İran’ın Ortadoğu’daki saldırıları ne anlama geliyor?

Tahran, nükleer üzerinden de olsa ‘sahne ışığını’ geri kazanmaya hevesli

İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan, 18 Ocak’ta Davos’ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu’nda konuşma yaparken (AFP)
İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan, 18 Ocak’ta Davos’ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu’nda konuşma yaparken (AFP)
TT

İran’ın Ortadoğu’daki saldırıları ne anlama geliyor?

İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan, 18 Ocak’ta Davos’ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu’nda konuşma yaparken (AFP)
İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan, 18 Ocak’ta Davos’ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu’nda konuşma yaparken (AFP)

Hüsam İtani

16 Ocak’ta İran Devrim Muhafızları’na bağlı hava sahası gücü, Pakistan’da, Suriye’de ve Irak Kürdistan Özerk Bölgesi’nde birbirlerine binlerce kilometre uzaklıktaki hedeflere füze saldırıları düzenledi. İranlılar, bu saldırılar için çeşitli gerekçeler öne sürdü, ancak bunların çoğu ikna edici değildi ya da bölgedeki mevcut durumun bağlamı dışındaydı.

İran’ın hedef aldığını söylediği ‘düşmanlar’ listesinde, Kürdistan bölgesinin Erbil kentindeki İsrail dış istihbarat servisi MOSSAD da yer alıyor. MOSSAD, yaklaşık iki hafta önce Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani suikastı anısına düzenlenen tören için toplanılan Kirman’daki patlamada gizemli bir rol oynamıştı. İranlılar, DEAŞ-Horasan mevzileri hakkında da DEAŞ-Horasan örgütünün Kirman’daki iki patlamadan sorumlu olduğunu ve Heyet-i Tahrir-i Şam’ın (HTŞ) da (Doğu) Türkistan İslam Partisi’nin (TİP) yanı sıra DEAŞ-Horasan’a da ev sahipliği yaptığını söyledi. Medya, Şincan (Xinjiang) bölgesinin Çin’den ayrılmasını talep eden Uygurlara mensup savaşçılar içeren Türkistan İslam Partisi’nin, HTŞ’nin kontrol ettiği bölgelerdeki varlığına dair çeşitli göstergelere işaret etti. Üçüncü ‘düşman’ ise Adalet Ordusu (Ceyşu’l-Adl) adlı örgüt. Beluç unsurlar içeren ve İran’dan ayrılık çağrısı yapan Ceyşu’l Adl, geçtiğimiz aralık ayında İran’ın Sistan-Belucistan eyaletindeki Rasak kasabasına saldırı düzenleyerek, 11 İranlı polisin ölümüne sebep oldu.  

Bu varsayılan düşmanların ortak yanı, İran’a karşı terörist saldırılar düzenlemiş olmaları. Buna göre Tahran sözcülerinin vurguladığı gibi İran da bu saldırılara karşı ‘nefsi müdafaa’ hakkını kullandı. MOSSAD’ın Suriye’de yıllar boyunca HTŞ ile DEAŞ arasında savaşlar yaşanmış olmasına rağmen DEAŞ-Horasan unsurlarını Kirman’daki patlamayı gerçekleştirmek üzere Pakistan’a geçirmek için HTŞ ile hazırlık yapmayı neden kabul ettiğine dair İran anlatısında tutarsızlıklar var. Bunlar bir yana, İran basınında çarşamba gecesi gerçekleşen saldırıya ilişkin sıralanan sebepler de durumun tam resmini sunmuyor.  

Aralık ayına dönersek, Arap (Umman) Denizi’nde Hindistan kıyılarına yaklaşık iki yüz deniz mili mesafede İsrailli bir iş insanının sahip (ya da hissedarı) olduğu bir geminin bir insansız hava aracının saldırısına uğradığını görürüz. Bu silahlı insansız hava aracının (SİHA) Yemen’deki Husiler tarafından gönderilmiş olmasını pek mümkün görmeyen uzmanlar, failin İran olduğu kanaatine vardı. O gün Tahran’ın, Gazze’deki savaş çerçevesinde ve Lübnan’daki sınır çatışması, Irak’tan yapılan füze saldırıları ve Suriye’den yapılan füze ve İHA saldırılarıyla devam eden çatışmalara doğrudan dahil olmaya karar verip vermediğine dair sorular soruldu.

Burada, Hamas hareketinin 7 Ekim’de İsrail’de Gazze’nin etrafındaki bölgeye düzenlediği saldırısından bu yana İran’ın tutumunu tanımlayan birkaç nokta üzerinde durmamız gerekiyor:

İran’ın saldırının ilk gününden itibaren yaşadığı kafa karışıklığı, bu saldırıda parmağı olmadığını iddia etme ve sorumluluğu üstlenmeme konusunda sergilediği katı tutumla gözler önüne serildi. Birkaç hafta sonra İran rejiminin lideri Rehber Ali Hamaney’in, kendisini Tahran’da ziyaret eden Hamas Siyasi Büro Başkanı İsmail Heniyye’ye, Hamas’ın Aksa Tufanı operasyonundan İran’ı önceden haberdar etmemesi sebebiyle, Lübnan Hizbullah’ı Lübnan’dan İsrail’e karşı geniş çaplı bir savaşa sevk etmeye ilişkin itirazını bildirdiği iddia edildi. Tahran’ın rakipleri ve düşmanları da dahil olmak üzere bölgenin başkentlerine akın eden elçileri ve dışişleri bakanlarını gören İranlılar, özellikle de kendilerini saldırının sorumluluğundan bu tür haberler yayarak uzak tuttuktan sonra yalnız hissetmiş olmalılar. Zira ne arabulucu ne de taraf olarak, hiçbir önem ifade etmiyorlar.

Aralık ayında Tahran’ın Gazze’deki savaş ve yan cepheler çerçevesinde devam eden çatışmalara doğrudan dahil olmaya karar verip vermediğine dair sorular sorulmaya başladı

Bu, bazı Devrim Muhafızları subaylarının, Aksa Tufanı Operasyonu’nun aslında Kasım Süleymani suikastının intikamını almak üzere İran’ın talimatıyla yapıldığı yönündeki açıklamalarına kısmen açıklık getiriyor. Çünkü İranlılar, Iraklı Haşd-i Şabi’nin (Halk Seferberlik Güçleri) İsrail’e birkaç SİHA göndermesinin yanı sıra, aldığı ağır kayıplara rağmen Lübnan’ın güneyinde çatışmalara katılan Hizbullah üzerinden elde ettiği sınırlı sonuçlardan sonra bir rol arayışında. İran’ın siyasi tutumu, İsrail’e yönelik kanlı saldırıyla herhangi bir bağlantıyı ısrarla inkâr etmek ile gittikçe gerginleşen durumdan siyasi fayda devşirmeye çalışmak arasında bocalıyor.

Husilerin Kızıldeniz’den geçen gemilere karşı başlattığı savaş, İran’ın diplomatik çabalarını daha da karmaşık hale getirdi. Nitekim Batı, Husileri saldırıları durdurmaya ikna etmesi için İranlılarla temasa geçme teşebbüsünde bulunmadı. Bunun yerine ABD, Husilerin bulunduğu noktalara saldırılar düzenleyecek bir askerî koalisyon kurma yoluna girdi. Amerikalılar için Yemen kumlarına dalma ihtimali varsa da İranlılar, oradaki oyunun efendisi değiller ve oradaki çatışmaya yaptıkları yatırımların çok az sonuç vermesine sebep olacak onlarca faktör ve veri var.  

Foto: 18 Ocak’ta İsrail bombardımanının ardından Lübnan’ın güneyindeki el-Udeyse kasabasında yükselen dumanlar (AFP)
18 Ocak’ta İsrail bombardımanının ardından Lübnan’ın güneyindeki el-Udeyse kasabasında yükselen dumanlar (AFP)

Durum ne olursa olsun, İran’ın Pakistan’ı bombalamasına ilişkin büyük bir soru işareti varlığını sürdürüyor. Şöyle ki İran’ın ileri sürdüğü gerekçe, yani Adalet Ordusu’na mensup ayrılıkçıların Rasak’a yönelik saldırısı, bir aydan fazla bir süre önce gerçekleşti. Şu aşamada Tahran-İslamabad ilişkilerinde kayda değer bir gerginlik söz konusu değil. Beluç ayrılıkçılar meselesi ise iki ülkenin ortak sorunu. Zira Pakistan Dışişleri Bakanlığı ve Ordu sözcülerinin açıklamasına göre Pakistan da ayrılıkçı Beluç örgütlerin İran topraklarında yoğunlaşmasından rahatsız.

Belki de bahsedilen olayların tamamı, Gazze’deki savaştan kaynaklanmıyordur. Gerginliğin Hindistan kıyılarına ve Belucistan kırsalına kadar uzanması, Filistin-İsrail çatışmasına doğrudan bir yol bulamayabilir. Bunun İran’da olup bitenlerle bağlantılı olduğuna ise şüphe yok.

Buraya eklenecek birkaç değerlendirme var:

Birincisi: Vekalet yaklaşımının, İran’ın çıkarlarını demir bir yumrukla koruyan ve burada Ebu Takva, orada Nuceba’nın arkasına saklanmayan bir güç olarak Tahran’ın imajını zedelemesinden sonra İran, vekillerine verdiği görevleri geri almaya karar verdi. Düşmanlarını füzelerle vuruyor ve bunu korkusuzca ilan ediyor. Pakistan savaş uçaklarının İran toprakları üzerindeki bazı hedefleri vurmasında olduğu gibi, bedel ödemekten de kaçmıyor.

İkincisi: İran, ciddi anlamda huzursuz. Zira bir yandan Kürdistan bölgesi yetkililerini İranlı Kürt partilerin ortak sınırdan uzaklaştırılmasına ilişkin anlaşmaya uymamakla suçlarken, diğer yandan MOSSAD’ın Erbil’de büyük karargâhlar kurduğunu iddia ediyor. Suriye’deki DEAŞ-Horasan mevzilerinin bombalanmasına ilişkin açıklamasında da ısrarla Türkistan İslam Partisi’nin adını zikrediyor. Bununla sanki Çin’e, Uygur ayrılıkçıları vurarak kendisine bir iyilik yaptığı mesajını vermek istiyor.

Vekalet yaklaşımının, İran’ın çıkarlarını demir yumrukla koruyan ve burada Ebu Takva’nın, orada Nüceba’nın arkasına saklanmayan bir güç olarak Tahran’ın imajını zedelemesinden sonra İran, vekillerine verdiği görevleri geri almaya karar verdi

Üçüncü değerlendirme, Pakistan’la ilgili. İran’ın haksız bombardımanına rağmen oldukça sakin görünen Pakistan’ın açıklamalarında da ifade edildiği üzere Pakistan, eski ve dost bir komşu olmakla birlikte nükleer bir ülkedir ve Çin’in önde gelen dostlarından biri olarak Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında önemli görevler ifa etmektedir. Dolayısıyla İran’ın Pakistan topraklarını bombalamasının çeşitli sebepleri ve düzeyleri var gibi görünüyor.

Foto: 17 Ocak’ta İran’ın Erbil’e yönelik bombardımanıyla yıkılan bir binanın enkazı üzerinde duran kurtarma ekipleri (AFP)
17 Ocak’ta İran’ın Erbil’e yönelik bombardımanıyla yıkılan bir binanın enkazı üzerinde duran kurtarma ekipleri (AFP)

En az önemli olan şeyse şüphesiz Beluç ayrılıkçıların vurulmasıdır. İran’ın davranışlarına, Tahran’ın deyim yerindeyse ‘sahne ışıklarını’ üzerine çevirmek için kullandığı kartların çoğunu kaybettikten sonra uluslararası ilgiye yeniden mazhar olmak için yaşadığı can sıkıntısı halini, kafa karışıklığını ve eski kartları karıştırma telaşını değerlendirme penceresinden bakılmalıdır.

Söz konusu kartlardan en önemlilerinden biri, İran’ın nükleer programı. Joe Biden yönetiminin kendisini dünya barışının mimarı olarak pazarlamasına yardımcı olacak bir atılım gerçekleştirmeye çalıştığı dönem sona erdi. Zira Ukrayna savaşına boğazına kadar daldı, sonra da Gazze’yi acımasızca yıkması için İsrail’e sınırsız destek verdi. Yönetimin İran dosyasından sorumlu yetkilisi Rob Malley’nin güvenlik izninin geri çekilmesi de ABD’nin tutumunu desteklemedi. Hatta olay, Biden’ı, İran’la anlaşarak bir başarı elde etme uğrunda ABD’nin ulusal güvenliğini riske atmakla suçlamak için kullanıldı.

Böylece nükleer dosya, tedavülden kalktı ve İran, cazibe unsurunu kaybetti. İran’ın düşünce tarzına hâkim olan karmaşık yol göz önüne alındığında, İran nükleer dosyasını Pakistan üzerinden canlandırma düşüncesinin varlığı, ihtimal dışı değil. Nükleer silahını, kendisi de nükleer olan Hindistan’a karşı caydırma amacına tahsis eden İslamabad, İran için pusuda bir düşman gibi görünmeyebilir. Ancak Pakistan ile İran arasında gerilime yol açabilecek pek çok faktör bulunabilir: Belucistan ayrılıkçıları bunlardan biri. Ayrıca İslamabadlı yetkililer, Tahran’ın su anlaşmazlıkları ve nehir sularının paylaşımı yüzünden kendisine yönelik düşmanlığı karşısında Afganistan’da Taliban’ı destekliyor. Üstelik bu iki büyük ülkede Sünniler ile Şiiler arasında da mezhep ayrılığı söz konusu. Pakistan’da büyük bir Şii azınlığın olduğu doğru. Ama bu azınlık daima, Sünni silahlı örgütlere mensup radikallerin saldırılarına ve neredeyse dönemsel olarak bombalamalara maruz kalıyor.  

Bazıları son paragrafta yazılanları son derece hayali ve akıldışı bulabilir. Ama günümüz dünyasındaki savaşlarda ve politikalarda ne makul ki zaten?

* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir



Çin ordusu, Tayvan Boğazı'ndan geçen iki ABD gemisini "izliyor"

Panama'da bir ABD Donanması savaş gemisi (Arşiv- AFP)
Panama'da bir ABD Donanması savaş gemisi (Arşiv- AFP)
TT

Çin ordusu, Tayvan Boğazı'ndan geçen iki ABD gemisini "izliyor"

Panama'da bir ABD Donanması savaş gemisi (Arşiv- AFP)
Panama'da bir ABD Donanması savaş gemisi (Arşiv- AFP)

Çin ordusu bugün resmi WeChat hesabından yaptığı açıklamada, ABD'ye ait güdümlü füze destroyeri USS Finn ve okyanus araştırma gemisi USS Mary Sears'ın 16 ve 17 Ocak tarihlerinde Tayvan Boğazı'ndan geçişini izlediğini belirtti.

Çin Halk Kurtuluş Ordusu Doğu Harekat Komutanlığı sözcüsü yaptığı açıklamada, ordunun "ulusal egemenliği ve güvenliği kararlılıkla savunmak için her zaman yüksek alarmda" olduğunu ifade etti.

ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) ise Çin ordusunun açıklamasına henüz yorum yapmadı.


Mısırlı ve yedi çocuk annesi... Londra Belediye Başkan Adayı Laila Cunningham hakkında ne biliyoruz?

Reform UK Partisi'nin Londra Belediye Başkan Adayı Laila Cunningham, ExCel London'da düzenlenen seçim mitinginde konuşma yapıyor. (Reuters)
Reform UK Partisi'nin Londra Belediye Başkan Adayı Laila Cunningham, ExCel London'da düzenlenen seçim mitinginde konuşma yapıyor. (Reuters)
TT

Mısırlı ve yedi çocuk annesi... Londra Belediye Başkan Adayı Laila Cunningham hakkında ne biliyoruz?

Reform UK Partisi'nin Londra Belediye Başkan Adayı Laila Cunningham, ExCel London'da düzenlenen seçim mitinginde konuşma yapıyor. (Reuters)
Reform UK Partisi'nin Londra Belediye Başkan Adayı Laila Cunningham, ExCel London'da düzenlenen seçim mitinginde konuşma yapıyor. (Reuters)

Son aylarda Laila Cunningham’ın adı, Birleşik Krallık siyasetinin en karmaşık ve hassas yarışlarından biri olarak görülen Londra Belediye Başkanlığı seçimlerinde öne çıkan isimler arasında yer aldı.

Birleşik Krallık’taki Reform UK Partisi’nin lideri Nigel Farage, Laila Cunningham’ın 2028 yılında başkentte yapılacak Londra Belediye Başkanlığı seçimlerinde partisinin adayı olacağını açıkladı.

Mısır kökenli

Eski bir savcı olan Cunningham, 1960’lı yıllarda Birleşik Krallık’a göç eden Mısırlı bir anne ve babanın çocuğu olarak dünyaya geldi. Cunningham ile Farage, 7 Ocak Çarşamba günü düzenlenen bir basın toplantısında birlikte kamuoyunun karşısına çıktı. Toplantıda, üzerinde ‘Londra reform istiyor’ ifadelerinin yer aldığı pankartlar dikkat çekti.

Basın toplantısında konuşan Farage, Cunningham’ın, mayıs ayında yapılacak ve bir sonraki genel seçimler öncesinde ‘en önemli seçim sınavı’ olarak nitelenen seçimlerde, partinin Londra’daki kampanyasının merkezindeki isim olacağını söyledi.

Reform UK Partisi'nin Londra Belediye Başkan Adayı Laila Cunningham, parti lideri Nigel Farage ile Southwark'taki Glaziers Hall'da düzenlenen basın toplantısında (DPA)Reform UK Partisi'nin Londra Belediye Başkan Adayı Laila Cunningham, parti lideri Nigel Farage ile Southwark'taki Glaziers Hall'da düzenlenen basın toplantısında (DPA)

Cunningham, 2022 yılında Muhafazakâr Parti’den Westminster Belediye Meclisi üyeliğine seçildikten sonra, yedi çocuk annesi olarak geçen yıl haziran ayında Reform UK Partisi’ne katıldı. Cunningham, bu adımını ‘vergileri düşürmek, sınırları kontrol altına almak ve Birleşik Krallık’ın çıkarlarını her şeyin önüne koymak’ amacıyla attığını açıkladı.

Orta sınıf bir sosyal çevreden gelen Laila Cunningham, Güney Londra’da büyüdü. Konut sorunu, hayat pahalılığı ve kamu hizmetlerine ilişkin meselelerin, erken dönem siyasi bilincinin şekillenmesinde etkili olduğunu ifade ediyor.

Cunningham, sosyal bilimler ve kentsel siyaset alanında eğitim aldı. Siyasete girmeden önce, sosyal konut ve kentsel yoksullukla mücadele eden sivil toplum kuruluşlarında uzun yıllar görev yaptı.

Eski savcı... Basketbolu çok seviyor

Cunningham, başkente duyduğu sevgiden söz ederken, Londra Gençlik Oyunları’nda basketbol oynayarak ‘takım ruhunun önemini’ öğrendiğini söyledi. Birleşik Krallık merkezli Independent’a konuşan Cunningham, “Burada kıdemli bir savcı oldum, yedi çocuğumu burada büyütüyorum ve bunlar bu göreve talip olmam için makul nedenler” ifadelerini kullandı.

Cunningham, Reform UK Partisi’ne katıldığını açıkladığı sırada yaptığı bir dizi siyasi içerikli açıklamanın ardından, geçtiğimiz yıl haziran ayında savcılıktaki görevinden ayrılmıştı. Savcı olarak yürüttüğü görevin, tarafsızlığı zedeleyebilecek her türlü siyasi faaliyeti sınırlayan sıkı kurallara tabi olduğu, bunun da kamu görevlileri için geçerli düzenlemelerle uyumlu olduğu belirtildi.

Cunningham’ın açıklamalarının The Standard gazetesinde yayımlanmasının ardından Başsavcılık, istifasının sunulduğunu ve kabul edildiğini duyurdu. Cunningham daha sonra yaptığı açıklamada, bir toplantıya çağrıldığını ve kamu hizmeti etik kurallarını ihlal etmiş olabileceğinin kendisine bildirildiğini söyledi.

Londra için güvenlik planı

Reform UK Partisi’nin Londra Belediye Başkan Adayı Cunningham, kampanyasında suçla mücadeleye odaklanacağını belirtti. Bu kapsamda, İşçi Partisi’nden eski Londra Belediye Başkanı Sir Sadık Han’ın bu alandaki sicilini eleştirdi ve Londralılara ‘farklı bir mesaj’ sunduğunu söyledi. Cunningham, “Şehir için yeni bir lider olacak ve suça karşı kapsamlı bir mücadele başlatacağım” ifadesini kullandı.

 Reform UK Partisi'nin Londra Belediye Başkan Adayı Laila Cunningham, Londra'da düzenlenen seçim mitinginde konuşma yapıyor. (EPA)Reform UK Partisi'nin Londra Belediye Başkan Adayı Laila Cunningham, Londra'da düzenlenen seçim mitinginde konuşma yapıyor. (EPA)

Cunningham, “Londra Metropolitan Polisi için bıçaklı saldırılar, uyuşturucu suçları, hırsızlık, mağaza hırsızlığı ve tecavüzle mücadeleye odaklanan net ve üst düzey öncelikler belirleyeceğim” dedi. Ayrıca polise, ‘Londra’daki tecavüz çetelerini hedef alma, takip etme ve yargı önüne çıkarma’ talimatı vereceğini açıkladı.

Suç oranlarının nasıl düşürüleceğine ilişkin bir soruya yanıt veren Cunningham, Suçla Mücadele Planı’nı yeniden şekillendireceğini ve Metropolitan Polisi için ‘ağır suçlarla mücadeleye yönelik yeni talimatlar’ yayımlayacağını söyledi.

Tartışmalı ifadeler

Londra Belediye Başkanlığı’na aday olan Cunningham, peçe ve burkaya ilişkin açıklamalarının hakaret içeren ve kışkırtıcı bulunduğu bir tartışmanın da odağına yerleşti. Cunningham’ın, burka giyen kadınların durdurulup aramaya tabi tutulması çağrısı yapması, çok kültürlü bir toplumda inanç özgürlüğü ve siyasi söylemin sınırları konusunda geniş bir tartışma başlattı.

The Standard gazetesinin podcastine konuşan Cunningham, “Londra’nın bazı bölgelerine gittiğinizde, gerçekten Müslüman bir şehirdeymişsiniz gibi hissedebilirsiniz. Tabelalar farklı dillerde yazılmış, pazarlarda burka satılıyor” ifadelerini kullandı. Cunningham, ‘tek bir sivil kültüre’ ihtiyaç olduğunu savunarak, bunun da ‘Britanyalı olmak’ anlamına geldiğini söyledi.

Birleşik Krallık Müslüman Kadınlar Ağı’nın (Muslim Women’s Network UK – MWNUK) İcra Kurulu Başkanı Shaista Gohir, Cunningham’ın açıklamalarını ‘tehlikeli’ ve ‘ırkçıları kışkırtıcı’ olarak nitelendirdi. Gohir, bu söylemlerin, aralarında peçe takan küçük bir azınlığın da bulunduğu Müslüman kadınların daha fazla dışlanmasına yol açacağını belirtti. Cunningham’ın geçmişine rağmen Müslümanlara ‘buraya ait olmadıkları’ mesajını verdiğini savunan Gohir, bu tür açıklamaların Müslümanlara yönelik kötü muameleyi teşvik ettiğini ve yanlış bilgileri okuyanlar üzerinde olumsuz etki yarattığını ifade etti.

Şarku’l Avsat’ın Guardian’dan aktardığına göre peçe konusu Reform UK Partisi içinde de hassas bir başlık olarak öne çıkıyor. Temmuz ayında partinin eski başkanı Zia Yusuf, parti Milletvekili Sarah Pochin’in burkanın yasaklanmasını öngören bir sorusunu ‘aptalca’ olarak nitelendirmiş ve bunun parti politikasını yansıtmadığını söylemişti. Yusuf’un cuma günü Cunningham’ın X platformundaki bir röportajını yeniden paylaşması ise partinin tutumuna ilişkin tartışmaları yeniden alevlendirdi.


İran'ın başlıca nükleer tesislerinin mevcut durumu nedir?

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'ndan (UAEA) bir müfettiş, Ağustos 2005'te Natanz Nükleer Tesisi’ne güvenlik kameraları kuruyor. (AP)
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'ndan (UAEA) bir müfettiş, Ağustos 2005'te Natanz Nükleer Tesisi’ne güvenlik kameraları kuruyor. (AP)
TT

İran'ın başlıca nükleer tesislerinin mevcut durumu nedir?

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'ndan (UAEA) bir müfettiş, Ağustos 2005'te Natanz Nükleer Tesisi’ne güvenlik kameraları kuruyor. (AP)
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'ndan (UAEA) bir müfettiş, Ağustos 2005'te Natanz Nükleer Tesisi’ne güvenlik kameraları kuruyor. (AP)

ABD’nin İran’a saldırabileceğine yönelik bölgesel endişeler, Başkan Donald Trump’ın Tahran’ın kendisine protestocuların idam edilmeyeceği yönünde güvence verdiğini söylemesinin ardından azaldı. Buna rağmen Beyaz Saray, ‘tüm seçeneklerin masada olduğunu’ bildirdi.

İsrail ve ABD, İran’a yönelik son büyük saldırıları geçtiğimiz haziran ayında gerçekleştirdi. Saldırıların başlıca hedefi, ülkenin ana nükleer tesisleri oldu.

Hangi nükleer tesisler bombalandı?

İran’daki üç uranyum zenginleştirme tesisi bombalandı. Bunlardan ikisi Natanz’da, üçüncüsü ise Fordo’da bir dağın altında bulunuyordu. Ayrıca, nükleer yakıt döngüsüyle bağlantılı tesisleri barındıran geniş bir kompleksin yer aldığı İsfahan da hedef alındı. Diplomatlar, yer altındaki bir bölgede İran’ın zenginleştirilmiş uranyum stokunun önemli bir bölümünün depolandığını ifade etti.

ABD saldırıları sonrasında Natanz uranyum zenginleştirme tesisindeki kraterleri gösteren uydu görüntüsü (Arşiv – Reuters)ABD saldırıları sonrasında Natanz uranyum zenginleştirme tesisindeki kraterleri gösteren uydu görüntüsü (Arşiv – Reuters)

Ne kadar hasar meydana geldi?

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA), saldırıdan önce Natanz ve Fordo dahil olmak üzere nükleer tesislerde düzenli denetimler yürüttüğü, ancak bombalamaların ardından bu tesislere erişimine izin verilmediği bildirildi.

Kum şehrinin dışındaki Fordo Nükleer Tesisi’nin girişi (Arşiv – IRNA)Kum şehrinin dışındaki Fordo Nükleer Tesisi’nin girişi (Arşiv – IRNA)

UAEA, zarar görmeyen diğer tesislerde denetimler gerçekleştirdi. Ancak bombalanan sahaların mevcut durumuna ilişkin kesin bilgilerin hâlâ bilinmediği belirtildi.

UAEA, kasım ayında yayımlanan İran’a ilişkin üç aylık raporunda, bilinen yedi nükleer tesisin ‘askeri saldırılardan etkilendiğini’, 13 tesisin ise etkilenmediğini açıkladı. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre raporda raporda, hasar gören sahalardaki zararın boyutuna ilişkin ayrıntılara yer verilmedi.  

Bombardımanın ardından UAEA, üç zenginleştirme tesisinden en küçüğü olan ve Natanz’da yer üstünde bulunan Yakıt Zenginleştirme Tesisi’nin tamamen tahrip edildiğini duyurdu.

UAEA, Natanz ve Fordo’da yer altındaki daha büyük tesislerin ise en azından ağır hasar görmüş olabileceğini değerlendirdi.

İran’ın nükleer programının ne ölçüde gerilediği ise tartışma konusu olmaya devam ediyor. Trump, İran’ın nükleer tesislerinin yok edildiğini defalarca dile getirirken, UAEA Genel Direktörü Rafael Grossi haziran ayında yaptığı açıklamada, İran’ın aylar içinde sınırlı ölçekte uranyum zenginleştirme faaliyetlerine yeniden başlayabileceğini söyledi.

Haziran 2025'te ABD'nin saldırısına uğramadan önce Natanz Nükleer Tesisi’ndeki uranyum zenginleştirme salonunda bulunan santrifüjler (İran Atom Enerjisi Kurumu)Haziran 2025'te ABD'nin saldırısına uğramadan önce Natanz Nükleer Tesisi’ndeki uranyum zenginleştirme salonunda bulunan santrifüjler (İran Atom Enerjisi Kurumu)

İran'ın zenginleştirilmiş uranyumuna ne oldu?

Zenginleştirilmiş uranyumun akıbeti ise tam olarak netlik kazanmış değil. Hava saldırılarında bir kısmının imha edildiği değerlendirilirken, İran, bombalanan tesislerine ve zenginleştirilmiş uranyum stokuna ne olduğu konusunda UAEA’ya henüz bir rapor sunmadı. Bunun acil bir konu olduğunu ve bildirimin geciktiğini vurgulayan UAEA, söz konusu durumu ancak İran’ın rapor sunmasının ardından doğrulayabilecek.

Grossi, eylül ayında Reuters’a yaptığı açıklamada, “Genel olarak malzemenin hâlâ mevcut olduğuna dair yaygın bir kanaat var. Ancak elbette bunun doğrulanması gerekiyor. Bir kısmı kaybolmuş olabilir” dedi. Diplomatlar, o tarihten bu yana durumun büyük ölçüde değişmediğini ifade ediyor.

Grossi, “Malzemelerin büyük çaplı bir şekilde taşındığına dair elimizde herhangi bir gösterge yok” diye konuştu.

Tahran'ın 270 kilometre güneyinde bulunan Natanz Nükleer Tesisi (Arşiv – AFP)Tahran'ın 270 kilometre güneyinde bulunan Natanz Nükleer Tesisi (Arşiv – AFP)

İran, saldırılar öncesinde uranyumu yüzde 60 saflık düzeyine kadar zenginleştiriyordu. Bu saflık oranı, nükleer silah yapımı için gerekli olan yaklaşık yüzde 90 seviyesine nispeten kolaylıkla çıkarılabiliyor.

UAEA’nın tahminlerine göre İran, bombardıman başladığında bu düzeyde zenginleştirilmiş 440 kilogram uranyuma sahipti. UAEA’nın ölçütlerine göre bu miktar, saflık derecesinin daha da artırılması halinde teorik olarak 10 nükleer silah üretmeye yetecek düzeyde. İran’ın ayrıca daha düşük seviyelerde zenginleştirilmiş uranyum stokları da bulunuyor.

UAEA, İran’ın bu malzemeleri nerede depoladığını açıklamıyor. Diplomatlar, İsfahan’daki ana yer altı depolama tesislerinden birinin, yalnızca ona ulaşan tünelin girişinin bombalanması dışında büyük ölçüde zarar görmemiş göründüğünü belirtiyor.

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'ndan (UAEA) bir müfettiş, 20 Ocak 2014 tarihinde Natanz Nükleer Tesisi’nde bir denetim gerçekleştiriyor. (Arşiv – AFP)Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'ndan (UAEA) bir müfettiş, 20 Ocak 2014 tarihinde Natanz Nükleer Tesisi’nde bir denetim gerçekleştiriyor. (Arşiv – AFP)

Hangi endişeler devam ediyor?

ABD ve İsrail’in bombardımanı gerekçelendirmek için öne sürdüğü nedenlerden biri, İran’ın nükleer silah üretme kapasitesine tehlikeli biçimde yaklaşmış olmasıydı. Uranyum, silah yapımına elverişli düzeyde zenginleştirildiğinde nükleer bombanın çekirdeğinde kullanılabiliyor. Aynı zamanda, farklı zenginleştirme seviyelerinde nükleer santraller için yakıt olarak da değerlendirilebiliyor.

Batılı güçler, İran’ın uranyumu bu denli yüksek fisyon düzeyinde zenginleştirmesi için makul bir sivil gerekçe bulunmadığını savunuyor. UAEA da bunun ciddi endişe yarattığını belirtiyor. Ajansa göre, nihayetinde nükleer silah üretimine yönelmeden bu seviyede zenginleştirmeye giden başka bir ülke bulunmuyor.

Buna karşın, saldırılardan önce UAEA, İran’da nükleer silah edinmeye yönelik koordineli bir program olduğuna dair güvenilir bir gösterge bulunmadığını açıklamıştı. İran’ın böyle bir yola girmesi halinde nükleer bomba geliştirmesinin ne kadar süreceği ise yoğun tartışma konusuydu.

Tahran, nükleer silah edinme hedefi olduğunu reddediyor. Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’na taraf olan İran’ın, nükleer silah geliştirmeye yönelmediği sürece enerji üretimi ve araştırma amaçlarıyla uranyum zenginleştirme hakkı bulunuyor.

İsfahan’da bulunan Natanz uranyum zenginleştirme tesisinin iç görünümü (Reuters)İsfahan’da bulunan Natanz uranyum zenginleştirme tesisinin iç görünümü (Reuters)

İran’ın, uranyumu zenginleştirebilen santrifüjlerden sayısı bilinmeyen bir miktarı, yeri açıklanmayan depolarda muhafaza ettiği belirtiliyor. Zenginleştirilmiş uranyum stokunun mevcut büyüklüğü de şu aşamada netlik kazanmadığı için, İran’ın bu iki unsuru gizlice bir araya getirerek silah yapımında kullanılabilecek düzeyde uranyum üretme riski bulunduğu ifade ediliyor. Bunun, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması kapsamındaki yükümlülüklerin ihlali anlamına geleceği kaydediliyor.

Mevcut durumda, İran’ın zenginleştirilmiş uranyum stokunun tespitine yönelik arayışın bir süre daha devam etmesinin muhtemel olduğu değerlendiriliyor.