İran ne zaman İran oldu?

Oryantalistlerin uydurduğu hayali bir ırka ilişkin ırkçı bir anlayıştan türetilen İran adı, ülkenin Türkler ve Araplar başta olmak üzere tüm sakinlerini kapsamıyor

Şah Rıza Pehlevi’nin kendisini ülkenin kralı ilan etmesinden sonra Tahran’da askerî geçit töreni yapan İranlı askerler (Getty Images)
Şah Rıza Pehlevi’nin kendisini ülkenin kralı ilan etmesinden sonra Tahran’da askerî geçit töreni yapan İranlı askerler (Getty Images)
TT

İran ne zaman İran oldu?

Şah Rıza Pehlevi’nin kendisini ülkenin kralı ilan etmesinden sonra Tahran’da askerî geçit töreni yapan İranlı askerler (Getty Images)
Şah Rıza Pehlevi’nin kendisini ülkenin kralı ilan etmesinden sonra Tahran’da askerî geçit töreni yapan İranlı askerler (Getty Images)

‘İran’ ve ‘Anêrân’ isimleri ilk kez Sasani İmparatorluğu’na ait coğrafi bölgelerin adı olarak Sasani Hanedanlığı döneminde (MS 224-651) ortaya çıkmıştır. Bu iki ismin, esasında dinî karakteriyle öne çıkan imparatorluklar çağında, yani Orta Çağ’da Zerdüştîlik dini çerçevesinde anlaşılabilecek tamamen dinî anlamları vardır. Zerdüştîlik dinini benimseyen bölgeler ‘İran’, Zerdüştîlik dışındaki dinleri benimseyen bölgeler ise ‘Anêrân’ olarak adlandırılırdı. Bu, İslam tarihinde gördüğümüz üzere dünyanın ‘dârülislâm’ ve ‘dârülharp’ (Müslüman olmayan bir devletin hâkimiyetindeki topraklar) şeklinde ikiye ayrılmasına benziyor. Aradaki fark şu: Anêrân, Sasani İmparatorluğu’na tâbi iken dârülharp, İslam İmparatorluğu’na tâbi değildi. 

O dönemde İran adı, herhangi bir ulusal veya etnik bir anlam taşımıyordu. Daha ziyade 19’uncu ve 20’nci yüzyıllarda Avrupa oryantalizmi, İran adına ulusal ve etnik siyasi anlamlar atfetmiş, 20’nci yüzyıldaki İranlı tarihçiler de bu anlamları Avrupalılardan almıştır. Günümüzde İran olarak adlandırılan bölgeye Pers ülkesi anlamında ‘Persia’ adını veren ilk halk ise Yunanlardır. Halbuki bu coğrafya, İslam’dan önce de sonra da sadece Persleri değil, çeşitli halkları, kavimleri ve ırkları barındırıyordu.

Grekler (eski Yunanlar), Pers bölgesinde (bugün İran’ın güneyindeki Fars eyaletinde) Ahameniş krallarına ait mezarları gördükten sonra bu toprakları ‘Persia’ olarak tanımlamışlardı. Aslında Ahameniş devletinin Pers’ten daha büyük ve geniş olduğunu ve başka kralları ve şahları kapsadığını düşünüyorlardı. Görünüşe bakılırsa Araplar ve Müslümanlar da ‘Fars (Pers)’ ve ‘Bilâd-ı Fars (Pers ülkesi)’ adını Yunanlardan aldı.

İslam’dan sonra İran

İslam fetihlerinden ve Sasani devletinin çöküşünden sonra ‘İran’ adı görülmedi. Bu fetihlere sadece Araplar değil, diğer halklardan oluşan gruplar ve Sasani yönetimine karşı çıkan Persler de katılmıştı. Emeviler ve Abbasiler, Pers ülkesine, yani Persia’ya hükmederken Araplar, bu coğrafya için hep ‘Pers ülkesi’ ismini kullanıyorlardı. 1935 yılına kadar da böyleydi. Ama 1935 yılında Şah Rıza Pehlevi hükümeti, resmî olarak ülkelerden ‘Pers ülkesi’ yerine ‘İran’ adını kullanmalarını talep etti.

Mesela Alaaddin Atâ Melik el-Cüveynî, Târîh-i Cihângüşâ adlı kitabında İran adını kullanmadı. Halbuki MS 13’ncü yüzyılda yayımlanan bu önemli tarihî kaynağın üç bölümü, bugün İran olarak adlandırılan coğrafyada hüküm süren Moğolların, Hârizmşahların ve İsmâilîlerin siyasi ve sosyal durumundan bahseder, ancak İran adını hiç zikretmez. Nizâmî-i Gencevî, Dakîkî ve Firdevsî gibi az sayıda şair de İran kelimesini edebi alanda kullanmıştır. Bunlardan Firdevsî, bu adı coğrafi bir kavram olarak kullanmak istediğinde günümüzdeki ‘İran’ anlamından tamamen farklı bir anlam ortaya koydu. O, Şehname adlı divanında İran’ı tanımlamak için Büyük Horasan’a, yani günümüzün Kuzey Afganistan bölgesine odaklanıyor; Ahvaz’ı bağımsız bir krallık olarak kabul ediyor ve Taberistan’ı, Mâzenderan’ı, Zâbul’ü ve başka pek çok bölgeyi İran kapsamının dışında değerlendiriyor.

Pers milliyetçilerinin İran ulusal devletinin geri dönüşü için bir hareket noktası olarak gördükleri Safevi hanedanı döneminde de devlet, İran devleti olarak tanımlanmadı. İki yüzyıldan fazla hüküm süren Safevi şahlarının kendileri de İran adını kullanmadı. Bâkır Sadri Niya, ‘memalik-i mahrusenin’ (korunan krallıklar) siyasi sisteminin meşruiyeti hakkında şu açıklamayı yapıyor:

“Tarihî belgelere ve metinlere bakacak olursak Safevi döneminde ‘memalik-i mahruse’ terimi, siyasi bir terim olarak yaygındı. Bu dönemde İran ile Britanya arasında imzalanan (ve Batılı tarzda düzenlenmiş ilk anlaşma gibi görünen), Birinci Şah Abbas döneminden kalma bir anlaşmanın başlığında, girişinde ve yirmi maddesinde memalik-i mahruse yani müttefik krallıklar (guarded kingdoms) terimi 19 kez geçiyor. Bu 19 kullanımın üçünde ‘memalik-i şahiyye-i mahruse’, ikisinde ‘memalik-i mahruse ve biladü’l-melik’ ve birinde de ‘memalik-i mahruse-i şahiyye ve biladü’l-melik’ ibareleri kullanılmış; geri kalanlar da hep ‘memalik-i mahruse’ şeklinde geçmiştir. Bu anlaşmanın hiçbir yerinde ‘memalik-i İran-ı mahruse’ ifadesine rastlamıyoruz. İran yerine ‘memalik-i mahruse’ terimi kullanılmış ve anlaşmanın hiçbir bölümünde ve maddesinde İran adı zikredilmemiş. Bu anlaşmanın müsvedde metni, Ulusal Şura Meclisi Kütüphanesi’nde 5032 numarayla el yazması mecmuası olarak muhafaza ediliyor.”

Türkmen kökenli olan Nadir Şah Afşarî’nin, kendisini İran şahı olarak nitelediği söylenir. Ancak onun ve haleflerinin dönemi boyunca Afşar devletinde hiçbir şah, devletin idari ve siyasi sistemini tanımlamak için İran adını kullanmadı ve müttefik (korunan) krallıklar sistemi, Afşarlılar döneminde de ‘İran’ adı eklenmeden devam etti. Aynı durum, Zend ve Kaçar hanedanları için de geçerli.

19’uncu yüzyılda İran araştırmaları dalı, Fransa’dan başlayan ve Almanya’ya ve Birleşik Krallık’a uzanan Avrupa oryantalizmi alanında özel bir yer işgal etmeye başladı. Nitekim bu ülkelerdeki akademik çevrelerde Hint-Avrupa dil ailesinin tek bir ortak atadan geldiği tezi ileri sürüldü. Ancak ülkelerinin hükümetlerine bir ölçüde tâbi olan bu çevreler, bununla da yetinmeyerek bu tezi, Aryanizm ve Ari ırkın üstünlüğü tezini doğuran ırkçı bir teze dönüştürdü. Bu tez, yukarıda adı geçen ülkelerin Asya, Afrika ve Yakın Doğu’daki sömürgeci çıkarlarına hizmet ediyordu.

Kaçarlar dönemindeki entelektüeller, bazı yazılarında zaman zaman ‘İran’ kelimesini kullanmakla birlikte İran’a aidiyet anlamında ‘İranlılar’ kelimesini kullanmayıp, onun yerine ‘İran reayası/halkı’ ifadesini kullandılar. İranlılara işaret etmek için başka kelimeler de kullanılmıştır. Örneğin seyyah ve coğrafya alimi Necmülmülk el-Isfahanî, Arabistan Yolculuğu adlı kitabında İranlıları tanımlamak için, Arabistan Krallığı’nda tanıştığı Ahvazilerden naklen, ‘Acem’ kelimesini kullanmıştır.

İran kelimesi, Meşrutiyet Devrimi’nden (1906-1909) sonra revaç buldu, ancak yine de Kaçar devletinin resmî adı olmadı. Bu devrimin anayasasının 19’uncu maddesinde, “Ulusal Şura Meclisi, Senato tarafından onaylandıktan sonra devlet adamlarından, vergi reformu yapmak, İran eyaletleri ve krallıkları (memalik) haritasında resmî ilişkileri kolaylaştırmak ve buraların hükümetlerini belirlemek amacıyla onayladığı hususların uygulanmasını talep etme hakkına sahiptir” ifadesi yer alıyor.

Bu anayasanın ekinin 90’ıncı maddesi ise “tüm müttefik krallıklardaki (memalik) eyalet meclislerinin kendi iç nizamına göre teşkilatlanmasını” öngörüyor.

Meşrutiyet Devrimi anayasasının 19’uncu maddesinde ‘memalik (müttefik krallık)’ kelimesinden önce İran kelimesinin kullanıldığını görüyoruz, ancak 90’ıncı maddede anayasa, müttefik krallıklardan bahsederken İran kelimesini kullanmıyor. Bu da demek oluyor ki devrimin o dönemine kadar İran kelimesi, resmî ve hukuki bağlamlarda tamamen yer almamış; bazen zikredilirken bazen de zikredilmemiştir.

‘İran’ kelimesi, Meşrutiyet Devrimi anayasasında sadece iki kez, ekinde de beş kez, böylece anayasayla ekinde toplamda yedi kez geçmiştir. İran İslam Cumhuriyeti anayasasında ise 32 kez geçmektedir. Bu, İran’da İran milliyetçiliği söyleminin pekişmesinin ve Pers-dışı söylemin zayıflamasının Pehlevi dönemine (1925-1979) dayandığını gösteriyor.

Resmî boyut kazandırılması

27 Aralık 1934’te İran hükümeti resmî bir açıklama yaparak, yabancı ülkelerden resmî yazışmalarında ‘Persia’, ‘Pers’ ve ‘Perse’ kelimeleri yerine ‘İran’ kelimesini kullanmalarını istedi. Şah Rıza Pehlevi’nin yakın danışmanlarından Said en-Nefisi, bu konuda bir makale de yazdı. Bu talep, Tahran’daki tüm yabancı ülke temsilciliklerine ve büyükelçiliklere bir genelgeyle iletildi. Bu genelge, 21 Mart 1935’te de yürürlüğe girdi.

‘Iranian Diplomacy’ adlı internet sitesinde bu konuda şu ifadelere yer veriyor:

“20’nci yüzyılın başına kadar dünya halkları, ülkemizi resmî adıyla ‘Pers’ ya da ‘Persia’ şeklinde tanıyordu. Ancak Şah Rıza Pehlevi döneminde eski İran’a dönme ve İslam öncesi İran’ı yüceltme tartışması hız kazanınca Said en-Nefisi, Muhammed Ali Furuği ve Seyyid Hasan Takizade gibi İslam öncesi İran dönemini yücelten bir grup aydın, doğrudan Şah’ın desteğiyle Şah Rıza hükümetinde bir araya geldi ve bu yönde bazı adımlar attı. Said Nefisi, ülkenin adının resmî olarak İran şeklinde değiştirilmesini önerdi ve bu öneri, Aralık 1934’te hayata geçirildi. Üzerinden 76 yıl geçmesine rağmen bu karar, halen tartışılmaktadır.

Bu değişikliğe karşı çıkanlar, ‘İran’ın, İranlı olmayanların uzun bir zamandır benimsediği ‘Pers ülkesi’ teriminde saklı olan manayı, kültürü ve medeniyeti aktaramadığını düşünüyor. Bir kesim, Şah Rıza’nın bu kararı, sırf kendi otoriter yönetimini güçlendirmek üzere siyasi nedenlerden ötürü aldığını düşünüyor. Analistlerden oluşan bu kesime göre bu eylemin başlangıç noktası, söz konusu kişileri içeren ve Şah Rıza hükümetinin iktidarında şahsi çıkarlarının peşinde koşan, dönemin bazı kültürel ve siyasi seçkinlerine bakarak değerlendirilmelidir.”

Yeni adlandırmanın sebepleri

Bahsi geçen makalesinde Said Nefisi, önceki isimlerin tarihini tartışır ve şöyle der:

“Avrupalılar nazarında bu İran kelimesi, yalnızca coğrafi bir terimdir. Coğrafya kitaplarında bugün İran’ı, Afganistan’ı ve Belucistan’ı kapsayan geniş ovaya İran Platosu deniyordu. Ülkemiz ise Fransızca ‘Perse’, İngilizce ‘Persia’, Almanca ‘Persien’, İtalyanca ‘Persia’ ve Rusçada ‘Berse’ olarak anılıyordu. Bu dört kelimeye benzer kelimeler, diğer Avrupa ülkelerinde de yaygındı. Bu, MÖ 550 yılında, yani 2 bin 484 yıl önce Ahameniş hükümeti kurulduğu ve Ahameniş Kralı Büyük Kiros’un tüm medeni dünyayı kendi yönetimi altında topladığı zamana dayanır. Nitekim Büyük Kiros’un ataları, daha önce Parsa ya da Parsua denen toprakların krallarıydı.”

Said Nefisi, bu noktada abartıya kaçıyor. Zira Kiros (MÖ 559-529) Enşan’ı, Hegmetane’yi, Part’ı, Cürcan’ı (Gürgan), Lidya’yı ve Babil’i ele geçirdi ve sonunda Massagetler tarafından öldürüldü. Enşan; Ahvaz bölgesinin kuzeyini, Çaharmahal ve Bahtiyari eyaletini ve Fars eyaletinin batısındaki bölgeleri kapsar ve Elam eyaletinin bir ili olarak kabul edilir. Hegmetane, bugünkü Hemedan’dır. Part, İran’ın doğusundaki Horasan bölgesindedir. Cürcan, bugünkü İran’ın kuzeydoğusunda; Lidya, günümüz Türkiye’sinde ve Babil de günümüz Irak’ındadır. Bugünkü İran’ın kuzeyinde yer alan Taberistan, Kiros’un hükmü altında değildi; aslında Taberistan, Ahamenişlerin ve Sasanilerin hükmü altına da girmedi. Tarihçiler, Kiros’un Ermenistan’a ulaştığından da şüpheli. Dolayısıyla medeni dünya, Kiros’un işgal ettiği bu bölgelerden çok daha genişti. Bazı tarihçiler de Kiros isminin, Farsça değil, Elamca bir isim olduğunu düşünüyor.

Said Nefisi, şöyle devam ediyor:

“’İranlı’ kelimesi, Ari ırkın medeniyet dairesine kattığı en eski kelimelerden biridir. Avrupalı bilim adamları, insan medeniyetinin üreticisi olan beyaz ırkın bu koluna Hint-Avrupa, Hint-Cermen, Hint-İran veya Hint-Aryan adını verdiler. Dünyada adlandırıldığı ilk günden itibaren kendisine Ari ismini verdi. Avrupa dillerinde de Ari ırka nispetle bir sıfat olarak ‘Aryan’ kelimesi kullanılır.”

FOTO: Şahname adlı eserde İran, (Afganistan’ın kuzeyini de kapsayacak şekilde) Büyük Horasan’a işaret eder ve Ahvaz’ı, Mâzenderan’ı ve Taberistan’ı içermez (AFP)
Şahname adlı eserde İran, (Afganistan’ın kuzeyini de kapsayacak şekilde) Büyük Horasan’a işaret eder ve Ahvaz’ı, Mâzenderan’ı ve Taberistan’ı içermez (AFP)

Said Nefisi burada, bilimsel açıdan var olmayan Ari ırkından bahsediyor. Bu, elbette onun aklının ürünü değil, Avrupalı oryantalistlerin uydurmasıydı. Bu oryantalistler, 19’uncu ve 20’nci yüzyıllarda Hint-Avrupa dil ailesi ve onun kolları, yani Hint-İran dilleri teorisini benimsemiş ve buna dayanarak sömürgeci amaçları doğrultusunda Ari ırkçılık tezini ileri sürmüşlerdi. Bu tez, sadece Said Nefisi’yi değil, pek çok İranlı entelektüeli, yazarı, tarihçiyi ve siyasetçiyi de etkilemişti.

Daha sonra İkinci Dünya Savaşı sırasında insanlığın başına gelen insani felaketin ardından Ari ırkının bilimsel bir anlayıştan yoksun bir hurafeden ibaret olduğu ortaya çıktı. Said Nefisi; kendisini, Şah Pehlevi hükümetini ve İran’ı, güçlerinin zirvesindeki Almanlara yakınlaştırmak için Hint-Alman ırkına da atıfta bulunuyordu. Şah Rıza Pehlevi ile Hitler Almanya’sı arasındaki yakın ilişkiyi biliyoruz. Bugün yaşadığımız çağda ise ırkçı arka plana sahip ‘Arya’, ‘Aryan’ ve ‘Ari’ gibi terimler, İranlı halkların çoğunun midesini bulandırıyor.

Bazılarına göre ‘Persia’ adı yerine ‘İran’ın tercih edilmesi, Adolf Hitler ve Nazi Almanya’sı yöneticileri tarafından ortaya konan ve Tahran’daki Almanya Büyükelçiliği aracılığıyla Said Nefisi’ye iletilen bir girişimdir.

Nefisi, daha sonra bu ırkın yayılma alanına değiniyor:

“Bir yandan Sind (İndus) Nehri kıyılarını ve diğer yandan Mağrip Denizi kıyılarını, yani tüm Mağrip (Arap Batısı) sakinlerini, Hindistan’ın kuzeybatısını, Afganistan’ı, Türkistan’ı, İran’ı, Mezopotamya’nın bir kısmını, Kafkasya’yı, Rusya’yı, tüm Avrupa’yı, Küçük Asya’yı, Filistin’i, Suriye’yi ve zamanla toprakları haline gelen Kuzey ve Güney Amerika’yı kapsıyor.”

Nefisi, “Atalarımız her zaman Aryan olmakla iftihar ediyordu” diye ekliyor. Bu ifade de doğru değil. Zira ırk, ırkla iftihar etme ve ırkçılık meseleleri, 19’uncu ve 20’nci yüzyılın özellikleridir. Said Nefisi’nin bahsettiği o kadim çağlarda ırkçılık ve bu türden meseleler değil, yalnızca dinî bakış açısı, ülkelerin fethi, yayılma ve imparatorların topraklarının coğrafi alanının genişletilmesi gibi meseleler hâkimdi. Yani aslında Nefisi, kendi milliyetçiliğini bu kavramlara yabancı olan geçmiş zamanlara dayandırıyor. Tarihçilere göre Pers İmparatorluğu, Ahameniş döneminde dahi homojen değildi ve Perslerin yanı sıra sözde ‘Arilerden’ olmayan başka halkları da içeriyordu. Nitekim bu halkların torunlarının çoğu, halen bu topraklarda yaşıyor ve kendilerini iftihar edilecek Ariler olarak görmüyor. Buna Arapları, Türkleri, Taberîleri örnek olarak verebiliriz.

FOTO: Pehlevi ve daha sonraki İslami yönetimin hedefi, ülkenin (İran) (Pers) kimliğini dil (Farsça) kimliğiyle uyuşturmaktı (AFP)
Pehlevi ve daha sonraki İslami yönetimin hedefi, ülkenin (İran) (Pers) kimliğini dil (Farsça) kimliğiyle uyuşturmaktı (AFP)

Said Nefisi, makalesinde şu ifadelere de yer veriyor:

“Ahameniş hanedanı İran’ı tümüyle kendi hükmüne aldığında bu ülkeler grubunun nasıl adlandırıldığı bilinmiyor. Zira Ahameniş kitabelerinde Ahameniş topraklarının farklı eyalet ve bölgelerinin isimleri zikredilmiş, ancak bu ülkelerin genel adı belirtilmemiş. Şurası muhakkak ki o dönemde tüm bu ülkelerin adı ‘Aray’ kelimesinden türetilmiş olsa gerek. Çünkü bu bölgelerin tüm sakinleri, kendilerini Ariler olarak anıyor ve ‘Arya’ kelimesi, bu ülkelerin soylularının isimlerinde de görülüyordu. İran kelimesinin kadim kaydının bulunabileceği dünyanın en eski yazılı belgesi, MÖ 3’üncü yüzyılda yaşamış meşhur Yunan coğrafyacı Eratosthenes’in ifadesidir. Eratosthenes’in kitabı kayıptır, ancak ünlü Yunan coğrafyacı Strabon, bu ifadeyi alıntılayarak ‘Aryana’ şeklinde kaydetti. Bu yüzden diyebiliriz ki bu kelime en az 2 bin 200 yıl önce yaygındı.”

Said Nefisi, Ahameniş bayrağı altındaki ‘krallıklar grubunun’ adını bilmediğinden, çünkü onların bu grubun adını zikretmediklerinden bahsediyor. Ancak değerli cehalet itirafına rağmen kuruyla yaşı karıştırarak bu toprakların adının ‘İran’ olduğunu söylüyor. O, Mart 1935’e kadar ne Ahameniş İmparatorluğu’na bağlı eyaletlerin, bölgelerin ve ülkelerin halkının ne de diğerlerinin bu yeri İran adıyla tanıdıklarını bilmiyor ya da bilmiyormuş gibi yapıyor. Onun 3’üncü yüzyılda, yani Ahamenişlerin çöküşünden bir asır sonra yaşayan ve kitabı kaybolan Yunan Eratosthenes’in çalışmalarında İran adına rastlandığını vurgulaması anlamsızdır. Genel olarak, sadece Ahameniş döneminde değil, aynı zamanda Seleukos, Part ve Sasani dönemlerinde, ardından Gazneliler, Selçuklular, Hârizmşahlar, Moğollar, Atabekler, Safeviler, Afşariler, Zendler ve Kaçarlar gibi İslamiyet’ten sonra hüküm yürüten hanedanlar döneminde de bu topraklar; ‘İran’, ‘Arya’ veya ‘Aray’ adıyla değil, bugün İran olarak adlandırılan yerde hüküm süren bu hanedanların adıyla, Yunanistan’da ve Avrupa’da ‘Persia’ ve bundan türetilen isimlerle ve İslam dünyasında da ‘Pers ülkesi’ adıyla anılıyordu.

Makalenin bir başka yerinde Nefisi, şöyle diyor:

“Ülkemizin en eski adı, ‘İran’ kelimesinin ta kendisidir. Bu da demek oluyor ki bu isim, başlangıçta ırk adı olan ‘İriya’ idi, daha sonra ülkenin adını ‘Ebriyan’ şeklinde değiştirdiler. Zamanla ‘Ebriyan, ‘Eyran’ oldu. Sasaniler zamanında da ‘İyran’ halini aldı. ‘İran’ dedikleri de oluyordu.”

Oryantalistlerin icadı

Daha önce İran kelimesinden ve bu kelimenin Sasani dönemindeki dinî anlamından bahsetmiştim. Said Nefisi, bu noktada bir kez daha ‘İriya’ ırkı dediği şeye işaret ediyor. Bu, Avrupalı oryantalistlerin milliyetçiliğe ve ırkçılığa dayalı zihniyetinin bir uydurmasıdır ve bilimsel hiçbir geçerliliği yoktur. Gerçekte bu isimde bir ırk yok. Çağımızda ırk taksimi; siyah ırk, beyaz ırk ve sarı ırk taksiminde olduğu gibi başka herhangi bir şeyi değil, insanın yalnızca dış ve fiziksel özelliklerini dikkate alır. Hatta bazı bilim adamları bunun da ötesine geçerek, insanlar arasında zihinsel ve entelektüel farklılıkların varlığını reddederek, insan türünden bahsetmekle yetindiler. Irkçılık kavramı çağımızda etnik olmaktan ziyade kültürel bir hal aldı. Bu yüzden İran’daki Araplara veya Türklere yönelik ırkçılıktan bahsettiğimizde, aslında Araplar veya Türkler adında bir ırkın varlığını değil, onlara yönelik ırkçılığı kastediyoruz.

Said Nefisi, Firdevsî’ye ait Şehnâme’de geçen ‘İran’, ‘İran-şehr’ ve ‘İran-zemin’ kelimelerine dikkat çekiyor. Bu doğru. Ancak Firdevsî’nin bu kelimeleri kullanırken aklından geçen düşünce, Nefisi’nin düşüncesinden çok farklı. Zira Firdevsî’nin İran’ı, (Afganistan’ın kuzeyini de kapsayacak şekilde) Büyük Horasan’dır ve Ahvaz’ı, Mâzenderan’ı, Taberistan’ı ve bugünkü İran’ın diğer bazı bölgelerini içermez. Gazneliler dönemindeki şairler, ‘İran’ ve ‘İran-şehr’ kelimelerini siyasi, idari veya bu türden başka bir manada değil, sadece edebi ve coğrafi anlamlarda kullanmıştır.

FOTO: Bu toprakların ve kültürün sistematik olarak Persleştirilmesi, bazı yönlerden eski adı olan ‘Persia’ya ya da ‘Pers ülkesine’ daha uygundu (AFP)
Bu toprakların ve kültürün sistematik olarak Persleştirilmesi, bazı yönlerden eski adı olan ‘Persia’ya ya da ‘Pers ülkesine’ daha uygundu (AFP)

Nefisi, makalesini şu ifadelerle bitiriyor:

“Sasani döneminin ve İranlı edebiyatçıların eski terminolojisini de geri getirmemiz ve İran Krallığını (sözlü ve yazılı olarak) ‘İran-şehr’ adıyla anmamız doğru olur. Çünkü Sasanilerin şanını ve ihtişamını canlandırmanın yanı sıra, Sasanilerin önde gelen iki hükümdarı Erdeşîr-i Bâbekân ile Enûşirvân’ın yurtlarını da onların verdiği isimle anmış oluruz. Biz, birleşik iki kelime yerine, basit bir kelime kullandık.”

Nefisi’nin bu sözleri, romantik bir şekilde tasvir edilen kadim tarihe ya da Rıza Pehlevi ve onun Said Nefisi, Muhammed Ali Furuği ve Hasan Takizade gibi siyasetçi ve yazar arkadaşları için Ari bir karakter ve ırkçı bir anlam taşıyan isme dönüş anlamına geldiği gibi, uydurma Ari ırka mensup olmayan diğer halklar aleyhine olarak İran’daki halklardan yalnızca biri için tarihî bir ayrıcalık anlamına da geliyor ki bu, söz konusu halklar için rahatsız edici ve aşağılayıcı bir durum.

‘Pers ülkesi’ ve ‘İran’ isimlerine baktığımızda her ikisinin de içlerindeki çeşitli ve çoğulcu kimlikleri ifade etmediğini görürüz. ‘Persia’ veya ‘Pers ülkesi’, sadece tek bir halkın, yani dünyanın bu bölgesine yerleşen birçok ulusal bileşenden yalnızca biri olan Pers halkının varlığına işaret eder. ‘İran’ da yukarıda bahsettiğimiz gibi ırkçı bir anlayıştan türemiştir ve hayalî de olsa özel bir ırka hastır. Dolayısıyla diğerlerini kapsamadığı için bu bölgenin tüm sakinlerine işaret etmez. Ya da en azından Türkler ve Araplar, bu ırkın bir parçası sayılamaz.

Öyleyse, çözüm nedir? Farklı dilleri ve milletleri içeren bu haritaya ne ad verelim?

Aslında Şah Rıza Pehlevi zamanına kadar bu toprakların ve haritanın resmî bir adı yoktu. Daha önce de belirttiğimiz gibi ülke dışında Avrupalılar tarafından ‘Persia’ (ve türevleri) ve Araplarla Müslümanlar tarafından da ‘Pers ülkesi’ şeklinde; ülke içinde ise Ahameniş, Part, Seleukos, Sasani, Gazneli, Selçuklu, Safevi ve Kaçar hanedanları gibi hükümdar ailelerin adıyla anılıyordu. Şimdi ise bu topraklarda yaşayan tüm ulusal bileşenlerin buranın siyasi sisteminin türüne ve içeriğine karar vermesi, hatta devletin adı, sembolleri ve simgeleri ile ilgili görüşlerini ifade etmesi gerekir. İran ismi kabul edilirse aynı isim gelecekte de varlığını sürdürülebilir; elbette söz ve eylem düzeyinde ırkçı herhangi bir çağrışımı ortadan kaldırılarak. Kabul edilmezse de UK ya da United Kingdom resmî adını taşıyan Birleşik Krallık halklarının devleti gibi, egemen halkın ırkçı geleneklerinden uzak olarak, ülkenin geçmişine ve bugününe uygun bir isim seçilebilir. Mesela ‘Müttefik Krallıklar’ veya ‘Birleşik Krallıklar Cumhuriyeti’ ya da günümüz İran haritasında yer alan halkların çoğunluğunun hemfikir olduğu başka bir isim olabilir.

Kaçar döneminin sonunda bir ‘İranlı’ olmanız İran topraklarının bir parçası olarak kabul edildiğiniz anlamına geliyorduysa, Rıza Pehlevi döneminde bir ‘İranlı’ olmanız da Pers olduğunuz anlamına geliyordu. Burada Rıza Pehlevi hükümetinin ‘Pers ülkesi’ yerine ‘İran’ kelimesini yerleştirme konusundaki ısrarı, ironiktir. Çünkü bu toprakların ve kültürün sistematik olarak Persleştirilmesi, bazı yönlerden eski ‘Persia’ veya ‘Pers ülkesi’ adıyla daha uyumluydu. Onların Arapça, Türkçe, Kürtçe, Beluçça vb. isimleri değiştirmekteki hedefleri, İran’ın yalnızca ‘Pers’ kimliğini vurgulamaktı. Buna Şah Rıza’nın Pers olmayan bölgelerin yöneticilerine yönelik askerî hamlesi de eşlik etmişti.

1923 yılında Arabistan’ın adı Huzistan, 1925 yılında (İran’ın kuzeyindeki) Enzeli’nin adı Pehlevi ve 1926 yılında da (İran’ın kuzeybatısındaki) Urmiye’nin adı Rızaiye olarak değiştirildi. Gariptir ki 1979 İslam Devrimi’nden sonra bile bu iki şehir ve diğer şehirler, eski isimlerini geri aldı, ancak ne Huzistan, Arabistan oldu ne de Hürremşehr, Abadan, Şadgan, Susengerd ve Mahşehr, eski adlarıyla Muhammara, İbadan, el-Felahiye ve Ma’şur oldu.

Diyebiliriz ki Pehlevi iktidarının ve sonrasında İslam Cumhuriyeti’nin hedefi, İran ülkesinin Pers kimliğini dil (Farsça) kimliğiyle uyuşturmaktı. Bu, 19’uncu yüzyılda ortaya çıkan ulus-devletlerin özelliklerinden biridir: Egemen milliyetin dilsel ve kültürel sınırlarını çok uluslu devletin siyasi sınırlarıyla zorla uyuşturmak. Ancak bu politika sonunda başarısız oldu. Nitekim 20’nci yüzyılda Avrupa ve Amerika ülkeleri bu yaklaşımı terk ederek İspanya, Belçika, Büyük Britanya, Kanada, Almanya, ABD ve İsveç gibi, ademimerkeziyetçiliğe ve etnik azınlıklara hak tanınmasına dayalı ulus devletler inşa edildi. Hatta İsveç ve Çekoslovakya gibi ülkeler, Norveç ve Slovakya halklarının barışçıl bir şekilde ayrılmalarına izin verdi. Hindistan’da da ülkenin İngiliz sömürgeciliğinden bağımsızlaştığı andan itibaren ulus-devlet yerine ‘çok uluslu-devlet’ temelinde bir devlet kuruldu ki bu, Hindistan’daki ulusal çeşitliliğin ve milletlerin haklarının tanındığı anlamına geliyor.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



Venezuela’nın geçici lideri Delcy Rodriguez, Trump’a karşı hangi kozlara sahip?

Delcy Rodriguez, yemin töreninde "ABD'de rehin tutulan iki kahramanımızın, Devlet Başkanımız Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores'in kaçırılmasından duyduğum üzüntüyle burada bulunuyorum" demişti (Reuters)
Delcy Rodriguez, yemin töreninde "ABD'de rehin tutulan iki kahramanımızın, Devlet Başkanımız Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores'in kaçırılmasından duyduğum üzüntüyle burada bulunuyorum" demişti (Reuters)
TT

Venezuela’nın geçici lideri Delcy Rodriguez, Trump’a karşı hangi kozlara sahip?

Delcy Rodriguez, yemin töreninde "ABD'de rehin tutulan iki kahramanımızın, Devlet Başkanımız Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores'in kaçırılmasından duyduğum üzüntüyle burada bulunuyorum" demişti (Reuters)
Delcy Rodriguez, yemin töreninde "ABD'de rehin tutulan iki kahramanımızın, Devlet Başkanımız Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores'in kaçırılmasından duyduğum üzüntüyle burada bulunuyorum" demişti (Reuters)

Venezuela'nın geçici lideri Delcy Rodriguez, bir yandan Chavismo tabanına anti-emperyalist söylemle mesaj verirken, diğer yandan da Donald Trump yönetiminin baskısıyla daha pragmatik bir çizgi izlemeye çalışıyor.

BBC'nin analizinde, Karakas ve Washington arasında tek taraflı bir bağımlılık ilişkisi olmadığı, Rodriguez'in Trump'a karşı belirli kozları elinde tuttuğu yazılıyor.

Analize göre Rodriguez yönetiminin Amerikan petrol şirketlerine kapıyı aralayan düzenlemeleri ve Washington'la vardığı petrol sevkiyatı anlaşmaları, mevcut ABD-Venezuela ilişkilerinin temelini oluşturuyor.

Trump'ın Venezuela petrolünü küresel arz denklemine dahil etme isteği, Karakas'ta istikrarsızlık ihtimalini göze alamayacağı anlamına geliyor.

Londra merkezli düşünce kuruluşu Chatham House'dan Christopher Sabatini, Rodriguez'in yönetiminin "ABD askeri ve diplomatik desteğine dayalı bir meşruiyet" diye tanımlıyor. Sabatini'ye göre Trump yönetimi, Venezuela'da geri adım görüntüsü vermemek için mevcut düzenin sürmesini tercih ediyor.

Latin Amerika uzmanına göre bu durum Rodriguez'e sınırlı da olsa hareket alanı sunuyor. Trump'ın, Nicolas Maduro'nun devrilmesini "net bir başarı hikayesi" olarak sunmak istediğini, Karakas yönetiminde ani bir dönüşüm riskini göze almak istemediğini savunuyor.

Dolayısıyla ABD'nin Venezuela'daki enerji çıkarları, bölgesel istikrar ihtiyacı ve Trump'ın iç kamuoyuna sunmak istediği "başarılı dış politika" anlatısı, Rodriguez'in de elini güçlendiriyor.

Sabatini şu yorumları paylaşıyor:  

Trump, Venezuela'nın şu anki durumunun sürmesini, her şeyin yolunda olduğu anlatısına aykırı hiçbir şeyin yaşanmamasını istiyor. Bu yüzden Rodriguez, çoğu kişinin fark etmediği şekilde Trump üzerinde bir miktar etkiye sahip. Bu, Trump'ın istediğinden çok daha eşit bir ortaklık.

Rodriguez, kamuoyuna açıklamalarında ABD'yi emperyalist ve işgalci diye nitelemeyi sürdürse de perde arkasında Washington'la temaslar sürüyor. CIA Başkanı John Ratcliffe, geçen ay Karakas'a giderek Venezuela'nın geçici lideriyle birebir görüşmüştü.

Buna ek olarak Rodriguez, Venezuela İçişleri Bakanı Diosdado Cabello ve ona yakın güvenlik yetkilileriyle de arasını iyi tutmaya çalışıyor. ABD yönetimi, Venezuela siyasetinde ağırlığa sahip Cabello'nun başına 2020'de koyduğu 10 milyon dolarlık ödülü bu yıl 10 Ocak'ta 25 milyon dolara çıkarmıştı.

Amerikan özel harekat ekipleri, aylar süren askeri yığınağın ardından 3 Ocak'ta Venezuela'ya kara harekatı başlatmış, başkent Karakas'ı bombalarken Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores'i de gece baskınıyla kaçırmıştı.

Rodriguez ise 5 Ocak'taki yemin töreniyle ülkenin başına geçmişti. Diğer yandan Guardian'ın analizinde, Delcy Rodriguez ve abisi Venezuela Ulusal Meclisi Başkanı Jorge Rodriguez'in, Karakas baskınından önce Beyaz Saray'la anlaştığı öne sürülmüştü.

Independent Türkçe, BBC, Guardian


Trump’ın Gazze polis gücü planı: “Hamas karşıtı çetelerden savaşçı devşirilecek”

Yeni polis gücünün başına geçebileceği iddia edilen Hüsam Astal, İsrail'le koordineli çalıştıklarını söylemişti (Telegraph/Facebook)
Yeni polis gücünün başına geçebileceği iddia edilen Hüsam Astal, İsrail'le koordineli çalıştıklarını söylemişti (Telegraph/Facebook)
TT

Trump’ın Gazze polis gücü planı: “Hamas karşıtı çetelerden savaşçı devşirilecek”

Yeni polis gücünün başına geçebileceği iddia edilen Hüsam Astal, İsrail'le koordineli çalıştıklarını söylemişti (Telegraph/Facebook)
Yeni polis gücünün başına geçebileceği iddia edilen Hüsam Astal, İsrail'le koordineli çalıştıklarını söylemişti (Telegraph/Facebook)

Donald Trump yönetimi, Gazze'de kurulması planlanan yeni güvenlik gücüne Hamas karşıtı aşiretlerden eleman devşirmeyi planlıyor.

Telegraph'ın aktardığına göre Trump yönetiminin planına İsrail de destek veriyor. Tel Aviv yönetimi, Gazze Şeridi'ndeki Hamas karşıtı çeteleri savaşın başından beri silahlandırıyor.

Planın, Trump'ın Gazze savaşını sonlandırma girişimi kapsamında İsrail'de kurulan Sivil-Askeri Koordinasyon Merkezi'nde (CMCC) aralıkta değerlendirmeye alındığı belirtiliyor.

Diğer yandan organize suç ve uyuşturucu kaçakçılığıyla bağlantılı bu aşiretleri polis gücüne katma teklifinin, Batılı müttefiklerde endişe yarattığı belirtiliyor. Özellikle Birleşik Krallık ve Fransa böyle bir hamleye karşı çıkıyor.

Adının paylaşılmaması şartıyla konuşan bir Batılı yetkili şunları söylüyor:

Bazı yetkililer, ‘Bu saçmalık, aşiretler hem suç örgütü hem de İsrail tarafından destekleniyor' diyerek ciddi tepki gösterdi.

Haberde, aşiret üyelerinin Gazze'de cinayet, adam kaçırma ve yardım kamyonlarını yağmalama gibi suçlara karıştığı ifade ediliyor. Ayrıca büyük aşiretlerden en az ikisinin üyeleri arasında DEAŞ saflarında savaşmış ya da örgüte bağlılık yemini etmiş kişilerin olduğu savunuluyor.

Trump'ın damadı Jared Kushner, Beyaz Saray'ın 10 Ekim'de devreye giren ateşkes ve Gazze'nin yeniden inşası planını ilerletme çabalarında kilit rol oynuyor.

Kushner'ın, Hamas'ın silah bırakmaması ihtimaline karşı Filistinlileri Hamas kontrolündeki alanlardan uzaklaştırmak amacıyla bir planı devreye soktuğu aktarılıyor. Buna göre Filistinliler, İsrail ordusunun kontrolündeki bölgelerde kurulacak geçici "güvenli" yerleşim bölgelerine gönderilecek.

İlk yerleşimin Refah kentinde, Hamas karşıtı aşiretlerden Halk Güçleri'nin etkili olduğu bölgede inşa edildiği belirtiliyor. Çetenin eski lideri Yasir Ebu Şebab'ın öldürüldüğü aralıkta açıklanmıştı. İsrail'in silahlandırdığı örgütün başına Gassan Dahini geçmişti.

Haberde, Gazze'de kurulacak yeni polis gücünün başına, Hamas karşıtı çete liderlerinden Hüsam Astal'ın getirilebileceği de iddia ediliyor. Astal, kasımdaki açıklamasında "Hamas'tan arındırılmış yeni Gazze'yi" kurmak istediklerini söylemişti.

İsrail Başbakanlık Ofisi'nden iddialarla ilgili açıklama yapılmadı. Trump yönetiminden bir yetkiliyse, ABD öncülüğünde kurulacak Uluslararası İstikrar Gücü'ne (ISF) bağlı polis kuvvetiyle ilgili şunları söyledi:

Polis teşkilatı için güvenlik soruşturması sürecine yönelik planlamalar devam ediyor. Başkan'ın da belirttiği gibi, Hamas tam silahsızlanma taahhüdünü derhal yerine getirmelidir.

Independent Türkçe, Telegraph, BBC


Papa Leo, Donald Trump'ın davetini neden reddetti?

Papa XIV. Leo, 15 Şubat 2026'da Vatikan'da Angelus duası sırasında Aziz Petrus Meydanı'na bakan Apolistik Sarayı'nın penceresinden kalabalığa hitap ediyor (AFP)
Papa XIV. Leo, 15 Şubat 2026'da Vatikan'da Angelus duası sırasında Aziz Petrus Meydanı'na bakan Apolistik Sarayı'nın penceresinden kalabalığa hitap ediyor (AFP)
TT

Papa Leo, Donald Trump'ın davetini neden reddetti?

Papa XIV. Leo, 15 Şubat 2026'da Vatikan'da Angelus duası sırasında Aziz Petrus Meydanı'na bakan Apolistik Sarayı'nın penceresinden kalabalığa hitap ediyor (AFP)
Papa XIV. Leo, 15 Şubat 2026'da Vatikan'da Angelus duası sırasında Aziz Petrus Meydanı'na bakan Apolistik Sarayı'nın penceresinden kalabalığa hitap ediyor (AFP)

Vatikan'dan üst düzey bir yetkili, Papa XIV. Leo'nun Donald Trump’ın sözde “Barış Kurulu” girişimine katılma davetini reddettiğini söyledi.

Vatikan Devlet Sekreteri Kardinal Pietro Parolin, salı günü gazetecilere yaptığı açıklamada, Papa'nın bu girişimle ilgili bir dizi endişesi olduğunu ve dolayısıyla "katılmayacağını" belirtti.

Parolin, "Bizim için çözülmesi gereken bazı kritik meseleler var" dedi.

Endişelerimizden biri, uluslararası düzeyde bu kriz durumlarını her şeyden önce BM'nin yönetmesi gerektiği. Bu, ısrar ettiğimiz noktalardan biri.

scvdf
Roma'daki pastoral ziyaretinden ayrılırken görülen Papa Leo XIV, "kritik meseleler" gerekçesiyle Donald Trump'ın Barış Kurulu'na katılmayacağını açıkladı (AFP)

Trump, başlangıçta Gazze'deki ateşkesi denetlemek ve Hamas'la İsrail arasındaki çatışmanın ardından Gazze'nin yeniden inşasını koordine etmek için tasarlanan kurula bir dizi dünya liderini davet etti.

Kapsamı o zamandan beri genişletildi ve Trump, bunun bir dizi küresel anlaşmazlığı ele almak için uygun bir yer olacağını söyledi. Bazıları bunu, ABD Başkanı'nın, defalarca amacına uygun olmamakla eleştirdiği Birleşmiş Milletler'e alternatif çok taraflı bir forum kurma çabası olarak görüyor.

Papa'nın Trump tarafından kurula katılmaya davet edildiğini daha önce Kardinal Parolin doğrulamıştı. Ocak ayında "Papa daveti aldı ve ne yapacağımızı değerlendiriyoruz; konuyu inceliyoruz" demişti.

O dönemde yönetim kuruluna katılma davetinin "cevap vermek için biraz zaman gerektirdiğini" ve "mali katılma talebinin gelmediğini" çünkü "bunu yapacak durumda olmadıklarını" söylemişti.

Trump, Barış Kurulu'nun Gazze'nin yeniden inşasına yardımcı olmak için şimdiden 5 milyar dolardan fazla kaynak taahhüt ettiğini iddia ediyor.

dfsvfd
Papa'nın sözcüsü, Vatikan'ın Trump'ın yönetim kurulunun Birleşmiş Milletler'in yerini alma ihtimaline dair bazı endişeleri olduğunu söyledi (AFP)

Ancak kurulun kadrosuyla ilgili endişeler var. Avrupa hükümetleri, Trump'ın Şubat 2022'den beri Ukrayna'yla savaşan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'i davet etmesine şaşırdıklarını belirtti.

Arap devletleri de 72 bin Filistinlinin ölümüne yol açan Gazze Savaşı'nı gerekçe göstererek Binyamin Netanyahu'nun dahil edilmesine öfke duydu.

Ve eski Birleşik Krallık Başbakanı Tony Blair'ın önemli rolüyle ilgili endişeler var; Blair, Trump'ın girişimle bağlantılı olarak açıkladığı ilk isimlerden biriydi. Blair'ın, Britanya'nın Irak savaşına katılımıyla ilgili uzun süredir devam eden eleştirilere rağmen, kurucu yürütme kurulunda yer alması bekleniyor.

Tartışmalara rağmen Ermenistan, Azerbaycan, Mısır, Macaristan ve Birleşik Arap Emirlikleri de dahil onlarca ülke kurula katılma sözü verdi.

Papa Leo, ilk Amerikalı papa seçildiğinden beri Trump'ın politikalarını tekrar tekrar eleştiriyor. Geçen yıl ekimde, başkanın sert göçmenlik politikalarının Katolik Kilisesi'nin "yaşam yanlısı" değerleriyle uyumlu olup olmadığını sorgulamıştı.

Roma'da medyaya yaptığı açıklamada, "Kürtaj karşıtı olduğunu söyleyen ama Birleşik Devletler'deki göçmenlere yapılan insanlık dışı muameleyi onaylayan biri, bunun yaşam yanlısı olup olmadığını bilmiyorum" demişti.

O dönemde Beyaz Saray bu yorumlara karşı çıkmıştı. Beyaz Saray Basın Sözcüsü Karoline Leavitt, "Bu yönetim altında Birleşik Devletler'de yasadışı göçmenlere insanlık dışı muamele yapıldığı iddialarını reddediyorum" demişti.

Bu yönetim, ulusumuzun yasalarını mümkün olan en insancıl şekilde uygulamaya çalışıyor ve biz kanunları uyguluyoruz. Bunu, burada yaşayan halkımız adına yapıyoruz.

csdvfgthy
Papa, ilk Amerikalı papa seçilmesinden bu yana, özellikle Trump'ın göçmenlik karşıtı sert yöntemleri konusunda ABD'yi eleştiriyor (AFP)

Kasımda Papa, kitlesel sınır dışı etmeleri ve göçmenlere yönelik muamele dahil Trump yönetiminin göçmenlik politikalarını eleştiren ABD piskoposlarının mesajını desteklemişti. "Bence insanlara insanca davranmanın, sahip oldukları onura saygı göstermenin yollarını aramalıyız. Eğer insanlar Birleşik Devletler'de yasadışı olarak bulunuyorsa, bunun için yollar var. Mahkemeler var, bir adalet sistemi var" demişti.

Ancak insanlar iyi bir yaşam sürüyorsa ve birçoğu 10, 15, 20 yıldır bu şekilde yaşıyorsa, onlara en hafif tabirle son derece saygısız bir şekilde davranmak, ne yazık ki bazı şiddet olayları da oldu, bence piskoposlar kendilerini çok açık bir şekilde ifade etti. Birleşik Devletler'deki herkesi onları dinlemeye çağırıyorum.

Bu yıl ocak ayında Papa Leo, küresel çapta giderek artan "savaş hevesini" kınadığı güçlü bir konuşma yapmıştı. Trump'ı doğrudan adıyla anmasa da konuşması ABD'nin Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'yu zorla görevden alıp Amerikan topraklarına getirme operasyonundan sonra gerçekleşmişti.

Leo, 184 ülkenin diplomatlarına hitaben yaptığı konuşmada, "Diyaloğu teşvik eden ve tüm taraflar arasında uzlaşma arayan bir diplomasi, yerini kuvvete dayalı bir diplomasiye bırakıyor" demişti.

Savaş yeniden moda oldu ve savaş hevesi yayılıyor.

Independent Türkçe