Rus Duma'sı “vatan hainlerinin" mallarına el konulmasını öngören yasayı onayladı

Moskova ve Kiev 200 savaş esirinin takas edildiğini duyurdu

Devlet Duması Başkanı Vyacheslav Volodin, yasanın "ülkelerine karşı suç işleyen hainlerin" cezalandırılmasını mümkün kılacağını söyledi (Reuters)
Devlet Duması Başkanı Vyacheslav Volodin, yasanın "ülkelerine karşı suç işleyen hainlerin" cezalandırılmasını mümkün kılacağını söyledi (Reuters)
TT

Rus Duma'sı “vatan hainlerinin" mallarına el konulmasını öngören yasayı onayladı

Devlet Duması Başkanı Vyacheslav Volodin, yasanın "ülkelerine karşı suç işleyen hainlerin" cezalandırılmasını mümkün kılacağını söyledi (Reuters)
Devlet Duması Başkanı Vyacheslav Volodin, yasanın "ülkelerine karşı suç işleyen hainlerin" cezalandırılmasını mümkün kılacağını söyledi (Reuters)

Rusya Duma'sı Ukrayna'daki savaş karşıtlarının mülklerine el konulmasına ilişkin bir yasayı Çarşamba günü oybirliğiyle onayladı. Rusya tarihinde benzeri görülmemiş nitelikteki yasaya göre Ceza Kanunu ve Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nda geniş değişiklikler yapılacak; daha önce hiçbir Rus yasası, savaşların gidişatı veya askerlerin hareketleri hakkında bilgi dolaşımı nedeniyle vatandaşların mülklerinden mahrum bırakılmasına karar vermemişti.

Devlet Duması Başkanı Vyacheslav Volodin, yasanın ülkelerine karşı suç işleyen, Nazileri destekleyen ve askerlerimize ve subaylarımıza hakaret etmelerine izin veren alçakları ve hainleri hedef aldığını söyledi.

Konsey, Federasyon Konseyi'nin (Senato) onaylaması ve Devlet Başkanı Vladimir Putin'in imzalamasının hemen ardından yürürlüğe girecek yeni yasayı onayladı.

Öte yandan; Rusya ve Ukrayna dün, Moskova'nın esir Ukraynalı askerleri taşıdığını söylediği ve Kiev'i düşürmekle suçladığı Rus askeri uçağının düşmesinden bir hafta sonra, her iki taraftan yaklaşık 200 savaş esirini takas ettiklerini açıkladı.



Ulusal güvenliği düzenleme ile direniş ekonomisi arasında İran

Fotoğraf: Tahran artık seyrüseferi düzenlemekle Hürmüz Boğazı'nı açmayı birbirinden ayırıyor (AFP)
Fotoğraf: Tahran artık seyrüseferi düzenlemekle Hürmüz Boğazı'nı açmayı birbirinden ayırıyor (AFP)
TT

Ulusal güvenliği düzenleme ile direniş ekonomisi arasında İran

Fotoğraf: Tahran artık seyrüseferi düzenlemekle Hürmüz Boğazı'nı açmayı birbirinden ayırıyor (AFP)
Fotoğraf: Tahran artık seyrüseferi düzenlemekle Hürmüz Boğazı'nı açmayı birbirinden ayırıyor (AFP)

Hüda Rauf

İran'ın ABD ile savaşın başlamasından bu yana sahne olduğu dönüşümler artık yalnızca ardı ardına gelen askeri gelişmeler ya da yalnızca açık bir bölgesel krizi yönetme çabası değil. Tahran'da netleşen husus, askeri cephenin ekonomi, diplomasi, deniz yollarının yönetimi ve devlet kurumları içinde rollerin yeniden dağıtılmasıyla kesiştiği ulusal güvenlik doktrini ve karar alma mekanizmalarının kapsamlı bir şekilde yeniden formüle edilmesine daha yakın görünüyor.

Dikkat çeken nokta, son gelişmelerin İran'ın savaşı ayrı bir askeri çatışma olarak değil, angajman kurallarını yeniden tanımlamaya yönelik uzun bir savaş olarak ele aldığını göstermesidir. Hürmüz Boğazı'ndan bölgesel cephelere, Washington ile dolaylı müzakerelerden Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi'nin yeniden düzenlenmesine kadar Tahran'ın aklı tek bir soruyla meşgul görünüyor: Baskılara karşılık veren bir devlet konumundan, rakibine maliyet yükleyen ve çatışmadan çıkış koşullarını hazırlayan bir devlet konumuna nasıl geçilir?

Burada uzun deneyime sahip askeri ve güvenlik figürlerinin karar alma sürecinin merkezine geri dönmesi özellikle önem taşıyor. Dolayısıyla Muhsin Rızai’nin, Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri olarak atanması ve bu özel anda yeniden ön sıralara dönüşü, İran'ın girdiği aşamanın doğasından ayrılamaz. O, yalnızca İran-Irak savaşı yıllarının çoğunda Devrim Muhafızlarına liderlik eden ve daha sonra ekonomik ve idari alana geçmeden önce onlarca yıl boyunca stratejik karar alma çevrelerinde yer alan eski bir yetkili ve komutan değil. Bu arka plan ona askeri, güvenlik, siyasi ve ekonomik deneyimlerin bir bileşimini kazandırıyor.

En önemlisi, Said Celili gibi isimlerin yanı sıra Rızai'nin varlığının, muhafazakar stratejik hareketin ulusal güvenlik sistemi içindeki doğrudan varlığını güçlendirmeye yönelik daha geniş bir eğilimi yansıtıyor olması. Bu mutlaka hükümetin ya da Dışişleri Bakanlığı'nın dışlanması anlamına gelmiyor; tam aksine, ulusal güvenlik kurumu kırmızı çizgileri belirleme, saha ile müzakere arasındaki ilişkiyi yönetme konusunda daha kararlı hale gelirken, hükümetin idari ve diplomatik dosyaların yönetimini üstleneceği şekilde rollerin yeniden dağıtılması anlamına geliyor olabilir.

Bu nokta, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi'nin yakın zamanda söyledikleri ışığında önemli. Tahran, bir yandan Washington ile doğrudan müzakere yapılmadığını vurguluyor, fakat arabulucular aracılığıyla iletişim kanallarını da kapatmıyor. Aynı zamanda Umman Sultanlığı ile Hürmüz Boğazı'nda geçici ve güvenli bir seyir rotasına ilişkin müzakereler devam ediyor. Arakçi perşembe günü, ABD'nin Boğaz konusunda daha fazla yanlış hesap riskiyle karşı karşıya olduğu konusunda uyard. Dolayısıyla Tahran, Washington'dan büyük bir tepki bekliyor gibi görünüyor.

Buradaki denklem açık; diplomasi devam ediyor ama İran'ın yeniden şekillendirmeye çalıştığı güç dengesinden bağımsız hareket etmiyor.

Tahran Hürmüz'ü bir baskı kartından bir güvenlik sistemine dönüştürmeye çalışıyor. Boğaz'ı artık yalnızca kapatılabilen veya açılabilen bir kart olarak ele almadığından, onu bölgesel güvenliği ve Basra Körfezi'ndeki seyrüseferi yeniden tanımlayacak bir araca dönüştürmeye çabalıyor.

İran-Umman müzakerelerine gelince, geçici bir seyrüsefer rotası oluşturma konusunda uzun bir yol kat edildi; Tahran ile önceden koordinasyon sağlanarak gemilerin İran kara sularından girip Umman kara sularına daha yakın bir rota üzerinden çıkmalarına izin veren düzenlemeler hakkında konuşuldu. Ancak İran aynı zamanda Umman'la teknik anlaşmaya varılmasının otomatik olarak Boğaz'ın yeniden açılması anlamına gelmediğini de vurguladı.

Bu nokta çok önemli, çünkü Tahran artık seyrüseferi düzenlemek ile boğazı açmak arasında ayrım yapıyor. Birincisi Umman ile müzakere edilebilecek teknik ve egemen bir dosya. İkincisi, ABD'nin davranışları ve İran'a taahhütleriyle, daha doğrusu İran'ın karşılığında ne alacağıyla bağlantılı siyasi ve güvenlikle ilgili bir karar.

Diğer bir deyişle İran, Hürmüz'ü denizdeki bir darboğaz noktasından stratejik bir müzakere platformuna dönüştürmeye çalışıyor.

Tahran'ın bakış açısına göre Boğaz'ın gerçek değeri yalnızca enerji akışını engelleme gücünde değil, aynı zamanda ABD ve müttefiklerini İran'ın güvenlik çıkarlarını hesaba katmaya zorlayan bir güce sahip olmasında da yatıyor. İran'dan, Boğaz'ın yeniden açılmasını Amerikan baskısına son verilmesi, yaptırımların kaldırılması, bazı askeri ve ekonomik kısıtlamaların kaldırılmasına bağlayan talepler bu nedenle geldi. Daha yeni haberler, Umman'la teknik görüşmelerin devam etmesine rağmen, Tahran'ın hâlâ tam olarak yeniden açılmanın ABD'nin davranışındaki bir değişikliğe bağlı olduğunu düşündüğünü doğruluyor. Bu da İran'ın daha fazla zaman kazanma manevrası olarak değerlendiriliyor.

Yeni İran doktrinindeki en önemli değişiklik, saldırıya karşılık verme mantığından, ilk etapta rakibin saldırıyı gerçekleştirme kabiliyetini engellemeye çalışma yaklaşımına geçiş yapılmasıdır.

Burada çoklu cephelerin önemi ortaya çıkıyor. Çatışma alanları genişledikçe ABD'nin askeri karar alma süreci daha karmaşık hale geliyor. İran açısından bakıldığında cephelerin çokluğu, tüm bu alanlar için tek bir operasyonel komutanlığın var olduğu anlamına gelmiyor. Daha ziyade amaç, İran ile ABD arasındaki doğrudan çatışma dursa bile baskının devam etmesine izin verecek bir tür operasyonel bağımsızlık oluşturmak olabilir. Bu nokta, savaşı geleneksel savaşlardan farklı kılıyor; çünkü bu durumda iki ülke arasındaki ateşkes her türlü bölgesel çatışmayı sona erdirmek için yetersiz hale geliyor.

İran müzakerenin imkansız olduğunu söylemiyor ama farklı bir pozisyondan gerçekleşmesini istiyor, dolayısıyla mesaj kanalları arabulucular aracılığıyla devam ediyor ve Pakistan, Katar ve Umman aktifken, Tahran ve Washington ise önceki anlaşmalara dönmenin koşullarını test ediyor.

Pakistan şu anda ateşkes döneminin sonu yaklaşırken ve Tahran'ın Hürmüz ve önceki Amerikan taahhütleri gibi konuların gelecekteki herhangi bir çözümden ayrılamayacağını vurguladığı bir dönemde, ABD-İran hattını yeniden başlatmaya çalışıyor. Burada hassas bir denklem ortaya çıkıyor: Saha müzakereyi ortadan kaldırmıyor ve müzakere de sahayı ortadan kaldırmıyor. Aksine, her bir taraf, koşullarını iyileştirmek için bunlardan birini kullanıyor.

Ekonomi: İran stratejisinin en zayıf halkası

Ancak savaşı inisiyatif alarak yönetme stratejisi temel bir sorunla karşı karşıya, o da İran ekonomisi. Uluslararası Para Fonu'nun (IMF) son tahminleri bile İran ekonomisinin 2026'da yaklaşık yüzde 5,4 daralmasını, tüketici fiyatları enflasyonunun ise yüzde 68,9 civarında olmasını öngörüyor. IMF, büyüme beklentilerinin enerji ve ulaşımdaki kesintilerden etkilendiğini belirtiyor. Ancak aynı zamanda petrol ihracatında geçtiğimiz mart ve nisan aylarında yaşanan iyileşme ve ihracata yönelik bazı kısıtlamaların azaltılmasının beklenen daralmanın şiddetini hafiflettiğine de dikkat çekiyor.

Bu rakamlar, İran'ın savaşı sürdürme gücünün çıtasını belirlemede ekonomiyi belirleyici bir faktör haline getiriyor.

İran, Hürmüz'ü baskı için bir koz olarak kullanabilir ama savaşın içeriye maliyetini de göz ardı edemez. Ekonomik şoka bir süre dayanabilir ama bununla sınırsız olarak başa çıkamaz.

Öte yandan savaş, İran'da güvenlik politikası ile ekonomi politikası arasındaki koordinasyonun kırılganlığını gün yüzüne çıkardı. Enflasyon, döviz kuru, enerji krizi, kara ticaretindeki darboğazlar ve yatırımlardaki gerileme ulusal güvenlikten ayrı dosyalar değil. Özellikle de İran, ekonomiyi askeri ve siyasi direniş gücünün bir parçası olarak görmeye alışkın olduğundan. Dolayısıyla Rızai gibi askeri geçmişi ve ekonomik deneyimi birleştiren bir şahsiyetin geri dönüşü daha da önem kazanıyor.

Şimdi sorulması gereken soru şu: Kendisine uygulanan deniz ablukasıyla birlikte, yukarıda belirtilen koşullar altında İran direniş ekonomisine nasıl güvenmeye devam edecek? Diğer soruysa şu: İran savaş devletini yeniden mi inşa ediyor?

İran'ın sadece pozisyonları yeniden dağıtmakla kalmayıp aynı zamanda sanki karar alma mekanizmasını da uzun süreli çatışmalara uygun şekilde yeniden inşa ediyor gibi göründüğünü görüyoruz. Celili'nin ulusal güvenlik sisteminde devam eden varlığı ile birlikte Rızai'nin dönüşü, İran'ın mutlaka bir askeri yönetim modeline geri döndüğü anlamına gelmiyor. Ancak bu, ulusal politikanın belirlenmesinde askeri ve stratejik deneyimin ağırlık kazandığını açıkça yansıtıyor.

İşin ironik yanı, Tahran'ın güvenlik alanındaki bu sıkılaştırmayı aynı zamanda diplomatik süreçten kopmaya dönüştürmemeye çalışmasıdır. Ekonomik baskıları hafifletmek için müzakereye ihtiyacı var, bir baskı aracı olarak Hürmüz'e ihtiyacı var, gidişatı kontrol edilemeyecek açık bir çatışmadan kaçınmak için arabuluculara ihtiyacı var.

Böylece İran stratejisi üç paralel seviyeye dayanıyor: Askeri caydırıcılık, ekonomik-deniz baskısı ve dolaylı diplomasi. Her seviye diğer ikisine ek güç kazandırıyor.

Ancak savaşı yönetmede başarılı olmak, mutlaka savaş sonrasını yönetmede başarılı olmak anlamına gelmiyor.

Şarku’l Avsat’ın Independet Arabia’dan aktardığı analize göre İran, Hürmüz'deki koşullarını iyileştirebilse, müzakere kanallarını koruyabilse ve rakiplerinin askeri hedeflerine ulaşmasını engelleyebilse bile, enflasyondan, gerileyen yatırımlardan, zayıf üretkenlikten ve döviz krizinden muzdarip bir ekonomiyle karşı karşıya olmaya devam edecek. İşte büyük paradoks da burada gizli; İran göreceli askeri zayıflığını müzakere gücüne dönüştürebilir, ancak ekonomik zayıflığını kalıcı güce dönüştüremez.

Bu nedenle Tahran için asıl mücadele sadece üslerde ve boğazlarda değil, aynı zamanda savaş ekonomisinden savaş sonrası aşamayı finanse edebilecek bir ekonomiye geçiş yapabilmesidir.

İran’ın hareketlerinde son aylarda tanık olunan dönüşümün özü, Tahran'ın artık müzakereyi çatışmanın sonu olarak değil, çatışmanın başka yollarla devamı olarak gördüğüdür.

Eğer askeri caydırıcılığı, seyrüsefer anahtarları üzerindeki göreceli kontrolü, ekonomik baskıyı ve dolaylı diplomasiyi birleştirmeyi başarabilirse, savaştan ekonomik olarak daha zayıf ama bölgesel güç dengesini yönetme konusunda daha deneyimli çıkması mümkün.

Ancak ekonomik sorunlarını çözemezse, askeri ve müzakere başarısı kısa vadeli bir zafere dönüşebilir. Çünkü stratejik bir boğazı kapatabilen ülke, rakiplerine maliyet yükleyebilir, ama bölgesel etki uygulamak isteyen bir ülkenin eninde sonunda gücün bedelini ödeyebilecek bir ekonomiye ihtiyacı var ki bu da savaş sonrası İran'ı bekleyen bir meydan okumadır. Şimdilik, İslamabad Mutabakat Zaptı olarak bilinen ve 60 günlük süresinin sona ermesine günler kalan ateşkesin yenileneceğinin açıklanmasıyla, askeri yıpratma ve deniz ablukasının devamı ile karşı karşıya olabiliriz.


Trump, Pentagon’a uçak gemisini “buharlı mancınık” kullanacak şekilde yeniden tasarlama talimatı verdi

USS George H.W. Bushuçak gemisinin güvertesinden bir F-18 savaş uçağı kalkış yapıyor, (CENTCOM)
USS George H.W. Bushuçak gemisinin güvertesinden bir F-18 savaş uçağı kalkış yapıyor, (CENTCOM)
TT

Trump, Pentagon’a uçak gemisini “buharlı mancınık” kullanacak şekilde yeniden tasarlama talimatı verdi

USS George H.W. Bushuçak gemisinin güvertesinden bir F-18 savaş uçağı kalkış yapıyor, (CENTCOM)
USS George H.W. Bushuçak gemisinin güvertesinden bir F-18 savaş uçağı kalkış yapıyor, (CENTCOM)

ABD Başkanı Donald Trump, Savunma Bakanlığına (Pentagon), yeni bir uçak gemisinin tasarımını değiştirerek mevcut savaş uçaklarının kalkışında tercih ettiği geleneksel buharlı mancınık sisteminin, elektromanyetik sistemlerin yerine kullanılmasını istedi.

İngiliz The Guardian gazetesi, Trump’ın 2017’den bu yana her yıl bu sistemin kullanılmasını önerdiğini ve dijital sistemleri “fazlasıyla karmaşık” bulduğunu belirtti.

Trump dün, Savaş Bakanı Pete Hegseth ile Donanma Bakan Vekili Hung Tsao’ya, en az 2017’den beri istediği değişikliği gerçekleştirmeleri yönünde talimat veren bir ulusal güvenlik muhtırası imzaladı. Trump bu fikri ilk kez 2017 yılında Time dergisine verdiği bir röportajda dile getirmişti.

Muhtıra, Pentagon yöneticilerine, hâlihazırda takviminde iki yıllık gecikme bulunan “Doris Miller” uçak gemisinin inşası kapsamında, “uçakların fırlatılmasında kullanılan buhar ve hidrolik sistemlerin elektromanyetik fırlatma sistemiyle değiştirilmesi için gerekli adımları içeren bir plan” hazırlamaları amacıyla 60 gün süre tanıyor.

Trump 2017 yılında Time dergisine verdiği röportajda, “Biliyorsunuz, mancınık çok önemli” demiş ve ardından isimlerini vermediği bazı donanma subaylarıyla yaptığını söylediği bir konuşmayı anlatmış, şöyle demişti: “Bu nedir?” Onlar da “Bu bizim dijital mancınık sistemimiz” diye yanıt vermişti. Trump ise bunun kendisine kötü göründüğünü belirterek, “Dijital sistem nedir? Fazlasıyla karmaşık. Bunu anlamak için Albert Einstein olmanız gerekir” demişti.

Trump sözlerini şöyle sürdürmüştü: “Şimdi daha fazla uçak gemisi satın almak istiyorsunuz. Hangi sistemi kullanacaksınız?” Onlar da “Dijital sistemle devam edeceğiz” diye cevap vermişti. Trump ise “Hayır, bunu yapmayacaksınız. Yeniden buhar sistemine döneceksiniz” dediğini aktarmıştı. Trump ayrıca dijital sistemin yüz milyonlarca dolara mal olduğunu ve iyi çalışmadığını savunmuştu.

31 Temmuz'da bir Amerikan F-18 savaş uçağı, USS Abraham Lincoln uçak gemisinin güvertesinden kalkış yapıyor (AFP).
31 Temmuz'da bir Amerikan F-18 savaş uçağı, USS Abraham Lincoln uçak gemisinin güvertesinden kalkış yapıyor (AFP).

The Guardian’ın Trump’ın açıklamaları üzerinde yaptığı incelemeye göre Trump, bu hikâyeyi bazı ayrıntıları değiştirerek 2017’den bu yana neredeyse her yıl yeniden anlattı.

2018’de Trump, o dönemde Hong Kong’da demirli bulunan USS Ronald Reagan uçak gemisinin komutanıyla Şükran Günü dolayısıyla yaptığı telefon görüşmesinde bu konuya değindi.

2019’da konuşmasının ayrıntılarını Cumhuriyetçi bağışçılara yönelik bir bağış gecesinde anlattı. 2020’de, ABD’nin pandemiyle mücadele ettiği dönemde, bu hikâye seçim kampanyası konuşmalarında tekrar tekrar gündeme geldi. 2021’de Muhafazakâr Siyasi Eylem Konferansı’nda (CPAC) hikâyeyi yeniden anlattı; 2022’de Teksas’taki bir seçim mitinginde, 2023’te ise Iowa’daki seçim kampanyası sırasında aynı konuya değindi.

Trump, 2024 seçimlerinden önceki son seçim etkinliklerinden birinde de aynı hikâyeyi medya yorumcusu Tucker Carlson’a anlattı.

2025’te yeniden göreve dönmesinin ardından Trump, Tulsi Gabbard’ın Ulusal İstihbarat Direktörü olarak yemin ettiği törende buharlı mancınık konusunu gündeme getirdi. Ayrıca Japonya’da konuşlu USS George Washington uçak gemisinin mürettebatına yaptığı açıklamalarda da aynı konuya değindi.

Trump geçen ay Pensilvanya’daki Ordu Harp Akademisi’nde yaptığı konuşmada, “19 milyar dolara bir uçak gemisi inşa ettik, bu çılgınca” dedi.

Trump sözlerini şöyle sürdürdü: “Her türlü modern teknolojiye sahipti ve fırlatma sistemlerinde (mancınıklarda) buhar kullanmak yerine elektrikli sistemler kullandılar.”

Kararı ilk duyuran The Wall Street Journal (WSJ)gazetesine göre, Donanmanın üst düzey yetkilileri ve savunma sanayisindeki bazı yöneticiler bu adıma karşı çıktı. Bunun nedeni, yeni nesil uçak gemilerinin tasarımının temel unsurlarından biri olarak kabul edilen böylesine karmaşık bir sistemin sökülmesinin yaratacağı devasa maliyet.

Uçak gemileri için elektromanyetik uçak fırlatma sistemini üreten General Atomics şirketi, Trump’ın buhar sistemlerine dönme kararının “dikkatli bir şekilde yeniden değerlendirilmesi gerektiğini” belirtti.

Şarku’l Avsat’ın WS’den aktardığına göre şirket gazeteye yaptığı açıklamada, yeni gemideki çalışmaların yaklaşık yüzde 50 oranında tamamlandığını ve “bu aşamada rotanın değiştirilmesinin maliyet, takvim ve sistemlerin entegrasyonu açısından önemli riskler doğuracağını” ifade etti.

Trump’ın uçak gemisinin yeniden tasarlanması yönündeki kararı, USS Abraham Lincoln uçak gemisinde ruh sağlığı sorunlarının kötüleştiğine ilişkin haberlerle eş zamanlı olarak geldi. Yaklaşık 5 bin denizci ve deniz piyadesinden oluşan gemi mürettebatı, İran savaşı bağlamında, şimdiye kadarki en uzun deniz konuşlandırmalarından birinde görev yapıyor.


ABD, Trump'a yönelik İran kaynaklı suikast planlarına ilişkin İsrail'in yaptığı uyarıları doğrulayamadı

ABD Başkanı Donald Trump’ın 8 Temmuz’da İngiltere’ye hareketi öncesinde Türkiye’deki Ankara Uluslararası Havalimanı’nda başkanlık uçağı Air Force One’ın yanında yemek taşıma aracı (AP)
ABD Başkanı Donald Trump’ın 8 Temmuz’da İngiltere’ye hareketi öncesinde Türkiye’deki Ankara Uluslararası Havalimanı’nda başkanlık uçağı Air Force One’ın yanında yemek taşıma aracı (AP)
TT

ABD, Trump'a yönelik İran kaynaklı suikast planlarına ilişkin İsrail'in yaptığı uyarıları doğrulayamadı

ABD Başkanı Donald Trump’ın 8 Temmuz’da İngiltere’ye hareketi öncesinde Türkiye’deki Ankara Uluslararası Havalimanı’nda başkanlık uçağı Air Force One’ın yanında yemek taşıma aracı (AP)
ABD Başkanı Donald Trump’ın 8 Temmuz’da İngiltere’ye hareketi öncesinde Türkiye’deki Ankara Uluslararası Havalimanı’nda başkanlık uçağı Air Force One’ın yanında yemek taşıma aracı (AP)

İsrail, son bir yıl içinde ABD'yi İran'ın Başkan Donald Trump'a suikast düzenlemeyi planladığı konusunda birçok kez uyardı. Ancak görevdeki bir ABD'li yetkili ile iki eski ABD'li yetkili, Amerikan istihbarat kurumlarının bu uyarıları bağımsız olarak doğrulayamadığını söyledi.

Kaynaklara göre ABD istihbarat kurumlarına iletilen ve bazı durumlarda İsrailli yetkililer tarafından doğrudan Beyaz Saray'daki üst düzey yetkililere aktarılan uyarılar arasında Trump'ın bir keskin nişancı tarafından vurulması veya büyük bir kamu etkinliğinde kendisine bıçaklı saldırı düzenlemesi için bir kişinin görevlendirilmesi gibi olası planlar da yer aldı.

Kaynaklar, söz konusu bilgilerin aktarılmasının Haziran 2025'teki 12 gün süren savaşın öncesinde başladığını ve ABD'nin İran'la savaşa girme kararından önce, şubat ayında, yoğunlaştığını belirtti.

ABD'li yetkili ile konu hakkında bilgi sahibi bir başka kişi, en ayrıntılı uyarının temmuz ayında Ankara'da düzenlenen NATO Zirvesi öncesinde geldiğini söyledi. Yetkililere göre İsrailli yetkililer Beyaz Saray'ı, İran'ın Trump'ı zirveye götüren başkanlık uçağıyla seyahat etmesinin ardından kendisine yönelik bir suikast girişiminde bulunabileceğine ilişkin istihbarat bilgileri konusunda bilgilendirdi. İddiaya göre olası saldırı, omuzdan ateşlenen bir füzeyle gerçekleştirilebilirdi.

ABD istihbarat kurumları, Trump'ın 2020'de kendi talimatıyla öldürülen İranlı komutan Kasım Süleymani'nin intikamını almak istediğini uzun süredir değerlendiriyor. Ancak yetkililer, CIA'in İsrail istihbaratının geçen yılın başından bu yana Trump'ın hayatına yönelik tehditlerle ilgili yaptığı bazı spesifik uyarıları doğrulayamadığını belirtti.

tyu7ı
ABD Başkanı Donald Trump’ın Maryland’deki Andrews Hava Üssü’nde başkanlık uçağı “Air Force One”a binerken çekilmiş arşiv fotoğrafı (AP)

NATO Zirvesi'yle ilgili olayda ise bir Türk yetkili, Türkiye istihbaratının da Trump'ın tehdit altında olduğuna ilişkin İsrail iddiasını doğrulayan herhangi bir kanıta ulaşmadığını söyledi. Yetkili, bu değerlendirmenin ABD tarafıyla da paylaşıldığını belirtti.

Söz konusu tehditler doğrulanmamış olmasına rağmen Beyaz Saray yetkilileri ve Gizli Servis, tehlikeyi azaltmak amacıyla önlemler aldı. Bunlar arasında Trump'ın Türkiye ziyaretinden dönüşünde başkanlık uçağından başka bir uçağa geçirilmesini içeren olağanüstü bir aldatma operasyonu da yer aldı.

Bu olay, İsrail istihbaratının Trump yönetiminin İran'la ilgili karar alma süreçleri üzerindeki etkisinin boyutunu ortaya koyuyor. Olay aynı zamanda Tahran kaynaklı tehdit konusunda ABD ve İsrail istihbarat kurumlarının farklı değerlendirmelere sahip olduğu bir dönemde yaşanan gerilimlere de ışık tutuyor.

ABD istihbarat kurumları, bu yılın başlarında İran'ın aktif biçimde nükleer silah üretmeye çalışmadığı değerlendirmesinde bulunmuştu. Bu değerlendirme, İsrail'in Tahran'ın acil bir tehdit oluşturduğu yönündeki iddialarına rağmen yapılmıştı. Amerikan istihbarat raporlarına karşın Trump, şubat ayında İran'a yönelik saldırılar düzenleme kararı aldı. Trump ayrıca askeri harekâtı başlatmadan önce Tahran'ın kendisine suikast düzenlemeye çalıştığı yönünde İsrail tarafından sağlanan istihbarat bilgilerini de değerlendirdi.

İsrail Büyükelçiliği Sözcüsü ise İsrail'in istihbarat bilgilerini ABD'nin İran politikasını etkilemek amacıyla kullandığı iddiasını reddetti.

Sözcü, “İsrail'in istihbarat paylaşımı yoluyla ABD politikasını etkilemeye çalıştığını iddia eden kişiler, kendi gündemlerine hizmet etmesi halinde İsrail'i hayati öneme sahip bilgileri gizlemekle de suçlayacaktır” dedi.

Yakın ittifak

ABD, özellikle İran konusunda olmak üzere Ortadoğu'ya ilişkin istihbarat alanında uzun süredir İsrail'e güveniyor.

İki eski ABD'li yetkili, İran'la ilgili İsrail istihbaratının genellikle resmi kanallar üzerinden CIA veya Ulusal Güvenlik Ajansı'na (NSA) ulaştığını ve daha sonra analiz edildiğini söyledi.

Yetkililer, ABD istihbarat kurumlarının İsrail kaynaklı istihbaratın doğruluğunu çoğu zaman bağımsız olarak teyit edemediğini, ancak güvenilirliğini ve doğruluğunu değerlendirmek için başka istihbarat kaynaklarından yararlandığını belirtti.

gth
Ankara'da Başkan Donald Trump'ın içinde bulunduğu “Air Force One” uçağına binmek için sırada bekleyen kişiler (Reuters)

Eski bir ABD'li yetkili ile konu hakkında bilgi sahibi başka bir kaynak, ABD'nin İran'a yönelik iki askeri harekâtı sırasında CIA'in, İran'ın oluşturduğu tehditlere ve Trump'a yönelik olası suikast planlarına ilişkin İsrail istihbaratına duyduğu güvenin bazı durumlarda “düşük” olduğunu değerlendirdiğini söyledi.

Bu değerlendirmelerin yönetim içinde ne ölçüde paylaşıldığı ise henüz netlik kazanmadı.

Reuters'ın haberine göre iki eski ABD'li yetkili, geçen yıl içinde İsrailli üst düzey yetkililer ve temsilcilerin Beyaz Saray'la, hatta bazı durumlarda operasyon merkezindeki yetkililerle doğrudan temas kurarak Trump yönetiminin üst düzey yetkililerini İran kaynaklı tehditler konusunda bilgilendirdiği çeşitli örnekler bulunduğunu söyledi.

İsrailli yetkililerin ABD yönetiminin üst kademeleriyle doğrudan temas kurması, Trump yönetimi içinde istihbarat paylaşımı mekanizmasının yaşadığı krizin ortasında gerçekleşti.

İki eski yetkiliye göre CIA, geçen yıl Ulusal İstihbarat Konseyi ile istihbarat koordinasyonu ve bilgi paylaşımını durdurdu. ABD istihbarat topluluğunun seçkin analiz kurumu olan Ulusal İstihbarat Konseyi, Ulusal İstihbarat Direktörlüğü'nün denetimi altında bulunuyor. CIA ise daha önce konseyin hazırladığı değerlendirmelere en büyük katkıyı sağlayan kurumdu.

Yetkililer ve konu hakkında bilgi sahibi başka bir kaynak, Ulusal İstihbarat Konseyi tarafından hazırlanan kapsamlı değerlendirmelerin sayısının da şu anda azaldığını belirtti. İran'a odaklanan değerlendirmeler de bu düşüşten payını aldı.