“Diplomasi ve yıkımın” mimarı Kissinger'ın ölümü

Hamas’ın ‘bir miktar cezayı’ hak ettiğini ve Rusya'nın uluslararası sisteme ‘saldırdığını’ söyledi

Kissinger, 2010'da Berlin'de bir akademik etkinliğe katıldığı sırada (DPA)
Kissinger, 2010'da Berlin'de bir akademik etkinliğe katıldığı sırada (DPA)
TT

“Diplomasi ve yıkımın” mimarı Kissinger'ın ölümü

Kissinger, 2010'da Berlin'de bir akademik etkinliğe katıldığı sırada (DPA)
Kissinger, 2010'da Berlin'de bir akademik etkinliğe katıldığı sırada (DPA)

Henry Kissinger, küresel diplomaside başarılı bir diplomat olarak yerinden oynamayan bir taş bırakmadı. Ancak, uzun yaşamı boyunca birçok ülkede ‘yıkım mühendisliği' ile suçlandı. Bunlar arasında Arap dünyasında Lübnan, Güney Amerika'da Şili ve Arjantin, Asya'da Vietnam ve Kamboçya ve Afrika'da birçok ülke yer alıyor.

Eğer Kissinger'in başarısı ve eleştirileri olmasaydı, yıldızı 50 yıldan fazla bir süredir parlamazdı ve adı Amerikan dış politikasına, belki de genel olarak Batı'ya kazınmazdı. Amerikan diplomasisinin mimarları, Cumhuriyetçi ve Demokratik partiler arasında, son günlerine kadar ona geri dönmeye devam etti. Birçokları onun ABD'nin iç işlerinde bile hala canlı olan derin bir iz bıraktığını söylüyor.

Henry Kissinger, geçtiğimiz 27 Mayıs'ta 100. yaşına basmıştı. Kissinger, 1994 tarihli ‘Diplomasi’ adlı kitabının da gösterdiği gibi, büyük meselelerde uluslararası bir referans noktası olarak son günlerine kadar kaldı. 100 yaşında, yarım asır önce bir dönüm noktası yarattığı Çin'e gitti. Rusya'nın Ukrayna'yı işgali ve Avrupa'nın geleceği hakkında çok konuştu. Yapay zekanın uluslararası ilişkiler üzerindeki etkisine dair önemli bir görüşü vardı.

Henry Kissinger, Ortadoğu'da da bir ‘ikon’ haline geldi. 1973 Arap-İsrail Savaşı sırasında ABD Dışişleri Bakanı olarak uyguladığı ‘mekik diplomasisi’, sadece Mısır ve İsrail arasında bir barış antlaşmasının temeli olmakla kalmadı. Aynı zamanda şimdi muallakta bir barış süreci haline gelen Filistinliler ve Araplar ile İsrailliler arasındaki barış sürecinin ABD tarafından himaye edilmesinin de anahtarı oldu.

cdvrt
Kissinger, 2007'de ABD Başkanı Joe Biden'la birlikteydi ve Biden o dönemde Senato Dış İlişkiler Komitesi'nin Başkanıydı (AP)

Hamas'ın Gazze'yi çevreleyen İsrail yerleşimlerine yönelik çarpıcı saldırılarının ardından Kissinger, bu ‘açık saldırı eyleminin bir miktar cezayla karşılanması gerektiğini’ söyleyerek bölgede tehlikeli bir tırmanma olasılığına karşı uyarıda bulundu. Ayrıca, ‘Ortadoğu'daki çatışmanın, başka Arap ülkelerini de kamuoyu baskısı altına sokarak tırmanma riski taşıdığını’ belirterek, 1973'teki Yom Kippur Savaşı'ndan çıkarılan derslere atıfta bulundu. Hamas ve destekçilerinin gerçek amacının ‘sadece Arap dünyasını İsrail'e karşı seferber etmek ve barış müzakereleri yolundan çıkmak’ olabileceğini söyledi. Ancak İsrail'in saldırıda İran'ın parmağı olduğunu teyit etmesi halinde “İran'a karşı adımlar atabileceğine” de işaret etti. Kissinger, Rusya'nın Ukrayna'yı işgalinin ve Hamas'ın İsrail'e yönelik saldırısının “uluslararası sisteme temel bir saldırı” oluşturduğu değerlendirmesinde bulundu.

Kissinger'ın Suudi Arabistan ve Körfez hakkındaki bilgisi

Prens Faysal bin Selman bin Abdulaziz’in Oxford Üniversitesi'nde ‘İran, Suudi Arabistan ve Körfez 1968-1971’ adlı doktora tezini hazırlarken Kissinger'la yaptığı uzun bir röportaj, Suudi Arabistan ve Körfez hakkındaki bilgisinin ‘Körfez'deki Ulusal Güvenlik Konseyi politikalarında etkili olmadığını’ gösterdi. Hatta Kissinger bu bölgeyle ilgili ayrıntıları ve Şah dönemindeki Suudi-İran ilişkilerinin seyrini bilmediğini itiraf etti.

Medine Valisi Prens Faysal bin Selman, kitabında şunları yazdı: "Birçok kişi, Körfez'deki Ulusal Güvenlik Konseyi politikasının Kissinger'ın etkisiyle büyük ölçüde şekillendiğini düşünüyor. Ancak, bu bakış açısı yanlış görünüyor, çünkü Kissinger'ın kendisi 1969'da Körfez hakkındaki algısına ilişkin bir soruya şu yanıtı verdi: 'Benim bir algım yok,' Suudi Arabistan-İran ilişkilerinin gidişatını bilmiyorum, benim için öncelik Sovyetleri Ortadoğu'dan çıkarmak."

Gerçekçi siyaset

Şarku'l Avsat geçtiğimiz Mayıs ayındaki 100. doğum gününde, ABD ile Çin arasındaki ilişkiyi kuran Henry Kissinger'ın rolünü değerlendiren akademisyenlerden ve diplomatlardan oluşan bir grupla görüştü. Kissinger, Çin'in Sovyetler Birliği'nin yörüngesinde dönen komünist sisteminden uzaklaşmasına yardımcı oldu ve böylece uluslararası güçler arasındaki denge doktrinini kurdu.

cdevrg
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, 20 Temmuz 2023'teki Çin ziyareti sırasında Pekin'de Kissinger'ı kabul etti (AP)

1954 yılında doktora derecesiyle mezun olduğu Harvard Üniversitesi'ndeki akademik çalışmalarında olduğu gibi, Kissinger, on dokuzuncu yüzyılda Alman yazar Ludwik von Rochow tarafından ideolojik bir yaklaşım ve ahlaki kavramlardan önce siyasi ve diplomatik eylemdeki mülahazaları ve özel koşulları sunmak için icat edilen ‘gerçekçi siyaset’ (reelpolitilk) doktrinini benimsedi. Almanya'da Yahudi olarak dünyaya gelen Kissinger, Adolf Hitler liderliğindeki Nazilerin yönetiminden kaçmak için 1938'de ailesiyle birlikte ABD'ye sığınmayı başardı. Sadece Amerikan siyaset dünyasına girmekle kalmayıp, aynı zamanda 1969'da ilk Ulusal Güvenlik Danışmanı ve ardından 1973'te Başkan Richard Nixon yönetiminde Dışişleri Bakanı oldu. 1974'te ‘Watergate’ skandalının ardından Nixon'un yerini alan Başkan Gerald Ford'un yönetiminde, 1977'nin başına kadar son görevinde kaldı.

Tüm olumsuzluklara rağmen Henry Kissinger, Soğuk Savaş mimarı George Kennan ve Almanya'nın yeniden birleşmesi mimarı Hans Dietrich Genscher gibi yirminci yüzyılın önde gelen ‘realpolitik’ savunucularının yanı sıra Fransa Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle gibi politikacıların saflarına yükseldi.

100. yaş gününde kutlayacak çok şeyi vardı.

Tarihi atılım

Henry Kissinger'ın 1994 yılında yayınladığı ‘Diplomasi’ kitabı uluslararası ilişkilerde hala önemli bir referans olmakla birlikte geçtiğimiz onlarca yıl içinde yayınlanan birçok kitap 1973 yılında, diplomatik bir figür olan uluslararası ilişkilerde jeopolitik bir deprem yaratan, çabaları sonucunda ABD Başkanı Nixon ve Çin lideri Mao Zedong arasında bir zirve gerçekleşmiş ve ABD ile Çin arasındaki ilişkilerin kurulmasına öncülük eden ayrıca, nükleer denge doktrinini Sovyetler Birliği ile olan ilişkileri yeniden tanımlayarak tekrar ele alan Henry Kissinger’ı ele aldı. Kissenger, bir yanda Mısır ve Suriye, diğer yanda İsrail arasında ateşkes için ABD'ni n arabuluculuğunu yürütürken Ortadoğu'da büyük bir değişiklik yaptı. Bu daha sonra Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat ile İsrail Başbakanı Menahem Begin arasında Camp David barış anlaşmalarını sonuçlandırmayı mümkün kıldı.

rfeg4t
Kissinger (ortada), 1974'teki akşam yemeğinde Deng Şiaoping ile (sağda) konuşurken (Getty)

Vanderbilt Üniversitesi'nde Tarih Profesörü olan Thomas Schwartz, Şarku'l Avsat’ın bir Kissinger'ın Amerikan dış politikası üzerinde olağanüstü bir etkisi olup olmadığı sorusuna Henry Kissinger and American Power: A Political Biography (Henry Kissinger ve Amerika'nın Gücü: Politik Bir Biyografi) isimli kitabından bir alıntıyla yanıt vererek,  “Gerald Ford ve George H.W. Bush dönemlerinde ulusal güvenlik danışmanı olarak görev yapan Brent Scowcroft, eski Dışişleri Bakanı Lawrence Eagleburger (yine George H.W. Bush döneminde), eski Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice (George W. Bush döneminde) ve diğerleri gibi onunla çalışan veya yanında bulunan birçok insan Kissinger’ın Dışişleri Bakanı olarak göreve gelmesinden çok sonra ABD’nin dünyadaki yerini şekillendirdiler” dedi.

Kissinger'ın ‘her zaman popüler olmayan’ realist veya realpolitik yaklaşımıyla, eski Başkan Barack Obama'yı uluslararası meseleleri bu doğrultuda ele aldığını iddia etmeye bile teşvik etmesi hala dikkat çekicidir.

‘Oyunun Ustası’

Öte yandan eski Birleşmiş Milletler (BM) Lübnan Özel Elçisi Terje Rod-Larsen, Kissinger'ı ‘uluslararası ilişkiler ve diplomasi alanında dünyanın önde gelen araştırmacılarından biri’ olduğu için ‘çağdaş diplomasi dünyasında tamamen benzersiz’ bir figür olarak görüyor. Dünya Savaşı sonrası dönemde diplomat olarak çalışan bir ilk olmasının yanı sıra, ‘akademisyen olarak bu alanda yaptığı çalışmaların çok etkileyici olduğunu’ sözlerine ekledi. Larsen, Şarku'l Avsat’a yaptığı açıklamada, “İlk olarak ABD ile Çin arasındaki ilişkiye, ikinci olarak da Ortadoğu'daki diplomasisine atıfta bulunarak Kissinger, muazzam bir başarıya imza attı” ifadelerini kullandı. Kissinger'ın akademik kimliği ve çalışan bir diplomat olmasının, onu ‘her iki alanda da en iyisi olarak kimsenin sahip olmadığı bir kombinasyon’ haline getirdiğine dikkat çekti. Larsen ayrıca Kissinger'ın 100. doğum günü vesilesiyle uluslararası barış ve güvenliğe ömür boyu hizmetlerinden ötürü saygılarını sunduğunu ifade etti.

Araplar açısından ‘kararlı bir başarı’

Filistinliler ve İsrailliler arasındaki 1993 Oslo Anlaşmalarında ana arabulucu olan eski Birleşmiş Milletler (BM) Lübnan Özel Elçisi Terje Rod-Larsen, ABD'nin Ortadoğu Barış Elçisi olarak görev yapan ve yakın zamanda ‘Master of the Game: Henry Kissinger and the Art of Middle East Diplomacy (Oyunun Ustası: Henry Kissinger ve Ortadoğu Diplomasisi Sanatı) isimli kitabını yazan eski ABD Dışişleri müsteşarı Martin Indyk ile tamamen aynı fikirde.

xcdfvrg
Kissinger ve Sedat, 16 Ocak 1974'te Kahire'de (AP)

Indyk, kitabında Kissinger'ın Ortadoğu'daki belirleyici rolüne odaklandı. Kissenger’ı ‘zeki ve yorulmak bilmeyen bir arabulucu’ olarak tanımlayan Indyk, hedefinin, ‘rakip güçlerin rekabetini ustaca manipüle ederek’ Ortadoğu'da istikrarlı bir güç dengesi kurmak olduğuna dikkat çekti.

Bununla birlikte, Martin Indyk tarafından benimsenen tarihsel anlatılar, büyük ölçüde ABD ve İsrail arşivlerinin yanı sıra Kissinger ve diğer paydaşlarla yaptığı doğrudan röportajlara dayanıyordu. Mısır ve Suriye, genel olarak Arap bölgesindeki arşivlere erişimi yoktu. Kissenger, Eski ABD Başkanları Bill Clinton ve Barack Obama ile çalışmasına ayrıca eski Başkan Donald Trump'ın Ortadoğu politikasını eleştirdi.  Indyk, birçok Arap ülkesi ile İsrail arasındaki ‘İbrahim (Abraham) Normalleşme Anlaşmaları’nı, Kissinger'ın Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed'le anlaşmadaki başarısına ve Clinton yönetiminin Suriye-İsrail barış anlaşmasına varamamasına benzetti. Kissinger'ın İsrail'in işgal altındaki Arap topraklarından ilk büyük çekilmesine yol açan ikinci Sina müzakerelerindeki başarısı, Obama yönetiminin Filistin- İsrail ihtilafını iki devletli bir çözüme dayanarak çözememesi karşılığında ABD'nin Mısır ile yeni ilişkilerini güçlendirdi.

dfrg
Eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ve eski İsrail Başbakanı Golda Meir, 4 Kasım 1977 Pazar gecesi New York'ta Yahudi Kongre üyelerine verilen akşam yemeğinin ardından konuşuyor (AP)

Profesör Schwartz, Şarku'l Avsat’a yaptığı açıklamada, Kissinger’ın Ortadoğu'daki rolünün oldukça belirleyici olduğunu vurguladı. En önemli izlerinden birinin, İsrail'in varlığına yönelik en büyük tehdidi ortadan kaldıran ve İsrail ile ABD'nin çok daha güçlü bir ittifak kurmasını sağlayan, Mısır ile İsrail arasındaki barış anlaşmasının temelini atmak olduğunu söyledi. Ayrıca, ‘İbrahim Anlaşmaları’nın da Kissinger'ın yaklaşımının bir mirası olduğunu’ ileri sürdü.

Ancak Indyk, Kissinger'ın 1974 başlarında Ürdün Kralı Hüseyin'i (FKÖ'den ziyade) Filistinlileri temsil etmesine izin verecek şekilde barış sürecine dahil etme fırsatını kaçırdığına inanıyor. Kissinger'in tereddüdünün, FKÖ Başkanı Yaser Arafat'ın 1974 Rabat zirvesi sırasında Filistin halkının FKÖ’nün meşru ve tek temsilcisi olarak tanınmasıyla temsil edilen ‘büyük Arap desteğini’ almasına izin verecek ölçüde olmasını eleştirdi.

‘Gerçeklik yok oluyor’

Uluslararası Kriz Enstitüsü'ndeki Birleşmiş Milletler Direktörü Richard Gowan, Kissinger'ın yaptıklarına karşı daha şüpheci görünüyor ve 1970’li yıllarda şekillendirmeye çalıştığı dünyanın çökmeye başladığını düşünüyor. Gowan, Şarku'l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Kissinger'ın başlıca stratejik projeleri Rusya ile yumuşama ve Çin'e açıklıktı. ABD şimdi her iki güçle de karşı karşıya. Bir anlamda, Kissinger'ın amacı ideolojik çatışmadan çok büyük güçler arasında reelpolitikti. Çünkü reelpolitiki daha istikrarlı gördü. Ancak artık gerçekçilik ruhunun yok olduğu bir dünyadayız” dedi. Ayrıca, ‘Kissinger'ı eleştirenlerin çoğunun, Washington'un orada işlenen zulümlere göz yumduğu Bangladeş Savaşı gibi krizlerdeki rolünü hatırlayacağına da işaret etti.  Ancak Gawon, ‘onun gerçekçilik anlayışından hala öğrenebileceğimiz şeyler olduğuna’ olan inancını da dile getirdi.

Güncel sorunlar bile

Schwartz’ın söylediğine göre bazıları, Henry Kissinger'ın, SSCB'nin gücünü dengelemek için sözde ‘Çin kartını’ kullanmak istediği için 1973'te Nobel Barış Ödülü'ne layık görülmesinin hatalı olduğuna inanıyor. Ayrıca bunun ‘her birinin göreli gücünün bugünkünden tamamen farklı olduğu bir zamanda’ gerçekleştiği değerlendirmesinde bulundu. Kissinger’in Çin'in uluslararası sistemde önemli bir rol oynayacağını anladığını vurguladı.

fvgth
Kissinger ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 21 Eylül 2023'te New York'ta (DPA)

Birçoğu ‘Çin'in ekonomik entegrasyonunun siyasi demokrasiye yol açacağına’ inansa da Kissinger'ın güçleri arasında ‘ABD ve Çin'in bir tür dengeye ulaşabileceklerine ikna olmaya devam ettiğini’ düşünüyor.

Kissinger, Avrupa diplomasisinin on dokuzuncu yüzyılda ortaya çıkışına dayanarak çağdaş uluslararası ilişkilerde bir dönüm noktası, yirminci yüzyılda önemli bir oyuncu ve hala yirmi birinci yüzyılda varlığını sürdüren bir yaklaşımın kurucusuydu.



İstihbarat bilgileri: Hamaney, Mücteba’nın yönetme yeteneğinden şüphe duyuyor

Ali Hamaney ve oğlu Mücteba (AFP)
Ali Hamaney ve oğlu Mücteba (AFP)
TT

İstihbarat bilgileri: Hamaney, Mücteba’nın yönetme yeteneğinden şüphe duyuyor

Ali Hamaney ve oğlu Mücteba (AFP)
Ali Hamaney ve oğlu Mücteba (AFP)

İsa en-Nehari

ABD istihbarat birimleri, eski İran Dini Lideri Ali Hamaney’in, oğlu Mücteba Hamaney’in kendisine halef olmasına ilişkin çekinceleri bulunduğu yönünde bilgileri ABD Başkanı Donald Trump’a iletti. Söz konusu bilgilere göre Hamaney’in, oğlunun zekâsı ve ülkeyi yönetme kapasitesi konusunda şüpheleri vardı. Bazı gözlemciler ise Mücteba Hamaney’in içe kapanık bir karaktere sahip olduğunu ve psikolojik sorunlar yaşadığını öne sürdü.

İran’da yeni Dini Lider olarak Mücteba Hamaney’in babasının yerine atanmasının üzerinden bir hafta geçmesine rağmen, yeni lider henüz kamuoyuna açık bir konuşma yapmadı; yalnızca yazılı bir mesaj yayımladı. Gözlemciler bu durumu, İran’da yönetimin İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) tarafından kontrol edildiğinin göstergesi olarak değerlendiriyor. Mesajın, askeri kurumların benimsediği sert söylemle büyük ölçüde örtüştüğü ifade ediliyor.

Bu arada ABD istihbarat kurumları, Donald Trump ve danışmanlarına sundukları bilgilerde, eski Dini Lider Ali Hamaney’in oğlunun kendisine halef olmasına mesafeli yaklaştığını aktardı. CBS News tarafından aktarılan bilgilere göre Hamaney, oğlunun zekâsı ve ülkeyi yönetme becerileri konusunda ciddi şüpheler taşıyordu.

İstihbarat raporlarında ayrıca Ali Hamaney’in, oğlu Mücteba’nın (56) kişisel yaşamında bazı sorunlar yaşadığının farkında olduğu, ancak bu sorunların niteliğinin ayrıntılandırılmadığı belirtildi. Söz konusu durumun, yeni Dini Lider’in kısırlık tedavisi için dört kez Birleşik Krallık’a gitmesiyle bağlantılı olup olmadığı ise netlik kazanmadı. ABD Dışişleri Bakanlığı’na ait 2008 tarihli gizli bir belgeye göre Mücteba Hamaney, çocuk sahibi olması yönünde aile baskısı altındaydı; tedavi sürecinin ardından ilk çocuğu dünyaya geldi.

Donald Trump cuma günü verdiği bir röportajda Ali Hamaney’in oğluna güvenmediğine açık şekilde işaret ederek, “Babası onun lider olmasını dahi istemiyordu” ifadesini kullandı. Trump daha önce de Mücteba Hamaney’i ‘zayıf’ olarak nitelendirmiş ve ABD’nin İran’da bir sonraki liderin seçimi üzerinde bir tür denetim rolü olması gerektiğini savunduğunu belirtmişti.

Ali Hamaney’in oğlunu halefi olarak seçmekten kaçındığına dair spekülasyonlar yeni değil. Bu değerlendirmeler, eski liderin yönetimin miras yoluyla devredilmesine karşı olduğu yönündeki tutumuyla ilişkilendiriliyordu. New York Times’ın İranlı yetkililere dayandırdığı habere göre Ali Hamaney, 12 Gün Savaşı sırasında kendisinden sonra liderlik için üç aday belirlediğinde oğlunu bu listeye dahil etmedi.

Buna rağmen 88 üyeden oluşan Uzmanlar Meclisi, tartışmalı koşullar altında Mücteba Hamaney’i yeni Dini Lider olarak seçti. Yeni liderin kendisinin bile atamasını televizyondan öğrendiğini söylediği aktarıldı. Reuters ise DMO’nun seçim sürecinde baskı uyguladığını ve Uzmanlar Meclisi içindeki görüş ayrılıklarına rağmen Mücteba Hamaney’in adaylığını dayattığını bildirdi.

Psikolojik sorunlar yaşıyor

İstihbarat bilgilerine göre Ali Hamaney’in oğlunun ülkeyi yönetme kapasitesine ilişkin şüpheleri, Mücteba Hamaney’in karizma ve kitleleri etkileyen konuşmalar yapma yeteneğinden yoksun olmasıyla ilişkilendiriliyor. Hamaney’in, İran Devrimi’nin Batı ve İsrail karşıtlığına dayanan ideolojik çizgisinin sürdürülmesi için bu özellikleri gerekli gördüğü belirtiliyor. Bu nedenle Hamaney’in görev süresi boyunca sık sık konuşmalar yapmaya ve resmi kabul törenlerinde görünmeye önem verdiği ifade ediliyor.

Yeni Dini Lider’in kamuoyuna yansıyan tek görüntüsü ise yaklaşık 30 saniyelik bir video kaydı. 2024 yılında çekildiği tahmin edilen görüntülerde Mücteba Hamaney’in internet üzerinden verdiği dini dersleri iptal ettiğini açıkladığı görülüyor. İptalin geçici mi yoksa kalıcı mı olacağına dair ise herhangi bir gerekçe sunulmadı. Atanmasının ardından yeni liderin şimdiye kadar ne sesli ne de görüntülü bir konuşma yaptığı kaydediliyor.

İran muhalefetinde yer alan Hasan Şeriatmedari ise Mücteba Hamaney’in kamuoyu önünde görünmekten kaçınmasının yalnızca hitabet eksikliğiyle açıklanamayacağını savunuyor. Independent Arabia ile yaptığı söyleşide Şeriatmedari, ‘yeni Dini Lider’in psikolojik sorunlar yaşadığını ve içe kapanık bir kişiliğe sahip olduğunu’ ileri sürdü. Şeriatmedari’ye göre Mücteba Hamaney hayatı boyunca tek bir konuşma dahi yapmadı ve kamuya açık etkinliklerde görünmedi.

Gözlemcilere göre Ali Hamaney, DMO’nun güçlü etkisine rağmen devlet üzerindeki nihai otoriteyi elinde tutmayı başardı. Ancak yeni dönemde bu denge değişebilir. Bazı değerlendirmelere göre Mücteba Hamaney, fiilen ‘en yüksek lider’ konumundan ziyade daha sınırlı bir rol oynayacak ve hareket alanı büyük ölçüde DMO’nun hesaplarıyla belirlenecek.

Kişisel ve psikolojik faktörlere dikkat çeken Şeriatmedari, Mücteba Hamaney’in suikasttan kurtulması hâlinde dahi ‘kendisini bu göreve taşıyan DMO üyelerinin elinde bir araca dönüşeceğini’ savundu. Şeriatmedari ayrıca önümüzdeki dönemde bu makamda geniş halk desteğine sahip bir ismin görülmeyeceğini öne sürerek, Mücteba Hamaney’in atanmasıyla birlikte Velayet-i Fakih döneminin fiilen sona erdiğini düşündüğünü ifade etti.

Canlı mı... Ölü mü... Yoksa yaralı mı?

Babasının öldürüldüğü saldırıda yaralandığının doğrulanmasının ardından Mücteba Hamaney yazılı bir mesaj yayımladı. Mesaj, bazı çevrelerce kamuoyunu mobilize etmeye ve öldüğüne dair iddiaları yalanlamaya yönelik bir girişim olarak değerlendirildi. Ancak yeni liderin ne sesli ne de görüntülü bir açıklama yapmaması, yaralarının ciddiyeti ve İran’ı fiilen yönetip yönetmediğine dair spekülasyonları artırdı.

Ortaya atılan açıklamalardan biri, Mücteba Hamaney’in yerinin tespit edilmesi ve hedef alınması riskine karşı kamuoyunda görünmekten kaçındığı yönünde. Ancak İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ile ülkede fiili güç sahibi olarak nitelendirilen Ali Laricani’nin Tahran sokaklarında kamuoyuna açık şekilde görünmesi, bu ihtimali zayıflatan unsurlar arasında gösteriliyor. Gözlemciler, kısa bir video mesaj yayımlamanın sokakta dolaşmaktan daha büyük bir risk oluşturmayacağına dikkat çekiyor.

Bir diğer ihtimal ise Mücteba Hamaney’in yaralarının ağır olduğu ve sağlık durumunun kamuoyuna görünmesine izin vermediği yönünde. Bazı raporlarda ayak kırıkları ve yüzünde morluklar bulunduğu öne sürüldü. ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth de cuma günü yaptığı açıklamada yeni Dini Lider’in muhtemelen yüzünde kalıcı bir yara oluştuğunu söyledi.

Hem ABD’li hem de İranlı yetkililer kamuoyu önünde yeni liderin yaralandığını doğrularken, Şarku’l Avsat’ın CBS News’ten aktardığı habere göre ABD Başkanı Donald Trump yakın çevresiyle yaptığı özel görüşmelerde ‘Mücteba Hamaney’in ölmüş olabileceğini’ dile getirdi. Trump’ın ayrıca, “İran şu anda fiilen liderlikten yoksun” değerlendirmesinde bulunduğu belirtildi. Bu açıklamalar, Dini Lider’in bilincinin yerinde olup olmadığına dair tartışmaları daha da alevlendirdi.

Beyaz Saray ise şu aşamada ülkenin kontrolünün büyük ölçüde DMO’nun elinde olduğu kanaatinde. Bu durum, 1979 İran Devrimi’nden bu yana ülkeyi yöneten teokratik sistem açısından önemli bir değişim olarak değerlendiriliyor.

Yeni liderin akıbetine ilişkin spekülasyonlar sürerken, ABD hükümeti cuma günü Mücteba Hamaney’in ve dokuz üst düzey İranlı yetkilinin yerinin tespit edilmesine yardımcı olacak bilgiler karşılığında 10 milyon dolara kadar ödül verileceğini açıkladı.


PKK'nın İran kolu PJAK'ın Eşbaşkanı Amir Kerimi: ABD, İran rejimini devirmek istemiyor

Amir Kerimi, 2024 yılının nisan ayında PJAK'ın eşbaşkanı seçildi (Independent Arabia)
Amir Kerimi, 2024 yılının nisan ayında PJAK'ın eşbaşkanı seçildi (Independent Arabia)
TT

PKK'nın İran kolu PJAK'ın Eşbaşkanı Amir Kerimi: ABD, İran rejimini devirmek istemiyor

Amir Kerimi, 2024 yılının nisan ayında PJAK'ın eşbaşkanı seçildi (Independent Arabia)
Amir Kerimi, 2024 yılının nisan ayında PJAK'ın eşbaşkanı seçildi (Independent Arabia)

Bahaa el-Avam

Son günlerde, ABD'nin İran'daki rejimi devirmek amacıyla İran'daki Kürtleri destekleme niyetinde olduğuna dair birçok haber basında yer aldı. Ancak PKK'nın  İran kolu Kürdistan Özgür Yaşam Partisi (PJAK) Eşbaşkanı Amir Kerimi, ABD'nin İran rejimini devirme niyetine dair herhangi bir işaret olmadığını belirterek Başkan Donald Trump'ın açıklamalarının, kendi görüşüne göre İran hükümetinin devrilmesi değil, davranışının değiştirilmesine odaklandığını söyledi.

Reuters, bu ayın başlarında, ismini açıklamadığı üç kaynağa dayanarak, İranlı Kürt silahlı grupların, ülkenin batısındaki İran güvenlik güçlerine saldırı düzenleme olasılığı konusunda ABD ile günlerce süren istişarelerde bulunduğunu aktardı ve bu grupların İran-Irak sınırında konuşlandığını bildirdi. Bu gruplar, İran ordusunu zayıflatmak amacıyla daha önce bu tür bir saldırıyı gerçekleştirmek üzere eğitim almıştı.

PJAK, istişarelere katılan gruplar arasındaydı. ABD’nin şimdiye kadar İran’ın geleceği, demokrasi ve Kürt sorunu gibi konularda net bir stratejik politika izlemediğini belirten Kerimi, Washington’ın İran'da gelecekte belirli bir rejimi mi yoksa merkezi olmayan bir rejimi mi destekleyeceği ya da ‘Kürt halkının mücadelesinin ve İran'ın geleceğindeki yerinin kalıcı olup olmayacağı’ konusunda net bir program ortaya koymadığına dikkati çekti.

ABD ve İsrail, 28 Şubat'tan bu yana İran'a karşı bir savaş yürütüyor. Her iki ülkenin yetkilileri rejim değişikliğinden bahsetmiş olsa da bu konudaki açıklamaları net ve kesin değil. Ayrıca, bölgedeki birçok ülkeye yayılan ve Hürmüz Boğazı'ndaki deniz ulaşımını büyük ölçüde aksatan bu savaşın sona ermesi için net bir yol haritası da ortaya koymadılar.

İran rejimini devirmenin en iyi ve belki de en etkili yolunun halkın demokrasi için ayaklanması olduğuna inanan Kerimi, İran son 10 yıl içinde birçok büyük ve etkili ayaklanmaya tanık oldu. Bunların en öne çıkan, en köklüsü ve halen devam eden ‘Kadın, Yaşam, Özgürlük’ ayaklanması oldu. Bu ayaklanmaların hükümeti felç ettiğini vurgulayan Kerimi’ye göre eğer bu ayaklanmalar destek görmüş ve rejimin baskısına karşı ciddi tavırlar alınmış olsaydı, bugün mevcut savaşa gerek kalmayabilirdi.

Görüşünü desteklemek için aralık ayındaki ayaklanmaya atıfta bulunan Kerimi, “Halk ayaklanmaları, özgürlük mücadelesinde büyük cesaret gösteren ve çok sayıda kurban veren halkın gözünde rejimin meşruiyetini tamamen ortadan kaldırdı. Ancak halk, varlığını sürdürmek için tereddüt etmeden baskı ve cinayete başvuran bir hükümetle karşı karşıya. Bu yüzden halkın ve yabancı hükümetlerin çabalarını bu kanlı baskı mekanizmasını etkisiz hale getirmeye ve ortadan kaldırmaya odaklamaları gerekir. Bu da en etkili çözüm olacaktır” ifadelerini kullandı.

İran, geçtiğimiz aralık ayı sonlarında ve takip eden ay boyunca Tahran Çarşısı’nda başlayan ve daha sonra diğer büyük şehirlere yayılan geniş çaplı bir protesto dalgasına sahne oldu. Mahsa Amini'nin ölümünün ardından patlak veren 2022 ayaklanmasından bu yana yaşanan en ciddi kaostu. Doğrudan nedeni, İran para biriminin yabancı döviz karşısındaki gerilemesi ve bir doların yaklaşık 1,4 milyon İran riyalinden işlem görmesi gibi ekonomik faktörlerdi. Fakat insan hakları örgütlerinin raporlarına göre Tahran hükümeti, bu hareketleri bastırmak için aşırı güç kullandı.

ABD Başkanı Donald Trump, aralık ayında ayaklanma sırasında, göstericilerin öldürülmesi halinde müdahale edeceğine söz verdi ve insan hakları örgütlerinin raporlarında İran güvenlik ve askeri güçlerinin binlerce kişiyi öldürdüğü belirtildikten sonra, kendi sosyal medya platformu Truth Social üzerinden “Protestoculara yardım yolda” diye yazdı. O dönem yardım gelmedi, ancak ABD ve İsrail geçtiğimiz şubat sonunda İran'a karşı bir savaş başlattı ve Tahran'a yönelik ilk saldırıda, başta Ayetullah Ali Hamaney olmak üzere rejimin üst düzey çok sayıda yetkilisi hedef alındı.

Kerimi’ye, PJAK’ın mevcut koşulları Kürt devleti kurmak için bir fırsat olarak görüp görmediğini, yoksa sadece yeni İran devleti çatısı altında federal bir yapı mı aradıklarını sorduk. Kerimi, partisinin temel hedefinin demokratik ve ademi merkeziyetçi bir İran'a ulaşmak olduğunu, bu İran'da Kürt meselesinin güvenlik odaklı yaklaşımdan vazgeçilerek siyasi ve hukuki çözümlerle ele alınacağını söyledi.

Anayasada Kürt halkının yerinin belirlenmesi gerektiğini vurgulayan Kerimi, PJAK’ın İran’da ‘katılımcı demokrasiye dayanan, halkların ve toplumların doğrudan katılımıyla işleyen, yani demokratik konfederasyon olarak bilinen bir federal sistemin kurulmasını desteklediğini’ belirterek, “Çünkü böyle bir sistem, farklı kimliklerin bir arada yaşamasını sağlamak için gerekli mekanizmalara ve esnekliğe sahip” dedi.

Kerimi'ye göre bu hayale giden yol, değişime ya da siyasi ve barışçıl yollarla herhangi bir dönüşümü kabul etmeye muktedir olmadığını kanıtlamış olan İran rejiminin devrilmesinden geçiyor. Geleneksel anlamdaki silahlı mücadelenin yanı sıra, diğer direniş biçimleri ve halk ayaklanmaları da bu hayali gerçekleştirebilir.

ABD’nin belirsiz tutumunun yanı sıra, İran rejimini devirmek isteyen PJAK, Türkiye’nin tutumundan endişe duyuyor. Bu endişenin sadece kendisine karşı alınabilecek önlemlerle sınırlı olmadığını ifade eden Kerimi, Türkiye’nin bölgedeki değişikliklerden duyduğu endişe nedeniyle İran hükümetini desteklediğini ve Türkiye'nin geleneksel politikasının nerede olursa olsun Kürt halkının haklarına karşı çıkma üzerine kurulu olduğunu iddia etti.

Kerimi, Türkiye Cumhurbaşkanı ve Dışişleri Bakanı’nın açıklamalarının yanı sıra Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) de Kürtler ve Azerilerin bir arada yaşadığı İran’ın batı kesimlerinin bir kısmına yönelik bir Türk planının varlığına işaret etti. Kerimi’ye göre bu planın uzun yıllardır bir arada yaşayan iki halk arasında nefreti ve etnik çatışmayı körükleyebilir.

PJAK’ın barış içinde bir arada yaşama inancına sahip olduğunu ve Kürtlerin haklarını desteklediği gibi Azeri Türklerin haklarını da desteklediğini belirten Kerimi, PJAK’ın mücadelesinin sadece İran içinde ve Kürdistan ve İran halkı için olduğunu, Türkiye devletinden herhangi bir talebi olmadığını ifade etti. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre Kerimi, İran’ın Kürdistan eyaletindeki diğer tüm Kürt partilerinin de bu konuda kendisiyle aynı görüşte olduğunu belirtti.

İran’daki Kürt partileri ve bloklarının ‘ülkeyi baskıcı rejimden kurtarmak ve demokratik bir alternatif inşa etmek için iş birliğini sürdürme gerekliliği’ konusunda hemfikir olduklarını vurgulayan Kerimi, özellikle de komşu ülkelerde olmak üzere yurtdışındaki Kürtlerin durumuna ilişkin “Kürtler bugün yüksek düzeyde demokratik ulusal bilince sahipler. Kendi dillerini konuşanları ve İran'daki tüm özgürlük savunucularını destekliyorlar" dedi. PJAK eşbaşkanı, İran'daki Kürtlerin siyasi ve operasyonel programlarına müdahale etmediklerini, ancak İran'daki Kürt halkının varlığı herhangi bir tehdit altında olduğunda, Suriye'deki Kürtlere yaptıkları gibi onları desteklediklerini belirtti.

Türkiye Milli Savunma Bakanlığı, birkaç gün önce silahlı ve ayrılıkçı Kürt grupların faaliyetlerinin İran'ın güvenliği ve bölgenin istikrarı için bir tehdit oluşturduğunu belirterek, İranlı Kürt grupların hareketlerini ve bunlarla ilgili gelişmeleri yakından takip ettiğini açıklamıştı. Ancak daha sonra Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Washington'ın Kürtleri İran'a karşı savaşa dahil etme niyetini reddettiğini söyledi. Çatışmaya yeni tarafların dahil edilmesinin krizi karmaşıklaştıracak ve tehlikelerini artıracak yanlış bir adım olduğunu belirten Fidan ayrıca, Ankara'nın savaşın kapsamının genişletilmesini ve çok taraflı bir çatışmaya dönüşmesini reddeden tutumunun açık olduğunu vurguladı.

Türkiye ile barışçıl ilişkileri destekleyen ve Ankara’nın herhangi bir müdahalesinin İran'daki durumu daha da karmaşık hale getireceğine inanan Kerimi, ‘barışın, Türk hükümetinin vizyonunda ve politikalarında bir değişime yol açarak, sınırları dışındaki Kürtlerle dostane ilişkilere vesile olmasını’ umduğunu ifade etti. PJAK Eşbaşkanı Kerimi, Abdullah Öcalan ve Türkiye'deki Kürt hareketi ile sorunun barışçıl yollardan çözülmesi yönündeki çabaları desteklediğini vurguladı.


İsrail ordusu, Lübnan'ın güneyinde "sınırlı" kara operasyonlarına başladığını duyurdu

İsrail'e ait kendinden tahrikli bir obüs, sınır yakınlarında bulunan kuzey İsrail'deki Yukarı Celile bölgesinden güney Lübnan'a doğru top atışları yapıyor (AFP)
İsrail'e ait kendinden tahrikli bir obüs, sınır yakınlarında bulunan kuzey İsrail'deki Yukarı Celile bölgesinden güney Lübnan'a doğru top atışları yapıyor (AFP)
TT

İsrail ordusu, Lübnan'ın güneyinde "sınırlı" kara operasyonlarına başladığını duyurdu

İsrail'e ait kendinden tahrikli bir obüs, sınır yakınlarında bulunan kuzey İsrail'deki Yukarı Celile bölgesinden güney Lübnan'a doğru top atışları yapıyor (AFP)
İsrail'e ait kendinden tahrikli bir obüs, sınır yakınlarında bulunan kuzey İsrail'deki Yukarı Celile bölgesinden güney Lübnan'a doğru top atışları yapıyor (AFP)

İsrail ordusu bugün yaptığı açıklamada, ileri savunmayı güçlendirmek amacıyla son birkaç gündür Güney Lübnan'daki Hizbullah mevzilerine karşı sınırlı kara operasyonlarına başladığını duyurdu.

İsrail askeri sözcüsü Avichay Adraee X'te yaptığı açıklamada, "Son günlerde 91. Tümen, ileri savunma bölgesini genişletmek amacıyla Güney Lübnan'daki kilit noktalara yönelik hedefli bir kara harekatına başladı" ifadelerini kullandı.

Adraee ayrıca, "Bu operasyon, ileri savunma bölgesini güçlendirme çabalarının bir parçası olup, terörist altyapısını yok etmeyi ve bölgede faaliyet gösteren terörist unsurları ortadan kaldırmayı ve kuzey sakinleri için ilave bir güvenlik katmanı oluşturmayı amaçlamaktadır" diye belirtti.

Adraee sözlerine şöyle sürdürdü: “Güçlerin bölgeye girmesinden önce, İsrail Ordusu, topçu ve hava kuvvetleri aracılığıyla bölgedeki çeşitli terörist hedeflerine saldırarak tehditleri ortadan kaldırdı.” “Tümen güçleri, taarruz çabalarıyla birlikte, 146. Tümen güçleriyle birlikte Celile kasabalarını savunma görevini sürdürmeye devam ediyor.”