Af Örgütü: Gazze'deki kilise ve Nuseyrat Mülteci Kampı saldırısı savaş suçu olarak incelenmeli

Uluslararası Af Örgütünden 19 ve 20 Ekim'de İsrail'in Gazze'deki Aziz Porphyrius Rum Ortodoks Kilisesi ile Nuseyrat Mülteci Kampı'ndaki bir eve düzenlediği saldırıların "savaş suçu" olarak incelenmesi gerektiği açıklaması yapıldı

İsrail'in dün Gazze Şeridi'ne düzenlediği bombalama sonucu oluşan yıkımın bir kısmı (AP)
İsrail'in dün Gazze Şeridi'ne düzenlediği bombalama sonucu oluşan yıkımın bir kısmı (AP)
TT

Af Örgütü: Gazze'deki kilise ve Nuseyrat Mülteci Kampı saldırısı savaş suçu olarak incelenmeli

İsrail'in dün Gazze Şeridi'ne düzenlediği bombalama sonucu oluşan yıkımın bir kısmı (AP)
İsrail'in dün Gazze Şeridi'ne düzenlediği bombalama sonucu oluşan yıkımın bir kısmı (AP)

İngiltere merkezli örgütten yapılan açıklamada, İsrail'in ayrım gözetmeden yaptığı bombardımanlara bir yenisinin daha eklendiği belirtilerek, "Uluslararası Af Örgütü, savaş yasalarının ihlallerine ilişkin devam eden soruşturmanın bir parçası olarak, İsrail saldırılarında 20'si çocuk 46 sivilin öldürüldüğü iki örnek vakayı belgeledi." ifadeleri kullanıldı.

Açıklamada, saldırıların 19 ve 20 Ekim'de Gazze'de yerinden edilenlerin sığındığı bir kilise ile Nuseyrat Mülteci Kampındaki bir eve yönelik düzenlendiği ifade edilerek, "Af Örgütünün detaylı incelemesine göre bu saldırılar sivillere veya sivil yapılara yönelik doğrudan ya da ayrım gözetmeyen saldırılardır ve savaş suçu olarak incelenmelidir." değerlendirmesi yapıldı.

Af Örgütü temsilcilerinin, saldırı noktalarını ziyaret ettiği ve 2'si kilise temsilcisi, 9'u saldırılardan sağ kurtulanlar olmak üzere 14 kişiyle görüştüğü kaydedilen açıklamada, uydu görüntüleri ve açık kaynaklardaki verilere dayanarak saldırıya ilişkin bir analiz yapıldığı bilgisi de paylaşıldı.

"Askeri hedef olsa bile bir savaş suçu"

Açıklamada, İsrail ordusuyla da konuyla ilgili temasa geçildiği ancak yanıt alınamadığı belirtilerek, şu ifadeler kullanıldı:

İsrailli yetkililer, askeri hedefler bulunduğuna ilişkin iddiaların da aralarında yer aldığı saldırının nedenlerine ilişkin güvenilir kanıtlar sunamadı. Aksine, kilise bombalanması olayında İsrail ordusu geri çektiği bir video da dahil olmak üzere çelişkili bilgiler yayınladı. Af Örgütünün araştırması sonucunda, vurulan binaların askeri hedef olarak kabul edilebileceğine veya savaşçıların kullandığına ilişkin herhangi bir belirti bulunamadı.

Açıklamada, İsrail'in kilisede Hamas'ın komuta merkezi bulunduğuna yönelik açıklamaları ile kilisenin sivillere kapılarını açtığı açıklamalarına da yer verilerek, "İsrail ordusunun, yerinden edilmiş sivillerin yaşadığı bilinen bir kilise yerleşkesine ve alanına saldırı düzenleme kararı pervasızcaydı. Bu nedenle, yakınlarda askeri bir hedef olduğuna dair bir inanç olsa bile, bir savaş suçu anlamına geliyor." değerlendirmesi yapıldı.

"11 bin kişinin öldürülmesi İsrail güçleri gözünde Filistinlilerin hayatının ne kadar kıymetsiz olduğunu gösteriyor"

Açıklamada, konuya ilişkin değerlendirmelerine yer verilen örgütün Küresel Araştırma, Savunuculuk ve Politika Direktörü Erika Guevara-Rosas, saldırının İsrail'in Filistinlilere yönelik belgelenmiş "umursamazlığının" bir parçası olduğunu belirtti.

Guevara-Rosas, Gazze'de sivillerin yaşadığı veya sığındığı yerlere yönelik saldırıların Gazze'de yaşayanlara güvenli hiçbir yer bırakmadığına vurgu yaparak, “Uluslararası Ceza Mahkemesi savcısını, savaş suçları ve uluslararası hukuk kapsamındaki diğer suçlara ilişkin 2021 yılında açılan soruşturmayı hızlandırmak için derhal somut adımlar atmaya çağırıyoruz." ifadelerini kullandı.

Saldırıların Gazze'de her gün yaşanan acılara bir örnek olduğunu belirten Guevara-Rosas, Af Örgütünün acil ateşkes çağrısını da yineledi.

İsrail ordusunun uluslararası insancıl hukuku hiçe saymasının geçmişte de belgelendiğini vurgulayan Guevara-Rosas, "Ancak mevcut bombardımanın yoğunluğu ve zalimliği benzersiz boyutta. Gazze'de sadece 6 haftada 4 bin 600'den fazlası çocuk olmak üzere 11 bin kişinin öldürülmesi, bu saldırıların emirlerini veren ve gerçekleştiren İsrail güçleri gözünde Filistinlilerin hayatlarının ne kadar kıymetsiz olduğunu gösteriyor." değerlendirmesini yaptı.

"O gece kalbim çocuklarımla birlikte öldü"

Açıklamada saldırıların ardından görüşülen kurbanlar ve tanıkların ifadelerine de yer verildi.

İsrail'in 450 kişinin sığındığı kiliseye yönelik saldırısında 3 çocuğu ve 10 akrabasını kaybeden Ramez al-Sury, "O gece kalbim de çocuklarımla birlikte öldü. Tüm çocuklarım öldü. Hiçbir şeyim kalmadı. Ben de onlarla birlikte ölmeliydim." dedi.

Yatalak babasına yardım etmek için birkaç dakika önce çocuklarından ayrıldığını kaydeden al-Sury, "Evlerimizi terk edip bizi koruyacaklarını düşündüğümüz kiliseye sığındık. Gidecek hiçbir yerimiz yok. Kilisede barışçıl insanlar vardı. Bu savaşta Gazze'de güvenli hiçbir yer yok." ifadelerini kullandı.

Bir kilise temsilcisi ise  "Kilisemiz neden vuruldu bilmiyoruz. Kimse bu trajedinin nedeniyle ilgili bir açıklama yapmadı." dedi.

"Şimdi hiçbir şeyimiz kalmadı ve yerimizden edildik"

Açıklamada, 20 Ekim’de yerel saatle 14.00 sularında, Gazze Şeridi'nin ortasında yer alan ve İsrail ordusunun Gazze’nin kuzeyindeki sakinlere taşınmaları talimatı verdiği alandaki Nuseyrat Mülteci Kampı'na yapılan saldırılara da değinildi. Söz konusu saldırıların, Al-Aydi ailesinin evini yerle bir ettiği kaydedilen açıklamada, komşu iki eve de ciddi hasar veren saldırıda 12'si çocuk 28 sivilin hayatını kaybettiği bildirildi.

Saldırıdan sağ kurtulan Hani el-Aydi, Uluslararası Af Örgütüne yaptığı açıklamada, şunları kaydetti:

Evde oturuyorduk, ev insanlarla, çocuklarla, akrabalarla doluydu. Aniden, hiçbir uyarı olmadan, her şey başımıza yıkıldı. Tüm kardeşlerim öldü, yeğenlerim, yeğenlerim... Annem öldü, kız kardeşlerim öldü, evimiz gitti... Burada hiçbir şey yok ve şimdi hiçbir şeyimiz kalmadı ve yerimizden edildik. İşlerin daha ne kadar kötüye gideceğini bilmiyorum. Daha kötüsü olabilir mi?

“İsrail ordusunun iki saldırısının gerçekleştiği yerde askeri hedef olduğuna rastlanmadı”

Açıklamada, silahlı çatışmanın taraflarının, ayrım gözetmeden sivillere ve sivil nesnelere doğrudan saldırmasının “uluslararası hukuka aykırı” olduğu kaydedilerek, şu ifadelere yer verildi:

İsrail, askeri bir hedefe saldırırken, sivillerin ölmesini, yaralanmasını ve sivil nesnelerin zarar görmesini önlemek ve her halükarda en aza indirmek için mümkün olan tüm önlemleri almakla yükümlüdür. Bu önlemler, bir hedefin askeri bir hedef olduğunu doğrulamak için mümkün olan her şeyi yapmayı, sivillere en az zarar verecek saldırı araç ve yöntemlerini seçmeyi; bir saldırının orantısız olup olmayacağını değerlendirmeyi, mümkün olan durumlarda etkili bir ön uyarıda bulunmayı ve hukuka aykırı olacağı anlaşılırsa bir saldırıyı iptal etmeyi içerir.

Açıklamada, örgütün, iki saldırının gerçekleştiği yerde herhangi bir askeri hedef olduğuna ya da binalardaki insanların askeri hedefler olduğuna dair herhangi bulguya rastlamadığına değinilerek, bunun da saldırıların “sivillere ya da sivil nesnelere yönelik doğrudan saldırılar” olduğuna dair endişeleri artırdığı bildirildi.

Sivilleri öldüren veya yaralayan, ayrım gözetmeyen saldırıların “savaş suçu” teşkil ettiğinin altı çizilen açıklamada, “Örgüt, İsrail'in devam eden saldırılarının yanı sıra 2008-2009, 2014 ve 2021 çatışmaları sırasında belgelediği, sivil nesneleri hedef alan pervasız saldırıların uzun süredir süregelen yapısı, sivillere ve sivil nesnelere yönelik saldırıların yönlendirilmesi anlamına gelebilir ve bu da bir savaş suçudur.” denildi.



İran Devrim Muhafızları’nın etkisi ne zamana kadar sürecek?

 İran Devrim Muhafızları, İran-Irak Savaşı'nın yıldönümünü anma amacıyla düzenlenen yıllık askeri geçit töreninde, Tahran, 22 Eylül 2018 (AFP)
İran Devrim Muhafızları, İran-Irak Savaşı'nın yıldönümünü anma amacıyla düzenlenen yıllık askeri geçit töreninde, Tahran, 22 Eylül 2018 (AFP)
TT

İran Devrim Muhafızları’nın etkisi ne zamana kadar sürecek?

 İran Devrim Muhafızları, İran-Irak Savaşı'nın yıldönümünü anma amacıyla düzenlenen yıllık askeri geçit töreninde, Tahran, 22 Eylül 2018 (AFP)
İran Devrim Muhafızları, İran-Irak Savaşı'nın yıldönümünü anma amacıyla düzenlenen yıllık askeri geçit töreninde, Tahran, 22 Eylül 2018 (AFP)

Alex Vatanka

İran, mevcut çatışmaya yapısal olarak zayıflamış bir halde girdi. Yıllarca süren yaptırımlar ekonomisine ciddi zarar verdi, bir zamanlar en önemli nüfuz araçlarından biri olarak kabul edilen bölgesel vekil güçler ağının etkinliği ise 7 Ekim 2023 saldırılarını takip eden İsrail saldırısından bu yana İsrail ve ABD ile ardı ardına yaşanan çatışmalar nedeniyle azaldı. İçeride, yıllarca süren baskı ve ekonomik gerilemenin ardından İslam Cumhuriyeti'ne karşı halkın hoşnutsuzluğu yoğunlaştı ve bu durum, Ali Hamaney'in reform taleplerini görmezden gelme konusundaki ısrarıyla daha da kötüleşti. Bu nedenle, birçok gözlemciye göre bu faktörler tek bir sonuca götürüyor; uzun süren bir savaş rejimin çöküşüne yol açabilir.

Ancak yapısal zayıflık, rejimin mutlaka çökeceği anlamına gelmiyor. Tarih genellikle bunun tam aksini gösterir: Dış baskı altında siyasi rejimler gücü, baskı uygulama ve hayatta kalmayı sağlama konusunda en kudretli olan tarafların elinde yoğunlaştırma eğilimindedir. Bunun örnekleri çoktur; Rus güvenlik servisleri, 1990'lar ile 2000'lerin başlarındaki Çeçen savaşları sırasında ve sonrasında önemli ölçüde nüfuz kazanarak Vladimir Putin'in yükselişinin önünü açmıştı. Benzer şekilde, Çin Komünist Partisi Kore Savaşı sırasında güvenlik aygıtını güçlendirerek, toplumu yabancı kuşatma olarak algıladığı şeye karşı seferber etmişti. İran örneğinde, savaş zamanında bu güç yoğunlaşmasından en iyi şekilde yararlanabilecek kurum İslam Devrim Muhafızları gibi görünüyor.

Savaşın İran içindeki güç dengesini nasıl yeniden şekillendirebileceğini anlamak için yalnızca görünen zayıflıklara odaklanmak yeterli değil, İslam Cumhuriyeti'nin üzerine kurulduğu kurumsal yapıyı da incelemek gerekir. Yaygın inanışın aksine, bu rejim Dini Lider Ali Hamaney kadar güçlü biri bile olsa hiçbir zaman tek bir kişiye dayanmamıştır. İran'da otorite, öncelikle Dini Liderlik Ofisi, dini kurum, güvenlik servisleri ve İslam Devrim Muhafızları gibi birbiriyle iç içe girmiş kurumlar arasında dağıtılmıştır. Bu yapı kısmen, liderlik geçiş dönemleri de dahil olmak üzere kriz zamanlarında rejimin sürekliliğini sağlamak için tasarlanmıştır.

Devrim Muhafızları’nın kökenleri bu mantığı açıkça somutlaştırmaktadır. Devrim Muhafızları, İslamcıların devrimden sonra iktidarı ele geçirmesinden sadece birkaç hafta sonra, Mart 1979'da, yeni siyasi rejimi iç ve dış düşmanlarından koruyacak bir araç olarak kuruldu. Sonraki on yıllar boyunca, ideolojik bir milis gücünden, önemli askeri yeteneklere sahip ve etkisini ekonomi, istihbarat ve bölgesel siyaseti kapsayacak biçimde genişleten en güçlü devlet kurumlarından birine dönüştü.

Hatta şimdi bile, Hamaney'in yokluğundaki geçici liderlik düzenlemeleri, rejimin direncini bir dereceye kadar ortaya koyuyor. İran Anayasası, iktidar boşluğunu önlemek için tasarlanmış mekanizmalar içerir. Geçici bir liderlik yapısı ve yeni bir Dini Liderin seçilmesinde Uzmanlar Meclisi'nin rolü de bu mekanizmalardandır. En önemlisi, ulusal güvenlik konularında gerçek otorite tek bir kişinin elinde değil, liderliği istikrarsızlık yaşadığı dönemlerde bile etkili kalan kurumlarda yoğunlaşmıştır. Devrim Muhafızları ile Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi ve yakın zamanda kurulan Savunma Konseyi, istihbarat servisleriyle birlikte, devletin planlama ile baskı kapasitesinin omurgasını oluşturmaktadır.

Bu kurumsal çerçeve, rejimin ani çöküşüne dair herhangi bir tahmini zorlaştırıyor. Haberler ayrıca, ABD istihbaratının değerlendirmelerinin de benzer sonuçlara ulaştığına ve çok sayıda etki merkezi arasındaki güç dağılımı göz önüne alındığında, büyük ölçekli bir askeri harekatın bile İslam Cumhuriyeti'nin çöküşüne yol açmayabileceği konusunda uyardığına işaret ediyor. Dolayısıyla temel soru sadece rejimin zayıflayıp zayıflamadığı değil, savaş ilerledikçe rejim içindeki güç dengesinin nasıl yeniden şekilleneceğidir.

Bu bağlamda, Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan'ın konumu öne çıkıyor. İran'da komşu ülkelere yönelik diplomatik söylemiyle ilgili son tartışmalar, savaş zamanında sivil otoritenin alanının ne kadar sınırlı olduğunu ortaya koyuyor. Pezeşkiyan, kendisini eleştirenlerin uzlaşmacı olarak değerlendirdiği bir dil kullandığında, siyasi kurum içindeki sertlik yanlıları ve milletvekilleri hızla tepki gösterdi. Bu, sadece konuşmasının tonuna itiraz değil, aynı zamanda cumhurbaşkanlığının İran'da stratejik karar alma yetkisinin olmadığının açık bir hatırlatıcısıydı. Bu yeni bir olgu değil, aksine Hamaney'in 36 yıllık iktidarı boyunca rejime eşlik eden ve yokluğuna rağmen bugün de devam eden bir özellik.

dfvgrt
Tahran'daki İslam Devrim Muhafızları Hava Kuvvetleri Müzesi'nde sergilenen füzeler, 15 Kasım 2024 (Reuters)

Şimdiye kadar, Hamaney'in siyasi sahneden ani ayrılışı, cumhurbaşkanlığının somut bir şekilde güçlenmesine yol açmadı. Uygulamada, bu makamın ağırlığı büyük ölçüde sahibinin kişiliğine ve siyasi hırslarına bağlı olmayı sürdürüyor. Pezeşkiyan da diğer güç merkezlerine meydan okumaya veya karar almada daha bağımsız bir rol üstlenmeye pek istekli görünmüyor. Bu çekingenlik, bir dereceye kadar siyasi ihtiyatlılık içeriyor olabilir; çünkü Hamaney'in mirasından uzaklaşmaya yönelik aceleci bir girişim, merhum liderin dönemini karakterize eden ideolojik çerçeveye halen son derece sadık olan sertlik yanlılarını kışkırtabilir.

Savaş zamanlarında sivil otoritenin sınırları daha belirgin hale gelir. Cumhurbaşkanlığı kamuoyuna yönelik söylemi ve iletişim yöntemlerini etkileyebilir, ancak savaş, caydırma ve karşılık verme ile ilgili kararlar askeri ve güvenlik kurumlarının elinde kalır. Bu, diplomatik manevralar için mevcut siyasi alanı önemli ölçüde daraltır. Washington veya İsrail'e karşı daha uzlaşmacı olarak algılanan İranlı yetkililer, yalnızca siyasi marjinalleşme riskiyle değil, aynı zamanda direniş söylemine hâlâ bağlı güçlü kurumlardan sert bir tepkiyle de karşı karşıya kalma riskiyle yüzleşiyorlar.

Bu perspektiften bakıldığında, Devrim Muhafızları, çatışma ne kadar uzun sürerse etkisini o kadar genişletmek için iyi bir konumda görünüyor. Bu kısmen kurumsal konumundan kaynaklanıyor; zira o İran'ın füze gücünü denetliyor, asimetrik savaş stratejisinin önemli bir bölümünü yönetiyor ve Lübnan'daki Hizbullah gibi kalan bölgesel vekil ağlarıyla yakın bağları sürdürüyor. Ek olarak, Devrim Muhafızları, İran içinde geniş bir ekonomik ve siyasi altyapıya sahip. On yıllardır inşaat, enerji, telekomünikasyon ve finans sektörlerindeki varlığını pekiştirmiş ve artık askeri alanın çok ötesine uzanan paralel bir etki sistemi oluşturmuş bulunuyor.

İran'da cumhurbaşkanlığının stratejik karar alma yetkisi yok ve bu yeni bir olgu değil, aksine Hamaney'in 36 yıllık iktidarı boyunca rejime eşlik eden ve yokluğuna rağmen bugün de devam eden bir özellik

Savaşlar bu tür yapıları güçlendirme ve genişletme eğilimindedir. Devletler sürekli dış baskıya maruz kaldığında, karar alma merkezi yavaş yavaş kaynakları seferber etme, disiplini uygulama ve askeri müdahaleyi koordine etme konusunda en donanımlı kurumlara kayar. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre İran'da bu işlevlerin çoğunu Devrim Muhafızları yerine getiriyor. Çatışma devletin ekonomik ve askeri yeteneklerine daha fazla zarar verse bile, Devrim Muhafızları bu krizden daha da büyük bir iç etki ile çıkabilir. Bu durum büyük ölçüde savaşın süresine ve ABD ile İsrail'in, Devrim Muhafızları'nın tüm seviyelerdeki ve tüm operasyon alanlarındaki kapasitesini sistematik olarak hedef alma derecesine bağlı olacaktır.

Bununla birlikte, Devrim Muhafızları'nın artan nüfuzu, rejimin mutlaka temelden yeniden yapılandırılması anlamına gelmiyor, aksine daha ziyade İslam Cumhuriyeti'nin kendi içinde yapısal bir dönüşüm anlamına geliyor. Gündemde olan olası senaryolar arasında, rejimin kontrollü bir şekilde devam etmesi ve Hamaney'in yerine nispeten düşük profilli bir dini halefin atanması, gerçek karar alma gücünün ise kademeli olarak güvenlik odaklı bir liderlik koalisyonuna kayması da yer alıyor. Başka bir olasılık ise Devrim Muhafızları'nın hem ulusal güvenlik hem de ekonomi politikası üzerinde baskın bir etkiye sahip olduğu, daha militarize bir rejime kademeli geçiştir.

rtgtr
İsrail ordusu tarafından yayınlanan ve 28 Şubat'ta İran Dini Lideri'nin konutunda meydana gelen patlamayı gösteren videodan bir kare (AFP)

Bu sonuçlar, mevcut gidişattan tamamen kopmayı değil, son yirmi yıldır gelişen eğilimlerin hızlandırılışını temsil edecektir. İran İslam Cumhuriyeti, adım adım, din adamlarına olan bağımlılığını azaltıp güvenlik kurumlarına daha fazla bağımlı hale geldi. Ayrıca Devrim Muhafızları Ordusu'nun ekonomik genişlemesi, bölgesel siyasetteki artan rolü ve kilit devlet kurumları içindeki artan nüfuzu, İran siyasi sahnesini yeniden şekillendirdi. Uzun süreli bir savaş da bu eğilimi hızlandırabilir.

Bununla birlikte, bunların hiçbiri rejimin çöküşe karşı bağışık olduğu anlamına gelmiyor. Otoriter rejimler, iktidardaki elit içinde çatlaklar ortaya çıkmaya başlayana kadar genellikle birleşik görünürler. Bu tür rejimlerin karşı karşıya kalabileceği en büyük tehlike, yalnızca dış baskılarda değil, aynı zamanda rejimi korumakla görevli kurumlar arasındaki iç bölünmelerde de gizlidir. İran örneğinde, bilhassa Devrim Muhafızları içindeki gruplar arasında veya Muhafızlar ile derin devletin diğer baskıcı kurumları arasında gerçek bir güç boşluğu, güvenlik aygıtının kendi içinde bölünmeler gerektirecektir.

Lakin bu tür bölünmelerin yokluğunda, İslam Cumhuriyeti halen önemli bir direnme gücüne sahip olmayı sürdürüyor. Rejim, tam da bu tür bir meydan okumaya hazırlanmak için on yıllarını harcadı. Silahlı kuvvetler içindeki çoklu komuta yapısı, üst düzey komutanların ölümü durumunda bile operasyonların sürekliliğini sağlamak üzere tasarlanmış yardımcı rütbeler ve paralel komuta zincirleri, çok katmanlı istihbarat ağları ve askeri liderlik için önceden belirlenmiş halef planları, devletin saldırı altında bile işleyişinin devamını garanti altına almaya yönelik sistematik bir çabayı ortaya koyuyor.

de
1 Mart'ta bombardımandan sonra başkent Tahran’ın mahalleleri üzerinde yükselen dumanlar (AFP)

İronik bir şekilde, rejimi zayıflatmayı amaçlayan dış askeri baskı, en sert unsurlarını güçlendirebilir. İranlı liderler, savaşın sadece davranışlarını değiştirmeyi değil, devletin kendisini ortadan kaldırmayı amaçladığı sonucuna varırlarsa, herhangi bir uzlaşma çağrısı siyasi olarak maliyetli hale gelecektir. Bu koşullar altında, Devrim Muhafızları'nın İran'ın içsel birlik, direniş ve sıkılaştırılmış bir güvenlik kontrolü gerektiren varoluşsal bir mücadele içinde olduğu yönündeki anlatısı daha da güç kazanacaktır.

Bu nedenle, savaş İslam Cumhuriyeti'nin çöküşüyle ​​sonuçlanmayabilir, aksine onu daha militarize bir biçime doğru itebilir. Zayıflamış bir İran, yaptırımlar altında etkili bir şekilde işleyebilen kurumlara dayanan, daha güvenlik odaklı, daha yoksul, daha izole ve daha bağımlı bir devlete dönüşebilir.

* Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


İsrail Beyrut’un merkezini hedef alırken İran’dan protestoculara uyarı

TT

İsrail Beyrut’un merkezini hedef alırken İran’dan protestoculara uyarı

İsrail Beyrut’un merkezini hedef alırken İran’dan protestoculara uyarı

İsrail hava saldırısıyla bugün (Çarşamba) Beyrut’un merkezinde bulunan bir apartman dairesini hedef aldı. Söz konusu saldırı, ABD ile İsrail’in İran’a karşı başlattığı ve Lübnan’daki Hizbullah’ın da dahil olduğu savaşın başlamasından bu yana, başkentin merkezine yönelik ikinci saldırı oldu.

İran Emniyet Gücü Genel Müdürü Tuğgeneral Ahmed Rıza Radan  hükümet karşıtı gösterilere ilişkin açıklamasında, düşman ülkelerin tutumlarını desteklediği değerlendirilen kişilere karşı sert tedbirler alınacağını söyledi. Radan, “Eğer biri düşmanın istekleri doğrultusunda hareket ederse artık ona yalnızca bir protestocu olarak bakmayacağız; onu düşman olarak değerlendireceğiz. Güçlerimiz tam hazırlık halinde ve tetikte bekliyor; devrimi savunmaya hazırdır” ifadelerini kullandı.

Öte yandan İran Cumhurbaşkanı’nın oğlu, savaş sırasında yaralandığına dair çıkan haberlere rağmen yeni dini lider Mücteba Hamaney’in “iyi durumda” olduğunu söyledi.

Reuters’a konuşan üst düzey İranlı kaynaklar ise Mücteba Hamaney’in yeni dini lider olarak seçilmesinin İran Devrim Muhafızları’nın etkisiyle gerçekleştiğini ifade etti.

 


İran'a açılan savaş, ABD içinde önemli bir savaşı kaybettiriyor

ABD Başkanı Donald Trump, Yokosuka Deniz Üssü'nde USS George Washington uçak gemisinde bulunan Donanma personeline hitap ederken, 28 Ekim 2025 (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump, Yokosuka Deniz Üssü'nde USS George Washington uçak gemisinde bulunan Donanma personeline hitap ederken, 28 Ekim 2025 (AFP)
TT

İran'a açılan savaş, ABD içinde önemli bir savaşı kaybettiriyor

ABD Başkanı Donald Trump, Yokosuka Deniz Üssü'nde USS George Washington uçak gemisinde bulunan Donanma personeline hitap ederken, 28 Ekim 2025 (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump, Yokosuka Deniz Üssü'nde USS George Washington uçak gemisinde bulunan Donanma personeline hitap ederken, 28 Ekim 2025 (AFP)

Brian Katulis

ABD Başkanı Donald Trump, İran'a karşı savaşın yakında sona erebileceğini ima etti. Trump, ABD'nin planlanandan çok daha ileride olduğunu ve ABD-İsrail ortak askeri operasyonlarının tamamlanmak üzere olduğunu söyledi. Ancak ABD Savaş Başakanlığı (Pentagon) aynı gün, sosyal medya üzerinden ‘Merhamet yok’ ve ‘Savaş daha yeni başladı’ başlıklı iki güçlü açıklama yayınlayarak tamamen farklı bir mesaj verdi.

Trump yönetiminin İran ile savaş hakkındaki mesajları belirsiz ve kafa karıştırıcı görünüyorsa, bunun kasıtlı olarak yapıldığını aklımızdan çıkarmamalıyız. Karışık mesajlar ve çelişkili üslup, sadece kafa karışıklığı veya yetersizliğin sonucu değil, kasıtlı bir tutumdur.

Herkesi, tüm dünyayı, müttefikleri ve düşmanları da dahil olmak üzere, tahminlerde bulunmaya zorlayarak, çelişkili mesajlarla herkesin kafasını karıştırıp, tüm dikkatleri sadece kendisine çekerek avantaj elde etmek Trump tarzı stratejik iletişimin temel bir özelliğidir.

Bu yaklaşım, hesaplanmış bir kaos gibi görünse de Trump'ın ekibinin savaş öncesindeki haftalarda benimsediği modelle uyumlu. Ekip, rejim değişikliği, İran halkını koruma, nükleer programla başa çıkma ve balistik füze tehdidine karşı koyma gibi çok çeşitli gerekçeler öne sürmüştü. Ancak bu yaklaşımın birikimli bir maliyeti vardı. Çünkü operasyonun birleştirici bir hedefi ve net bir merkezi mesajı olmadığından yönetimin askeri harekat için sağlam bir Amerikan desteği oluşturması zorlaştı. Kamuoyunun desteği, Washington'ın bu çatışmada tüketilen silahları yenilemesi için ihtiyaç duyduğu ek fonu elde etmesi için Kongre'nin onayını almasını da gerektiriyor.

İran'a karşı savaşın ilk günlerinde ABD halkının zayıf desteği

Savaş ikinci haftasına girerken, Amerikalıların çoğu Trump'ın savaşı yönetme şeklini eleştiriyor. NPR, PBS News ve Marist tarafından yapılan son ankete göre Amerikalıların yüzde 56'sı İran'a karşı savaşa karşı çıkarken, yüzde 44'ü savaşı destekliyor. Amerikalıların sadece yüzde 36'sı Trump'ın İran'a karşı tutumunu onaylıyor.

Bu rakamlar, askeri operasyonların başlangıcında Amerikan kamuoyunun görüşleri ile karşılaştırıldığında geçmişe kıyasla oldukça düşük. 2000’lerin ilk on yılında Irak ve Afganistan'da yürütülen savaşlar ile ikinci on yılda DEAŞ’a karşı yürütülen savaş, başlangıçta Amerikalıların çoğunluğunun desteğini almıştı. Ancak bu savaşların Amerikalıların hayatları ve vergi mükelleflerinin parası açısından maliyeti arttıkça bu destek zamanla azaldı.

ABD başkanları genellikle savaş zamanlarında ülkeyi birleştiren ulusal bir konsensüs oluşturmaya çalışırlar, ancak Trump bu şekilde davranmıyor. Geçtiğimiz ay ‘Birliğin Durumu’ konuşmasını gerçekleştiren Trump, uzun konuşmasının sonunda İran'dan sadece kısaca bahsederken bunu çok çeşitli iç ve dış politika konularında ülke içindeki bölünmeleri derinleştirmek için kullandı.

gthy
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD'nin Florida eyaletindeki Palm Beach'te bulunan Trump'ın Mar-a-Lago kulübünde yapılan görüşmenin ardından düzenledikleri basın toplantısında, 29 Aralık 2025 (Reuters)

ABD başkanları genellikle savaş zamanlarında ülkeyi birleştiren ulusal bir konsensüs oluşturmaya çalışırlar, ancak Trump bu şekilde davranmıyor.

Bunun yanında ABD’nin herhangi bir çatışmaya ilk günlerinde girmesi, her zaman ‘tek bayrak etrafında toplanma’ olarak bilinen bir eğilim yaratmıştır. Bu eğilim, Amerikalıların ABD ordusu tehlikeyle karşı karşıya kaldıklarında onları desteklemeleri şeklinde olur.

Ancak İran ile savaşın ilk günlerinde böyle bir durum yaşanmadı. Başkan Trump ve ekibinin savaşı bir an önce sona erdirmek istediklerini belirtmelerinin nedenlerinden biri bu olabilir. Ara seçimlere dokuz aydan kısa bir süre kala, Trump yönetiminin en son istediği şey, bu popüler olmayan savaş başlamadan önce bile en düşük seviyelere gerileyen Başkanın popülaritesinin daha da azalması olacaktır. On Amerikalıdan altısı, başkanın genel performansından memnun olmadığını belirtiyor.

Bu savaşın Trump’a yükleyebileceği potansiyel bir siyasi yük, İran'a karşı savaşın neden olduğu yakıt fiyatlarındaki artışın, Amerikalıların onun ekonomi ve enflasyonu kontrol altına alma konusundaki tutumuna ilişkin görüşlerini daha da zayıflatma riski. Bu iki konu, Amerikan seçmenlerin en çok önem verdiği konular arasında yer alıyor. Reuters ve Ipsos tarafından geçtiğimiz hafta yapılan bir ortak anket, Amerikalıların yüzde 67'sinin İran'a yönelik saldırıların ardından yakıt fiyatlarının artmasını beklediğini gösterdi. Bu savaşın bir başka zayıf noktası da daha fazla Amerikan askerinin çatışmalarda hayatını kaybetme olasılığı.

Ancak Trump'ın İran'ı çevreleyen iç siyasi denklemde lehine çalışan bir faktör var. O da sağlam siyasi tabanı savaşa girme kararını destekliyor. Savaşın ilk haftasında yayınlanan bir başka ankette, Trump seçmenlerinin yüzde 84'ü, kendilerini ‘MAGA’ (Make America Great Again/Amerikayı Yeniden Harika Yap) destekçisi olarak tanımlayan muhafazakarların yüzde 94'ü dahil olmak üzere, Başkan Trump'ın İran'a karşı ABD saldırısı emri verme kararını desteklediğini belirtti.

vgrt
İran'ın başkenti Tahran'daki bir petrol deposunda çıkan yangın (AFP)

Savaşa girme kararının halkın desteğini alamaması, Başkan Trump ve ekibinin savaşı bir an önce sona erdirmek istediklerini belirtmelerinin nedenlerinden biri olabilir.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı habere Trump'ın siyasi tabanındaki bu sadakat, destekçilerinin diğer çoğu konuda da onu destekleme şeklini yansıtıyor. Ancak, daha geniş bir bakış açısıyla, bu desteğin yoğunluğu, Amerikalıların çoğunluğunun İran'a yönelik yaklaşımını ve diğer birçok konuyu reddettiği daha kapsamlı bir görüşü gölgelediği için, zıt bir gerçeklik üzerinde durmak gerekir. Demokratlara gelince bu savaşa karşı büyük ölçüde birleşmiş olsalar da çoğunlukla açık stratejik alternatifler sunmadan eleştirmekle yetindiler.

Bu iç siyasi bağlamda, Trump'ın geniş bir kamuoyu konsensüsü oluşturmak için önemli çaba sarf etmeden İsrail ile birlikte İran'a savaş açma kararı riskli bir kumar gibi görünüyor. Bu karar, diğer bölgesel ortaklarla, özellikle de Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Mısır ve Ürdün gibi Washington'ın önemli Arap müttefikleriyle yakın iş birliği veya yeterli destek olmadan İsrail ile koordineli olarak savaşı başlatma kararının bir uzantısıdır. Nihayetinde, İran'a karşı savaş konusunda Amerikan kamuoyunun görüşü, sahada yaşananlara göre şekillenecektir.

İlk gün İran rejiminin üst düzey liderlerinin ortadan kaldırılmasıyla savaş alanında elde edilen taktiksel başarılar, Trump yönetimi Amerikalılara bu savaşın nihai hedefi konusunda daha net bir bilgi vermedikçe, elde edilebilecek en büyük başarı olarak kalabilir. Savaş ne kadar uzun sürerse, Trump için siyasi maliyeti de ve riskleri de bir o kadar artacak.