Berlin’deki Arap Caddesi: İki kilometrede Ortadoğu…

Geçmiş yaşam sahnelerine ve tarzlarına dair bir çağrışım

Sokaktan bir görünüm
Sokaktan bir görünüm
TT

Berlin’deki Arap Caddesi: İki kilometrede Ortadoğu…

Sokaktan bir görünüm
Sokaktan bir görünüm

Muhammed Ebi Semra

7 yıldır Berlin’de yaşayan Lübnanlı bir arkadaşımla görüştüm. Beni Berlin’in, ‘Arap Caddesi’ olarak bilinen Sonnenallee (Almancada Güneş Yolu) caddesine bağlı ana meydanlarından biri olan Hermannplatz’ın yakınında ve Berlin’deki eski bir mezarlığın yanındaki bir kafede Suriyeli genç bir arkadaşıyla tanıştırdı. Görüşmeden sonra kafeden çıkıp meydana yöneldik. Birden ritim ve ses bölümlemesi bakımından Arap aksanıyla olduğu anlaşılan Almanca tezahüratlar duyduk.

Bir yaz günü, güneşli bir pazar sabahıydı. Yaklaşık iki yıl önce mülteci olarak Almanya’ya gelen Suriyeli genç bize, Berlin’deki Suriyeli aktivist gençlerin (bir Facebook sayfası üzerinden) Suriye’nin Suveyda kentindeki protestolara ve bazı sahil şehirlerindeki gösterilere destek olmak acıyla Hermannplatz Meydanı’nda toplanmak ve Beşşar Esed rejimine karşı gösteri yürüyüşü yapmak için genel bir davet gönderdiklerini söyledi.

Yaklaşık 200 metrelik bir mesafeden protestocular, Ortadoğulu bir havaya sahip Avrupalı gençler gibi görünüyordu. Benzer Ortadoğulu havayı, 1980’lerin ilk yarısında Paris’teki Uluslararası Üniversite Öğrenci Yurdu önünde Filistin ve Filistinlilere destek için yapılan gösteride de görmüştüm. Aynı manzara, İranlıların Humeynici İslami İran’daki mollalar rejimine karşı yaptığı protestoda da vardı.

“Bu istek, motivasyonunu sadece Suriye geçmişlerinden değil, aynı zamanda Almanya’da şu an yaşadıkları hayattan ve içinde bulundukları durumdan alan duygusal ve manevi bir ihtiyaçtan doğuyor olabilir. Bu, hafta sonu tatilinin ya da boşluğun sağladığı bir fırsat”

Lübnanlı arkadaş, genç Suriyelilerin gösterisinin, fırsat olursa Berlin’de ya da Suriye’de ve Türkiye ile Lübnan’daki büyük Suriyeli mülteci diyarında çoğunlukla ‘bir pazar sabahı etkinliği’ olduğunu söyledi. Genç Suriyeli arkadaşı da pazar günleri Hermannplatz Meydanı’nda Suriyelilerin düzenlediği protestolara iki ya da üç kez katıldığını söyleyerek onu teyit etti. Çoğunluğu Suriyeli gençlerden oluşan onlarca kişinin yanında birkaç genç Alman kadın ve erkek de vardı. Faslı ve siyahi Afrikalılar az değildi. Filistin davasından bağımsız olarak artık küresel solcu gençliğin bir sembolü haline gelen Filistin kefiyesi, genç kadınların ve erkeklerin omuzlarını süslüyordu. Kefiyeden daha fazla görülen şeyse pek çok kadın ve erkek göstericinin bedenini örten Suriye devrimi bayrağıydı.

Farklı bir gerçeklik

Meydandaki topluluğun etrafında bir grup genç, Almanca bir açıklamanın kopyasını dağıtıyordu. Genç bir adam, meydanın ortasındaki bir anıtın kaidesi olan bir taş platform üzerinde göstericilere karşı durarak elinde taşıdığı bir megafondan tezahürat yapıyordu.

Lübnanlı ve genç Suriyeli arkadaşıma, 1980’li yıllarda Paris’teki Ortadoğulu göstericilerin de aynı böyle olduklarını, ama o dönemde Fransızca ve Arapça sloganlar attıklarını söyledim. Ancak ikisi de şunu diyerek itiraz etti: Muhtemelen Paris’teki o gösteriler, Arap göstericiler ile Fransa arasında bir sömürge mirası ve intikamı içeriyordu. Berlin’deki Suriyelilerin gösterisi ise ondan tamamen farklı. Hatta aksine Suriyeliler çoğunlukla Almanya’ya ve Almanlara karşı bir minnet ve muhabbet duyuyor. Bunun sebebi, Ortadoğu’da Alman sömürgecilerin bir tarihinin ve mirasının olmamasının yanı sıra, Almanya’nın 2015 yılında kitlesel Suriyeli mülteci dalgasına sınırlarını açan tek büyük Avrupa ülkesi olmasıdır.

Çok geçmeden göstericiler, meydandan yakındaki Sonnenallee ya da Arap Caddesi’ne ters istikamette ilerlemeye başladılar. Hareketlerinden, duruşlarından, kıyafetlerinden ve bazılarıyla yaptığımız Arapça konuşmalardan Suriyeli pazar göstericilerinin çoğunun solcu ve laik olduğu anlaşılıyordu. Pek çoğu Almancayı iyi biliyordu ya da günlük hayatta konuşabilir hale gelmişti. Aralarında Almanca eğitim gören üniversite öğrencileri vardı. Muhtemelen pazar günkü protesto etkinlikleri ya da medya ve reklam faaliyetleri, Berlin’de buluşup bir araya gelme ve Suriye’yle ve Suriye davasıyla bağları yenileme arzusundan da kaynaklanıyor.

Foto: Caddedeki bir mağazanın vitrininde Doğulu kıyafetler
Caddedeki bir mağazanın vitrininde Doğulu kıyafetler

Bu istek, motivasyonunu sadece Suriye geçmişlerinden değil, aynı zamanda Almanya’da şu an yaşadıkları hayattan ve içinde bulundukları durumdan da alan duygusal ve manevi bir ihtiyaçtan doğuyor olabilir. Bu, hafta sonu tatilinin ya da vakit boşluğunun sağladığı bir fırsat. Benzer şey, Beyrut’taki Şehitler Meydanı’nda Lübnanlı yazar, gazeteci ve aktivist arkadaşların, Suriye devrimini desteklemek ve Hizbullah’ın Suriye savaşına ve Suriyelilere yönelik katliama Esed rejiminin yanında katılmasını protesto etmek için düzenlediği buluşmalarda da yaşanıyordu. O dönemde barışçıl Suriye devrimini destekleyen gençlerden pek çoğu, başta Almanya olmak üzere çeşitli Avrupa ülkelerine göçlerinin ya da ilticalarının ilk durağı olarak Beyrut’a kaçmıştı. Bugün Berlin’deki pazar gençliğinin gösterisi de ‘anma amaçlı ve duygusal’ olarak adlandırılabilecek türde gösterilerin bir parçası. Denebilir ki Suriye meselesi, Berlin’de ve belki de Almanya’nın diğer şehirlerindeki genel Suriyeli buluşmasında ortak payda olmaya devam ediyor. 

Gösteri gençliği ve cami gençliği

Bu buluşmalara ve toplantılara duyulan ihtiyaç (yani iletişim kurma, tanışma, göçmen kesimler, gruplar ve bireyler arasında bağları ve ilişkileri yenileme, bir davaya ve bir ülkeye ya da kimliğe aidiyeti hatırlama ihtiyacı) bir bakıma her cuma öğle vaktinde Alman şehirlerinde ve kasabalarındaki camilerde yaşananlara benzetilebilir.

“Bu ve Alman şehirlerinin ‘Arap caddelerindeki’ diğer ticaretler ve faaliyetler, karanlıkta ya da gizli kapaklı iş yürüten ‘mafyalar’ tarafından kontrol ediliyor ve bunların ticari rekabeti çoğunlukla ulusal, etnik ve mezhepsel ayrışmalara veya bağlılıklara dönüşüyor”

Bununla birlikte cuma günleri öğlen camilere gelen kişiler, kültürel yapıları ve hedefleri itibarıyla pazar günleri Berlin’in Hermannplatz Meydanı’nda gösteri düzenleyen genç Suriyelilerden farklı bir topluluk. Cuma günleri öğlen vakitlerinde Alman şehirlerindeki camilerde toplanan kişiler, sayıca daha fazla ve her kuşaktan insan içeriyor. Mesela Köln şehrindeki bir camide gördüğüm kadarıyla genç erkekler kayda değer bir varlığa sahipken, tabi ki Almanlar ve kadınlar yok. Bunun dışında Berlin’deki pazar günü göstericilerinin modern bireysel ve kitlesel gençlik dernekleri, yerel cami cemaatinin derneklerinden farklı.  

Foto: Caddede yer alan bir restoran
Caddede yer alan bir restoran

Bilhassa pazar öğlenleri Berlin’in gösteri meydanına bağlı ve yakın Arap Caddesi’ni dolduran kalabalıklar ise tüm kesimleri ve kuşakları bir araya getiriyor. Bununla birlikte manzaranın büyük bir kısmını cami cemaatinde olduğu gibi aileler oluşturuyor. Suriyeli genç göstericiler, bu caddenin tersi yönünde yürüyerek belki de mesajlarını Arap Caddesi ahalisine değil de Alman vatandaşlara iletmek istediklerini göstermek istemişlerdi. Zaten Lübnanlı muhatabım ve onun Suriyeli arkadaşının eski Berlin mezarlığının yanındaki kafede belirttiğine göre göstericilerin birçoğu, Arap Caddesi’ne nadiren ve büyük Alman mağazalarında bulunmayan ürünleri bu caddedeki mağazalardan satın almak için geliyormuş.

Cadde içinde caddeler

Güneşli bir yaz günü, bir pazar öğleninde Berlin’deki Arap Caddesi’nden geçen biri, caddenin kaldırımlarında bakla, humus, fette, felafel ve hamur işleriyle dolu tabakların ve yanlarında da meşrubat şişeleri ve ayran bardaklarının yer aldığı masalar görür. Masaların etrafında her yaştan aile üyeleri ya da bazısı kızlı erkekli genç arkadaş grupları bir araya gelir. Ama aile masaları çoğunlukta olur.

Yoldan geçen kişi, bu kalabalıktan Suriye, Lübnan, Irak ve bazen de Fas Arapçasından oluşan bir lehçeler ve sesler karışımı işitir. Bu karışımda Almanlar ve siyahi Afrikalılar da varlık gösterir. Caddedeki seslerin yoğunluğunda ve gürültüsünde kulağa İngilizce ve Almanca da ulaşır.

Caddede nargile servisi yapan kafelerin ve lokantaların yanı sıra Doğu tatlılarının, hazır ‘geleneksel’ kıyafetlerin ve gelinliklerin, Avrupalı tarzda olmayan ev eşyalarının satıldığı dükkânlar ve mağazalar, kuyumcular, kuruyemişçiler ve şekerlemeciler, çeşitli Arap ekmeklerinin üretildiği fırınlar ve Halep, Şam ve Türk mutfağından yemeklerle kebapların ve Lübnan mezelerinin sunulduğu, ancak alkollü içki servisinin yapılmadığı bazı restoranlar yer alıyor. Bu tabloda Yemen usulü Mendi yemeklerinin sunulduğu restoranlar da eksik değil. Masalarda bol miktarda çay var. Ayrıca bakkaliye, paketli ürün ve ‘helal’ et satan çok sayıda dükkân da mevcut. Ve elbette alışveriş yapan pek çok insan.

Yiyecekler ve her türden alışveriş… Restoranların ve dükkânların çoğunun ismi Arapça; bazıları Almancaya ya da İngilizceye tercüme edilmiş. Restoranların, kafelerin ve mağazaların tabelalarında Şam, Halep, Beyrut, Azzam, Safa, Lübnan, İsra, Berlin, Endülüs ve Adonis gibi isimler yer alıyor. Caddedeki gürültülü seslerin ve lehçelerin arasında çeşitli Arapça şarkılardan alınan cümleler ve melodiler seçiliyor. Gündüzleri caddede yaşanan hayat böyle.

Caddenin uzunluğu 2 kilometreden fazla. Trafik ve kalabalık, caddenin başında ve Hermannplatz Meydanı’na doğru yoğunlaşırken, meydandan uzaklaştıkça nispeten azalıyor. Gösteri düzenleyen solcu ve laik Suriyeli gençlerle onların bazı Arap ve Alman arkadaşlarının yaptığı gibi, Arap ve özellikle de Suriyeli göçmenlerin pazar günü tatilinde Berlin’in bu caddesinde yoğun bir şekilde toplandığı söylenebilir. Aşina oldukları bu yerel ortama ve alışveriş caddelerine gelirken yanlarında belki arkadaşları, belki bir tanıdıkları olan Almanlar da bulunuyor. Bununla birlikte bazı restoranlarda ve kafelerde genç bir Alman varlığı mevcut. Yani bu karışık, serbest ve yoğun kalabalığın içinde dünyanın her yerinden insanın olduğunu söylemek mümkün.

Bu beşerî tablo; Şam, Halep, Bağdat, Beyrut, Trablus, İstanbul, Kahire ve Marakeş gibi birçok Ortadoğu şehrinden ‘ithal edilen’ yaşam tarzı ve damak tadı ile ‘ticaret, eğlence ve etnik faaliyetler’ tarafından oluşturulmaktadır. Berlin’deki Arap Caddesi’nde çeşitli restoranlar, nargile kafeler, Doğulu ürünlerin satıldığı mağazalar, kasaplar, Ortadoğu mutfağına uygun tahılların satıldığı dükkânların yanında bir tek geleneksel ve popüler hokkabazlık gösterileri eksik. O da olsa Marakeş’in, UNESCO tarafından 2001 yılında Dünya Mirası Listesi’ne dahil edilen ünlü turistik mekânı Camiu’l-Fena Meydanı’nın neredeyse birebir kopyası olurdu.

Pek çok Alman şehri, Arap Caddesi’ne benzeyen, ancak her şehrin büyüklüğüne ve içindeki göçmen ve yerleşik topluluklara göre ondan daha küçük caddeler içerir. Mesela Almanya’nın güneyindeki Köln şehrinde Türk ve Kürt toplulukları, ticaretin yapıldığı ve restoranlarla kafelerin yer aldığı bir cadde kurdu. Birkaç yıl önce Suriyelilerin gelişi, caddeyi genişletmeye ve caddedeki ticari hareketliliği artırmaya başladı. Bu mağazaların (Türklere ait olanları zaman bakımından Lübnanlı ve Suriyeli mağazalardan daha eskidir) en büyüğüne girdiğinizde bunların Arap Doğusu şehirlerinde yer alan geleneksel pazarlardaki ‘kapalı halk pazarları’ ile modern süpermarketlerin bir karışımı olduğunu hemen fark edersiniz. Bu, alışveriş yapanların bu mağazalarda dolaştıkları esnada sessiz olmamalarının yanı sıra, biraz kasıtlı bir kargaşa ve gürültü içeren mal paketleme tarzında da görülüyor. Müşteriler, genelde çalışanlarla veya mal sahipleriyle alışveriş ve ürün hakkında (Türkçe, Kürtçe veya Arapça) sohbet ederler. Bu, süpermarketlerde alışveriş yapıldığı esnada hâkim olan sessizliği bozma arzusunu, aşinalığı ve rahatlığı gösteren bir konuşmadır. Sanki her iki taraf da bu tür bir konuşmaya meylederek Alman yazar ve romancı Elias Canetti’nin (1905-1994) Marakeş pazarlarındaki pazarlığın ‘güzelliklerinden’ bahsettiği Marakeş’in Sesleri (The Voices of Marrakesh) adlı kitabında tarif ettiği geleneksel pazarlardaki pazarlık geleneğini yaşatıyor.

Taciz, mafya ve karışım estetiği arasında

Deutsche Welle (DW) Arapça bölümünde yer alan ve Berlin’deki Arap Caddesi’ne dair kapsamlı basın malzemesi, bu caddedeki ‘etnik, ticari, kültürel ve sanatsal karışımın’ doğasına odaklanıyor. DW Arapça, bu caddeyi ‘Küçük Beyrut’ ve ‘Küçük Suriye’ şeklinde adlandırıyor ve 1980’li yıllardan bugüne geçirdiği değişimleri anlatıyor. Aynı ajans, Arap Caddesi’nin yakınında yer alan ve 1960’lı yıllardan bu yana yoğun Türk nüfusuna ev sahipliği yapan Kreuzberg mahallesini ise basın takiplerinde ‘Küçük İstanbul’ ya da ‘Türk Mahallesi’ olarak adlandırıyor.

Al Mabarrat yardım kuruluşu
Al Mabarrat yardım kuruluşu

DW haber ajansı, eski Lübnanlı Şii tüccarlar ile yeni Suriyeliler arasındaki bazı ‘ulusal’ ve ‘mezhepsel’ gerginlikler ile ticari ve yarı ‘mafyatik’ rekabetleri (ki bunlar, bu cadde ve mahalledeki günlük yaşamın unsurları) aktardığı gibi, bu cadde ve mahalledeki karışımın ve bir arada yaşamın ‘güzelliklerinden’ de bahsediyor. Ajansın değerlendirmelerinde yazanlar, özellikle Berlin’de ve diğer Avrupa başkentlerinde yaşayan laik ve solcu Arap ve Suriyeli yazarların Arap Caddesi hakkındaki makalelerinin ve yorumlarının tam tersi. Bu yazarlar, ‘Arap kadınların sözlü tacize uğradığını ve tesettürlü olmayanlarının örtünmeleri için azarlandığını’ söyleyerek, bu caddenin olumsuz veya kötü yanını öne çıkarıp bunu kınıyorlar.

“Almanya, Alman Suriye’si aracılığıyla kendi toplumunun dokusuna gençlik aşılamak istiyor. Belki de bunu sadece iki milyon Suriyeli mülteciden yana değil, aynı zamanda kendisinden ve kendisi ile siyasi hayatının düzeni için duyduğu endişelerle, çekincelerle ve maliyetlerle yaptı”

Burası aynı zamanda ‘helal ticaret’, yani ‘Müslüman Avrupa’da’ yaygın ‘helal’ gıda ve et çarşısıdır. Helal ticaret ve Alman şehirlerinin ‘Arap caddelerindeki’ diğer ticaretler ve faaliyetler, karanlıkta ya da gizli kapaklı iş yürüten ‘mafyalar’ tarafından kontrol ediliyor ve bunların ticari rekabeti çoğu zaman ulusal, etnik ve mezhepsel ayrışmalara veya bağlılıklara ve şiddetten bağımsız olmayan çatışmalara dönüşüyor. Bu çatışmalar, gizlice yaşanıyor ve Alman güvenlik ve yargı makamları bunlardan haberdar edilmiyor. Bu yüzden de caddedeki eski Lübnanlı Şiiler ile son zamanlarda çoğalan Suriyeliler arasında gizli kalıyor ve ara sıra patlamaya ve nesilden nesle aktarıma hazır halde bekliyor.  

Almanya gençliğini yeniliyor mu?

Berlin’deki Arap Caddesi’nden geçen biri, buranın müdavimlerinin Arap ülkelerinden gelen göçmen ve mülteci topluluklar olduğunu ve buraya samimi bir aile ve toplum ortamında vakit geçirme arzusuyla özellikle pazar, tatil ve bayram günlerinde geldiklerini görür. Onları caddedeki restoranlarda, mağazalarda, kafelerde ve fırınlarda bir araya getiren buluşmalar belki de terk ettikleri ülkelerinde kaybettikleri asıl dünyalarının ve toplantılarının eksikliğini gideriyordur. Terk ettikleri diyoruz ama, siyasetten geriye savaş ve cinayet dışında bir şeyin kalmadığı ülkelerindeki kamu işlerinin ve askerî siyasi yaşamın yönetiminde temel bir özellik ve eylem haline gelen sefaletten, hakaretten, korkudan, yoksulluktan ve cinayetten kurtulmak kaçtıkları, desek daha yerinde olur.  

İşte burada güvende ve özgürler. Diasporalarında ve sığınma mekânlarında başka türlüsünü bilmedikleri ve deneyimlemedikleri bir yaşam ve ilişki biçimi inşa ediyorlar, ama bu sefer kamusal alanda uymaları gereken genel Alman yasaları ve koşulları çerçevesinde. Zira biliyorlar ki bu yasaları çiğnerlerse yasal takibe ve soruşturmaya uğrayacaklar ve kaçtıkları bu yeni ülkedeki çıkarları, geçim kaynakları, hayatları ve güvenli yasal varlıkları tehdit altında kalacak. Alman yasalarına uyma istekleri altında ya da arkasında, kendi ülkelerinde başka türlüsünü görmedikleri uzun bir sosyal ve kültürel mirası dolduran kavgalarını, anlaşmazlıklarını, sürtüşmelerini ve bunları çözme yöntemlerini örtbas etmek zorundalar. Kendi ülkelerindeki günlük kamusal yaşamı, siyaseti ve toplumu kuşatan bu mirasın, aslında trajedilerinin ve Avrupa’ya sığınmacı olarak kaçmak suretiyle kurtuldukları felaketin kaynağı olduğunun farkında değiller. Nasıl olsunlar? Belki Almanya’da uzun yıllar geçirdikten, yaşadıktan ve çalıştıktan sonra farkına varırlar.

Foto: Suriyelilerin Hermannplatz Meydanı’ndaki bir gösterisi
Suriyelilerin Hermannplatz Meydanı’ndaki bir gösterisi

Alman yasalarına karşı ‘görünürde’ ya da ‘idare amaçlı’ bağlı olma zorunluluğu ve kültürlerine, ilişkilerine ve hayatlarına yapışan bu yıkıcı mirası dizginleyip bunu kamuoyundaki hayat çevrelerinden özel hayatlarına ve alt ilişkilerine taşıma gerekliliği, onların Almanya’daki yaşamlarında ve ilişkilerinde bu mirasın varlığını sınırlama yolunda ilerlediklerinin bir göstergesi olabilir. Büyük ihtimalle Alman yetkililer, kurumlar ve toplum da bu konuda onlara yardımcı oluyor.

Burada özgürler belki, ama bu miras onlar için bir zincir gibi. Ancak kesinlikle Suriye’deki Hafız ve Beşşar Esed; Lübnan’daki Hasan Nasrallah ve Nebih Berri; Irak’taki Saddam Hüseyin, Nuri el-Maliki, DEAŞ ve Haşdi Şabi ve Filistin’deki Yaser Arafat, Hamas, İslami Cihad ve İsrail’in Filistinlileri perişan eden kanlı operasyonları yok. Aksine kendilerine türlü zulümler ve uzun süreli işkenceler yaşatan bu diktatörlüklerin sebep olduğu dehşetten uzaklar.

Almanya’daki güvenlik, emniyet, güvenceler, sosyal yardımlar, sağlık hizmetleri ve aynı zamanda hukuk devletinde özgürlükler ve adalet, onları hayatlarını ve ilişkilerini bu korkunun hâkimiyetinden kurtarma yolunda ilerlemeleri için teşvik etmeli. Onları insani ve ahlaki erdeminden ötürü değil de üremeye hevesli olmayan yaşlı toplumunda onların canlı insani ve kültürel varlıklarına ve işgücüne ihtiyacından dolayı, yani kendi çıkarı için memnuniyetle karşılayan ve barındıran Alman topraklarına gelirken de bu korkuyu kısmen yanlarında taşıdılar.

Almanya, Alman Suriye’si aracılığıyla kendi toplumunun dokusuna gençlik aşılamak istiyor. Belki de bunu sadece iki milyon Suriyeli mülteciden yana değil, aynı zamanda kendisinden ve kendisi ile siyasi hayatının düzeni için duyduğu endişelerle, çekincelerle ve maliyetlerle yaptı. Şimdi mültecilerden ve göçmenlerden nefret eden aşırı milliyetçi Alternatif Partisi, benzer Avrupalı partiler gibi Alman siyasi hayatındaki gücünü ve varlığını artırıyor. Ancak Alternatif’in büyüyen gücüne karşılık halen etkin ve büyük olan geniş sosyal ve siyasi güçler var. Özellikle de Suriyelilerin ilişki, yemek, kıyafet, ifade, şarkı ve müzik tarzına yansıyan canlılıkta ve akıcılıkta kendi kültürlerine dahil etmek ve deneyimlemek istedikleri yeni sanatlar bulan genç Alman gruplar… Bu, Suriyelilerin ve benzerlerinin Alman soğuğundaki ‘yalnızlığını’ azaltıyor ve belki de onları, Berlin’in Arap Caddesi’ndeki kamusal alanın arkasında gizlenen o olumsuz ‘sert’ mirasa bağlı kalmamaya teşvik ediyor.

* Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



Trump'ın gözü İran'ın zenginliklerinde: Barış karşılığında petrol mü?

Fotoğraf: Majalla/Reuters
Fotoğraf: Majalla/Reuters
TT

Trump'ın gözü İran'ın zenginliklerinde: Barış karşılığında petrol mü?

Fotoğraf: Majalla/Reuters
Fotoğraf: Majalla/Reuters

Süreyya Şahin

İki taraf arasında devam eden müzakereler göz önüne alındığında, İran meselesine dair Amerikan yaklaşımında ekonomik boyutlar siyasi ve güvenlik boyutlarından ayrılamaz. Amerikalıların enerji kaynaklarını güvence altına alma odağı, müzakerelerin siyasi seyrinin hemen arkasında duruyor.

İki heyet arasındaki ikinci tur görüşmelerin başlamasından günler önce, İran Dışişleri Bakan Yardımcısı (Ekonomik İşlerden Sorumlu) Hamid Kanbari'nin Tahran'ın her iki taraf için de ekonomik faydalar sağlayacak bir nükleer anlaşmaya varmayı hedeflediğini açıklaması dikkat çekiciydi. Cenevre müzakerelerinin arifesinde yapılan ve önemli bir değişime işaret eden bu açıklamasında, anlaşmanın sürdürülebilirliğini sağlamak için ABD'nin de yüksek ve hızlı ekonomik getiriler sağlayan alanlarda fayda elde etmesinin şart olduğunu belirtti.

Dolayısıyla, müzakereler artık petrol ve doğalgaz sahalarındaki ortak çıkarları, madencilik yatırımlarını ve hatta uçak alımlarını da içeriyor. Bu ekonomik yaklaşım, İran'da benimsenen siyasi ve güvenlik yaklaşım ile birlikte sessizce incelendi. Peki ekonomik çıkarların buluşması siyasi engelleri kaldırabilir ve bunlarla başa çıkmak için umut vadeden bir giriş noktası sunabilir mi?

Jeopolitik bir kaldıraç olarak İran'ın zenginlikleri

İran'ın coğrafi konumunun stratejik olduğu şüphesizdir. Batı Asya'nın kalbinde yer alan ülke, doğuda Afganistan ve Pakistan'ı, batıda ise Irak ve Türkiye'yi birbirine bağlıyor. Kuzeyde Azerbaycan, Ermenistan ve Türkmenistan arasında yer alıyor. Güneyinde ise Arap Körfezi ve Hint Okyanusu'na açılan kapı olan Umman Denizi bulunuyor. Başka bir deyişle, İran, Ortadoğu, Orta Asya ve Kafkasya arasında bir bağlantı noktasıdır. Dahası, İran coğrafi olarak Hürmüz Boğazı'nın kuzey kıyısını kontrol ediyor ve bu boğazdan küresel petrol ticaretinin yaklaşık yüzde 20'sini temsil eden günlük yaklaşık 20 milyon varil ham petrol ve doğal gaz kondensatı geçiyor.

Nükleer mesele artık müzakerelerin tek önceliği değil; ekonomi ve petrol, müzakerelerin, nüfuz denkleminin ve uluslararası çatışmanın temel bileşenleri haline geldi

ABD yönetimi tüm bunların tamamen farkında. İran ekonomisine olan Amerikan ilgisi, en başından itibaren devam eden müzakerelerin biçiminde, heyette Amerikan nükleer uzmanlarının bulunmaması, buna karşılık Steve Witkoff ve Jared Kushner gibi danışmanların bulunmasıyla açıkça görülüyordu. İran Maden ve Maden Sanayileri Geliştirme ve Yenileme Örgütü'ne göre, İran, 60 milyar ton olarak tahmin edilen maden rezervleri açısından dünyada 15’inci sırada yer alıyor. Ülke, on binden fazla aktif madene ve demir cevheri, bakır, çinko ve diğer nadir elementler de dahil olmak üzere 68'den fazla maden türüne sahip.

İran Jeoloji ve Maden Araştırmaları Kurumu Başkanı Daryuş İsmaili, İran'ın doğal kaynaklar ve maden rezervleri açısından dünyada beşinci sırada yer aldığını, ancak bu potansiyelinin yalnızca yaklaşık yüzde 2'sini keşfetmiş olduğunu belirtti. Ülkenin doğal kaynakları ile maden rezervlerinin değerinin yaklaşık 27,3 trilyon dolar olarak tahmin edildiğini, bunun yaklaşık 1,4 trilyon dolarının madencilik sektörüne ait olduğunu, fiilen keşfedilen rezervlerin değerinin ise 29 milyar doları aşmadığını açıkladı.

cdfv cf
İran petrolü nükleer müzakerelerin temel taşı (Reuters)

ABD Jeolojik Araştırma Kurumu tahminlerine göre İran, dünya rezervlerinin yüzde 1,9'una denk gelen 3,8 milyar metrik ton demir cevherine sahip. İran Maden Örgütü'ne göre İran, dünya bakır rezervlerinin yüzde 5'ine denk gelen 2,6 milyar metrik ton bakıra sahip. İran ayrıca, yaklaşık 15 milyon ton olarak tahmin edilen önemli çinko rezervlerine sahip olup, küresel çinko pazarında önemli bir oyuncu. Ülkenin en büyük madenindeki boksit rezervlerinin ise 10,6 milyon metrik ton olduğu tahmin ediliyor.

Altına gelince, 24 madende yaklaşık 340 milyon ton kanıtlanmış altın yatağı bulunuyor. İran, son olarak Horasan’da ülkenin en büyük madenlerinden biri olan Şadan madeninde altın yatakları keşfetti. Son yıllarda İran, 125 milyon ton potansiyel yatak ve 85 milyon ton kanıtlanmış kaynak tespit etti; bunların bazılarında lantan ve seryum gibi nadir toprak elementleri bulunabilir. İran'ın kurşun rezervlerinin de milyonlarca ton olduğu tahmin ediliyor.

Gaz İhraç Eden Ülkeler Forumu'na (GECF) göre, 2023 yılında doğal gaz rezervleri 33,9 milyar metreküptü. Doğal gaz ihracatının ise 16 milyar metreküp olduğu tahmin ediliyor.

Yaptırımlar hiçbir zaman kendi başlarına bir amaç olmamış, aksine İran'ı boyun eğdirmek ve kaynaklarını devrimini ihraç etmek için kullanmasını engellemek için bir araç olmuştur

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre İran, Hamedan şehrinde ilk lityum rezervlerinin (yaklaşık 8,5 milyon ton lityum cevheri) keşfedildiğini duyurdu. Zencan ve Kerman bölgelerinde kobalt ve nikelin varlığı doğrulandı. Bu madenler, uçak, silah, elektronik çipler, otomobil aküleri, inşaat ve tıp endüstrileri gibi teknolojik ve askeri endüstrilerde kullanılıyor. Madenler arasında ayrıca kömür, metalik madenler, Horasan'daki kum, çakıl, metalik olmayan madenler ve tuzun yanı sıra, bir kısmını yüzde 60'ın üzerinde zenginleştirmiş olduğu uranyum da bulunuyor; bu seviye, teknik olarak nükleer silah üretimi için gerekli olan yaklaşık yüzde 90'lık zenginleştirme seviyesine yakın.

Petrol zenginliği açısından İran, Suudi Arabistan ve Irak'tan sonra OPEC içindeki üçüncü büyük petrol üreticisi. OPEC'in son raporuna göre, İran'ın petrol üretimi Aralık 2025'te günlük yaklaşık 19,3 milyon varil seviyesine ulaştı. OPEC istatistiklerine göre İran, 208,6 milyar varil kanıtlanmış petrol rezervine sahip.

Enerji güvenliği ve nüfuz mücadelesi arasında İran’ın zenginlikleri

ABD'nin İran'ın doğal kaynaklarına olan ilgisi iki faktörle bağlantılı. Birinci faktör; Amerikan çıkarlarının dünyadaki üç stratejik dayanak ile bağlantısıdır. Bunlar, küresel enerji güvenliğini korumak, özellikle Körfez ülkeleri ve İsrail olmak üzere Amerikan müttefiklerini korumak, Çin ile Rusya'nın İran'ın geniş petrol, doğal gaz ve maden rezervlerini kullanarak nüfuzlarını genişletmelerini önlemek. Bunlar, İran'a karşı devam eden yaptırım sisteminin yanı sıra, jeopolitik amaçlarla kullanılan askeri ve siyasi baskı araçları aracılığıyla kendini göstermektedir. Bu kaynaklar önemli olmasaydı, İran, Amerikan ve Avrupa yaptırımlarına ve BM Güvenlik Konseyi kararlarıyla uygulanan yaptırımlara maruz kalmazdı. Devam eden müzakerelerde ekonominin önemine dair ilk gösterge, İranlı yetkililerin ülkelerine uygulanan ekonomik yaptırımların kaldırılmasını talep etmeleridir.

c vcv
Tahran'ın merkezinde Amerikan karşıtı sloganlar yazılı bir reklam panosu, 17 Şubat 2026 (AFP)

İkinci faktör; Washington'un İran'ın zenginliklerini kontrol etme planından açıkça bahsetmemesidir. Buna karşılık, Amerikalı uzmanlar Washington'un yaptırımlar yoluyla baskı uyguladığını, İran'ın kapasitesine daha iyi yatırım yapılmasını engellediğini ve onu boğduğunu söylüyor. Nükleer anlaşma etrafındaki görüşmelere paralel olarak, İran, büyük güçler arasındaki daha geniş bir çatışmanın parçası haline gelen zenginlikleri nedeniyle de görüşmelerde ekonomiyi ele alacaktır. Rusya, İran'ı Batı'ya karşı taktiksel bir ortak olarak görüyor, ancak tamamen açık bir ekonomik ortak olarak görmüyor.

İran enerji denkleminde Çin merkezde

Çin şu anda İran'da bulunan ve ihraç edebileceği enerji kaynaklarından en büyük faydalanıcı konumunda. Çin dosyası, Amerikan yönetimi içinde İran meselesini ele alma konusunda ciddi bir baskı uyguluyor. Trump geçen hafta, “Nisan ayında Çin'e gideceğim ve İran ile bir anlaşmaya varmak istiyoruz. İran ile anlaşma başarısız olursa, başka bir seçeneği değerlendireceğiz” dedi. Bir yıl önce, 5 Şubat 2025'te TruthSocial'da yaptığı bir paylaşımda ise Trump, “İran'ın büyük ve başarılı bir ülke olmasını istiyorum, ancak nükleer silaha sahip olamaz” imasında bulunmuştu. Bu paylaşım, göreve geldiğinden beri uyguladığı İran'a yönelik “azami baskı” politikasını yeniden yürürlüğe koyan bir kararname imzalamasının ardından gelmişti. “Zorlayıcı diplomasi” olarak bilinen bu politikayı, askeri harekâta başvurmadan önce son çare olarak İran'ı müzakere masasına zorlamak için modern ve ağır silahlarla dolu çeşitli savaş gemilerini İran'ın yakınlarına konuşlandırarak sürdürüyor. Trump, “nükleer barış anlaşması sayesinde İran'ın barışçıl bir şekilde büyüyüp gelişebileceğine” inanıyor.

ABD Başkanı Donald Trump, tıpkı Grönland, Venezuela, Kanada ve diğer ülkeler gibi, ister düşman isterse müttefik olsun, İran'ın kaynaklarına göz dikmiş durumda Lübnan’ın eski İran Büyükelçisi Zeyn el-Musevi

ABD'nin İran'ın kaynaklarını ele geçirmesi, ülkeye ilişkin siyasi hedefleriyle karşılaştırılabilir. Zira İran, doğalgaz, petrol ve demir üretimini büyük miktarlarda Çin'e ihraç ediyor. Ancak Lübnan’ın eski İran Büyükelçisi Zeyn el-Musevi'ye göre, “ABD, Çin almadan önce İran'ın doğalgazını, petrolünü ve stratejik madenlerini istiyor.” El-Mecelle'ye verdiği röportajda Musevi, “ABD Başkanı Donald Trump, tıpkı Grönland, Venezuela, Kanada ve diğer ülkeler gibi, ister düşman isterse müttefik olsun, İran'ın kaynaklarına göz dikmiş durumda” dedi.

“Bu konuda yaşananlar uluslararası diplomasi tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir durum. İran, sadece ABD için değil, tüm dünya için stratejik kaynaklara sahip bir ülkedir. İran da bu stratejik ekonomik varlığının önemini anlıyor ve bu nedenle onu kolayca teslim etmeyecektir, kaldı ki halkı da böyle bir şeyi kabul etmeyecektir. Ancak, Washington ve Tahran arasında yapılacak herhangi bir siyasi-güvenlik anlaşması kapsamında yaptırımlar kaldırılacaktır. İki taraf arasındaki değişim sürecinin nasıl gelişeceği şu anda belirsiz” diye de açıkladı.

cdfgt
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve beraberindeki heyet görüşmeler öncesinde Maskat'a vardı, 6 Şubat 2026 (AFP)

Musevi, “Trump, Çin dünyayı kontrol etmeden önce onu domine etmek istediğini dile getirdi. Eğer stratejik madenleri kontrol etmezse, Çin kontrol edecektir. Bu nedenle, dünyanın enerji kaynakları ABD için son derece önemli ve ABD, bunu yapmasına izin verecek siyasi koşulları oluşturmaya çalışıyor. Washington buna önem veriyor çünkü başta Çin olmak üzere rakiplerini kontrol etmek istiyor. Siyasi anlaşmadan sonra İran alanını, Çin-İran ilişkileri göz önüne alındığında, bu hedefe ulaşmanın kesin bir yolu olarak görüyor” dedi.

Tahran, Washington'un kâr mantığına bahis oynuyor

Kuzey Carolina Eyalet Üniversitesi'nde siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler profesörü olan Profesör Khodr Zaarour, Mecelle'ye verdiği demeçte, İran'ın “Cumhuriyetçi Parti'nin tüm önde gelen, özellikle de şu anda iktidarda olan yüzlerinin, dünyanın her yerinde yatırım ve kâr peşinde olduğunu anladığını” söyledi.

Şunu da ekledi: “Bu açıdan bakıldığında, İranlılar Amerikan Başkanı’nın duymak istediği müzakere mantığından bahsettiler. İran, bu yolla kendisine karşı bir savaş olasılığını azaltmanın veya en kötü ihtimalle herhangi bir saldırının zararlarını hafifletmenin yollarından birini sunduğuna inanıyor.” İran, ekonomi ve yatırım müzakereleri önererek, Amerikalıları ekonomi ve yatırım konusunda karşılıklı uzlaşı yoluyla kâr elde edebileceklerine ve savaşın bunu başarmanın yolu olmadığına ikna etmeye çalışıyor. Trump, ekonomik görüşmelerin müzakerelerin vitrinine yerleşmesini kabul edebilir, ancak yalnızca İran’ın nükleer programını durdurması ve bölgedeki vekil güçleri ile müttefiklerinden uzaklaşması karşılığında. İran için en önemli olansa, Trump'ın kendisiyle ticaret yapma ve yatırım arzusunu kullanarak bir saldırıyı önleyip rejimini korumaktır. Zaarour'a göre, bu durumda bir anlaşmaya varılırsa, İran füzelerini kullanmayacaktır.

Büyük güç rekabetinde İran artık sadece siyasi bir mesele değil; stratejik bir petrol, doğal gaz, madenler ve doğal zenginlikler deposudur

Zaarour, “İran, Trump'ın görev süresinin geri kalanını atlatıp sistemini yeniden inşa etmeye geri dönmek istiyor. Burada Trump için de bir yarış söz konusu; Trump, gelecek kasım ayındaki ara seçimlerden önce İran ile bir anlaşma yapmak istiyor” diye açıkladı. Yine Zaarour, “İran'ın Avrupa yerine ABD ile ticarete odaklanmasının Trump'ın hoşuna gidebileceğine, bu durumda kendi çıkarlarını İsrail'in çıkarlarının önüne koyacağına” inanıyor.

Yaptırımların kaldırılması, Amerikan şirketlerinin geri dönüşü için bir kapıdır

Beyrut Amerikan Üniversitesi’nde Ekonomi Profesörü Dr. Basem Bavvab, Mecelle'ye verdiği röportajda İran ekonomisinin son yıllarda biriken uluslararası yaptırımlar nedeniyle önemli ölçüde gerilediğini ve acil bir kalkınmaya ihtiyaç duyduğunu vurguladı. Bu bağlamda, ABD'nin ağır ekipman, otomotiv ve uçak imalatı sektörleri ile yapay zeka gibi büyük sektörlerde veya nadir toprak madenciliği ve enerji alanlarında yatırım arenasına güçlü bir şekilde girebileceğine inanıyor. İran'da üretim maliyetlerinin, ham petrol ve madenlerin bolluğu, düşük işçilik maliyetleri ve kalabalık bir nüfustan kaynaklanan büyük tüketici pazarı göz önüne alındığında, diğer ülkelere kıyasla düşük olduğunun altını çizdi. Daha önce Avrupalı şirketlerin İran pazarına hakim olduğunu belirtti.

sd
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Genel Direktörü Rafael Grossi, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile tokalaşıyor, İsviçre'nin Cenevre şehri, 16 Şubat 2026 (Reuters)

Bavvab, eğer ABD yaptırım kararından vazgeçerse bu durumun Amerikan şirketlerinin de bu pazardan faydalanmasının önünü açabileceğini, uluslararası çatışmaların temel itici gücünün siyaset ve ekonomi olduğunu, bunların aynı madalyonun iki yüzü olduğunu belirtti. Özünde ise doğal kaynakları ve zenginlikleri kontrol etme çabası ve böylece hızla artan nüfusa sahip bir dünyada ekonomik güvenliği güvence altına almak yatmaktadır.

Bavvab, ABD ve İran arasındaki ekonomik ve yatırım görüşmelerinin henüz başlangıç ​​aşamasında olduğunu, ancak daha uzun bir sürece giriş ​​noktası oluşturduğunu ifade etti. Ona göre, Washington stratejik ekonomik çıkarlarına dayanarak hareket ediyor; bunların başında da Çin'i kontrol altına alma ve hızlı ekonomik genişlemesini dizginleme çabası geliyor. Bu açıdan bakıldığında, ABD, özellikle Çin'in petrolünün yaklaşık yüzde 80'ini İran'dan ithal etmesi nedeniyle, İran'ı Çin ve Rusya'dan ayırmaya çalışıyor. Ancak temel soru, bu çözümün askeri bir saldırıdan sonra mı yoksa saldırıdan kaçınarak mı sağlanacağıdır. Savaşlardan sonraki çözümlerin maliyetinin, savaşsız çözümlerin maliyetinden her zaman çok daha yüksek olduğunu da dikkat çekti.


Ramazan bugün mü yoksa yarın mı başlıyor tartışması Fransız Müslümanlar arasında kafa karışıklığı neden oldu

Paris'teki Büyük Cami'de Müslümanlar bir araya geldi (AFP- Arşiv)
Paris'teki Büyük Cami'de Müslümanlar bir araya geldi (AFP- Arşiv)
TT

Ramazan bugün mü yoksa yarın mı başlıyor tartışması Fransız Müslümanlar arasında kafa karışıklığı neden oldu

Paris'teki Büyük Cami'de Müslümanlar bir araya geldi (AFP- Arşiv)
Paris'teki Büyük Cami'de Müslümanlar bir araya geldi (AFP- Arşiv)

Fransa'da Ramazan'ın başlangıç ​​tarihiyle ilgili iki çelişkili açıklama, Müslümanlar arasında kafa karışıklığına neden oldu. Fransız Müslümanlar Konseyi (CFCM), hilalin 18 Şubat akşamına kadar görünmeyeceğini gösteren bilimsel verilere dayanarak, 1447 Hicri yılı için Ramazan'ın ilk gününün 19 Şubat 2026 Perşembe (yarın) olacağını duyurdu. Öte yandan, Paris Ulu Camii, Ramazan'ın ilk günü olarak 18 Şubat Çarşamba (bugün) olarak ilan etti.

CFCM açıklamasında, bazı İslam ülkelerinin kararlarının Fransız Müslümanları için bağlayıcı olmadığını vurgulayarak, ayın başlangıcının ülkede kullanılan astronomik hesaplamalara göre belirlendiğini belirtti. Ayrıca, 20 Mart 2026 Cuma gününü Ramazan Bayramı olarak ilan etti.

Fransa Müslüman İslam Konseyi (CFCM), Fransa'daki Müslümanları temsil eden resmi kuruluştur ve yaklaşık 2 bin 500 cami ve ibadethaneyi temsil etmektedir. Başkanı açık seçimlerle atanır ve konsey, uzmanlaşmış dini ve akademik komitelerin uzmanlığından yararlanır.

Bunun aksine, Paris Ulu Camii'nin dini komitesi, astronomik hesaplamalar ve yasal veriler arasındaki ortak çalışmanın sonuçlarını esas alarak, 18 Şubat Çarşamba gününün Ramazan'ın ilk günü olduğunu açıkladı.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre Paris Camii'nin durumu, resmi konseyden farklıdır; zira başkanı seçilmez, doğrudan Cezayir'den atanır ve Fransa'daki yalnızca bir camiyi temsil eder, kararını vermeden önce genellikle diğer ülkelerden gelecek açıklamaları bekler.

Buna göre, gözlemciler Fransa'daki Müslümanlar için resmi referans noktasının Fransa İslam Dini Konseyi olduğunu ve bu nedenle de Konseyin kararlarına uyulmasının ülke içinde benimsenen yasal ve dini çerçeve olmaya devam ettiğini vurguluyor.


Trump, Japonya'nın Amerika Birleşik Devletleri'ne yapacağı ilk yatırım paketini açıkladı

Trump ve Takaichi, Tokyo'da nadir toprak minerallerinin "tedarikini güvence altına almak" amacıyla bir anlaşma imzaladıktan sonra (Arşiv- Reuters)
Trump ve Takaichi, Tokyo'da nadir toprak minerallerinin "tedarikini güvence altına almak" amacıyla bir anlaşma imzaladıktan sonra (Arşiv- Reuters)
TT

Trump, Japonya'nın Amerika Birleşik Devletleri'ne yapacağı ilk yatırım paketini açıkladı

Trump ve Takaichi, Tokyo'da nadir toprak minerallerinin "tedarikini güvence altına almak" amacıyla bir anlaşma imzaladıktan sonra (Arşiv- Reuters)
Trump ve Takaichi, Tokyo'da nadir toprak minerallerinin "tedarikini güvence altına almak" amacıyla bir anlaşma imzaladıktan sonra (Arşiv- Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump, dün Japonya'nın enerji ve temel madenler projelerine yaptığı ilk yatırımları duyurdu. Bu açıklama, Başbakan Sanae Takaichi'nin ABD ziyaretinden önce iki ülke arasında ticaret anlaşmasının ilerletilmesi kapsamında yapıldı.

Trump, Truth Social platformundaki paylaşımında, "Japonya, Amerika Birleşik Devletleri'ne yatırım yapma taahhüdü olan 550 milyar dolarlık yatırımların ilk aşamasına resmi ve mali olarak adım atıyor" dedi. Bu yatırımların üç projeyi kapsadığını açıkladı: biri Teksas'ta petrol ve doğalgaz, diğeri Ohio'da elektrik üretimi ve üçüncüsü Georgia'da nadir toprak mineralleriyle ilgili.

12 Şubat'ta Japon basını, toplamda yaklaşık 40 milyar dolarlık bir yatırım için üç proje hakkında ileri düzeyde görüşmeler yapıldığını bildirmişti.

Trump, projelerin gümrük vergileri olmadan hayata geçmeyeceğini savundu. "Bu, Amerika Birleşik Devletleri ve Japonya için çok heyecan verici ve tarihi bir dönem" ifadesini kullandı.

İki ülke, temmuz ayı sonunda, ABD'nin ithal Japon mallarına %15 gümrük vergisi uygulayacağı ve karşılığında Japon şirketlerinin toplam 550 milyar dolarlık yatırım yapacağı bir ticaret anlaşması imzaladıklarını duyurmuştu.

Protokol, Japonya'nın Amerika Birleşik Devletleri'ndeki yatırımlarının nereye yönlendirileceğine ilişkin kararın Washington'a ait olduğunu öngörüyor. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre ortak bir Japon-Amerikan komitesi önerilen projeleri inceleyecek, ancak nihai karar Trump'a ait olacak.

Projeler seçildikten sonra, Tokyo'dan 45 gün içinde gerekli fonu sağlaması istenecek. Protokole göre, Japonya yatırımının değerini geri kazanana kadar, Japonlar ve Amerikalılar her projenin karını eşit olarak paylaşacaklar.