani'de infaz edilmeden önce çekildiği bildirilen 12 fotoğraf, geçen hafta eBay'de satışa çıkarılmıştı. 

Yunanistan Kültür Bakanlığı'nın Belçika'ya gönderdiği uzmanlar, bunların 1943-1944'teki Nazi işgali sırasında Yunanistan'da görevlendirilen Alman komutanlarından Hermann Heuer'ın imzasını taşıyan 262 fotoğraflık koleksiyonun bir parçası olduğunu fark etti. 

Ölüme yürüyen direnişçilerin marş söylediği görülüyor (Ebay/Greece at WW2 archives)Ölüme yürüyen direnişçilerin marş söylediği görülüyor (Ebay/Greece at WW2 archives)

200 komünist siyasi mahkumun Naziler tarafından kurşuna dizilmesi, o dönemin en büyük katliamlarından biri olarak kabul ediliyor. Olaya dair fotoğraflar ilk kez gün yüzüne çıkarken açık artırma girişimi tepki çekti.

Teselya Üniversitesi'nde toplumsal tarih dersleri veren Polymeris Voglis, New York Times'a şu yorumu yaptı:

Kendi infazlarına yürüyen bu kişilerin yüzlerini 82 yıl sonra ilk kez görüyoruz. Boyun eğmeyen duruşları beni çok etkiledi.

Voglis bu fotoğrafların ders kitaplarına eklenmesi gerektiğini ifade etti. 

Kesariani'de Nazilerin öldürdüğü komünistler için yapılan bir anıt, fotoğrafların gündem olmasının ardından tahrip edildi. 

Anıtı onaracağını bildiren Kesariani Belediyesi, "Bazılarını ne kadar rahatsız ederse etsin tarihi hafıza silinemez" dedi.

II. Dünya Savaşı biterken Batı destekli yönetimle komünistler arasında patlak veren iç savaş 1949'a kadar sürmüştü. O dönemde yaşanan kutuplaşmaların etkileri, günümüzde de hissediliyor. 

Independent Türkçe, New York Times, France24, AP


Amerika ve Avrupa... Zorlu evlilik ve acı boşanmanın alternatifi olarak zorunlu birlikte yaşama

Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
TT

Amerika ve Avrupa... Zorlu evlilik ve acı boşanmanın alternatifi olarak zorunlu birlikte yaşama

Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)

Antoine el-Hac

ABD Başkan Yardımcısı J. D. Vance’ın geçen yılki Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşma, Avrupa için adeta bir alarm zili oldu. Eleştirel ve suçlayıcı tonuyla dikkat çeken konuşma, Başkan Donald Trump’ın ikinci döneminin, Beyaz Saray’ın NATO ve Avrupa ile ilişkilerinde daha sert bir tutum benimseyeceğinin en açık işareti olarak değerlendirildi.

Bu yıl ise ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Münih’teki konuşmasında başkanına olan bağlılığı ile Avrupa ile derin ilişkiler arasında bir denge kurdu. Ülkesini Avrupa’nın ‘çocuğu’ olarak tanımlayan Rubio, eski kıta liderlerine, “Sevgili müttefiklerimiz ve eski dostlarımızla birlikte yeni bir küresel düzen inşa etmeye kararlıyız” mesajını verdi. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ise bu açıklamalardan ‘çok memnun’ olduğunu belirtti.

Miami’de Kübalı ebeveynlerden doğan Rubio, ortak kültürel bağlara da dikkat çekti; Beethoven ve Mozart’ın yanı sıra The Beatles ve The Rolling Stones gibi grupları örnek gösterdi. Rubio, “Geleceğiniz ve geleceğimiz bizim için çok önemli. Bazen görüş ayrılıkları yaşayabiliriz, ancak bu farklılıklar, Avrupa’ya duyduğumuz derin kaygıdan kaynaklanıyor” dedi.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 14 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşma yapıyor. (AFP)ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 14 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşma yapıyor. (AFP)

Ancak Foreign Policy dergisinde konferansın ardından yapılan değerlendirmede, “Birçok Avrupa lideri özel oturumlarda endişelerini dile getirdi; Trump’ın son dönemde Grönland’ı ele geçirme tehdidini kırmızı çizgiyi aşma olarak gördüler. Rubio’nun Hristiyanlık ve Batı uygarlığına yaptığı vurgular ise bazıları için etnik çağrışımlar içeriyormuş gibi göründü” ifadeleri yer aldı.

Batı dışından konferansa katılanlar, Rubio’nun Avrupa’yı ABD’nin yanında Batı’yı genişletme yoluna davet etmesini, yeni kıtalara yerleşme ve dünya çapında imparatorluklar kurma vurgusuyla birlikte, yeniden sömürgeleştirme mesajı olarak yorumladı.

Rubio, Trump’ın Avrupa’nın göç ve iklim değişikliği konularındaki yaklaşımına yönelik eleştirilerini de yineleyerek, ABD’nin gerekirse kendi yolunu tek başına açmaya hazır olduğunu belirtti. Rubio, ülkesinin NATO ittifakını canlandırmak istediğini vurgulasa da Avrupa’nın buna olan iradesi ve kapasitesine şüpheyle yaklaştı.

Konuşma, Rubio’nun Trump’ın politik önceliklerine uyum ile Avrupa ortaklarını güvence altına alma arasında dikkatle kurması gereken dengeyi ortaya koydu. Cumhuriyetçi yönetimdeki birçok kişiden farklı olarak Rubio, ABD’nin dış politika hedeflerini gerçekleştirebilmesi için Avrupa ile ilişkilerde daha fazla diplomasiye ihtiyaç duyduğunu biliyor.

Rubio’nun görevi ve diplomasiye liderlik etmesi, tonunun göreceli olarak ılımlı olmasının nedeni olarak görülüyor. Rubio, güvenlik ve askeri kurumların varlığını -özellikle NATO’yu- her zaman desteklemişti. Örneğin 2019’da herhangi bir ABD başkanının NATO’dan çekilmesini engellemek için Cumhuriyetçi ve Demokrat partiler arasında yürütülen ortak çabanın parçası olmuştu. O dönemde, “Ulusal güvenliğimiz ve Avrupa’daki müttefiklerimizin güvenliği için ABD’nin NATO içinde etkin bir rol oynamaya devam etmesi hayati önemdedir” demişti.

Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk cephesinde top ateşleyen Ukraynalı bir asker (AFP)Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk cephesinde top ateşleyen Ukraynalı bir asker (AFP)

Başka bir örnekte, Rubio’nun, ABD’nin taahhüdü konusunda Vladimir Zelenskiy’ye belirli güvence verdiği belirtiliyor. Aynı zamanda, savaşın sona ermesi için Ukrayna’nın zor tavizler kabul etmesi gerektiği uyarısında bulundu. Bu yaklaşım, Vance’in daha önce ABD’nin ‘birkaç mil toprak için’ on milyonlarca dolar harcamasının gerekçelerine şüpheyle bakmasından farklı.

Rubio’nun Münih’teki konuşması, Vance’in bir yıl önceki konuşmasına göre daha az bölücü olsa da Trump döneminde ABD dış politikasında herhangi bir temel değişikliği yansıtmıyor. Yeni denklem şöyle özetlenebilir: ABD, bazı çıkarlarını Avrupa ile paylaşsa da değerlerini paylaşmıyor.

Büyük Atlantik mesafeleri

Konu sadece konuşmalar, anlatılar veya dil üslubu meselesi değil; dünya, ittifakların, çekişmelerin ve hatta düşmanlıkların değiştiği yeni bir gerçekliği yaşamaya başladı.

Özellikle Avrupa’da, yüzyıllar boyunca en yıkıcı savaşları yaşamış kıtada birçok kişi, kendilerini Rusya’nın yayılmacı eğilimleri ile Çin’in saldırgan ekonomik politikaları arasında ve hızla değişen eski yakın müttefik ABD’nin arasında açıkta ve tehlikeye maruz hissediyor.

Eurobarometer tarafından yapılan yakın tarihli bir ankete göre, Avrupalıların yüzde 68’i ülkelerinin  tehdit altında olduğunu düşünüyor.

Bugün Atlantik ötesi ilişkiler incelendiğinde, bu yılki Münih Güvenlik Konferansı’nın manzarası, stratejik bir ‘bilişsel uyumsuzluk’ durumunu yansıtıyor. Psikolojide bilişsel uyumsuzluk, inançlar ile davranışlar arasında uyumsuzluk olduğunda ortaya çıkan zihinsel gerilimi ifade eder.  Antoine el-Hac’ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre Münih’te bu çelişki açıkça görüldü: dostluk açıklamaları, derin güvensizlik sinyalleriyle yan yana, stratejik güvence ise politik kararlarla çelişiyordu. Sonuç, biçimde birleşik ama özde sıkıntılı bir Avrupa-Amerika ittifakı oldu; bu durum, uygun önlem alınmazsa açık bir çatışma riski taşıyor.

Bu bağlamda Almanya Savunma Bakanı Boris Pistorius, ABD’nin Avrupa’yı sonsuza dek koruyamayacağını kabul etti, ancak bölgesel baskılara -özellikle Grönland konusuna- kesin bir şekilde karşı çıktı. Pistorius, “Barış ve güvenliği sağlamak için uluslararası kuruluşlara başvurulmalı” dedi ve Avrupa Birliği (AB) ile ABD’nin bunu ancak birlikte başarabileceğini vurguladı. Bu tutum, ABD’nin iş birliği ve kolektif disiplin çağrısını temel alan yaklaşımıyla çelişiyor; söz konusu yaklaşım, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana geçerli olan kurallara ters düşen yeni bir oyun kuralı öneriyor.

Danimarka Kutup Komutanlığı tarafından Grönland’da düzenlenen bir eğitim tatbikatına katılan askerler (Reuters)Danimarka Kutup Komutanlığı tarafından Grönland’da düzenlenen bir eğitim tatbikatına katılan askerler (Reuters)

Ada ve buz

İstikrarı en çok sarsan anlaşmazlıklardan biri Grönland meselesi oldu. Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen, konunun hâlâ açık bir yara olduğunu belirtti. Donald Trump, Danimarka ve Avrupa’nın tepkilerini dikkate almadan, Danimarka egemenliğine bağlı ada ile ilgili cesur pozisyonunu açıkladı.

Bazı gözlemciler ve analistler, Münih’te ve diğer duraklarda gözlemlenen tutumların, mevcut krizin yalnızca siyasi elitler arasındaki iletişim eksikliğinden kaynaklanmadığını, daha geniş bir uyumsuzluk olduğunu gösterdiğini belirtiyor. Avrupa halkının kayda değer bir kısmı, ABD’nin kendilerini askeri saldırılara karşı korumayacağına inanıyor.

Bu nedenle Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Fransa’nın caydırıcı şemsiyesini Avrupa’nın geri kalanını kapsayacak şekilde genişletme tartışmasını yeniden açtı. Ancak bu güç gösterisi sağlam temellere dayanmıyor; yaklaşık 300 Fransız nükleer başlığı, 4 bin 309 nükleer başlığa sahip Rus cephaneliği karşısında caydırıcı olamaz. Avrupa ortaklarıyla bütünleşik bir komuta, kontrol ve iletişim sistemi olmadan hiçbir savunma sistemi anlam ifade etmiyor.

Öte yandan Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer Fransa ile iş birliğine hazır olduğunu ifade etse de Fransa’nın nükleer silahları yerel üretimken, İngiltere’nin nükleer caydırıcılığı, İngiliz yapımı savaş başlıkları taşıyan ve Kraliyet Donanması’nın denizaltılarında konuşlandırılan ABD yapımı Trident 2 D5 füzelerine dayanıyor. Bu nedenle İngiliz caydırıcılığı bağımsız değil ve bu stratejik açıdan kritik bir gerçek.

Avrupa liderleri, ülkelerinin mali, sosyal ve yaşam koşullarıyla ilgili sorunlar yaşadığını bilerek, ekonomik çıkar çatışmaları ve farklı söylemlere rağmen ‘Atlantik boşanmasının’ mümkün olmadığını anlıyor. Zor bir evliliğin maliyeti, acı bir boşanmadan daha azdır. Dolayısıyla zayıf taraf, ilişki sürekli gerilimli olsa da güçlü tarafla kalmak zorunda.

ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in birleştirilmiş görüntüsü (Reuters)ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in birleştirilmiş görüntüsü (Reuters)

Bu liderler, Donald Trump ve ekibinin söyleminin değişmeyeceğini ve mesajının AB’yi zayıf ve yönelimlerinde hatalı gösterme amacını sürdüreceğini de biliyor. Ancak AB’nin sosyal piyasa ekonomisi modeli ve açıklık taahhüdü hâlâ somut kazançlar sağlıyor. Tereddüt ve şüphe yerine, AB’nin güçlü yönlerine yatırımını artırması ve deneyimini, özellikle ABD ile Çin arasındaki jeopolitik rekabetin yoğunlaştığı bu dönemde, iş birliği ve entegrasyon modeli olarak öne çıkarması gerekiyor. Avrupa başarılı olursa, bu sürekli dengesi bozulan bir dünya için yararlı olur; başarısız olur ise kıta, yıkıcı çatışmaların sahnesi haline gelebilir.