Putin'in en güçlü rakibinin hapishanede gizemli bir şekilde kaybolması ne anlama geliyor?

Aleksey Navalni'nin yüksek güvenlikli bir Rus esir kampında aniden ortadan kaybolması komplo teorilerinde patlamaya yol açtı. Ancak gerçek dünyada bunun ciddi (ve uğursuz) yansımaları var

Navalni'yi düşünce mahkumu diye tanımlayan Uluslararası Af Örgütü, Rus yetkililere "akıbetini ve nerede olduğunu derhal açıklama" çağrısı yaptı (AFP)
Navalni'yi düşünce mahkumu diye tanımlayan Uluslararası Af Örgütü, Rus yetkililere "akıbetini ve nerede olduğunu derhal açıklama" çağrısı yaptı (AFP)
TT

Putin'in en güçlü rakibinin hapishanede gizemli bir şekilde kaybolması ne anlama geliyor?

Navalni'yi düşünce mahkumu diye tanımlayan Uluslararası Af Örgütü, Rus yetkililere "akıbetini ve nerede olduğunu derhal açıklama" çağrısı yaptı (AFP)
Navalni'yi düşünce mahkumu diye tanımlayan Uluslararası Af Örgütü, Rus yetkililere "akıbetini ve nerede olduğunu derhal açıklama" çağrısı yaptı (AFP)

Mary Dejevsky

Rusya'nın en tanınmış muhalif figürü Aleksey Navalni, kimsenin kaybolamayacağını düşündüğünüz bir yerde kayboldu: yüksek güvenlikli bir Rus esir kampında. 

Kendilerine Navalni'nin artık Moskova'nın kuzeyindeki ceza kolonisinin listesinde yer almadığının söylendiğini fakat nerede olduğu hakkında bilgilendirilmediklerini belirten avukatları tehlikeye dikkat çekti. Navalni'yi düşünce mahkumu diye tanımlayan Uluslararası Af Örgütü, Rus yetkililere "akıbetini ve nerede olduğunu derhal açıklama" çağrısı yaptı.

Navalni'nin ortadan kaybolmasına ilişkin en yavan açıklama, başka bir kampa nakledilme sürecinde olması. Destekçilerinin siyasi temelli olduğunu düşündüğü bir kararla muhalif figür, "aşırıcılığı teşvik ve finanse etmenin" de aralarında yer aldığı suçlardan dolayı ağustosta 19 yıl daha hapis cezasına çarptırılmıştı.

Öte yandan Navalni bu ayın başında henüz nakledilmemişti ve cezaevi kurallarını ihlal ettiğine dair iddialara itiraz etme sürecindeydi. İtirazlarını bir yargıcın video bağlantısıyla dinlemesi gerekiyordu ancak bu, sözümona teknik nedenlerden dolayı gerçekleşmedi; bağlantı bozuktu.

Eğer farklı (büyük ihtimalle daha sert) bir esir kampına naklediliyorsa, bu bir haftalık haber eksikliğini açıklayabilir. Bunlar genellikle büyükbaş hayvan kamyonlarıyla uzak yerlere yapılan uzun yolculuklar olabiliyor. Mevsim kış ve Rusya'nın bazı bölgelerinde rekor düzeyde erken kar yağışları görüldü. Navalni oraya ulaştığında eşi ve avukatlarının haberdar edilmesi çok muhtemel.

Bir mahkumun nakil tarihi, varış yeri ya da yolun neresinde olduğuna dair sessizlik kendi başına olağandışı bir durum değil. Fakat bu olağan bir zaman değil; Rusya, Ukrayna'yla savaşta. Vladimir Putin yeniden devlet başkanı seçilmek için gerçekten de gelecek ilkbaharda yarışacağını doğruladı. Ve Navalni sıradan bir Rus mahkum değil.

Navalni, Rusya Devlet Başkanı'nın ismen bahsetmekten kaçınacak kadar problematik gördüğü birkaç kişiden biri. Bütün bunlar Navalni'nin ortadan kaybolmasının, rutin bir hapishane naklinden daha kötüsünün alameti olabileceğinden korkma sebebi.

En iyi ihtimalle bile Rusya'daki hapishane sistemleri çetin ve halihazırda 47 yaşındaki Navalni, uzun süreli hücre hapsi de dahil özellikle sert muamele uygulanmak üzere en başından beri ayrı tutuluyor. Son aylarda Navalni'nin sağlığının kötüye gittiğine dair haberler çıkıyor; Navalni'nin Ocak 2021'de Almanya'dan döndüğünde zinde görünmesi düşünülünce bu haberler bilhassa rahatsız edici.

Diğer muhalif aktivistlerin akıbeti (bunların başında 2015'te Kremlin'e sadece birkaç metre mesafede vurularak öldürülen Boris Nemtsov geliyor) ve Putin'in Navalni'ye karşı bilindik kişisel husumeti göz önüne alındığında, hiçbir seçeneği elememek akıllıca olur.

Ne de olsa Navalni 2020 seçim kampanyasında Sibirya'ya yaptığı bir gezide, suikast girişimi (zehirleyerek) olduğu geniş çapta varsayılan bir olay yaşadı. Fenalaştığı sırada içinde bulunduğu uçağın pilotu ve Omsk'ta kendisine gerekli tedaviyi uygulayan doktorlar sayesinde hayatta kaldı.

Daha sonra dönemin Almanya Başbakanı Angela Merkel'in ricası üzerine Almanya'ya uçtu ve burada bir süre hastanede kalarak sağlığına kavuştu. Rusya'ya dönme kararı, yeni yasal suçlamalarla karşı karşıya kalacağının kesinliği nedeniyle hem cesur hem de gözü kara diye nitelendirildi.

Bekleyen destekçilerinden kaçınmak için planlanandan farklı bir havalimanına vardığında derhal gözaltına alındı ve o zamandan beri bir tür gözaltında tutuluyor. Kremlin'in onun yurtdışında sürgünde kalmasını tercih edeceğine inanmak zor değil.

Özgür bir seçimde Navalni'nin Putin'in iktidarını ne kadar tehdit edebileceğini hesaplamak zor. Aday olmasına izin verilen tek seçimde (2013'teki Moskova Belediye Başkanlığı seçimi) oyların yüzde 27'sini aldı ki bu şaşırtıcı derecede güçlü bir sonuç olarak görülse de Kremlin'in desteklediği mevcut başkana atfedilen yüzde 51'in çok gerisinde kaldı.

Her ne kadar Navalni sonuçlara itiraz etse ve ikinci tura gidilmesini engellemeye yönelik resmi bir girişimden şüphelenmek zor olmasa da o dönemde Navalni'nin zafere ulaşmasının hileyle engellendiğine dair bir iddia yoktu. Öte yandan bu seçim, Navalni'nin hukukla yaşadığı sorunların başlangıcı olarak görülebilir.

10 yıl geçti ve Ukrayna savaşı, muhalif faaliyetlerin bastırılmasını yeni bir seviyeye taşımak için Kremlin'e bir bahane sundu; belki de böylece önceki aylarda Navalni'ye yeni suçlar isnat edildi.

Baskılar, Navalni'nin Rusya geneline yayılan ve yok edilmese bile bilfiil kırılan geniş ağında yer alan aktivistlerin yanı sıra gözaltına alınıp hüküm giyen Sovyet döneminden bir dizi kıdemli muhalifi de etkiledi.

Navalni'nin muhalif bir savunucu olarak başarısının bir kısmı, yeni nesil Ruslara hitap eden internet ve sosyal medyayı öncü bir şekilde kullanması ve özellikle yolsuzlukla ilgili yerel endişeleri ulusal bir davaya dönüştürme becerisinde görülüyordu.

Rus muhalif Almanya'dayken çekilen ve Rusya'ya dönüşünden kısa süre sonra yayımlanan iki saatlik bir film, Rusya'nın güneyindeki Krasnodar bölgesinde Putin için gizlice lüks bir saray inşa edildiği iddialarıyla doğrudan Kremlin'i hedef alıyordu.

Bu Kremlin'i kızdırsa da (ve iddiaları destekleyen kanıt sunulmadı) neden Putin'in söylendiği üzere Navalni'yi, verilen hapis cezalarını gerekli kılacak kadar büyük bir tehdit olarak gördüğünü anlamak zor. Belki bir konu hariç: seçimlerin yarattığı risk ve "renkli" devrimler denen olaylarda Gürcistan ve Ukrayna'daki liderlerin devrilmesi.

Putin, 2004-2005'teki Turuncu Devrim'in ve dahası 2014'teki Yevromaydan ayaklanmasının (Viktor Yanukoviç'in devrildiği ve Rusya'nın Kırım'ı ilhakından önce yaşanan olaylar) Batı tarafından kışkırtıldığına ve ABD'nin sıranın Rusya'ya gelmesi niyetinde olduğuna yönelik inancını hiç gizlemedi.

Rusya'nın Ukrayna'yı istilasını takip eden aylarda ABD'li bazı yetkililerin, amacın Rusya'yı zayıflatmak olduğundan ve Putin'in devlet başkanlığına uygun olmadığından bahsetmeleri bu inancı iyice pekiştirdi. Ve ulusal bir ağa sahip tek muhalif figür olan Navalni, belki de fırsat kollayan, uyuyan bir dev gibi görülebilir.

Navalni'nin nerede olduğuna dair herhangi bir netliğin yokluğunda, en makul açıklama en banal açıklama olmaya devam ediyor: Yine daha zorlu, daha uzak bir ceza infaz kurumuna naklediliyor.

Kazara ya da kasten başına bir felaket gelseydi Kremlin'in haberi geciktirmede pek çıkarı olurmuş gibi görünmüyor. Bu muazzam bir utanç olurdu ama Ukrayna'nın istilasından bu yana Putin'le Batı arasındaki ilişkilerin durumu göz önüne alındığında, Rusya itiraf etmekle pek bir şey kaybetmezdi.

Daha olası açıklamalardan biri (rutin bir transfer ya da olası en kötü sonuç) doğrulanana kadar başka bir şeyler dönüyor olabileceğine dair en zayıf ihtimalleri bile değerlendirmekte fayda var.

Ukrayna'daki savaşın dönüm noktasında olabileceğine dair işaretler var. ABD'nin kamuoyu ve siyasi desteği azalıyor. Bir zamanların kahramanı Volodimir Zelenski'nin, iki büyük gücün (Silahlı Kuvvetler Başkomutanı Valeriy Zalujni'yle Kiev Belediye Başkanı ve eski ağır siklet boks şampiyonu Vitali Kliçko) alenen eleştirilerine maruz kaldığı Kiev'de bölünmüşlük işaretleri var.

ABD'nin desteği zayıflarsa Avrupa Birliği ve Birleşik Krallık'ın bu açığı kapatması mümkün değil. Ukrayna'nın 2014'ten bu yana işgal edilen bütün topraklarını geri almaya kararlı olduğu ve Rusya'nın da uzun zamandır yaptığı gibi Ukrayna'nın şartlarına göre konuşmamakta ısrar ettiği düşünüldüğünde, görüşmelerin yapılması pek mümkün görünmüyor.

Ama yine de perde arkasında bir tür hareketlenme olabilir mi? Belki de Batı, Ukrayna ve Rusya taraflarında var olan karmaşık mağduriyetlerin masaya yatırılacağı büyük bir pazarlığın ana hatları?

Ve bunlar arasında Ukrayna'da ateşkes yapılmasının yanı sıra Aleksey Navalni ve Wall Street Journal muhabiri Evan Gerşkoviç'in (Kremlin'in halihazırda en önemli iki rehinesinin adını vermek gerekirse) akıbeti ve Batı'nın Rusya'ya uyguladığı yaptırımların gözden geçirilmesi de yer alabilir mi?

Tıpkı benim de diyebileceğim gibi, imkansız diyebilirsiniz. Ancak bazen, sadece bazen, düşünülemez olanı düşünmekte fayda var ve büyük bir pazarlığın eli kulağında olmasa bile (yine de muhtemel), belki de olabilir.

Ancak bunun için Aleksey Navalni'nin hayatta ve yolda olması gerekiyor ki bu da bu yazının yazıldığı sırada garanti edilemiyor.

Independent Türkçe



Roket saldırısının ardından Hayfa rafinerisinde yangın çıktı

İsrail medyasında yayınlanan bir fotoğrafta Hayfa rafinerisindeki yangın görülüyor.
İsrail medyasında yayınlanan bir fotoğrafta Hayfa rafinerisindeki yangın görülüyor.
TT

Roket saldırısının ardından Hayfa rafinerisinde yangın çıktı

İsrail medyasında yayınlanan bir fotoğrafta Hayfa rafinerisindeki yangın görülüyor.
İsrail medyasında yayınlanan bir fotoğrafta Hayfa rafinerisindeki yangın görülüyor.

İsrail Yayın Kurumu bugün yaptığı açıklamada, roket saldırısı sonrası Hayfa’daki Bazan petrol rafinerisinde yangın çıktığını bildirdi.

İsrail medyası, Hayfa şehri ve Hayfa Körfezi’ni hedef alan 10 roket fırlatıldığını aktarırken, bazı raporlar saldırının İran ve Hizbullah tarafından eş zamanlı gerçekleştirildiğini öne sürdü.

Rafinerinin doğrudan roketle mi yoksa bir roketin imha edilmesi sırasında çıkan parçalarla mı hedef alındığı henüz netleşmedi.

İsrail itfaiye yetkilileri, Hayfa’daki rafineride bir sanayi binası ve yakıt tankının, imha edilen bir roketin parçalarından zarar gördüğünü belirtti. Olayda yaralanma haberi gelmedi.

İsrail Enerji Bakanı Eli Cohen, rafineride üretim tesislerine herhangi bir zarar gelmediğini ve yakıt tedarikinin etkilenmeyeceğini açıkladı.

İsrail ordusu, sabah saatlerinde İran’dan İsrail topraklarına doğru fırlatılan roketleri tespit ettiklerini ve savunma sistemlerinin tehditleri engellemek için aktif olduğunu duyurmuştu.


İran, ABD’nin taleplerini gerçekçi bulmuyor... Trump ise ‘rejim değişikliğini’ övüyor

İran, ABD’nin taleplerini gerçekçi bulmuyor... Trump ise ‘rejim değişikliğini’ övüyor
TT

İran, ABD’nin taleplerini gerçekçi bulmuyor... Trump ise ‘rejim değişikliğini’ övüyor

İran, ABD’nin taleplerini gerçekçi bulmuyor... Trump ise ‘rejim değişikliğini’ övüyor

xABD Başkanı Donald Trump, ABD-İsrail savaşının ‘İran rejiminde değişim’ sağladığını belirterek, mevcut liderleri ‘son derece mantıklı’ olarak nitelendirdi. Trump, aynı zamanda İranlılarla bir ‘anlaşma’ yapmayı planladığını söyledi.

Trump, dün akşam yayımlanan Financial Times röportajında, ‘İran petrolünü ele geçirmek istediğini’ ve İran’ın petrol ihracat merkezi olan Harg Adası üzerinde kontrol sağlayabileceğini belirtti. Trump, İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf’ın Hürmüz Boğazı’ndan petrol tankerlerinin geçişine izin verdiğini de ifade etti.

Diğer taraftan İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, Tahran’ın aracı kişiler üzerinden ABD’den müzakere teklifleri aldığını, ancak bu önerileri ‘gerçekçi, mantıklı ve ölçülü bulmadıklarını’ açıkladı.

Öte yandan, Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar, Suudi Arabistan, Türkiye ve Mısır dışişleri bakanlarıyla yapılan görüşmelerin ardından, İslamabad’ın önümüzdeki günlerde ABD ve İran arasında ‘müzakereleri kolaylaştırmaya hazırlandığını’, bunun çatışmaya kalıcı ve kapsamlı bir çözüm bulunmasını hedeflediğini bildirdi.


Ali Dayi’nin adının caddeden silinmesine yönelik tepkiler ve İran Azerilerinin tutumları

Tahran'daki İran Kültür Bakanlığı binası önünde, ‘Yaşasın Azerbaycan’ yazılı pankart taşıyan Azeri göstericileri dağıtmaya çalışan İran polisi, 28 Mayıs 2006 (AFP)
Tahran'daki İran Kültür Bakanlığı binası önünde, ‘Yaşasın Azerbaycan’ yazılı pankart taşıyan Azeri göstericileri dağıtmaya çalışan İran polisi, 28 Mayıs 2006 (AFP)
TT

Ali Dayi’nin adının caddeden silinmesine yönelik tepkiler ve İran Azerilerinin tutumları

Tahran'daki İran Kültür Bakanlığı binası önünde, ‘Yaşasın Azerbaycan’ yazılı pankart taşıyan Azeri göstericileri dağıtmaya çalışan İran polisi, 28 Mayıs 2006 (AFP)
Tahran'daki İran Kültür Bakanlığı binası önünde, ‘Yaşasın Azerbaycan’ yazılı pankart taşıyan Azeri göstericileri dağıtmaya çalışan İran polisi, 28 Mayıs 2006 (AFP)

Rustem Mahmud

İran'ın başkenti Tahran’da Belediye Meclisi, savaşın zorlu koşullarına rağmen, İran'ın en ünlü futbolcusu Ali Dayi'nin şehrin caddelerinden birine verilen adının değiştirilip yerine, savaşın ikinci gününde ABD tarafından düzenlenen hava saldırısında hedef alınan ilkokul öğrencilerine atıfla ‘Minab İlkokulu Şehitleri’ adının verilmesini önerdi.

Tahran Belediye Meclisi, Azeri kökenli olduğu bilinen İranlı futbolcu Dayi’nin adının caddeden silinmesine yönelik kararını, yaptığı açıklamada şöyle gerekçelendirdi:

Bu karar, ülkenin içinde bulunduğu mevcut savaş koşullarına karşı bazı şahsiyetlerin ve simgelerin sessiz kalmasından kaynaklanan halkın hoşnutsuzluğu nedeniyle alınmıştır.”

Belediye Meclisi, bu açıklamayla Dayi'nin ülkedeki resmî kurumlarla ve yetkililerin propagandasıyla olan etkileşimine işaret ediyordu.

Kararın alınmasından bir gün sonra, resmi haber ajansları, nüfusun çoğunluğunu Azerilerin oluşturduğu Batı Azerbaycan ilinde 25 kişinin ‘yalan haber yaymak’, ‘sabotaj eylemlerini belgelemek’ ve bunları ‘düşman ağlara’ göndermek gibi suçlamalarla gözaltına alındığını duyurdu. Bunların, İranlı yetkililerin Azeri kökenli İranlı siyasi aktivistlere yönelttikleri geleneksel suçlamalar olduğu biliniyor.

Bu iki olay, onlarca benzer vakaya örnek teşkil ederken Azeri kökenli İranlı aktivistler, entelektüeller ve politikacılar, bunların kendileriyle ilgili günlük olayları belgelediğini belirttiler. Her bir olayın, ülkede siyasi, kültürel ve ekonomik zulüm gördüklerinin bir göstergesi olduğunu vurgularken güvenlik güçlerinin ve DMO'nun kendilerinden şüphelendiklerini, bunun da ‘büyük bir etnik grup olmaları ve stratejik bir coğrafi bölgede yaşamalarından’ kaynaklandığını vurguladılar.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre konuya ilişkin yorum yapanlardan biri, caddenin isminin değiştirilmesi kararına ilişkin yazısında, ‘sayısız ünlü sporcu, sanatçı, şair ve müzisyenin son yıllarda savaşa karşı olduklarını ifade edip halk protestolarını desteklediklerine, ancak Ali Dayi'ye ait olan dışında hiçbir caddenin isminin değiştirilmediğine’ dikkati çekti.

Azerilerin üç siyasi akımı

Gayri resmi istatistiklere göre İran’daki Azerilerin nüfusu 15 ila 20 milyon arasında değişiyor. Bu topluluk, kuzeybatıdaki dört ilin (Doğu Azerbaycan, Batı Azerbaycan, Erdebil ve Zencan) mutlak çoğunluğunu oluşturuyor.

Mevcut savaş ve İran'ın geleceği ile siyasi sistemi hakkında iç ve dış kamuoyunda yaşanan tartışmalar, İran Azerilerinin görüş ve tutumlarını ortaya çıkarmak için bir fırsat oluşturuyor. Gözlemcilere göre bu görüş ve tutumlar, birbirinden açıkça ayrılan üç düzeyde şekilleniyor. Birinci kesim, İran devlet kurumları ve iktidar mekanizmalarına entegre olmuş, bunları kendi devletleri ve siyasi sistemleri olarak görenler. Ülkenin Azeri kökenli ikinci Dini Lideri Ali Hamaney'in ülkenin yönetiminde başı çekmesi, ardından oğlu Mücteba Hamaney'in bu göreve gelmesi, aynı şekilde mevcut Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve birçok bakan ile birinci dereceden yetkilinin Azeri kökenli olması bunun kanıtı olarak gösterilebilir.

dsv
İran'ın eski Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, İran milli takımının ünlü oyuncusu Ali Dayi'den, takımın Dünya Kupası'na katılmak üzere Almanya'ya gitmeden önce milli takım forması hediyesini alırken, 3 Haziran 2006 (AFP)

Bu kişiler genellikle dini/mezhepsel ideolojik bir arka plana sahip siyasi çevrelerden gelmektedir. İran’daki iktidar sistemini, yöneticilerinin etnik kökenine bakılmaksızın, 12 İmam Şiilerine özgü bir sistem olarak görüyor. Azeri bölgelerindeki din adamları, büyük tüccarlar, yerel iş adamları, aşiret liderleri ve devlet kurumlarının üst düzey memurlarından oluşan ağlar, bu entegrasyonist sınıfın temelini oluşturuyor.

Onların tam tersine, ‘Azeri milliyetçileri’ ise, devletin dini/mezhepsel kimliğini ve ülkedeki siyasi sistemi, kendi görüşlerine göre 19’uncu yüzyılın başlarına kadar uzanan Fars milliyetçiliğinin egemenliği önünde sadece bir paravan olarak görüyorlar. O dönemde ‘tarihi Azerbaycan’, Kaçar Hanedanlığı İran’ı ile Çarlık Rusya’sı arasında bölünmüştü. Bu kesimi temsil eden siyasi akımlar, özerklik, federalizm ve konfederalizm çağrılarından bağımsızlığın yanı sıra Azerbaycan devletine yeniden katılma gibi taleplere sahipler. Bu gruplar çoğunlukla İran dışında faaliyet gösteren ve bazı bölge ülkelerinden destek alan Azeri milliyetçi partilere mensuplar. Ancak bu siyasi örgütler, İran'daki Kürt ve Beluç muadillerine kıyasla daha az tanınıyor ve daha az nüfuza sahip.

Gayri resmi istatistiklere göre İran'daki Azeri nüfusu 15 ila 20 milyon arasında değişiyor ve bu nüfus, ülkenin kuzeybatısındadaki dört ilin mutlak çoğunluğunu oluşturuyor.

Bu iki kesim arasında ‘Azeri reformcular’ ise Azeri dili ve kültürüne daha fazla ilgi gösterilmesi, merkezi olmayan yönetim biçimlerine meşruiyet kazandıran ve Azeri bölgelerindeki kurumların özgünlüğünü ve kamusal alanın kimliğini koruyan yasaların çıkarılması yoluyla, İran anayasası ve devlet kurumları çerçevesinde Azerilerin İran devleti içindeki konum ve rolünün güçlendirilmesini savunuyor.

Bu eğilimde olanlar hem entegrasyoncuları hem de ayrılıkçıları eleştirirken onları ya kendi çıkarlarının peşinden koşmakla ya da İran'da Azerilerin devlet ve toplumla kesişme durumlarını ve düzeylerini anlamak için gerçekçi bir siyasi okumaya dayanmamakla suçluyorlar. Bu kişiler genellikle kültürel, akademik ve sanatsal geçmişe sahip olup, gençler, öğrenciler ve şehir sakinleri üzerinde yoğun bir etkiye sahip.

Siyasi kaos

İran meseleleri konusunda uzman araştırmacılar, İran’daki Azeri siyasi örgütlerin talepleri ile Kürtler, Araplar ve Beluçlar gibi Fars kökenli olmayan İranlı milliyetlerin talepleri arasında köklü bir fark olduğuna işaret ediyor. Diğer gruplar, siyasi rejim yıllardır milliyetçi eğilimli siyasi hareketlerini bastırmak için kararlı bir çaba sarf etse de coğrafi temelli taleplerini dile getirip Fars muadilleriyle siyasi ve sembolik egemenliği paylaşmayı talep etseler de bu gruplar kendi toplumlarının halk kesimlerinde yoğun bir varlık, etki ve etkinliğe sahipler. Dini kurumlar, iş adamları ve aşiret liderleri, bu ulusal azınlık topluluklarında bu siyasi örgütlerin rolünü gölgede bırakmayı başaramadı. Bu, Azerbaycan'da mevcut olmayan bir durumdur.

İsrail ile İran arasında 2025 yazında yaşanan savaşın ardından, yakın gelecekte savaşın tekrarlanacağına dair işaretlerin belirginleşmesiyle, 11 İranlı Azeri siyasi örgüt, ‘Güney Azerbaycan Örgütleri ve Partileri İşbirliği Konseyi’ni kurmayı başardı.

Konsey, İran rejimine yönelik sert ifadelerin olduğu bir bildiri yayınladı. Bildiride şu ifadeler yer aldı:

"İran'daki en büyük etnik grup olan Azeri halkının uzun yıllardır şiddetli baskı ve zulümle karşı karşıya olduğu artık kimse için bir sır değil. Teokratik rejim, ülkenin kaynaklarını kendi varlığını korumaktan başka bir değeri olmayan ideolojik maceralara harcadı ve halkın canlarını ve mallarını rehin aldı... Bu koşullar altında, Azeri halkının kendini savunmak için başka bir seçeneği yoktur ve biz, barış ve istikrarı destekleyen komşu ülkeler ve halkların yanı sıra dünyadaki ilerici güçlerin de bu yolda bizimle birlikte olacağından eminiz.”

Bildiriyi, Azerbaycan Demokrat Partisi, Azerbaycan Merkez Partisi, Azerbaycan Ulusal Direniş Örgütü, Azerbaycan Öğrenci Hareketi, Güney Azerbaycan Cumhuriyetçi Partisi ve Güney Azerbaycan Bağımsızlık Partisi gibi siyasi ve sektörel örgütler imzaladı. Ancak imzacıların gelecekte atacakları siyasi adımlara dair herhangi bir ipucu verilmezken belirgin bir açıklama da yapılmadı.

2025 Aralık ve 2026 Ocak aylarında Tebriz, Urmiye ve Erdebil şehirlerinde ve diğer Azeri bölgelerinde yaşanan geniş çaplı gösteriler, göstericiler ile güvenlik güçleri arasında çatışmalara dönüştü. ‘Çarşı tüccarları’, yakın tarihlerinde ilk kez, bildiriyi imzalayan siyasi güçlerin çağrılarına uydu. Bu da Azeri siyasi yapısında köklü bir dönüşüme işaret etti.

İç ve bölgesel faktörlerin kesişimi

İranlı Azeri aktivist Abbas Bedir Varisi, İran'daki Azerilerin siyasi konumunu açıklıyor ve bunu, onları Kürt, Arap ve Beluç muadillerinden ayıran, tarihsel boyutları olan bir dizi iç ve bölgesel faktörle ilişkilendirdi. Azeriler ile Farslar arasında yaşanacak herhangi bir geniş çaplı çatışmanın İran devletinin kendisinin dağılmasına yol açacağını öngören Varisi, Azeri meselesinin ulusal ve mezhepsel söylemlerle örtbas edilmeye devam edilmesinin imkânsız olduğuna dikkati çekti.

Sosyal medya ve yurt dışından Türkçe (Azeri lehçesi) yayın yapan medya kanallarının izleyici kitlesindeki artış, Ahmedinejad ve Ruhani dönemlerinde artan siyasi baskı, Azeri etnik kimliği temelinde iç dayanışmanın güçlenmesine yol açtı.

Azerilerin siyasi ve kültürel hakları alanında faaliyet gösteren aktivist Varisi, şunları ekledi:

“Azerbaycan Cumhuriyeti ve Türkiye’nin İran’ın batı sınırında yer alması, Azeri meselesini daha da karmaşık hale getiriyor. Her iki ülke de 20. yüzyılın başlarında İran devletinin modern kuruluşundan bu yana Azerilere kültürel, medyatik ve hatta siyasi olarak sürekli destek verirken, İran devletiyle çatışma olasılığı konusunda güvenlik açısından temkinli davrandı ve stratejik endişeler taşıdı. Dolayısıyla Azerileri defalarca kez kendi ülkelerinin yetkilileriyle uzlaşıya ve hiçbir zaman onlarla açık bir çatışmaya başvurmamaya teşvik ettiler. Türkiye, Azerilerle olan kültürel ve duygusal bağı, İran’ın Türkiye’deki Kürtler üzerindeki etkisine denk bir etki unsuru olarak görüyor. Ancak Azerilerin milliyetçiliğinin yükselişinin, İran devletini parçalamaya veya zayıflatmaya ve ülkenin tam egemenliğini elinde tutma yeteneğini zedelemesine yol açmasından her zaman korkuyor. Böyle bir durumun gerçekleşmesi, Türkiye'nin ulusal güvenliğini zedeler. Azerbaycan da Azerilere karşı aynı eğilime sahip, ancak İran'ın Kafkasya bölgesinde vereceği tepkiden büyük ölçüde çekiniyor. Bu tepki, özellikle Ermenistan ile olan ilişkilerinde Azerbaycan'ın çıkarlarına ve istikrarına zarar verebilir. Aynı şekilde Azerbaycan, Türk etnik grubu içinde bir tür mezhepsel denge oluşturmaya özen gösteriyor ve İran'daki Azerilerin tamamen Türkiye'nin lehine kaymasının bir yararı olmadığını düşünüyor.”

frb
ABD tarafından hava saldırısı düzenlenen Minab Kız Okulu'nun enkazı, 28 Şubat 2026 (AFP)

İran Azerilerinin genç kesimlerinde meydana gelen ve onların daha fazla ulusal bilinç ve iç örgütlenme yeteneği kazanmalarını sağlayan değişimlere de dikkati çeken Varisi, şunları söyledi:

“Sosyal medya ve yurtdışından Türkçe (Azeri lehçesi) yayın yapan medya kuruluşlarının takip edilmesindeki artış, ayrıca eski cumhurbaşkanları Ahmedinejad ve Hasan Ruhani dönemlerinde artan siyasi baskı, Azeri etnik kimliği temelinde daha fazla iç dayanışma biçimlerinin oluşmasına zemin hazırladı. Bugün İran'da tamamen Azeri kimliğine sahip kültürel, ekonomik ve hatta siyasi faaliyet alanları bulunuyor. Son yıllarda Azeri şehirlerinin en yüksek düzeyde genel protesto gösterileri düzenlemesi, Kürtler ve Azeriler arasında ortak bölgelerde defalarca kez siyasi ve halk çatışmalarının yaşanması, futbol maçları gibi etkinliklerde yapılan tezahüratlar, hepsi bu eğilimin birer göstergesi. Bu eğilim siyasi bir örgütlenme halini alırsa, İran'ın birliği için gerçek bir tehdit oluşturur. Çünkü Azeriler, Kürtler, Araplar ve Beluçlar gibi bir ulusal azınlık değil, İran devletinde Farslara paralel bir etnik unsurdur. Kimliklerinin patlaması, İran'ın patlaması anlamına gelir."