Biden’ın Süveyş Savaşı’ndan alacağı dersler

Fotoğraf: Getty Images
Fotoğraf: Getty Images
TT

Biden’ın Süveyş Savaşı’ndan alacağı dersler

Fotoğraf: Getty Images
Fotoğraf: Getty Images

Sami Moubayed

23 Ekim 1956’da o dönemde Soğuk Savaş’ta Doğu Kampı’na ait ve siyasi olarak da Sovyetler Birliği’ne bağlı olan Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de yoğun öğrenci gösterileri patlak verdi.

Macaristan’da komünist yönetimden kurtulmak talebiyle yapılan gösteriler 12 gün sürdü. Ardından Sovyet ordusu, gösterileri bastırmak için askerî müdahalede bulundu ve 4 Kasım’da işler normale döndü.

Gösteriler, ABD’yi şaşırtmıştı. ABD Merkezî İstihbarat Teşkilatı Başkanı Alan Dulles, bu gösterileri ‘mucize’ olarak nitelerken, Başkan Dwight Eisenhower da Macar halkının ‘özgürlüğe ve demokrasiye’ dair gerçek arzusunu yansıttığını söyledi. Macaristan’da bu uluslararası kriz yaşanırken, 1956 yılının fırtınalı sonbaharında Mısır’a karşı üçlü bir saldırının başladığı 29 Ekim gününde ikinci bir savaş patlak verdi.

xsdferg
Sovyet nüfuzuna karşı çıkan Macar devrimciler (Getty Images)

Başkan Eisenhower, İkinci Dünya Savaşı’nda Müttefiklerin en meşhur askerî liderlerinden biriydi ve 1953 yılından beri bir süper güç olan devletin başkanı olarak Macaristan’ın işgalini kınayıp da Birleşik Krallık’ın, Fransa’nın ve İsrail’in Mısır’a yönelik işgaline göz yumamayacağını düşünüyordu. Onun o zamanki tavizsiz tutumu, bugün halefi Başkan Joe Biden’ın Ukrayna’da Rus savaşına karşı çıkan, ama İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik son savaşının arkasında tüm siyasi ağırlığıyla duran konumuyla bir kıyaslama yapma ihtiyacı hissettiriyor.

Sürpriz unsuru

Kimileri, Biden’ın tutumunu Kasım 2024’te ülkesinde yapılacak başkanlık seçimleriyle ilişkilendirdi ve Beyaz Saray’daki kalışını uzatmak için Yahudi seçmenlerin oyunu kazanma çabası olarak gördü. Ancak aynı zorluk ondan önce Dwight Eisenhower’ın da karşısına dikilmişti. Nitekim Süveyş Kanalı, 1956 yılında ABD başkanlık seçimleri haftasında çıktı, ancak bu durum Eisenhower’ı İsrail’e karşı sert ve tavizsiz bir duruş sergilemekten alıkoymadı.

Eisenhower, Sovyetler Birliği’nin tehditlerine karşı temkinli davranıp bunları ‘kabul edilemez’ gördü, ancak söz konusu üçlü saldırıyı da aynı şekilde ‘kabul edilemez’ olarak değerlendirdi

İsrail ordusu, askerî tatbikatlar yapıyor ve bunların ekim ayında Mısır, Suriye ve Ürdün arasında imzalanan ortak bir savunma anlaşmasına karşılık olduğunu söylüyordu. Mısır’a karşı savaş kararı ise Devlet Başkanı Cemal Abdunnasır’ın temmuz ayında Süveyş Kanalı’nı millileştirmesine bir tepki olarak geldi. 24 Ekim’de Paris yakınlarındaki Sevr banliyösünde Fransa Dışişleri Bakanı Christian Pineau’nun, İngiliz mevkidaşı Selwyn Lloyd’un ve İsrail Başbakanı David Ben-Gurion ile Genelkurmay Başkanı Moshe Dayan’ın katılımıyla gizli bir toplantı gerçekleştirildi. Toplantıda Mısır Devlet Başkanı Cemal Abdunnasır’a millileştirme kararının geri çekilmesi gerektiğine dair sert bir uyarıda bulunmaya karar verildi. Ancak Abdunnasır’ın bunu reddedeceğinden, bunun üzerine onların da onu oradan zorla çıkarmak için ona karşı savaş başlatacaklarından eminlerdi. Dönemin ABD Dışişleri Bakanı John Foster Dulles, bu ortak uyarıyı ‘kaba ve kabul edilemez’ buldu. Rus lider Nikolay Bulganin’in Mısır’ı, ‘gerçekleştiği takdirde’ bu saldırıdan korumak için şiddete başvurma tehdidinde bulunmasının ardından Sovyetler Birliği’nin tepkisinden de çok çekiniyordu. Bulganin, Fransa, Birleşik Krallık ve İsrail hükümetlerinin liderlerine bir mektup göndererek, üçüncü bir dünya savaşıyla tehdit etmiş ve şöyle demişti: “Saldırganın başını ezme ve Ortadoğu’ya barışı geri getirme konusunda çok kararlıyız.”

Eisenhower, Sovyetler Birliği’nin tehditlerine karşı temkinli davranarak, bunları ‘kabul edilemez’ buldu. Ancak söz konusu üçlü saldırıyı da aynı şekilde ‘kabul edilemez’ olarak değerlendirdi. Bilindiği üzere bu üçlü saldırıya katılanlar, onun yakın geçmişte, yani İkinci Dünya Savaşı’nda Avrupa’daki Nazi ordusunu bozguna uğratmak için iş birliği yaptığı müttefikleriydi. Danışmanlarına şöyle dedi: “Onlar (Birleşik Krallık, Fransa ve İsrail) bizimle koordineli hareket etmediler.”

Beyaz Saray’dan yapılan bir açıklamada ABD Başkanı’nın, saldırıyı ‘basın haberlerinden’ öğrendiği belirtildi.

Bırak, başlarının çaresine baksınlar

John Foster Dulles, bu üç ülkenin Washington’daki elçileriyle temas kurmaya çalıştı, ancak onlar onunla bir araya gelmekten kaçınarak, temsilcilerini gönderdiler. Bu arada Eisenhower da Ben-Gurion’a öfkeli bir mektup gönderdi. Ben-Gurion cevabında, ülkesinin, Abdunnasır ve diğer Arap ülkeleri tarafından kendisine geçirilen ‘demir tasmayı’ kırdığını ifade etti.

Eisenhower; Teksas, Oklahoma ve Tennessee eyaletlerinde yapılması planlanan konuşmalarını iptal etti ve yardımcısı Richard Nixon’dan seçim kampanyasının geri kalanında kendisini temsil etmesini istedi. Kendisi de Dulles, Savunma Bakanı Charles Wilson ve Silahlanma Müdürü Arthur Flemming ile açık toplantılara giriyordu. Eisenhower, Flemming’e şöyle dedi: “Mısır’da bu operasyonu kimler başlattıysa sorunlarını da kendileri çözmeleri lazım. Bırakın başlarının çaresine baksınlar.”

Philadelphia şehrindeki son seçim konuşmasında Eisenhower, “ABD yasaları karşısında ikinci sınıf vatandaş anlayışını kabul etmiyoruz” dedi. Süveyş Savaşı’nı da “İlkelerimiz için bir sınav” sözleriyle değerlendirdi ve gerek Mısır’a karşı yaklaşımlarında müttefiklerden gerekse Macaristan’a karşı yaklaşımlarında Sovyetlerden gelsin, haksız güce karşı ‘şerefli yolu’ izlemeye karar verdiğini vurguladı. Seçim konuşmasında ayrıca şu ifade de yer aldı: “Ülkemizde olduğu gibi tüm dünyada da zayıflar için bir yasa, güçlüler için de ayrı bir yasa benimsememiz mümkün değil. Bize karşı çıkanlar için bir kanun, bizimle ittifak kuranlar için başka bir kanun olmaz. Sadece tek bir yasa olmalı. Aksi takdirde dünyada barış olmaz.”

Ardından Dulles’tan Birleşik Krallık Başbakanı Anthony Eden’e bir mektup yazmasını istedi. Mektupta şu ifadeler yer alıyordu: “Tüm İslam alemini düşman haline getirecek bu planda herhangi bir iyi yan görmediğimi söylemeliyim.” Daha sonra telgrafı göndermemeye karar verdi ve Suriye Cumhurbaşkanı Şükri el-Kuvvetli’nin Abdunnasır’a vekaleten Moskova’yı ziyaret edip, “Hitler’i hezimete uğratan Kızıl Ordu nerede?” diyerek Sovyetlerden askerî yardım istemesinin ardından Sovyetlerin tutumunun netleşmesini bekledi.

31 Ekim’de İngilizler, Mısır’ın ikmal yollarını yağmalamaya başladılar ve Kahire’nin kuzeydoğusundaki Almaza Hava Üssü’ndeki yüzlerce savaş uçağını imha ettiler.

dfergt
Sovyet lider Josef Stalin’in devrilmiş heykelinin yanındaki Macar devrimciler (Getty Images)

Süveyş Kanalı tamamen kapatıldı ve İsrail ordusu Sina’ya doğru yürümeye devam etti. Bunun üzerine The New York Times gazetesi, “Washington Kontrolü Kaybediyor” başlıklı bir makale yayımlayarak, şu ifadelere yer verdi: “ABD, güvenlik bölgelerinde kontrolünü kaybetmeye başladı. ABD Başkanı bugünden sonra barışın hamisi sıfatıyla konuşamaz.”

Demokrat aday Adlai Stevenson, Eisenhower’ı itibarsızlaştırmak için Süveyş Savaşı’nı kullandı ve New York şehrinde yaptığı seçim konuşmasında dört kez Mısır Savaşı’na atıfta bulunarak “Rus komünistler bugün Ortadoğu’da, çarların yüzyıllardan beri peşinde koştukları bir konum elde ettiler” dedi. Ortadoğu’da yaşananlardan da Eisenhower yönetimini sorumlu tuttu.

Eisenhower, Dulles’ın Birleşik Krallık’a ve Fransa’ya yaptırım uygulama fikrine karşı çıkmasını garipsedi ve bir süper güç tarafından kullanılıyorsa yaptırım silahının tüm saldırganlara karşı uygulanması gerektiğini söyledi

Başkan’ın talebi üzerine Dulles, Deniz Harekâtı Komutanı Amiral Arleigh Burke ile görüşerek, ona Mısır’a yönelik üçlü saldırıyı durdurup durduramayacağını sordu. Burke bu soruya, “Sayın Bakanım, onları durdurmanın tek yolu var, o da yoğun bir şekilde bombalamak” cevabını verdi. Dulles, başka bir yolu olup olmadığını sorunca da Burke, başını sallayarak, “Hayır… Tehdit edeceksek, ateş etmeye hazır olmalıyız” dedi. Altıncı Filo, yüksek alarm haline getirildi. Ancak filonun komutanı, ABD’nin gerçek düşmanının kim olduğu konusundaki kafa karışıklığını gizlemedi: Dün İkinci Dünya Savaşı’nda müttefik olanlar mı? Yoksa Sovyetler Birliği’nin müttefiki Mısır ve onun devlet başkanı mı?

İsrail’e yaptırım

Askerî çözüm ihtimalinin dışlanmasının ardından Eisenhower, 1 Kasım 1956’da Birleşmiş Milletler’e (BM), Birleşik Krallık, Fransa ve İsrail güçlerinin geri çekilmesini ve Süveyş Kanalı’nın uluslararası seyrüsefere açılmasını talep eden bir ateşkes kararı tasarısı sunulmasını emretti. Dulles’a “Sabah erkenden… kapıları açılır açılmaz… Ruslar varmadan önce” Genel Kurul’a gitmesi emredildi. Ayrıca üç müttefikine ekonomik yaptırımlar uygulamayı da uzun uzun düşündü. Dulles, yaptırımın sadece İsrail’e uygulanmasını, bunun da ‘hafif’ ve zararsız olmasını önerince Başkan, ona öfkeyle tepki gösterdi ve şöyle dedi: “Allah onları kahretsin! Foster, onlara söyle, BM’ye gideceğiz ve bu saldırıyı durdurmak için her şeyi yapacağız. Bizi bu şekilde aldattılar ya, hiçbir şey onları kurtaramaz.”

Eisenhower, Dulles’ın Birleşik Krallık’a ve Fransa’ya yaptırım uygulama fikrine karşı çıkmasına şaşırdı ve bir süper güç tarafından kullanılıyorsa yaptırım silahının tüm saldırganlara karşı uygulanması gerektiğini söyledi. Ancak ABD’nin karar tasarısı, BM’ye gönderilmeden önce Washington’daki Ulusal Güvenlik Ofisi’ne sunuldu. Dulles, bu tasarıyı sunup, gerekliliği konusunda herkesi ikna etme işini üstlendi ve şu ifadeleri kullandı: “ABD, BM’de bu girişime liderlik etmezse Sovyetler bunu illaki yapacak.”

Ekonomik baskı

Bu noktada Başkan’ın danışmanlarından biri olan Harold Stassen müdahale etti ve üç ülkeden hiçbirini kınamaksızın bir ateşkes sağlanmasını önerdi. Bu önerisini sunarken, her ne kadar kararı ‘büyük bir hata’ olsa da Birleşik Krallık’ın halen ABD’nin ‘ana müttefiki’ olduğunu hatırlattı ve ABD’nin gerçek düşmanının halen Sovyetler Birliği olduğunu söyledi.

Eisenhower, Mısır’a yönelik askerî saldırısını durdurması yönünde Birleşik Krallık’a baskı yapmak için ülkesinin ekonomik ağırlığını kullanmaya karar verdi

Dulles, ABD’nin karar tasarısını sunmak üzere BM’ye yönelirken, Eisenhower, müttefiklerine baskı yapmak için bir yedek plan hazırlamaya başladı ve Dışişleri Bakanı’na şöyle dedi: “Sadece onlardan bunu talep etmek ve onlara ‘Lütfen ateşi kesin’ demekle ateşkesi sağlayamayız.”

csdfegrt
1956’da Süveyş’te bir tankın üzerinde bir İngiliz askeri (Getty Images)

Birleşik Krallık hükümetinin büyük mali sıkıntılar yaşadığını biliyordu ve bunu Ocak 1956’da Washington’a gerçekleştirdiği son ziyaretinde bizzat Eden’den duymuştu. Ayrıca İngiltere’de Süveyş Savaşı’na yönelik büyük halk muhalefetinin ve Londra sokaklarında saldırının durdurulmasını talep eden yoğun gösterilerin artan hızının da farkındaydı. Hatta Londra gazetelerinin çoğu, savaşa karşıydı. Aynı şekilde köklü Oxford Üniversitesi profesörleri de dahil olmak üzere pek çok entelektüel ve kanaat önderi, hükümetlerine hitaben bir açıklama yayınlayarak, üçlü saldırının Eden hükümetinin düştüğü ‘ahlaki bir hata’ olduğunu belirttiler. Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı, Londra’da Muhafazakâr Parti’nin düzenlediği bir etkinliğe katıldığında göstericiler onu ‘savaş çığırtkanı’ sloganıyla karşıladı.

sdef
1956’da Süveyş’te Fransız askerler (Getty Images)

Barışçıl tüm çabalar başarısız olunca Eisenhower, Mısır’a yönelik saldırısını durdurması yönünde Birleşik Krallık’a baskı yapmak için ülkesinin ekonomik ağırlığını kullanmaya karar verdi ve Arapların petrol silahına ve boykota başvurması halinde müttefiklere yapılan petrol sevkiyatını durdurma niyetini açıkladı. Birleşik Krallık, Süveyş Savaşı’nın ilk iki gününde rezervlerinden yaklaşık 50 milyon dolar kaybetmiş ve mali dengeyi korumak için o dönemde dolara bağlı 2,80 seviyesindeki para birimini devalüe etmeyi düşünmek zorunda kalmıştı. Birleşik Krallık güçleri Mısır’a inince döviz piyasasında sterline yönelik spekülasyonlar hız kazandı ve Birleşik Krallık Hazine Bakanı Harold Macmillan, Uluslararası Para Fonu’ndan (IMF) acil yardım talep etti. Ancak Eisenhower yönetimi, buna itiraz etti ve talebe karşılık vermedi. Hatta Eisenhower, Anthony Eden’e üçlü saldırıyı durdurma konusunda ne kadar ciddi olduğunu göstermek için ABD Hazine Bakanlığı’na devlet tahvillerinin bir kısmını sterlin cinsinden satmaya hazırlanması talimatını bile verdi.

Kral Suud bin Abdülaziz, Birleşik Krallık’a ve Fransa’ya petrol yasağı uygulanmasını emredince Eisenhower, sözüne sadık kaldı ve Mısır’a yönelik saldırıyı durdurmadıkları sürece bu iki ülkeye taviz vermeyi ve destek olmayı reddetti. Bundan birkaç saat sonra, Kahire saatiyle sabah saat tam 2’de Süveyş Kanalı’ndaki çatışmalar sona erdi. Tarih 6 Kasım 1956’ydı, yani ABD’de sandıkların açıldığı gün.

Eisenhower, ikinci kez başkanlığı kazanmıştı. Eisenhower, o dönemde seçim günü İsrail’e ve müttefiklerine baskı yapma cesareti gösterebildiyse Biden da önümüzdeki seçimlerden önce aynı şeyi yapabilir.

*Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



İran'ın çöküşünün bölge üzerindeki potansiyel etkisi nedir?

Londra'nın merkezindeki İran Büyükelçiliği önünde düzenlenen bir mitingde, rejim karşıtı protestocular, 1979 devriminden önce kullanılan aslan ve güneş amblemli İran bayrağını taşıyor, 9 Ocak 2026
Londra'nın merkezindeki İran Büyükelçiliği önünde düzenlenen bir mitingde, rejim karşıtı protestocular, 1979 devriminden önce kullanılan aslan ve güneş amblemli İran bayrağını taşıyor, 9 Ocak 2026
TT

İran'ın çöküşünün bölge üzerindeki potansiyel etkisi nedir?

Londra'nın merkezindeki İran Büyükelçiliği önünde düzenlenen bir mitingde, rejim karşıtı protestocular, 1979 devriminden önce kullanılan aslan ve güneş amblemli İran bayrağını taşıyor, 9 Ocak 2026
Londra'nın merkezindeki İran Büyükelçiliği önünde düzenlenen bir mitingde, rejim karşıtı protestocular, 1979 devriminden önce kullanılan aslan ve güneş amblemli İran bayrağını taşıyor, 9 Ocak 2026

Ömer Önhon

İranlılar, 1979 devriminden sonra iktidarı ele geçiren rejimi protesto etmek için sayısız kez sokaklara döküldüler; bu, İslam Cumhuriyeti tarihinde çok tanıdık bir sahne haline geldi. Ancak bu kez, protestolar daha derin ve daha tehlikeli anlamlar taşıyor.

Protestoların itici gücü artık rejimin ideolojik ve baskıcı doğasıyla sınırlı değil; günlük yaşamın her yönünü etkileyen boğucu bir ekonomik krizi de içerecek şekilde genişledi. Öfke yayılırken, dikkat çekici bir gelişme yaşandı; geleneksel olarak rejimin destekçileri olarak kabul edilen ve daha önce protestolardan uzak duran Tahran Kapalı Çarşı tüccarlarının da protestolara dahil olması. Onların dahil olması, rejim için endişe verici bir değişimi temsil ediyor, ancak bu, rejimin yakın zamanda yıkılacağının kesin bir göstergesi değil.

Bu harekete karşılık olarak, İran makamları protestoları bastırmak için rejim güvenlik güçlerini, Devrim Muhafızlarını ve Besic olarak bilinen sadık milisleri büyük sayılarda sokaklarda konuşlandırdı. Tahminler, yaklaşık üç bin kişinin öldürüldüğüne, binlerce kişinin de yaralandığına ve tutuklandığına, gerçek can kaybının ise resmi rakamlardan üç veya dört kat daha yüksek olabileceğine işaret ediyor.

Krizi açıklarken, İran rejimi yaşananları ülkeyi istikrarsızlaştırmayı amaçlayan yabancı müdahaleye ve ekonomiye olan ciddi etkisinden dolayı uluslararası yaptırımlara bağlıyor. Bu iddialar bir miktar doğruluk payı içerse de, krizin kökenleri çok daha derine iniyor ve esas olarak rejimin kendi içindeki yapısal dengesizliklerden kaynaklanıyor gibi görünüyor.

Enflasyon yüzde 45 ile 50 arasında seyrediyor, İran tümeni yabancı para birimleri karşısında değerinin önemli bir kısmını kaybetti, emekli maaşlarını ödeme sorunu kötüleşiyor ve İranlılar genel bir tükenmişlik ve bitkinlik duygusu yaşıyor. Halk her geçen gün daha da fakirleşirken, rejimin elitleri ve fırsatçıları, adaletsizlik duygusunu daha da artıran yaygın yolsuzluk ortamında servet biriktirmeye devam ediyor.

Ekonomik krizin yanı sıra, İran makamları yıllardır Tahran'daki hava kirliliği de dahil olmak üzere kronik sorunlarla başa çıkmayı başaramadı; bu sorunlara şimdi kuraklık krizi de eklendi. Bu arada, ülkenin kıt kaynakları, çoğu ABD ve İsrail tarafından gerçekleştirilen saldırılarla büyük ölçüde yok edilen çok sayıda silahlanma programına yönlendirildi.

İran'da yaşananlar, Ortadoğu'da gerçekleşen dönüşümlerin daha geniş bağlamından ayrılamaz. Rejimin bölgesel ve uluslararası politikaları yıllar içinde kendisine o kadar çok düşman kazandırdı ki, olası çöküşü uluslararası alanda kendisine karşı pek sempati uyandırmıyor gibi görünüyor

Şarku'l Avsat'ın Al Majalla'dan aktardığı analize göre İran'da yaşananlar, Ortadoğu'da gerçekleşen dönüşümlerin daha geniş bağlamından ayrılamaz. Rejimin bölgesel ve uluslararası politikaları yıllar içinde kendisine o kadar çok düşman kazandırdı ki, olası çöküşü uluslararası alanda kendisine karşı pek sempati uyandırmıyor gibi görünüyor.

Suriye krizinin yankıları bölge ve dünya genelinde hâlâ tazeyken, nüfus ve doğal kaynaklar açısından Suriye'den çok daha büyük bir ülke olan İran'ın çöküşünün potansiyel etkileri düşünüldüğünde endişe daha da artıyor. Bu olasılık, bölgenin çok ötesine uzanan sarsıntılara neden oluyor. Dolayısıyla ilk soru şu: Rejim gerçekten devrilecek mi ve böyle bir değişimin maliyeti ne olacak? Bunu daha ağır bir soru izliyor: Eğer böyle bir durum yaşanırsa, sonrasında sahne nasıl görünecek?

Bu bağlamda, ABD ve İsrail, İranlı protestoculara açık desteklerini açıkladılar. Doğu ve Batı arasındaki ticaret ve enerji yollarında stratejik bir konuma ve yine dünyanın en büyük petrol ve doğal gaz rezervlerinden birine sahip olan İran, ABD Başkanı Donald Trump için Gazze, Venezuela ve Grönland'a benzer bir başka cazip yatırım fırsatı olarak öne çıkıyor.

Trump, rejim protestocuları öldürürse müdahale tehdidinde bulundu ve İranlılara gösterilerinin ivmesini artırma çağrısı yaptı. Ancak, ölümlerin durduğuna ve rejimin protestocuları infaz etme planlarının olmadığına dair bilgilere sahip olduğuna dair son açıklamaları, gerçek niyetleri konusunda bazı belirsizlikler yarattı.

cdfgthy
İran'ın Tahran şehrinde bir kadın sokakta yürüyor, 15 Ocak 2026 (Reuters)

Buna paralel olarak, arka kapı diplomasisi yoluyla İran'ın bazı ABD talepleri karşısında geri adım attığına dair iddialar dolaşıyor. ABD kaynakları ve bilgi sahibi medya kuruluşları, ABD Başkanı’nın hâlâ seçeneklerini değerlendirdiğini ve olası bir askeri müdahalenin tam ölçekli bir işgalden ziyade sınırlı ve belirli olacağını bildiriyor.

Ancak, Venezuela ve başka yerlerde zaten yük altında olan ABD, herhangi bir çatışmanın kontrolden çıkabileceğini kabul ediyor. İran direnir ve karşı saldırı başlatırsa, Washington, bölgeye ve ötesine yayılacak öngörülemeyen sonuçları olan uzun süreli bir çatışmaya sürüklenebilir.

Bu bağlamda, üst düzey bir İranlı yetkilinin, ABD tarafından saldırıya uğramaları durumunda ülkelerinin Suudi Arabistan, BAE ve Türkiye'deki ABD üslerine saldırı düzenleyeceğini söylediği aktarıldı. Önlem olarak, ABD, Ortadoğu'daki en büyük ABD askeri üssü olan Katar'daki el-Udeyd Hava Üssü'nden bazı askeri personelini geri çekti.

İsrail ise, İran'da açıkça rejim değişikliği arayışında olup, yerine Şah dönemini anımsatan dost bir yönetimin gelmesini umuyor. Buna karşılık, Suudi Arabistan, Kuveyt, Umman ve bölgedeki diğer ülkeler, askeri müdahale veya savaşın olumsuz sonuçları korkusuyla itidal çağrısında bulundular, topraklarının herhangi bir askeri operasyon için kullanılmasına izin vermeyeceklerini vurguladılar.

En çok endişe duyan ülkeler arasında Türkiye öne çıkıyor. İran ile ekonomik ve sosyal bağlarına rağmen, iki ülke Ortadoğu, Kafkasya ve Orta Asya'da bölgesel rakiplerdir; bu rekabet, Suriye'deki kriz ve iç savaş sırasında özellikle belirgin hale geldi.

Ankara, diğer bölgesel güçler gibi, askeri müdahalenin olumsuz sonuçlar doğuracağına inanıyor. Yeni bir kitlesel göç dalgası, Irak ve Suriye'dekine benzer bir Kürt sorununun ortaya çıkması ve enerji arzında aksamalardan korkuyor. Buna ek olarak, İsrail ile dost yeni bir İran yönetiminin kurulması endişesi de var; bu durum Türkiye için son derece rahatsız edici bir olasılık.

Prensip olarak, İranlıların liderlerini seçmelerine olanak tanıyan özgür seçimler yoluyla rejim içinden değişim, en iyi çözüm yolu gibi görünüyor. Ancak rejimin sertlik yanlısı kurmaylarının ve ona sadık olanların iktidarı kolayca bırakacağını hayal etmek zor

Bu bağlamda, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, özellikle İsrail'i işaret ederek, bir dış müdahale olduğunu belirtti. İsrail’in İran'daki protestolardan istediği sonucu alamayacağını varsayması, rejimin çökmesi olasılığından şüphe duyduğu şeklinde yorumlanabilir.

Fidan, 24 saat içinde İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile iki telefon görüşmesi yaptı ve ayrıca ABD'nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack ile de temasa geçti. Bu, Türkiye'nin gerilimi kontrol altına alma ve durumu yatıştırma yönündeki diplomatik çabaları olarak görülebilir.

sdvfd
Lahey'de düzenlenen ve İran'daki kitlesel protestoları destekleyen bir mitingde göstericiler İran bayrakları ve pankartlar taşıdı, 10 Ocak 2026 (AFP)

Bu Türk yaklaşımı, Ankara'nın 2011'deki Suriye'ye yönelik tutumunu hatırlatıyor; o zaman da komşu ülke olarak Esed rejimini reformları uygulamaya, protestocuların taleplerini dinlemeye ve güç kullanmayı bırakmaya çağırmıştı. Ancak rejim o dönemde oyalamayı tercih etmişti.

Prensip olarak, İranlıların liderlerini seçmelerine olanak tanıyan özgür seçimler yoluyla rejim içinden değişim, en iyi çözüm yolu gibi görünüyor. Ancak rejimin sertlik yanlısı kurmaylarının ve ona sadık olanların iktidarı kolayca bırakacağını hayal etmek zor.

Buna karşılık, İran muhalefeti cesur ve kararlı görünüyor, ancak birleşik bir siyasi cephe ve tek bir birleştirici lider yokluğundan muzdarip. Bu boşlukta, bazı göstericiler, İran'ın son Şahı'nın oğlu ve ABD'de ikamet eden, son zamanlarda kendisini lider ve kurtarıcı olarak göstermeye çalışan Rıza Pehlevi'nin geri dönmesini talep ettiler.

Rıza Pehlevi’nin bir rolü olabilir, ama İranlıların çoğunluğunun, hatta rejime karşı olanların bile, Mollalar yönetimini 46 yıl önce devirdikleri ve nefret ettikleri bir monarşi sistemi ile değiştirmek isteyeceğine inanmak zor. Bununla birlikte, iç ve uluslararası güç mücadelelerinin karmaşık ağı göz önüne alındığında, tüm senaryolar muhtemel olmayı sürdürüyor.


Netanyahu, Gazze'deki Yürütme Kurulu’nun yapısına itirazının ardından iktidar koalisyonuyla bir araya geldi

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (Arşiv – Reuters)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (Arşiv – Reuters)
TT

Netanyahu, Gazze'deki Yürütme Kurulu’nun yapısına itirazının ardından iktidar koalisyonuyla bir araya geldi

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (Arşiv – Reuters)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (Arşiv – Reuters)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu bugün iktidardaki koalisyon ortaklarını toplantıya çağırdı. Bu adım, Netanyahu’nun Beyaz Saray tarafından Gazze Şeridi’nin yönetimini denetleyecek Barış Konseyi kapsamında ilan edilen Yürütme Kurulu’nun yapısına itiraz etmesinin ertesi günü geldi.

Beyaz Saray dün, ABD Başkanı Donald Trump’ın Gazze Şeridi’nde savaşı sona erdirmeyi hedefleyen 20 maddelik planı çerçevesinde, başkanlığını Trump’ın üstleneceği Barış Konseyi’nin çatısı altında faaliyet gösterecek Yürütme Kurulu’nun kurulduğunu duyurmuştu.

Danışma niteliğinde olduğu belirtilen Yürütme Kurulu’nda, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile Katarlı diplomat Ali ez-Zavadi’nin yanı sıra çeşitli bölgesel ve uluslararası yetkililerin yer aldığı kaydedildi.

Netanyahu’nun ofisi cumartesi gecesi geç saatlerde, Yürütme Kurulu’nun yapısına itiraz etti. İsrail Başbakanlık Ofisi’nden yapılan açıklamada, “Trump tarafından kurulan ve başkanlığını bizzat üstlendiği Barış Konseyi’ne bağlı Yürütme Kurulu’nun yapısının ilanı, İsrail ile herhangi bir koordinasyon sağlanmadan yapılmış olup, İsrail’in politikalarıyla çelişmektedir” ifadesi kullanıldı. Açıklamada, Başbakan Netanyahu’nun, İsrail’in çekincelerini ele almak üzere Dışişleri Bakanı’na ABD Dışişleri Bakanı ile temasa geçmesi talimatını verdiği belirtildi.

Açıklamada itirazın gerekçeleri ayrıntılandırılmadı. Ancak Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre İsrail, Ekim 2023’te savaşın başlamasından bu yana iki ülke arasındaki ilişkilerin ciddi şekilde bozulması nedeniyle, savaş sonrası Gazze Şeridi’nde Türkiye’nin herhangi bir rol üstlenmesine daha önce de sert biçimde karşı çıkmıştı.

Trump’ın, Hakan Fidan’ı Yürütme Kurulu’na dahil etmenin yanı sıra Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı da Barış Konseyi’ne katılmaya davet ettiği bildirildi. İsrail medyasında yer alan haberlere göre, iktidar koalisyonu liderleri bugün Yürütme Kurulu’nun yapısını görüşmek üzere bir araya geldi.

Netanyahu’nun liderliğini yaptığı Likud Partisi’nin Sözcüsü, “Koalisyonun saat 10.00’da bir toplantısı planlanıyor” açıklamasını yaptı, ancak toplantının içeriğine ilişkin ayrıntı vermedi.


İranlı yetkili: Protestolarda 500 güvenlik görevlisi dahil 5 bin kişi hayatını kaybetti

 ‘İran bizim vatanımızdır’ yazan Farsça bir reklam panosunun önünden geçen İranlılar (EPA)
‘İran bizim vatanımızdır’ yazan Farsça bir reklam panosunun önünden geçen İranlılar (EPA)
TT

İranlı yetkili: Protestolarda 500 güvenlik görevlisi dahil 5 bin kişi hayatını kaybetti

 ‘İran bizim vatanımızdır’ yazan Farsça bir reklam panosunun önünden geçen İranlılar (EPA)
‘İran bizim vatanımızdır’ yazan Farsça bir reklam panosunun önünden geçen İranlılar (EPA)

İranlı bir yetkili bugün yaptığı açıklamada, ülkede yaşanan protestolarda en az 5 bin kişinin hayatını kaybettiğinin tespit edildiğini, yaşamını yitirenler arasında yaklaşık 500 güvenlik görevlisinin de bulunduğunu söyledi.

Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığına göre yetkili, ‘teröristler ve silahlı kışkırtıcıların’ masum İranlıların ölümünden sorumlu olduğunu ileri sürdü.

Konuya ilişkin hassasiyet nedeniyle adının açıklanmasını istemeyen yetkili, en şiddetli çatışmaların ve en yüksek can kaybının, ayrılıkçı Kürt grupların faaliyet gösterdiği ülkenin kuzeybatısındaki bölgelerde yaşandığını ifade etti.

Yetkili, nihai can kaybı sayısının keskin biçimde artmasının beklenmediğini belirterek, ‘İsrail ve yurt dışındaki silahlı grupların’ sokaklara çıkanlara destek ve silah sağladığını iddia etti.

Aynı bağlamda, İran Meclisi Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Sözcüsü İbrahim Rızai de bugün yaptığı açıklamada, Avrupa Troykası’nın büyükelçilerinin doğrudan ‘terör unsurlarının’ yanında yer aldığını ve olayların yönlendirilmesinde etkin rol oynadığını savundu.

Rızai, İran’daki ilgili kurumların, bazı Batılı ülkelerin İran içinde cinayetler işlemek üzere terör gruplarını organize etmek amacıyla dolar ve yabancı para transferleri yaptığını gösteren belgelere sahip olduğunu öne sürdü.

Diğer yandan İran Yargı Erki Sözcüsü Asgar Cihangir ise ülkede yaşanan son olayların sıradan karışıklıklar olmadığını, Batılı ülkeler tarafından yönlendirilen terör eylemleri olduğunu söyledi. Cihangir, içerideki terör hücrelerinin liderleri ve yurt dışındaki bağlantılarının ortaya çıkarıldığını belirterek, yargı sürecinde şiddet olaylarına kandırılarak katılan kişiler ile yabancı istihbaratlara çalışan teröristler arasında ayrım yapılacağını kaydetti.