‘Büyük Çöküş’ün yıldönümünde Sovyetler’in Arap dünyasındaki mirası

Kremlin'de Rus bayrağının göndere çekilmesinin üzerinden 32 yıl geçti

Sara Gironi Carnevale
Sara Gironi Carnevale
TT

‘Büyük Çöküş’ün yıldönümünde Sovyetler’in Arap dünyasındaki mirası

Sara Gironi Carnevale
Sara Gironi Carnevale

Sami Mubayyıd

1991 yılında dünya, Noel kutlamalarıyla meşgulken, Kremlin kubbesinden Sovyet bayrağı son kez indirildi ve yerine bugün bildiğimiz Rusya bayrağı yerleştirildi. Ertesi gün Yüksek Sovyet veya ondan geriye kalanlar Sovyetler Birliği'ni resmen feshetti. Sovyet lideri Mihail Gorbaçov 25 Aralık 1991'de görevinden istifa etti ve iktidarı halefi 59 yaşındaki Boris Yeltsin'e devretti.

Arap dünyası bu haberi karışık duygularla karşıladı. Çoğu insan aşırı derecede şaşkınlık ve inançsızlık içindeydi. Ancak bazı liderler bunu kendileri için bir lütuf olarak değerlendirdi. Bu liderler arasında aralarında ülkesi çoktan Sovyetlerden ayrılan ve kendisini ABD'nin yörüngesine yerleştiren Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek de vardı. Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed bu sonu öngörmüştü ve yıllar süren düşmanlığın ardından kapılanı ABD'ye açtı. Tanıdığı Sovyetler Birliği'nin büyük bir çöküşün eşiğinde olduğunu fark ettikten sonra, Kuveyt'i kurtarmak için ABD liderliğindeki koalisyona açıkça katıldı. Suudi Arabistan Krallığı gibi diğer Arap ülkeleri, 1926'dan bu yana Moskova ile tam diplomatik ilişkiler kuran ilk ülke olmasına rağmen komünist imparatorluk için tek bir damla gözyaşı dahi dökmediler. Ancak Sovyetlerin komünizmi teşvik etmeye başlaması ve böylece Arap ve İslam dünyasında ateizmi teşvik etmesiyle ilişkileri hızla bozulmaya başladı. Sovyetler 1938 yılının Mart ayında Riyad'la ilişkileri düzeltmeye çalıştı ancak Kral Abdulaziz bunu reddetti ve iki ülke arasındaki ilişkiler tamamen koptu. Sovyetler Birliği'nin resmi çöküşünden 15 ay önce, 1990 yılının Eylül ayına kadar hazırlanmamıştı.

Ancak kimse, hatta ABD'deki politikacılar bile, bunun o kadar hızlı gerçekleşmesini beklemiyordu. Dışişleri Bakanı James Baker'ın söylediğine göre, 25 Ekim 1991 tarihinde erken bir saatte bir not teslim aldı ve bu notta "Tanıdığımız Sovyetler Birliği artık yok. Amacımız çöküşü mümkün olduğu kadar barışçıl hale getirmek olmalı” yazıyordu.

Hayatını Sovyetler Birliği'ni parçalamak için çalışarak geçiren Baker'ın selefi Henry Kissinger, önemli kitabı ‘Diplomasi’de şu ifadeler yer alıyordu: “Sovyet imparatorluğu aniden sınırlarının ötesine genişlediğinden daha hızlı çöktü.”

Arap meselelerine son ciddi Sovyet müdahalesi, Gorbaçov ve o zamanki ABD Başkanı George H. W. Bush'un 1991'de Madrid Barış Konferansı'na başkanlık etmeleriydi. Gorbaçov'un varlığının tamamen sembolik olduğu açıktı.

Ancak, uzun süre Irak'taki Saddam Hüseyin ve Libya'daki Muammer Kaddafi gibi Rusya'nın Arap müttefikleri, Sovyetlerin geçmişte birçok zorluğun üstesinden geldiğini düşünerek, o dönemin zorluklarına karşı da ayakta kalabileceklerine dair çok yanlış bir inanca sahip kaldılar. Nitekim Sovyetler Birliği, İkinci Dünya Savaşı'ndan ve Soğuk Savaş sırasında ABD'nin önderlik ettiği izolasyon yıllarından sağ kurtulmuş, 1953'te Joseph Stalin'in ölümünün üstesinden gelmeyi başarmış ve kendisini bir süper güce dönüştürmüştü. Arap meselelerine son ciddi Sovyet müdahalesi, Gorbaçov ve ardından ABD Başkanı George H.W. Bush'un 30 Ekim 1991'de Madrid Barış Konferansı'na başkanlık etmeleriydi. Ancak Madrid'deki Kraliyet Sarayı'ndaki herkes için Gorbaçov'un varlığının tamamen sembolik olduğu açıktı. Madrid'de kararı veren Gorbaçov değil Amerikalılardı. Filistinlileri Ürdünlü bir heyetin parçası olarak katılmaya ikna etmek için gönderilen özel güvence mektubundan daha açıklayıcı bir şey olamaz. Bu mektubu Ruslar değil, yalnızca Amerikalılar imzaladı.
 

Fotoğraf Altı:  Sovyet lideri ve geleceğin Suudi Dışişleri Bakanı Prens Suud el-Faysal, 1990'da (Getty Images)
Sovyet lideri ve geleceğin Suudi Dışişleri Bakanı Prens Suud el-Faysal, 1990'da (Getty Images)

Genellikle devlet tarafından yönetilen Arap gazeteleri, daha önce Sovyetler Birliği'nin yörüngesinde olan ülkelerde, yani Doğu Avrupa'nın her yerinde art arda gerçekleşen devrimler konusunda çoğu durumda sessiz kaldı. Bunlar anlatılırken her zaman bu devrimlerin ABD tarafından yaratıldığını anlatılırdı. Estonya, 16 Kasım 1991'de Sovyetler Birliği'nden, daha sonra tam bağımsızlığını kazanan Litvanya'dan ve Gürcistan'dan bağımsızlığını ilan ettiğinde tek kelime yazılmadı. Kazakistan, Sovyetler Birliği'nin dağılmasından on gün önce, 16 Aralık'ta bağımsızlığını ilan eden son ülke oldu. Berlin Duvarı 1989 yılının Kasım ayında yıkıldı, bu da Doğu ve Batı Almanya'nın resmi olarak yeniden birleşmesiyle sonuçlandı. Arap televizyonu, daha sonra, geri dönüşü olmayan bir oldu bitti haline gelinceye kadar ve fiilen gerçekleşirken bundan bahsetmedi.

Araplar uyarı ve sinyalleri görmezden geldi

Aylar boyunca Sovyetler, Arap müttefiklerine Sovyetler Birliği'nden beklentilerini küçümsemeleri için sinyal üstüne sinyal gönderdi ve kibarca himaye günlerinin bittiğini ifade etti. Gorbaçov, 1987 yılının Kasım Filistin lideri Yaser Arafat'la buluştuğunda, ona açıkça "Ortadoğu'da ABD ile çok fazla rekabet ve çatışmaya girdik. O aşama artık bitti" dedi. Arafat gülümsedi ve mesajı tam olarak anlamayarak aklına bir not aldı. Moskova 1976'da bir Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ofisi açmıştı ve 1978 yılının Kasım ayında ona diplomatik statü verdi. Gorbaçov, bunun o dönemde tarih haline gelmiş gibi göründüğünü iddia etti.

Pek çok Arap, bu kadar umut bağladıkları güçlü Sovyet imparatorluğunun yok olacağına inanmayı reddetti. Hızla sona yaklaşıyordu.

Gorbaçov ayrıca, 1987 yılının Aralık ayında Moskova'da tam bir onurla kabul edilen Ürdün Kralı Hüseyin ve ardından 1990 yılının Mayıs ayında Hüsnü Mübarek gibi ABD'nin Arap dostlarına da ulaştı. İkincisi, eski Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnasır'ın döneminden bu yana biriken borçlar olan toplam 3 milyar ABD doları tutarındaki Mısır borçlarının yeniden planlanmasını sağladı. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Suud el-Faysal da Moskova'yı 1988 yılının Ocak ayında ve ardından Sovyetlerin Afganistan'dan çekilmesinin ardından resmi olarak yeniden ilişkiler kurduğu 1990 yılının Eylül ayında olmak üzere iki kez ziyaret etti. Diplomatik alışverişin yanı sıra durgunluktan muzdarip olan Rusya ekonomisini kurtarmak amacıyla 4 milyar dolarlık bir Suudi kredisi verildi.

Ardından, Kuveyt'in işgalinden bir ay sonra, 5 Eylül 1990'da Gorbaçov ile Irak Dışişleri Bakanı Tarık Aziz arasında Moskova'da yapılan tarihi toplantı geldi. Gorbaçov, "ABD’nin çıkarlarının tehdit edilmesi durumunda güce başvurmaya hazır olduğunu biliyoruz ve biz Sovyetler Birliği olarak bunu önlemek için hiçbir şey yapamayız" dedi. Aziz şok oldu ve şöyle dedi: "En azından manevi olarak yanımızda olacağınızı umuyorduk." Gorbaçov omuzlarını silkti ve başka tarafa baktı. Söyleyecek başka bir şeyi yoktu.

Ancak pek çok Arap, bu kadar umut bağladıkları güçlü Sovyet imparatorluğunun hızla sona ereceğine inanmayı reddetti. 1989 yılının Ekim ayında Gorbaçov, Moskova'da ‘Perestroyka ve Üçüncü Dünya’ başlıklı bir konferans düzenledi ülkesinin pek çok müttefikine ülkesinin yaşadığı zor durumu anlayacaklarını umarak anlattı. Rus akademisyenlerden biri kamuoyuna Sovyet ekonomisinin içinde bulunduğu korkunç durumu açık ve ayrıntılı bir şekilde anlattı. Kıdemli Filistinli lider George buna yanıt verdi: “Çok şey başardınız ve bu sizin için bir gurur kaynağı olmalı. Başardıklarınızın değerini küçümsüyorsunuz ve iki süper güçten biri olma hakkından geri adım attığınızda yeteneklerinize olan güveninizi kaybediyorsunuz.”

Yeltsin ve Araplar

1991 yılının Aralık ayına gelindiğinde, Sovyetler Birliği'nin tarih kitaplarına girme yolunda uzun bir yola girdiği ve Arapların tanımadığı Boris Yeltsin adında bir adamın önderliğinde yeni bir devletin ortaya çıktığı herkes tarafından anlaşılmıştı. Yeltsin yönetimi altındaki Moskova, Arap dünyasından büyük ölçüde çekildi ve Ortadoğu'dan çok arka bahçesinde olup bitenlerle ilgilendi.

Yeltsin yönetimi altında Moskova, Arap dünyasından büyük ölçüde çekildi ve Ortadoğu'dan çok arka bahçesinde olup bitenlerle ilgilendi.

Yeltsin, Batı ile yeni bir sayfa açmaya öncelik vermesine rağmen, kısa süre içinde İslam dünyasının önemini fark etti. Sınırlarında ortaya çıkan 14 yeni devletin 6'sı Müslümandı. Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan, Tacikistan, Kazakistan ve Kırgızistan, komünist rejimin baskısı altında bastırılmış olan İslam'ın yeniden canlanmasıyla karşı karşıyaydı.

Fotoğraf Altı: Kremlin'e Rus ve Sovyet bayrakları çekildi (Getty Images)
Kremlin'e Rus ve Sovyet bayrakları çekildi (Getty Images)

Yeltsin'e göre, bu eski uydu devletlerde hâlâ 25 milyon ‘Rus’ yaşıyordu ve onların Müslüman nüfusla ilgilenmek için etkili İslam ülkelerine ihtiyacı vardı, bu yüzden Suriye, Libya ve Irak gibi geleneksel müttefiklere başvurmak yerine yüzünü İran ve Türkiye'ye çevirdi.

İran ve Türkiye: Rusya'nın yeni dostları

İran ve Türkiye birdenbire Moskova'nın bölgedeki yeni en iyi dostlarından biri haline geldiler ve zaten Rusya'nın iki savaşta, birincisi Çeçenistan'da ve ikincisi Tacikistan'daki iç savaşla başa çıkmasına yardımcı oldular. Sonunda, Afganistan'daki Taliban rejimini de ele aldılar. Dönemin İran Cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani, Rusya'nın öfkesini kışkırtmamak için, Azerbaycan'ın bağımsızlığını Sovyetler Birliği'nin resmi olarak dağılmasının ardından tanıdı. 1994 yılının Aralık ayında başlayan Çeçenistan'ın Birinci Savaşı'ndan uzak durdu. Tacikistan'da siyasi bir çözüme ulaşılması için Rusya'ya yardım etti ve Afganistan'da Taliban hareketine karşı onlarla işbirliği yaptı. Ancak Çeçenistan'daki çatışmalar yoğunlaşınca İranlılar, Çeçenistan’ın bir ‘iç’ Rus meselesi olduğunu vurgulamaya devam ederken, kendilerini Rus politikasına karşı daha eleştirel olmaya mecbur hissettiler.

İran ve Türkiye birdenbire Moskova'nın bölgedeki yeni en iyi dostları haline geldiler ve Rusya'nın iki savaşla başa çıkmasına yardımcı oldular: Birincisi Çeçenistan'da, ikincisi ise Tacikistan'daki iç savaş.

Ancak Türkiye çok daha hassastı ama Yeltsin'in çizdiği kırmızı çizgiyi aşmamaya da dikkat ediyordu çünkü iki ülke arasındaki ticaret 1991'den o zamana yıllık 10 ila 12 milyar dolar arasında değişen devasa bir rakama ulaşmıştı. Sovyetlerin çöküşünün başlangıcında, dönemin Türkiye Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Orta Asya'da bağımsızlığını yeni kazanan devletlere bir milyar dolardan fazla kredi sağlama sözü verirken, ülkesinin Azerbaycan'daki nüfuzunu genişletmeye çalıştı.

Türkler, büyük Müslüman nüfusa sahip olan eski Rus uydu devletlerinde bankacılık, eğitim ve ulaşım yatırımlarına başladı ancak Yeltsin'in Ankara'ya yönelik girişimleri nedeniyle bu yatırımlar zamanla yavaşladı.

Türk inşaat şirketleri, Rusya Duması'nda reform yapılmasına kadar Moskova'da anlaşmalar yaparak cazip hale gelirken, Moskova da Ankara'ya acil ihtiyaç duyduğu Rus gazını satıyordu. Ayrıca, Washington'un Kürt ayrılıkçılara karşı kullanılmasından korktuğu helikopterler de dahil olmak üzere, Amerikalıların Türkiye'ye satmayı reddettiği askeri teçhizatı da sattı.

Yeltsin ve İsrail

Hem Türkiye hem de İran ile ortaya çıkan yeni ittifaka paralel olarak Gorbaçov sonrası Rusya da İsrail ile iletişim kurmuş ve Moskova, Sovyetler Birliği'nin dağılmasından yalnızca iki ay önce İsrail ile diplomatik ilişkilerini yeniden başlatmıştı. Gorbaçov, Araplara kendi pozisyonunu açıklamak üzere Dışişleri Bakanı Vekili Boris Pankin'i bölgeye göndererek ona şunu söyledi: “Arafat ve Kaddafi kendilerini dostumuz olarak adlandırıyor ama bunun nedeni yalnızca bizim geçmişe dönmemizi hayal etmeleridir.” Ancak, iki ülke arasındaki ilişki, Sovyetler Birliği'nin dağılmasına kadar bir miktar gerginlikle devam etti. İsrail Dışişleri Bakanı Moşe Arens, Madrid Barış Konferansı'nın arifesinde yaptığı açıklamada, "Avrupa'da yaşanan olaylardan sonra, Sovyetler Birliği'nin hala ABD’ye eşit bir süper güç olduğu fikrini yeniden gözden geçirmek gerekiyor" dedi.

İsrail Çeçenistan'da Moskova'yı destekledi. Bunun aksine, 2000 yılında İkinci İntifada patlak verdiğinde Rus milletvekilleri İsrailliler yerine ‘radikal güçleri’ suçlama yönünde oy kullandı.

İsrail, Filistinlilere yaptıklarından dolayı sürekli eleştirildikten sonra, İran'a gelişmiş silah satışı konusundaki büyük anlaşmazlıklara rağmen birdenbire Rusya'nın Ortadoğu'daki önde gelen ticaret ortağı haline geldi. 24 Nisan 1994'te Başbakan Yitzhak Rabin Moskova'yı ziyaret ederek teknoloji transferi, kültür, eğitim, tıp ve turizm alanlarında 6 anlaşma imzaladı. 1995 yılının Ekim ayında İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı Eli Dayan'ın şu sözleri aktarılmıştı: "Rusya'ya güvenimiz tam."

Fotoğraf Altı:  Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin ile Sovyet lideri Mihail Gorbaçov arasında 1985'te Kremlin'de yapılan görüşme (Getty Images)
Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin ile Sovyet lideri Mihail Gorbaçov arasında 1985'te Kremlin'de yapılan görüşme (Getty Images)

O zamana kadar iki ülke arasındaki ikili ticaret tüm zamanların en yüksek seviyesi olan yaklaşık 500 milyon dolara ulaşmıştı. İsrail, Çeçenistan'da Moskova'yı destekledi. Karşılığında, 2000 yılının Eylül ayında İkinci İntifada patlak verdiğinde, Rus milletvekilleri, Mescid-i Aksa ve çevresindeki şiddetin artmasından İsrailliler yerine ‘aşırılık yanlısı güçleri’ sorumlu tutmak için Rusya Federasyonu Duması'nda oy kullandılar.

Irak

Ardından, Yeltsin'in Amerikalıları ve İran'ı memnun etmek için terk etmeye karar verdiği, tarihsel olarak Moskova'ya dost bir ülke olan Irak ve Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin ile ne yapılması gerektiği konusu geldi. Irak'ın 1972'de Sovyetler Birliği ile 15 yıllık dostluk anlaşması imzalaması Washington'la ikili ilişkilerde gerginliğe yol açmıştı. Sovyetler iyi niyetle hareket ederek Bağdat'a silah ve yüzlerce danışman gönderdi. Ancak 1978 yılında, o zamanki Cumhurbaşkanı Yardımcısı olan Saddam Hüseyin, Iraklı komünistlere karşı kampanyasına başladı. Bu, Ahmed Hasan el-Bekir'in yerine resmi olarak geçmesinden bir yıl önce ABD’ye doğru bir dönüşü işaret ediyordu.

Bağdat ile Moskova arasındaki ilişkiler 1990'da düzelmeye devam etmesine rağmen Saddam Hüseyin'in Kuveyt'i işgali konusunda Sovyetler Birliği'ne danışılmadı.

Her ne kadar Bağdat ile Moskova arasındaki ilişkiler o dönemde reform yolunda olsa da ancak Saddam Hüseyin'in 2 Ağustos 1990'da gerçekleşen Kuveyt işgali konusunda Sovyetler Birliği'ne danışılmadı. Ancak, Bağdat ve Moskova arasındaki ilişkiler o sırada iyileşme yolunda olsa da Sovyetler Birliği, Saddam Hüseyin'in 2 Ağustos 1990'da Kuveyt'i işgaliyle ilgili olarak bilgilendirilmedi. Sovyet liderleri, Irak'a giden silahlara karşı bir ambargo uygulamak için gerektiğinde güç kullanmayı sağlayan Birleşmiş Milletler kararını destekledi. Sovyet Dışişleri Bakanı Eduard Şevardnadze anılarında şöyle yazdı: “Artık işbirliği ve etkileşime dayalı yeni bir dünya düzeni inşa edildiğine göre, saldırganlık eylemi gerçekleştirmek intihar demektir. Saddam Hüseyin'in bunu anlamaması mümkün değildi.”

Başkan Yeltsin, Irak konusunda çoğu insanın beklediğinden daha ileri gitti. Yaptırımları destekledi ve ABD öncülüğündeki ambargonun uygulanmasına yardımcı olmak için Basra Körfezi'ne iki savaş gemisi gönderdi. BM kararını desteklemesi karşılığında daha sonra Kuveyt'ten 1 milyar dolar, Suudi Arabistan'dan ise 4 milyar dolar krediyle ödüllendirildi.

1993 yılının Haziran ayında Sovyetler Birliği Dışişleri Bakanı Andrey Kozyrev, Kuveyt'i ziyareti sırasında eski ABD Başkanı George H.W. Bush'a yönelik başarısız bir suikast girişiminin ardından ABD'nin Irak'ı bombalamasını destekledi. Kozyrev, "Başkanları, hatta eski başkanları hedef almayı normal bir şey olarak göremeyiz. Bunu görmezden gelmek, devlet terörizmi politikasına destek vermek anlamına gelir" dedi. Bakan, Yeltsin ile birlikte kısa süre sonra, 21 Nisan 1995'te ezici bir çoğunlukla Irak'a yönelik yaptırımların kaldırılması lehinde oy kullanan Rus Duması ile çatışmaya girdi. Saddam bu fırsatı değerlendirdi ve Yeltsin yönetimini, petrol sektörünü geliştirmek ve Iraklı petrol uzmanlarını eğitmek amacıyla milyarlarca dolarlık bir anlaşmayla ülkesine dönmeye ikna etti. Rus şirketi ‘Lukoil’, Irak hükümetine vergi ödemek zorunda kalmadan, kârın yüzde 75'ini elinde tutarak Batı Kurna petrol sahasını geliştirmesi için çağrıldı.

Süper güç gibi davranma

1990'lı yıllar boyunca bir süper güç gibi konuşmaya ve davranmaya devam eden Rusya, hâlâ Sovyet tarihini tamamen terk edememiş, süper güçlerin kendilerine sadık devletlere gösterdiği özen ve desteği sağlayamamıştı. Ancak Arap komünistler, hayatlarının bir günü öyle ya da böyle Sovyetler Birliği'nin yeniden doğuşuna tanık olacakları konusunda iyimser kaldılar. Yeltsin'in başkanlığından aylar sonra, kıdemli Suriyeli komünist lider Halid Bekdaş şunları söyledi: “Sovyetler Birliği'nin yeniden doğuşu kolay olmayacak ama mümkün. Sovyetler Birliği ne biçimsel ne de yapısal olarak bir daha asla eskisi gibi olmayacak, ancak bir zamanlar onu şekillendiren ülkeler daha modern bir çatı altında birleşebilirler.”

Suriye Komünist Lideri Halid Bekdaş: Sovyetler Birliği'nin yeniden doğuşu kolay olmayacak ama mümkün

1992 yılının Ekim ayında Dışişleri Bakanı Kozyrev, Moskovskiye Novosti’de yayınlanan bir makalesinde Rusya'nın bir süper güç olarak kalmaya mahkum olduğunu yazdı. Halefi Yevgeny Primakov, Sovyet istihbaratının bir üyesiydi ve Arap meselelerinde büyük deneyime sahipti. Amerikan hegemonyasını dengelemek için çok kutuplu bir dünya ve Çin, Hindistan ve Arap dünyasındaki eski Sovyet müttefikleriyle daha güçlü ilişkiler kurulması çağrısında bulundu. Rusya'yı Ortadoğu'ya geri döndürmekle başladı; bu politika daha sonra Kremlin'i 1999'da Yeltsin'den devralan ve 2015'ten bu yana Ortadoğu'nun çoğunu devralan Vladimir Putin tarafından izlenecekti.

* Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



İran savaşı ikinci haftasında karşılıklı saldırılar tırmanıyor

TT

İran savaşı ikinci haftasında karşılıklı saldırılar tırmanıyor

İran savaşı ikinci haftasında karşılıklı saldırılar tırmanıyor

İran, İsrail ve ABD liderleri, Ortadoğu’daki savaşın bugün (Cuma) ikinci haftasını tamamlarken meydan okuyan açıklamalar yaparak, çatışmaların devam edeceği mesajını verdi. Savaş yüzlerce kişinin hayatını kaybetmesine yol açarken milyonlarca insanın günlük yaşamını altüst etti ve finans piyasalarında da dalgalanmalara neden oldu.

Dün (Perşembe) devlet televizyonunda bir spiker tarafından okunan ilk açıklamasında İran’ın yeni dini lideri Mücteba Hamaney, Hürmüz Boğazı’nın kapalı tutulacağını belirtti. İran Devrim Muhafızları’na yakınlığıyla bilinen ve sertlik yanlısı çizgide olduğu ifade edilen Hamaney, “Hepinize şunu teyit ediyorum: Şehitlerimizin kanının intikamını almayı asla unutmayacağız” dedi. Hamaney’in açıklamayı neden bizzat yapmadığı ise netlik kazanmadı.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu da 28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in İran’a yönelik hava saldırılarının başlamasından bu yana ilk basın toplantısını düzenledi. Netanyahu, soruları video bağlantısıyla yanıtladı; Hamaney’i öldürmeye yönelik örtülü bir tehditte bulundu ve saldırılar devam edeceğini belirtti.

Netanyahu, “Aldığımız önlemlerin ayrıntılarını açıklamayacağım. Rejimi devirmek için en uygun koşulları hazırlıyoruz. Ancak İran halkının rejimi devireceğini kesin olarak söyleyemem; çünkü rejimler içeriden yıkılır. Ama kesin olan şu ki biz buna yardımcı olabiliriz ve zaten yardımcı oluyoruz” ifadelerini kullandı.


Birleşik Krallık, İran’ın Körfez ülkelerine yönelik pervasız saldırılarını kınadı

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan dün Riyad’da İngiliz mevkidaşı Yvette Cooper ile bir araya geldi. (SPA)
Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan dün Riyad’da İngiliz mevkidaşı Yvette Cooper ile bir araya geldi. (SPA)
TT

Birleşik Krallık, İran’ın Körfez ülkelerine yönelik pervasız saldırılarını kınadı

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan dün Riyad’da İngiliz mevkidaşı Yvette Cooper ile bir araya geldi. (SPA)
Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan dün Riyad’da İngiliz mevkidaşı Yvette Cooper ile bir araya geldi. (SPA)

Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Yvette Cooper dün akşam Riyad’dan yaptığı açıklamada, ülkesi adına Suudi Arabistan ve bölgedeki diğer ülkelere yönelik İran kaynaklı tehlikeli saldırıları kınadığını belirtti.

Cooper, Ortadoğu’daki savaşın başlamasından 13 gün sonra bölgeye gerçekleştirdiği ilk bakanlık düzeyindeki ziyarette, ‘Birleşik Krallık’ın Körfez’deki ortaklarını İran’ın tehlikeli saldırganlığına karşı destekleme çerçevesinde’ Riyad’da bulunduğunu açıkladı.

Cooper, Suudi mevkidaşı Prens Faysal bin Ferhan ile yaptığı görüşmede, ülkesi adına İran saldırılarından etkilenen devletlerle dayanışma içinde olduklarını vurguladı ve bölgeyi istikrar ve barışa yönlendirmek için tüm çabaların bir araya getirilmesi gerektiğini ifade etti.

rb
Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Yvette Cooper, İran saldırılarından etkilenen ülkelerle ülkesinin dayanışma içinde olduğunu yineledi. (SPA)

Prens Faysal bin Ferhan, Bakan Yvette Cooper ile bölgesel gelişmeleri ve bunlara yönelik ortak çabaları görüştü; ayrıca iki ülke arasındaki stratejik ilişkiler ve ikili iş birliği alanları ele alındı.

Öte yandan Suudi Arabistan Enerji Bakanı Prens Abdulaziz bin Selman, Riyad’da Cooper’ı kabul ederek, özellikle enerji alanında ikili iş birliği fırsatlarını ve gelecekteki sektör projelerini değerlendirdi; bu görüşmeler, iki hükümet arasında imzalanan iş birliği mutabakatı çerçevesinde gerçekleştirildi.

Birleşik Krallık Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan açıklamada, Cooper’ın ziyaretinin ‘bölgede iş birliği yapılan ülkelerle iş birliği yollarını ele alarak, Hürmüz Boğazı’nda yaşanan saldırılar ışığında petrol arzının devamlılığını sağlama’ amacını taşıdığı ifade edildi.

gtbngt
Suudi Arabistan Enerji Bakanı Prens Abdulaziz bin Selman dün Riyad’da Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Yvette Cooper’ı kabul etti. (SPA)

Suudi Arabistan İçişleri Bakanı Prens Abdulaziz bin Suud bin Nayif, Cooper ile yaptığı görüşmede, iki ülke arasında güvenlik alanındaki koordinasyon ve iş birliğini ele aldı. Taraflar ayrıca, Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri ve bölgeyi hedef alan İran’ın ağır saldırılarını ortak bir şekilde kınadıklarını bildirdi.

Prens Abdulaziz bin Suud bin Nayif, resmi X hesabı üzerinden paylaştığı mesajda, Suudi hükümetinin, ülkedeki güvenlik ve istikrar ortamında farklı uyruklardan vatandaş ve yabancıların güvenliğinin sağlanmasına özel önem verdiğini vurguladı.

Cooper da Körfez ülkelerine yönelik İran saldırılarını sert şekilde kınayarak, bu ülkelerin ‘İran rejiminin tehlikeli saldırılarına maruz kaldığını’ belirtti.

thtyh
Suudi Arabistan İçişleri Bakanı Prens Abdulaziz bin Suud bin Nayif, Riyad’da Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Yvette Cooper ile görüştü. (Suudi Arabistan İçişleri Bakanlığı)

Cooper, “Ortadoğu’daki durumun hâlâ son derece kırılgan olduğunu, herkesin bölgeye güvenlik ve istikrarı geri getirecek, İran’ın komşularına yönelik tehditlerini durduracak hızlı bir çözüm beklediğini” söyledi.

Cooper, Suudi Arabistan’ı ‘Birleşik Krallık’ın Körfez’deki temel ortağı’ olarak nitelendirerek, ‘mevcut savaş ortamında petrol arzını ve enerji güvenliğini sağlamak için yakın iş birliğini’ vurguladı.

Birleşik Krallık ile Suudi Arabistan arasındaki savunma ilişkilerinin ve Suudi Arabistan’ın hava savunma kapasitelerinin gücünü vurgulayan Cooper ayrıca, Suudi Arabistan’a, Birleşik Krallık vatandaşlarının tahliyesine sağladığı destek için teşekkürlerini iletti.

fvfv
Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Genel Sekreteri Casim Muhammed el-Budeyvi, Riyad’da Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Yvette Cooper’ı kabul etti. (DPA)

Diğer yandan Cooper, Riyad’a yaptığı ziyaret kapsamında Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Genel Sekreteri Casim Muhammed el-Budeyvi ile de bir görüşme gerçekleştirdi.

Cooper, söz konusu görüşmede, İran’ın Körfez ülkelerine ve bölgeye yönelik devam eden saldırılarını ele aldı. Görüşmede, bu saldırılara karşı alınacak önlemler, bölgedeki güvenlik ve yabancıların emniyetinin sağlanması ile gerilim süreci ve bu kapsamda yürütülen çabalar değerlendirildi.


Mücteba Hamaney'in mevcut durum ve geleceğe yönelik mesajının analizi

Hamaney'in konuşması, Hürmüz Boğazı'nı pazarlık kozu olarak kullanmaya devam etme teyidini içeriyordu (Sosyal Medya)
Hamaney'in konuşması, Hürmüz Boğazı'nı pazarlık kozu olarak kullanmaya devam etme teyidini içeriyordu (Sosyal Medya)
TT

Mücteba Hamaney'in mevcut durum ve geleceğe yönelik mesajının analizi

Hamaney'in konuşması, Hürmüz Boğazı'nı pazarlık kozu olarak kullanmaya devam etme teyidini içeriyordu (Sosyal Medya)
Hamaney'in konuşması, Hürmüz Boğazı'nı pazarlık kozu olarak kullanmaya devam etme teyidini içeriyordu (Sosyal Medya)

Hüda Rauf

Yeni İran Dini Lideri Mücteba Hamaney, İran halkına, bölgeye ve Amerika Birleşik Devletleri'ne seslendiği ilk mesajını verdi. Ülkenin üçüncü Dini Lideri olarak atanmasından bu yana ilk mesajı olmasına rağmen, İran politikasının temel yönlerini, sadece İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri'ne karşı mevcut savaş bağlamında değil, aynı zamanda gelecekteki yönüyle de açıklığa kavuşturdu. Bu, İran'ın vizyonunu bölgeye dayatmak için savaşı nasıl kullandığını açıklıyor.

 

Yeni Dini Liderin konuşması, İran halkına, bölge ülkelerine, “direniş ekseni”ne ve Amerika Birleşik Devletleri'ne yönelik mesajlar içeriyordu. Uzmanlar Meclisi'nin oylama sonuçlarını “devlet televizyonu aracılığıyla sizin de öğrendiğiniz anda” öğrendiğini vurguladı. İran rejimi, savaş zamanında İran'ın üçüncü Dini Lideri'nin seçimi sürecini tamamlayabilme gücünü, direncini ve bütünlüğünü göstermek istediği için elbette onun seçilmesi bekleniyordu.

Mücteba'nın seçilmesinin birkaç nedeni var. Siyasi olarak babası tarafından yetiştirildi ve resmi bir pozisyonda olmasa da gölge bir figür olarak babasının danışmanı kabul ediliyordu. Ayrıca rejimin güvenlik, siyasi, askeri ve dini çevreleriyle güçlü bağları var; bu da onun, on yıllardır var olan ve sistem içindeki etkilerini korumakta çıkarı olan etki ağlarının bir parçası olduğu anlamına geliyor. Savaş koşulları nedeniyle, seçimi, İranlı siyasi gruplar ve akımlar arasında Velayet-i Fakih’e inansalar da var olan rekabet düşüncesini geri plana itti. Dış baskılar ve Kürtler ile Beluçlar gibi bazı azınlıkların ayrılıkçı girişimlerine dair korkular, bu gruplar arasında halef seçimi sürecini kontrol etme rekabetinin öne çıkmasını engelledi. Buna ilave olarak, ABD-İsrail savaşının, Velayet-i Fakih üzerine kurulu ve monarşiye karşı olan devrimci bir sistemle bağdaşmayan miras alma sürecini kolaylaştırdığı ileri sürülebilir.

Öte yandan, Mücteba Hamaney, “direniş ekseni”ne mensup olanlara minnettarlığını ifade etmeye önem verdi ve Husileri, Iraklıları ve Hizbullah'ı övdü. Bu, İran'ın Trump'ın Özel Temsilcisi ile müzakere etmeyi reddettiği İran stratejisinin bir parçası olarak bölgedeki silahlı grupların önemini destekliyor. İran, 40 yıldır iç krizlerden muzdarip kırılgan Arap devletleri içinde milis gruplar kurmaya yatırım yaptı. Ayrıca mevcut gruplarla ilişkiler kurdu ve bu grupları ulusal hükümetlerinden daha güçlü hale getiren bağımlılık ilişkileri yaratarak barış zamanında başarıyla kullandı. Savaş zamanlarındaysa İran, “arenalar birliği” stratejisini devreye sokarak, Lübnan, Yemen ve Irak'ta olduğu gibi, bölge ülkelerini İsrail'in misillemelerine karşı savunmasız hale getiren çeşitli saldırılar düzenliyor.

Ancak Mücteba'nın konuşmasının en önemli yönü, İranlı karar vericilerin hem askeri hem de siyasi, hem şimdi hem de gelecekte nasıl düşündüklerini ortaya koymasıdır. Körfez ülkeleriyle ilişkilere değinirken, İran'ın “her zaman bu ülkelerin tümüyle dostane ve yapıcı ilişkiler kurmaya istekli olduğunu ve olmaya devam ettiğini, fakat düşmanın, yıllardır bölge üzerindeki hegemonyasını pekiştirmek amacıyla bu ülkelerin bazılarında askeri ve mali üsler kurmuş olduğunu” vurguladı. Bu mantığa dayanarak, İran Amerikan varlığına karşı çıkarken, aynı zamanda bölgesel vekiller aracılığıyla bölge ülkeleri içinde kendi askeri ve mali varlığını kurmuştur. İran'ın, iç savaş sırasında verdiği desteğin bedelini ödemesi için Beşşar Esed'e önemli ölçüde baskı uyguladığı, bu sayede askeri varlığını sağlamlaştırdığı ve kendisine ekonomik ayrıcalıklar tanıyan anlaşmalar imzalaması için baskı yaptığı göz ardı edilemez.

Konuşmasında en önemli nokta, İran'ın ABD-İsrail saldırılarına ilk yanıtının Körfez ülkelerine yönelik saldırıları başlatmak ve bugüne kadar sivil ve ekonomik hedefleri vurmak olmasına rağmen, ülkesinin yalnızca Amerikan askeri üslerini hedef aldığı konusunda ısrar etmesiydi. Sivil ve ekonomik hedeflere saldırı, ülkesinin enerji fiyatlarını ve küresel ekonomiyi etkilemek ve herkes için savaşın maliyetini yükseltmek istediğine dair açık bir mesaj veriyor.

İran, son dört yılda Körfez ülkeleriyle kurmaya çalıştığı dostane ilişkileri kaybetti. Oysa Körfez ile iyileşen ilişkileri, bir yandan İran'ı bölgesel izolasyonundan kurtarırken, diğer yandan Körfez ülkelerini askeri müdahaleyi önlemek için ABD yönetimi ile arabuluculuk rolü oynamaya teşvik etmişti. Arap devletlerinin Donald Trump'ın ilk döneminde önerdiği “Arap NATO”su projesini reddetmiş olduğu da göz ardı edilemez. Bu nedenle, İran'ın Körfez ülkelerine yönelik saldırıları, Tahran'ın onarmak için önemli çaba sarf etmesi gereken ilişkilerde bir çatlağa ve güvensizliğe neden oldu. Ancak burada en önemli nokta, Mücteba'nın tavsiye olarak değerlendirdiği ve bölge ülkelerine yapılan ABD üslerinin kapatılması çağrısıdır; çünkü dediğine göre İran, bu üsleri hedef alma politikasını sürdürecektir. İran bu saldırılar ile bir emsal oluşturdu ve bunu bölgesel politikasının ayırt edici özelliği haline getirmek istiyor. Yani Körfez ülkelerine ve sivil, ekonomik ve petrol hedeflerine, ayrıca Ortadoğu'daki herhangi bir ABD varlığına saldırılar düzenleyerek, Körfez'in jandarması gibi davranıyor, ancak bunu zorla ve sert bir şekilde yapıyor.

İran'ın Körfez ülkelerini hedef almaya devam ederek, savaşı Körfez güvenliğine dair kendi vizyonunu dayatmak için kullandığı kesindir. Bu nedenle, sadece Amerikan ve İsrail saldırılarına karşılık verip savaşı durdurmak için Körfez ülkelerine saldırmakla kalmıyor, aynı zamanda Körfez güvenliğine dair kendi vizyonunu dayatıyor. İran açısından, Körfez bölgesindeki birincil tehdit kaynağı, bölgede ve İran'ın Afganistan, Irak ve Ortadoğu'daki sınırları boyunca yayılmış Amerikan varlığıdır. İran'ın kendisinin de bu Amerikan varlığından faydalanmış olduğuysa inkar edilemez, nitekim olmasaydı Kuveyt kolay kolay kurtarılamaz ve Irak oradan çıkarılamaz veya Irak'taki Saddam Hüseyin rejimi devrilmezdi.

Buna rağmen İran, bölgedeki Amerikan varlığını bir tehdit kaynağı olarak görüyor ve bölgesel güvenlikte kendisinin temel bir rol oynaması gerektiğine inanıyor. Ancak bu tutum, yalnızca bölgedeki Amerikan varlığı için geçerli değil. İran, kendisini dışlayan her türlü kolektif güvenlik girişimine de karşı çıkıyor; bunun en açık örneği ise 1994 Şam Deklarasyonu'na karşı çıkmasıdır. Bu deklarasyona muhalefeti, İran'ın sadece Amerikan ve Batılı askeri güçlere değil, tüm yabancı güçlere, hatta Körfez ülkeleri dışındaki Arap devletleri de dahil olmak üzere herhangi bir gücün varlığına karşı çıkan tutumunun en önemli örneklerinden biriydi. 1991’deki Körfez Savaşı'ndan sonra Mısır ve Suriye, o dönemde savaştan kaynaklanan zorluklar ve tehditlerle başa çıkmak ve ekonomik iş birliğini geliştirmek için Arap devletleri arasında siyasi ve güvenlik alanlarında iş birliği ve koordinasyon sağlamak amacıyla Şam Deklarasyonu'nu önermişti. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre buna ek olarak, Tahran'ın, Arap veya Batılı olsun yabancı güçlerin varlığını reddetmesi, tek taraflı olarak baskın bir rol üstlenme arzusunu yansıtıyor.

İran, kendisini dışlayan her türlü kolektif güvenlik girişimini reddediyor. O halde şu soru öne çıkıyor: İran, herhangi bir Amerikan veya İsrail tehdidiyle karşılaştığında komşuları için birincil tehdit kaynağı haline gelirken, bölgesel ve kolektif güvenliğin nasıl bir parçası olabilir? Dahası, jeopolitik konumunu küresel ekonomiye tehdit oluşturmak için kullanıyor. Bu nedenle, İran zihniyeti gerçek bir ikilemle karşı karşıya bulunuyor.

Hamaney'in oğlu ayrıca Hürmüz Boğazı'nın pazarlık kozu olarak kullanılmaya devam edileceğini de vurguladı. Washington'un yeterli deneyime sahip olmadığı ve son derece kırılgan olacağı başka cephelerin açılmasıyla ilgili çalışmalar yapıldığını da belirtti. Bu cephelerin, savaşın devam etmesi halinde ve İran'ın çıkarlarına hizmet edecek şekilde aktif hale getirileceğini söyledi. Burada kastedilen Hürmüz Boğazı ve Babül Mendeb’tir. Şimdiye kadar, Hürmüz Boğazı'ndaki gemi trafiğinin seçici bir biçimde engellenmesi, küresel petrol fiyatlarında artışa neden oldu ve küresel ekonomiyi etkiledi. İran, henüz kullanmadığı kartlara sahip olmakla tehdit ediyor ve bunların arasında Babül Mendeb Boğazı ve Husilerin seferber edilmesi de yer alıyor. Mücteba, küresel yankıların ve olası bir küresel krizin boyutunu tasvir etmeye çalışıyor. Burada İran, elinde olduğunu düşündüğü ve kademeli olarak kullanacağı kozlarını sergiliyor. Dahası savaşın başından beri İran'ın yanıtı rastgele değil, bölgenin askeri altyapısını hedef alan ve Körfez ülkelerini savaşın maliyetine ortak eden, aynı zamanda İsrail toplumu üzerinde psikolojik ve siyasi baskı uygulayan çok yönlü bir saldırıydı.

Dünya petrolünün yaklaşık yüzde 20'sinin geçtiği Hürmüz Boğazı'nın kapanması veya seyrüseferin tehdit edilmesi, küresel petrol fiyatlarında önemli bir yükselişe neden olacak ve Avrupa ile Asya ekonomilerine zarar verecektir. Benzer şekilde, Süveyş Kanalı'na giden gemilerin geçtiği Babül Mendeb Boğazı'ndaki herhangi bir kargaşa, Asya ve Avrupa arasındaki ticareti doğrudan etkileyecektir. Boğazın kapatılması, gemilerin Ümit Burnu'nu dolanmak zorunda kalmasına ve nakliye sürelerinin büyük ölçüde uzamasına neden olacaktır.

Kısacası, İran şu anda ateşkes istemiyor, bunun yerine seyrüseferi ve nakliyeyi sekteye uğratma gücünü kademeli olarak göstermeyi ve böylece küresel bir ekonomik krizi tetiklemeyi amaçlıyor. O zaman ateşkes, İran'ın stratejik kapasitesini tamamen kaybetmediği, güçlü bir konumda müzakere masasına oturmasını sağlayacak yeni bir stratejik denklemin kurulmasına bağlı olacaktır. Bu nedenle, İran, bölgedeki Amerikan varlığını tüketmek ve azami kayıplara neden olmak için savaşı uzatmayı hedefleyerek çatışmayı kademeli olarak tırmandırıyor. Bu da Amerikan kamuoyunu Ortadoğu'daki Amerikan varlıklarının tamamen çekilmesi için baskı yapmaya itecektir ki bu İran Devrimi'nden bu yana Körfez güvenliğine yönelik vizyonunun temel bir hedefidir. Bu amaçla İran, balistik füze saldırılarından deniz yollarına yönelik saldırılara kadar bir dizi aşamadan geçerek savaşı bölgesel bir askeri çatışmadan küresel bir ekonomik krize dönüştürüyor. Hürmüz Boğazı'nı tamamen kapatmasına gerek yok; tek bir petrol tankerine yapılacak saldırı, nakliye, denizcilik ve sigorta şirketlerinin petrol tankerlerini işletmeyi durdurmaları için yeterli olacaktır. Bu noktada İran, denizcilik rotalarının kontrolcüsü rolünü üstlenmeyi ve böylece baskıcı ve güçlü bir hegemonya kurmayı hedefliyor.

* Bu analiz Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan çevrilmiştir.