İran ne zaman İran oldu?

Oryantalistlerin uydurduğu hayali bir ırka ilişkin ırkçı bir anlayıştan türetilen İran adı, ülkenin Türkler ve Araplar başta olmak üzere tüm sakinlerini kapsamıyor

Şah Rıza Pehlevi’nin kendisini ülkenin kralı ilan etmesinden sonra Tahran’da askerî geçit töreni yapan İranlı askerler (Getty Images)
Şah Rıza Pehlevi’nin kendisini ülkenin kralı ilan etmesinden sonra Tahran’da askerî geçit töreni yapan İranlı askerler (Getty Images)
TT

İran ne zaman İran oldu?

Şah Rıza Pehlevi’nin kendisini ülkenin kralı ilan etmesinden sonra Tahran’da askerî geçit töreni yapan İranlı askerler (Getty Images)
Şah Rıza Pehlevi’nin kendisini ülkenin kralı ilan etmesinden sonra Tahran’da askerî geçit töreni yapan İranlı askerler (Getty Images)

‘İran’ ve ‘Anêrân’ isimleri ilk kez Sasani İmparatorluğu’na ait coğrafi bölgelerin adı olarak Sasani Hanedanlığı döneminde (MS 224-651) ortaya çıkmıştır. Bu iki ismin, esasında dinî karakteriyle öne çıkan imparatorluklar çağında, yani Orta Çağ’da Zerdüştîlik dini çerçevesinde anlaşılabilecek tamamen dinî anlamları vardır. Zerdüştîlik dinini benimseyen bölgeler ‘İran’, Zerdüştîlik dışındaki dinleri benimseyen bölgeler ise ‘Anêrân’ olarak adlandırılırdı. Bu, İslam tarihinde gördüğümüz üzere dünyanın ‘dârülislâm’ ve ‘dârülharp’ (Müslüman olmayan bir devletin hâkimiyetindeki topraklar) şeklinde ikiye ayrılmasına benziyor. Aradaki fark şu: Anêrân, Sasani İmparatorluğu’na tâbi iken dârülharp, İslam İmparatorluğu’na tâbi değildi. 

O dönemde İran adı, herhangi bir ulusal veya etnik bir anlam taşımıyordu. Daha ziyade 19’uncu ve 20’nci yüzyıllarda Avrupa oryantalizmi, İran adına ulusal ve etnik siyasi anlamlar atfetmiş, 20’nci yüzyıldaki İranlı tarihçiler de bu anlamları Avrupalılardan almıştır. Günümüzde İran olarak adlandırılan bölgeye Pers ülkesi anlamında ‘Persia’ adını veren ilk halk ise Yunanlardır. Halbuki bu coğrafya, İslam’dan önce de sonra da sadece Persleri değil, çeşitli halkları, kavimleri ve ırkları barındırıyordu.

Grekler (eski Yunanlar), Pers bölgesinde (bugün İran’ın güneyindeki Fars eyaletinde) Ahameniş krallarına ait mezarları gördükten sonra bu toprakları ‘Persia’ olarak tanımlamışlardı. Aslında Ahameniş devletinin Pers’ten daha büyük ve geniş olduğunu ve başka kralları ve şahları kapsadığını düşünüyorlardı. Görünüşe bakılırsa Araplar ve Müslümanlar da ‘Fars (Pers)’ ve ‘Bilâd-ı Fars (Pers ülkesi)’ adını Yunanlardan aldı.

İslam’dan sonra İran

İslam fetihlerinden ve Sasani devletinin çöküşünden sonra ‘İran’ adı görülmedi. Bu fetihlere sadece Araplar değil, diğer halklardan oluşan gruplar ve Sasani yönetimine karşı çıkan Persler de katılmıştı. Emeviler ve Abbasiler, Pers ülkesine, yani Persia’ya hükmederken Araplar, bu coğrafya için hep ‘Pers ülkesi’ ismini kullanıyorlardı. 1935 yılına kadar da böyleydi. Ama 1935 yılında Şah Rıza Pehlevi hükümeti, resmî olarak ülkelerden ‘Pers ülkesi’ yerine ‘İran’ adını kullanmalarını talep etti.

Mesela Alaaddin Atâ Melik el-Cüveynî, Târîh-i Cihângüşâ adlı kitabında İran adını kullanmadı. Halbuki MS 13’ncü yüzyılda yayımlanan bu önemli tarihî kaynağın üç bölümü, bugün İran olarak adlandırılan coğrafyada hüküm süren Moğolların, Hârizmşahların ve İsmâilîlerin siyasi ve sosyal durumundan bahseder, ancak İran adını hiç zikretmez. Nizâmî-i Gencevî, Dakîkî ve Firdevsî gibi az sayıda şair de İran kelimesini edebi alanda kullanmıştır. Bunlardan Firdevsî, bu adı coğrafi bir kavram olarak kullanmak istediğinde günümüzdeki ‘İran’ anlamından tamamen farklı bir anlam ortaya koydu. O, Şehname adlı divanında İran’ı tanımlamak için Büyük Horasan’a, yani günümüzün Kuzey Afganistan bölgesine odaklanıyor; Ahvaz’ı bağımsız bir krallık olarak kabul ediyor ve Taberistan’ı, Mâzenderan’ı, Zâbul’ü ve başka pek çok bölgeyi İran kapsamının dışında değerlendiriyor.

Pers milliyetçilerinin İran ulusal devletinin geri dönüşü için bir hareket noktası olarak gördükleri Safevi hanedanı döneminde de devlet, İran devleti olarak tanımlanmadı. İki yüzyıldan fazla hüküm süren Safevi şahlarının kendileri de İran adını kullanmadı. Bâkır Sadri Niya, ‘memalik-i mahrusenin’ (korunan krallıklar) siyasi sisteminin meşruiyeti hakkında şu açıklamayı yapıyor:

“Tarihî belgelere ve metinlere bakacak olursak Safevi döneminde ‘memalik-i mahruse’ terimi, siyasi bir terim olarak yaygındı. Bu dönemde İran ile Britanya arasında imzalanan (ve Batılı tarzda düzenlenmiş ilk anlaşma gibi görünen), Birinci Şah Abbas döneminden kalma bir anlaşmanın başlığında, girişinde ve yirmi maddesinde memalik-i mahruse yani müttefik krallıklar (guarded kingdoms) terimi 19 kez geçiyor. Bu 19 kullanımın üçünde ‘memalik-i şahiyye-i mahruse’, ikisinde ‘memalik-i mahruse ve biladü’l-melik’ ve birinde de ‘memalik-i mahruse-i şahiyye ve biladü’l-melik’ ibareleri kullanılmış; geri kalanlar da hep ‘memalik-i mahruse’ şeklinde geçmiştir. Bu anlaşmanın hiçbir yerinde ‘memalik-i İran-ı mahruse’ ifadesine rastlamıyoruz. İran yerine ‘memalik-i mahruse’ terimi kullanılmış ve anlaşmanın hiçbir bölümünde ve maddesinde İran adı zikredilmemiş. Bu anlaşmanın müsvedde metni, Ulusal Şura Meclisi Kütüphanesi’nde 5032 numarayla el yazması mecmuası olarak muhafaza ediliyor.”

Türkmen kökenli olan Nadir Şah Afşarî’nin, kendisini İran şahı olarak nitelediği söylenir. Ancak onun ve haleflerinin dönemi boyunca Afşar devletinde hiçbir şah, devletin idari ve siyasi sistemini tanımlamak için İran adını kullanmadı ve müttefik (korunan) krallıklar sistemi, Afşarlılar döneminde de ‘İran’ adı eklenmeden devam etti. Aynı durum, Zend ve Kaçar hanedanları için de geçerli.

19’uncu yüzyılda İran araştırmaları dalı, Fransa’dan başlayan ve Almanya’ya ve Birleşik Krallık’a uzanan Avrupa oryantalizmi alanında özel bir yer işgal etmeye başladı. Nitekim bu ülkelerdeki akademik çevrelerde Hint-Avrupa dil ailesinin tek bir ortak atadan geldiği tezi ileri sürüldü. Ancak ülkelerinin hükümetlerine bir ölçüde tâbi olan bu çevreler, bununla da yetinmeyerek bu tezi, Aryanizm ve Ari ırkın üstünlüğü tezini doğuran ırkçı bir teze dönüştürdü. Bu tez, yukarıda adı geçen ülkelerin Asya, Afrika ve Yakın Doğu’daki sömürgeci çıkarlarına hizmet ediyordu.

Kaçarlar dönemindeki entelektüeller, bazı yazılarında zaman zaman ‘İran’ kelimesini kullanmakla birlikte İran’a aidiyet anlamında ‘İranlılar’ kelimesini kullanmayıp, onun yerine ‘İran reayası/halkı’ ifadesini kullandılar. İranlılara işaret etmek için başka kelimeler de kullanılmıştır. Örneğin seyyah ve coğrafya alimi Necmülmülk el-Isfahanî, Arabistan Yolculuğu adlı kitabında İranlıları tanımlamak için, Arabistan Krallığı’nda tanıştığı Ahvazilerden naklen, ‘Acem’ kelimesini kullanmıştır.

İran kelimesi, Meşrutiyet Devrimi’nden (1906-1909) sonra revaç buldu, ancak yine de Kaçar devletinin resmî adı olmadı. Bu devrimin anayasasının 19’uncu maddesinde, “Ulusal Şura Meclisi, Senato tarafından onaylandıktan sonra devlet adamlarından, vergi reformu yapmak, İran eyaletleri ve krallıkları (memalik) haritasında resmî ilişkileri kolaylaştırmak ve buraların hükümetlerini belirlemek amacıyla onayladığı hususların uygulanmasını talep etme hakkına sahiptir” ifadesi yer alıyor.

Bu anayasanın ekinin 90’ıncı maddesi ise “tüm müttefik krallıklardaki (memalik) eyalet meclislerinin kendi iç nizamına göre teşkilatlanmasını” öngörüyor.

Meşrutiyet Devrimi anayasasının 19’uncu maddesinde ‘memalik (müttefik krallık)’ kelimesinden önce İran kelimesinin kullanıldığını görüyoruz, ancak 90’ıncı maddede anayasa, müttefik krallıklardan bahsederken İran kelimesini kullanmıyor. Bu da demek oluyor ki devrimin o dönemine kadar İran kelimesi, resmî ve hukuki bağlamlarda tamamen yer almamış; bazen zikredilirken bazen de zikredilmemiştir.

‘İran’ kelimesi, Meşrutiyet Devrimi anayasasında sadece iki kez, ekinde de beş kez, böylece anayasayla ekinde toplamda yedi kez geçmiştir. İran İslam Cumhuriyeti anayasasında ise 32 kez geçmektedir. Bu, İran’da İran milliyetçiliği söyleminin pekişmesinin ve Pers-dışı söylemin zayıflamasının Pehlevi dönemine (1925-1979) dayandığını gösteriyor.

Resmî boyut kazandırılması

27 Aralık 1934’te İran hükümeti resmî bir açıklama yaparak, yabancı ülkelerden resmî yazışmalarında ‘Persia’, ‘Pers’ ve ‘Perse’ kelimeleri yerine ‘İran’ kelimesini kullanmalarını istedi. Şah Rıza Pehlevi’nin yakın danışmanlarından Said en-Nefisi, bu konuda bir makale de yazdı. Bu talep, Tahran’daki tüm yabancı ülke temsilciliklerine ve büyükelçiliklere bir genelgeyle iletildi. Bu genelge, 21 Mart 1935’te de yürürlüğe girdi.

‘Iranian Diplomacy’ adlı internet sitesinde bu konuda şu ifadelere yer veriyor:

“20’nci yüzyılın başına kadar dünya halkları, ülkemizi resmî adıyla ‘Pers’ ya da ‘Persia’ şeklinde tanıyordu. Ancak Şah Rıza Pehlevi döneminde eski İran’a dönme ve İslam öncesi İran’ı yüceltme tartışması hız kazanınca Said en-Nefisi, Muhammed Ali Furuği ve Seyyid Hasan Takizade gibi İslam öncesi İran dönemini yücelten bir grup aydın, doğrudan Şah’ın desteğiyle Şah Rıza hükümetinde bir araya geldi ve bu yönde bazı adımlar attı. Said Nefisi, ülkenin adının resmî olarak İran şeklinde değiştirilmesini önerdi ve bu öneri, Aralık 1934’te hayata geçirildi. Üzerinden 76 yıl geçmesine rağmen bu karar, halen tartışılmaktadır.

Bu değişikliğe karşı çıkanlar, ‘İran’ın, İranlı olmayanların uzun bir zamandır benimsediği ‘Pers ülkesi’ teriminde saklı olan manayı, kültürü ve medeniyeti aktaramadığını düşünüyor. Bir kesim, Şah Rıza’nın bu kararı, sırf kendi otoriter yönetimini güçlendirmek üzere siyasi nedenlerden ötürü aldığını düşünüyor. Analistlerden oluşan bu kesime göre bu eylemin başlangıç noktası, söz konusu kişileri içeren ve Şah Rıza hükümetinin iktidarında şahsi çıkarlarının peşinde koşan, dönemin bazı kültürel ve siyasi seçkinlerine bakarak değerlendirilmelidir.”

Yeni adlandırmanın sebepleri

Bahsi geçen makalesinde Said Nefisi, önceki isimlerin tarihini tartışır ve şöyle der:

“Avrupalılar nazarında bu İran kelimesi, yalnızca coğrafi bir terimdir. Coğrafya kitaplarında bugün İran’ı, Afganistan’ı ve Belucistan’ı kapsayan geniş ovaya İran Platosu deniyordu. Ülkemiz ise Fransızca ‘Perse’, İngilizce ‘Persia’, Almanca ‘Persien’, İtalyanca ‘Persia’ ve Rusçada ‘Berse’ olarak anılıyordu. Bu dört kelimeye benzer kelimeler, diğer Avrupa ülkelerinde de yaygındı. Bu, MÖ 550 yılında, yani 2 bin 484 yıl önce Ahameniş hükümeti kurulduğu ve Ahameniş Kralı Büyük Kiros’un tüm medeni dünyayı kendi yönetimi altında topladığı zamana dayanır. Nitekim Büyük Kiros’un ataları, daha önce Parsa ya da Parsua denen toprakların krallarıydı.”

Said Nefisi, bu noktada abartıya kaçıyor. Zira Kiros (MÖ 559-529) Enşan’ı, Hegmetane’yi, Part’ı, Cürcan’ı (Gürgan), Lidya’yı ve Babil’i ele geçirdi ve sonunda Massagetler tarafından öldürüldü. Enşan; Ahvaz bölgesinin kuzeyini, Çaharmahal ve Bahtiyari eyaletini ve Fars eyaletinin batısındaki bölgeleri kapsar ve Elam eyaletinin bir ili olarak kabul edilir. Hegmetane, bugünkü Hemedan’dır. Part, İran’ın doğusundaki Horasan bölgesindedir. Cürcan, bugünkü İran’ın kuzeydoğusunda; Lidya, günümüz Türkiye’sinde ve Babil de günümüz Irak’ındadır. Bugünkü İran’ın kuzeyinde yer alan Taberistan, Kiros’un hükmü altında değildi; aslında Taberistan, Ahamenişlerin ve Sasanilerin hükmü altına da girmedi. Tarihçiler, Kiros’un Ermenistan’a ulaştığından da şüpheli. Dolayısıyla medeni dünya, Kiros’un işgal ettiği bu bölgelerden çok daha genişti. Bazı tarihçiler de Kiros isminin, Farsça değil, Elamca bir isim olduğunu düşünüyor.

Said Nefisi, şöyle devam ediyor:

“’İranlı’ kelimesi, Ari ırkın medeniyet dairesine kattığı en eski kelimelerden biridir. Avrupalı bilim adamları, insan medeniyetinin üreticisi olan beyaz ırkın bu koluna Hint-Avrupa, Hint-Cermen, Hint-İran veya Hint-Aryan adını verdiler. Dünyada adlandırıldığı ilk günden itibaren kendisine Ari ismini verdi. Avrupa dillerinde de Ari ırka nispetle bir sıfat olarak ‘Aryan’ kelimesi kullanılır.”

FOTO: Şahname adlı eserde İran, (Afganistan’ın kuzeyini de kapsayacak şekilde) Büyük Horasan’a işaret eder ve Ahvaz’ı, Mâzenderan’ı ve Taberistan’ı içermez (AFP)
Şahname adlı eserde İran, (Afganistan’ın kuzeyini de kapsayacak şekilde) Büyük Horasan’a işaret eder ve Ahvaz’ı, Mâzenderan’ı ve Taberistan’ı içermez (AFP)

Said Nefisi burada, bilimsel açıdan var olmayan Ari ırkından bahsediyor. Bu, elbette onun aklının ürünü değil, Avrupalı oryantalistlerin uydurmasıydı. Bu oryantalistler, 19’uncu ve 20’nci yüzyıllarda Hint-Avrupa dil ailesi ve onun kolları, yani Hint-İran dilleri teorisini benimsemiş ve buna dayanarak sömürgeci amaçları doğrultusunda Ari ırkçılık tezini ileri sürmüşlerdi. Bu tez, sadece Said Nefisi’yi değil, pek çok İranlı entelektüeli, yazarı, tarihçiyi ve siyasetçiyi de etkilemişti.

Daha sonra İkinci Dünya Savaşı sırasında insanlığın başına gelen insani felaketin ardından Ari ırkının bilimsel bir anlayıştan yoksun bir hurafeden ibaret olduğu ortaya çıktı. Said Nefisi; kendisini, Şah Pehlevi hükümetini ve İran’ı, güçlerinin zirvesindeki Almanlara yakınlaştırmak için Hint-Alman ırkına da atıfta bulunuyordu. Şah Rıza Pehlevi ile Hitler Almanya’sı arasındaki yakın ilişkiyi biliyoruz. Bugün yaşadığımız çağda ise ırkçı arka plana sahip ‘Arya’, ‘Aryan’ ve ‘Ari’ gibi terimler, İranlı halkların çoğunun midesini bulandırıyor.

Bazılarına göre ‘Persia’ adı yerine ‘İran’ın tercih edilmesi, Adolf Hitler ve Nazi Almanya’sı yöneticileri tarafından ortaya konan ve Tahran’daki Almanya Büyükelçiliği aracılığıyla Said Nefisi’ye iletilen bir girişimdir.

Nefisi, daha sonra bu ırkın yayılma alanına değiniyor:

“Bir yandan Sind (İndus) Nehri kıyılarını ve diğer yandan Mağrip Denizi kıyılarını, yani tüm Mağrip (Arap Batısı) sakinlerini, Hindistan’ın kuzeybatısını, Afganistan’ı, Türkistan’ı, İran’ı, Mezopotamya’nın bir kısmını, Kafkasya’yı, Rusya’yı, tüm Avrupa’yı, Küçük Asya’yı, Filistin’i, Suriye’yi ve zamanla toprakları haline gelen Kuzey ve Güney Amerika’yı kapsıyor.”

Nefisi, “Atalarımız her zaman Aryan olmakla iftihar ediyordu” diye ekliyor. Bu ifade de doğru değil. Zira ırk, ırkla iftihar etme ve ırkçılık meseleleri, 19’uncu ve 20’nci yüzyılın özellikleridir. Said Nefisi’nin bahsettiği o kadim çağlarda ırkçılık ve bu türden meseleler değil, yalnızca dinî bakış açısı, ülkelerin fethi, yayılma ve imparatorların topraklarının coğrafi alanının genişletilmesi gibi meseleler hâkimdi. Yani aslında Nefisi, kendi milliyetçiliğini bu kavramlara yabancı olan geçmiş zamanlara dayandırıyor. Tarihçilere göre Pers İmparatorluğu, Ahameniş döneminde dahi homojen değildi ve Perslerin yanı sıra sözde ‘Arilerden’ olmayan başka halkları da içeriyordu. Nitekim bu halkların torunlarının çoğu, halen bu topraklarda yaşıyor ve kendilerini iftihar edilecek Ariler olarak görmüyor. Buna Arapları, Türkleri, Taberîleri örnek olarak verebiliriz.

FOTO: Pehlevi ve daha sonraki İslami yönetimin hedefi, ülkenin (İran) (Pers) kimliğini dil (Farsça) kimliğiyle uyuşturmaktı (AFP)
Pehlevi ve daha sonraki İslami yönetimin hedefi, ülkenin (İran) (Pers) kimliğini dil (Farsça) kimliğiyle uyuşturmaktı (AFP)

Said Nefisi, makalesinde şu ifadelere de yer veriyor:

“Ahameniş hanedanı İran’ı tümüyle kendi hükmüne aldığında bu ülkeler grubunun nasıl adlandırıldığı bilinmiyor. Zira Ahameniş kitabelerinde Ahameniş topraklarının farklı eyalet ve bölgelerinin isimleri zikredilmiş, ancak bu ülkelerin genel adı belirtilmemiş. Şurası muhakkak ki o dönemde tüm bu ülkelerin adı ‘Aray’ kelimesinden türetilmiş olsa gerek. Çünkü bu bölgelerin tüm sakinleri, kendilerini Ariler olarak anıyor ve ‘Arya’ kelimesi, bu ülkelerin soylularının isimlerinde de görülüyordu. İran kelimesinin kadim kaydının bulunabileceği dünyanın en eski yazılı belgesi, MÖ 3’üncü yüzyılda yaşamış meşhur Yunan coğrafyacı Eratosthenes’in ifadesidir. Eratosthenes’in kitabı kayıptır, ancak ünlü Yunan coğrafyacı Strabon, bu ifadeyi alıntılayarak ‘Aryana’ şeklinde kaydetti. Bu yüzden diyebiliriz ki bu kelime en az 2 bin 200 yıl önce yaygındı.”

Said Nefisi, Ahameniş bayrağı altındaki ‘krallıklar grubunun’ adını bilmediğinden, çünkü onların bu grubun adını zikretmediklerinden bahsediyor. Ancak değerli cehalet itirafına rağmen kuruyla yaşı karıştırarak bu toprakların adının ‘İran’ olduğunu söylüyor. O, Mart 1935’e kadar ne Ahameniş İmparatorluğu’na bağlı eyaletlerin, bölgelerin ve ülkelerin halkının ne de diğerlerinin bu yeri İran adıyla tanıdıklarını bilmiyor ya da bilmiyormuş gibi yapıyor. Onun 3’üncü yüzyılda, yani Ahamenişlerin çöküşünden bir asır sonra yaşayan ve kitabı kaybolan Yunan Eratosthenes’in çalışmalarında İran adına rastlandığını vurgulaması anlamsızdır. Genel olarak, sadece Ahameniş döneminde değil, aynı zamanda Seleukos, Part ve Sasani dönemlerinde, ardından Gazneliler, Selçuklular, Hârizmşahlar, Moğollar, Atabekler, Safeviler, Afşariler, Zendler ve Kaçarlar gibi İslamiyet’ten sonra hüküm yürüten hanedanlar döneminde de bu topraklar; ‘İran’, ‘Arya’ veya ‘Aray’ adıyla değil, bugün İran olarak adlandırılan yerde hüküm süren bu hanedanların adıyla, Yunanistan’da ve Avrupa’da ‘Persia’ ve bundan türetilen isimlerle ve İslam dünyasında da ‘Pers ülkesi’ adıyla anılıyordu.

Makalenin bir başka yerinde Nefisi, şöyle diyor:

“Ülkemizin en eski adı, ‘İran’ kelimesinin ta kendisidir. Bu da demek oluyor ki bu isim, başlangıçta ırk adı olan ‘İriya’ idi, daha sonra ülkenin adını ‘Ebriyan’ şeklinde değiştirdiler. Zamanla ‘Ebriyan, ‘Eyran’ oldu. Sasaniler zamanında da ‘İyran’ halini aldı. ‘İran’ dedikleri de oluyordu.”

Oryantalistlerin icadı

Daha önce İran kelimesinden ve bu kelimenin Sasani dönemindeki dinî anlamından bahsetmiştim. Said Nefisi, bu noktada bir kez daha ‘İriya’ ırkı dediği şeye işaret ediyor. Bu, Avrupalı oryantalistlerin milliyetçiliğe ve ırkçılığa dayalı zihniyetinin bir uydurmasıdır ve bilimsel hiçbir geçerliliği yoktur. Gerçekte bu isimde bir ırk yok. Çağımızda ırk taksimi; siyah ırk, beyaz ırk ve sarı ırk taksiminde olduğu gibi başka herhangi bir şeyi değil, insanın yalnızca dış ve fiziksel özelliklerini dikkate alır. Hatta bazı bilim adamları bunun da ötesine geçerek, insanlar arasında zihinsel ve entelektüel farklılıkların varlığını reddederek, insan türünden bahsetmekle yetindiler. Irkçılık kavramı çağımızda etnik olmaktan ziyade kültürel bir hal aldı. Bu yüzden İran’daki Araplara veya Türklere yönelik ırkçılıktan bahsettiğimizde, aslında Araplar veya Türkler adında bir ırkın varlığını değil, onlara yönelik ırkçılığı kastediyoruz.

Said Nefisi, Firdevsî’ye ait Şehnâme’de geçen ‘İran’, ‘İran-şehr’ ve ‘İran-zemin’ kelimelerine dikkat çekiyor. Bu doğru. Ancak Firdevsî’nin bu kelimeleri kullanırken aklından geçen düşünce, Nefisi’nin düşüncesinden çok farklı. Zira Firdevsî’nin İran’ı, (Afganistan’ın kuzeyini de kapsayacak şekilde) Büyük Horasan’dır ve Ahvaz’ı, Mâzenderan’ı, Taberistan’ı ve bugünkü İran’ın diğer bazı bölgelerini içermez. Gazneliler dönemindeki şairler, ‘İran’ ve ‘İran-şehr’ kelimelerini siyasi, idari veya bu türden başka bir manada değil, sadece edebi ve coğrafi anlamlarda kullanmıştır.

FOTO: Bu toprakların ve kültürün sistematik olarak Persleştirilmesi, bazı yönlerden eski adı olan ‘Persia’ya ya da ‘Pers ülkesine’ daha uygundu (AFP)
Bu toprakların ve kültürün sistematik olarak Persleştirilmesi, bazı yönlerden eski adı olan ‘Persia’ya ya da ‘Pers ülkesine’ daha uygundu (AFP)

Nefisi, makalesini şu ifadelerle bitiriyor:

“Sasani döneminin ve İranlı edebiyatçıların eski terminolojisini de geri getirmemiz ve İran Krallığını (sözlü ve yazılı olarak) ‘İran-şehr’ adıyla anmamız doğru olur. Çünkü Sasanilerin şanını ve ihtişamını canlandırmanın yanı sıra, Sasanilerin önde gelen iki hükümdarı Erdeşîr-i Bâbekân ile Enûşirvân’ın yurtlarını da onların verdiği isimle anmış oluruz. Biz, birleşik iki kelime yerine, basit bir kelime kullandık.”

Nefisi’nin bu sözleri, romantik bir şekilde tasvir edilen kadim tarihe ya da Rıza Pehlevi ve onun Said Nefisi, Muhammed Ali Furuği ve Hasan Takizade gibi siyasetçi ve yazar arkadaşları için Ari bir karakter ve ırkçı bir anlam taşıyan isme dönüş anlamına geldiği gibi, uydurma Ari ırka mensup olmayan diğer halklar aleyhine olarak İran’daki halklardan yalnızca biri için tarihî bir ayrıcalık anlamına da geliyor ki bu, söz konusu halklar için rahatsız edici ve aşağılayıcı bir durum.

‘Pers ülkesi’ ve ‘İran’ isimlerine baktığımızda her ikisinin de içlerindeki çeşitli ve çoğulcu kimlikleri ifade etmediğini görürüz. ‘Persia’ veya ‘Pers ülkesi’, sadece tek bir halkın, yani dünyanın bu bölgesine yerleşen birçok ulusal bileşenden yalnızca biri olan Pers halkının varlığına işaret eder. ‘İran’ da yukarıda bahsettiğimiz gibi ırkçı bir anlayıştan türemiştir ve hayalî de olsa özel bir ırka hastır. Dolayısıyla diğerlerini kapsamadığı için bu bölgenin tüm sakinlerine işaret etmez. Ya da en azından Türkler ve Araplar, bu ırkın bir parçası sayılamaz.

Öyleyse, çözüm nedir? Farklı dilleri ve milletleri içeren bu haritaya ne ad verelim?

Aslında Şah Rıza Pehlevi zamanına kadar bu toprakların ve haritanın resmî bir adı yoktu. Daha önce de belirttiğimiz gibi ülke dışında Avrupalılar tarafından ‘Persia’ (ve türevleri) ve Araplarla Müslümanlar tarafından da ‘Pers ülkesi’ şeklinde; ülke içinde ise Ahameniş, Part, Seleukos, Sasani, Gazneli, Selçuklu, Safevi ve Kaçar hanedanları gibi hükümdar ailelerin adıyla anılıyordu. Şimdi ise bu topraklarda yaşayan tüm ulusal bileşenlerin buranın siyasi sisteminin türüne ve içeriğine karar vermesi, hatta devletin adı, sembolleri ve simgeleri ile ilgili görüşlerini ifade etmesi gerekir. İran ismi kabul edilirse aynı isim gelecekte de varlığını sürdürülebilir; elbette söz ve eylem düzeyinde ırkçı herhangi bir çağrışımı ortadan kaldırılarak. Kabul edilmezse de UK ya da United Kingdom resmî adını taşıyan Birleşik Krallık halklarının devleti gibi, egemen halkın ırkçı geleneklerinden uzak olarak, ülkenin geçmişine ve bugününe uygun bir isim seçilebilir. Mesela ‘Müttefik Krallıklar’ veya ‘Birleşik Krallıklar Cumhuriyeti’ ya da günümüz İran haritasında yer alan halkların çoğunluğunun hemfikir olduğu başka bir isim olabilir.

Kaçar döneminin sonunda bir ‘İranlı’ olmanız İran topraklarının bir parçası olarak kabul edildiğiniz anlamına geliyorduysa, Rıza Pehlevi döneminde bir ‘İranlı’ olmanız da Pers olduğunuz anlamına geliyordu. Burada Rıza Pehlevi hükümetinin ‘Pers ülkesi’ yerine ‘İran’ kelimesini yerleştirme konusundaki ısrarı, ironiktir. Çünkü bu toprakların ve kültürün sistematik olarak Persleştirilmesi, bazı yönlerden eski ‘Persia’ veya ‘Pers ülkesi’ adıyla daha uyumluydu. Onların Arapça, Türkçe, Kürtçe, Beluçça vb. isimleri değiştirmekteki hedefleri, İran’ın yalnızca ‘Pers’ kimliğini vurgulamaktı. Buna Şah Rıza’nın Pers olmayan bölgelerin yöneticilerine yönelik askerî hamlesi de eşlik etmişti.

1923 yılında Arabistan’ın adı Huzistan, 1925 yılında (İran’ın kuzeyindeki) Enzeli’nin adı Pehlevi ve 1926 yılında da (İran’ın kuzeybatısındaki) Urmiye’nin adı Rızaiye olarak değiştirildi. Gariptir ki 1979 İslam Devrimi’nden sonra bile bu iki şehir ve diğer şehirler, eski isimlerini geri aldı, ancak ne Huzistan, Arabistan oldu ne de Hürremşehr, Abadan, Şadgan, Susengerd ve Mahşehr, eski adlarıyla Muhammara, İbadan, el-Felahiye ve Ma’şur oldu.

Diyebiliriz ki Pehlevi iktidarının ve sonrasında İslam Cumhuriyeti’nin hedefi, İran ülkesinin Pers kimliğini dil (Farsça) kimliğiyle uyuşturmaktı. Bu, 19’uncu yüzyılda ortaya çıkan ulus-devletlerin özelliklerinden biridir: Egemen milliyetin dilsel ve kültürel sınırlarını çok uluslu devletin siyasi sınırlarıyla zorla uyuşturmak. Ancak bu politika sonunda başarısız oldu. Nitekim 20’nci yüzyılda Avrupa ve Amerika ülkeleri bu yaklaşımı terk ederek İspanya, Belçika, Büyük Britanya, Kanada, Almanya, ABD ve İsveç gibi, ademimerkeziyetçiliğe ve etnik azınlıklara hak tanınmasına dayalı ulus devletler inşa edildi. Hatta İsveç ve Çekoslovakya gibi ülkeler, Norveç ve Slovakya halklarının barışçıl bir şekilde ayrılmalarına izin verdi. Hindistan’da da ülkenin İngiliz sömürgeciliğinden bağımsızlaştığı andan itibaren ulus-devlet yerine ‘çok uluslu-devlet’ temelinde bir devlet kuruldu ki bu, Hindistan’daki ulusal çeşitliliğin ve milletlerin haklarının tanındığı anlamına geliyor.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



Kazakistan, ağustos ayında Novorossiysk üzerinden petrol ihracatını artırdı

Rusya’nın Karadeniz kıyısındaki Novorossiysk Limanı’nda bir yeniden yükleme tesisi (Reuters)
Rusya’nın Karadeniz kıyısındaki Novorossiysk Limanı’nda bir yeniden yükleme tesisi (Reuters)
TT

Kazakistan, ağustos ayında Novorossiysk üzerinden petrol ihracatını artırdı

Rusya’nın Karadeniz kıyısındaki Novorossiysk Limanı’nda bir yeniden yükleme tesisi (Reuters)
Rusya’nın Karadeniz kıyısındaki Novorossiysk Limanı’nda bir yeniden yükleme tesisi (Reuters)

Kazakistan’ın devlete ait boru hattı işletmecisi KazTransOil bugün yaptığı açıklamada, ülkenin geçtiğimiz ağustosta Karadeniz kıyısındaki Novorossiysk Limanı üzerinden gerçekleştirdiği petrol sevkiyatını yüzde 27,8 artırarak 460 bin metrik tona çıkardığını bildirdi.

Buna karşılık Orta Asya ülkesi, Baltık Denizi kıyısındaki Rusya’nın Ust-Luga Limanı üzerinden yaptığı ihracatı geçen ay yüzde 30 azaltarak 200 bin tona düşürdü.

Reuters’a konuşan sektör kaynakları, Rusya’nın Kazak petrolünün Ust-Luga’dan Novorossiysk’e yönlendirilmesini sağladığını belirtti. Bu adımın, Karadeniz’de artan güvenlik riskleri nedeniyle Baltık bölgesinden Rus petrolü ihracatı için ilave kapasite oluşturduğu kaydedildi.


Trump-Şi zirvesi öncesinde... Washington, yapay zekânın risklerine yönelik bir mekanizma öneriyor

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, Çin Başbakan Yardımcısı He Lifeng ile yaptığı görüşmenin ardından basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (Reuters)
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, Çin Başbakan Yardımcısı He Lifeng ile yaptığı görüşmenin ardından basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (Reuters)
TT

Trump-Şi zirvesi öncesinde... Washington, yapay zekânın risklerine yönelik bir mekanizma öneriyor

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, Çin Başbakan Yardımcısı He Lifeng ile yaptığı görüşmenin ardından basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (Reuters)
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, Çin Başbakan Yardımcısı He Lifeng ile yaptığı görüşmenin ardından basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (Reuters)

ABD, yapay zekâyla bağlantılı ve ulusal güvenlik tehdidi oluşturabilecek olayların bildirilmesine yönelik ABD ile Çin arasında ortak bir mekanizma kurulmasını önerdi. Söz konusu adım, bu alandaki en büyük iki güç arasında diyaloğun geliştirilmesini hedeflerken, ABD Başkanı Donald Trump ile Çin Devlet Başkanı Şi Cinping arasında bu hafta Washington’da yapılması beklenen zirve öncesinde geldi.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, New York’ta Çin Başbakan Yardımcısı He Lifeng ile gerçekleştirdiği görüşmelerin ardından yaptığı açıklamada, tarafların özellikle ulusal güvenlik konularına odaklanan yeni bir yapay zekâ diyaloğu oluşturulmasını ele aldığını söyledi. Bessent, bu kapsamda ortak tehdit oluşturan veya ortak hedeflerle bağlantılı olayların bildirilmesine yönelik bir sistem kurulmasının da gündemde olduğunu belirtti.

Bessent, yapay zekâ alanında dünyada birinci ve ikinci sırada yer alan ABD ile Çin arasındaki şeffaflığın artırılmasının, bu faaliyetin sınırları aşan niteliği nedeniyle önem taşıdığını ifade etti.

Trump ve Şi, geçtiğimiz mayıs ayında Pekin’de gerçekleştirdikleri zirvede yapay zekânın geliştirilmesi konusunda istişarelerde bulunulması ihtimalini ele almış, ancak söz konusu diyalog resmi bir çerçeveye dönüşmemişti.

Pekin’in ABD’nin önerisine ilişkin tutumu ise netlik kazanmadı. Şarku’l Avsat’ın Çin resmi haber ajansı Xinhua’dan aktardığı haberde, tarafların yapay zekâ konusunu görüştüğüne değinilirken, ekonomik ve ticari görüşmelerin ‘açık, kapsamlı ve yapıcı’ geçtiği belirtildi.

Gümrük vergileri ve stratejik olmayan mallar

Görüşmelerde ayrıca, ticaret ve yatırımlara ilişkin önceki mutabakatların uygulanması da ele alındı. Görüşmeler, Trump ile Şi arasında önümüzdeki perşembe ve cuma günü yapılması planlanan zirveye hazırlık kapsamında gerçekleştirildi.

ABD Ticaret Temsilcisi Jamieson Greer, Washington ve Pekin’in mayıs ayında üzerinde anlaşmaya varılan ve Ticaret Konseyi olarak adlandırılan mekanizma kapsamında, gümrük vergisi indirimlerine konu olabilecek stratejik olmayan ürünleri belirlemeye yönelik bir sistemi hayata geçirmek için çalıştığını söyledi.

Greer, olası listenin bazı tüketim malları ile Çin’in düşük teknoloji ürünlerini içerebileceğini, bunun karşılığında ABD’nin enerji, tarım ürünleri ve tıbbi cihazlarının yer alabileceğini belirtti.

ABD’nin gelişmiş yapay zekâ çipleri ve yarı iletken üretim ekipmanlarına yönelik ihracat kontrollerinin ise yapay zekâ mekanizmasına ilişkin görüşmelerin gündeminde olmadığını vurguladı.

Danışmanlık şirketi The Asia Group’un dijital ekonomi biriminin ortağı ve başkanı George Chen, diyaloğun sürdürülmesinin önemli bir gelişme olduğunu söyledi. Ancak Chen, iki ülke arasındaki güven düzeyinin düşük olması ve Pekin’in Washington’ın Çin’in yapay zekâ sektörünün gelişimini sınırlandırmaya çalıştığına inanması nedeniyle yapay zekâ alanındaki iş birliğinin hâlâ sınırlı olduğuna işaret etti.

İlerleyen görüşmelerde yapay zekânın silahlarda kullanılması, güvenlik ilkeleri, kritik altyapıların korunması ve siber saldırıların önlenmesi gibi daha hassas konuların da ele alınması bekleniyor.

Görüşmeler, ABD ile Çin’in yeni bir zirveye hazırlanırken mevcut ticaret ateşkesinin 10 Kasım’daki sona erme tarihinin yaklaşmasıyla gerçekleşiyor. Çin’in ABD tarım ürünleri alımlarını yıllık yaklaşık 17 milyar dolar artırma ve Boeing’den 200’den fazla uçak satın alma taahhütleri de dahil olmak üzere diğer bazı konularda ise henüz anlaşma sağlanmış değil.


Şi Cinping-Trump zirvesi: Pekin büyük bir anlaşmaya bahis oynamıyor

ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Pekin'deki Cennet Tapınağı turu sırasında birlikte yürüyorlar, 14 Mayıs 2026 (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Pekin'deki Cennet Tapınağı turu sırasında birlikte yürüyorlar, 14 Mayıs 2026 (Reuters)
TT

Şi Cinping-Trump zirvesi: Pekin büyük bir anlaşmaya bahis oynamıyor

ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Pekin'deki Cennet Tapınağı turu sırasında birlikte yürüyorlar, 14 Mayıs 2026 (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Pekin'deki Cennet Tapınağı turu sırasında birlikte yürüyorlar, 14 Mayıs 2026 (Reuters)

Şerbil Berakat

Mayıs ayında Pekin'e yaptığı ziyaret sırasında Donald Trump, Zhongnanhai surları içinde kendisine eşlik eden Şi Cinping'e, bu özel yerde başka devlet başkanlarını ağırlayıp ağırlamadığını sormadan edemedi. Çin Devlet Başkanı'nın cevabı kısaydı: “Burada çok nadiren devlet başkanlarını ağırlıyoruz” dedi ve ardından Vladimir Putin'in de burada ağırlandığından bahsetti; oysa, Zhongnanhai Richard Nixon, George W. Bush ve Barack Obama'nın da uğrak yeri olmuştu.

Cevap sıradan görünebilir, ancak iki adam arasındaki ilişkinin doğasını özetliyor. Trump, Şi'yi “dost” olarak tanımlamakta ısrar ederken, Pekin ilişkiyi kişiselleştirmekten kaçınıyor. Bugün, Trump muhtemelen önümüzdeki çarşamba günü başkanlık uçağından inişinde Şi'yi karşılamaya ve Washington'da ona görkemli bir akşam yemeği vermeye hazırlanırken, törensel etkinliklerin ardında daha karmaşık bir zirve yatıyor gibi görünüyor. Şi, “dostu” ile değil, bir sonraki hamlesi tahmin edilmesi zor olan Amerikan başkanıyla görüşmeye geliyor.

O, büyük uzlaşmaların adamı değil

Amerikalı uzmanlar, kişisel ilişkilerin, zirvelerin ve diplomatik ziyaretlerin Çin-Amerikan ilişkilerindeki önemli aşamalarda önemli bir rol oynadığına inanıyor. 1972'de Henry Kissinger'ın Pekin ziyareti ve Çin Başbakanı Çu Enlay ile yakın ilişkisi, aynı yıl Richard Nixon'ın tarihi ziyareti ve Mao Zedong ile görüşmesi, buna bir örnek. Bundan yedi yıl sonra da Jimmy Carter, Beyaz Saray'ın kapılarını Deng Şiaoping'e açarak iki ülke arasında diplomatik ilişkilerin kurulmasının önünü açtı. Ancak, Şi ve Trump'ın ilk ve mevcut dönemlerindeki sık görüşmeleri, iki lider arasındaki kişisel kimyaya güvenmenin aynı dönüşümü sağlamadığını gösterdi.  

Bu sadece daha kurumsal ve metodik bir yaklaşımı tercih etmesiyle bilinen Şi Cinping ile ilgili değil, aynı zamanda kendisini göstermeyi sevdiği gibi bir anlaşma yapıcı olmadığını kanıtlamış olan Trump ile de ilgili.

xvfbfbf
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Pekin'deki Halkın Büyük Salonu'nda Başkan Donald Trump ile tokalaşıyor, 14 Mayıs 2026 (AP)

ABD Ulusal Güvenlik Konseyi'nde 2021-2023 yılları arasında Çin'den sorumlu eski direktör Jonathan Tsien'in yakın zamanda The Atlantic'te yayınlanan son makalesinde belirttiği gibi, Trump ne 1949'da NATO'yu kuran Harry Truman, ne 1962'de Küba Füze Krizi'ni gizli diplomasiyle yöneten John F. Kennedy, ne Mihail Gorbaçov ile silah kontrol anlaşmalarını müzakere eden Ronald Reagan ve kesinlikle, ABD-Sovyet-Çin üçgenine kapıyı açarak Soğuk Savaşı yeniden şekillendiren Nixon gibi değil.

Uygulamada Trump'ın iki dönemlik diplomatik sicili mütevazı kaldı. Kim Jong-Un ile yaptığı ve kalıcı bir siyasi anlaşmayla sonuçlanmayan zirveden, Hindistan ve Pakistan arasındaki savaşı sona erdirmede rol oynadığı iddiası ki, Yeni Delhi bunu reddetti ve Vladimir Putin'i Ukrayna'daki savaşı en temel ve adil şartlarda bile sona erdirmeye ikna edememesine kadar, başarılarının çoğu da belirsiz veya eksik.

Pekin bu deneyimi net bir şekilde okuyor; Trump büyük uzlaşmaların adam değil, ancak bu onun hafife alınacak bir başkan olduğu anlamına gelmiyor. Öngörülemezliği onu müzakere masasında daha tehlikeli hale getiriyor. Öte yandan, Çin diplomasisi son yıllarda, bazen kendisi hiçbir çaba harcamadan, Trump’ın pragmatizminden ve dış politikasının değişkenliğinden yararlanmayı öğrendi.

Bu nedenle Pekin, ABD Başkanı'nın Beyaz Saray'a dönüşünden bu yana üçüncü olan Trump-Şi zirvesini şansa bırakmıyor. Trump'ı kışkırtmanın, onu küçümsemenin veya yenilmiş gibi göstermenin olumsuz sonuçları olabilir.

Çin, Trump'ın politikalarının kendisini uluslararası sahnede varlığını genişletmeye, birçok ülkeye daha istikrarlı bir ortak veya Amerikan politikalarına karşı gerekli denge unsuru olarak sunmaya ittiğini düşünse de Çinli planlamacılar Washington zirvesinde hatalardan ve yanlış hesaplardan kaçınmak için çalışıyorlar. Bu nedenle, zirve hazırlıklarına titiz bir planlama, güç ve baskı kozları toplama ve aynı zamanda Washington'u cezbedebilecek fırsatlar ve çıkarlar sunma damga vuruyor.

Pekin, İran konusunda gelecekteki herhangi bir anlaşmada veya yeni bölgesel düzenlemelerde kolaylaştırıcı veya eş garantör rolü oynamaya giderek daha fazla hazırlanıyor; bu, Washington'un kabul etmek ve bundan yararlanmak zorunda kalabileceği bir gerçektir

Çin Başbakan Yardımcısı He Lifeng, zirvenin gündemini kesinleştirmek üzere Çin heyetinin başında Washington'a giderken, ticaret ve gümrük tarifeleri, İran savaşı ve yapay zekâ konularının masadaki en önemli konular arasında olması bekleniyor.

Ateşkes uzatılacak mı?

Trump ve Şi'nin bir yıl önce Busan'da vardığı ticaret ateşkesi sona yaklaşırken, ticaret ve gümrük tarifeleri konusu giderek daha fazla önem kazanıyor. Washington'un geçen yıl Pekin'in nadir toprak madenlerini koz olarak kullanmasının ardından gümrük tarifelerini yükseltme kararından geri adım atmasına rağmen, birçok sektörde gümrük tarifeleri yürürlükte kalmaya devam etti ve Penn Wharton Bütçe Modeli'ne göre Çin ithalatına uygulanan ortalama etkili ABD gümrük tarifesi temmuz ayında yüzde 22,8'e ulaştı.

Ancak iki ülke arasındaki ticaret, 2025 yılının aynı dönemine kıyasla yüzde 5,4 oranında artış gösterdi ve Çin ihracatı toplam ticaretin yüzde 75'ini oluşturarak Pekin'e önemli bir pazarlık gücü sağladı. Dolayısıyla gümrük tarifelerinin yükseltilmesi, Çin'i nadir toprak madenleri ve diğer ekonomik araçları kullanmaya itebilirken, tarifelerin düşürülmesi ticaret dengesizliğini Çin lehine genişletecektir.

Pekin, kasım ayındaki ara seçimlerden önce, Trump'ın bilhassa çiftçiler konusunda olumlu ekonomik sonuçlar sunma ihtiyacında olmasına bahis oynuyor. Bu nedenle Şi Cinping, ticaret ve yatırım önerileriyle birlikte, önemli Çinli iş adamlarından oluşan bir heyetle Washington'a gidiyor.

Öte yandan, Pekin bazı Amerikan endişelerini dikkate aldığını da gösterdi. Bu ay Asheville'de düzenlenen G20 maliye bakanları toplantısının nihai bildirisinde Washington tarafından önerilen ve “piyasa mekanizması dışındaki uygulamaların ve politikaların” ele alınmasını öngören maddeye karşı çıkmasına rağmen, Çin bu taleplere kısmi bir yanıt olarak yorumlanabilecek önlemler aldı. Bunlar arasında, dış pazarlarda fiyat savaşlarını ve dampingi önlemek için otomotiv sektöründeki düzenlemelerin sıkılaştırılması, zayıf yerli şirketlerin birleşmelere veya pazardan çıkmaya yönlendirilmesi de yer alıyordu.

Bu girişime bir cevap gibi görünen açıklama ile Trump, Çinli şirketlerin Amerikan topraklarında fabrika kurmaları ve Amerikalıları istihdam etmeleri şartıyla Çin otomobillerinin ABD'ye girmesine izin vermeye açık olduğunu söyledi.

İran problemi

Zirveye hazırlıklarının bir parçası olarak Şi Cinping, Bişkek'teki Şanghay İşbirliği Örgütü zirvesi ve Yeni Delhi'deki BRICS zirvesinin yanı sıra Kahire'ye yaptığı ziyaret de dahil olmak üzere diplomatik bir tur gerçekleştirdi. Kahire'de Wang Yi tarafından “Ortadoğu için Çin çözümü” olarak tanımlanan bölgesel bir güvenlik girişimini sundu. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre ancak en önemli hadise, Yeni Delhi ve Washington arasındaki ilişkilerin gergin olduğu bir dönemde Hindistan'da Narendra Modi ile yaptığı görüşmeydi. Giderek artan Çin-Hindistan yakınlaşması, Biden döneminde Çin'i dengelemek için Hindistan'ın rolünü genişletmeye dayanan ABD'nin Asya stratejisini daha da karmaşıklaştırıyor.

cvfb
Hindistan Başbakanı Narendra Modi, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile Hindistan'ın Yeni Delhi kentinde düzenlenen BRICS zirvesinin ikinci gününde bir araya geldi, 13 Eylül 2026 (Reuters)

Buna paralel olarak, İran savaşındaki Çin diplomasisi, Körfez'in her iki tarafındaki ortakları arasında dengeyi korumaya çalışmaktan, Tahran'a belirli talepler sunmaya doğru kaydı. Bu talepler arasında Hürmüz Boğazı'nın açılması ve seyrüsefer özgürlüğünün garanti altına alınması, Körfez ülkelerine yönelik saldırıların durdurulması ve savaşın, özellikle Yemen'e doğru genişletilmesinden kaçınılması yer alıyor. Bu talepler, Amerikan çerçevesinden bağımsız yeni bir güvenlik mimarisi üzerine bölgesel diyalog çağrısıyla birlikte geldi. Wang Yi, Pekin'de İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi'ye bunu iletti.

Bu denklem, Pekin'e, ABD’nin İran'a karşı devreye soktuğu “Ekonomik Dışlama” planı karşısında manevra alanı sağlıyor; zira Tahran'a uygulanan yaptırımların Çin ile doğrudan bir ekonomik çatışmaya dönüşmesi olası görünmüyor. Washington ve Pekin'in, ABD'nin etkili Çin kurumlarını hedef almaktan kaçınması karşılığında, Pekin'in İran petrol alımlarını azaltması veya İran ile ticaretini, Tahran'a uygulanan ambargoya katılmadan Amerikan taleplerini kısmen karşılayacak şekilde yeniden yapılandırması şeklinde örtük bir uzlaşmayı görüşmeleri muhtemeldir.

Bu denklemin merkezinde petrol ve Hürmüz Boğazı öne çıkıyor. Savaş sırasında Çin, talep yoluyla ham petrol fiyatlarını etkileme gücünü gösterdi, bu da Şi Cinping'e, özellikle seyrüseferdeki aksamalar ve fiyat artışları devam ederse, Trump ile İran konusunda yapılacak görüşmelerde ilave bir koz sağlıyor.

Bu nedenle Pekin, İran konusunda gelecekteki herhangi bir anlaşmada veya yeni bölgesel düzenlemelerde kolaylaştırıcı veya eş garantör rolü oynamaya giderek daha fazla hazırlanıyor; bu, Washington'un kabul etmek ve bundan yararlanmak zorunda kalabileceği bir gerçek. Ancak, Çin'in manevra alanı, gücü, nüfuz alanının sınırları ve çatışmaya dahil olan ve ondan etkilenen taraflar arasında hassas bir dengeyi koruma ihtiyacı nedeniyle sınırlı. Bu durum, etkili bir Çin rolüne izin vermeyi, Washington'un kendi kararına bağlı kılıyor.

Trump-Şi zirvesi, son günlerde medyaya hâkim olan “düşük beklentiler” ifadesine indirgenemez. Zira Trump'ın yaklaşımı ve dış politika tarzı, geniş kapsamlı herhangi bir stratejik anlayış için çıtayı düşük tutuyor

Burada Trump yönetimi gerçek bir problemle yüzleşiyor: Pekin'i görmezden gelmek, statükonun devamından minimum maliyetle faydalanmasına izin vermek anlamına gelirken, rolünü kabul etmek ise Ortadoğu'daki, özellikle de kilit Körfez ülkelerindeki etkisinin ve varlığının bir kısmından vazgeçmek anlamına geliyor.

sdv
Uçak gemisi USS Abraham Lincoln’ün, destek gemisi USNS Arctic ile denizde ikmal operasyonu sırasında, helikopterlerin iki gemi arasında malzeme transferi yapması, 8 Mayıs 2019 (ABD Donanması Basın Ofisi/AFP)

Bu nedenle, Trump yönetimi, Çin'in rolü konusunda sınırlı seçeneklere sahip gibi görünüyor; Pekin'e karşı ne baskıyı artırarak olumsuz ne de geniş bir manevra alanı tanıyarak olumlu dramatik adımlar atmadan ilerlemesi gerekiyor. Bu bağlamda özellikle dikkat çekici olan, birkaç gün önce Wang Yi ile ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio arasında Ortadoğu'daki gelişmelerle ilgili yapılan telefon görüşmesiydi.

Tayvan ve Ukrayna'daki savaş

Bilhassa Çin tarafının şüphesiz gündeme getireceği Tayvan başta olmak üzere gündeme başka konular da gelebilir. Gelgelelim, özellikle Trump'ın ABD'nin adanın güvenliğine olan bağlılığını azaltma eğilimi göz önüne alındığında, bunun büyük bir anlaşmazlık noktası haline gelmesi beklenmiyor. Bu bağlamda, ABD medyası, Washington'un Trump'ın “önemli bir pazarlık kozu” olarak tanımladığı Tayvan ile silah anlaşmasını askıya almayı düşündüğünü belirtti.

Ukrayna dosyasına gelince, Moskova, önümüzdeki ay Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC) zirvesi sırasında Shenzhen'de Putin, Şi ve Trump arasında üçlü bir zirve olasılığından bahsetti. Şi ve Modi ise Ukrayna krizini sona erdirmek için rol oynamaya hazır olduklarını açıkladılar. Washington ve Kiev'in, Pekin'in Doğu Ekonomik Forumu sırasında Kiev'den Vladivostok'u bombalamamasını istediğini ve Ukrayna'nın da buna uyduğunu açıklaması dikkat çekiciydi.

Bu, bir şekilde hem Moskova'nın hem de Kiev'in önceki çekincelerini bir kenara bıraktığını ve artık savaşı sona erdirmek için herhangi bir denklemde Çin'i vazgeçilmez bir taraf saydığını gösteriyor.

Yapay zekâ yarışı

Yapay zekâda hakimiyet yarışının, özellikle ABD’li teknoloji şirketlerinin güvenlik ve emniyet endişeleri nedeniyle yapay zekâ modellerinin gelişiminin yavaşlatılması yönündeki çağrılarının ardından, zirve kapsamındaki temaslarda önemli bir yer tutması bekleniyor. Pekin, ABD'nin çağrısını prensipte reddetmiş olsa da güvenlik ve yönetişim kuralları konusunda teknik bir diyaloğa hazır görünüyor.

Şi Cinping, bu diyaloğa 29 ülkenin katılımıyla Şanghay'da Dünya Yapay Zeka İşbirliği Örgütü'nün (WAICO) kurulması, sektörün küresel yönetişimi için dört ilke önerisi, ayrıca BRICS zirvesinde başlattığı “açık kaynaklı yapay zekâ” girişimi de dahil olmak üzere bir dizi girişimle birlikte katılıyor.

drgbg
Tibet Gençlik Kongresi üyeleri, BRICS zirvesi için Hindistan'a yapacağı ziyaret öncesinde Yeni Delhi'de Çin Devlet Başkanı Şi Cinping'in posterlerini taşıyan bir protesto gösterisi düzenlediler, 11 Eylül 2026 (AFP)

Çin yapay zekâ modeli, yapay zekâ modelinin yeteneklerini geliştirmeye daha fazla önem veren ABD modeline kıyasla, pratik uygulamaları genişletmeye odaklanırken, Pekin, model geliştirme hızını yavaşlatma ve güvenlik önlemlerini güçlendirme yönündeki ABD çağrılarına uyum sağlamaya istekli görünüyor. Ancak Çin, bu çağrıların rakipleri engellemek ve ABD'nin üstünlüğünü pekiştirmek için bir araç olarak kullanılabileceği olasılığından da endişe duyuyor.

Çin bu endişesinde yalnız değil; Fransız Mistral şirketi ve Alman Yapay Zekâ Derneği, güvenlik endişelerinin Amerikan şirketlerinin hakimiyetini güçlendiren ve rakiplerinin kendisine yetişebilmesini sınırlayan düzenlemeler getirmek için kullanılmasına karşı uyarıda bulundu.

Düşük beklentiler mi?

Bu nedenle, Trump-Şi zirvesi, son günlerde medyaya hâkim olan “düşük beklentiler” ifadesine indirgenemez. Zira Trump'ın yaklaşımı ve dış politika tarzı, geniş kapsamlı herhangi bir stratejik anlayış için çıtayı düşük tutuyor. Bu arada Pekin, Washington'un uluslararası düzeni yeniden şekillendirmek için Çin ile iş birliği yapabileceği büyük girişimlerden ziyade küresel hegemonyasını yeniden üretmekle daha çok meşgul olduğuna inanıyor.

 O güne kadar Şi, büyük bir anlaşma arayışıyla Washington'a veya Trump ile görüşmeye gitmeyecek. Bunun yerine, zirveyi stratejik bir dönüm noktasına dönüştürmeden, Çin'in Washington ile ilişkilerini anlaşma anlaşma, dosya dosya yönetmesine olanak sağlayacak bir kart destesi taşıyacak.

*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.