Elon Musk neden antisemitizmle suçlandı?

Elon Musk antisemitizmle suçlanıyor. / Fotoğraf: Reuters
Elon Musk antisemitizmle suçlanıyor. / Fotoğraf: Reuters
TT

Elon Musk neden antisemitizmle suçlandı?

Elon Musk antisemitizmle suçlanıyor. / Fotoğraf: Reuters
Elon Musk antisemitizmle suçlanıyor. / Fotoğraf: Reuters

Tarık eş-Şami

Biden yönetiminin ABD'de Yahudi ve Müslümanlara yönelik nefreti azaltmak için girişimlerde bulunduğu bir dönemde, dünyanın en zengin adamı Elon Musk'ın, sahibi olduğu X platformunda (eski adıyla Twitter) “güçlü Yahudi örgütlerinin Yahudi karşıtı teorileri desteklediğini” söylemesiyle büyük bir kriz patlak verdi. Dev teknoloji ve medya şirketleri, X platformundaki reklamlarını geçici olarak durduracaklarını duyurdu. Beyaz Saray da Musk'ı ırkçı nefreti teşvik ettiği iddiasıyla kınadı.

Peki Musk ve Yahudi örgütleri arasında tekrarlanan anlaşmazlığın nedeni nedir? Musk neden uzun süredir antisemitizmle suçlanıyor? Her geçen gün yeni bir aşamasını gördüğümüz bu savaşın kaderi ne olacak?

Musk'ın antisemitizmle suçlanması ilk değil

Sosyal medya platformu X (eski adıyla Twitter), elektrikli otomobil şirketi Tesla ve uzay roketi şirketi SpacaX’in sahibi Elon Musk'ın antisemitizmle yani Yahudi düşmanlığı ile suçlanması ilk kez olmuyor. Zira Musk'ın Yahudi karşıtı komplo teorilerini güçlendirme konusunda uzun bir geçmişi var.

Musk 2018'de şöyle bir tweet attı: “Sizce basının sahibi kim?” Bu tweetinden sonra Yahudilere atıfta bulunmak ve Yahudi aleyhtarı olmakla suçlandığında sadece ‘güçlü insanlardan’ bahsettiğini söyledi.

Başka bir olayda Musk, ünlü rapçi Kanye West'in Yahudi nefretini yansıttığı düşünülen tartışmalı yorumlarına rağmen sosyal medyaya dönüşünü memnuniyetle karşıladı.

Hamas ile İsrail arasındaki çatışmanın başlamasıyla birlikte ABD medyası, Musk'ı X platformunun kullanıcılarına, Yahudi karşıtı hesapları takip etmelerini tavsiye etmekle ve savaşla ilgili yalanları teşvik etmekle suçladı. Ayrıca, Washington Post gazetesinin açıklamasına göre, X platformunun kendisi de şüpheli veya skandal niteliğinde bilgiler yayınlıyordu. Ancak Musk, tanıtımını yaptığı ve her birinin 600 binden fazla takipçisi olan iki hesabına yanıtlarını bıraktı ve bu da onların uluslararası sahnede görünürlüğünü artırdı. Ayrıca ana akım medyayı suçlamaya devam ederek kullanıcılara bunun yerine X platformuna güvenmelerini söyledi.

sathyju7
Elon Musk'ın geçtiğimiz Çarşamba günü yayınladığı gönderi bazıları için kırmızı çizgilerin aşılması oldu. / Fotoğraf: AFP

Günler sonra Musk'ın Gazze Şeridi'ndeki uluslararası akreditasyona sahip yardım kuruluşlarına Starlink uydu iletişim ağının hizmetlerini sunması İsrail'i kızdırdı. Musk, Podcast sunucusu Lex Friedman ile yaptığı röportajda, İsrail ile Hamas arasında barışa giden alternatif bir yol çağrısında bulundu. İsrail'in Gazze halkına yardım etmesinin aslında terör örgütü olarak nitelendirdiği Hamas'ın niyetlerini boşa çıkaracağını söyleyen Musk, İsrail'i bu cinayetin Gazze'de gelecek nesillerde şiddete yol açacağı konusunda uyardı.

Yinelenen suçlama

Ancak Musk'ın geçtiğimiz Çarşamba günü yayınladığı gönderi bazıları için kırmızı çizgilerin aşılması oldu. Çünkü onun yoruma katılımı başka kişilerin de dahil olduğu bir dizi mesajın üçüncüsüydü. Kendini Güney Florida'dan muhafazakâr bir Yahudi olarak tanımlayan kişinin ilk gönderisi, antisemitizmi kınayan bir videoydu ve gönderide şu ifade yer alıyordu: “Söyleyecek bir şeyin varsa neden yüzümüze söylemiyorsun?”

İkinci kişi daha sonra eski Fox News spikeri Tucker Carlson tarafından sıklıkla desteklenen ‘Büyük İkame Teorisi’ olarak bilinen komplo teorisi hakkında birkaç paragraf yorum yapmak için araya girdi. Musk, bu kişinin “Yahudiler, insanlardan kendilerine karşı kullanmayı bırakmalarını istedikleri nefreti tam da beyazlara karşı kullanıyor” paylaşımına “Gerçekleri söyledin” şeklinde yanıt verdi

Şiddetli tepkiler

Ancak teknoloji milyarderinin bu yorumu, bazı Yahudi liderlerin ve ABD'nin Apple, IBM, Disney, Discovery, Warner Bros, Paramount Global, NBC Universal gibi dev teknoloji, medya ve eğlence şirketlerinden bir grup büyük reklamcının şiddetli tepkileriyle karşılaştı. Bunların hepsi, bir tür ceza olarak X platformundaki reklamlarını geçici olarak durdurmaya karar verdi. Bu, büyük reklam verenler tarafından Musk'ın bir yıldan fazla bir süre önce satın aldığı platforma vurulan güçlü bir darbeydi. X’in içinde bulunduğu durum, gelirinin çoğunu kaybeden site için ticari bir zorluk teşkil ediyor.

Musk bu eylemlere, kullanıcıları X platformunun reklam içermeyen premium hizmeti Premium Plus’a katılmaya davet ederek yanıt verdi ve kullanıcılara şunları söyledi: “Birçok büyük reklamcı, ifade özgürlüğü hakkınıza en çok zulmeden kişilerdir.” Buna karşı en güçlü eleştiri, Yahudi karşıtlığıyla mücadelede uzmanlaşmış Hakaretle Mücadele Birliği'nin (ADL) CEO'su Jonathan Greenblatt'tan geldi. Greenblatt “Yahudi karşıtlığının ABD'de patladığı ve dünya çapında yükseldiği bir dönemde, Musk’ın nüfuzunu Yahudi karşıtı teorileri desteklemek için kullanmasının tehlikeli olduğunu” iddia etti. Diğer yandan Connecticut Üniversitesi'nden sosyolog Matthew Hughey, X'te yaklaşık 163 milyon takipçisi olan Musk'ın paylaşımlarının gerçek dünyadaki diğer kişilerin eylemleri üzerinde gerçek bir etkiye sahip olabileceği konusunda uyardı.

Beyaz Saray da sürece müdahil oldu

Bu anlaşmazlıkla ilgili tartışmalar tırmanırken Beyaz Saray, Musk'ın Yahudi karşıtı ve ırkçı nefreti teşvik etmesini, ABD’lilerin temel değerlerine aykırı olduğunu düşünerek kınadı. Beyaz Saray Sözcüsü Andrew Bates, 2018 yılında Pittsburgh, Pensilvanya'daki Hayat Ağacı Sinagogu'nda yaşanan toplu katliama atıfta bulunarak, ABD tarihinin en ölümcül antisemitizm eyleminin ardındaki iğrenç yalanı tekrarlamanın kabul edilemez olduğunu söyledi. Söz konusu olayda, Yahudi karşıtı ‘beyaz soykırım’ komplo teorisine inandığını ifade eden silahlı bir kişi, 11 Yahudi’yi vurarak öldürmüştü.

Ancak Musk ile Biden yönetimi arasındaki çatışma tanıdık. Geçen yıl Biden, Musk'ın ifade özgürlüğünü yeniden sağlamak için satın aldığını söylediği Twitter'ı satın almasıyla ilgili federal bir soruşturma yapılması çağrısında bulunmuştu. Musk, platformu satın aldıktan sonra, Biden’in oğlu Hunter Biden'ın dizüstü bilgisayarında yer alan ve Joe Biden'ı ailesinin yabancı iş anlaşmalarıyla ilişkilendiren belgeler hakkındaki New York Post raporlarını sansürleme kararıyla ilgili dahili dosyalar yayınladı.

Bir tepki biçimi olarak Biden, 2021'de Tesla'nın ABD'deki elektrikli araçların çoğunu satmasına rağmen diğer elektrikli otomobil üreticilerini tanıtmak için Beyaz Saray'ın avlusunda düzenlenen bir tanıtım etkinliğinden Tesla'yı hariç tuttu.

Komplo teorisinin doğası

Yahudilerin Batılı ülkelere yasa dışı azınlıklar getirerek bu ülkelerdeki beyaz çoğunluğu azaltmak istediklerini öne süren Yahudi karşıtı komplo teorisi, çoğunlukla nefret grupları tarafından benimseniyor. Bu, 2018'de Pittsburgh'da 11 kişiyi öldürmekten suçlu bulunan katil Robert Bowers'ın son yazılı sözlerinde de yankılanan komplonun aynısı. Ayrıca sosyal medyada, kendini mültecilere yardım etmeye adamış kâr amacı gütmeyen bir Yahudi kuruluşunun, göçmenleri kastederek işgalcileri getirmeyi sevdiğini iddia eden bir gönderi de var.

Musk daha sonraki gönderilerinde görüşlerini açıklamış ve beyazlara yönelik nefretin tüm Yahudi topluluklarını kapsadığına inanmadığını yazmış olsa da, daha sonra beyaz karşıtı ırkçılığı desteklediğini iddia ederek ADL'ye işaret etti.

Büyük İkame Komplo Teorisi

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre Yahudi gruplar, Musk'ın orijinal gönderisindeki açıklamayı, destekçilerinin beyaz üstünlüğüne, yabancı düşmanlığına ve göçmenlere karşı düşmanlığa inandığı Yahudi karşıtı bir komplo teorisi olan Büyük İkame Teorisi olarak bilinen bir inançla karşılaştırdı. Söz konusu teori, beyaz insanların yerini göçmenlerin, Müslümanların ve diğer beyaz olmayan insanların aldığını varsayıyor. ABD'nin en büyük Yahudi gazetesi The Jewish Chronicle'a göre komplo, özellikle bu değişen demografiyi organize etmek için elitleri ve Yahudileri suçluyor.

Fransız Renaud Camus, Büyük İkame adlı komplo teorisini üretti ve bu teoriyi 2011 yılında ‘Grand Remplacament’ (Büyük İkame) adlı kitabında yayınladı. O zamandan bu yana bu teori, özellikle Ulusötesi Beyaz Kimlik Kuşağı adlı bir grup ve onun sosyal medya hesapları aracılığıyla Avrupa'da orman yangını gibi yayıldı.

Yahudi sorunu

Musk'ın X platformu hakkındaki önceki yorumu, tarihsel olarak Yahudi karşıtı görüşleri benimsediği bilinen hesaplar tarafından hoş bir haber olarak ve Yahudi sorunu konusunda kendileriyle yaptığı anlaşmanın teyidi olarak kutlandı. Bu, onlarca yıldır Yahudi karşıtları tarafından kullanılan ve Yahudilerin toplumdaki rolüyle ilgili olduğu için bazen ‘Yahudi sorunu’ olarak anılan bir terim. Bu ifadeye sıklıkla Yahudilerin medyayı, bankaları, siyaseti ve ekonomiyi kontrol ettiği yönündeki komplolar eşlik ediyor.

ADL'ye göre, ‘Yahudi sorunu’ 19. yüzyıldan beri var olan bir fikirdir ve Yahudilerin toplumda bir sorun teşkil ettiği yönünde yanlış bir iddiada bulunmaktadır. Hatta, Nazi Almanyası'ndaki liderler Holokost'u “Yahudi sorununun nihai çözümü” olarak görüyorlardı.

Yahudi sorunu, orantısız sayıda Yahudi’nin toplumda güçlü roller üstlendiği bahanesiyle defalarca gündeme getiriliyor. Yahudiler, ABD nüfusunun yalnızca yüzde üçünden azını oluşturmalarına rağmen siyasi kurumlarda, sivil toplum kuruluşlarında, küresel ekonomik kurumlarda, Hollywood'da, medya kurumlarında, borsada, banka mülkiyetinde ve büyük şirketlerde önemli ölçüde mevcutlar.

Musk, ADL'yi ve diğer örgütleri fiili olarak beyaz karşıtı ırkçılığı, Asya karşıtı ırkçılığı veya her türlü ırkçılığı teşvik ettiğini iddia ederek eleştirdi. Ayrıca ADL'nin Batı'nın çoğunluğuna haksız yere saldırdığını, çünkü kendilerine asıl tehdidi oluşturan azınlık gruplarını eleştiremediklerini iddia etti.

Musk ve birçok Yahudi örgütü arasındaki bu savaşların tekrarlanmasıyla birlikte, savaşın sonunun açık kalması için tünelin sonunda bir ışık görünmüyor. Musk, fırtına geçene kadar daha sakin pozisyonlar alarak kendisine yöneltilen eleştirileri hafifletmeye çalışsa da kendisine yönelik antisemitizm suçlaması devam ediyor.



Trump ve yeni dünya düzeni: Hesaplaşma ve ABD’nin sessizce çekilmesi

Fotoğraf: AFP/Al Majalla
Fotoğraf: AFP/Al Majalla
TT

Trump ve yeni dünya düzeni: Hesaplaşma ve ABD’nin sessizce çekilmesi

Fotoğraf: AFP/Al Majalla
Fotoğraf: AFP/Al Majalla

Remzi İzzeddin Remzi

Modern uluslararası diplomasi tarihinde, özellikle ABD Başkanı Donald Trump'ın Davos'ta oluşturduğu Barış Konseyi'nin kuruluş tüzüğünü imzaladıktan sonra, bir süper gücün sessizce çekilmesinin sembolik ve pratik ağırlığını taşıyan çok az gelişmeye rastlanır. ABD, (Birleşmiş Milletlerden 31 ve diğer uluslararası kuruluşlardan 35 olmak üzere) 66 uluslararası kuruluştan çekilme sürecine devam ederken, sadece bu kuruluşlardaki üyeliğini kısıtlamakla kalmıyor, çekilmesi bunun çok daha ötesine uzanan bir gölge düşürüyor. Bir zamanlar tasarlamasına, meşrulaştırmasına ve desteklemesine yardımcı olduğu İkinci Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan uluslararası yapının temel direklerini bir bir yıkıyor.

Washington’da iktidara (iklim değişikliği, ticaret, kalkınma ve uluslararası hukukla ilgilenen kurumları hedef alan) Trump yönetiminin gelişiyle ‘Önce Amerika’ sloganının yeniden benimsenmesi, uluslararası ilişkiler alanında uzman akademisyenlerin uzun süredir işaret ettiği uzun vadeli eğilimin ani kırılmasından ziyade, Amerikan liderliği merkezli tek kutuplu sistemin kademeli olarak aşınması ve çok kutuplu bir dünyanın ortaya çıkması, giderek bölgesel nüfuz alanları etrafında dönmesi şeklindeki bu eğilimin hız kazanması anlamına geliyor.

Bu an, çok taraflılık yanlıları için istikrarsızlık getirse de uluslararası toplumun uzun süredir ertelediği ve devam etmesini engelleyen, giderek işlevsiz ve felç kalan uluslararası sistemde köklü bir reform yapma fırsatı da sunabilir. Şu an ‘Dünya bu fırsatı değerlendirmek için siyasi iradeye sahip mi, yoksa ABD'nin çekilmesi sistemin önemsizliğe doğru gidişini hızlandıracak mı?’ sorusu gündemde.

Bu politika değişikliğinin fikri temeli, Trump yönetimi sırasında yayınlanan 2025 ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi'nde açıkça ortaya konuldu. Bu strateji, uluslararası kuruluşlardan çekilmenin aceleci veya dürtüsel bir hareket değil, tartışmalı olsa da tutarlı bir doktrinin kasıtlı olarak uygulanması olduğunu gösterdi. Bu strateji, geniş, değerlere dayalı enternasyonalizmi reddederek dar ulusal çıkarları ön plana çıkarıyor. Strateji, ‘ABD'nin tüm küresel sistemi uygulanamaz bir okyanus olarak desteklediği günlerin sonsuza dek geride kaldığını’  ilan ediyor. Bu da liberal uluslararası düzeni korumak pahasına egemenlik, ekonomik güç ve bölgesel hakimiyete öncelik verilmesi anlamına geliyor. Pratikte ise bu, karşılıklı çıkarlar ve uluslararası hukuki ve kurumsal kısıtlamalara karşı derin şüphecilik üzerine kurulu ikili ilişkilere dönüşüyor.

Önceki ulusal güvenlik stratejileri küresel kurumları kolektif sorunları çözmek için vazgeçilmez platformlar olarak tasvir ederken, 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi bunları ABD’nin nüfuzunun azaldığı, hatta rakip ideolojiler tarafından etkili bir şekilde zayıflatıldığı arenalar olarak tasvir ediyor. Bu bakış açısı, Başkan Trump'ın BM Nüfus Fonu (UNFPA), Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) ve Uluslararası Doğa Koruma Birliği (IUCN) gibi kuruluşları, ABD’nin temel öncelikleri ile uyumsuz ‘küresel bürokrasiler’ olarak nitelendirmesinde de yankı buluyor.

Trump'ın yeni yönetimi, giderek işlevsiz hale gelen ve felç olan uluslararası sistemde köklü bir reform gerçekleştirme fırsatı sunabilir.

BM sistemi şu anda hem varoluşsal hem de mali bir krizle karşı karşıya. ABD, tarih boyunca BM'ye en büyük katkıyı sağlayan ülke olmuş ve düzenli bütçesinin yaklaşık yüzde 22'sini, barış gücü ödeneklerinin ise yüzde 26'sını karşılamıştır. Trump yönetiminin 2026 mali yılı bütçesi, çoğu BM kurumuna sağlanan fonları tamamen ortadan kaldırmayı ve önceki Kongre ödenekleri kapsamında onaylanmış ödemeleri askıya almayı ön görüyor.

BM Genel Sekreteri António Guterres, bağışçı ülkelere paylaştırılan katkıların ‘BM Şartı'na göre yasal bir yükümlülük’ olduğunu vurgulasa da bu şart, dünyanın en büyük ekonomisi tarafından ihlal edildiğinde yasal yükümlülüklerin pek bir ağırlığı kalmıyor.

Görsel kaldırıldı.
BMGK üyeleri Gazze’de ateşkes kararı için oy kullanırken, 18 Eylül 2025 (AFP)

Bu gerçeklik, alternatif finans mekanizmalarının belirlenmesi konusunda acil bir ihtiyaç doğuruyor. Ciddi olarak değerlendirilmeye değer birkaç seçenek var. İlk olarak, BM Genel Kurulu, değerlendirilen katkı payı çizelgelerini gözden geçirerek, ABD’nin payını diğer büyük ekonomilere, özellikle de değerlendirilen katkı payı yaklaşık yüzde 20'ye yükselen Çin'e ve ekonomik gücü mevcut katkı paylarını çok aşan Hindistan, Brezilya ve Körfez ülkeleri gibi yükselen güçlere yeniden dağıtabilir.

İkinci olarak, uluslararası toplum, gönüllü fonlara aşırı bağımlılığın neden olduğu yapısal zayıflığı ele almalı. Gönüllü katkılar siyasi esneklik sağlar, ancak aynı zamanda bağışçıların değişkenliğine tehlikeli bir bağımlılık yaratır ve özel fonlar kontrolsüz bir şekilde artarsa kurumlar, araştırmacıların ‘kurumsal ele geçirme’ olarak tanımladıkları durumla karşı karşıya kalır. Daha sürdürülebilir bir yaklaşım, zorunlu ücretleri, finansal işlemler üzerinde mütevazı vergiler, gelirleri çok taraflı kurumlara yönlendiren karbon fiyatlandırma mekanizmaları veya uluslararası sularda deniz seyrüseferi ücretleri gibi hedefe yönelik küresel vergilerle birleştirebilir.

Üçüncü olarak, Afrika Birliği (AfB), Avrupa Birliği (AB), Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği (ASEAN) ve Arap Devletleri Ligi (AL) gibi bölgesel kuruluşlar, kendi bölgelerindeki Birleşmiş Milletler operasyonlarının finansmanında daha büyük sorumluluk üstlenebilirler. Bu yaklaşım, bölgesel kuruluşlara BM Güvenlik Konseyi (BMGK) çerçevesinde daha fazla rol verilmesi yönündeki uzun süredir devam eden önerilerle uyumlu, daha esnek ve eşitlikçi bir mali yapı oluşturulmasını sağlar.

Şu anda ciddi bir kriz gibi görünen durum, paradoksal olarak, BM’nin son on yıllardaki en güçlü reform itici gücü olabilir.

Şu anda ciddi bir kriz gibi görünen durum, paradoksal olarak, BM’nin son on yıllardaki en güçlü reform itici gücü olabilir. Yıllardır, BMGK ve Bretton Woods Sistemi kurumlarının modernize edilmesi yönündeki çağrılar, sadece lafta kalmış ve söylemlerle karşılanmıştır. Özellikle BM daimi üyeleri, ayrıcalıklı statülerini zayıflatabilecek reformlara direnmişlerdir. Bugün, mevcut sistemin sütunlarından biri gönüllü olarak kenara çekilirken, donmuş manzara nihayet değişmeye başlayabilir.

Başta BMGK’da olmak üzere reform taleplerinin merkezinde, küresel karar alma süreçlerinde ve özellikle Küresel Güney ülkeleri tarafından daha adil bir temsil çağrısı yer alıyor. ABD'nin sessizce geri çekilmesi temel bir soruyu, ‘Sistem artık geleneksel garantörüne güvenemiyorsa, mevcut yapı herhangi bir meşruiyet veya yararını koruyabilir mi?’ sorusunu gündeme getiriyor. Reform, tarihsel olarak ulaşılması zor olduğu görülen bir konsensüs gerektirdiği için kesinlikle zordur, ancak statükoyu savunma yetersizliği her geçen gün daha da artırıyor.

Soğuk Savaş'ın sona ermesinden bu yana uluslararası sistem bir dönüşüm sürecinden geçiyor. Savaşın ardından başlayan, ABD’nin rakipsiz hegemonyasının hakim olduğu dönem, Çin'in ekonomik ve siyasi yükselişi ve Brezilya, Hindistan ve Suudi Arabistan gibi orta güçlerin artan etkisiyle giderek daha fazla zayıfladı. ABD’nin geri çekilmesi bu dönüşümü hızlandırarak küresel gücün yeniden dağılımını hızlandırıyor.

Görsel kaldırıldı.
Davos'ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu yıllık toplantısı sırasında düzenlenen Barış Konseyi toplantısında, bazı ülkelerin devlet başkanları, başbakanları ve bakanları, ABD Başkanı Donald Trump ile birlikte kuruluş tüzüğünü imzalarken, 22 Ocak 2026 (AFP)

Bugün dünya, işlerin nihai olarak nasıl sonuçlanacağını belirleyecek bir dönüm noktasında bulunuyor. Yenilenen çok taraflı iş birliği olasılığı var mı, yoksa rekabet halindeki etki alanlarının parçalanmış bir sistemin hakimiyetine mi tanık olacağız? Ne yazık ki, Trump'ın ulusal güvenlik stratejisi açıkça ikinci seçeneği benimsiyor ve küresel meseleleri yönetmek için yeni bir forum olarak ABD, Çin, Rusya, Hindistan ve Japonya'dan oluşan bir ‘beşli çekirdek” grubun kurulmasını öneriyor. Bu vizyon, demokratik ilkelerle sınırlanmayan ve küçük devletlerin seslerine büyük ölçüde kayıtsız kalan, modern bir süper güçler konferansını andırıyor ve bu durum hem Küresel Güney hem de Avrupa devletleri için son derece endişe verici.

Alternatif ise, çok kutupluluğu parçalanma yerine istikrara yönlendirebilecek, yenilenmiş ve iyileştirilmiş, çok taraflılık modelidir. Ancak bunun için, yükselen güçler arasında meşruiyete sahip kurumlara ihtiyaç vardır ki, mevcut BM yapıları bu konuda açıkça yetersiz kalıyor. Bu kurumların ne ölçüde uyum sağlayabileceği de halen belirsizliğini koruyor, ancak Çin'in Kuşak ve Yol Girişimi, BRICS grubunun genişlemesi ve bölgesel güvenlik düzenlemelerinin yaygınlaşması gibi gelişmeler, reformun acil bir ihtiyaç olduğunu vurguluyor.

Alternatif ise çok kutupluluğu parçalanma yerine istikrara yönlendirebilecek, yenilenmiş ve iyileştirilmiş, çok taraflılık modelidir.

Uluslararası toplumun karşı karşıya olduğu temel stratejik zorluk, temel bir paradoksu, yani dünyanın en büyük askeri ve ekonomik gücünün öfkesini uyandırmadan ABD'ye olan bağımlılığın azaltılması paradoksunu azaltıyor. Bu, tek taraflılığa boyun eğmeden ve gereksiz çatışmalara yol açmadan, düşünülmüş cevaplar gerektirir. Ayrıca, uluslararası kurumlara yönelik bazı Amerikan eleştirilerinin bir parça doğruluk içerdiğinin kabul edilmesi de gerekir.

BM kurumları zaman zaman verimsizlik, mükerrerlik ve dar çıkarların hakimiyetinden şikayet ediyor. Bu eksiklikleri gideren ciddi bir reform, kurumsal meşruiyeti zayıflatmak yerine güçlendirir.

Ancak bununla birlikte ABD'nin tamamen çekilmesi kimsenin çıkarına olmaz. İklim değişikliği, salgın hastalıklar, nükleer silahların yayılması ve siber güvenlik gibi konularda etkili önlemler alınması, ABD'nin katılımı olmadan mümkün değil. Dolayısıyla ABD'nin liderliği olmadan da işlev görebilecek kadar esnek kurumlar oluşturmak ve aynı zamanda, geçmişte olduğu gibi ve kaçınılmaz olarak tekrar olacak şekilde, siyasi koşullar değiştiğinde Washington'u yeniden entegre edebilecek uyum yeteneğini korumak hedeflenmeli.

Kısacası ABD’nin uluslararası kuruluşlardan çekilmesi, küresel yönetişim için derin bir kriz ortaya çıkarıyor. Finansman eksikliği, program kesintilerine ve kurumsal kapasitelerin aşınmasına yol açar. Dahası, bir süper gücün antlaşma yükümlülüklerini terk etmesi, başka yerlerde de benzer davranışları teşvik etme tehlikesi yaratan emsal teşkil ediyor. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre uzun vadede belki de en zararlı etki, bağlayıcı uluslararası hukuk kavramına olan güvenin aşınmasına yol açan sembolik zarardır.

Ancak, ABD’nin hegemonyasının ötesinde bir dünya, etkili bir küresel iş birliğinin olmadığı bir dünya olmamalı. Bu geleceği inşa etmek için 1945 için tasarlanan kurumların 2026'nın ihtiyaçlarını en iyi şekilde karşılayamayacağını kabul etmek gerekir. Reformu ertelemek, hızla reddetmeye dönüşür. Kademeli uyum artık yeterli değil. Ya radikal bir dönüşüm ya da hızlanan marjinalleşme şeklinde iki olasılık var. Üçüncü bir olasılık ise yok.

Tarih, kademeli politikaların başaramadığı reformları tetikleyebilen kriz örnekleriyle dolu. BM, İkinci Dünya Savaşı'nın ardından ortaya çıkan yıkım ve o dönemde Milletler Cemiyeti'nin başarısızlığından doğdu. Bugün, bu kırılma, gerçek anlamda çok kutuplu bir dünyaya temsil gücü daha yüksek, daha esnek ve tek bir gücün taahhüdüne daha az bağımlı, uygun kurumlar inşa etmek için benzer bir fırsat sunuyor.

Peki, günümüzün dünya liderleri bu fırsatı değerlendirecek vizyon ve cesarete sahip mi? Alternatifin son derece kasvetli olduğunu kabul etmek gerek. Uluslararası sistemin, sonuçların yalnızca güçle belirlendiği rekabet halindeki etki alanlarına bölünmesine izin vermek, direnç gösterilmeden kabul edilemeyecek bir alternatiftir. Küresel yönetişimin kendini yeniden keşfedip keşfedemeyeceğine ya da dünyanın sadece güç paylaşımı için değil, uluslararası sistemin anlamı için de rekabet eden bloklara bölüneceğine dair cevabı önümüzdeki on yıl verecek.


Trump: Davos ziyaretim harikaydı... Birçok şeyi başardım

ABD Başkanı Donald Trump, Davos’a yaptığı ziyaretten sonra Beyaz Saray'a dönerken... Washington, 22 Ocak 2026 (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, Davos’a yaptığı ziyaretten sonra Beyaz Saray'a dönerken... Washington, 22 Ocak 2026 (Reuters)
TT

Trump: Davos ziyaretim harikaydı... Birçok şeyi başardım

ABD Başkanı Donald Trump, Davos’a yaptığı ziyaretten sonra Beyaz Saray'a dönerken... Washington, 22 Ocak 2026 (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, Davos’a yaptığı ziyaretten sonra Beyaz Saray'a dönerken... Washington, 22 Ocak 2026 (Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump bugün yaptığı açıklamada, Davos ziyaretinin birçok başarıyla sonuçlandığını belirterek, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) ile Grönland konusunda bir anlaşma çerçevesi oluşturulduğunu ve Barış Konseyi’nin kurulduğunu söyledi.

Trump, Truth Social platformunda paylaştığı mesajda, “Davos’a harika bir yolculuktu. NATO ile Grönland konusunda bir anlaşma çerçevesinin oluşturulması da dahil olmak üzere pek çok başarı elde edildi. Ayrıca Barış Konseyi kuruldu. Harika! Amerika’yı yeniden büyük yapalım” ifadelerini kullandı.

Trump dün Davos’ta yaptığı açıklamada, NATO ile Grönland konusunda anlaşmaya varılmasının yakın olduğunu duyurmuş, bu kapsamda ABD ve müttefikleri için ‘hayati bir stratejik öncelik’ niteliği taşıyan güvenceler aldığını belirtmişti.

Trump, NATO ile yapılan anlaşma çerçevesinde ABD’nin Grönland’a tam ve kalıcı erişim hakkını güvence altına aldığını ifade ederek, söz konusu düzenlemeyi ‘nihai ve uzun vadeli bir anlaşma’ olarak nitelendirdi.

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ile ‘son derece verimli’ bir görüşme gerçekleştirdiğini kaydeden Trump, Rutte’nin de Danimarka ve Grönland’ın bölgede daha fazla ABD varlığına açık olduğunu teyit ettiğini aktardı.

Öte yandan ABD Başkanı dün Davos’ta, uluslararası anlaşmazlıkların çözümünü hedefleyen bir yapı olarak tanımladığı Barış Konseyi’nin kuruluş sözleşmesini, kurucu üyelerin katılımıyla imzaladı.


Tahran uyarılarını daha da sertleştirirken Trump diplomasi istiyor

Tahran'da son dönemdeki halk protestoları sırasında yakılan hükümet binalarının önünde ayakkabı tamir eden bir ayakkabıcı (AFP)
Tahran'da son dönemdeki halk protestoları sırasında yakılan hükümet binalarının önünde ayakkabı tamir eden bir ayakkabıcı (AFP)
TT

Tahran uyarılarını daha da sertleştirirken Trump diplomasi istiyor

Tahran'da son dönemdeki halk protestoları sırasında yakılan hükümet binalarının önünde ayakkabı tamir eden bir ayakkabıcı (AFP)
Tahran'da son dönemdeki halk protestoları sırasında yakılan hükümet binalarının önünde ayakkabı tamir eden bir ayakkabıcı (AFP)

İran, dün ABD'ye yönelik uyarılarını tırmandırdı; askeri liderler herhangi bir "yanlış hesaplamaya" karşı uyardı ve ABD üslerini ve çıkarlarını "meşru hedefler" olarak ilan etti. Bu, ABD Başkanı Donald Trump'ın Tahran'ın diplomatik yola ilgi duymaya devam ettiği yönündeki açıklamasıyla eş zamanlı olarak geldi.

Mesaj alışverişi, İran'ı sarsan yaygın protestoların ardından yaşanan iç karışıklıklar, artırılmış güvenlik önlemleri ve benzeri görülmemiş bir internet kesintisi ile birlikte, çelişkili kayıp rakamları arasında gerçekleşti.

Son günlerde Tahran ve Washington, iki ülkenin lider kadrosunun hedef alınması durumunda daha geniş çaplı bir çatışmanın yaşanabileceği konusunda karşılıklı uyarılarda bulundular.

ABD Başkanı dün Davos'tan yaptığı açıklamada, İran'ın nükleer silah edinmesini engellemek için İran tesislerine saldırma niyetini yineledi. Müzakereye hazır olduğunu belirtmesine rağmen, daha fazla eylem olasılığını da dışlamadı.

İran operasyon komutanı Tümgeneral Gulam Ali Abdullahi, herhangi bir saldırıya "hızlı, kesin ve yıkıcı" bir yanıt verileceği uyarısında bulunurken, Devrim Muhafızları komutanı General Muhammed Pakpur ise güçlerin "harekete geçmeye hazır" olduğunu açıkladı.

Bu arada, Kum'daki dini yetkililer de söylemlerini sertleştirdi; Nasır Makarem Şirazi, Yüksek Lider'e yönelik herhangi bir tehdidi, kesin yanıt gerektirecek bir savaş ilanı olarak nitelendirdi.