İran 100 yılın en kötü ekonomi koşullarında yaşıyor

İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi, ekonomi politikasından dolayı din adamlarının ağır eleştirilerine uğradı (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi, ekonomi politikasından dolayı din adamlarının ağır eleştirilerine uğradı (Reuters)
TT

İran 100 yılın en kötü ekonomi koşullarında yaşıyor

İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi, ekonomi politikasından dolayı din adamlarının ağır eleştirilerine uğradı (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi, ekonomi politikasından dolayı din adamlarının ağır eleştirilerine uğradı (Reuters)

Hanan Azizi

İran’daki ekonomik kriz ve krizin hayata yansımaları devam ederken yürütme yetkilileri, eleştirilere ve artan yoksulluğun önüne geçmek için gerekli önlemlerin alınmadığı yönündeki suçlamalara maruz kalıyor. İran Meclis Başkanlık Heyeti Üyesi Muhsin Pirhadi’nin ifadesiyle “orta gelirli kesimlerin yoksulluk sınırının altına düşmesi, yoksulların artmaya devam ettiği ve hükümet politikalarının toplumdaki yoksulluğu ortadan kaldıramadığı konusunda tehlike çanlarını çalıyor.”

Pirhadi, 11 Aralık’ta İntihab (Entekhab) internet sitesinde yayınlanan açıklamalarında şu ifadelere de yer verdi:

“Orta sınıf; enflasyon, piyasadaki istikrarsızlık ve aile harcamalarında konut payının büyük oranda artması nedeniyle büyük sıkıntılar yaşıyor. Altıncı Kalkınma Programları ve Ülke Kalkınması İçin Yirmi Yıllık Gelecek Stratejisi gibi ulusal planları, yıllık bütçe kanunlarını, sosyal eğlence ve sosyal destek alanındaki politikaları hayata geçirme mekanizmalarına dair incelemelerimizin sonuçlarına bakınca tüm bu projelerin geri çekilip, toplumsal dayanışma kurumlarının desteklediği yoksul sınıfa yönelik yardımlara indirgendiğini görüyoruz.

Yoksul sınıflara destek devam etmeli. Ancak orta sınıfın ve orta gelirli kesimlerin düşüşünün önüne geçilmesi, artan yoksulluk oranının azalmasına katkı sağlar. Mesela ekonomik darbelerin şiddeti nedeniyle ülkede yoksulluk oranı 2017 ila 2021 yıllarında ciddi ölçüde arttı.”

İranlı meclis üyesi, hükümet desteğine muhtaç hale gelen orta gelirli kişilerin sayısının arttığını belirterek ekledi:

“Yoksulluk sınırının altında olanların sayısı 2011 ila 2017 yıllarında 16 milyona ulaştı ve yoksulluk oranı, 2018 ve 2019 yıllarında yüzde 27’den fazla bir oranla büyüme kaydederek yükselmeye başladı. Bu durum endişe verici.”

“Şu an yaşanan ekonomik bozulma, son kırk yıldır, hatta son yüz yıldır benzerine rastlanmayan bir durum. Ekonomik sorunlar ve zorluklar, toplumsal ve kültürel sorunlara sebep oldu”

Pirhadi, değerlendirmesini şu ifadelerle sürdürdü:

“Son tahminlere göre bu yıl yoksulluk sınırının altındaki İranlıların sayısı 28 milyona ulaştı. Son on yılda yoksulluk sınırının altındaki nüfus oranının artışı da gösteriyor ki hükümetin yoksulluğu bitirmeye yönelik politikaları, yoksulluğu azaltmak şöyle dursun, yoksulluk üretti ve yoksulları korumada başarısız oldu. Orta sınıf, hükümet sistemleri üzerinde en büyük etkiye sahip kesimlerden biriydi ve öyle olmaya devam ediyor. Dolayısıyla hükümetin hedefi, yoksul sınıfa orta sınıfa taşımaya çalışmak olmalı. Orta sınıfın ihmal edilmesi, yoksulluğun yavaş yavaş topluma sirayet etmesine yol açıyor.”

Görünüşe bakılırsa İbrahim Reisi başkanlığındaki hükümetin, enflasyonu ve yoksulluğu azaltmak gibi ekonomik vaatlerini yerine getirememesi, orta gelirli kesimlerin yoksulluk çukuruna düşmesine sebep oldu. O kadar ki İran’daki taklit mercileri (Şii alimler), İran Cumhurbaşkanı’nı ekonomi politikaları ve İranlı vatandaş için ağırlaşan yaşam koşulları sebebiyle uyardı. Haber Online (Khabaronline) adlı haber ajansı da bu konuya dair bir rapor yayınlayarak, “İbrahim Reisi hükümeti, yaşam koşullarının kötüleşmesi konusunda dinî mercilerden en çok uyarı ve eleştiri alan hükümetlerden biri. Gelgelelim hükümet bunlara kulak vermiyor” ifadelerini kullandı.

Foto: 30 Kasım’da Tahran’daki Büyük Pazar’da alışveriş yapanlar (EPA)
30 Kasım’da Tahran’daki Büyük Pazar’da alışveriş yapanlar (EPA)

Ajansın raporunda ayrıca şu ifadelere de yer verildi:

“Taklit mercilerinden Ayetullah Mezahiri, İbrahim Reisi ile yaptığı bir görüşmede hükümetin ekonomik performansını ağır bir dille eleştirdi. Ayetullah Mezahiri, Reisi’ye vatandaşların zorlu yaşam koşullarıyla yüzleştiğini, vatandaşların mevcut koşullardan memnun olmamakta haklı olduklarını, şu an yaşanan ekonomik bozulmanın son kırk yılda, hatta son yüz yılda benzerine rastlanmadığını ve ekonomik sorunlarla zorlukların toplumsal ve kültürel sıkıntılara sebep olduğunu söyledi.

Mevcut hükümet, daha önce de benzer pek çok eleştiriye maruz kalmıştı. Ayetullah Nuri Hemedani’nin Ağustos 2023’te Kum şehrinde İbrahim Reisi ile bir araya geldiği zaman dile getirdiği ifadeler de buna örnek. O tarihte Nuri Hemedani, Reisi’ye geçim sorunlarını halletmek için gayretli olması gerektiğini ve yerel para birimindeki çöküşün devam etmesinin endişe verici olduğunu söyledi.”

Söz konusu rapor, İbrahim Reisi’nin Kum şehrini ziyareti sırasında Ayetullahuzma Mekarim Şirazi ile yaptığı görüşmeye de dikkat çekti. Bu görüşmede Mekarim Şirazi, Reisi’ye, “Enflasyon ve kötüleşen yaşam koşulları, vatandaşların temel endişeleri arasında yer alıyor. Vatandaşlar, hükümetin performansının pratik sonuçlarını görmek istiyor. Nitekim konut kiraları, büyük bir çıkmaza dönüştü. Hükümetin yüksek kira sorununa bir çözüm bulması ve konut inşaatına dair vaatlerini yerine getirmesi gerekir” dedi.

“Emekliler daha zor şartlarda yaşıyor. Çünkü tedavi masrafları, emekli maaşlarından daha yüksek. Emeklilerin çoğunluğu, yaşlı olmalarına rağmen yaşlarına uygun olmayan işlerde çalışmaya devam ediyor.”

Rapora göre İbrahim Reisi’yi enflasyon, piyasalardaki istikrarsızlık ve ekonomi yönetiminde insan kaynağından ve özel sektörden faydalanmaya dair ilgisizlik konularında eleştirenler arasında Ayetullahuzma Subhani, Ayetullahuzma Cevadi Âmuli ve Ayetullahuzma Safi Gülpaygani gibi çok sayıda dinî taklit merci yer alıyor. Milyonlarca bağlısı bulunan ve Şiilikte dini otorite sayılan taklit mercileri, mevcut koşullar konusunda İran Cumhurbaşkanı’nı azarlayıp eleştirmekle yetinmeyerek, ekonomik durum ve mevcut yaşam koşulları sebebiyle hükümet yetkililerini ve bakanları da uyardı.

İran İşçi Sendikaları Genel Sekreteri Hadi Abuy da 12 Aralık’ta Tesnim haber ajansına verdiği bir röportajda şunları söyledi:

“Geçici sözleşmeli işçi kesiminin geliri ile toplumun diğer kesimlerinin geliri arasındaki uçurum çok büyüdü. Söz konusu işçiler yevmiye alıyor ve herhangi bir destekten faydalanmıyor. İş güvencesinin olmaması gibi büyük sıkıntılarla karşı karşıyalar. Ülkedeki ailelerin yüzde 50’sinden fazlası işçi ailesi. Bu işçiler, işverenlerin istediği vakitte işini kaybedebilir. Asgari ücretle geçiniyorlar ve herhangi bir birikime sahip değiller. Hayattan umutları yok. Ağır barınma ve yiyecek masraflarıyla yüzleşiyorlar. Sosyal sigorta gibi birçok haktan ve hizmetten yararlanamayan bu işçiler; yaptırımların, Korona salgınının ve enflasyonun birincil mağdurları. Geçici sözleşmeli işçilerin ücretleri, bir kişinin geçim ihtiyaçlarının sadece yarısını karşılamaya yetecek miktardayken, yüksek konut kiraları onları bekliyor. Bunlar normal olmayan, tehlikeli ve endişe verici durumlar.”

Ticaret Haberleri (Tejarat News) adlı haber sitesi de 1 Aralık’ta İşçi Sendikaları Yüksek Merkezi Başkanı Sümeyye Gülpur’un şu sözlerini aktardı:

“Ücretlerdeki yüzde 30’luk artış bile aile giderlerine yetmiyor ve enflasyon oranının altında kalıyor. İşçilerin düşük ücretleri, onlara asgari geçim şartlarını temin edemiyor. Dolayısıyla işçiler iki veya üç işe başvurmak zorunda kalıyor. Emeklilerse daha zor şartlarda yaşıyor, çünkü tedavi masrafları emekli maaşlarından yüksek. Emeklilerin çoğu, yaşlı olmalarına rağmen taksi şoförlüğü gibi yaşlarına uygun olmayan işlerde çalışmaya devam ediyorlar.

Enflasyon kontrol altına alınmadığı sürece işçilerin satın alım gücü iyileşmeyecek. Fabrikaların iş gücüne ihtiyacı var, ancak işçiler imalathanelerde ve fabrikalarda çalışmayı tercih etmiyor. Çünkü ücretler düşük ve asgari geçim ihtiyaçlarını karşılamak için yetersiz. Hal böyle olunca işçilerin büyük bir kısmı, serbest piyasadaki işlere yöneliyor.”

“Et, süt, süt ürünleri ve hatta pirinç satın alma gücünü kaybeden İranlılar, ucuz ve kalitesiz ürünlere yöneldi. Bu, önümüzdeki birkaç yıl içinde bir sağlık felaketinin yaşanacağı anlamına geliyor”

Haber ajansı ILNA (Iranian Labour News Agency), Çalışma Bakanı’nın açıklamalarına ilişkin olarak 13 Aralık’ta İran Yüksek Çalışma Konseyi Üyesi Ali Hudayi ile yapılan bir röportajı yayınladı. Geçtiğimiz günlerde Çalışma Bakanı, 2023 yılında ücretlerin yüzde 57 oranında artmasının enflasyonda artışa neden olduğunu söylemişti. Hudayi, bu açıklamayı şu sözlerle değerlendirdi:

“Ücretlere dair bu tür açıklamaların son dönemde artmaya başlaması, endişe verici. Bu noktada önemli olan soru şu: Enflasyonun asıl sebebi nedir? Enflasyonun sorumlusu, iş piyasası ve işçiler değil. Hükümet bir bütçe açığıyla karşı karşıya ve kaynaklarını doğru şekilde yönetemedi. Ülke, mali sıkıntılara maruz kalıyor. Hükümet işçilerin ve memurların maaşlarını ödemede zorluk yaşıyor. Bütçe açığını kapatmak için düzensiz para basımı da enflasyon sebeplerinden biri. Ama ücretlerin yükselmesi, enflasyon sebebi değildir.”

Foto: Kirlilikten kaynaklanan sis, İran’ın başkenti Tahran’ı kaplıyor (Reuters)
Kirlilikten kaynaklanan sis, İran’ın başkenti Tahran’ı kaplıyor (Reuters)

Hudayi değerlendirmesini şu sözlerle sürdürdü:

“Yakın zamanda ortaya çıkan 3 milyar 700 milyon dolarlık büyük dolandırıcılık bizi dehşete düşürdü. Bu nasıl oldu? Ahmedinejad’ın cumhurbaşkanlığı döneminde buna benzer pek çok büyük dolandırıcılık vakası yaşandı. Ancak o dönemde petrol gelirleri büyüktü. Ama durum şu an farklı ve ülkenin her bir kuruşa ihtiyacı var. İşçi ve memur maaşlarının artırılmasını talep ettiğimizde bize, hükümetin bunun için yeterli bütçesi olmadığını ve ücret artışının enflasyona yol açtığını söylüyorlar. Toplum nüfusunun yarısından fazlasına yönelik yaklaşımları doğru değil. Mali yolsuzluğun yanı sıra, nakdi ve mali kararların yokluğu her şeyi mahvetti. Ekonomik yolsuzlukla mücadele ve yoksullara destek, hükümetin görevlerinden değil mi?

Ücretlerde yapılan yüzde 57’lik artış, iş ve üretim oranlarının iyileşmesine katkı sağladı. Bu da vatandaşların satın alım gücünü iyileştirmeye yardımcı olan yapıcı likiditenin oluşmasına vesile oldu. Enflasyon düzeylerinin ve düşük ücretlerin ciddi yansımaları var. Zira et, süt, süt ürünleri ve hatta pirinç satın alım gücünü kaybeden vatandaşlar, ucuz ve kalitesiz ürünlere yöneldi. Bu da önümüzdeki birkaç yıl içinde bir sağlık felaketi yaşanacağı anlamına geliyor. Siyasetçilerden işçi ücretlerini düşürmenin yollarını aramak yerine, bu sorunların meydana gelmesini önleyecek çareler düşünmelerini bekliyoruz.”

* Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
TT

Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)

Kemal Allam

Financial Times, yıllık yıl sonu değerlendirme serisi kapsamında, 2026 yılının İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana en büyük belirsizlikle başladığını ve orta güçlerin önümüzdeki dönemde küresel düzeni ya pekiştirmede ya da zayıflatmada belirleyici faktör olabileceğini yazdı. Habere  göre, şaşırtıcı bir şekilde, Pakistan’ın adı, Amerikan hegemonyasını öngören “Donroe Doktrini”nde şimdiye kadarki en büyük kazanan olarak anılıyor. Pakistan, Beyaz Saray ziyaretlerinden Gazze barış planına kadar Donald Trump'ın çevresinde önemli bir yer edinmeyi açıkça başardı.

Ancak, Ortadoğu'ya askeri ve güvenlik tedarikçisi olarak geleneksel rolünün yanı sıra, Pakistan, İran gibi karmaşık çatışmalarda köprü görevi görmesi ve Çin ile ABD gibi daha büyük güçler arasında daha yakın bağlar kurması gereken bir orta güç olarak yeniden öne çıktı. Pakistan, daha önce, Nixon döneminde de ABD ve Çin arasındaki ilk diplomatik görüşmeye arabuluculuk yapmıştı. Bugün, on yıllık diplomatik boşluğun ardından, Pakistan, İran ile gizli görüşmeler yürütebilen ve Çin ile ortaklığı aracılığıyla bölgedeki askeri dengeyi yeniden ayarlayabilen bir güç olarak yeniden öne çıktı.

Trump'ın İran sorununu çözmek için Pakistan'a güvenmesi

Trump'ın ikinci başkanlığının başlangıcında, geçmiş dönemde Hindistan ile yakın ilişkisi ve Hindistan'ı Çin'e karşı tercih edilen stratejik ortak olarak görmesi nedeniyle Pakistan'da önemli bir belirsizlik hakim oldu. Ancak, görevdeki ilk yılından sonra Pakistan, sadece bölgede değil, küresel ölçekte de Trump'ın favorilerinden biri olarak görülmeye başladı. İsrail ve İran arasında yazın yaşanan 12 günlük savaş sırasında, Mareşal Asım Münir'in başkent Washington ve Langley'in koridorlarında neredeyse bir hafta boyunca bulunması tesadüf değildi. Dönemin Merkez Kuvvetler Komutanı Orgeneral Michael Eric Kurilla'nın Pakistan'ı terörizm ile mücadelede bir ortak olarak savunması da pek çok kişiyi şaşırttı. Zira bu açıklama, Kongre'nin önde gelen üyelerinin, Senato'nun ve generallerin Pakistan'ı sürekli olarak terörizmi destekleyen bir devlet olarak nitelendirdiği on yıllık bir dönemle çelişiyordu. Peki ne değişti?

Birincisi, Kurilla, Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi, Washington'un istenmeyen saydığı ve ABD'nin doğrudan, en azından kamuoyu önünde, ilişki kuramadığı rejimlerle Pakistan'ın ilişki kurma yeteneğine yeniden güvenmeye başladı. İsrail-İran çatışması sırasında, ABD İran nükleer tesislerini vurduktan sonra, Pakistan gerilimin daha fazla yükselmesinin sonuçlarını hafifletmede sessiz, perde arkası bir rol oynadı. Pakistan, Tahran ve Washington arasında mesajları taşımakla kalmadı, aynı zamanda Trump'a İran’a nasıl davranması gerektiği konusunda doğrudan tavsiyelerde de bulundu. Nitekim Trump, Asım Münir ile yaptığı ve ABD'nin İran'a yönelik saldırılarının yankılarını kontrol altına alma stratejisinin ele alındığı görüşmenin ardından, “Pakistan İran'ı çoğu ülkeden daha iyi tanıyor” açıklamasını yaptı. Bu, Trump'ın ilk döneminde Irak'ta Kasım Süleymani'nin öldürülmesiyle sonuçlanan önceki hamlesinden sonra yaşananları hatırlattı. O zaman, 2020'de de suikasttan sonra ilk olarak dönemin Pakistan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kamar Cavid Bacva ile telefonla görüşmüştü.

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor, ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor

Bunu anlamanın kilit noktası, Pakistan'ın, İsviçre, Katar, Umman ve İran görüşmelerindeki diğer bazı arabuluculardan farklı olarak, İran ile uzun bir sınıra sahip olması ve İran ile sürekli gerilimler yaşamasıdır. İranlılar, tam ölçekli bir çatışma durumunda Pakistan'ın kendileri için gerçek bir tehdit oluşturduğunun ve tüm Körfez ülkelerinin Pakistan'ın arkasında duracağının farkındalar. Daha önce yine el-Mecelle’de, İran ve Pakistan'ın, açık ve tam ölçekli bir çatışmayı önlemesi gereken dini, kültürel ve dilsel bağlara rağmen, açıkça duyurulmamış bir istihbarat ve vekalet savaşı içinde olduklarını yazmıştım. Süleymani sık sık Pakistan ile açık savaş tehdidinde bulunmuştu ve İsrail ile Amerika Birleşik Devletleri'nin yanı sıra, İran'a hava saldırıları düzenleyen tek ülke Pakistan'dır. Bu durum, Pakistan'ı İran’a karşı havuç-sopa yaklaşımını uygulamak için önemli bir arka kapı haline getiriyor.

Mevcut Maskat görüşmelerinin nereye varacağını, Trump'ın İran'a saldırıp saldırmayacağını veya gerilimi azaltıp azaltmayacağını bilmesek de, Pakistan'ın rolü önemli olmaya devam ediyor. ABD, çatışma tırmandığında Beluç sınırının tarihi ve Pakistanlı Şiilerin devlete karşı kullanılması nedeniyle İran’ın Pakistan ile de ters düşebileceğinin farkında olarak kendisine mesajlar gönderebilir. İran, geçtiğimiz yaz yaşanan 12 günlük savaş sırasında ve protestoların başlamasından bu yana yaşanan son gerilimlerde Pakistan'ın gerilimi azaltmadaki rolü için de kamuoyu önünde kendisine teşekkür etti.

dvbfrg
Çin'in doğusundaki Shandong eyaletinin Qingdao kentinde Şanghay İşbirliği Örgütü üye devletlerinin savunma bakanlarının çektirdiği toplu fotoğraf, 26 Haziran 2025 (AFP)

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor. Ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor. Bu da onu aradaki uçurumu kapatmada önemli bir oyuncu haline getiriyor. Pakistan’ın kendisi de nükleer güç olma yolunda benzer bir süreçten geçti ve nükleer meselede nasıl başarılı bir şekilde müzakere edeceğini biliyor. Askeri kapasiteye dayanma gücü olmadığında müzakerelerin ne kadar sınırlı olabileceğini biliyor. Pakistan ayrıca, Çin’in dünyadaki en yakın diplomatik ve askeri müttefiki olma avantajına da sahip.

Çin ve etkiyi kullanma sanatı

Eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ve Başkan Richard Nixon'ın Pakistan aracılığıyla Çin ile yaptıkları görüşmeler ve gerçekleştirdikleri ziyaretler, İslamabad’ın eski Amerikan ulusal güvenlik uzmanlarının uzun zamandır minnettar olduğu önemli bir köprü olmasına olanak tanıdı. Pervez Müşerref dönemine kadar Pakistan, Çin ve ABD'nin kendi nüfuz alanlarındaki dengeleyici rolünde denklik konumunu korudu. Yine Müşerref dönemine kadar Pakistan ordusu, F-16 savaş uçaklarından Bell AH-1 Cobra saldırı helikopterlerine kadar neredeyse tamamen Amerikan kaynaklı ekipmanlara güveniyordu.

Çin'in etkisi, İslamabad'ı bir dönem Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi

Ancak bu değişim daha sonra gerçekleşti ve Pakistan, Çin'in en yeni savaş uçakları ve füze teknolojilerini paylaştığı dünyadaki tek ordu haline geldi; bu da geçen yılki kısa savaşta Hindistan'a karşı üstün gelmesine yardımcı oldu. Böylece Çin, en yeni ekipmanlarını test etmek için Pakistan’ı kullanmaya başladı ve bunları Hint güçlerine karşı ve Pakistan'ın İran ile olan birkaç sınır çatışmasında test etti. Bu durum Pakistan'ı, Çin'in nasıl düşündüğünü ve gelecekteki savaşlara nasıl hazırlandığını anlamada ABD için bir kez daha vazgeçilmez bir ortak haline getiriyor. Dünyada hiçbir ordu, Pakistan ordusu gibi bir yandan Trump ile doğrudan ve hızlı iletişim kurma yeteneğine, diğer yandan da Çin ile en yakın askeri ittifaka sahip değil. Pakistan ayrıca tarihsel olarak Çin'in hem Türkiye hem de Suudi Arabistan ile olan ilişkisinde de bağlantı noktası görevi

Türkiye'nin önde gelen askeri stratejistlerinden ve Erdoğan'a yakın isimlerden sayılan Türk Amiral Cihat Yaycı, Pakistan'ın Soğuk Savaş sırasında Çin'in yükselişinde çok önemli bir rol oynadığını ve 1980'lerde ABD, Türkiye ve Suudi Arabistan ile olan ilişkilerini kullanarak bu tarafları Çin'e yaklaştırdığını düşünüyor. Yaycı ayrıca, kıdemli bir Türk subayı olarak, Çin'in kendisini Pakistan'ın en yakın müttefiki olarak nasıl gösterdiğine ve bunun Ankara'yı Uygur sorunu nedeniyle aralarında gerilim tırmandığında Pekin ile açılıma nasıl ittiğine bizzat şahit olduğunu belirtiyor. Bu Çin etkisi, İslamabad'ı bir zamanlar Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi. Hudson Enstitüsü de yakın zamanda aynı konuyu, yani Çin'in Pakistan'ı Batı ve Avrasya arasındaki güç dengesini yeniden şekillendirmek için nasıl kullandığını gündeme getirdi.

Elbette Pakistan'ın gücünün de sınırları var; kırılgan ekonomisi Suudi Arabistan, Çin, BAE ve ABD dahil olmak üzere bir dizi uluslararası hamisine dayanıyor. Bu geniş bağışçı havuzu, Pakistan’ı çıkarlarını dengeleyebilen ve herhangi bir tarafla ittifak kurma tuzağına düşmeden aralarında manevra yapabilen bir köprü görevi görmesini sağlıyor. Avrupa Birliği ve Latin Amerika'daki birçok ülke, Trump taraf seçmeleri için baskı yaptığında ABD-Çin çatışmasında bir denge kurmakta zorlanırken, Pakistan bir anlamda tam tersi bir yaklaşım benimsedi. Sıfır toplamlı bir oyun tuzağına düşmek yerine, başkaları tarafından kullanılan bir köprü haline geldi. Bu da onu hem İran hem de Çin ile konuşmak için uygun bir muhatap yapıyor.


İran'da Ayetullah’ın sonu mu geliyor?

Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
TT

İran'da Ayetullah’ın sonu mu geliyor?

Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)

John Bolton

Cenevre'de devam eden müzakerelerde hiçbir ilerleme kaydedilemediği için dünya, ABD'nin İran'daki Ayetullah rejimi konusunda ne yapacağını bekliyor. İran’daki son protesto gösterileri sırasında ABD Başkanı Donald Trump, Ayetullahlar ve Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) karşı kırmızı çizgi çekti. Trump, İran muhalefetine hitaben yaptığı konuşmada, “İranlı vatanseverler, protestolara devam edin, kurumlarınızın kontrolünü ele geçirin, yardım yolda, İran'ı yeniden büyük yapalım” dedi.

Trump, geçtiğimiz yıl haziran ayında da Tahran'da rejim değişikliğini desteklediğini açıkça ilan etti ve bu tutumunu birkaç gün önce de yineledi. ABD Başkanı, kırmızı çizgisini korumak ve güvenilirliğini sürdürmek istiyorsa, şimdi İran'a karşı güç kullanmak zorunda. Aksi takdirde, Suriye'de kimyasal silah kullanımına karşı harekete geçmekle tehdit eden, ardından geri adım atan ve Beşşar Esed rejimine karşı koyamayan diplomatik yolu seçen eski ABD Başkanı Barack Obama'nın yeni versiyonu gibi görünecekti.

Donald Trump böylece, biri ‘hızlı ve kararlı’ bir saldırı emri vermek olmak üzere iki farklı seçenekle karşı karşıya. Trump, sıklıkla bu seçeneği tercih ediyor. Ardından, haklı olsun ya da olmasın, zaferini ilan edip yaklaşımının doğru olduğunu savunuyor.

İkinci seçenek ise İran'daki Ayetullahların ve DMO'nun iktidarını devirmek amacıyla askeri bir operasyon başlatmak. Bu seçenek, ABD Kara Kuvvetleri’nin bölgeye konuşlandırılmasını gerektirmese de İran'daki iktidar kurumlarını hedef alan bir hava harekâtını desteklemek için özel harekat yetenekleri kullanılabilir. Böylece Besic milisleri ve diğer dış genişleme ve iç baskı araçları da dahil olmak üzere DMO'yu kararlı bir şekilde zayıflatarak, Tahran rejimi çökebilir ve muhaliflerinin iktidara gelmesinin önü açılabilir. Aşağıda, ABD başkanı ikinci seçeneğe başvurursa Beyaz Saray'ın üstlenebileceği görevlerin kısmi de olsa kısa bir listesi yer alıyor.

Eylemsel değil, stratejik düşünüp hareket etmek

Bu, haftalar hatta aylar sürebilecek uzun bir süreç olabilir. Bu yüzden mevcut sonuçsuz müzakereleri sona erdiren ve İran'a bir son tarih belirleyen sistematik bir yaklaşım sergilenmesi gerekiyor. Bu, belki eski Başkan George H. W. Bush'un 1991 yılının ocak ayında dönemin Dışişleri Bakanı James Baker'ı Cenevre'ye gönderdiği gibi, mevcut Dışişleri Bakanı Marco Rubio'yu Cenevre'ye göndererek İran'a bu durumu bildirmek olabilir. Ardından İran'ın hava savunma sistemleri, DMO karargahları ve üsleri, Besic milisleri, Tahran'ın nükleer ve balistik füze programları, deniz kuvvetleri ve bölgedeki ABD güçleri ve müttefikleri için tehdit oluşturan diğer her şey hedef olarak belirlenmeli ve ortadan kaldırılmalı.

Sonra İsrail'in kampanyaya katılıp katılmaması sorusu var. Bu sorunun yanıtı açıkça ‘evet’. Çünkü İsrail'in İran'daki askeri ve istihbarat kapasitesi en üst düzeyde kullanılmalı. Bu operasyona katılmak isteyen Arap ülkeleri olup olmadığını araştırılabilir. Bu gerçekleşmeyebilir, ancak onlara bu seçeneğin sunulması önemli. Her halükârda, onların desteği sağlanmalı ve İran'ın herhangi birini hedef alması durumunda uygun bir yanıt verileceğine dair onlara açık garantiler verilmeli. Özellikle, Tahran'ın Hürmüz Boğazı'nı Körfez ülkelerine kapatmasına izin verilemez.

Askeri planın yanı sıra siyasi bir plan da olmalı

Ayetullahların iktidarını devirmek ve çöküş sonrası dönemin başarısını sağlamak açısından İran muhalefet güçleriyle yakın iş birliği çok önemlidir. Rejim hiç bu kadar popüler olmamıştı ve halk her zamankinden daha fazla harekete geçmeye hazır. İran içinde reddetme ve direniş yaygınlaşıyor, ancak bu hareket hala yeterli örgütlenmeye sahip değil. Bu duruma, örneğin devam eden gösteriler sırasında 6 bin adet ‘Starlink’ cihazı sağlanacağına dair açıklanan karar gibi önlemlerle yardımcı olunabilir. İran muhalefet güçleriyle iş birliği yaparak rejim içindeki ayrılmaları teşvik etmek gibi çok daha fazlası da yapılabilir.

Öte yandan, İran'ın gelecekteki liderlerinin isimlerine takılmamalıyız, çünkü bu konu daha sonra tartışılabilir. Bu aşamada odak noktası, Ayetullahların ve DMO'nun iktidarını ortadan kaldırmak olan birincil hedef olmalı. Ayrıca, diplomatik beceri göstererek ABD'nin Avrupalı müttefiklerinden İran'a karşı askeri harekâta katılmalarını istemek de gerekir. Onlar mutlaka yanıt vermeyebilirler, ancak İran'da başarı elde edilmesi, onların dikkatini ABD'nin Grönland'a yönelik son askeri tehditlerinden başka yöne çeker.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Çin ve Rusya, İran'ın kendileri için yasak bölge haline geldiği ve Tahran'a askeri veya başka türlü hiçbir destek sağlamamaları gerektiği bildirilerek ekonomik ve diplomatik olarak marjinalleştirilmeli. Rejim devrilene kadar, askeri veya başka türlü hiçbir destek sağlamamaları gerektiği bildirilmelidir. Tahran'ın nükleer veya balistik füze programlarına yardım eden tüm personelini geri çekmeli ve mevcut rejimden yeni petrol alımlarını durdurmalı.

Bu, Pekin ve Moskova'nın hoşuna gitmeyebilir, ancak ABD'nin düşmanlarına karşı güç kullanmasının ardındaki nedenleri anlayacaklardır, çünkü başka bir otoriter rejimin, özellikle de Pekin ve Moskova arasında büyüyen eksenle bağlantılı bir rejimin devrilmesi, onlar için caydırıcı bir etki yaratacak ve bu da ek bir avantaj olacak.

Sabırlı olmak gerekir

Bu süreç biraz zaman alabilir, bu nedenle ABD’nin askeri harekatını durdurup müzakerelere başlama baskısına kapılmamalı veya bu konuda endişelenmemeliyiz. Ayetullahlara fırsat verildi, ancak onlar da başka hiçbir taraf da yeni fikirler ortaya koymadı. Bu çabalar sırasında başarısızlıklar ve hatalar olabilir, ancak kısa vadeli aksilikler, odak noktasından uzaklaşmamıza veya uygulama sürecini aksatmamıza sebep olmamalı.

İran rejiminin düşüşüyle birlikte, sonraki gelişmelerin öngörülmesi gerekir. Hizbullah, Hamas, Husiler, Irak'taki Şii milisler ve diğerleri gibi Tahran'la bağlantılı terörist gruplar, Ayetullah rejiminin devrilmesinden sonra en büyük kaybedenler arasında yer alacak ve finansal destekçilerinin ortadan kalkmasıyla bu gruplar daha da zayıflayacak. ABD İsrail, Lübnan, Irak ve diğer ülkelerle iş birliği yaparak bu tehditleri ortadan kaldırmaya yardımcı olmak için eşi görülmemiş bir fırsata sahip olacak. Bizler de o an için hazırlıklı olmalıyız.

Bu sadece bir başlangıç olsa da Tahran'daki liderlere karşı kararlı bir eylem otomatik olarak gerçekleşmez, ama bazılarının riske değer gördüğü bir siyasi miras oluşturabilir.


İranlı yetkili: Mart ayı başında yapılacak yeni nükleer görüşmeler geçici bir anlaşmaya yol açabilir

İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
TT

İranlı yetkili: Mart ayı başında yapılacak yeni nükleer görüşmeler geçici bir anlaşmaya yol açabilir

İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)

İranlı üst düzey bir yetkili bugün Reuters’a yaptığı açıklamada, Tahran ile Washington arasında ülkesine yönelik yaptırımların kaldırılmasının kapsamı ve mekanizması konusunda görüş ayrılıkları bulunduğunu belirtti.

Yetkili, nükleer programla ilgili yeni görüşmelerin mart ayı başında yapılmasının planlandığını söyledi.

Yetkili, İran’ın yüksek zenginleştirilmiş uranyum stokunun bir kısmını ihraç etme, saflığını düşürme ve uranyum zenginleştirme konusunda bölgesel bir birlik oluşturma seçeneğini ciddi şekilde değerlendirebileceğini ifade etti. Karşılığında ise İran’a barışçıl amaçlarla uranyum zenginleştirme hakkının tanınması gerektiğini vurguladı.

“Görüşmeler sürecek ve geçici bir anlaşmaya varma imkânı mevcut” diyen yetkili, sürecin devam edeceğini kaydetti.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, geçen hafta ABD ile yapılan nükleer görüşmelerin ardından birkaç gün içinde karşı öneri taslağı hazırlanmasını beklediğini açıklamıştı. Öte yandan Başkan Donald Trump, İran’a sınırlı askeri saldırılar düzenlemeyi değerlendirdiğini belirtmişti.

Yetkili, İran’ın petrol ve maden kaynaklarının kontrolünü Washington’a teslim etmeyeceğini, ancak Amerikan şirketlerinin İran’daki petrol ve gaz sahalarında her zaman faaliyet gösterebileceğini de ifade etti.