Biden’ın Süveyş Savaşı’ndan alacağı dersler

Fotoğraf: Getty Images
Fotoğraf: Getty Images
TT

Biden’ın Süveyş Savaşı’ndan alacağı dersler

Fotoğraf: Getty Images
Fotoğraf: Getty Images

Sami Moubayed

23 Ekim 1956’da o dönemde Soğuk Savaş’ta Doğu Kampı’na ait ve siyasi olarak da Sovyetler Birliği’ne bağlı olan Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de yoğun öğrenci gösterileri patlak verdi.

Macaristan’da komünist yönetimden kurtulmak talebiyle yapılan gösteriler 12 gün sürdü. Ardından Sovyet ordusu, gösterileri bastırmak için askerî müdahalede bulundu ve 4 Kasım’da işler normale döndü.

Gösteriler, ABD’yi şaşırtmıştı. ABD Merkezî İstihbarat Teşkilatı Başkanı Alan Dulles, bu gösterileri ‘mucize’ olarak nitelerken, Başkan Dwight Eisenhower da Macar halkının ‘özgürlüğe ve demokrasiye’ dair gerçek arzusunu yansıttığını söyledi. Macaristan’da bu uluslararası kriz yaşanırken, 1956 yılının fırtınalı sonbaharında Mısır’a karşı üçlü bir saldırının başladığı 29 Ekim gününde ikinci bir savaş patlak verdi.

xsdferg
Sovyet nüfuzuna karşı çıkan Macar devrimciler (Getty Images)

Başkan Eisenhower, İkinci Dünya Savaşı’nda Müttefiklerin en meşhur askerî liderlerinden biriydi ve 1953 yılından beri bir süper güç olan devletin başkanı olarak Macaristan’ın işgalini kınayıp da Birleşik Krallık’ın, Fransa’nın ve İsrail’in Mısır’a yönelik işgaline göz yumamayacağını düşünüyordu. Onun o zamanki tavizsiz tutumu, bugün halefi Başkan Joe Biden’ın Ukrayna’da Rus savaşına karşı çıkan, ama İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik son savaşının arkasında tüm siyasi ağırlığıyla duran konumuyla bir kıyaslama yapma ihtiyacı hissettiriyor.

Sürpriz unsuru

Kimileri, Biden’ın tutumunu Kasım 2024’te ülkesinde yapılacak başkanlık seçimleriyle ilişkilendirdi ve Beyaz Saray’daki kalışını uzatmak için Yahudi seçmenlerin oyunu kazanma çabası olarak gördü. Ancak aynı zorluk ondan önce Dwight Eisenhower’ın da karşısına dikilmişti. Nitekim Süveyş Kanalı, 1956 yılında ABD başkanlık seçimleri haftasında çıktı, ancak bu durum Eisenhower’ı İsrail’e karşı sert ve tavizsiz bir duruş sergilemekten alıkoymadı.

Eisenhower, Sovyetler Birliği’nin tehditlerine karşı temkinli davranıp bunları ‘kabul edilemez’ gördü, ancak söz konusu üçlü saldırıyı da aynı şekilde ‘kabul edilemez’ olarak değerlendirdi

İsrail ordusu, askerî tatbikatlar yapıyor ve bunların ekim ayında Mısır, Suriye ve Ürdün arasında imzalanan ortak bir savunma anlaşmasına karşılık olduğunu söylüyordu. Mısır’a karşı savaş kararı ise Devlet Başkanı Cemal Abdunnasır’ın temmuz ayında Süveyş Kanalı’nı millileştirmesine bir tepki olarak geldi. 24 Ekim’de Paris yakınlarındaki Sevr banliyösünde Fransa Dışişleri Bakanı Christian Pineau’nun, İngiliz mevkidaşı Selwyn Lloyd’un ve İsrail Başbakanı David Ben-Gurion ile Genelkurmay Başkanı Moshe Dayan’ın katılımıyla gizli bir toplantı gerçekleştirildi. Toplantıda Mısır Devlet Başkanı Cemal Abdunnasır’a millileştirme kararının geri çekilmesi gerektiğine dair sert bir uyarıda bulunmaya karar verildi. Ancak Abdunnasır’ın bunu reddedeceğinden, bunun üzerine onların da onu oradan zorla çıkarmak için ona karşı savaş başlatacaklarından eminlerdi. Dönemin ABD Dışişleri Bakanı John Foster Dulles, bu ortak uyarıyı ‘kaba ve kabul edilemez’ buldu. Rus lider Nikolay Bulganin’in Mısır’ı, ‘gerçekleştiği takdirde’ bu saldırıdan korumak için şiddete başvurma tehdidinde bulunmasının ardından Sovyetler Birliği’nin tepkisinden de çok çekiniyordu. Bulganin, Fransa, Birleşik Krallık ve İsrail hükümetlerinin liderlerine bir mektup göndererek, üçüncü bir dünya savaşıyla tehdit etmiş ve şöyle demişti: “Saldırganın başını ezme ve Ortadoğu’ya barışı geri getirme konusunda çok kararlıyız.”

Eisenhower, Sovyetler Birliği’nin tehditlerine karşı temkinli davranarak, bunları ‘kabul edilemez’ buldu. Ancak söz konusu üçlü saldırıyı da aynı şekilde ‘kabul edilemez’ olarak değerlendirdi. Bilindiği üzere bu üçlü saldırıya katılanlar, onun yakın geçmişte, yani İkinci Dünya Savaşı’nda Avrupa’daki Nazi ordusunu bozguna uğratmak için iş birliği yaptığı müttefikleriydi. Danışmanlarına şöyle dedi: “Onlar (Birleşik Krallık, Fransa ve İsrail) bizimle koordineli hareket etmediler.”

Beyaz Saray’dan yapılan bir açıklamada ABD Başkanı’nın, saldırıyı ‘basın haberlerinden’ öğrendiği belirtildi.

Bırak, başlarının çaresine baksınlar

John Foster Dulles, bu üç ülkenin Washington’daki elçileriyle temas kurmaya çalıştı, ancak onlar onunla bir araya gelmekten kaçınarak, temsilcilerini gönderdiler. Bu arada Eisenhower da Ben-Gurion’a öfkeli bir mektup gönderdi. Ben-Gurion cevabında, ülkesinin, Abdunnasır ve diğer Arap ülkeleri tarafından kendisine geçirilen ‘demir tasmayı’ kırdığını ifade etti.

Eisenhower; Teksas, Oklahoma ve Tennessee eyaletlerinde yapılması planlanan konuşmalarını iptal etti ve yardımcısı Richard Nixon’dan seçim kampanyasının geri kalanında kendisini temsil etmesini istedi. Kendisi de Dulles, Savunma Bakanı Charles Wilson ve Silahlanma Müdürü Arthur Flemming ile açık toplantılara giriyordu. Eisenhower, Flemming’e şöyle dedi: “Mısır’da bu operasyonu kimler başlattıysa sorunlarını da kendileri çözmeleri lazım. Bırakın başlarının çaresine baksınlar.”

Philadelphia şehrindeki son seçim konuşmasında Eisenhower, “ABD yasaları karşısında ikinci sınıf vatandaş anlayışını kabul etmiyoruz” dedi. Süveyş Savaşı’nı da “İlkelerimiz için bir sınav” sözleriyle değerlendirdi ve gerek Mısır’a karşı yaklaşımlarında müttefiklerden gerekse Macaristan’a karşı yaklaşımlarında Sovyetlerden gelsin, haksız güce karşı ‘şerefli yolu’ izlemeye karar verdiğini vurguladı. Seçim konuşmasında ayrıca şu ifade de yer aldı: “Ülkemizde olduğu gibi tüm dünyada da zayıflar için bir yasa, güçlüler için de ayrı bir yasa benimsememiz mümkün değil. Bize karşı çıkanlar için bir kanun, bizimle ittifak kuranlar için başka bir kanun olmaz. Sadece tek bir yasa olmalı. Aksi takdirde dünyada barış olmaz.”

Ardından Dulles’tan Birleşik Krallık Başbakanı Anthony Eden’e bir mektup yazmasını istedi. Mektupta şu ifadeler yer alıyordu: “Tüm İslam alemini düşman haline getirecek bu planda herhangi bir iyi yan görmediğimi söylemeliyim.” Daha sonra telgrafı göndermemeye karar verdi ve Suriye Cumhurbaşkanı Şükri el-Kuvvetli’nin Abdunnasır’a vekaleten Moskova’yı ziyaret edip, “Hitler’i hezimete uğratan Kızıl Ordu nerede?” diyerek Sovyetlerden askerî yardım istemesinin ardından Sovyetlerin tutumunun netleşmesini bekledi.

31 Ekim’de İngilizler, Mısır’ın ikmal yollarını yağmalamaya başladılar ve Kahire’nin kuzeydoğusundaki Almaza Hava Üssü’ndeki yüzlerce savaş uçağını imha ettiler.

dfergt
Sovyet lider Josef Stalin’in devrilmiş heykelinin yanındaki Macar devrimciler (Getty Images)

Süveyş Kanalı tamamen kapatıldı ve İsrail ordusu Sina’ya doğru yürümeye devam etti. Bunun üzerine The New York Times gazetesi, “Washington Kontrolü Kaybediyor” başlıklı bir makale yayımlayarak, şu ifadelere yer verdi: “ABD, güvenlik bölgelerinde kontrolünü kaybetmeye başladı. ABD Başkanı bugünden sonra barışın hamisi sıfatıyla konuşamaz.”

Demokrat aday Adlai Stevenson, Eisenhower’ı itibarsızlaştırmak için Süveyş Savaşı’nı kullandı ve New York şehrinde yaptığı seçim konuşmasında dört kez Mısır Savaşı’na atıfta bulunarak “Rus komünistler bugün Ortadoğu’da, çarların yüzyıllardan beri peşinde koştukları bir konum elde ettiler” dedi. Ortadoğu’da yaşananlardan da Eisenhower yönetimini sorumlu tuttu.

Eisenhower, Dulles’ın Birleşik Krallık’a ve Fransa’ya yaptırım uygulama fikrine karşı çıkmasını garipsedi ve bir süper güç tarafından kullanılıyorsa yaptırım silahının tüm saldırganlara karşı uygulanması gerektiğini söyledi

Başkan’ın talebi üzerine Dulles, Deniz Harekâtı Komutanı Amiral Arleigh Burke ile görüşerek, ona Mısır’a yönelik üçlü saldırıyı durdurup durduramayacağını sordu. Burke bu soruya, “Sayın Bakanım, onları durdurmanın tek yolu var, o da yoğun bir şekilde bombalamak” cevabını verdi. Dulles, başka bir yolu olup olmadığını sorunca da Burke, başını sallayarak, “Hayır… Tehdit edeceksek, ateş etmeye hazır olmalıyız” dedi. Altıncı Filo, yüksek alarm haline getirildi. Ancak filonun komutanı, ABD’nin gerçek düşmanının kim olduğu konusundaki kafa karışıklığını gizlemedi: Dün İkinci Dünya Savaşı’nda müttefik olanlar mı? Yoksa Sovyetler Birliği’nin müttefiki Mısır ve onun devlet başkanı mı?

İsrail’e yaptırım

Askerî çözüm ihtimalinin dışlanmasının ardından Eisenhower, 1 Kasım 1956’da Birleşmiş Milletler’e (BM), Birleşik Krallık, Fransa ve İsrail güçlerinin geri çekilmesini ve Süveyş Kanalı’nın uluslararası seyrüsefere açılmasını talep eden bir ateşkes kararı tasarısı sunulmasını emretti. Dulles’a “Sabah erkenden… kapıları açılır açılmaz… Ruslar varmadan önce” Genel Kurul’a gitmesi emredildi. Ayrıca üç müttefikine ekonomik yaptırımlar uygulamayı da uzun uzun düşündü. Dulles, yaptırımın sadece İsrail’e uygulanmasını, bunun da ‘hafif’ ve zararsız olmasını önerince Başkan, ona öfkeyle tepki gösterdi ve şöyle dedi: “Allah onları kahretsin! Foster, onlara söyle, BM’ye gideceğiz ve bu saldırıyı durdurmak için her şeyi yapacağız. Bizi bu şekilde aldattılar ya, hiçbir şey onları kurtaramaz.”

Eisenhower, Dulles’ın Birleşik Krallık’a ve Fransa’ya yaptırım uygulama fikrine karşı çıkmasına şaşırdı ve bir süper güç tarafından kullanılıyorsa yaptırım silahının tüm saldırganlara karşı uygulanması gerektiğini söyledi. Ancak ABD’nin karar tasarısı, BM’ye gönderilmeden önce Washington’daki Ulusal Güvenlik Ofisi’ne sunuldu. Dulles, bu tasarıyı sunup, gerekliliği konusunda herkesi ikna etme işini üstlendi ve şu ifadeleri kullandı: “ABD, BM’de bu girişime liderlik etmezse Sovyetler bunu illaki yapacak.”

Ekonomik baskı

Bu noktada Başkan’ın danışmanlarından biri olan Harold Stassen müdahale etti ve üç ülkeden hiçbirini kınamaksızın bir ateşkes sağlanmasını önerdi. Bu önerisini sunarken, her ne kadar kararı ‘büyük bir hata’ olsa da Birleşik Krallık’ın halen ABD’nin ‘ana müttefiki’ olduğunu hatırlattı ve ABD’nin gerçek düşmanının halen Sovyetler Birliği olduğunu söyledi.

Eisenhower, Mısır’a yönelik askerî saldırısını durdurması yönünde Birleşik Krallık’a baskı yapmak için ülkesinin ekonomik ağırlığını kullanmaya karar verdi

Dulles, ABD’nin karar tasarısını sunmak üzere BM’ye yönelirken, Eisenhower, müttefiklerine baskı yapmak için bir yedek plan hazırlamaya başladı ve Dışişleri Bakanı’na şöyle dedi: “Sadece onlardan bunu talep etmek ve onlara ‘Lütfen ateşi kesin’ demekle ateşkesi sağlayamayız.”

csdfegrt
1956’da Süveyş’te bir tankın üzerinde bir İngiliz askeri (Getty Images)

Birleşik Krallık hükümetinin büyük mali sıkıntılar yaşadığını biliyordu ve bunu Ocak 1956’da Washington’a gerçekleştirdiği son ziyaretinde bizzat Eden’den duymuştu. Ayrıca İngiltere’de Süveyş Savaşı’na yönelik büyük halk muhalefetinin ve Londra sokaklarında saldırının durdurulmasını talep eden yoğun gösterilerin artan hızının da farkındaydı. Hatta Londra gazetelerinin çoğu, savaşa karşıydı. Aynı şekilde köklü Oxford Üniversitesi profesörleri de dahil olmak üzere pek çok entelektüel ve kanaat önderi, hükümetlerine hitaben bir açıklama yayınlayarak, üçlü saldırının Eden hükümetinin düştüğü ‘ahlaki bir hata’ olduğunu belirttiler. Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı, Londra’da Muhafazakâr Parti’nin düzenlediği bir etkinliğe katıldığında göstericiler onu ‘savaş çığırtkanı’ sloganıyla karşıladı.

sdef
1956’da Süveyş’te Fransız askerler (Getty Images)

Barışçıl tüm çabalar başarısız olunca Eisenhower, Mısır’a yönelik saldırısını durdurması yönünde Birleşik Krallık’a baskı yapmak için ülkesinin ekonomik ağırlığını kullanmaya karar verdi ve Arapların petrol silahına ve boykota başvurması halinde müttefiklere yapılan petrol sevkiyatını durdurma niyetini açıkladı. Birleşik Krallık, Süveyş Savaşı’nın ilk iki gününde rezervlerinden yaklaşık 50 milyon dolar kaybetmiş ve mali dengeyi korumak için o dönemde dolara bağlı 2,80 seviyesindeki para birimini devalüe etmeyi düşünmek zorunda kalmıştı. Birleşik Krallık güçleri Mısır’a inince döviz piyasasında sterline yönelik spekülasyonlar hız kazandı ve Birleşik Krallık Hazine Bakanı Harold Macmillan, Uluslararası Para Fonu’ndan (IMF) acil yardım talep etti. Ancak Eisenhower yönetimi, buna itiraz etti ve talebe karşılık vermedi. Hatta Eisenhower, Anthony Eden’e üçlü saldırıyı durdurma konusunda ne kadar ciddi olduğunu göstermek için ABD Hazine Bakanlığı’na devlet tahvillerinin bir kısmını sterlin cinsinden satmaya hazırlanması talimatını bile verdi.

Kral Suud bin Abdülaziz, Birleşik Krallık’a ve Fransa’ya petrol yasağı uygulanmasını emredince Eisenhower, sözüne sadık kaldı ve Mısır’a yönelik saldırıyı durdurmadıkları sürece bu iki ülkeye taviz vermeyi ve destek olmayı reddetti. Bundan birkaç saat sonra, Kahire saatiyle sabah saat tam 2’de Süveyş Kanalı’ndaki çatışmalar sona erdi. Tarih 6 Kasım 1956’ydı, yani ABD’de sandıkların açıldığı gün.

Eisenhower, ikinci kez başkanlığı kazanmıştı. Eisenhower, o dönemde seçim günü İsrail’e ve müttefiklerine baskı yapma cesareti gösterebildiyse Biden da önümüzdeki seçimlerden önce aynı şeyi yapabilir.

*Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



Umman’da diplomasi sınavı: İran ile ABD hangi başlıkta uzlaşacak?

ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff’un konvoyu, Maskat’taki görüşmelerin yapıldığı merkezde (AP)
ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff’un konvoyu, Maskat’taki görüşmelerin yapıldığı merkezde (AP)
TT

Umman’da diplomasi sınavı: İran ile ABD hangi başlıkta uzlaşacak?

ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff’un konvoyu, Maskat’taki görüşmelerin yapıldığı merkezde (AP)
ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff’un konvoyu, Maskat’taki görüşmelerin yapıldığı merkezde (AP)

İran ile ABD, Tahran’ın nükleer programına ilişkin son tur görüşmeler kapsamında cuma günü Umman Sultanlığı’nda bir araya gelmeye hazırlanıyor. Görüşmeler, haziran ayında yaşanan ve 12 gün süren savaşın ardından, ülke genelinde patlak veren protestoları bastırmaya yönelik geniş çaplı güvenlik operasyonlarının gölgesinde gerçekleşecek.

Washington, müzakerelerin İran’ın balistik füze programını ve bölgedeki silahlı gruplara verdiği desteği de kapsaması gerektiğini vurgularken; Tahran, görüşmelerin yalnızca nükleer dosya ve yaptırımların kaldırılmasıyla sınırlı kalması konusunda ısrar ediyor. Taraflar, 2025 yılı boyunca Umman arabuluculuğunda nükleer konuda çok sayıda görüşme yapmıştı.

ABD Başkanı Donald Trump, İran üzerindeki baskıyı sürdürerek, barışçıl göstericilerin öldürülmesine ya da protestolarla bağlantılı toplu idamların gerçekleştirilmesine karşılık askeri bir saldırı ihtimaline işaret etti. Aynı zamanda Trump, haziran savaşının Roma ve Maskat’ta geçen yıl yapılan beş müzakere turunu sekteye uğratmasının ardından İran nükleer dosyasını yeniden gündemin üst sıralarına taşıdı.

rtbhjyu
Maskat’ın, Witkoff ile Arakçi arasında doğrudan müzakerelere sahne olup olmayacağı konusunda birçok soru işareti bulunuyor (AP)

Trump, diplomatik süreci Mart 2025’te İran’ın dini lideri Ali Hamaney’e bir mektup yazarak başlatmıştı. 86 yaşındaki Hamaney ise, İran’a yönelik herhangi bir saldırıya benzer şekilde karşılık verileceği uyarısında bulunmuş, son protesto dalgasının ardından iktidar yapısının sarsıldığı bir dönemde bu mesajı vermişti. Trump ise askeri seçeneği yeniden gündeme getirmesine rağmen, Tahran’ın bir anlaşmaya açık olduğuna inandığını da dile getirdi.

Nükleer program ve kriz başlıkları

Uranyum zenginleştirme

Uranyum zenginleştirme, İran-ABD anlaşmazlığının merkezinde yer alıyor. İran, nükleer programının barışçıl olduğunu savunurken, uranyumu yüzde 60 oranında zenginleştiriyor. Bu seviye, askeri kullanım eşiğine yakın kabul ediliyor ve Batı’da ciddi endişe yaratıyor.

2015 anlaşması uyarınca İran’ın zenginleştirme oranı yüzde 3,67 ile sınırlandırılmış, stok miktarı ise 300 kilogramla kısıtlanmıştı. Ancak Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) son raporuna göre İran’ın uranyum stoku yaklaşık 9 bin 870 kilograma ulaştı ve bunun bir bölümü yüzde 60 oranında zenginleştirilmiş durumda.

ABD istihbarat kurumları, İran’ın henüz fiili bir nükleer silah programı başlatmadığını, ancak siyasi karar alınması halinde bunu mümkün kılacak faaliyetlerde bulunduğunu değerlendiriyor. Son yıllarda bazı İranlı yetkililer, nükleer silah elde etme ihtimaline açık kapı bırakan açıklamalar yaptı.

Batılı ülkeler ve Ortadoğu’da nükleer silaha sahip tek ülke olarak kabul edilen İsrail, İran’ı nükleer silah peşinde olmakla suçluyor. Tahran ise bu iddiaları reddediyor. Haziran ayındaki İran-İsrail savaşı sırasında ABD, Fordo, Natanz ve İsfahan’daki nükleer tesisleri vurdu. Trump daha sonra saldırıların nükleer programı “ortadan kaldırdığını” savunsa da, hasarın boyutu hâlâ netlik kazanmış değil.

Uzmanlara göre yüzde 20’nin üzerindeki zenginleştirme askeri amaçlı kullanıma açık olsa da, nükleer bomba üretimi için yüzde 90 seviyesine ulaşılması gerekiyor. ABD, 2018’de 2015 anlaşmasından çekilmiş, bunun ardından İran da anlaşma kapsamındaki yükümlülüklerini askıya almıştı. Trump, defalarca zenginleştirmenin tamamen sona erdirilmesini talep etti. Tahran ise bu talebi “kırmızı çizgi” olarak nitelendiriyor ve Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’na aykırı buluyor.

Nükleer stoklar

ABD’nin geçen yıl düzenlediği saldırıların ardından, İran’ın 400 kilogramdan fazla yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stokunun akıbeti belirsizliğini koruyor. UAEA müfettişleri bu materyalleri son olarak 10 Haziran’da görmüştü.

İran dini liderinin danışmanı Ali Şemhani, söz konusu materyallerin bombalanan tesislerde enkaz altında bulunduğunu ve tehlike nedeniyle henüz çıkarılmadığını söyledi. Şemhani, konunun güvenli bir çözüm için UAEA ile görüşüldüğünü belirtti. İran, eylül ayı sonunda, BM yaptırımlarının yeniden devreye sokulmasına tepki olarak UAEA ile tüm iş birliğini askıya aldı.

Rusya’nın da aralarında bulunduğu bazı ülkeler, önlem olarak İran uranyumunun kendi topraklarında muhafaza edilmesini teklif etti, ancak Tahran bu önerileri reddetti. Şemhani, materyallerin yurt dışına taşınmasını gerektiren bir durum olmadığını belirterek, yaptırımların kaldırılması karşılığında zenginleştirme seviyesinin yüzde 60’tan yüzde 20’ye düşürülebileceğini söyledi.

“Sadece nükleer” ısrarı

Tahran, görüşmelerin yalnızca nükleer dosya ve yaptırımların kaldırılmasıyla sınırlı olmasını istiyor ve bu tutumunu müzakereye kapalı bir şart olarak görüyor. Washington ve müttefiki İsrail ise balistik füze programı ve İran’ın bölgedeki silahlı gruplara desteği başta olmak üzere diğer dosyaların da masaya yatırılmasını talep ediyor.

ABD’nin 2015 anlaşmasından çekilmesinin nedenlerinden biri, anlaşmanın füze programına sınırlama getirmemiş olmasıydı. İsrail basınına yansıyan haberlere göre Tel Aviv, bu dosyanın yanı sıra İran’ın Lübnan’da Hizbullah’a, Gazze’de Hamas’a ve Yemen’de Husilere verdiği desteğin de gündeme gelmesini istiyor.

Umman arabuluculuğu

Umman Sultanlığı, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile ABD’nin Orta Doğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff arasında arabuluculuk yaptı. Görüşmeler, dolaylı temasların ardından nadir de olsa doğrudan buluşmalara sahne oldu. Ancak Washington’un İran’da her türlü zenginleştirmeye karşı çıkan daha sert tutumu nedeniyle süreç tıkandı. Witkoff, bir televizyon röportajında yüzde 3,67 oranında zenginleştirmenin müzakere edilebilir olabileceğini ima etmişti.

12 günlük savaş

İsrail, haziran ayında İran’a karşı 12 gün süren bir savaş başlattı ve İran’daki nükleer tesisleri hedef aldı. Tahran, saldırıların tüm zenginleştirme faaliyetlerini durdurduğunu kabul etti; ancak UAEA müfettişleri vurulan tesisleri ziyaret edemedi.

Savaşın ardından, aralık ayı sonlarında riyalin sert değer kaybı nedeniyle başlayan protestolar ülke geneline yayıldı. Güvenlik güçlerinin sert müdahalesi sonucu binlerce kişi hayatını kaybetti, on binlerce kişi gözaltına alındı.

On yıllara yayılan gerilim

İran, Şah Muhammed Rıza Pehlevi döneminde Ortadoğu’daki en önemli ABD müttefiklerinden biriydi. Ancak 1979’daki İslam Devrimi monarşiyi devirdi ve Humeyni liderliğinde İslam Cumhuriyeti kuruldu. ABD Büyükelçiliği’nin basılması ve diplomatların rehin alınmasının ardından iki ülke arasındaki diplomatik ilişkiler kesildi.

1980’lerdeki İran-Irak Savaşı sırasında Washington, Saddam Hüseyin yönetimini destekledi; bu dönemde deniz çatışmaları yaşandı ve bir İran yolcu uçağı düşürüldü. O tarihten bu yana ilişkiler düşmanlık ile temkinli diplomasi arasında gidip geldi. 2015 nükleer anlaşmasıyla zirveye çıkan diplomatik süreç, Trump’ın 2018’de anlaşmadan çekilmesiyle yeniden gerilime sahne oldu ve bu gerilim bugün de bölgesel tabloya damgasını vurmayı sürdürüyor.


İngiltere: Sudan yaptırım listesine altı yeni madde eklendi

Geçtiğimiz yaz el- Gedaref'te bulunan Sudan askerleri (Arşiv- AFP)
Geçtiğimiz yaz el- Gedaref'te bulunan Sudan askerleri (Arşiv- AFP)
TT

İngiltere: Sudan yaptırım listesine altı yeni madde eklendi

Geçtiğimiz yaz el- Gedaref'te bulunan Sudan askerleri (Arşiv- AFP)
Geçtiğimiz yaz el- Gedaref'te bulunan Sudan askerleri (Arşiv- AFP)

İngiliz hükümetinin internet sitesinde bugün yayınlanan bir güncelleme, Londra'nın Sudan ile ilgili yaptırım listesine altı yeni madde daha eklediğini gösterdi.

Dün, Egemenlik Konseyi üyesi ve Sudan Silahlı Kuvvetleri Başkomutan Yardımcısı Korgeneral Şemseddin Kabaşi, "isyan" ortadan kaldırılana kadar mücadeleye devam edeceğine söz verirken, aynı zamanda yerinden edilmiş kişilerin geri dönüşünün "yakında" olacağını belirtti. Bu arada, Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) ile ittifak kurmuş bir hareket, Mavi Nil Eyaleti'ndeki üç kasabayı kontrol altına aldığını duyurdu.

Darfur ve Kordofan'dan gelen yerinden edilmiş kişilerin kamplarını teftiş eden el- Kabaşi, devletin yerinden edilmiş kişilerin bölgelerini güvenli hale getirip “temizledikten” ve yeniden inşa çalışmalarına hemen başladıktan sonra, bu kişilerin gönüllü olarak geri dönüşüne öncelik verdiğini söyledi.

Egemenlik Konseyi'nden yapılan açıklamaya göre el- Kabaşi şöyle devam etti: “Kordofan ve Darfur'da sizinle buluşacağız ve evlerinize dönmenizi sağlamak için tüm gücümüzle çalışacağız.”

El- Kabaşi, ordunun Güney Kordofan'daki ilerleyişini ve Dilling ve Kadugli şehirlerindeki kuşatmanın kırılmasını, silahlı kuvvetler ve onları destekleyen güçlerin bir dizi ardışık operasyonunun “bir halkası” olarak nitelendirdi ve “tüm vatan isyanın kirinden arınana kadar” savaşmaya devam edeceklerine söz verdi.


Epstein skandalını ele alan kitaplar ve filmler

Fotoğraf: Eduardo Ramon
Fotoğraf: Eduardo Ramon
TT

Epstein skandalını ele alan kitaplar ve filmler

Fotoğraf: Eduardo Ramon
Fotoğraf: Eduardo Ramon

Necib Mübarek

Kamuoyuna açıklanan milyonlarca yeni belge, Jeffrey Epstein davasında şimdiye kadar bilinmeyen ayrıntıları ortaya çıkarırken, son yılların en tartışmalı dosyalarından birinde yeni bir safhaya girildiğini gösterdi. Bu gelişme, elit çevrelerde kurulan karmaşık para ve güç ağlarının, reşit olmayan kız çocuklarına yönelik cinsel istismarın yıllarca devam etmesine nasıl zemin hazırladığını bir kez daha gözler önüne serdi.

Dava, servet ile siyasi ve toplumsal ilişkilerin, yargı ve ahlaki kurumları nasıl işlevsizleştirebildiğini; adaleti ise zayıflara uygulanan, ayrıcalıklı kesimler söz konusu olduğunda askıya alınan seçici bir mekanizmaya dönüştürdüğünü gözler önüne serdi. Skandal, sürecin her aşamasında hesap verebilirliğin sınırları, medyanın rolü ve devletin mağdurları koruma yükümlülüğü üzerine küresel ölçekte geniş bir tartışmayı tetiklerken, modern iktidarın doğası ve beden, sömürü ile kurumsal sessizlik arasındaki ilişkiye dair temel soruları da yeniden gündeme taşıdı.

Davanın etkileri mahkeme salonlarıyla sınırlı kalmadı; kültürel ve entelektüel alana da yayıldı. Yazarlar, gazeteciler ve yönetmenler, bu kapalı dünyayı kendi bakış açılarıyla çözümlemeye çalıştı. Kimi araştırmacı gazeteciliğe, kimi insani tanıklığa, kimi ise tahakküm ve nüfuz ilişkilerinin simgesel anlatımına odaklandı. Bu çalışmalar, resmi anlatıların bıraktığı boşlukları doldurmayı, iş birliği ve koruma mekanizmalarını görünür kılmayı ve uzun süre marjinalleştirilen mağdur seslerini öne çıkarmayı amaçladı.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı makalede, Epstein skandalına ilişkin eserlerin öne çıkanlarını ele alıyor. İçeriklerine ve farklı yaklaşımlarına genel hatlarıyla değinerek, bu skandal etrafında şekillenen kültürel ve medya manzarasının kapsamlı bir resmini çizmeye çalışılıyor.

“Adaletin Sapması”

2021 yılında yayımlanan “Adaletin Sapması” (Perversion of Justice), Epstein davasına ilişkin en önemli araştırmacı çalışmalardan biri olarak öne çıkıyor. Kitap, yalnızca hukuki olayların aktarımıyla yetinmeyip, Epstein’ın adaletten kaçmasına imkân tanıyan karmaşık psikolojik ve toplumsal dinamikleri de gözler önüne seriyor.

cfdvbg
Adaletin Sapması" adlı kitabın kapağı

Yazar Julie K. Brown, soruşturma belgelerine, yargı yazışmalarına ve mahkeme kayıtlarına dayanarak, açık kanıtlara rağmen Epstein’ın sorumluluktan kaçmasına izin veren ABD yargı sistemindeki yapısal eksikliklerin ayrıntılı bir tablosunu çiziyor. Toplumsal yolsuzluk ve siyasi nüfuzun kapsamlı bir eleştirisini sunan eser, sistemin zayıf noktalarını istismar edebilen kişilik yapılarına dair derinlemesine bir anlayış sağlıyor.

Kitap, Epstein’ın gizli hukuki anlaşmaları, mali ayrıcalıklarını ve sosyal ile siyasi bağlantılarını kullanarak nasıl gizli bir koruma ağı inşa ettiğini ortaya koyuyor. Brown, Epstein’ın üstün sosyal zekâyı, ahlaki vicdan yoksunluğunu ve aşırı şişirilmiş bir güç ve hak edilmişlik duygusunu bir arada barındıran manipülatif kişiliğini tasvir ediyor. Ayrıca, üst sınıflar ile medya ve siyaset çevrelerinin, kısmi koruma veya delilleri örtbas etme yoluyla suçların sürmesine nasıl katkıda bulunduğunu da analiz ediyor.

sdrg
Washington’da kamuoyuna açıklanmaya başlanan Epstein dosyalarına ait yargı belgeleri, 19 Aralık 2025 (AFP)

Bazı belgelere ve daha geniş ağlara erişimdeki sınırlılıklara rağmen, kitap toplumsal yolsuzluk ve siyasi nüfuz üzerine kapsamlı bir eleştirel çalışma sunuyor ve sistemin açıklarını istismar edebilen kişilik dinamiklerine dair derin bir kavrayış sağlıyor.

Korkunç zenginlik

2016 yılında yayımlanan Korkunç Zengin: Nüfuzlu Bir Milyarder, Onu Düşüren Cinsel Skandal ve Paranın Satın Alabileceği Tüm Adalet – Jeffrey Epstein’ın Şoke Edici Gerçek Hikâyesi” (Filthy Rich), James Patterson, John Connolly ve Tim Malloy imzasını taşıyor.

Kitap, Epstein’ın hayatını gerçek suç romanlarını andıran bir anlatımla sunarak, genel okurun davayı daha kolay kavramasını sağlıyor. Mütevazı başlangıçlardan finansal ve toplumsal zirvelere uzanan yükselişini, siyaset, sanat ve para dünyasındaki önde gelen isimlerle kurduğu ilişkileri, lüks yaşam tarzını, gizemli kişiliğini ve onlarca yıl süren cinsel istismar suçlarını ele alıyor.

xsdfvbg
Korkunç zenginlik adlı kitabının kapağı

Eserin gücü, karmaşık bir hukuki dosyayı sürükleyici bir dramatik anlatıya dönüştürmesinde yatıyor. Ancak kitap, Epstein’ı çoğu zaman tekil bir “kötü aktör” olarak sunarak, onu koruyan kurumsal yapıları ve hukuki ile siyasi ağları büyük ölçüde göz ardı ediyor. Medya ve siyaset üzerindeki baskı ve iş birliği mekanizmalarını derinlemesine irdelemediği için, araştırmacı gazetecilik açısından Adaletin Sapması’na kıyasla daha sınırlı bir değer taşıyor.

Buna rağmen, kamuoyunda farkındalık yaratma açısından önemli bir kaynak olmayı sürdürüyor. Kitabın, aynı adla Netflix’te yayımlanan belgesel diziye uyarlanmasının ardından etkisi ve görünürlüğü daha da arttı.

Amansız takip

Davaya içeriden bir bakış sunan Israrlı (Amansız) Takip (Relentless Pursuit), mahkeme salonlarında yaşananları canlı bir anlatımla aktarıyor. Kitap, mağdurları temsil eden avukat Bradley J. Edwards’ın doğrudan mesleki deneyimine dayanıyor.

frg
"Amansız Takip" kitabının kapağı

Eser, Epstein ve Ghislaine Maxwell’e karşı açılan davaların nasıl yürütüldüğünü ayrıntılarıyla aktarıyor; hukuki oyalamalar, delil toplamadaki zorluklar ve mağdurlar üzerindeki psikolojik ve toplumsal baskılar gibi günlük sorunlara odaklanıyor. Kitap, bu baskıların ayrıntılarını aktarırken, duruşma tarihleri ve savunma stratejileri gibi yargı süreçlerine ilişkin teknik detaylara da yer veriyor; para ve toplumsal nüfuzun, mahkeme salonlarının içinde bile davaların seyrini nasıl etkileyebildiğini ortaya koyuyor.

defrgt
Ghislaine Maxwell, New York’taki yargılaması sırasında mahkeme ressamına bakarken, 7 Aralık 2021

Bu güçlü yönlerine rağmen eser, Epstein’ın cezadan kaçmasına imkân tanıyan daha geniş toplumsal ve siyasi bağlamın analizinde sınırlı kalıyor. Bu yönüyle kitap, toplumsal ve siyasal yapıya dair kapsamlı bir çalışma olmaktan ziyade, yargı sürecini anlamaya yönelik önemli bir belge niteliği taşıyor.

Sahipsiz Kız

2025’te yayımlanan “Sahipsiz Kız” (Nobody’s Girl), Epstein ağına dâhil edilen mağdurlardan biri olan hayatta kalan Virginia Giuffre’nin, Amy Wallace ile birlikte kaleme aldığı doğrudan bir tanıklık olarak, dava hakkındaki en güçlü insani çalışmalardan biri kabul ediliyor.

frgt
Sahipsiz Kız adlı kitabının kapağı

Kitap, mağdurların yaşadığı psikolojik ve toplumsal deneyimlerine ışık tutarak Giuffre ve diğer bazı mağdurların maruz kaldığı psikolojik manipülasyon ve zorlamayı, ayrıca toplumsal ve siyasal nüfuzun, onları korkutmak ve susturmak için nasıl kullanıldığını anlatıyor.

Eserin temel gücü, mağdurlara doğrudan söz vermesi ve güven kaybı, toplumsal izolasyon ve Epstein ile Maxwell’in mutlak gücü karşısında hissedilen çaresizlik gibi uzun vadeli psikolojik etkileri görünür kılmasıdır. Mahrem anlatım dili, okurun skandalın insani bedelini, hukuki rakam ve dosyaların ötesinde hissetmesini sağlıyor.

Buna karşılık kitap, Epstein’ı destekleyen hukuki ve siyasi ağların analizine girmiyor. Bu yönüyle, gazetecilik ve hukuki araştırmalar için önemli bir tamamlayıcı olsa da, onların yerini almıyor.

“Örümcek”

Barry Levine ve Monique El-Faizy imzalı “Örümcek: Jeffrey Epstein ve Ghislaine Maxwell’in Ağlarının İçinde” (The Spider), 2020 yılında yayımlandı ve Epstein ile Maxwell’in onlarca yıl boyunca ördüğü karmaşık ağlara odaklandı.

dfrgt
"Örümcek" kitabının kapağı

Kitap, suçların gizlenmesini ve neredeyse tam bir cezasızlıkla sürmesini sağlayan mali, toplumsal ve siyasi bağlantıları izleyerek, bu yapının nasıl kurulduğunu ortaya koyuyor. Gazetecilik soruşturmalarına, mali belgelere, yazışmalara ve açık kaynaklara dayanan çalışma, ihlallerin devam etmesine imkân tanıyan ortamın kapsamlı bir resmini sunuyor.

Eser, davanın toplumsal ve siyasi boyutlarını aydınlatmada önemli bir adım olarak değerlendiriliyor ve kısmi ya da dolaylı koruma sağlayan siyasi ve ekonomik çevrelerin rolünü ön plana çıkarıyor. Kitap, tekil suçlara odaklanmanın meseleyi açıklamakta yetersiz kaldığını; ihlallerin sürekliliğini sağlayan koruma ve çıkar ağlarının esasen incelenmesi gerektiğini ileri sürüyor.

Bazı bağlantılar dolaylı kanıtlara dayansa da, çalışma para ile toplumsal ve siyasi nüfuzun, failleri koruma mekanizmaları içindeki kesişimini anlamaya önemli bir katkı sağlıyor.

“Şantaj Altındaki Bir Ulus”

2022’de yayımlanan “Şantaj Altındaki Bir Ulus: Epstein Davasının Ardındaki İstihbarat ve Suç Arasındaki Karanlık İttifak” (One Nation Under Blackmail), davayı uluslararası siyasi ve istihbarat ağlarıyla ilişkilendirmeye çalışıyor.

dfdwe
"Şantaj Altındaki Bir Millet" adlı kitap

Whitney Alyse Webb tarafından kaleme alınan kitap, Epstein’ı tek başına hareket eden bir suçlu olarak değil, nüfuz sahibi isimlere ulaşmak ve siyasi baskı ya da çıkar koruma amacıyla kullanılabilecek bilgiler toplamak için para ve gücü kullanan karmaşık bir siyasi şantaj sisteminin parçası olarak sunuyor.

Eserin temel özelliği, bakış açısını bireysel suçtan küresel siyasi boyuta genişletmesi. Ancak kitap, zaman zaman kanıtlanmamış çıkarımlarla somut gerçekleri iç içe geçirdiği için, okurun eleştirel bir dikkatle yaklaşmasını gerektiriyor. Buna rağmen çalışma, gücün ve nüfuzun ulusal sınırları aşarak bireysel skandalları siyasi baskı araçlarına dönüştürebileceğini anlamak açısından önemli bir değer taşıyor.

Kalıcı zarar(hasar)

Lucia Osborne-Crowley imzalı “Kalıcı Zarar: Yüzyılın Davasının Perde Arkasındaki Sarsıcı Hikâye” (The Lasting Harm), 2024 yılında yayımlandı ve Epstein ile Ghislaine Maxwell davalarında yargı sisteminin mağdurlar üzerindeki psikolojik ve toplumsal etkisine odaklandı.

Kitap, şikâyetlerin sunulmasından delillerin toplanmasına, mahkeme sürecinin medya tarafından ele alınışına kadar uzanan aşamalarda, yargılamaların mağdur imajını nasıl çarpıtabildiğini ve seslerini nasıl marjinalleştirebildiğini ayrıntılı biçimde ele alıyor. Yazar, hukuki adalet ile mağdurların psikolojik ve toplumsal haklarının korunması arasındaki gerilimi gözler önüne seriyor; yargı süreçlerinin kimi zaman mağdurlar için yeniden travmatize edici sonuçlar doğurabildiğini ve tanıklıklarının toplum nezdindeki inandırıcılığını zayıflatabildiğini vurguluyor.

rgt5t
Kalıcı Hasar adlı kitabın kapağı

Kitap, adaletin yalnızca hukukun uygulanmasından ibaret olmadığını, aynı zamanda insani zararın tanınmasını ve mağdur sesinin korunmasını da kapsaması gerektiğini hatırlatarak, büyük davaların ele alınışına ilişkin önemli bir eleştirel boyut kazandırıyor.

Belgesel ve sinema yapımları

Kitaplardan ekrana geçildiğinde, “Korkunç Zengin: Jeffrey Epstein” (Jeffrey Epstein: Filthy Rich) ve “Korkunç Zengin: Ghislaine Maxwell” (Ghislaine Maxwell: Filthy Rich) gibi belgeseller, Epstein ve Maxwell ağına dâhil olan hayatta kalanların ve eski yetkililerin tanıklıkları aracılığıyla davaya görsel ve insani bir boyut kazandırıyor.

Bu yapımlar, Ghislaine Maxwell’in genç kızların temin edilmesi ve istismar sürecindeki rolüne odaklanarak, toplumsal ve mali nüfuzun ihlalleri yıllarca nasıl gizleyebildiğini ortaya koyuyor. Belgeseller, faillerin mağdurlar üzerinde kontrol kurmak için kullandıkları psikolojik yöntemleri —manipülasyon, yıldırma ve aileler ile çevreden bilgi saklama dâhil— görünür kılıyor ve mağdur deneyimini izleyici açısından somut hâle getiriyor.

vfe
Jeffrey Epstein ve Ghislaine Maxwell özel bir uçakta görüldüğü fotoğraf (AFP)

Bu çalışmaların temel gücü, doğrudan görsel ve insani etki yaratmalarıdır. İzleyiciyi mağdurların acı ve mücadele deneyimine yaklaştırarak, ihlallerin boyutunu ve bu suçların mağdurların hayatları üzerindeki uzun vadeli psikolojik etkisini gözler önüne seriyor. Böylece, kuru hukuki anlatım ile davanın insani temsili arasındaki farkı belirginleştiriyor ve reşit olmayanlara yönelik cinsel istismar ile güçlü figürlerin nüfuzuna karşı mücadele konularında kamuoyunun farkındalığını artırıyor.

tbrgtb
Mahkeme delilleri arasında yer alan, Ghislaine Maxwell ve Jeffrey Epstein'ı gösteren fotoğraf.(AFP)

Bununla birlikte, bu belgeseller çoğu zaman Epstein’ı destekleyen daha karmaşık siyasi ve mali ağları ifşa etmekten kaçınıyor. Bu durum, “Örümcek” (The Spider) veya “Şantaj Altındaki Bir Ulus” (One Nation Under Blackmail) gibi kitaplara kıyasla araştırmacı derinliği sınırlıyor ve ihlallerin sürmesini mümkün kılan geniş ağların bir bölümünü görsel anlatının dışında bırakıyor.

dfrgt
Florida'da yayınlanan resmi cinsel suçlular listesinde yer alan Jeffrey Epstein'ın fotoğrafı.(AFP)

Bu iki belgeselin yanı sıra, davayı dolaylı biçimde ele alan ya da skandalı cinsel nüfuzun kapalı sistemlerini incelemek için bir çıkış noktası olarak kullanan başka yapımlar da bulunuyor. Örneğin “Jeffrey Epstein’dan Kurtulmak” (Surviving Jeffrey Epstein, 2020) adlı belgesel dizi, hayatta kalanların tanıklıklarına ve kişisel deneyimlerine odaklanıyor; Maxwell ve Epstein’ın suçları gizlemek için kullandıkları stratejileri ve mağdurların adalete erişimde karşılaştıkları hukuki engelleri ayrıntılı biçimde aktarıyor.

sdvfgth
Aktivistler, 15 Eylül 2025'te Windsor Kalesi yakınlarında Donald Trump ve Jeffrey Epstein'ı gösteren bir fotoğraf sergiledi.(AFP)

Yapım, olayları kronolojik bir anlatımla sunarak, ihlallerin onlarca yıl boyunca nasıl tırmandığını anlamayı kolaylaştırıyor; ancak Epstein’ı destekleyen mali ve siyasi ağların analizinde sınırlı kalıyor.

erfre
"Jeffrey Epstein'den Kurtulmak" adlı televizyon dizisinin afişi.

Bir diğer dikkat çekici çalışma olan “Epstein: Karanlıktaki Şeytan” (Epstein: Devil in the Darkness, 2019) ise çok bölümlü podcast olarak, Epstein ile bağlantılı küresel ağları ve nüfuz sahibi isimleri daha derinlemesine incelemeye çalışıyor. Yapım, mali ve siyasi nüfuzun istismarların örtbas edilmesindeki rolünü açığa çıkarmayı hedefleyerek, karşılıklı koruma ilişkileriyle örülü sistemi anlamaya katkı sunuyor.

Ancak hukuki sınırlamalar nedeniyle, tüm bağlantılar ve ağlar hakkında kesin kanıt sunmak her zaman mümkün olmuyor; bu da çalışmayı tam anlamıyla bir hukuki incelemeden ziyade, araştırmacı anlatının bir parçası hâline getiriyor.

Sonuç

Jeffrey Epstein ve Ghislaine Maxwell skandalını ele alan tüm bu kitaplar ve belgeseller, ister ABD’de ister küresel ölçekte olsun, para, iktidar ve adalet arasındaki ilişkinin ne denli karmaşık olduğunu ortaya koyuyor. Bu çalışmalar, ihlallerin yıllar boyunca sürmesini mümkün kılan kurumsal ve toplumsal ağları ifşa ederken, aynı zamanda suçların mağdurlar üzerindeki psikolojik ve toplumsal etkisini yansıtan doğrudan bir insani deneyim sunuyor.

4rgr4tg
Washington’da dosyaların yayımlanmaya başlamasının ardından, Epstein davasına ait belgelerde yer alan kamuoyunda tanınmış isimlere ilişkin fotoğraflar, 19 Aralık 2025 (AFP)

Eserler, sanatsal ve düşünsel düzeyde, kapalı nüfuz ve korku sistemlerinin, doğrudan şiddetten bile daha etkili biçimde yolsuzluğu nasıl koruyabildiğini gösteriyor. Bu bağlamda skandal, yalnızca bireysel suçlar dizisi değil; hesap verebilirliğin ve toplumsal denetimin sınırlarını sınayan bir test niteliği taşıyor. Gerçeğin anlaşılması ise, hak ihlallerini mümkün kılan sistemlere bakmayı ve bu ihlallerin insani ve toplumsal boyutunu kavramayı gerektiriyor.