Einstein’dan Musollini’ye Siyonizm’in Faşizm ile akrabalığı

Einstein’ın delilik tanımı: İsrail’in ölümcül davranışları üzerine…

Einstein’dan Musollini’ye Siyonizm’in Faşizm ile akrabalığı
TT

Einstein’dan Musollini’ye Siyonizm’in Faşizm ile akrabalığı

Einstein’dan Musollini’ye Siyonizm’in Faşizm ile akrabalığı

Bryn Haworth

Hamas’ın 7 Ekim saldırısı ve ardından Gazze’ye yapılan saldırılar, Albert Einstein’ın meşhur delilik tanımını çarpıcı bir açıklıkla gözler önüne serdi. Einstein’a göre delilik, aynı şeyi tekrar tekrar yapıp farklı sonuçlar beklemektir. İşte hepimizin de gördüğü üzere halihazırda iktidar koltuğunda oturanlar, farklı bir sonuç elde etmeyi umarak aynı eylemleri tekrarlamakta ısrar ediyorlar.

Biraz geriye gittiğimizde Einstein’ın modern İsrail’le bağlantısı daha bir anlam kazanıyor. Filistinlilerin ‘Nekbe / Büyük Felaket’ olarak andığı 1948 yılında Einstein, The New York Times gazetesinde bir makale yayımlayarak, o dönemde Siyonizm’in yarı askerî kolu olan Irgun örgütü ile ‘Nazi ve faşist partiler’ arasında şaşırtıcı bir kıyaslama yaptı ve örgütü açıkça ‘terörist, sağcı ve şovenist bir örgüt’ olarak tanımladı.

Foto: Einstein’ın 2000 yılında Paris’teki Griffin Müzesi’nde sergilenen balmumu heykeli (AFP)
Einstein’ın 2000 yılında Paris’teki Griffin Müzesi’nde sergilenen balmumu heykeli (AFP)

Irgun örgütü üyeleri, Arap-İsrail savaşı başlangıcında İsrail ordusuna entegre edildi. Bu, terör eylemleri içerse bile bir Yahudi devleti kurma uğrunda her yolun mübah olduğunu düşünen pek çok Siyonist’in gözünde örgüt üyelerinin taktiklerinin çekici olduğunu gösteriyor. 9 Nisan 1948’de Deyr Yasin’de yapılan ve aralarında kadınlarla çocukların da bulunduğu 107 köylünün ölümüne sebep olan korkunç katliamın sorumlularının da Irgun üyeleri olduğunu unutmayalım.

Irgun terör örgütü, İsrail’deki sağcı Herut Partisi’nin öncülüydü. Bu parti daha sonra bugün Binyamin Netanyahu’nun liderlik ettiği Likud Partisi’ne dönüştü. Siyonist bir akademisyenin oğlu olan Netanyahu, şu an ABD ile güçlü ilişkilere sahip ve görev süresi en uzun İsrail başbakanı olarak tanınıyor. Likud üyeleri 1977 yılından bu yana çeşitli İsrail hükümetlerinde defalarca liderlik koltuğuna oturdu.

“Ben-Gvir, aşırı dindar bir Siyonist ideoloji olan Kahanizm’i benimsemiş Kach adlı radikal bir grubu destekledi”

İsrail ile Einstein arasında bir bağlantı daha var. Bu bağlantı, 1994 yılında el-Halil’deki Harem-i İbrahim Camii’nde meydana gelen trajik hadiselerde belirdi. Bu korkunç olayın faili Baruch Goldstein, namaz kılan 29 Müslüman’ın ölümüne ve 150 kişinin yaralanmasına sebep olmuştu. Şaşırtıcı olan, o dönemde bazı radikal Siyonist yerleşimcilerin Goldstein’ın eylemlerini övgüyle karşılamasıydı. Örneğin Yochai Ron, haberleri duyduğunda memnun olduğunu açıkça ifade etmiş ve Yahudiler ile Araplar arasında bir çatışma olduğunu doğrulayarak şöyle demişti: “Burada yaşayan tüm Araplar, bir tehdit oluşturuyor ve Batı Şeria’daki Yahudi toplumunun varlığını tehlikeye atıyorlar.”

Kendisi de bir yerleşimci olan Itamar Ben-Gvir’in evinin oturma odasının duvarında yakın zamana kadar Goldstein’ın bir resmi bulunuyordu. Peki, Einstein’ın bununla ne alakası var? Ben-Gvir’in kahramanı Goldstein, Brooklyn’den gelmiş ve Bronx’taki Albert Einstein Tıp Fakültesi’nde tıp eğitimi almıştı. Ama üniversitenin girişinde Einstein’ın deliliğe dair sözlerinin yazılı olduğuna pek ihtimal vermiyoruz.

Foto: 27 Ekim’de Aşkelon’daki yerleşimcilere tüfek dağıtımı esnasında Ben-Gvir (ortada) (DPA)
27 Ekim’de Aşkelon’daki yerleşimcilere tüfek dağıtımı esnasında Ben-Gvir (ortada) (DPA)

Ben-Gvir, duvarındaki resmi kaldırsa da davranışları her zamanki acımasızlığını sürdürüyor. Bunu, Ulusal Güvenlik Bakanı olarak benimsediği açık söylemlerden de anlayabiliriz. Geçmişte Ben-Gvir, Kahanizm’i benimsemiş Kach adlı radikal bir grubu destekledi. Aşırı dindar bir Siyonist ideoloji olan Kahanizm, Haham Meir Kahane’nin öğretilerine dayanıyor ve İsrail’deki Arapların büyük çoğunluğunun Yahudi ve İsrail düşmanı olduklarını, her zaman da öyle kalacaklarını vurguluyor. Bu ideoloji, İsrail’i, Filistin’i, modern Mısır’ın bazı bölgelerini, Ürdün’ü, Lübnan’ı, Suriye’yi ve Irak’ı içine alan teokratik bir Yahudi devleti kurulmasının zorunlu olduğunu müjdeliyor. O devlette Yahudi olmayan herhangi bir kişinin oy kullanma hakkı olmayacak ve Musa bin Meymun’un (Maimonides) sistematize ettiği haliyle Yahudi Şeriatı uygulanacak. Söz konusu yasa uyarınca Yahudi olmayıp, İsrail’de yaşamak isteyenlerin üç seçeneği var: Vatandaşlık hakkı hariç tüm haklardan yararlanan ‘yerleşik yabancılar’ olarak kalacaklar, böyle bir konumu kabul etmek istemiyorlarsa tam karşılığıyla ülkeyi terk edecekler, iki durumu da reddederlerse zorla sınır dışı edilecekler.

Foto: 1948 yılındaki Hayfa’dan sürülmelerinden sonra Tulkarim’e doğru yol alan Filistinli kadınlar ve çocuklar (AFP)
1948 yılındaki Hayfa’dan sürülmelerinden sonra Tulkarim’e doğru yol alan Filistinli kadınlar ve çocuklar (AFP)

Kahane’nin dul eşi, 2010 yılında kendisiyle yapılan bir röportajda, “Meir Kahane, Araplardan nefret etmiyordu. O sadece Yahudileri seviyordu” ifadelerini kullandı. Kadim bir söz vardır: “Dostları uğruna canını veren birinin sevgisinden daha büyük sevgi kimsede yoktur” (Yuhanna İncili, 15:13)

ABD’de doğan Haham, Seyyid Nusayr tarafından suikasta uğradığında Brooklyn’de çoğunluğu Ortodoks Yahudilerden oluşan bir topluluğa hitap ediyordu. Mısır asıllı ABD vatandaşı Seyyid Nusayr, daha sonra 1993 yılında Dünya Ticaret Merkezi’nin bombalanması olayına katılacaktı. Kahane, Amerikalı Yahudileri iş işten geçmeden İsrail’e göç etmeye teşvik ediyordu. Ancak bu ‘koca yürekli’ haham için vakit dolmuştu.

“Jabotisnky, faşizme yakınlığından ötürü ‘Yahudi Duce’ lakabını aldı”

Araplara yönelik derin alaycılığıyla kinik tavır, Siyonist durumun başlangıcından beri mevcuttu (Kinik felsefe, tabiatta bir iyiliğin varlığına inanmaz ve başkalarının motivasyonlarına genel bir şüpheyle yaklaşır). Ancak tüm Siyonistler arasında değil. Bu tavır daha çok, Siyonizm’in revizyonizm olarak bilinen yarı faşist versiyonunda görüldü. En derin şüpheleri barındıran Revizyonist Siyonizm, David Ben-Gurion ile Haim Weizmann tarafından ortaya atılan ve İsrail topraklarına bağımsız bireylerin yerleşmesine odaklanan ‘pratik Siyonizm’in gözden geçirilmesi çağrısında bulunuyordu.

Foto: Ze’ev Jabotinsky (AP)
Ze’ev Jabotinsky (AP)

İlk yıllarda revizyonist hareket, liderini, ‘büyük adam’ Ze’ev Jabotinksy’de buldu. Jabotinsky, faşizme ama özellikle de Mussolini’ye yakınlığından ötürü bir takipçisi tarafından ‘Yahudi Duce’ olarak adlandırıldı. Jabotinsky’nin adanmış yardımcısı, şu anki çılgınlığın garip bir habercisi olarak Binyamin Netanyahu’nun babasından başkası değildi. Daha sonra İtalyan diktatör Mussolini’nin Hitler’le ittifak kurmasının ardından Jabotinsky, Mussolini’ye ilişkin tutumunu gözden geçirdi. Yahudi kardeşlerine dair vizyonu ise diasporadaki insanlar karşısında yaşadığı hayal kırıklığından ve sağlıklı ve garip bir şekilde Yunanlı yeni ve büyük bir ırk hayalinden doğdu. 1905 yılının başlarında şunları yazmıştı:

“İdeal Yahudi bireyin özelliklerini tarif etmek için önce bu özellikleri Yid (Yidiş, Yahudileri aşağılamak için kullanılan bir tabir) ibaresinin aşağılayıcı modern versiyonuyla karşılaştıralım. Yid; çekici olmayan, kırılgan ve fiziksel cazibeden yoksun şeklinde tanımlanır. Biz ise ‘Yid’ kavramının tam tersini tasavvur etmeyi hedefliyor ve ideal Yahudi insanını bir erkek güzelliğine, baskın bir duruşa, güçlü omuzlara, canlı hareketlere ve hayat dolu çeşitli renklere sahip biri olarak tasavvur etmek istiyoruz. Yahudiler, ürkek ve ezik bir görünüm çiziyor, halbuki Yahudi bireyin özgüvenli bir duruş sergilemesi lazım. ‘Yid’, başkalarına itici geliyor ama Yahudi birey başkalarının hayranlığını kazanmalı ve herkesi büyülemelidir. ‘Yid’, haksızlığa tahammül edebilir, ancak Yahudi bireyin liderlik rolü oynaması ve saygınlık kazanma becerisine sahip olması gerekir. Yahudi, yabancılardan saklanmak zorunda hissedebilir, ancak kendinden emin, gururlu ve cesur bir şekilde dünya sahnesine çıkmalı ve dünyayla kararlı bir göz teması kurarak iftiharla, ‘Ben bir Yahudiyim!’ demelidir” (Kaynak: Dr. Herzl).

“Jabotinsky’nin özeleştiri konusunda zamanının çok ilerisinde olduğu ortada”

Haham Kahane’nin Yahudi halkına duyduğu sarsılmaz muhabbetle karşılaştırıldığında bu pasaj, açıktan açığa bir küçümseme olmasa da büyük bir zıtlık ortaya koyuyor. Bu tutum, siyasi yelpazenin bir tarafıyla sınırlı değildi. Jon Lansman, 20 Kasım 2023 tarihli bir makalesinde, İsrail’in erken tarihi olarak adlandırdığı dönemde sol cenahtaki bireyler arasında benzer duyguların yaşandığını şu sözlerle aktarıyor:

“İsrail devleti kurulmadan önce beklenen Yahudi hükümetine öncülük edenler, Birleşik Krallık yönetimi altındaki Filistin’de Holokost’u izliyorlardı. İsrail’e yönelen altı milyon ölü ve bir milyon sağ karşısındaki tutumları, onların ölüm biçimlerini tarif ederken kullandıkları şu ibareyle ifade edilebilir: “Koyun gibi ölüme gittiler.” İsrail solunda kökleşmiş olan bu zayıflığı küçümseyici tavır, şu an onların aşırı sağ haleflerine geçti ve Filistinlilere karşı üstünlük ve zorbalıkla öne çıkan daimî bir savaş kültürü üretti. Hamas’ta yansımasını bulan bir kültür” (Kaynak: The Guardian, 20 Kasım 2023).

Jabotinsky’nin özeleştiri konusunda çağının çok ilerisinde olduğu açık. Bu fikir, “Netanyahular (Netanyahus)” adlı kitabın yazarı Joshua Cohen’in tanımladığı gibi, ‘Yid’ ile ‘İbranileri’ birleştiren pasaja baktığımızda özellikle netleşiyor. Bu kurgusal portrede Jabotinsky, ayırt edici özelliklerle tasvir ediliyor: “Yuvarlak, koyu Bakalit gözlükler ve Hitler’i anımsatan düz gri veya çelik beyazı saçlar.”

Foto: 1948 yılındaki Theodor Herzl’i anma töreninde İsrailli yetkililerin ortasında duran Ben-Gurion (AFP)
1948 yılındaki Theodor Herzl’i anma töreninde İsrailli yetkililerin ortasında duran Ben-Gurion (AFP)

Cohen, Jabotinsky’ye dair portresine, Hitler bıyığına benzeyen bir diş fırçası bıyık ekleyebilirdi. Jabotinsky, Yahudilere layık katı bir ‘Führer’dir ama tabi bu Führer'liğe yalnızca kendilerinin yetkili olması şartıyla. Revizyonistlerin lideri, Yahudi kardeşlerine karşı tutumunda aykırı olsa da sömürmeye niyet ettiği nüfusa karşı gönülsüzce saygı gösteriyordu.

Bir zamanlar Grek-İbrani diline dair matematiksel bir vizyona sahip olan romantik idealist, “Demir Duvar” adlı kitabını kaleme aldığı 1923 yılına gelindiğinde gerçeklikle yüzleşmeye başladı. Bu belirleyici dönemde Yahudi sömürgeciliğinin güçlü ve pratik savunucusu haline geldi. Tartışılan ve vurgulanan merkezî ana kavram ise ‘sömürgecilik’ oldu. Bu, zamanın en büyük devleti Osmanlı İmparatorluğu’nun bağımsız parçalara ayrılmasından kısa bir süre sonra ve mevcut Avrupa imparatorluklarının Büyük Savaş’ın ardından ciddi gerilemeler yaşadıkları bir aşamada meydana geldi. Bu gelişmeler karşısında Siyonistler, halihazırda düşman halkların yaşadığı toprakların sömürülmesini teklif ediyorlardı.

“Gönüllü bir anlaşmaya varmak mümkün değilse de bu, Filistinli Araplarla bir anlaşmaya varmanın imkânsız olduğu anlamına gelmez  Ze’ev Jabotinsky”

“Demir Duvar” kitabı şüpheye yer bırakmıyor Jabotinsky, Filistin’deki Arapların razı etme çabalarından etkilenmeyeceklerinin, dahası Papualılardan yerli Amerikalılara kadar dünyanın dört bir yanındaki diğer pek çok yerli halkın yaptığı gibi vatanlarını savunacaklarının tamamen farkındaydı. Ne diyordu: “Gönüllü bir anlaşmaya varmak mümkün değilse de bu, Filistinli Araplarla bir anlaşmaya varmanın imkânsız olduğu anlamına gelmiyor.”

Zorbalık alametleri

Bu ‘anlaşma’ tarifi, despot bir zihniyetin alameti gibi görünüyor. Bu zihniyet, sizin arzularınız ne olursa olsun öteki tarafa boyun eğilmesini bekler. Bunu en çok dile getiren ise Orwell’ın roman kahramanı Winston Smith’tir (Winston Smith, George Orwell’ın “1984” romanının ana karakteri ve kahramanıdır. Hakikat Bakanlığı’nda görevli bir memur olup, tarihî kayıtların totaliter hükümetin anlatısına uyacak şekilde yeniden yazılmasından sorumludur). Smith, yoğun baskı altında iki artı ikinin bazı durumlarda üç veya beşe eşit olabileceğini kabul etmek zorunda kalmıştı...

“Araplar kendilerini bizim varlığımızdan kurtarmaya dair en ufak bir umut besledikleri sürece, gönül okşayıcı teşvikler ve temel ihtiyaçlar uğruna bu umuttan vazgeçmeyeceklerdir. Onlar düzensiz bir topluluk değil, aksine canlı bir millet.”

Jabotinsky, bu konuda safdillikle suçlanamaz. Onun gözleri, öne sürdüğü acı gerçeklere sonuna kadar açık. İnsan, onun bu gerçeklerle nasıl yüzleşebileceğini merak ediyor. Ama Jabotinsky, bu yeteneğe sahip ve vizyonunun olası sonuçlarının kendisi için bir rüyanın, başkaları içinse bir kâbusun gerçekleşmesi olduğunu görüyor. Onun öngördüğü gelecek, dikkat çekici bir şekilde Filistinlilerin mevcut durumuna benziyor. Jabotinsky, karşı tarafı kendi halkının bir yansıması olarak görebilen ve onun, kendi kaderini tayin etme, toprak ve gelecek konusunda eşit haklarını tanıyabilen biriydi.

Foto: 2 Aralık’ta Refah Sınır Kapısı’nda yemek paylarını bekleyen Filistinli çocuklar (Reuters)
2 Aralık’ta Refah Sınır Kapısı’nda yemek paylarını bekleyen Filistinli çocuklar (Reuters)

Bununla beraber teslim olmadan önce boyun eğdirilmeleri ve hayal kırıklığına uğratılmaları gerektiğine dair temel inancı köklüydü. “… Böyle bir anlaşmayı gerçekleştirmenin tek yolu demir bir duvar, yani Filistin’de Arap baskıları karşısında asla gevşeklik göstermeyecek devasa bir güç inşa etmektir. Bir diğer deyişle gelecekte bir anlaşmayı temin eden tek yol, aslında şu an herhangi bir anlaşmaya varmak için çabalama fikrinden vazgeçmektir.”

Bu ‘devasa gücün’ askerî olduğu açıktı. İlk aşamalarda Jabotinsky, Birinci Dünya Savaşı sırasında Birleşik Krallık’ın Filistin’i işgalinde rol oynamış beş bin askerlik bir Yahudi birliği oluşturdu. Jabotinsky, Filistin’e yönelik Yahudi göçünü korumayı hedefleyen ve Arap nüfustan ayrı bağımsız askerî güce sahip bir Siyonist devletin kurulmasını tasavvur ediyordu. Polonya’da on gerici gençlik grubu ortaya çıktı. Bunlardan biri Betar olarak adlandırıldı ve 1929 yılında Jabotinsky, Betar’ın liderliğini üstlendi. 1931 yılına gelindiğinde ‘Nihai Hedef’ olarak bilinen siyasi bir program oluşturulmuştu. Bu program, Ürdün Nehri’nin iki yakasında Yahudi çoğunluğa sahip bir devlet kurulması çağrısında bulunuyordu.

“Netanyahu 2015 yılında Knesset üyelerine hitaben kalıcı savunma haline dair kanaatini vurgulayarak şöyle dedi: Bana sonsuza kadar kılıçla mı yaşayacağımız soruluyor. Cevabım: Evet”

Kasım 1934’te Mussolini, Civitavecchia’da bir Betar grubunu ağırladı ve burada Kara Gömlekliler mensubu 134 eğitimli öğrenciyle bir araya geldi. Bu, ideolojik uzlaşmaya dair bir görüş birliğini ortaya koydu. Faşist benzerleri gibi Jabotinsky de sınıf çatışması kavramını reddetti, işçi anlaşmazlıklarında ‘zorunlu hakemlik’ çağrısında bulundu ve ulusal çıkarları belirli bir sosyal veya ekonomik sınıfın çıkarlarına önceledi. Bu çabalar üzerinden, Siyonistlerin ‘Araplar’ adıyla işaret ettiği Filistinlilerin muhalif olduklarını gerçekten varsaydıkları anlaşılıyor.

Netanyahu’nun inancı

Binyamin Netanyahu, siyasi kariyeri boyunca sürekli Filistin düşmanlığını kabul etti ve ona karşılık verdi. Onun, anlaşma çabalarına yaklaşımı gözle görülür derecede gergindi ve bize eski ‘Yahudi Duce’ Jabotinsky’yi andırıyordu. 21 Kasım 2023’te The Guardian gazetesinde yayımlanan “Netanyahu Doktrini: İsrail’in En Uzun Süre Görevde Kalan Lideri Ülkeyi Kendi Görüşüne Göre Nasıl Yeniden Şekillendirdi” başlıklı makalesinde Joshua Leifer, Netanyahu’nun tahkim edilmiş İsrail vizyonunun etkinliğini yorumladı. Leifer bu makalede, Filistinlilerin ve onların mücadelelerinin Tel Aviv’deki bir kafenin rahat ortamından nasıl da neredeyse görülmez olduğuna dikkat çekerek, mağluplara ilişkin rahatsız edici kayıtsızlığa ışık tutuyor. Leifer’ın ifadesiyle “Netanyahu, geleneksel bir ideolog değil. Onun iki devletli çözüme yönelik itirazının kaynağı, mesihî bir inanç (Mesiyanik Yahudiler, İsa’nın tanrısallığına inanır, onu mesih olarak kabul eder ve Teslis inancı başta olmak üzere tüm önemli Hıristiyan öğretilerine iman ederler) ya da Kutsal Kitap’tan alınan bir ilham değil. Onun destekçilerinin çoğunluğu dindar gelenekçilerden oluşsa da Netanyahu, aslında son derece laik olup, Yahudi şeriatının uygulamalarına bağlı değildir. Onun dünya görüşü daha ziyade, derin bir kinik kötümserlik duygusuna dayanır.”

Netanyahu’nun kinizmi, tekrarlanan “demir” düşüncesinde de görüldüğü gibi revizyonist hareketin derin kinizmini andırıyor. İlk önce Jabotinsky’nin demir duvar anlayışı vardı. Ardından Gazze ve diğer bölgelerden gelen füzelere karşı bir savunma önlemi olan Demir Kubbe sistemi geldi. Şimdi de Hamas’ın saldırılarına ve vahşetine bir tepki olarak Demir Kılıçlar Harekatı’na şahit oluyoruz. Netanyahu 2015 yılında Knesset üyelerine hitaben dile getirdiği şu ifadelerle daimî savunma halinin gerekli olduğuna dair inancını vurguladı: “Sonsuza kadar kılıçla mı yaşayacağımız soruluyor. Cevabım: Evet.”

Demir gidişat

Joshua Leifer, Netanyahu’nun politikalarını, değiştirilmesi zor ‘demir gidişat’ olarak tanımlıyor. Bununla birlikte Netanyahu hükümetinin Ariel Kallner ve Bezalel Smotrich gibi bazı üyeleri gidişatı değiştirmek için herhangi eğilim göstermiyor. Kallner, nekbe (felaket) çağrısıyla ve Smotrich de Filistinlilerin kimliğine ve varlığına dair inkârıyla bakış açılarını ortaya koyuyorlar. Filistin Dışişleri Bakanlığı, kınadığı bu tavırları “ırkçı, faşist ve aşırı” olarak niteledi. Bu tutumlar herkesin malumu. Hatta 2019 yılındaki seçimlerde Likud, İsrail’deki Arap ve Filistinli azınlıkları ‘tehdit’ ve ‘düşman’ olarak tanımlayan Netanyahu gibi üyeleri tarafından Arap karşıtı söylemler benimsenen ‘ırkçı bir parti’ olduğu yönünde eleştirilere uğradı.

“2005 yılından beri Hamas sorununu askerî bombardıman yoluyla çözmek için çeşitli girişimler ortaya kondu”

Son dönemlerde Birleşmiş Milletler uzmanları Filistinlilere yönelik ‘soykırım kışkırtmalarının arttığına’ dair emareler gözlemledi. Şunu sormak gerekir: Nazi soykırımı trajedisinden doğan bir devlette iktidarı ellerinde tutanlar ve faşist dili kolayca kullananlar, nasıl oluyor da ahlaki bir meşruiyet iddiasında bulunabiliyorlar?

Ancak Binyamin Netanyahu iktidarı, daha önce hiç bu kadar başarısız olmamıştı. Düşmanlarını bölmeye çalışan Netanyahu, Gazze’deki Hamas hükümetini destekleyecek ve Katar’ı bu silahlı gruba milyarlarca dolar aktarmaya teşvik edecek kadar ileri gitti. Hatta 2019 yılında Likud Partisi’nin bir toplantısında “Bir Filistin devletinin kurulmasını önlemek isteyen herkesin Hamas’ı desteklemesi gerektiğini, bunun Filistinlileri, Gazze’de yaşayanlar ile Yahudiye ve Samarya (Batı Şeria) Bölgesi’nde yaşayanlar şeklinde ikiye bölme stratejisinin bir parçası olduğunu” ilan etti. Bu strateji onun siyasi manevralarındaki derin kinik alaycılığını simgeliyor.

Yerleşimci şiddeti

Bunlar olurken Hamas’ın satın alındığını ve artık önceki kadar tehlikeli olmadığını varsaymasına rağmen, demir duvarını yerleşimci şiddetinin zirveye ulaştığı Batı Şeria’ya taşıdı. İsrail ordusu, yerleşimcileri korumak için Batı Şeria’ya İsrail ordusuna bağlı 32 birlik konuşlandırırken, Gazze sınırına sadece iki birlik konuşlandırdı. Bu, alaycılığın ve kayıtsızlığın sarhoş edici bir karışımıydı ve Jabotinsky’nin “Araplar kendilerini bizim varlığımızdan kurtarmak için en ufak bir umut taşıdıkları sürece, gönül okşayıcı teşvikler ve temel ihtiyaçlar uğruna bu umuttan vazgeçmeyecektir. Onlar düzensiz bir topluluk değil, aksine canlı bir millettir” uyarısının unutulmasının bir sonucu olarak gelmişti.

Foto: Eylül 2021’de Nablus şehri yakınlarındaki bir gecekondu yerleşim merkezinde İsrailli yerleşimciler (AFP)
Eylül 2021’de Nablus şehri yakınlarındaki bir gecekondu yerleşim merkezinde İsrailli yerleşimciler (AFP)

Ne kadar sık öldürmeye çalışsanız da hayat dolu bir halk. Şu an yerleşimcilerde olduğu gibi düşmanı insandan saymayıp onu öldürmeyi alışkanlık haline getirdiğinizde; onun acılarını anlayamama, hatta varlığını bile fark etmeme riskiyle karşı karşıya kalırsınız. Böyle bir strateji, ürettiği ve sürdürdüğü haksızlıkların yönetimini zorlaştırır.  

Yuval Noah Harari, bu stratejiyi ‘şiddetli bir arada yaşama’ şeklinde adlandırdı. Bu, İsrailliler arasında daha çok, ‘işgal yönetimi’, ‘böl ve yönet politikası’ ya da daha resmî şekilde ‘konsept’ adlarıyla biliniyor. Bu politika, işgal edilmiş topraklardaki şiddet döngülerini artırdı. İsrail’in 2005 yılında Gazze’den çekilmesinden bu yana, Hamas sorununu askerî bombardıman yoluyla çözmek için çeşitli girişimlerde bulunuldu ve bu; en sonuncu, yıkıcı ve başarısız girişimle doruk noktasına ulaştı. Bu strateji, etkin olmadığı söylenerek çokça eleştiriliyor. İspatlanmış bir şey varsa o da bu ‘konsept’in mühendisinin Einstein gibi bir kişinin dehasına sahip olmaktan çok uzak olduğudur.

Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir



ABD’nin saldırıları İranlı protestoculara yardımcı mı olacak yoksa zarar mı verecek?

Kaliforniya eyaletinin Los Angeles şehrinde düzenlenen “Özgür İran” yürüyüşüne katılan göstericiler, 11 Ocak 2026 (AFP)
Kaliforniya eyaletinin Los Angeles şehrinde düzenlenen “Özgür İran” yürüyüşüne katılan göstericiler, 11 Ocak 2026 (AFP)
TT

ABD’nin saldırıları İranlı protestoculara yardımcı mı olacak yoksa zarar mı verecek?

Kaliforniya eyaletinin Los Angeles şehrinde düzenlenen “Özgür İran” yürüyüşüne katılan göstericiler, 11 Ocak 2026 (AFP)
Kaliforniya eyaletinin Los Angeles şehrinde düzenlenen “Özgür İran” yürüyüşüne katılan göstericiler, 11 Ocak 2026 (AFP)

Bilal Saab

ABD Başkanı Donald Trump, İran rejiminin İran'daki büyüyen protesto hareketine karşı ölümcül güç kullanmaya devam etmesi halinde bir kez askeri operasyon başlatmakla tehdit etti. Trump, kısa bir süre önce petrol şirketlerinin üst düzey yöneticileriyle yaptığı toplantıda “İranlı liderlere şunu söylüyorum: Ateş etmeye başlamayın, çünkü biz de ateşle karşılık vereceğiz” dedi.

Soru şu: Trump tehdidini yerine getirmeye karar verirse, İran'daki özgürlük mücadelesine yardımcı mı olacak, yoksa zarar mı verecek?

Bu sorunun yanıtını vermek kolay değil, çünkü bu, saldırının niteliğine, Trump'ın bunu gerçekleştirme isteğine ve sonraki gün için plan yapma becerisine bağlı.

Trump’ın en yakın ulusal güvenlik danışmanları bile askeri güç kullanmanın akıllıca olup olmadığını tartışıyor. Bir ABD yetkilisinin, birçok kişinin bu aşamada büyük çaplı bir askeri operasyonun protestoları zayıflatabileceğine inandığını söylediği aktarıldı. Üst düzey ABD askeri liderleri de başkana, bu tür saldırıların hazırlanması için daha fazla zaman gerektiğini uyardı.

Buna karşın İran, herhangi bir ABD saldırısına İsrail, ABD askeri üsleri ve bölgedeki diğer hedefleri vurarak misilleme yapacağını söyledi.

ABD’nin İran’a yönelik Olası bir saldırısının yasallığına bakılmaksızın, en önemli soru şu: Bu akıllıca bir hareket olur mu? İranlı protestocuların rejimi devirme hedefine gerçekten hizmet eder mi? Dürüst olmak gerekirse bunun cevabını bilmiyoruz. Sonuçlar felaket de olabilir kurtuluş da.

Saldırı, rejimin bütünlüğünü güçlendirebileceği ve ülke genelinde geniş bir tabana sahip olan halk desteğini artırabileceği için protestoculara zarar verebilir. Özellikle saldırı sembolik veya tek seferlik olursa, “bayrak etrafında toplanma” fenomeninin görülmesi şaşırtıcı olmaz. Ayrıca protestocuların moralini bozabilir ve rejime, dış müdahale korkusu olmadan ülke içinde serbestçe hareket edebileceği mesajını verebilir.

Rejimin iç uyumunu koruyarak ve bölünmeleri önleyerek aynı anda iki düşmanla mücadele etmesi son derece zor olacak.

Ancak bu, daha acı verici veya yıkıcı bir Amerikan saldırısının otomatik olarak olumlu sonuçlara yol açacağı anlamına gelmez. Örneğin İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney öldürülürse, muhtemel halefi, protesto hareketinin içindeki örgütlenme ve liderlik eksikliği göz önüne alındığında, iktidarı ele geçirmek için daha iyi bir konumda olan İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) liderliğindeki bir askeri rejim olacaktır.

Peki, Trump böyle bir senaryodan memnun olur mu? İstihbarat servisleri, Venezuela'da olduğu gibi, kaosu önlemek için rejimin bazı unsurlarını muhafaza etmesini tavsiye eder mi? Bu, protestocular için ağır bir yenilgi olur.

Ancak, saldırı sembolik ya da acı verici olsun, protestocuları cesaretlendirebilir ve rejimi karıştırabilir, böylece rejimi dikkatini ve kaynaklarını protestocuları bastırmaktan uzaklaştırıp dış tehditlere karşı koymaya yöneltebilir. Trump'ın sadece rejim içinde panik yaratmak için bir atış yapması gerekiyor. Hamaney ve adamları, saldırının tek seferlik mi yoksa daha geniş bir çaplı bir operasyonun başlangıcı mı olduğunu bilemeyecekler. Bu da bazı İranlı yetkililerin kendilerini korumak için sadakatlerini yeniden gözden geçirmelerine neden olabilir ve böylece içeriden çatlaklar ortaya çıkabilir.

ty6u7
İran'ın Dini Lideri Ali Hamaney, İran'ın başkent Tahran'da düzenlenen bir toplantıda konuşma yaparken, 3 Ocak 2026 (Reuters)

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre İran rejimi, iç uyumu koruyarak ve kaçakları önleyerek aynı anda iki düşmanla mücadele etmekte büyük zorluklarla karşı karşıya kalacak.

Saldırı, Besic güçlerinin unsurlarını ortadan kaldırarak ve ülke genelindeki güvenlik kapasitesini yok ederek rejimin baskı araçlarını azaltmayı başarırsa, protestocular eylemlerine devam edebilecek ve belki de hayatlarını daha az tehlikeye atacaklar. Ancak, saldırının ayaklanmanın gidişatına çok az etkisi olacağı, protestoculara ne zarar vereceği ne de destek olacağı da göz ardı edilemez.

Rejim ile protestocular arasındaki bu çatışmada, her il, her mahalle ve her sokaktaki dinamikler kadar belirleyici bir faktör yok.

Önümüzdeki günlerde ve haftalarda İran'da yaşananlar, Trump için dengeleri bir yönde veya diğer yönde değiştirebilir. Protesto hareketi yayılmaya devam ederse ve rejim içinde bölünmeler ortaya çıkarsa, Trump saldırıyı daha cazip bulabilir.

Trump’ın tehditleri ciddiye alınmalı, ancak İran bir Venezuela değil. İran, yaklaşık 90 milyonluk bir nüfusa ve hem içeride hem de dışarıda zarar verebilecek güçlü bir rejime sahip. Nicolas Maduro rejimini devirmek bir şey, Tahran'daki teokratik rejimi devirmek ise bambaşka bir şey. ‘Önce Amerika’ sloganıyla yürüttüğü dış politika anlayışını benimseyen Trump, İran ile açık bir savaş başlatmak istiyor mu? Ortaya çıkması muhtemel kaotik sonuçlarla başa çıkmaya hazır mı?

İran rejimi, herhangi bir Amerikan saldırısına yanıt vermeye hazır olduğu konusunda istediği retoriği tekrarlayabilir, ancak gerçek varoluşsal tehdidin içeriden geldiğinin çok iyi farkındadır. Bu, öngörülemez Trump veya her an tetiği çekmeye hazır olan İsrail ile çatışmaya girmek değil, İran'ın önceliği olmalı.

cdfvgthy
İran'ın Tahran kentinde protestocular yanan bir ateşin etrafında sloganlar atarken 9 Ocak 2026 (AP)

Trump şu anda seçeneklerini değerlendiriyor ve danışmanlarının çoğu, rejimin ülkedeki interneti kesmesinin ardından, siber operasyonlar, ekonomik yaptırımların sıkılaştırılması ve protestoculara Starlink gibi iletişim araçları sağlanması gibi askeri olmayan önlemler alınmasını tavsiye ediyor.

Trump'ın en önemli dikkate aldığı husus kişisel görünüyor: Saldırı, başarılı olsun ya da olmasın, ABD içindeki ve dışındaki imajını nasıl etkileyecek?

Bu durum Trump'a özgü değil, çünkü her başkan, bir dış kriz bağlamında herhangi bir askeri eylemin iç ve dış siyasi yansımalarını değerlendirir.

Ancak Trump'ın ek bir nedeni var, çünkü kişisel boyut onun için her şeyin önüne geçiyor. Nobel Barış Ödülü'nü alamayan bir adam olarak, yetenekli bir barışçı ve başarılı bir uzlaştırıcı olarak görülmek istiyor. Trump, İran rejimine karşı çeşitli uyarılarda bulunarak kendini köşeye sıkıştırdı. Güvenilirliğini korumak için saldırmak zorunda.

Öte yandan İran rejimi şiddet kullanımını durdurmuş gibi görünmüyor. Hatta daha fazla protestocuyu öldürebilir. Önümüzdeki günlerde ve haftalarda İran'da sahada yaşananlar, Trump için dengeyi bir yönde veya diğer yönde değiştirebilir.

Protestolar, daha fazla bölgeye yayılmaya devam ederse ve rejim içinde bölünmeler ortaya çıkarsa, Trump bir saldırıyı daha cazip bulabilir.

Öte yandan, rejim inisiyatifi yeniden ele geçirir ve protestolar azalmaya başlarsa, en azından iç koşullar daha elverişli hale gelene kadar saldırıdan kaçınabilir.


Tahran, protestolara karşı gösteriler düzenliyor ve diplomatik mesajlar gönderiyor

İran'ın orta kesimindeki İsfahan'da öldürülen güvenlik güçlerinin cenaze törenine çok sayıda kişi katıldı. (Tesnim)
İran'ın orta kesimindeki İsfahan'da öldürülen güvenlik güçlerinin cenaze törenine çok sayıda kişi katıldı. (Tesnim)
TT

Tahran, protestolara karşı gösteriler düzenliyor ve diplomatik mesajlar gönderiyor

İran'ın orta kesimindeki İsfahan'da öldürülen güvenlik güçlerinin cenaze törenine çok sayıda kişi katıldı. (Tesnim)
İran'ın orta kesimindeki İsfahan'da öldürülen güvenlik güçlerinin cenaze törenine çok sayıda kişi katıldı. (Tesnim)

İran’da yetkililer, halk protestolarının başlamasının üzerinden 16 gün geçmesinin ardından dün destekçilerini meydan ve alanlarda topladı. Bu süreçte Tahran yönetimi, ABD ile iletişim kanallarının ‘açık’ olduğunu vurgulayan çok sayıda diplomatik mesaj gönderirken, ‘kargaşa çıkarıcılar’ olarak nitelendirdiği kişilere yönelik güvenlik ve yargı söylemini de sertleştirdi.

Muhalif platform ve ağlarda paylaşılan bilgilere göre, protestocu gruplar pazar gecesi Tahran ve diğer bazı kentlerde hareketliliğini sürdürdü. Resmi medya ise eylemlerin temposunda ‘düşüş’ yaşandığını öne sürerek, şiddet olaylarını ‘dış müdahaleler’ ve ‘silahlı unsurlar’ ile ilişkilendirdi.

28 Aralık’ta ekonomik şikâyetler ve fiyat artışları nedeniyle başlayan protestolar, zamanla iktidar kurumlarını hedef alan siyasi eylemlere dönüştü.

Bu çerçevede İran Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) bağlı Fars Haber Ajansı, pazar akşamı Tahran’da, özellikle Nevab ve Saadat Abad bölgelerinde ‘protesto gösterileri’ düzenlendiğine dair görüntüler aktardı. Ajans ayrıca, Çeharmahal ve Bahtiyari eyaletinde toplanmalar yaşandığını, Horasan eyaletine bağlı Taybad kentinde de hareketlilik görüldüğünü bildirdi.

Fars Haber Ajansı bu hareketliliği ‘sınırlı’ olarak nitelendirirken, güvenlik güçlerinin protestocuları dağıtmak için harekete geçtiğini bildirdi. Ajans, Mazenderan, Horasan, Kirmanşah ve Elburz başta olmak üzere birçok eyalette güvenlik güçlerinin ‘yoğun şekilde konuşlandırıldığını’ aktardı. Buna karşılık İran İnsan Hakları Aktivistleri Haber Ajansı (HRANA), pazar akşamı Ahvaz’da protestoların sürdüğünü gösteren bir video aldıklarını açıkladı. Ajans, toplanmaları dağıtmak amacıyla ateş açıldığını, göz yaşartıcı gaz kullanıldığını ve gözaltılar yapıldığını duyurdu. Son günlerde Tahran ve Meşhed’in de aralarında bulunduğu çeşitli kentlerde kalabalık gösterilerin düzenlendiği belirtildi.

dfrt6y
Geçtiğimiz perşembe günü Tahran'da düzenlenen gösteride protestocular yolları kapattı. (AP)

Yaygın biçimde aktarılan son verilere göre, ABD merkezli HRANA’ya dayandırılan haberlerde, protestoların başlamasından bu yana 496’sı gösterici, 48’i güvenlik görevlisi olmak üzere toplam 544 kişinin hayatını kaybettiği, 10 bin 600’den fazla kişinin de gözaltına alındığı bildirildi. Ajans, İranlı yetkililerin resmi rakam açıklamadığına dikkat çekti. Norveç merkezli İran İnsan Hakları Örgütü (IHR) ise protestoların başından bu yana en az 648 göstericinin öldüğünü teyit ettiklerini, bazı tahminlere göre ölü sayısının 6 bini aşmış olabileceğini ifade etti. Örgüt, gerçek sayının daha yüksek olabileceği uyarısında bulunurken, diğer bazı kuruluş ve merkezler de yaralıların artması nedeniyle hastanelerin ‘dolup taştığını’ ve kan stoklarının azaldığını bildirdi.

Hastaneler dolu

New York merkezli İran İnsan Hakları Merkezi, yaralı göstericilerin akını nedeniyle hastanelerin ‘dolup taştığını’ ve kan stoklarının giderek azaldığını bildirdi. İran muhalefetinin öne çıkan isimlerinden, eski şahın oğlu Rıza Pehlevi ise silahlı kuvvetler ve güvenlik güçlerine ‘halkın yanında yer alma’ çağrısında bulundu.

Pazar günü yayımlanan bir videoda, Tahran’ın güneyindeki bir morgun dışında üst üste yığılmış onlarca ceset görüldü. İnsan hakları kuruluşları, görüntülerin İranlı yetkililerin protestolara yönelik müdahalesinde hayatını kaybedenlere ait olduğunu belirtirken, devlet televizyonu da videonun gerçekliğini doğruladı. Başkentin güneyindeki Kehrizek morgu olarak konumu tespit edilen görüntülerde, siyah ceset torbalarının yerde durduğu, yakınlarını aradığı tahmin edilen kişilerin ise çevrede toplandığı görüldü.

cdfgt
Tahran'ın merkezindeki bir sokakta, protestolar sırasında hasar gören bir itfaiye aracı sergileniyor. (Tesnim)

İnternet ve iletişim üzerindeki kısıtlamaların sürmesi nedeniyle, sahadaki görüntüler ve can kaybına ilişkin rakamların bağımsız biçimde doğrulanması sınırlı kaldı. Yetkililer ise olaylara ilişkin kendi anlatılarını öne çıkararak, güvenlik güçlerinden hayatını kaybedenler ile kamu tesislerindeki hasara odaklandı.

Yetkililer perşembe gününden bu yana interneti kesti. İnsan hakları örgütleri bu durumun bilgi akışını ve ihlallerin belgelenmesini zorlaştırdığı görüşünü dile getirdi. Resmî medya ise ülke içindeki çevrim içi faaliyetin bir bölümünü sürdürmek amacıyla bazı platform ve hizmetlere ‘ulusal internet’ ya da ‘iç ağ’ üzerinden erişim sağlandığını bildirdi.

Karşı gösteriler

Yetkililer, geniş katılımlı protesto hareketine, 1979’daki kuruluşundan bu yana en büyük sınavlarından birini veren İslam Cumhuriyeti’ne destek amacıyla karşı gösteriler düzenlenmesi çağrısıyla yanıt verdi. Yetkililer, tüm vatandaşları ‘şiddet ve vandalizm’ olarak nitelendirdikleri eylemleri kınamak üzere sokaklara çıkmaya davet etti. Devlet televizyonu, Tahran’da kalabalıkların İnkılap Meydanı’na doğru ilerlediğini gösteren görüntüler yayımlarken, birçok kentte düzenlenen benzer toplanmaları da ulusal yürüyüşler olarak sundu.

Görüntülerde, göstericilerin ‘Amerika’ya ölüm’ ve ‘İsrail’e ölüm’ sloganları attığı görülürken, resmî televizyonun yayınları geniş katılıma ve dalgalanan bayraklara odaklandı. Bu yayınlarla, devletin inisiyatifi yeniden ele aldığı mesajının verilmek istendiği değerlendirmesi yapıldı.

cdfgthy
İranlı bir adam, yetkililer tarafından dağıtılan ve İran Dini Lideri Ali Hamaney'in Trump'ın düşeceği sözünü içeren bir posteri elinde tutuyor. (Tesnim)

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre binlerce İranlı dün Tahran’ın merkezinde yetkililere destek amacıyla gösteri düzenledi. Yaklaşık 15 gündür rejim karşıtı halk protestolarının sürdüğü ülkede, devlet televizyonu söz konusu gösterinin, olaylar sırasında hayatını kaybeden güvenlik güçleri için de bir ‘yas’ niteliği taşıdığını bildirdi. Yayınlanan görüntülerde katılımcıların İran bayrakları taşıdığı, yetkililerin ‘kargaşa çıkarıcılar’ tarafından öldürüldüğünü söylediği güvenlik görevlileri için dualar edildiği görüldü.

İran devlet televizyonuna konuşan Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani, “Bugün İran halkının meydanlardaki varlığı, bu milletin ABD ve İsrail ile hesaplaşmaya kararlı olduğunu gösteriyor” dedi. Laricani, olası bir saldırının ‘ağır bir karşılıkla’ yanıtlanacağı uyarısında bulundu.

Bu çerçevede Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf da Tahran’da düzenlenen destek gösterisinde yaptığı konuşmada, ülkenin ‘dört cephede savaş’ yürüttüğünü söyledi. Kalibaf, ABD ve İsrail ile ‘ekonomik, psikolojik ve askerî savaş’ ile ‘teröre karşı savaş’ içinde olduklarını ifade etti. İran halkının rakiplerin hedeflerine ulaşmasına izin vermeyeceğini belirten Kalibaf, ülkeye yönelik bir saldırı olması halinde silahlı kuvvetlerin karşılık vereceğini söyledi. Kalibaf’ın açıklamalarında, protestoları dış güçlerle yürütülen ‘mücadele’ sürecine bağlayan sert bir söylem dikkat çekti.

defrt
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, yetkililer tarafından ‘ayaklanmalar’ olarak nitelendirilen olaylara karşı düzenlenen gösterilere katıldı. (İran hükümeti)

Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf dün katıldığı bir mitingde, yeni bir saldırı düzenlemesi halinde ABD Başkanı Donald Trump’a ‘unutulmaz bir ders’ vereceklerini söyledi. Kalibaf, bir gün önce de Washington’u ‘yanlış hesap’ yapmakla uyarmış, İran’a yönelik bir saldırı durumunda ‘işgal altındaki toprakların (İsrail) yanı sıra tüm Amerikan üsleri ve gemilerinin’ meşru hedef olacağını dile getirmişti.

Aynı doğrultuda yargı kanadından da sert mesajlar geldi. İran Yargı Erki Başkanı Gulam Hüseyin Muhsini Ejei, ülkede yaşanan çatışmalarda hayatını kaybeden güvenlik görevlilerine atıfta bulunarak, ‘dökülen kanların intikamının alınması gerektiğini’ söyledi.

Devlet televizyonuna konuşan Ejei, bu ‘intikamın’ kararlı ve etkili biçimde, tüm imkânlar kullanılarak alınması gerektiğini vurguladı. Ejei, protestolarda ‘kilit rol oynadığını’ ileri sürdüğü kişilerin yargılanması ve cezalandırılması sürecinin hızlandırılması için başsavcıya talimat verdiğini açıkladı.

Ejei, yerel medyaya yansıyan açıklamalarında, yalnızca şiddet eylemlerine katılanlara değil, aynı zamanda kışkırtma yaptığını veya destekleyici roller üstlendiğini düşündüğü kişi ve gruplara karşı da, söylem ya da çağrılar yoluyla dahi olsa, ‘tavizsiz’ bir tutum izleneceği uyarısında bulundu.

Diplomatik inceleme

Aynı paralelde Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Tahran’da görev yapan yabancı büyükelçiler ve diplomatik misyon şefleriyle yaptığı toplantıda bir sunum yaparak, ‘durumun tamamen kontrol altına alındığını’ söyledi. Arakçi, herhangi bir kanıt ortaya koymadan, şiddet olaylarından ABD ile İsrail’i sorumlu tuttu.

sdefr
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, yabancı büyükelçilere ve diplomatlara protestoların arka planını açıkladı. (İran Dışişleri Bakanlığı)

Arakçi, İslam Cumhuriyeti’nin ‘savaş istemediğini, ancak savaşa tamamen hazır olduğunu’ belirterek, “Müzakerelere de hazırız; ancak bu müzakereler adil olmalı, eşit haklara ve karşılıklı saygıya dayanmalı” dedi. Arakçi, ABD Başkanı Donald Trump’ın protestolara ilişkin açıklamalarının ise İran’ın iç işlerine müdahale anlamına geldiğini savundu.

Protestoların başlangıçta ‘sakin ve meşru’ olduğunu, ancak daha sonra ‘şiddete dönüştüğünü’ ileri süren Arakçi, yetkililerin silah dağıtıldığına dair olduğunu söylediği belgeler ve fotoğraflara sahip olduklarını, gözaltına alınan bazı kişilerin itiraflarının da yayımlanacağını söyledi. Devlet kurumlarının kamuya ve özel mülklere yönelik saldırıları tespit ettiğini ifade eden Arakçi, camilerin ve ambulansların yakıldığını öne sürerek, “Hiçbir İranlı bir camiye saldırmaz” dedi.

Arakçi, iletişim konusuna da değinerek, internetin kesilmesinin ‘güvenliğin sağlanması’ amacıyla yapıldığını, ‘güvenlik istikrar kazandığında internet hizmetlerinin geri döneceğini’ söyledi. Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığına göre Arakçi bu konuda net bir takvim vermedi.

Öte yandan ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a yönelik olarak, askerî seçeneklerin de yer aldığı bir dizi seçeneği değerlendirdiği, ABD’nin İranlı yetkililerle görüşebileceğini söylediği ve muhalefetle temas halinde olduğunu dile getirdiği bildirildi.

Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, ABD ile ‘iletişim kanalının’ açık olduğunu, bunun ABD’nin özel temsilcisiyle temasın yanı sıra İsviçre aracılığıyla yürütülen diplomatik hatları da kapsadığını söyledi. Bekayi, mesajların ‘ihtiyaç duyuldukça’ karşılıklı olarak iletildiğini belirtti. Tahran’ın diplomasiden yana tutumunu sürdürdüğünü vurgulayan Bekayi, buna karşın Washington’dan ‘çelişkili mesajlar’ geldiğini savundu ve olası görüşmelerin ‘dayatmaya dayalı tek taraflı bir müzakere değil, karşılıklı çıkar ve hassasiyetlerin kabulü temelinde’ yürütülmesi gerektiğini ifade etti.

Bekayi, Tahran ile ABD’nin özel temsilcisi Steve Witkoff arasında bir iletişim kanalının bulunduğunu da hatırlatarak, İran’da ABD’ye ait bir diplomatik temsilcilik olmadığını, Amerikan çıkarlarının İsviçre Büyükelçiliği tarafından temsil edildiğini kaydetti.

Öte yandan İran Dışişleri Bakanlığı, Birleşik Krallık, Almanya, İtalya ve Fransa büyükelçilerini, söz konusu ülkelerin ‘karışıklıkları desteklediği’ gerekçesiyle bakanlığa çağırdı. Tahran, bu ülkelerden gelen ‘her türlü siyasi ya da medya desteğinin’, İran’ın ‘kargaşa’ olarak nitelediği eylemlere yönelik olması halinde, ülkenin güvenliğine yönelik ‘açık bir müdahale’ anlamına geldiğini savundu.

İhtiyatlı davranma çağrısı

Uluslararası arenada, birçok ülke ve kurum, şiddetin durdurulması ve itidal çağrısında bulunurken, iletişim hatlarının yeniden açılması talep edildi. Avrupa Birliği (AB) ise protestoların sert şekilde bastırılmasına karşı ek yaptırım seçeneklerini gündeme getirdi.

AB, göstericilere karşı güç kullanımının ardından ‘yeni ve daha sert yaptırımlar önermeye hazır’ olduklarını bildirdi.

Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Hindistan ziyaretinde yaptığı açıklamada, göstericilere yönelik şiddeti ‘zayıflığın göstergesi’ olarak nitelendirerek, bunun ‘derhal durdurulması’ gerektiğini söyledi ve İran yönetimine ‘halkını tehdit etmek yerine koruma’ çağrısı yaptı. Almanya Dışişleri Bakanlığı da internet erişiminin engellenmesini reddettiklerini ve erişimin sağlanması gerektiğini vurguladı.

Çin ise İran hükümeti ve halkının ‘zorlukların üstesinden gelerek ulusal istikrarı korumasını’ umut ettiğini belirtti. Pekin, güç kullanımına veya tehdidine karşı olduğunu ve diğer ülkelerin iç işlerine müdahaleye karşı çıktığını ifade etti.

Kanada, ‘cesur İran halkının yanında durduğunu’ belirterek, yetkililere baskıyı durdurma ve insan haklarına saygı gösterme çağrısında bulundu.

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres ise protestoculara yönelik şiddet ve ‘aşırı güç kullanımına’ dair raporlardan ‘şoke olduğunu’ söyledi. Guterres, yetkilileri ‘azami itidal göstermeye’ ve ‘gerekli olmayan ya da orantısız’ güç kullanımından kaçınmaya çağırdı. Ayrıca ifade özgürlüğü ile barışçıl toplanma haklarının korunması gerektiğini vurgulayan Guterres, ülkede bilgiye erişimin sağlanması için adımlar atılmasını, buna internet bağlantılarının yeniden açılmasının da dahil olduğunu talep etti.


Beyaz Saray: İran'ın kamuoyuna yaptığı açıklamalar Amerika'ya gönderdiği gizli mesajlardan farklı

Beyaz Saray sözcüsü Karoline Leavitt, 12 Ocak 2026'da Washington, D.C.'deki Beyaz Saray önünde basına açıklama yapıyor (AFP)
Beyaz Saray sözcüsü Karoline Leavitt, 12 Ocak 2026'da Washington, D.C.'deki Beyaz Saray önünde basına açıklama yapıyor (AFP)
TT

Beyaz Saray: İran'ın kamuoyuna yaptığı açıklamalar Amerika'ya gönderdiği gizli mesajlardan farklı

Beyaz Saray sözcüsü Karoline Leavitt, 12 Ocak 2026'da Washington, D.C.'deki Beyaz Saray önünde basına açıklama yapıyor (AFP)
Beyaz Saray sözcüsü Karoline Leavitt, 12 Ocak 2026'da Washington, D.C.'deki Beyaz Saray önünde basına açıklama yapıyor (AFP)

Beyaz Saray sözcüsü Karolyn Levitt dün yaptığı açıklamada, İran'ın kamuoyuna yaptığı açıklamaların, ABD'ye gizlice gönderdiği mesajlardan farklı olduğunu söyledi.

Fox News televizyonuna yaptığı açıklamada, “Başkan (Donald) Trump, İran'ın mesajlarını incelemekle ilgileniyor” dedi.

Leavitt, Beyaz Saray'ın İran'daki durumla başa çıkmak için “hava saldırıları” da dahil olmak üzere çeşitli seçeneklere sahip olduğunu söyledi.

Trump'ın, Starlink internet hizmetinin sahibi milyarder Elon Musk ile İran'da bu hizmetin sunulması konusunda görüştüğünü söyledi. İran, yaklaşık iki haftadır süren yaygın protestolar nedeniyle ülke genelinde internet hizmetlerini kesmişti.

Wall Street Journal cumartesi günü yetkililere atıfta bulunarak, ABD yönetiminin, İran'ın protestocuları öldürmesi halinde Başkan Trump'ın İran'a “sert” bir saldırı düzenleme tehdidini yerine getirmek için gerekirse İran'a nasıl saldırı düzenleneceğini müzakere ettiğini bildirdi.

Trump pazar günü gazetecilere yaptığı açıklamada, İran'ın Amerika Birleşik Devletleri ile temasa geçtiğini ve nükleer bir anlaşma konusunda müzakere etmeyi teklif ettiğini belirterek, "Bir görüşme ayarlanıyor, ancak mevcut olaylar nedeniyle harekete geçmek zorunda kalabiliriz" ifadelerini kullandı.