Hayatın yüklerini hafifleten barış simgeleri: Çingeneler
Kuzey Fransa'da bir Çingene (Roman) topluluğu (AFP)
Hişam el-Yetim
Hollywood başlangıçta, Gypsy (İngilizcede "çingene" anlamına geliyor -ed.n.) karakterinin basit ve saf görünüşünün altında psikolojik karmaşıklıklar aramaya başladı.
İlk olarak, Gypsy karakterini uzun süre suç ve dolandırıcılık dünyasıyla ilişkilendirdi.
Ancak Hollywood ve diğer sinema yapımcıları, zaman içinde bu Gypsy karakterine yüklenen yanılsama mirasının kökenlerini anladılar.
Bu yanılsama mirası, genellikle bu tartışmalı karakterle ilişkilendirilen suçlamaların kaynağı ve çoğu zaman Nazi dönemi ile II. Dünya Savaşı sonrası dönemde "Fiche" olarak adlandırılan Avrupa siyasi akımlarından kaynaklanıyor.
Karşı sinema dalgası
1983 yılında, bu kalıp fikre karşı çıkan bir dizi karşı sinema filmi dalgası başladı ve bu, eski zulmün merkezi olan modern Fransa'da gerçekleşti.
Bu dalgayı temsil eden filmler arasında Cezayir kökenli Fransız yönetmen Tony Gatlif'in 1983 yapımı "Princes of the Gypsies" (Gypsy Prensesleri) adlı filmi bulunuyordu.
Bu filmin ardından on yıllar sonra "Latcho Drom" (1993) filmi geldi ve sonunda "Mondo" (1995) filmine kadar uzandı.
Mondo, Remy adlı bir karakteri konu alan 1977 yapımı Japon animasyon televizyon dizisi "Rémi"nin bir benzeri olan ve yoksul Gypsy çocuklarını anlatan bir çalışmadır.
Remy veya Mondo, büyük bir haksızlık hissi taşıyan, yoğun endişe ve üzüntüyle başa çıkan ancak başkaları tarafından kabul gören Gypsy serserileri arasından biri.
Fransa hükümeti, o dönem Nazi Almanyası'na bağlı olan, 1940 yılında ünlü Holokost'a dayalı olarak bazı ırklara zulmetmeyi yasallaştıran Vichy Yasaları'nı çıkardı.
Bu yasalar, özellikle Çingeneler gibi birkaç etnik grubu hedef aldı ve bu grupları iş bulma veya ikamet konusunda kısıtladı.
Bu nedenle, Fransız sineması özellikle 1980'lerden 2000'lerin başına kadar Çingenelerin zulmünü anlamak ve "Gypsy Prensesleri" gibi filmlerle yetkililere ve sıkı takip eden polis ve belediyelere meydan okumak için çabaladı.
Batı'da Çingenelerin mağduriyeti, çağdaş zamanlarda özellikle Hitler'in ünlü soykırımı sırasında şekillendi.
O dönemde bazı akademik kaynaklara göre, soykırımda Çingenelerin nüfusunun yüzde 90'ı dahil olmak üzere tüm etnik gruplarının büyük bir kısmı öldürüldü.
Dans eden bir Çingene kadın (AFP)
Tarihsel bir bakış
Çingeneler kendilerini ulusal bir grup olarak görürler ve bu grup, dünya genelinde bireyler halinde dağıldı.
Onları benzersiz kılan şey, barışçıl insanlar olmaları ve bunun kanıtı olarak, diğer tüm baskı altındaki etnik gruplardan farklı olarak ne bir ordu oluşturdular. Zira onlar ülkesi olmayan bir halk.
Ayrıca, düzenli bir ordu, askeri bir kol veya örgütlü bir siyasi kanat oluşturmadılar. Bu, onları tarihsel olarak zulme uğramış birçok diğer etnik gruptan ayıran bir özellik.
Bu topluğun yüzde 90'ını Hristiyanlar oluşturuyor, geri kalan kısmı ise Müslüman ya da dinsiz.
Modern tarihleri Hindistan'a kadar uzanıyor; başlangıçta Yunanistan'a ulaştılar, ardından Avrupa'ya yayıldılar ve sonrasında Ortadoğu'ya geldiler.
Çingeneler/Romanlar dünya genelinde yaklaşık olarak 12 milyon insanı kapsıyor ve bu topluluk içerisinde önemli etnik gruplar olan Navar, Kaoliya, Dumar ve Romani gibi farklı gruplar bulunuyor.
1933 yılında kabul edilen bir bayrakları var ve Dünya Romanlar Konseyi olarak da bilinen bir kongresi bulunuyor.
Çingenelerin gelir kaynakları arasında dilenme, dolandırıcılık, astroloji, müzik enstrümanları çalma ve el sanatları ticareti gibi çeşitli faaliyetler bulunuyor.
Çingeneler, genellikle göçebe bir yaşam tarzı sürdüren bir topluluğun üyeleridir ve giyimleri genellikle renkli ve dikkat çekici olur.
Onların efsanelerine göre, atalarından biri olan Kino, bir kardeşini öldürdüğü için tanrılar tarafından sürekli olarak göç etmeye mahkum edildi.
Bu hikâye, tarihsel olarak Habil ve Kabil'in hikâyesinden esinleniyor, ancak aynı zamanda Avrupa dışındaki dünyanın çeşitli bölgelerinde de benzer öyküler bulunuyor.
Çingeneler müziğe olan aşklarıyla tanınıyor (AFP)
Ortadoğu'da yaşayan bazı Çingenelerin geçmişte yaşadığı savaşlar, bu efsaneyi tekrarlamalarına örnek olarak gösterilebilir.
Özellikle de Kral Klip tarafından öldürülen kuzenleri Jassas'ın tanrılar tarafından yerinden edilmesi cezası olarak verilen "Zeer Salem" hikâyesi.
Diğer büyük mitleri ise ilkel insanların yaşam tarzını, taş devri veya aletlerin ortaya çıkmasından önceki döneme dayandırıyorlar.
Göçebe bir yaşam tarzını benimseyen Çingeneler, moderniteye ve teknolojiye karşı genellikle direnç gösteriyorlar.
Makinelerin ve aletlerin rolünü yaşamlarında sınırlı tutuyorlar, ancak gerektiğinde faydalı buldukları şeyleri kullanıyorlar.
Bu direniş, Çingenelerin tarihî olarak makine ve aletlere duydukları güvensizlikle ilişkilendirilebilir.
Onlara göre, atalarından biri olan sonuncu Kino, İsa'nın çivilerini yaparak onun çarmıha gerilmesine neden oldu.
Bu da aletlerin insan yaşamında taşıdığı potansiyel tehlikeden kaynaklanıyor.
Ayrıca dünya sineması, Çingene ikonunu dolaylı olarak yansıtan birçok eser üretti.
"Çingeneler Sineması" adı altında bu hikâyelere odaklanan bir film türü oluştu.
Ancak birçoğu, yüzeysel kalan bu filmler Çingenelerin yaşamlarının daha geleneksel yönlerini vurguladı.
Bu tür eserler, renkli giysiler, el falı okuma ve geleneksel yaşam tarzı gibi Çingenelerin yaşam biçimini yüzesel biçimde gösterdi, ancak insan doğasının temel özünü incelemeye dair derinlikli bir yaklaşım sunmadılar.
Çoğu zaman bu tür filmler, Çingenelerin insanlık değerleri ve aydınlanma konularına yönelik daha derin bir bakış açısına ulaşmadı.
Trump ve yeni dünya düzeni: Hesaplaşma ve ABD’nin sessizce çekilmesihttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5232941-trump-ve-yeni-d%C3%BCnya-d%C3%BCzeni-hesapla%C5%9Fma-ve-abd%E2%80%99nin-sessizce-%C3%A7ekilmesi
Trump ve yeni dünya düzeni: Hesaplaşma ve ABD’nin sessizce çekilmesi
Fotoğraf: AFP/Al Majalla
Remzi İzzeddin Remzi
Modern uluslararası diplomasi tarihinde, özellikle ABD Başkanı Donald Trump'ın Davos'ta oluşturduğu Barış Konseyi'nin kuruluş tüzüğünü imzaladıktan sonra, bir süper gücün sessizce çekilmesinin sembolik ve pratik ağırlığını taşıyan çok az gelişmeye rastlanır. ABD, (Birleşmiş Milletlerden 31 ve diğer uluslararası kuruluşlardan 35 olmak üzere) 66 uluslararası kuruluştan çekilme sürecine devam ederken, sadece bu kuruluşlardaki üyeliğini kısıtlamakla kalmıyor, çekilmesi bunun çok daha ötesine uzanan bir gölge düşürüyor. Bir zamanlar tasarlamasına, meşrulaştırmasına ve desteklemesine yardımcı olduğu İkinci Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan uluslararası yapının temel direklerini bir bir yıkıyor.
Washington’da iktidara (iklim değişikliği, ticaret, kalkınma ve uluslararası hukukla ilgilenen kurumları hedef alan) Trump yönetiminin gelişiyle ‘Önce Amerika’ sloganının yeniden benimsenmesi, uluslararası ilişkiler alanında uzman akademisyenlerin uzun süredir işaret ettiği uzun vadeli eğilimin ani kırılmasından ziyade, Amerikan liderliği merkezli tek kutuplu sistemin kademeli olarak aşınması ve çok kutuplu bir dünyanın ortaya çıkması, giderek bölgesel nüfuz alanları etrafında dönmesi şeklindeki bu eğilimin hız kazanması anlamına geliyor.
Bu an, çok taraflılık yanlıları için istikrarsızlık getirse de uluslararası toplumun uzun süredir ertelediği ve devam etmesini engelleyen, giderek işlevsiz ve felç kalan uluslararası sistemde köklü bir reform yapma fırsatı da sunabilir. Şu an ‘Dünya bu fırsatı değerlendirmek için siyasi iradeye sahip mi, yoksa ABD'nin çekilmesi sistemin önemsizliğe doğru gidişini hızlandıracak mı?’ sorusu gündemde.
Bu politika değişikliğinin fikri temeli, Trump yönetimi sırasında yayınlanan 2025 ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi'nde açıkça ortaya konuldu. Bu strateji, uluslararası kuruluşlardan çekilmenin aceleci veya dürtüsel bir hareket değil, tartışmalı olsa da tutarlı bir doktrinin kasıtlı olarak uygulanması olduğunu gösterdi. Bu strateji, geniş, değerlere dayalı enternasyonalizmi reddederek dar ulusal çıkarları ön plana çıkarıyor. Strateji, ‘ABD'nin tüm küresel sistemi uygulanamaz bir okyanus olarak desteklediği günlerin sonsuza dek geride kaldığını’ ilan ediyor. Bu da liberal uluslararası düzeni korumak pahasına egemenlik, ekonomik güç ve bölgesel hakimiyete öncelik verilmesi anlamına geliyor. Pratikte ise bu, karşılıklı çıkarlar ve uluslararası hukuki ve kurumsal kısıtlamalara karşı derin şüphecilik üzerine kurulu ikili ilişkilere dönüşüyor.
Önceki ulusal güvenlik stratejileri küresel kurumları kolektif sorunları çözmek için vazgeçilmez platformlar olarak tasvir ederken, 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi bunları ABD’nin nüfuzunun azaldığı, hatta rakip ideolojiler tarafından etkili bir şekilde zayıflatıldığı arenalar olarak tasvir ediyor. Bu bakış açısı, Başkan Trump'ın BM Nüfus Fonu (UNFPA), Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) ve Uluslararası Doğa Koruma Birliği (IUCN) gibi kuruluşları, ABD’nin temel öncelikleri ile uyumsuz ‘küresel bürokrasiler’ olarak nitelendirmesinde de yankı buluyor.
Trump'ın yeni yönetimi, giderek işlevsiz hale gelen ve felç olan uluslararası sistemde köklü bir reform gerçekleştirme fırsatı sunabilir.
BM sistemi şu anda hem varoluşsal hem de mali bir krizle karşı karşıya. ABD, tarih boyunca BM'ye en büyük katkıyı sağlayan ülke olmuş ve düzenli bütçesinin yaklaşık yüzde 22'sini, barış gücü ödeneklerinin ise yüzde 26'sını karşılamıştır. Trump yönetiminin 2026 mali yılı bütçesi, çoğu BM kurumuna sağlanan fonları tamamen ortadan kaldırmayı ve önceki Kongre ödenekleri kapsamında onaylanmış ödemeleri askıya almayı ön görüyor.
BM Genel Sekreteri António Guterres, bağışçı ülkelere paylaştırılan katkıların ‘BM Şartı'na göre yasal bir yükümlülük’ olduğunu vurgulasa da bu şart, dünyanın en büyük ekonomisi tarafından ihlal edildiğinde yasal yükümlülüklerin pek bir ağırlığı kalmıyor.
BMGK üyeleri Gazze’de ateşkes kararı için oy kullanırken, 18 Eylül 2025 (AFP)
Bu gerçeklik, alternatif finans mekanizmalarının belirlenmesi konusunda acil bir ihtiyaç doğuruyor. Ciddi olarak değerlendirilmeye değer birkaç seçenek var. İlk olarak, BM Genel Kurulu, değerlendirilen katkı payı çizelgelerini gözden geçirerek, ABD’nin payını diğer büyük ekonomilere, özellikle de değerlendirilen katkı payı yaklaşık yüzde 20'ye yükselen Çin'e ve ekonomik gücü mevcut katkı paylarını çok aşan Hindistan, Brezilya ve Körfez ülkeleri gibi yükselen güçlere yeniden dağıtabilir.
İkinci olarak, uluslararası toplum, gönüllü fonlara aşırı bağımlılığın neden olduğu yapısal zayıflığı ele almalı. Gönüllü katkılar siyasi esneklik sağlar, ancak aynı zamanda bağışçıların değişkenliğine tehlikeli bir bağımlılık yaratır ve özel fonlar kontrolsüz bir şekilde artarsa kurumlar, araştırmacıların ‘kurumsal ele geçirme’ olarak tanımladıkları durumla karşı karşıya kalır. Daha sürdürülebilir bir yaklaşım, zorunlu ücretleri, finansal işlemler üzerinde mütevazı vergiler, gelirleri çok taraflı kurumlara yönlendiren karbon fiyatlandırma mekanizmaları veya uluslararası sularda deniz seyrüseferi ücretleri gibi hedefe yönelik küresel vergilerle birleştirebilir.
Üçüncü olarak, Afrika Birliği (AfB), Avrupa Birliği (AB), Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği (ASEAN) ve Arap Devletleri Ligi (AL) gibi bölgesel kuruluşlar, kendi bölgelerindeki Birleşmiş Milletler operasyonlarının finansmanında daha büyük sorumluluk üstlenebilirler. Bu yaklaşım, bölgesel kuruluşlara BM Güvenlik Konseyi (BMGK) çerçevesinde daha fazla rol verilmesi yönündeki uzun süredir devam eden önerilerle uyumlu, daha esnek ve eşitlikçi bir mali yapı oluşturulmasını sağlar.
Şu anda ciddi bir kriz gibi görünen durum, paradoksal olarak, BM’nin son on yıllardaki en güçlü reform itici gücü olabilir.
Şu anda ciddi bir kriz gibi görünen durum, paradoksal olarak, BM’nin son on yıllardaki en güçlü reform itici gücü olabilir. Yıllardır, BMGK ve Bretton Woods Sistemi kurumlarının modernize edilmesi yönündeki çağrılar, sadece lafta kalmış ve söylemlerle karşılanmıştır. Özellikle BM daimi üyeleri, ayrıcalıklı statülerini zayıflatabilecek reformlara direnmişlerdir. Bugün, mevcut sistemin sütunlarından biri gönüllü olarak kenara çekilirken, donmuş manzara nihayet değişmeye başlayabilir.
Başta BMGK’da olmak üzere reform taleplerinin merkezinde, küresel karar alma süreçlerinde ve özellikle Küresel Güney ülkeleri tarafından daha adil bir temsil çağrısı yer alıyor. ABD'nin sessizce geri çekilmesi temel bir soruyu, ‘Sistem artık geleneksel garantörüne güvenemiyorsa, mevcut yapı herhangi bir meşruiyet veya yararını koruyabilir mi?’ sorusunu gündeme getiriyor. Reform, tarihsel olarak ulaşılması zor olduğu görülen bir konsensüs gerektirdiği için kesinlikle zordur, ancak statükoyu savunma yetersizliği her geçen gün daha da artırıyor.
Soğuk Savaş'ın sona ermesinden bu yana uluslararası sistem bir dönüşüm sürecinden geçiyor. Savaşın ardından başlayan, ABD’nin rakipsiz hegemonyasının hakim olduğu dönem, Çin'in ekonomik ve siyasi yükselişi ve Brezilya, Hindistan ve Suudi Arabistan gibi orta güçlerin artan etkisiyle giderek daha fazla zayıfladı. ABD’nin geri çekilmesi bu dönüşümü hızlandırarak küresel gücün yeniden dağılımını hızlandırıyor.
Davos'ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu yıllık toplantısı sırasında düzenlenen Barış Konseyi toplantısında, bazı ülkelerin devlet başkanları, başbakanları ve bakanları, ABD Başkanı Donald Trump ile birlikte kuruluş tüzüğünü imzalarken, 22 Ocak 2026 (AFP)
Bugün dünya, işlerin nihai olarak nasıl sonuçlanacağını belirleyecek bir dönüm noktasında bulunuyor. Yenilenen çok taraflı iş birliği olasılığı var mı, yoksa rekabet halindeki etki alanlarının parçalanmış bir sistemin hakimiyetine mi tanık olacağız? Ne yazık ki, Trump'ın ulusal güvenlik stratejisi açıkça ikinci seçeneği benimsiyor ve küresel meseleleri yönetmek için yeni bir forum olarak ABD, Çin, Rusya, Hindistan ve Japonya'dan oluşan bir ‘beşli çekirdek” grubun kurulmasını öneriyor. Bu vizyon, demokratik ilkelerle sınırlanmayan ve küçük devletlerin seslerine büyük ölçüde kayıtsız kalan, modern bir süper güçler konferansını andırıyor ve bu durum hem Küresel Güney hem de Avrupa devletleri için son derece endişe verici.
Alternatif ise, çok kutupluluğu parçalanma yerine istikrara yönlendirebilecek, yenilenmiş ve iyileştirilmiş, çok taraflılık modelidir. Ancak bunun için, yükselen güçler arasında meşruiyete sahip kurumlara ihtiyaç vardır ki, mevcut BM yapıları bu konuda açıkça yetersiz kalıyor. Bu kurumların ne ölçüde uyum sağlayabileceği de halen belirsizliğini koruyor, ancak Çin'in Kuşak ve Yol Girişimi, BRICS grubunun genişlemesi ve bölgesel güvenlik düzenlemelerinin yaygınlaşması gibi gelişmeler, reformun acil bir ihtiyaç olduğunu vurguluyor.
Alternatif ise çok kutupluluğu parçalanma yerine istikrara yönlendirebilecek, yenilenmiş ve iyileştirilmiş, çok taraflılık modelidir.
Uluslararası toplumun karşı karşıya olduğu temel stratejik zorluk, temel bir paradoksu, yani dünyanın en büyük askeri ve ekonomik gücünün öfkesini uyandırmadan ABD'ye olan bağımlılığın azaltılması paradoksunu azaltıyor. Bu, tek taraflılığa boyun eğmeden ve gereksiz çatışmalara yol açmadan, düşünülmüş cevaplar gerektirir. Ayrıca, uluslararası kurumlara yönelik bazı Amerikan eleştirilerinin bir parça doğruluk içerdiğinin kabul edilmesi de gerekir.
BM kurumları zaman zaman verimsizlik, mükerrerlik ve dar çıkarların hakimiyetinden şikayet ediyor. Bu eksiklikleri gideren ciddi bir reform, kurumsal meşruiyeti zayıflatmak yerine güçlendirir.
Ancak bununla birlikte ABD'nin tamamen çekilmesi kimsenin çıkarına olmaz. İklim değişikliği, salgın hastalıklar, nükleer silahların yayılması ve siber güvenlik gibi konularda etkili önlemler alınması, ABD'nin katılımı olmadan mümkün değil. Dolayısıyla ABD'nin liderliği olmadan da işlev görebilecek kadar esnek kurumlar oluşturmak ve aynı zamanda, geçmişte olduğu gibi ve kaçınılmaz olarak tekrar olacak şekilde, siyasi koşullar değiştiğinde Washington'u yeniden entegre edebilecek uyum yeteneğini korumak hedeflenmeli.
Kısacası ABD’nin uluslararası kuruluşlardan çekilmesi, küresel yönetişim için derin bir kriz ortaya çıkarıyor. Finansman eksikliği, program kesintilerine ve kurumsal kapasitelerin aşınmasına yol açar. Dahası, bir süper gücün antlaşma yükümlülüklerini terk etmesi, başka yerlerde de benzer davranışları teşvik etme tehlikesi yaratan emsal teşkil ediyor. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre uzun vadede belki de en zararlı etki, bağlayıcı uluslararası hukuk kavramına olan güvenin aşınmasına yol açan sembolik zarardır.
Ancak, ABD’nin hegemonyasının ötesinde bir dünya, etkili bir küresel iş birliğinin olmadığı bir dünya olmamalı. Bu geleceği inşa etmek için 1945 için tasarlanan kurumların 2026'nın ihtiyaçlarını en iyi şekilde karşılayamayacağını kabul etmek gerekir. Reformu ertelemek, hızla reddetmeye dönüşür. Kademeli uyum artık yeterli değil. Ya radikal bir dönüşüm ya da hızlanan marjinalleşme şeklinde iki olasılık var. Üçüncü bir olasılık ise yok.
Tarih, kademeli politikaların başaramadığı reformları tetikleyebilen kriz örnekleriyle dolu. BM, İkinci Dünya Savaşı'nın ardından ortaya çıkan yıkım ve o dönemde Milletler Cemiyeti'nin başarısızlığından doğdu. Bugün, bu kırılma, gerçek anlamda çok kutuplu bir dünyaya temsil gücü daha yüksek, daha esnek ve tek bir gücün taahhüdüne daha az bağımlı, uygun kurumlar inşa etmek için benzer bir fırsat sunuyor.
Peki, günümüzün dünya liderleri bu fırsatı değerlendirecek vizyon ve cesarete sahip mi? Alternatifin son derece kasvetli olduğunu kabul etmek gerek. Uluslararası sistemin, sonuçların yalnızca güçle belirlendiği rekabet halindeki etki alanlarına bölünmesine izin vermek, direnç gösterilmeden kabul edilemeyecek bir alternatiftir. Küresel yönetişimin kendini yeniden keşfedip keşfedemeyeceğine ya da dünyanın sadece güç paylaşımı için değil, uluslararası sistemin anlamı için de rekabet eden bloklara bölüneceğine dair cevabı önümüzdeki on yıl verecek.
Trump: Davos ziyaretim harikaydı... Birçok şeyi başardımhttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5232925-trump-davos-ziyaretim-harikayd%C4%B1-bir%C3%A7ok-%C5%9Feyi-ba%C5%9Fard%C4%B1m
Trump: Davos ziyaretim harikaydı... Birçok şeyi başardım
ABD Başkanı Donald Trump, Davos’a yaptığı ziyaretten sonra Beyaz Saray'a dönerken... Washington, 22 Ocak 2026 (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump bugün yaptığı açıklamada, Davos ziyaretinin birçok başarıyla sonuçlandığını belirterek, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) ile Grönland konusunda bir anlaşma çerçevesi oluşturulduğunu ve Barış Konseyi’nin kurulduğunu söyledi.
Trump, Truth Social platformunda paylaştığı mesajda, “Davos’a harika bir yolculuktu. NATO ile Grönland konusunda bir anlaşma çerçevesinin oluşturulması da dahil olmak üzere pek çok başarı elde edildi. Ayrıca Barış Konseyi kuruldu. Harika! Amerika’yı yeniden büyük yapalım” ifadelerini kullandı.
Trump dün Davos’ta yaptığı açıklamada, NATO ile Grönland konusunda anlaşmaya varılmasının yakın olduğunu duyurmuş, bu kapsamda ABD ve müttefikleri için ‘hayati bir stratejik öncelik’ niteliği taşıyan güvenceler aldığını belirtmişti.
Trump, NATO ile yapılan anlaşma çerçevesinde ABD’nin Grönland’a tam ve kalıcı erişim hakkını güvence altına aldığını ifade ederek, söz konusu düzenlemeyi ‘nihai ve uzun vadeli bir anlaşma’ olarak nitelendirdi.
NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ile ‘son derece verimli’ bir görüşme gerçekleştirdiğini kaydeden Trump, Rutte’nin de Danimarka ve Grönland’ın bölgede daha fazla ABD varlığına açık olduğunu teyit ettiğini aktardı.
Öte yandan ABD Başkanı dün Davos’ta, uluslararası anlaşmazlıkların çözümünü hedefleyen bir yapı olarak tanımladığı Barış Konseyi’nin kuruluş sözleşmesini, kurucu üyelerin katılımıyla imzaladı.
Tahran uyarılarını daha da sertleştirirken Trump diplomasi istiyorhttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5232921-tahran-uyar%C4%B1lar%C4%B1n%C4%B1-daha-da-sertle%C5%9Ftirirken-trump-diplomasi-istiyor
Tahran uyarılarını daha da sertleştirirken Trump diplomasi istiyor
Tahran'da son dönemdeki halk protestoları sırasında yakılan hükümet binalarının önünde ayakkabı tamir eden bir ayakkabıcı (AFP)
İran, dün ABD'ye yönelik uyarılarını tırmandırdı; askeri liderler herhangi bir "yanlış hesaplamaya" karşı uyardı ve ABD üslerini ve çıkarlarını "meşru hedefler" olarak ilan etti. Bu, ABD Başkanı Donald Trump'ın Tahran'ın diplomatik yola ilgi duymaya devam ettiği yönündeki açıklamasıyla eş zamanlı olarak geldi.
Mesaj alışverişi, İran'ı sarsan yaygın protestoların ardından yaşanan iç karışıklıklar, artırılmış güvenlik önlemleri ve benzeri görülmemiş bir internet kesintisi ile birlikte, çelişkili kayıp rakamları arasında gerçekleşti.
Son günlerde Tahran ve Washington, iki ülkenin lider kadrosunun hedef alınması durumunda daha geniş çaplı bir çatışmanın yaşanabileceği konusunda karşılıklı uyarılarda bulundular.
ABD Başkanı dün Davos'tan yaptığı açıklamada, İran'ın nükleer silah edinmesini engellemek için İran tesislerine saldırma niyetini yineledi. Müzakereye hazır olduğunu belirtmesine rağmen, daha fazla eylem olasılığını da dışlamadı.
İran operasyon komutanı Tümgeneral Gulam Ali Abdullahi, herhangi bir saldırıya "hızlı, kesin ve yıkıcı" bir yanıt verileceği uyarısında bulunurken, Devrim Muhafızları komutanı General Muhammed Pakpur ise güçlerin "harekete geçmeye hazır" olduğunu açıkladı.
Bu arada, Kum'daki dini yetkililer de söylemlerini sertleştirdi; Nasır Makarem Şirazi, Yüksek Lider'e yönelik herhangi bir tehdidi, kesin yanıt gerektirecek bir savaş ilanı olarak nitelendirdi.
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة