“Diplomasi ve yıkımın” mimarı Kissinger'ın ölümü

Hamas’ın ‘bir miktar cezayı’ hak ettiğini ve Rusya'nın uluslararası sisteme ‘saldırdığını’ söyledi

Kissinger, 2010'da Berlin'de bir akademik etkinliğe katıldığı sırada (DPA)
Kissinger, 2010'da Berlin'de bir akademik etkinliğe katıldığı sırada (DPA)
TT

“Diplomasi ve yıkımın” mimarı Kissinger'ın ölümü

Kissinger, 2010'da Berlin'de bir akademik etkinliğe katıldığı sırada (DPA)
Kissinger, 2010'da Berlin'de bir akademik etkinliğe katıldığı sırada (DPA)

Henry Kissinger, küresel diplomaside başarılı bir diplomat olarak yerinden oynamayan bir taş bırakmadı. Ancak, uzun yaşamı boyunca birçok ülkede ‘yıkım mühendisliği' ile suçlandı. Bunlar arasında Arap dünyasında Lübnan, Güney Amerika'da Şili ve Arjantin, Asya'da Vietnam ve Kamboçya ve Afrika'da birçok ülke yer alıyor.

Eğer Kissinger'in başarısı ve eleştirileri olmasaydı, yıldızı 50 yıldan fazla bir süredir parlamazdı ve adı Amerikan dış politikasına, belki de genel olarak Batı'ya kazınmazdı. Amerikan diplomasisinin mimarları, Cumhuriyetçi ve Demokratik partiler arasında, son günlerine kadar ona geri dönmeye devam etti. Birçokları onun ABD'nin iç işlerinde bile hala canlı olan derin bir iz bıraktığını söylüyor.

Henry Kissinger, geçtiğimiz 27 Mayıs'ta 100. yaşına basmıştı. Kissinger, 1994 tarihli ‘Diplomasi’ adlı kitabının da gösterdiği gibi, büyük meselelerde uluslararası bir referans noktası olarak son günlerine kadar kaldı. 100 yaşında, yarım asır önce bir dönüm noktası yarattığı Çin'e gitti. Rusya'nın Ukrayna'yı işgali ve Avrupa'nın geleceği hakkında çok konuştu. Yapay zekanın uluslararası ilişkiler üzerindeki etkisine dair önemli bir görüşü vardı.

Henry Kissinger, Ortadoğu'da da bir ‘ikon’ haline geldi. 1973 Arap-İsrail Savaşı sırasında ABD Dışişleri Bakanı olarak uyguladığı ‘mekik diplomasisi’, sadece Mısır ve İsrail arasında bir barış antlaşmasının temeli olmakla kalmadı. Aynı zamanda şimdi muallakta bir barış süreci haline gelen Filistinliler ve Araplar ile İsrailliler arasındaki barış sürecinin ABD tarafından himaye edilmesinin de anahtarı oldu.

cdvrt
Kissinger, 2007'de ABD Başkanı Joe Biden'la birlikteydi ve Biden o dönemde Senato Dış İlişkiler Komitesi'nin Başkanıydı (AP)

Hamas'ın Gazze'yi çevreleyen İsrail yerleşimlerine yönelik çarpıcı saldırılarının ardından Kissinger, bu ‘açık saldırı eyleminin bir miktar cezayla karşılanması gerektiğini’ söyleyerek bölgede tehlikeli bir tırmanma olasılığına karşı uyarıda bulundu. Ayrıca, ‘Ortadoğu'daki çatışmanın, başka Arap ülkelerini de kamuoyu baskısı altına sokarak tırmanma riski taşıdığını’ belirterek, 1973'teki Yom Kippur Savaşı'ndan çıkarılan derslere atıfta bulundu. Hamas ve destekçilerinin gerçek amacının ‘sadece Arap dünyasını İsrail'e karşı seferber etmek ve barış müzakereleri yolundan çıkmak’ olabileceğini söyledi. Ancak İsrail'in saldırıda İran'ın parmağı olduğunu teyit etmesi halinde “İran'a karşı adımlar atabileceğine” de işaret etti. Kissinger, Rusya'nın Ukrayna'yı işgalinin ve Hamas'ın İsrail'e yönelik saldırısının “uluslararası sisteme temel bir saldırı” oluşturduğu değerlendirmesinde bulundu.

Kissinger'ın Suudi Arabistan ve Körfez hakkındaki bilgisi

Prens Faysal bin Selman bin Abdulaziz’in Oxford Üniversitesi'nde ‘İran, Suudi Arabistan ve Körfez 1968-1971’ adlı doktora tezini hazırlarken Kissinger'la yaptığı uzun bir röportaj, Suudi Arabistan ve Körfez hakkındaki bilgisinin ‘Körfez'deki Ulusal Güvenlik Konseyi politikalarında etkili olmadığını’ gösterdi. Hatta Kissinger bu bölgeyle ilgili ayrıntıları ve Şah dönemindeki Suudi-İran ilişkilerinin seyrini bilmediğini itiraf etti.

Medine Valisi Prens Faysal bin Selman, kitabında şunları yazdı: "Birçok kişi, Körfez'deki Ulusal Güvenlik Konseyi politikasının Kissinger'ın etkisiyle büyük ölçüde şekillendiğini düşünüyor. Ancak, bu bakış açısı yanlış görünüyor, çünkü Kissinger'ın kendisi 1969'da Körfez hakkındaki algısına ilişkin bir soruya şu yanıtı verdi: 'Benim bir algım yok,' Suudi Arabistan-İran ilişkilerinin gidişatını bilmiyorum, benim için öncelik Sovyetleri Ortadoğu'dan çıkarmak."

Gerçekçi siyaset

Şarku'l Avsat geçtiğimiz Mayıs ayındaki 100. doğum gününde, ABD ile Çin arasındaki ilişkiyi kuran Henry Kissinger'ın rolünü değerlendiren akademisyenlerden ve diplomatlardan oluşan bir grupla görüştü. Kissinger, Çin'in Sovyetler Birliği'nin yörüngesinde dönen komünist sisteminden uzaklaşmasına yardımcı oldu ve böylece uluslararası güçler arasındaki denge doktrinini kurdu.

cdevrg
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, 20 Temmuz 2023'teki Çin ziyareti sırasında Pekin'de Kissinger'ı kabul etti (AP)

1954 yılında doktora derecesiyle mezun olduğu Harvard Üniversitesi'ndeki akademik çalışmalarında olduğu gibi, Kissinger, on dokuzuncu yüzyılda Alman yazar Ludwik von Rochow tarafından ideolojik bir yaklaşım ve ahlaki kavramlardan önce siyasi ve diplomatik eylemdeki mülahazaları ve özel koşulları sunmak için icat edilen ‘gerçekçi siyaset’ (reelpolitilk) doktrinini benimsedi. Almanya'da Yahudi olarak dünyaya gelen Kissinger, Adolf Hitler liderliğindeki Nazilerin yönetiminden kaçmak için 1938'de ailesiyle birlikte ABD'ye sığınmayı başardı. Sadece Amerikan siyaset dünyasına girmekle kalmayıp, aynı zamanda 1969'da ilk Ulusal Güvenlik Danışmanı ve ardından 1973'te Başkan Richard Nixon yönetiminde Dışişleri Bakanı oldu. 1974'te ‘Watergate’ skandalının ardından Nixon'un yerini alan Başkan Gerald Ford'un yönetiminde, 1977'nin başına kadar son görevinde kaldı.

Tüm olumsuzluklara rağmen Henry Kissinger, Soğuk Savaş mimarı George Kennan ve Almanya'nın yeniden birleşmesi mimarı Hans Dietrich Genscher gibi yirminci yüzyılın önde gelen ‘realpolitik’ savunucularının yanı sıra Fransa Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle gibi politikacıların saflarına yükseldi.

100. yaş gününde kutlayacak çok şeyi vardı.

Tarihi atılım

Henry Kissinger'ın 1994 yılında yayınladığı ‘Diplomasi’ kitabı uluslararası ilişkilerde hala önemli bir referans olmakla birlikte geçtiğimiz onlarca yıl içinde yayınlanan birçok kitap 1973 yılında, diplomatik bir figür olan uluslararası ilişkilerde jeopolitik bir deprem yaratan, çabaları sonucunda ABD Başkanı Nixon ve Çin lideri Mao Zedong arasında bir zirve gerçekleşmiş ve ABD ile Çin arasındaki ilişkilerin kurulmasına öncülük eden ayrıca, nükleer denge doktrinini Sovyetler Birliği ile olan ilişkileri yeniden tanımlayarak tekrar ele alan Henry Kissinger’ı ele aldı. Kissenger, bir yanda Mısır ve Suriye, diğer yanda İsrail arasında ateşkes için ABD'ni n arabuluculuğunu yürütürken Ortadoğu'da büyük bir değişiklik yaptı. Bu daha sonra Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat ile İsrail Başbakanı Menahem Begin arasında Camp David barış anlaşmalarını sonuçlandırmayı mümkün kıldı.

rfeg4t
Kissinger (ortada), 1974'teki akşam yemeğinde Deng Şiaoping ile (sağda) konuşurken (Getty)

Vanderbilt Üniversitesi'nde Tarih Profesörü olan Thomas Schwartz, Şarku'l Avsat’ın bir Kissinger'ın Amerikan dış politikası üzerinde olağanüstü bir etkisi olup olmadığı sorusuna Henry Kissinger and American Power: A Political Biography (Henry Kissinger ve Amerika'nın Gücü: Politik Bir Biyografi) isimli kitabından bir alıntıyla yanıt vererek,  “Gerald Ford ve George H.W. Bush dönemlerinde ulusal güvenlik danışmanı olarak görev yapan Brent Scowcroft, eski Dışişleri Bakanı Lawrence Eagleburger (yine George H.W. Bush döneminde), eski Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice (George W. Bush döneminde) ve diğerleri gibi onunla çalışan veya yanında bulunan birçok insan Kissinger’ın Dışişleri Bakanı olarak göreve gelmesinden çok sonra ABD’nin dünyadaki yerini şekillendirdiler” dedi.

Kissinger'ın ‘her zaman popüler olmayan’ realist veya realpolitik yaklaşımıyla, eski Başkan Barack Obama'yı uluslararası meseleleri bu doğrultuda ele aldığını iddia etmeye bile teşvik etmesi hala dikkat çekicidir.

‘Oyunun Ustası’

Öte yandan eski Birleşmiş Milletler (BM) Lübnan Özel Elçisi Terje Rod-Larsen, Kissinger'ı ‘uluslararası ilişkiler ve diplomasi alanında dünyanın önde gelen araştırmacılarından biri’ olduğu için ‘çağdaş diplomasi dünyasında tamamen benzersiz’ bir figür olarak görüyor. Dünya Savaşı sonrası dönemde diplomat olarak çalışan bir ilk olmasının yanı sıra, ‘akademisyen olarak bu alanda yaptığı çalışmaların çok etkileyici olduğunu’ sözlerine ekledi. Larsen, Şarku'l Avsat’a yaptığı açıklamada, “İlk olarak ABD ile Çin arasındaki ilişkiye, ikinci olarak da Ortadoğu'daki diplomasisine atıfta bulunarak Kissinger, muazzam bir başarıya imza attı” ifadelerini kullandı. Kissinger'ın akademik kimliği ve çalışan bir diplomat olmasının, onu ‘her iki alanda da en iyisi olarak kimsenin sahip olmadığı bir kombinasyon’ haline getirdiğine dikkat çekti. Larsen ayrıca Kissinger'ın 100. doğum günü vesilesiyle uluslararası barış ve güvenliğe ömür boyu hizmetlerinden ötürü saygılarını sunduğunu ifade etti.

Araplar açısından ‘kararlı bir başarı’

Filistinliler ve İsrailliler arasındaki 1993 Oslo Anlaşmalarında ana arabulucu olan eski Birleşmiş Milletler (BM) Lübnan Özel Elçisi Terje Rod-Larsen, ABD'nin Ortadoğu Barış Elçisi olarak görev yapan ve yakın zamanda ‘Master of the Game: Henry Kissinger and the Art of Middle East Diplomacy (Oyunun Ustası: Henry Kissinger ve Ortadoğu Diplomasisi Sanatı) isimli kitabını yazan eski ABD Dışişleri müsteşarı Martin Indyk ile tamamen aynı fikirde.

xcdfvrg
Kissinger ve Sedat, 16 Ocak 1974'te Kahire'de (AP)

Indyk, kitabında Kissinger'ın Ortadoğu'daki belirleyici rolüne odaklandı. Kissenger’ı ‘zeki ve yorulmak bilmeyen bir arabulucu’ olarak tanımlayan Indyk, hedefinin, ‘rakip güçlerin rekabetini ustaca manipüle ederek’ Ortadoğu'da istikrarlı bir güç dengesi kurmak olduğuna dikkat çekti.

Bununla birlikte, Martin Indyk tarafından benimsenen tarihsel anlatılar, büyük ölçüde ABD ve İsrail arşivlerinin yanı sıra Kissinger ve diğer paydaşlarla yaptığı doğrudan röportajlara dayanıyordu. Mısır ve Suriye, genel olarak Arap bölgesindeki arşivlere erişimi yoktu. Kissenger, Eski ABD Başkanları Bill Clinton ve Barack Obama ile çalışmasına ayrıca eski Başkan Donald Trump'ın Ortadoğu politikasını eleştirdi.  Indyk, birçok Arap ülkesi ile İsrail arasındaki ‘İbrahim (Abraham) Normalleşme Anlaşmaları’nı, Kissinger'ın Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed'le anlaşmadaki başarısına ve Clinton yönetiminin Suriye-İsrail barış anlaşmasına varamamasına benzetti. Kissinger'ın İsrail'in işgal altındaki Arap topraklarından ilk büyük çekilmesine yol açan ikinci Sina müzakerelerindeki başarısı, Obama yönetiminin Filistin- İsrail ihtilafını iki devletli bir çözüme dayanarak çözememesi karşılığında ABD'nin Mısır ile yeni ilişkilerini güçlendirdi.

dfrg
Eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ve eski İsrail Başbakanı Golda Meir, 4 Kasım 1977 Pazar gecesi New York'ta Yahudi Kongre üyelerine verilen akşam yemeğinin ardından konuşuyor (AP)

Profesör Schwartz, Şarku'l Avsat’a yaptığı açıklamada, Kissinger’ın Ortadoğu'daki rolünün oldukça belirleyici olduğunu vurguladı. En önemli izlerinden birinin, İsrail'in varlığına yönelik en büyük tehdidi ortadan kaldıran ve İsrail ile ABD'nin çok daha güçlü bir ittifak kurmasını sağlayan, Mısır ile İsrail arasındaki barış anlaşmasının temelini atmak olduğunu söyledi. Ayrıca, ‘İbrahim Anlaşmaları’nın da Kissinger'ın yaklaşımının bir mirası olduğunu’ ileri sürdü.

Ancak Indyk, Kissinger'ın 1974 başlarında Ürdün Kralı Hüseyin'i (FKÖ'den ziyade) Filistinlileri temsil etmesine izin verecek şekilde barış sürecine dahil etme fırsatını kaçırdığına inanıyor. Kissinger'in tereddüdünün, FKÖ Başkanı Yaser Arafat'ın 1974 Rabat zirvesi sırasında Filistin halkının FKÖ’nün meşru ve tek temsilcisi olarak tanınmasıyla temsil edilen ‘büyük Arap desteğini’ almasına izin verecek ölçüde olmasını eleştirdi.

‘Gerçeklik yok oluyor’

Uluslararası Kriz Enstitüsü'ndeki Birleşmiş Milletler Direktörü Richard Gowan, Kissinger'ın yaptıklarına karşı daha şüpheci görünüyor ve 1970’li yıllarda şekillendirmeye çalıştığı dünyanın çökmeye başladığını düşünüyor. Gowan, Şarku'l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Kissinger'ın başlıca stratejik projeleri Rusya ile yumuşama ve Çin'e açıklıktı. ABD şimdi her iki güçle de karşı karşıya. Bir anlamda, Kissinger'ın amacı ideolojik çatışmadan çok büyük güçler arasında reelpolitikti. Çünkü reelpolitiki daha istikrarlı gördü. Ancak artık gerçekçilik ruhunun yok olduğu bir dünyadayız” dedi. Ayrıca, ‘Kissinger'ı eleştirenlerin çoğunun, Washington'un orada işlenen zulümlere göz yumduğu Bangladeş Savaşı gibi krizlerdeki rolünü hatırlayacağına da işaret etti.  Ancak Gawon, ‘onun gerçekçilik anlayışından hala öğrenebileceğimiz şeyler olduğuna’ olan inancını da dile getirdi.

Güncel sorunlar bile

Schwartz’ın söylediğine göre bazıları, Henry Kissinger'ın, SSCB'nin gücünü dengelemek için sözde ‘Çin kartını’ kullanmak istediği için 1973'te Nobel Barış Ödülü'ne layık görülmesinin hatalı olduğuna inanıyor. Ayrıca bunun ‘her birinin göreli gücünün bugünkünden tamamen farklı olduğu bir zamanda’ gerçekleştiği değerlendirmesinde bulundu. Kissinger’in Çin'in uluslararası sistemde önemli bir rol oynayacağını anladığını vurguladı.

fvgth
Kissinger ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 21 Eylül 2023'te New York'ta (DPA)

Birçoğu ‘Çin'in ekonomik entegrasyonunun siyasi demokrasiye yol açacağına’ inansa da Kissinger'ın güçleri arasında ‘ABD ve Çin'in bir tür dengeye ulaşabileceklerine ikna olmaya devam ettiğini’ düşünüyor.

Kissinger, Avrupa diplomasisinin on dokuzuncu yüzyılda ortaya çıkışına dayanarak çağdaş uluslararası ilişkilerde bir dönüm noktası, yirminci yüzyılda önemli bir oyuncu ve hala yirmi birinci yüzyılda varlığını sürdüren bir yaklaşımın kurucusuydu.



Uluslararası hukuk ile güç mantığı arasında: Nasıl bir dünya şekilleniyor?

New York’taki Birleşmiş Milletler (BM) Genel Merkezi... Bayraklar, ülkeler ve bitmek bilmeyen anlaşmazlıklar (Reuters)
New York’taki Birleşmiş Milletler (BM) Genel Merkezi... Bayraklar, ülkeler ve bitmek bilmeyen anlaşmazlıklar (Reuters)
TT

Uluslararası hukuk ile güç mantığı arasında: Nasıl bir dünya şekilleniyor?

New York’taki Birleşmiş Milletler (BM) Genel Merkezi... Bayraklar, ülkeler ve bitmek bilmeyen anlaşmazlıklar (Reuters)
New York’taki Birleşmiş Milletler (BM) Genel Merkezi... Bayraklar, ülkeler ve bitmek bilmeyen anlaşmazlıklar (Reuters)

Antoine el-Hac

Ortadoğu’da son dönemde yaşanan gelişmeler ve bunlara eşlik eden jeopolitik şoklar ile ekonomik sıkıntılar, on yıllardır uluslararası ilişkileri şekillendiren yapının kırılganlığını gözler önüne serdi. Krizler artık birbirinden ayrı ya da geleneksel yöntemlerle sınırlandırılabilir olmaktan çıkmış durumda; aksine, coğrafi sınırları aşan ve küresel sistemi bütünüyle etkileyen, birbirine bağlı ve zincirleme sonuçlar üreten bir nitelik kazanmış bulunuyor. Bu bağlamda, çok kutuplu olduğu varsayılan ve çok taraflı olmasını arzu ettiğimiz uluslararası düzenin çözülme sürecine girdiğine, daha yüksek düzeyde bir istikrarsızlık, düzensizlik ve muhtemelen yakın gelecekte kapsamlı bir kaos döneminin başladığına yönelik kanaat giderek güçleniyor.

Bu dönüşüm sürecinde, ‘çok kutupluluk’ kavramı ve bunun ne anlama geldiği meselesi de kaçınılmaz olarak gündeme geliyor. Bu kavram, uluslararası ilişkilerin dinamiklerini açıklayan teorik bir çerçeve mi, yoksa daha adil bir küresel düzenin inşası için işlevsel bir araç mı? Gerçekte, bu kavrama dair tek ve ortak bir tanımın bulunmaması -onu savunan ülkeler arasında bile- derin görüş ve çıkar farklılıklarının varlığına işaret ediyor.

Hürmüz Boğazı’ndaki bir yük gemisi... Yeni bir çatışmanın sahnesi haline gelen su yolu (Reuters)Hürmüz Boğazı’ndaki bir yük gemisi... Yeni bir çatışmanın sahnesi haline gelen su yolu (Reuters)

Sovyetler Birliği’nin 1991’de dağılmasından bu yana uzun süre ‘tek kutuplu güç’ konumunu elinde bulunduran ABD, geleneksel olarak çok kutupluluğu stratejik konumuna yönelik bir tehdit olarak görmekte. Buna karşılık Rusya ve Çin, bu kavramı ABD etkisini dengelemeye yönelik bir araç olarak değerlendirmekte; ancak Moskova hızlı bir dönüşümü savunurken, Pekin daha kademeli bir geçişi tercih eden farklı yaklaşımlar benimsemekte. Öte yandan Hindistan, Brezilya ve Güney Afrika gibi diğer yükselen güçler ise çok kutupluluğu, dış politika alanındaki hareket serbestilerini genişletme ve uluslararası sistemi içeriden reforme etme imkânı olarak görmekte.

Buna karşılık Avrupa, bu kavramı tamamen reddetmek ya da yalnızca Amerikan etkisini zayıflatmaya yönelik bir araç olarak görmek yerine yeniden değerlendirme zorunluluğuyla karşı karşıya kalmakta. Özellikle son yıllarda Atlantik’in iki yakası arasında ticari ilişkiler konusunda ortaya çıkan görüş ayrılıkları ve hatta çatışmalar ile dört yılı aşan Ukrayna savaşı, bu ihtiyacı daha da belirgin hale getirdi.

Teoriler ve pratik adımlar arasında

Çok kutupluluk, yaşanan dönüşümleri anlamak ve bunlarla başa çıkma yolları geliştirmek için ortak bir çerçeve sunabilir. Ancak aynı zamanda farklı siyasi yükler ve değişken ekonomik hedefler taşıdığı için bu sürecin yönü ve sonuçları ciddi riskler de barındırmakta.

Bu nedenle yalnızca teorik tartışmalara dahil olmak yeterli değil; uluslararası sistemin ticaret, sağlık, enerji ve iklim gibi hayati alanlarda reforme edilmesine yönelik somut adımların atılması gerekiyor. Ayrıca tek kutupluluğa yönelik yaygın itirazlar ve çok taraflı bir dünya düzeni çağrılarının artması, derin yapısal reform ihtiyacına işaret ediyor. Bu da devletler arasında yeni müzakere mekanizmalarının devreye sokulmasını zorunlu kılıyor. Bununla birlikte, böyle bir dönüşümün gerçekleşebilmesi için öncelikle dünyanın geleceğine dair net bir vizyonun ortaya konması gerekiyor. Bu vizyon, iş birliğine hazır aktörlerin belirlenmesini ve son derece karmaşık bir dünyaya uyum sağlayabilecek kurumların inşasını mümkün kılacaktır. Bu karmaşıklığın temelinde ise zengin toplumların servet biriktirme eğilimi ile yoksul toplumların hayatta kalmayı sağlayacak imkânlara erişme mücadelesi arasındaki derin uçurum yer alıyor. Bu iki uç arasında ise bir yandan yükselme umudunu taşıyan, diğer yandan aşağı doğru kayma ve daha alt bir sınıfa düşme korkusu yaşayan orta gelirli toplumlar bulunuyor.

Ukrayna’nın Dnipro kentinde Rus saldırısının ardından meydana gelen yıkım... Dört yıldır süren savaş (Reuters)Ukrayna’nın Dnipro kentinde Rus saldırısının ardından meydana gelen yıkım... Dört yıldır süren savaş (Reuters)

Karar vericiler arasında genel bir uzlaşı bulunduğu görülüyor: Dünya, başta teknolojik gelişmelerin etkisiyle hızlanan ve derinleşen kapsamlı dönüşümlerden geçiyor. Ancak mevcut dönemin niteliğine ilişkin yaklaşımlar farklılık gösteriyor. Bazı ülkeler dünyanın halihazırda çok kutuplu bir yapıya geçtiğini savunurken, bazıları bu sürecin kademeli olarak bu yöne evrildiğini öne sürüyor. Bir diğer kesim ise mevcut durumu, belirsizlik ve istikrarsızlıkla karakterize edilen açık uçlu bir geçiş aşaması olarak değerlendirmekte. Dolayısıyla bir diğer temel tartışma, bu dönüşümlerin beraberinde olumlu fırsatlar mı sunduğu, yoksa giderek artan ve derinleşen riskler mi barındırdığı sorusu etrafında şekilleniyor.

Yaklaşımlar ve bakış açıları

Bu bağlamda Rusya ve Çin, çok kutupluluk kavramını uluslararası dengeleri değiştirmek, küresel güç dağılımını yeniden şekillendirmek ve ABD’nin küresel hâkimiyetine meydan okumak için bir araç olarak kullanıyor. Pekin’deki siyasi elitler, uluslararası sistemin ABD merkezli tek kutupluluktan daha çoğulcu bir düzene doğru kademeli olarak geçiş yaptığını düşünüyor. Bu yaklaşım, Çin resmî söyleminde sıkça yer alan “Dünya, son yüzyılda görülmemiş derin değişimler yaşıyor” ifadesinde özetleniyor. Antoine el-Hac'ın Şarku'l Avsat için kaleme aldığı analize göre bu söylem, Çin’in küresel bir güç olarak yükselişine yön veren düşünsel çerçevenin de bir parçası haline gelmiştir. Çin perspektifine göre bu süreç, ABD’nin etkisinin görece zayıflamasıyla bağlantılı olup, daha dengeli bir uluslararası sisteme geçişin hem fırsatlarını hem de zorluklarını beraberinde getirmektedir.

Rusya ise yaşanan dönüşümü daha radikal bir şekilde yorumluyor. Moskova’ya göre mesele yalnızca Amerikan ‘tekeline’ son verilmesi değil, aynı zamanda Batı’nın kurumsal ve yapısal bütünlüğünün de aşınmasıdır. Rusya, bu sürecin Soğuk Savaş’ın 1990’ların başında sona ermesiyle başladığını ve Çin ile Hindistan gibi güçlerin yükselişiyle hızlandığını, bunun da ABD hegemonyasını zayıflatarak çok kutuplu bir dünya düzeninin önünü açtığını savunuyor. Moskova ayrıca Batı’nın bu değişime gerçekçi yaklaşmamasını ve hâkim konumundan vazgeçmemesini, uluslararası çatışmaların ve gerilimlerin başlıca nedenlerinden biri olarak görüyor.

Buna karşılık, ‘çok kutupluluk’ kavramı ABD resmî söyleminde nadiren açık biçimde kullanılıyor. Washington’da genellikle ‘liderlik’ ya da ‘üstün konum’ gibi ifadeler tercih edilmekte, küresel sistemin tanımı tek kutupluluk üzerinden yapılmamaktadır. Bazı Amerikalı yetkililer dünyanın giderek daha çoğulcu bir yapıya evrildiğini kabul etse de bu dönüşüm resmî politika çerçevelerine sistematik biçimde yansımamış, daha çok akademik ve düşünce kuruluşu tartışmalarında gündeme gelmiştir.

Somali’de yerinden edilme ve açlık (AFP)Somali’de yerinden edilme ve açlık (AFP)

Bu farklı bakış açıları ışığında, dünyanın yalnızca güç dengelerinde bir dönüşüm yaşamadığı, aynı zamanda bu dönüşümün nasıl yorumlanacağı ve ne anlama geldiğinin de bir mücadele konusu haline geldiği açıkça görülmektedir. Bu nedenle uluslararası sistemin geleceği, yalnızca bu değişimlerin doğasına değil, aynı zamanda devletlerin bu süreci nasıl anladığına ve nasıl tepki verdiğine de bağlı olacaktır. Ortak bir anlatının ve tek bir referans çerçevesinin yokluğunda, bu yorum farklılıkları belirleyici bir rol oynamaktadır.

Karar anı

İnsanlık, sekiz milyarı aşkın nüfusuyla kritik bir dönüm noktasından geçiyor. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından şekillenen ve kalıcı barışı tesis etme fikrine dayanan uluslararası düzen, giderek artan bir şekilde bütünlüğünü kaybediyor.

1945’ten itibaren bazı devletlerin, savaşları önlemek ve güç ile servetin az sayıda elde toplanmasını sınırlamak amacıyla uluslararası hukuka (antlaşmalar, sözleşmeler, teamüller ve genel ilkeler bütünü) dayalı bir sistem kurmaya çalıştığı inkâr edilemez. Bu sistem, eğer tam anlamıyla uygulanmış olsaydı, adaletin ve eşitliğin hâkim olduğu, hakların ihlal edilmek yerine korunduğu bir dünya düzenini güvence altına alabilirdi.

Ancak son yıllar, özellikle de mevcut dönem, bu yapının hızla aşındığını gösteriyor. Uluslararası hukuk yalnızca ihlal edilmekle kalmamakta, aynı zamanda mutlak hâkimiyet ve sınırsız genişleme mantığıyla hareket eden bazı güçler tarafından açıkça meydan okunmaktadır. Ukrayna’dan Ortadoğu’ya uzanan çatışmalar, bu hukuki çerçevenin maruz kaldığı baskının boyutunu ortaya koymakta; onu temsil eden kurumlar ise etkinliklerini, hatta varlık gerekçelerini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalmaktadır.

Bu tablo, temel soruları da beraberinde getirmekte: Uluslararası hukuk neden doğrudan hedef haline gelmiştir? Büyük güçler bundan neyi tehdit olarak görmektedir? Ve tam da bu dönemde, onu savunma ihtiyacı neden daha da artmaktadır?

ABD’nin Colorado eyaletinde kuraklık (AP)ABD’nin Colorado eyaletinde kuraklık (AP)

Cevap aslında açık: Uluslararası hukuk, salt güç mantığına bir sınırlama getirir. Genişlemeye sınırlar çizer, kaynakların hukuksuz biçimde ele geçirilmesini engeller ve eksik ya da eşitsiz biçimde uygulansa bile hesap verebilirlik mekanizmaları sunar.

Buna rağmen uluslararası hukukun hâlâ canlı olduğu, hatta bugün küresel tartışmalarda hiç olmadığı kadar merkezî bir konuma sahip bulunduğu söylenebilir. Tüm trajedilere ve ihlallere rağmen, özellikle 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi başta olmak üzere uluslararası hukuka saygı çağrıları yükselmeye devam etmektedir. Acil ihtiyaç, bu metinlere yeniden hayat verilmesi ve bunların, dünyayı mutlak kaosa ya da ‘güçlünün hukukuna’ sürüklenmekten alıkoyacak temel engeller haline getirilmesidir.

Bununla birlikte, uluslararası hukuka bağlılık tek başına yeterli değildir; bunun ardından daha düzenli ve hatta yeni bir dünya sistemi inşa etmeye yönelik sürekli ve kararlı bir çaba gelmelidir. Aksi halde, kuralların giderek aşındığı ve siyasetin kontrolsüz güç mücadelesine indirgendiği bir dünyada sıkışıp kalınacaktır. Üstelik bu durum, nükleer silaha sahip dokuz devletin varlığı gerçeğiyle birlikte düşünüldüğünde daha da kritik hale gelmektedir.

Fransız hukukçu ve insan hakları savunucusu olarak uzun yıllar farklı görevlerde bulunmuş ve şu anda Uluslararası Af Örgütü Genel Sekreterliği görevini yürüten Agnes Callamard şu sözleriyle bu tabloyu özetlemektedir: “Bu sistem (uluslararası sistem) şimdiye kadar vaatlerini yerine getirmemiş olsa da o vaatleri bozanların onun hayal ürünü olduğunu iddia etme hakkı yoktur.”

İdeal olan ise yalnızca çok kutuplu bir dünya değil, aynı zamanda çok taraflı bir düzendir; her devletin, büyüklüğü ne olursa olsun, güvenli bir şekilde var olma ve kendi kaynaklarından adil biçimde yararlanma hakkına sahip olduğu bir sistemdir.

Thomas More’un Ütopya’sından biraz esinlenmek fena olmaz...


Uluslararası Enerji Ajansı Direktörü Fatih Birol: “Fosil yakıt sektöründeki dönüşüm geri döndürülemez”

Hürmüz Boğazı'ndaki kriz enerji piyasalarını alt üst etmişti (Reuters)
Hürmüz Boğazı'ndaki kriz enerji piyasalarını alt üst etmişti (Reuters)
TT

Uluslararası Enerji Ajansı Direktörü Fatih Birol: “Fosil yakıt sektöründeki dönüşüm geri döndürülemez”

Hürmüz Boğazı'ndaki kriz enerji piyasalarını alt üst etmişti (Reuters)
Hürmüz Boğazı'ndaki kriz enerji piyasalarını alt üst etmişti (Reuters)

Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) Direktörü Fatih Birol, İran savaşının fosil yakıt sektörünü geri dönülemez şekilde değiştirdiğini söyledi.

Birol, Guardian'da dün yayımlanan söyleşisinde, İran savaşıyla patlak veren krizin ülkeleri enerji arzını güvence altına almak için fosil yakıtlardan uzaklaştırdığını belirtti.

Piyasada fosil yakıta güvenin yitirilebileceğini ve bunlara yönelik talebin azalabileceğini ifade etti:

Ülkelerin risk ve güvenilirlik algıları değişecek. Hükümetler enerji stratejilerini gözden geçirecek. Yenilenebilir enerji ve nükleer enerjiye önemli bir ivme kazandırılacak ve elektriğin ön plana çıktığı bir geleceğe doğru daha da büyük bir geçiş yaşanacak. Bu durum da petrolün ana pazarlarını daraltacak.

Ekonomiste göre, Hürmüz Boğazı'ndaki belirsizlikle derinleşen ekonomik krizden geri dönüş mümkün değil:

Artık vazo kırıldı, olan oldu, parçaları bir araya getirmek çok zor. Bu durum, önümüzdeki yıllarda küresel enerji piyasaları üzerinde kalıcı etkiler yaratacak.

Birol, ticari amaçlı petrol sahalarının aranması için ruhsat verilmesine karşı uyarıda da bulunarak "Bunlar önümüzdeki uzun yıllar boyunca önemli miktarda petrol ve doğalgaz sağlamayacak" dedi.

Hürmüz Boğazı yeniden açılsa bile gübre, gıda, helyum, yazılım ve diğer sektörler üzerindeki etkilerin devam edeceğini vurguladı.

IEA direktörü, fosil yakıt fiyatlarının yüksek seyretmesiyle gelişmekte olan ülkelerin kömüre yönelebileceğini ancak güneş enerjisinin, maliyet açısından kömürle rekabet edebileceğini belirtiyor. Bu süreçte yenilenebilir enerjiye yatırımın ivme kazanacağını da ekliyor.

"Bu kriz en büyük krizlerin hepsinin toplamından bile daha büyüktü ve bu nedenle devasa bir boyuta ulaştı" diyen Birol şöyle devam etti:

Dünyanın bu kadar hazırlıksız yakalanmasını, küresel ekonominin 50 kilometrelik bir boğazla rehin alınabilmesini hâlâ anlayamıyorum.

İran yönetimi, ABD'yle ilk tur müzakerelerin ardından Hürmüz Boğazı'nı açmış ancak Washington'ın ablukayı sonlandırmaması nedeniyle kısa sürede gemi trafiğini tekrar neredeyse durma noktasına getirmişti.

Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt, dünkü açıklamasında Pakistan'ın başkenti İslamabad'daki müzakerelere katılması için Başkan Donald Trump'ın damadı Jared Kushner ve Trump'ın Özel Temsilcisi Steve Witkoff'un gönderileceğini bildirdi. Başkan Yardımcısı JD Vance'in ise toplantıya gitmeyeceğini ifade etti.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ise Pakistan, Umman ve Rusya'ya düzenleyeceği ziyaret kapsamında ABD-İsrail'in başlattığı savaşla ilgili gelişmeleri ele alacak.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, Arakçi'nin ziyaretinde ABD heyetiyle doğrudan temas kurulmayacağını söyledi. İran yönetiminin, ABD ordusu Hürmüz'deki ablukayı kaldırmadan Washington'la görüşmeyeceğini yineledi.

Independent Türkçe, Guardian, Tesnim, BBC


Trump, ilk kez Beyaz Saray Muhabirleri Yemeği'nde

ABD Başkanı Donald Trump (EPA)
ABD Başkanı Donald Trump (EPA)
TT

Trump, ilk kez Beyaz Saray Muhabirleri Yemeği'nde

ABD Başkanı Donald Trump (EPA)
ABD Başkanı Donald Trump (EPA)

Washington, bu akşam siyasi ve medya açısından istisnai bir etkinliğe sahne olacak. ABD Başkanı Donald Trump, yıllar süren boykotun ardından ilk kez “Beyaz Saray Muhabirleri Yemeği”ne katılacak.

Trump’ın katılımı, ne söyleyeceği ve gazetecilerin nasıl tepki vereceği konusunda soru işaretleri ve beklentiler yaratıyor. Trump’ın, ABD Anayasası’nın Birinci Değişikliği ve basın özgürlüğünün kutlandığı bu platformu “sahte haberler” eleştirisi için kullanıp kullanmayacağı ya da daha yumuşak bir üslup benimseyip benimsemeyeceği merak ediliyor.

Ancak bu geri dönüş, eski geleneklerin yeniden canlanmasından ziyade, Beyaz Saray ile medya arasındaki ilişkinin doğasında ve 1924 yılında Başkan Calvin Coolidge dönemine uzanan köklü bir gelenek olan bu etkinliğin işlevinde yaşanan derin bir değişimi yansıtıyor.